ÇEVİRİ:GAZOZ
EDİTÖR:GAZOZ
Prolog
1. Bölüm: Burası Başka Bir Dünya mı?
2. Bölüm: Ürken Hizmetçi
3. Bölüm: Bir Büyü Kitabı
4. Bölüm: Usta
5. Bölüm: Kılıçlar ve Büyü
6. Bölüm: Saygının Sebepleri
7. Bölüm: Arkadaşlar
8. Bölüm: Habersizlik
9. Bölüm: Acil Aile Toplantısı
10. Bölüm: Bodur Büyüme
11. Bölüm: Ayrılık
Ekstra Bölüm: Greyrat Ailesinin Annesi
Prolog
İşsiz ve evsiz, otuz dört yaşında bir adamdım. İyi biriydim aslında ama biraz kiloluydum, pek de yakışıklı sayılmazdım ve bütün hayatımın pişmanlığı içinde kıvranıp duruyordum.
Sokakta kalalı daha topu topu üç saat olmuştu. Ondan önce, hayatında hiçbir baltaya sap olamamış, o klasik, basmakalıp, kıdemli odasına kapanan tiplerdendim işte. Sonra birdenbire annemle babam ölüverdi. Huylu huyundan vazgeçer mi; tabii ki ne cenazeye gittim ne de sonrasındaki taziye toplanmasına.
Eh, ardından beni evden kapı dışarı ederlerken kopan tantanayı siz düşünün artık.
Evdeki o kaba saba hallerimle zaten kimsenin sempatisini kazanabilmiş değildim. Odasından burnunu çıkarmadan insanlara sesini duyurmak için duvarları, yerleri tekmeleyen türden biriydim. Cenaze günü de belimi havaya dikmiş, zevkle asılıyordum ki kardeşlerim simsiyah yas kıyafetleriyle pat diye odama dalıp beni resmen evlatlıktan reddettiklerine dair belgeyi önüme fırlatıverdiler. Ben bunu umursamayınca da erkek kardeşim, canımdan çok sevdiğim bilgisayarımı tahta bir sopayla tuzla buz etti. Bu sırada karatede siyah kuşak sahibi olan ağabeyim ise gözü dönmüş bir öfkeyle üzerime çullanıp beni bir güzel benzetti.
Ben de olay kapansın diye öylece durup bir yandan acizce zırlayarak dayağımı yedim. Ama kardeşlerim beni üzerimdeki kıyafetler haricinde tek bir çöp bile vermeden kapının önüne koydular. Bana da kaburgam kırılmış gibi zonklayan böğrümü tuta tuta şehirde sürtmekten başka çare kalmadı.
Evden çıkarken arkamdan savurdukları o zehir zemberek laflar, ömrümün sonuna kadar kulaklarımda çınlayacaktı. Söyledikleri ta ciğerime işlemişti. Resmen darmadağın olmuştum, kalbim paramparçaydı.
Ne halt etmiştim ki sanki? Tek yaptığım, sansürsüz loli pornosu eşliğinde kendimi tatmin etmek için anamla babamın cenazesini asmaktı alt tarafı.
Peki şimdi ne halt yiyecektim?
Cevabı biliyordum elbette: Part-time ya da tam zamanlı bir iş bul, başını sokacak bir çatı ayarla ve karnını doyuracak bir şeyler al. Asıl mesele, bunu nasıl yapacağımdı? Nereden iş aramaya başlanır, en ufak bir fikrim bile yoktu.
Hadi neyse, temel şeyleri biliyordum diyelim. Bakmam gereken ilk yer bir iş bulma kurumu olmalıydı; gelgelelim on yılı aşkın süredir eve tıkılıp kaldığımdan bunların nerede olduğuna dair zerre fikrim yoktu. Üstelik bildiğim kadarıyla bu tarz kurumlar sadece iş fırsatlarına önayak oluyordu. Sonrasında özgeçmişini kapıp iş ilanını veren yere gitmen ve mülakata girmen gerekiyordu.
Bense ter, kir pas ve kendi kanımla sıvanmış bir sweatshirt'ün içindeydim. Mülakata girecek halim mi vardı sanki? Karşısına benim gibi bir tip çıkan kimse beni işe almazdı. Ha, akıllarında kalırdım, orası kesindi ama işi rüyamda görürdüm.
Dahası, bu özgeçmiş kağıtlarının nerede satıldığını bile bilmiyordum. Kırtasiyede mi? Markette mi? Yürüme mesafesinde marketler vardı ama cebimde tek kuruşum yoktu.
Peki ya tüm bunları halledebilseydim? Şansım yaver gider de bir kredi şirketinden falan borç alabilirsem üstüme başıma yeni bir şeyler çeker, sonra da özgeçmiş kağıdıyla bir kalem alırdım.
Sonra birden aklıma dank etti: Adresin ya da kalacak bir yerin yoksa özgeçmiş dolduramazdın ki.
Hapı yutmuştum. Onca şeyden sonra, hayatımın tamamen karardığını nihayet idrak edebilmiştim.
Yağmur çiselemeye başladı. “Hah, bir bu eksikti,” diye homurdandım.
Yaz bitmiş, yerini sonbaharın o dondurucu ayazına bırakmıştı. Yılların eskittiği sweatshirt'üm soğuk yağmuru sünger gibi çekiyor, bedenimdeki o kıymetli sıcaklığı acımasızca söküp alıyordu.
“Keşke zamana geri dönüp her şeye baştan başlayabilseydim,” diye mırıldandım; sözler dudaklarımdan istemsizce dökülüvermişti.
Kendimi bildim bileli böyle beş para etmez bir insan müsveddesi değildim aslında. Vaktiyle durumu iyi bir ailede, beş kardeşin dördüncüsü olarak dünyaya gelmiştim; iki ağabeyim, bir ablam ve bir erkek kardeşim vardı. İlkokuldayken herkes beni yaşıma göre pek zeki bulur, överdi. Derslerle aram pek yoktu belki ama video oyunlarında fena değildim ve spora yatkınlığım vardı. İnsanlarla iyi geçinirdim. Sınıfın neşesi, gözbebeğiydim resmen.
Ortaokulda bilgisayar kulübüne girdim, dergileri hatmettim ve harçlıklarımı biriktirip kendi bilgisayarımı kendim topladım. Bilgisayardan zerre anlamayan ailem ise bunu pek de umursamadı.
Her şey lisede —daha doğrusu ortaokulun son senesinde galiba— tepe taklak oldu.
Kendimi bilgisayara öylesine kaptırmıştım ki dersleri tamamen boşladım. Geriye dönüp bakınca, muhtemelen geriye kalan her şeyin fitilini ateşleyen de buydu.
Bir geleceğim olması için ders çalışmama gerek yok sanıyordum. Bütün bunların anlamsız olduğunu düşünüyordum. Sonuç olarak da kendimi bölgenin en berbat, serserilerin yuva yaptığı lisesinde buldum.
Ama o zaman bile işlerin yoluna gireceğini sanıyordum. Kafaya koyarsam her şeyi yapabilirdim ne de olsa. Bu salaklarla aynı ligde değildim ben. Ya da kendimi öyle kandırıyordum.
O günlerden aklımdan hiç çıkmayan bir olay vardı. Okulun kantininde öğle yemeği almak için sırada beklerken biri önüme kaynak yaptı. Kendini hak hukuk timsali sanan o aklıevvel halimle herife haddini bildirmeye kalktım; kasıla kasıla, komik, yapmacık ve son derece eğreti bir tavırla diklendim adama.
Fakat şansıma bakın ki bu eleman sadece bir üst sınıf olmakla kalmıyordu, okulun tepesine oynamaya çalışan asıl belalı tiplerdendi. O ve arkadaşları suratımı tanınmaz hale gelene kadar pataklayıp beni anadan üryan soydular, sonra da cümle alem görsün diye okul kapısına çarmıha gerer gibi astılar.
Bunun bir sürü fotoğrafını çekip sanki basit bir şakaymış gibi bütün okula yaydılar. Sınıftaki itibarım bir gecede yerin dibini boyladı, adımsa "Kürdan Çük"e çıktı.
Bir aydan fazla okula gitmeyip odama kapandım. Babamla ağabeylerim halimi görünce enseyi karartmamamı, pes etmememi ve benzeri tepeden bakan laflar söylediler. Hiçbirine kulak asmadım.
Benim suçum değildi ki. Benim durumumda olan kime okula gidebilirdi ki? Hiç kimse. Bu yüzden kim ne derse desin, inatla odamdan burnumu çıkarmadım. Sınıftaki diğer bütün çocukların o fotoğrafları gördüğünden ve bana güldüğünden adım gibi emindim.
Evden çıkmıyordum ama elimdeki bilgisayar ve internet bağlantısıyla bolca vakit öldürebiliyordum. İnternet sayesinde her türlü şeye merak saldım ve pek çok şey denedim. Plastik maketler yaptım, figür boyamayı denedim, kendi blogumu açtım. Annem de sanki tüm bu yaptıklarıma destek çıkıyormuş gibi, ondan koparabildiğim kadar parayı elime sayıyordu.
Buna rağmen tüm bu hobileri bir sene içinde bıraktım. Bir konuda benden daha iyi birini görsem bütün hevesim kaçıveriyordu. Dışarıdan bakan birine sadece keyfime bakıp eğleniyormuşum gibi gelirdi muhtemelen. Oysa gerçekte, tek başıma kaldığım o vakitlerde yapacak başka hiçbir şeyim olmadığı için kendi kabuğuma çekilmiştim.
Hayır. Geçmişe dönüp bakınca, bunun da sadece bir bahane olduğunu anlıyorum. Bir manga çizeri olmaya karar verip internette ufak tefek amatör web çizgi romanları paylaşsaydım ya da hafif roman yazarı olup seriler yayımlasaydım falan belki çok daha iyi durumda olurdum. Benim gibi şartlarda olup da böyle şeyler yapan bir sürü insan vardı.
Ve ben tam da bu insanlarla dalga geçiyordum.
Ortaya koydukları işlere bakıp sanki kendim bir halt becermişim gibi havalara girerek, “Bunlar da çöp be,” diye burun kıvırırdım.
Okula geri dönmek istiyordum; tercihen ilkokula veya belki ortaokula. Kahretsin, bir iki yıl öncesine dönsem bile kafiydi. Birazcık daha zamanım olsaydı bir şeyler başarabilirdim. Şimdiye kadar her işi yarım yamalak yapmış olabilirdim ama bıraktığım yerden devam edebilirdim. Gerçekten asılsaydım, en iyisi olamasam bile bir alanda profesyonelleşebilirdim.
İç çektim. Şimdiye kadar neden hiçbir şeyi başarmak için kılını kıpırdatmamıştım sanki?
Vaktim vardı. O vaktin tamamı odamda bilgisayar başında geçmiş olsa bile yapabileceğim o kadar çok şey vardı ki. Yine söylüyorum, en iyisi olamasam bile biraz eli yüzü düzgün işler çıkarıp kendimi vererek bir şeyler başarabilirdim.
Manga ya da yazarlık gibi. Belki video oyunları veya programlama. Hangisi olursa olsun, doğru düzgün bir çabayla sonuç alabilir, oradan para kazanabilir ve—
Yok. Artık hiçbir önemi yoktu. Çaba göstermemiştim işte.
Geçmişe dönebilsem bile benzer bir engelle karşılaşınca yine tökezler, yine olduğum yere çakılıp kalırdım. Normal insanların düşünmeden tereyağından kıl çeker gibi aştığı engelleri ben aşamamıştım; işte tam da bu yüzden şu an bu haldeydim.
Birden, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun arasında tartışan insan sesleri duydum. “Ha?” diye mırıldandım. Biri kavga mı ediyordu? Bu hiç iyi değildi. Böyle şeylere bulaşmak istemiyordum. Yine de bir yandan böyle düşünürken ayaklarım beni o tarafa doğru sürüklüyordu.
“Baksana, asıl bunu yapan sensin—”
“Hayır, sensin asıl—”
Köşeyi döndüğümde gördüğüm şey, besbelli bir sevgili kavgası yaşayan üç liseliydi. Artık neredeyse hiç rastlanmayan tsume-eri tarzı ceketler ile denizci üniforması giymiş iki erkek ve bir kız vardı. Manzara adeta bir savaş alanını andırıyordu; çocuklardan biri, özellikle uzun boylu olanı, kızla hararetli bir laf dalaşındaydı. Diğer çocuk ise onları yatıştırmak için aralarına girmişti fakat yakarışları tamamen duymazdan geliniyordu.
Evet, bu tarz durumlara ben de düşmüştüm vaktiyle.
Bu manzara eski hatıralarımı depreştirdi. Ortaokuldayken çok tatlı bir çocukluk arkadaşım vardı. Tatlı derken de sınıfın en tatlı dördüncü veya beşinci kızı falan yani. Atletizm takımında olduğu için saçlarını kısacık kestirirdi. Sokakta yanından geçen her on kişiden en az ikisi üçü dönüp ona bir daha bakardı. Bir de o sıralar fena halde taktığım bir anime vardı, o yüzden atletizm takımı ve kısa saç olayı bana pek sevimli gelirdi. Kusurlu tarafları bile gözüme batmazdı.
Yakınlarda oturduğu için ilkokul ve ortaokulun büyük bölümünde aynı sınıftaydık. Ortaokula kadar eve çoğu zaman birlikte yürürdük. Konuşmak için tonla fırsatımız olurdu ama sonu hep kavgayla biterdi. Pişman olduğum çok şey yaptım. Bugün bile “ortaokul”, “çocukluk arkadaşı” ve “atletizm takımı” kelimelerini duyunca art arda üç posta atabilirim.
Şimdi aklıma geldi de, yedi yıl kadar önce evlendiğine dair dedikodular duymuştum. “Dedikodu” dediğim de kardeşlerimin oturma odasındaki konuşmalarına kulak misafiri olmamdı işte.
Aramız kesinlikle kötü değildi. Küçüklükten beri tanışırdık, bu yüzden birbirimizle gayet açık konuşabilirdik. Bana karşı öyle hisleri olduğunu hiç sanmıyorum ama derslere daha çok asılıp onunla aynı liseyi tuttursaydım ya da atletizm takımına girip okula o yoldan kapağı atsaydım belki doğru sinyalleri verebilirdim. Sonra ona hislerimi açsaydım, kimbilir, belki de çıkmaya başlardık.
Neyse işte, eve dönerken tıpkı buradaki bu üç velet gibi kavga edip dururduk. Ya da işler yolunda gitseydi, okul çıkışı metruk bir sınıfa geçip yaramazlıklar yapardık.
(Kahretsin, oynadığım yetişkin oyunlarının senaryolarına benzedi bu da.)
Derken bir şey fark ettim: Doğrudan bu üç öğrencinin üzerine doğru son sürat gelen bir kamyon vardı. Şoför direksiyonun üstüne yığılmış, uyuyakalmıştı.
Çocuklar henüz durumu fark etmemişti.
“A-ah, h-hey, d-dikkat edin!” diye bağırdım—ya da en azından bağırmaya çalıştım. On yılı aşkın süredir neredeyse ağzımı açıp tek kelime etmemiştim ve zaten zayıf düşmüş ses tellerim kaburgamdaki acı ve yağmurun soğuğuyla iyice kilitlenmişti. Tek çıkarabildiğim, sağanağın gürültüsünde kaybolup giden acınası, titrek bir cıyaklama oldu.
Onlara yardım etmem gerektiğini biliyordum; aynı zamanda bunu nasıl yapacağımı da bilmiyordum. Biliyordum ki onları kurtarmazsam beş dakika sonra pişmanlıktan kahrolacaktım. Yani, son sürat gelen bir kamyonun üç genci pestile çevirdiğini görmenin ömrümce içime dert olacağından adım gibi emindim.
Kurtarmak en iyisiydi. Bir şeyler yapmalıydım.
Büyük ihtimalle yolun kenarında geberip gidecektim ama en azından içimin biraz olsun rahat etmesi o kadar da fena sayılmazdı. Son anlarımı pişmanlık batağında boğularak geçirmek istemiyordum.
Koşmaya başlarken sendeledim. On yılı aşkın süredir neredeyse hiç hareket etmemiş olmak bacaklarımı hantallaştırmıştı. Hayatımda ilk defa keşke daha çok spor yapsaydım dedim. Çatlak kaburgalarım öyle canımı yaktı ki acıdan az kalsın olduğum yerde kalakalacaktım. Hayatımda ilk defa daha çok kalsiyum alsaydım diye de hayıflandım.
Yine de koştum. Koşabiliyordum işte.
Bağıran çocuk yaklaşan kamyonu fark edip kızı hemen kendine doğru çekti. Diğer çocuksa başka tarafa baktığı için kamyonu henüz görmemişti. Yakasından yapıştığım gibi var gücümle arkama savurdum ve onu aracın yolundan dışarı fırlattım.
Güzel. Sıra diğer ikisine gelmişti.
Tam o anda kamyonu burnumun dibinde gördüm. Ben sadece çocuğu çekip kurtarmak istemiştim ama onunla resmen yer değiştirip kendimi hedefe koymuştum. Fakat bundan kaçış yoktu; yüz kilonun üzerinde olmamla falan da alakası yoktu yani, son sürat koşarken ayağım kayıp biraz fazla ileri savrulmuştum sadece.
Kamyon çarpmadan hemen önceki o saniyede, arkamda bir ışık parıldadı. Hani derler ya, hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi mi geçecekti yoksa? Sadece bir an sürdü, o yüzden anlayamadım bile. Her şey çok hızlı oldu.
Kof ve yarım yamalak yaşanmış bir hayatın sonu böyle oluyordu herhalde.
Ağırlığımın elli katından fazla olan bir kamyon bana çarptı ve beni beton bir duvara savurdu. “Hııark!” Bütün gücümle koştuğum için zaten oksijen diye çırpınan ciğerlerimdeki son hava da bir anda boşalıverdi.
Konuşamıyordum ama ölmemiştim. O bol yağ tabakam beni kurtarmış olmalıydı.
Gelin görün ki kamyon hala ilerliyordu. Beni betona yapıştırıp domates gibi ezdi ve işte o an öldüm.
1. Bölüm:
Burası Başka Bir Dünya mı?
Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey göz alıcı bir ışıktı. Bütün görüş alanımı kaplayacak kadar büyüdü ve rahatsızlıkla gözlerimi kıstım.
Gözlerim alışınca bana bakan sarışın genç bir hanımefendiyi fark ettim. İnanılmaz güzel bir kızdı—dur, hayır. Kesinlikle olgun bir kadındı.
Kim bu? diye geçirdim içimden.
Yanında hemen hemen aynı yaşlarda, kahverengi saçlı, bana tuhaf tuhaf gülümseyen genç bir adam duruyordu. Güçlü, vakur ve etkileyici kaslara sahip bir hali vardı.
Kahverengi saçlı ve inatçı tipli mi? Normalde bu kaba herifi görür görmez gıcık olmam gerekirdi ama şaşılacak şekilde içimde en ufak bir kötü his yoktu. Saçını bu renge boyatmış olmalıydı. Cidden çok hoş bir kahve tonuydu.
Kadın sıcacık bir gülümsemeyle bana bakıp konuştu. Gelgelelim sözleri garip bir şekilde anlaşılmazdı ve ne dediğini çıkarmak imkansızdı. Japonca mı konuşuyordu ki?
Adam yüzündeki o gerginlik biraz olsun dağılarak bir şeyler söyledi. Aynı şekilde onun da ne dediğini zerre anlamamıştım.
Konuşmaya anlaşılamayan üçüncü bir ses daha katıldı ama kimin konuştuğunu göremedim. Nerede olduğumu anlamak ve bu insanlara kim olduklarını sormak için doğrulmaya çalıştım. Şunu da belirteyim, odama kapanan bir tip olabilirdim ama insanlarla nasıl konuşulacağını bilmediğim anlamına gelmiyordu bu. Fakat nedense çıkarabildiğim tek ses şuydu:
“Aaa! Vaa!”
Anlamsız bir mızmızlanma ve inlemeden başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan.
Üstelik bedenimi kımıldatamıyordum. Yani, parmak uçlarımı ve kollarımı biraz hareket ettirebiliyordum ama yerimden doğrulmam imkansızdı.
Kahverengi saçlı adam yine bir şeyler söyledi, ardından aniden eğilip beni kucağına aldı. Olacak iş değildi bu! Yüz kilonun üzerindeydim ben yahu. Beni nasıl bu kadar kolay kaldırabilirdi? Yoksa birkaç hafta komada kalınca kilo falan mı vermiştim?
Fena bir kaza geçirmiştim ne de olsa.
Oradan bütün uzuvlarımla tek parça halinde çıkamamış olma ihtimalim hayli yüksekti. Günün geri kalanında aklımı tek bir düşünce kemirip durdu:
Hayatım tam bir cehenneme dönecek.
***
Şimdi aradan bir ay geçtiğini varsayalım.
Anlaşılan o ki yeniden doğmuştum. İçinde bulunduğum durumun gerçekliği nihayet kafama dank etmişti: Ben bir bebektim.
Bunu ancak beni kucaklarına alıp kendi vücudumu görebileyim diye başımı tuttuklarında kesinleştirebilmiştim. Peki ama önceki hayatımın tüm anıları neden hala aklımdaydı? Şikayetçi olduğumdan değil tabii de, kim tüm anılarıyla birlikte yeniden doğacağını tahmin edebilirdi ki—bu çılgınca hezeyanın gerçeğe dönüşmesi bir yana?
Kendime geldiğimde ilk gördüğüm o iki kişi annemle babam olmalıydı. Tahmin yürütmem gerekirse yirmili yaşlarının başındaydılar. Her halükarda önceki hayatımdaki yaşımdan kesinlikle daha gençtiler. Otuz dört yaşındaki halim olsa onları çoluk çocuk diye kestirip atardı.
O yaşta bebek sahibi olabilmiş olmalarını fena halde kıskandım doğrusu.
Daha ilk başlarda Japonya'da olmadığımı anlamıştım; dil farklıydı ve ebeveynlerimin yüz hatları bir Japon'a hiç benzemiyordu. Üstelik eski zamanlara ait gibi duran bir çeşit kıyafet giyiyorlardı. Etrafta beyaz eşyayı andıran tek bir nesne bile görmedim; hizmetçi kılıklı bir kadın gelip bezle temizlik yapıyordu. Mobilyalar, yemek takımları ve benzeri şeyler hep kaba saba ahşaptan yontulmuştu. Burası neresiyse, gelişmiş bir ülkeye pek benzemiyordu.
Elektrikli aydınlatmamız bile yoktu, sadece mumlar ve gaz lambaları vardı. Belki de ailem elektrik faturasını ödeyemeyecek kadar fakirdi.
Ama bu ne kadar olasıydı ki gerçekten? Bir hizmetçileri olduğuna göre paraları var diye düşünmüştüm ama belki de hizmetçi babamın ya da annemin kız kardeşiydi. Bu pek de tuhaf kaçmazdı. En azından ev işlerine yardım ediyordur, değil mi?
Zamana geri dönüp her şeye baştan başlamayı dilemiştim dilemesine ama faturaları ödeyemeyecek kadar fakir bir ailede doğmak tam olarak hayalimdeki şey değildi.
***
Bir altı ay daha akıp gitti.
Annemle babamın konuşmalarını altı ay boyunca dinledikten sonra dili ufak ufak sökmeye başlamıştım. İngilizce notlarım hiçbir zaman parlak olmamıştı gerçi ama insanın yalnızca ana diline bağlı kalmasının öğrenmeyi zorlaştırdığına dair söylenenler doğruydu galiba. Yoksa yeni bir bedenim olduğu için beynim bu kez öğrenmeye daha mı yatkındı? Henüz çok küçük olduğum için midir nedir, bir şeyleri ezberleme konusunda olağanüstü bir yeteneğim varmış gibi hissediyordum.
Bu sıralarda emeklemeyi de öğrenmeye başladım. Hareket edebilmek ne muazzam bir şeydi meğer. Kendi bedenimi kontrol edebildiğim için hiç bu kadar minnettar hissetmemiştim.
“Gözünü üstünden bir ayırıyorsun, hop, bir yerlere sıvışıveriyor,” dedi annem.
“Aman canım, eli ayağı tutsun, sağlıklı olsun da,” diye karşılık verdi babam, emeklememi izlerken. “İlk doğduğunda hiç ağlamayınca öyle çok korkmuştum ki.”
“Şimdi de ağlamıyor ki ama, değil mi?”
Karnım acıktı diye zırlayacak yaşta değildim pek. Yaygarayı kopardığım anlar, altıma yapmamak için direnip de her seferinde hüsrana uğradığım zamanlardı.
Yalnızca emekleyebiliyor olsam da etrafta hareket edebilmek bana çok şey öğretti. Öğrendiğim ilk şey, burasının kesinlikle zengin bir ailenin evi olduğuydu. Ev ahşap, iki katlı ve beşten fazla odası olan bir yapıydı; üstelik çalışan tek bir hizmetçimiz vardı. İlk başta onun teyzem falan olduğunu sanmıştım ama annemle babama karşı sergilediği o hürmetkar tavrı görünce aileden olduğuna pek ihtimal vermiyordum.
Evimiz kırsaldaydı. Pencerelerin ardında alabildiğine huzurlu, pastoral bir manzara uzanıyordu.
Pek başka ev yoktu, her iki taraftaki buğday tarlalarının arasına serpiştirilmiş topu topu iki üç ev vardı sadece. Resmen dağ başındaydık. Ne bir telefon direği görebiliyordum ne de sokak lambası. Yakınlarda bir elektrik santrali bile olmayabilirdi. Bazı ülkelerde elektrik kablolarını yerin altından geçirdiklerini duymuştum ama burada durum buysa evimizde elektrik olmaması çok garipti.
Burası gereğinden fazla köy yeriydi. Modern medeniyetin konforuna alışkın olduğum için bu durum canımı sıkıyordu. Şurada yeniden doğmuştum işte, bir bilgisayara dokunabilmek için resmen can atıyordum.
Fakat bir öğleden sonra her şey değişiverdi.
Yapabileceğim şeyler epey kısıtlı olduğundan manzarayı seyredeyim dedim. Pencereden dışarı bakabilmek için her zamanki gibi bir sandalyeye tırmandım ve işte o an gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Babam bahçede durmuş, kılıç sallıyordu.
Ne halt ediyordu bu adam böyle? Bu tarz şeyleri aşacak yaştaydı oysa. Babam böyle biri miydi yani? Fantastik kafalı bir ucube falan mıydı?
Aha, hapı yuttuk. Şaşkınlıktan donakalınca sandalyeden kaymaya başladım.
Gelişmemiş minik ellerim sandalyeye tutundu tutunmasına ama kafamın o koca ağırlığıyla birlikte bedenimi taşıyamadı ve tepeüstü yuvarlandım.
Yere küt diye çakılmamla birlikte bir çığlık koptu. Annemin taşıdığı çamaşırları yere düşürdüğünü, elini ağzına götürürken yüzünün kireç gibi bembeyaz kesildiğini gördüm.
“Rudy! İyi misin?!” Yanıma koşup beni kucağına aldı. Bakışlarımız buluşunca yüzündeki ifade rahatlayarak gevşedi ve başımı okşadı. “Ayy, bir şeyin yokmuş bak, gördün mü?”
Sakin ol be kadın, diye geçirdim içimden. Kafama dikkat et biraz. Daha yeni çarptım orayı.
O kadar paniklediğine göre fena düşmüş olmalıydım. Yani, doğrudan kafamın üstüne çakılmıştım sonuçta. Belki de ömrümün sonuna kadar geri zekalı kalacaktım. Gerçi bu da her zamanki halimden pek farklı sayılmazdı ya.
Kafam zonk zonk ediyordu. Sandalyeye uzanmaya çalıştım ama takatim kalmamıştı. Annem artık o kadar telaşlı görünmüyordu gerçi, bu yüzden muhtemelen kanamam falan yoktu. Büyük olasılıkla sadece bir şişlikti işte.
Kafamı dikkatle inceledi. Yüzündeki ifade, yara olsun olmasın bu durumu epey ciddiye aldığını gösteriyordu. Sonunda elini başımın üstüne koydu. “Ne olur ne olmaz…” diye başladı söze. “Bu ilahi güç doyurucu bir şifa olsun, dermanı tükenene yeniden ayağa kalkacak kuvveti bahşetsin—İyileştir!”
Ne oluyordu be? Bu ülkenin ‘öpeyim de geçsin’ versiyonu falan mıydı bu? Yoksa o da kılıç sallayan babam gibi fantastik kurgu delisinin teki miydi? Savaşçıyla Rahibin evlenmesi vakası mıydı yoksa bu?
Fakat ben öyle düşünürken annemin eli loş bir ışıkla parıldadı ve kafamdaki sızı bir anda yok oluverdi.
Hönk?
“İşte oldu,” dedi. “Geçti bitti! Biliyor musun, annen eskiden epey ünlü bir maceracıydı.” Sesinden gurur akıyordu.
Zihnim karmakarışık oldu, bir sürü terim kafamın içinde fırıl fırıl dönmeye başladı: kılıç, savaşçı, maceracı, iyileştirme, büyü sözleri, rahip…
Harbiden—az önce ne oldu öyle?
Annemin az önceki çığlığını duyan babam, kafasını pencereden içeri uzattı. "Ne oldu?" diye sordu. Muhtemelen kılıcını sallayıp durmaktan ter içindeydi.
"Hayatım, biraz daha dikkatli olmalısın," diye azarladı annem. "Rudy sandalyeye tırmanmayı başarmış. Ciddi şekilde yaralanabilirdi."
Babam çok daha sakin görünüyordu. "Aman canım, çocuk işte. Enerjisi yerinde keratanın."
Annemle babam arasında bu tarz atışmalar gayet sıradandı. Fakat kafamı vurduğum için olsa gerek, annem bu kez öyle kolay kolay geri adım atmıyordu. "Hayatım, daha bir yaşına bile basmadı. Birazcık endişelensen incilerin mi dökülür?"
"Dedim ya işte: Çocuklar düşe kalka, oralarını buralarını vurup morarta morarta büyür de güçlenir. Hem bir yeri incinse bile iyileştiriverirsin, ne olacak!"
"Benim asıl korkum, iyileştiremeyeceğim kadar kötü yaralanması."
"Hiçbir şeyi kalmaz, geçer," diyerek anneme güvence verdi babam.
Yüzü kızaran annem, beni göğsüne daha da sıkı bastırdı.
"İlk başlarda hiç ağlamıyor diye dert ediniyordun. Baksana, bu kadar yaramaz bir ufaklıksa sırtı yere gelmez," diye devam etti babam ve ardından anneme bir öpücük vermek için yaklaştı.
Tamamdır çifte kumrular, kendinize bir oda tutun da orada cilveleşin, olur mu?
Ondan sonra annemle babam beni uyutmak için diğer odaya götürdü, ardından da bana bir kız ya da erkek kardeş yapmak üzere üst kata çıktı. Bunu rahatlıkla anlayabiliyordum çünkü ikinci kattan gelen gıcırtıları ve iniltileri duyabiliyordum. Demek ki internetin dışında da bir hayat varmış.
Ve bir de... büyü mü?
***
Bütün bunların ardından, annemle babamın birbirleriyle ve hizmetlilerle yaptığı konuşmalara çok daha fazla dikkat kesildim. Bunu yaparken daha önce hiç bilmediğim pek çok kelime kullandıklarını fark ettim. Bunların çoğu ülke, bölge ve toprak isimleriydi; hepsi de daha önce adını bile duymadığım bariz özel isimlerdi.
Aceleci davranıp erken hüküm vermek istemiyordum ama artık bu durum tek bir anlama gelebilirdi: Artık Dünya'da değildim; bambaşka bir dünyadaydım.
Kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünya.
Ve o an aklıma geldi: Eğer bu dünyada yaşıyorsam, ben de tüm bunları yapabilirdim. Ne de olsa burası, önceki hayatımın mantık kurallarına boyun eğmeyen bir epik fantezi diyarıydı. Bu dünyaya ait sıradan şeyleri yaparak sıradan bir insan gibi yaşayabilirdim. Tökezlediğim yerde ayağa kalkar, üstümü başımı silkeler ve yoluma devam ederdim.
Eski benliğim pişmanlıklarla dolu bir şekilde, çaresizliğinden ve hiçbir şeyi başaramamış olmasından ötürü kahrolarak can vermişti. Ama artık nerede hata yaptığımı biliyordum. Geçmiş hayatımdan gelen tüm bilgi ve deneyimle, nihayet başarabilirdim.
Nihayet hayatı hakkını vererek yaşayabilirdim.
2. Bölüm:
Ürken Hizmetçi
Lilia vaktiyle Asura Sarayı hareminin nedimelerinden biriydi. Nedimelik görevlerinin yanı sıra, bu mevkideki konumu gereği aynı zamanda bir muhafız olarak da görev yapması gerekiyordu. İhtiyaç hâlinde silaha sarılıp efendisini savunması beklenirdi. Görevlerine sadıktı ve nedimelik işini tek bir kusur veya aksaklık olmadan yerine getirirdi.
Fakat savaşçılık konusuna gelince, kılıç ustalığı en fazla vasat düzeydeydi. Sonuç olarak, yeni doğan prensese bir suikastçı saldırdığında Lilia kendini tamamen çaresiz bir durumda bulmuş ve rakibinin hançeri bacağına isabet etmişti. Bıçağa, kraliyet ailesinden birini bile öldürmek için hazırlanmış, arındırma büyüsüyle temizlenemeyen baş belası cinsten bir zehir sürülmüştü.
Yaraya İyileştirme büyüsüyle anında müdahale edilmesi ve bir hekimin zehri etkisiz hâle getirme çabaları sayesinde Lilia hayatta kalmayı başarmıştı ancak kalıcı hasarlar bırakmıştı. Bunlar günlük hayatını sürdürmesine engel teşkil etmiyordu fakat artık hızlı koşamıyordu; adımları sakar bir sendelemeye dönüşmüştü.
Lilia'nın savaşçı olarak hayatı sona ermişti. Saray, onu derhâl görevinden azletti. Lilia bunun nedenini çok iyi anlıyordu. Artık yerine getiremediği bir işi kaybetmesi gayet doğaldı. Saraydaki konumu düşünüldüğünde, bu durum onu en temel yaşam masraflarını bile karşılayamayacak hâlde bıraksa da gizlice idam edilmediği için kendini şanslı sayıyordu. Böylece Lilia başkentten ayrıldı.
Prensesin suikast girişiminin arkasındaki elebaşı henüz bulunamamıştı. Saray hareminin iç işleyişine aşina olan biri olarak Lilia, kendisinin de muhtemel bir hedef olduğunun gayet farkındaydı. Ya da belki de... Saray bu komplonun arkasındakileri ortaya çıkarmak için onu kasten mi serbest bırakmıştı?
Saray hizmetine ilk alındığında, kendisi gibi alt tabakadan bir kadını neden kabul ettiklerini merak etmişti. Belki de kolayca gözden çıkarılabilecek basit bir hizmetçi tutmak istemişlerdi.
Durum ne olursa olsun, kendi güvenliği için Lilia'nın başkentten olabildiğince uzaklaşması gerekiyordu. Sarayın onu gerçekten yem olarak kullanıp kullanmadığına bakılmaksızın, artık yerine getirmesi gereken hiçbir emir yoktu; onu geride tutan hiçbir bağ kalmamıştı.
Eski hayatına karşı artık en ufak bir vefa borcu hissetmiyordu.
Bir dizi posta arabasına bindikten sonra Lilia, krallığın sınırlarında yer alan geniş bir tarım arazisi olan Fittoa Bölgesi'ne vardı. Bölgenin yerel lordunun ikamet ettiği Roa Hisarı bir yana, bölge uçsuz bucaksız buğday tarlalarından pek de farklı değildi.
Lilia burada iş aramaya karar verdi.
Bacağındaki sakatlık nedeniyle savaşçı olarak bir kariyer artık söz konusu bile olamazdı. Teorik olarak hâlâ kılıç dersi verebilirdi fakat hizmetçi olarak iş bulmayı tercih ediyordu; bunun başlıca sebebi de kazancının çok daha iyi olmasıydı. Krallığın bu ücra köşesinde kılıç kuşanıp başkalarına da bunu öğretebilecek pek çok insan vardı. Bütün bir evin idaresini üstlenebilecek yetkinlikte, tam eğitimli eski bir saray nedimesi ise parmakla gösterilecek kadar azdı. Ücret umduğundan daha düşük olsa bile, para paraydı.
Fittoa lordunun ya da ona hizmet eden yüksek rütbeli soyluların yanında nedime olarak işe girmek tehlikeli bir kumardı. Bu çevrelerdeki insanların doğrudan başkentle bağlantıları vardı. Eskiden kraliyet hareminin hizmetinde bulunmuş bir nedime olduğu öğrenilirse, bir başkasının siyasi entrikalarına alet edilme ihtimali oldukça yüksekti. Lilia'nın böyle şeylerle uzaktan yakından işi olmazdı. Ölümün kıyısından bir kere dönmüştü ve bu ona yetip de artmıştı bile.
Prensese saygısızlık etmek istemezdi ama Lilia taht kavgasından fersah fersah uzakta, kendi istediği gibi yaşayacaktı.
Sorun şu ki, daha az varlıklı ailelerin onun hizmetlerini karşılayacak gücü yoktu. Hem güvenli olan hem de makul bir ödeme yapan bir yer bulmak oldukça zor çıktı.
***
Fittoa'da bir ay boyunca oradan oraya dolandıktan sonra Lilia nihayet dikkatini çeken bir iş ilanına rastladı. Buena Köyü'ndeki alt rütbeli bir şövalye ev işlerine bakacak bir yardımcı arıyordu. İlanda özellikle çocuk yetiştirme deneyimi olan ve aynı zamanda ebelik yapabilecek birini aradıkları belirtilmişti.
Buena Köyü, Fittoa Bölgesi'nin en uç kıyısında küçük bir mezraydı. Kuş uçmaz kervan geçmez yerlerin standartlarına göre bile tam bir taşraydı. Konumu zahmetliydi fakat onun dışında Lilia'nın aradığı her şeye uyuyordu. İşvereninin, alt rütbeli de olsa bir şövalye olması da beklenmedik bir nimetti.
Fakat asıl dikkatini çeken şey işverenin adı oldu. Lilia'nın gayet iyi bildiği bir isimdi bu: Paul Greyrat.
Paul, Lilia'nın eski ustasının bir diğer öğrencisiydi. Bir gün, o henüz kılıç eğitimi alırken, soylu bir ailenin tembel ve hayırsız oğlu talim alanında bitivermişti. Anlaşılan o ki, babasıyla ettiği bir kavganın ardından evlatlıktan reddedilmişti ve bundan böyle talimhanede yatıp kalkarak kılıç çalışacaktı.
Paul evde de kılıç eğitimi almıştı, bu yüzden farklı bir ekolde çalışmış olmasına rağmen yeteneklerinin Lilia'yı geride bırakması uzun sürmedi. Bu durum Lilia'nın pek hoşuna gitmese de bunu kendi eksikliğine bağladı.
Paul ise tam tersine, adeta buram buram yetenek saçıyordu. Gelgelelim bir gün, Lilia'nın bilmediği nedenlerden ötürü ortalığı fena hâlde birbirine kattıktan sonra aniden talimhaneyi terk etti. Ardında son bir söz bırakarak çekip gitmişti: "Maceracı olacağım ben."
Adam adeta bir kasırga gibiydi.
***
Lilia'nın Paul'ü son görüşünün üzerinden yedi yıl geçmişti. Üstelik o zamandan bu yana sadece şövalye olmakla kalmamış, bir de evlenmiş miydi? Lilia kulaklarına inanamıyordu. Ne gibi inişler çıkışlar yaşadığını bilmiyordu ama eğer hâlâ hatırladığı adamsa, özünde fena biri değildi. Başının dertte olduğunu bilse muhtemelen ona yardım ederdi.
Etmezse de... neyse, geçmişteki bazı defterleri açıverirdi. Gerekirse koz olarak kullanabileceği birkaç anı vardı heybesinde. Zihninde bu ufak çıkar hesabını yaptıktan sonra Lilia, Buena Köyü'ne doğru yola koyuldu.
Paul, Lilia'yı kollarını açarak karşıladı. Eşi Zenith'in doğumu yakındı ve çiftin eli ayağına dolaşmıştı. Lilia, prensesin doğumu ve bakımından edindiği temel mesleki bilgiye sahipti; üstelik aralarından birinin kefil olabileceği tanıdık bir yüzdü. Aile onu aralarına almaktan son derece mutluydu.
Ayrıca ücret de Lilia'nın umduğundan çok daha iyiydi. Onun için adeta bir rüyanın gerçekleşmesi gibiydi.
***
Ve sonra çocuk doğdu.
Doğumun kendisi sorunsuz geçti, her şey Lilia'nın eğitimine harfiyen uyacak şekilde ilerledi. Genellikle komplikasyonların beklendiği kritik anlarda bile her şey tıkırında gitti.
Fakat doğduktan sonra bebek ağlamadı. Lilia'yı soğuk bir ter bastı. Bebeğin burnundan ve ağzından amniyotik sıvı çıkmıştı, yüzü ifadesizdi ve tek bir ses bile çıkarmıyordu. Bir an için ölü doğmuş gibi göründü. Ancak Lilia uzandığında bebeğin ılık nabzını ve nefes alıp verişini hissedebiliyordu.
Yine de ağlamıyordu. Lilia, kendisini eğiten nedimelerden birinden duyduğu bir şeyi hatırladı: Doğumda ağlamayan çocuklarda genellikle bir dizi anormallik görülürdü.
Tam o anda, düşünceleri yarıda kesildi.
“Aaa! Vaa!”
Bebek yüzünü Lilia'ya çevirdi, gevşek bir ifadeyle anlamsız sesler geveledi. Lilia'nın içini bir rahatlama kapladı.
Nedenini tam olarak kestiremiyordu ama işler yoluna girecek gibi görünüyordu.
***
Çocuğa Rudeus adı verildi ve ne tekinsiz bir çocuktu öyle. Ne ağlar ne de huysuzluk ederdi. Belki de sadece fiziksel olarak çelimsizdi fakat bu düşüncenin yanlışlığı çok geçmeden anlaşıldı. Rudeus emeklemeyi öğrendikten sonra evin her yerine, aklınıza gelebilecek her köşeye girmeye başladı: mutfak, arka kapı, kiler, temizlik dolabı, şömine ve nicesi. Bazen, nasıl oluyorsa, ikinci kata bile çıkmayı başarıyordu. Gözünü üzerinden ayırdığın anda sırra kadem basıyordu.
Buna rağmen eninde sonunda evin içinde bulunurdu. Nedense Rudeus asla dışarı adım atmazdı. Pencerelerden dışarı bakardı ama belki de hâlâ evden çıkmaya fazla korkuyordu.
Lilia çocuğa karşı içgüdüsel bir korkuyu ne zaman geliştirdiğinden emin değildi. Acaba o zamanlar, çocuk gözetimsiz kaldığı her an sıvışıp her defasında fellik fellik aranmak zorunda kaldığında mı başlamıştı?
Rudeus sürekli gülümsüyordu. İster mutfakta sebzelere baksın, ister şamdandaki mumun titremesine, ister yıkanmamış iç çamaşırlarına; her zaman ağzının içinde bir şeyler geveliyor, yüzüne tekinsiz bir sırıtış yerleşirken kıkırdıyordu.
Lilia'yı iliklerine kadar tiksindiren türden bir sırıtıştı bu. Ona geçmişte harem ile kraliyet sarayı arasında gidip gelirken belirli bir kabine bakanından gördüğü gülüşleri hatırlatıyordu. Güneş ışığında pırıl pırıl parlayan dazlak kafası ve yürürken yalpalayan koca göbeği olan bir adamdı. Rudeus'un gülüşü, bakanın Lilia'nın göğüslerini süzerkenki yüz ifadesine benziyordu. Böyle bir gülüş, henüz kundaktaki bir bebekten geliyordu.
Lilia'nın Rudeus'u kucağına aldığı anlar özellikle huzursuzluk vericiydi. Burun delikleri genişler, dudaklarının kenarları yukarı kıvrılır, soluk soluğa kalarak yüzünü kadının göğsüne gömerdi. Tuhaf, neşeli kıkırtılar çıkarırken boğazı seğirirdi.
Lilia'nın omurgasından aşağı soğuk ürpertiler göndermeye, neredeyse refleks olarak çocuğu yere fırlatmak istemesine yetecek cinstendi. Çocukta zerre şefkat emaresi yoktu. O gülüşü tek kelimeyle ürperticiydi... Çok sayıda genç kadını köle olarak satın aldığı rivayet edilen o kabine bakanıyla tıpatıp aynı gülüştü. Ve bunu yapan bir bebekti, öylece gülümsüyordu. Bundan daha tedirgin edici bir şey olamazdı. Lilia bir bebeğin yanında fiziksel olarak tehlikede olduğunu hissediyordu.
Bu çocuğun neden bu kadar tuhaf olduğuna akıl sır erdiremiyordu.
Acaba içine kötü niyetli bir şey mi girmişti? Üzerine bir lanet mi çökmüştü? Bu ihtimalleri düşündüğünde Lilia öylece eli kolu bağlı duramayacağını anladı.
Koşarak dükkâna gitti ve ihtiyacı olan şeylere ufak bir meblağ harcadı. Ardından, Greyratlar uyurken ve Paul'den izin bile almadan, memleketine özgü geleneksel bir kovma tılsımı uyguladı.
Ertesi gün Rudeus'u kucağına aldığında Lilia emin oldu: İşe yaramamıştı. Bebek hâlâ aynı tekinsiz havayı yayıyordu. Sadece yüzündeki ifade bile kadının tüylerini ürpertmeye yetiyordu.
Zenith bizzat sık sık "Bu oğlan emerken resmen kendini kaybediyor, değil mi?" gibi şeyler söylerdi. Bütün bu duruma karşı zerre istifini bozmuyordu! Ahlaki değerleri zayıf, biraz zampara bir adam olan Paul bile oğlu gibi tekinsiz hissettirmiyordu. Çocuğun ana babasıyla uzaktan yakından alakası yoktu.
Lilia vaktiyle saray hareminde bir hikâye duymuştu. Asura prensi henüz bebekken, gece ardına gece haremin her yerinde emekleyip dururmuş. Meğer içine bir iblis girmiş. Bunu bilmeyen nedimelerden biri çocuğu kucağına aldığında, arkasına sakladığı bıçağı çıkarıp kadının kalbine saplayarak onu öldürmüş.
Korkunç bir hikâyeydi. Ve Rudeus da tıpatıp öyleydi. Lilia'nın hiç şüphesi yoktu: Bu da başka bir şeytani musibet vakasıydı. Ah, çocuk şimdilik sakin ve uysaldı ama içindeki iblis uyandığında, aile uyurken evin içinde sinsice dolaşıp hepsini teker teker katledecekti.
Lilia çok, ama çok aceleci davranmıştı. Bu işi asla kabul etmemeliydi. Eninde sonunda bir gün saldırıya uğrayacağını biliyordu.
Ne de olsa batıl inançları fazlasıyla ciddiye alan bir tipti.
***
Ve böylece Lilia, ilk bir yıl kadar bir süreyi korku içinde geçirdi.
Fakat bir noktada, Rudeus'un o sağı solu belli olmayan davranışları değişti. Rastgele kaybolup bir yerlerden çıkmak yerine, ikinci katın bir köşesindeki Paul'ün çalışma odasına kapanıp kalmaya başladı. Gerçi içinde birkaç kitabın bulunduğu sade bir oda için "çalışma odası" tabiri biraz fazla cömert kaçıyordu.
Rudeus oraya kapanır, dışarı çıkmazdı. Bir gün Lilia kapıdan şöyle bir baktığında onu gördü; gözlerini dikmiş dikkatle bir kitaba bakıyor ve kendi kendine mırıldanıyordu. Söyledikleri pek kelime gibi durmuyordu. En azından Merkez Kıta'nın ortak dilinden kelimeler değildi.
Zaten henüz konuşamayacak kadar küçüktü ve kesinlikle kimse ona okuma öğretmemişti. Yani çocuk sadece kitaplara bakıyor—okumuyor—ve bu sırada rastgele sesler çıkarıyordu.
Aksini düşünmek zaten delilik olurdu.
Yine de nedense Rudeus gerçekten anlamlı bir ahenkle konuşuyor gibiydi ve baktığı kitabın içeriğini anlıyor gibi görünüyordu. Ne kadar tuhaf, diye düşündü Lilia kapı aralığından gizlice izlerken.
Yine de tuhaf bir şekilde, çocuğa karşı her zamanki tiksintisinden eser kalmamıştı. Oğlan çalışma odasına sığınmaya başladığından beri, o tarif etmesi zor, tekinsiz garipliği epey azalmıştı. Ha, ara sıra yine ürpertici bir şekilde güldüğü veya sırıttığı oluyordu elbette ama Lilia artık onu kucağına aldığında buz kesmiyordu. Yüzünü kadının göğsüne gömüp soluk soluğa kalmayı da bırakmıştı.
Zaten ondan neden bu kadar huzursuz olmuştu ki? Son günlerde çocukta araya girmeye kıyamadığı bir ciddiyet ve gayret seziyordu. Lilia bu durumu Zenith'le konuştu ve anlaşılan o da aynı izlenimi edinmişti. O andan itibaren Lilia, çocuğu kendi hâline bırakmanın en iyisi olduğunu düşündü.
Garip bir histi. Kundaktaki bir bebeği kendi hâline bırakmak sorumluluk sahibi yetişkinlerin yapacağı bir iş değildi. Ancak daha birkaç ay önce kaba bir donukluktan ibaret olan Rudeus'un gözlerinde artık zekâ parıldıyordu. Üstelik bu entelektüel ışıltıya kararlı bir iradenin pırıltısı eşlik ediyordu.
Ne yapmaları gerekiyordu? Lilia'nın yetersiz tecrübesi, bu durumda doğru kararı vermesini sağlayacak donanımı ona kazandırmamıştı. Çocuk yetiştirmenin tek bir doğru yolu yoktur, demişlerdi ona. Bunu kıdemli saray nedimelerinden biri mi söylemişti? Yoksa annesi mi? En azından şimdilik çocukta aşırı ters ya da tedirgin edici bir şey yoktu, korkulacak bir durum kalmamıştı.
Sonunda Lilia işleri akışına bırakmaya karar verdi. Yapılacak herhangi bir müdahale, çocuğun eski hâline dönmesine yol açabilirdi.
3. Bölüm:
Bir Büyü Ders Kitabı
Enkarne olmamın üzerinden yaklaşık iki yıl geçmişti. Bacaklarım sonunda yürüyebileceğim kadar gelişmişti.
Ayrıca nihayet bu dünyanın dilini konuşabiliyordum.
***
Bu kez hayatıma dürüst bir şans vermeye karar verdiğim için, öncelikle bir plan yapmam gerekiyordu.
Önceki hayatımda neyim eksikti? Ders çalışma, egzersiz ve teknik; işte bunlardı.
Fakat bir bebek olarak yapabileceğim pek bir şey yoktu. En azından kucağa alındığımda yüzümü birinin göğsüne gömmekten öteye gidemiyordum. Hizmetçiye bunu her yaptığımda yüzündeki hoşnutsuzluğu gizleme zahmetine bile girmiyordu; çocuklardan pek hazzetmediği gün gibi ortadaydı.
Egzersizin bekleyebilecek bir şey olduğunu düşünerek, evdeki kitapları okumayı öğrenmeye başladım. Dil öğrenimi çok önemli bir konudur; Japonların neredeyse yüzde yüzü kendi dillerinde okuryazardır ancak çoğu İngilizce çalışmayı ihmal eder ya da yurt dışındayken insanlarla etkileşime girmekten çekinir, öyle ki yabancı bir dil konuşabilmek çok kıymetli bir beceridir. Bunu aklımda tutarak, bu dünyanın yazı sistemini ilk dersim yapmaya karar verdim.
Evimizde sadece beş kitap vardı. Bu durum bu dünyada kitapların pahalı olmasından mı kaynaklanıyordu yoksa Paul ile Zenith pek kitap kurdu olmadıkları için miydi, bilmiyordum. Muhtemelen ikisinin bir karışımıydı. Vaktiyle—hepsi hafif roman olsa bile—birkaç bin kitaplık bir koleksiyona sahip olan biri olarak, bu durumu kabullenmek biraz zordu.
Yine de okumayı öğrenmek için beş kitap bile yeterli bir materyaldi. Bu dünyanın dili Japoncaya yakındı, bu yüzden yeterince hızlı kavrayabildim. Yazı karakterleri tamamen farklıydı fakat gramer aşina olduğum yapıya yakındı; bu da neyse ki çoğunlukla kelime öğrenmem gerektiği anlamına geliyordu ve bunların iyi bir kısmına zaten maruz kalmıştım. Babam bana kitap okurdu, bu da kelimeleri kolayca kapmamı sağlardı. Yeni benliğimin bir şeyleri öğrenmede daha başarılı olmasının da bunda muhtemelen payı vardı.
Okumayı söktükten sonra, kitaplarımızın içeriğini oldukça ilginç buldum. Hayatımın hiçbir noktasında ders çalışmaktan keyif almamıştım ama biraz düşününce, bunun çevrim içi oyunlar hakkında yeni bilgiler aramaktan pek de farklı olmadığını fark ettim. Ve bu o kadar da fena değildi.
Neyse, babamın kundaktaki oğlunun okuduğu şeyleri anladığından haberi var mıydı acaba, merak ediyordum. Yani, benim için hava hoştu ama benim yaşımdaki normal bir çocuğun huysuzluk edip yaygarayı koparacağını düşündüm, ben de tam olarak öyle yaptım.
Evimizdeki beş kitap şunlardı:
Dünya Gezisi, dünyanın çeşitli ülkelerine ve onların benzersiz özelliklerine dair bir başvuru kılavuzu.
Fittoa Canavarlarının Ekolojisi ve Zayıflıkları, Fittoa Bölgesi'ndeki çeşitli canavar yaratıkları, nerede yaşadıklarını ve onlarla nasıl başa çıkılacağını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap.
Bir Büyü Ders Kitabı, Başlangıç seviyesinden İleri seviyeye kadar uzanan saldırı büyülerini içeren bir büyücü el kitabı.
Perugius Efsanesi, Perugius adında bir çağırıcı ve yoldaşlarının bir iblisle savaşıp dünyayı kurtardığı, klasik bir iyi-kötü mücadelesini anlatan bir masal.
Üç Kılıç Ustası ve Labirent, farklı ekollerden üç usta kılıççının tanışıp adı geçen labirentin derinliklerine doğru yola çıktığı bir aksiyon ve macera hikâyesi.
Son ikisi aslında fantezi romanlarıydı fakat diğer üçü çalışmak için biçilmiş kaftandı. Özellikle Bir Büyü Ders Kitabı dikkatimi çekmişti. Büyünün olmadığı bir dünyadan gelen biri olarak, büyü hakkında gerçek belgelere ulaşma şansı ilgi alanıma fazlasıyla hitap ediyordu. Kitabı okumak bana bazı temel ilkeleri öğretti.
Birincisi, büyü üç türe ayrılıyordu: Başkalarıyla savaşmak için Saldırı büyüsü; başkalarının yaralarını tedavi etmek için İyileştirme büyüsü; ve bir şeyleri çağırmak için Çağırma büyüsü. Hepsi bu kadardı. Büyüyle yapılabilecek daha pek çok şey var gibi görünüyordu ancak ders kitabına göre büyü, savaş ortamında doğup gelişmiş bir şeydi ve bu nedenle çatışma ya da avlanma dışında pek kullanılmıyordu.
İkincisi, büyü kullanabilmek için büyü gücüne ihtiyacınız vardı; yani büyü gücü olduğu sürece herkes büyü kullanabilirdi. Bunu yapmanın başlıca iki yolu vardı: Kişinin doğuştan gelen büyü gücünü kullanması ya da bir nesneye aşılanmış büyü gücünden faydalanması. İkisi de iş görürdü. Somut örnekler verilmemişti fakat bende ilkini yapanların kendi jeneratörlerine sahip olduğu, ikincilerin ise pil kullanmak zorunda kaldığı gibi bir izlenim oluştu.
Kitapta yazdığına göre, eski zamanlarda insanlar büyü için büyük ölçüde kendi bedenlerindeki gücü kullanırlardı. Ancak büyü üzerine yapılan araştırmalar ilerledikçe işler gittikçe daha karmaşık bir hâl aldı. Buna bağlı olarak, harcanabilir büyü enerjisi kaynakları akılalmaz bir hızla geliştirildi. Güçlü büyü rezervlerine sahip olanlar idare edebiliyordu fakat az gücü olanlar en temel büyüleri bile yapamıyordu; bu yüzden eski büyü ustaları, gücü kendileri dışındaki şeylerden çekip büyüye kanalize etmenin yollarını geliştirdiler.
Üçüncüsü, büyü yapmanın iki yolu vardı: büyü sözleri ve büyü çemberleri. Bunun fazla açıklamaya ihtiyacı yoktu: Büyü yapmak için sırasıyla sözler fısıldamak ya da mistik desenler çizmek anlamına geliyordu. Eski zamanlarda büyü çemberleri büyü gücünün ana kaynağıydı ancak modern zamanlarda büyü sözleri çok daha yaygın hâle gelmişti. Eski devirlerde en kısa büyü sözleri bile bir iki dakika sürerdi; savaşın harareti içinde pek kullanılabilecek bir şey değildi yani. Ancak bir büyü çemberi çizdikten sonra onu tekrar tekrar kullanabilirdiniz.
Bir büyücünün büyü sözlerini büyük ölçüde kısaltmayı başarmasıyla bu yöntem norm hâline gelmeye başladı. Bu tür en basit sözler yaklaşık beş saniyeye kadar indirildi ve sonuç olarak insanların Saldırı büyüsünü kullanmalarının tek yolu hâline geldi. Daha yüksek verimliliğin elde edilemediği Çağırma büyüsünün karmaşık ritüellerinde ise büyü çemberleri birincil yöntem olarak kalmaya devam etti.
Dördüncüsü, birinin sahip olduğu büyü gücü miktarı neredeyse doğuştan belirleniyordu. Tipik bir RYO'da seviye atladıkça daha fazla MP kazanırsınız ancak bu dünyada işler öyle yürümüyordu. Neredeyse herkes başladığı noktada çakılı kalıyordu.
Neredeyse herkes; bu da bazı insanların zamanla değiştiği anlamına geliyordu. Acaba ben hangi gruba dâhil olacaktım?
Kitapta ayrıca kişinin büyü gücü seviyesinin kalıtsal olduğu yazıyordu. Annemin İyileştirme büyüsü kullanabildiğini biliyordum, bu yüzden belki de kendim için biraz beklentiye girmemde bir sakınca yoktu. Yine de içim rahat değildi. Annemle babam bu konuda çok iyi olsalar bile, kendi genlerimin bu işin altından kalkabileceğinden emin değildim.
***
Şimdilik elimden gelen en basit büyüleri denemeye karar verdim. Ders kitabında hem büyülü sözler hem de büyü çemberi büyüleri vardı. İlki artık ana akım olduğu ve büyü çemberi çizebileceğim hiçbir şey olmadığı için büyülü sözleri çalışarak başlamayı tercih ettim. Anladığım kadarıyla, bir büyünün kapsamı genişledikçe başvurulan yakarışlar uzuyordu, ta ki sonunda yanında bir büyü çemberi kullanmanız gerekene kadar. Ama daha basit şeylerle başlıyorsam, sorun olmazdı herhalde.
Kitapta, en yetenekli büyücülerin hiç söz söylemeden büyü yapabildiği, en azından büyülü söz söyleme süresini önemli ölçüde kısaltabildiği yazıyordu. Yine de antrenmanın insanların büyülü sözleri nasıl baypas etmesini sağladığından emin değildim. Sonuçta, kişinin büyü gücü miktarı değişmiyordu; seviye atlama ve buna bağlı maksimum MP artışı yoktu. Belki de antrenmanla büyüye harcanan MP miktarı azalıyordu? Ama daha az MP harcamak süreci daha basit kılmazdı, değil mi?
Neyse, öyle ya da böyle. Durum ne olursa olsun, bir denemem gerekiyordu.
Sol elimde Büyü Ders Kitabı varken sağ elimi uzattım ve sözleri söylemeye başladım.
“Ey yüce ve kutsal sular, arzuladığın yerde toplan ve oradan tek bir saf akarsu olarak fışkır— Su Küresi!”
Sağ elimde kan toplanıyormuş gibi bir his hissettim ve ardından, sanki o kan avucumdan dışarı fırlamış gibi, yaklaşık yumruğum büyüklüğünde bir su küresi belirdi.
Bu garip hisle "Gah!" diye haykırdım ve bir an sonra su küresi yere düşüp etrafa sıçradı.
Görünüşe göre bir büyüyü sürdürmek için konsantrasyon gerekiyordu.
Konsantre ol... Konsantre ol...
Elimde yine kanın toplandığını hissedebiliyordum. İşte bu. Harika. Evet, böylesi doğru hissettiriyor. Bir kez daha sağ elimi uzattım, geçen sefer işlerin nasıl gittiğini hatırlayarak kafamda bir imge oluşturdum. Ne kadar büyü gücüm olduğundan emin değildim ama bunu öylece art arda kullanamayacağımı tahmin ediyordum.
Planım, başarana kadar her seferinde tek bir şeyi pratik yapmaktı. Zihnimde imgeyi oluşturup tekrar tekrar oynatacak ve bunu gerçekliğe dökmeye çalışacaktım. Tökezlersem, kafama iyice kazıyana kadar o imgeyi aklıma geri çağıracaktım.
Önceki hayatımda dövüş oyunlarındaki komboları da böyle çalışırdım. Bu sayede, gerçek bir maç sırasında neredeyse hiçbir komboyu berbat etmezdim. Umarım bu, buradaki antrenman yöntemimin de sağlam olduğu anlamına geliyordu.
Derin bir nefes aldım. Kanım ayak parmaklarımdan başımın tepesine kadar bedenimde dolaşıp sağ elimde toplandı, içini güçle doldurdu. Sonra o gücün avucumun önünde aniden belirdiğini hissettim. Şimdi, azar azar, son derece dikkatli bir şekilde düşüncelerim kalbimin atışıyla aynı hizaya geldi.
Su küresi, su topu, su, ıslaklık, ıslak... ıslak külot...
Hoppa. O öyle araya kaynayıverdi işte. Konuya dönersek...
Kendimi toparlayıp aklımı verdim: su, su su susu—
Parmaklarım açık, elim önüme fırlarken tamamen bir refleksle "Hah!" diye bağırdım. O anda su küresi meydana geldi. “Vay, ne?”
Şılop.
Şaşkınlık anımda su küresi yere cup diye düştü.
“Bir dakika.” Sözleri haykırmamıştım, değil mi? Ama o zaman... nasıl? Tek yaptığım, büyüyü en son denediğim anki zihinsel duruma girmekti. Büyü gücünün akışını yeniden üretirken büyülü sözlerin pek bir önemi yok muydu?
Sözsüz büyü yapmak gerçekten bu kadar kolay mıydı? Bu üst düzey bir beceri olmalıydı, değil mi? Sesli bir şekilde, “Bu kadar kolaysa, büyülü sözlerin ne anlamı var ki?” diye düşündüm. Daha yolun başında bir çömezdim ve tek bir kelime bile etmeden bir büyüyü başarıyla yapmıştım. Bedenimdeki büyü enerjisini zihnimin ön kısmına odaklamış ve ardından şekil almasını istemiştim, o kadar.
Bütün mesele bundan ibaretti. Bu da büyülü sözlerin aslında pek de gerekli olmadığını gösteriyordu. Benim az önce yaptığımı herkes yapabilirdi.
Hmm. Belki de büyülü sözler, vücudunuzda dolaşan enerjiye odaklanmak zorunda kalmadan kelimeleri söyleyerek etkinin yaratıldığı bir aktivasyon tetiğiydi. Öyle olmalıydı. Tıpkı bir arabadaki manuel ve otomatik vites arasındaki fark gibi; gerçekten isterseniz manuel kontrolü yine de ele alabilirdiniz.
“Büyülü sözler kullanmak, büyü etkilerinin otomatik olarak tetiklenmesini sağlıyor.”
Bunun çok büyük avantajları vardı. İlki, öğretmeyi kolaylaştırıyordu. Damarlarınızda dolaşan kanın toplandığını hissetmekle ilgili karmaşık bir açıklamaya ihtiyaç duymaktansa, sözler söyleyerek büyü yapmak hem daha kolay açıklanır hem de daha kolay anlaşılırdı. Ve çalışmalar ilerledikçe, büyülü sözlerin sürecin vazgeçilmez bir parçası olduğu fikri doğal olarak kök salardı.
İkinci avantajı ise büyülü sözlerin kullanımının kolay olmasıydı. Doğası gereği saldırı büyüsü, savaşın harareti içinde yapılması gereken bir şeydi. Gözlerinizi kapatıp konsantre olmaya çalışırken orada öylece mırıldanıp durmaktansa, bir yakarışı şakır şakır okumak çok daha hızlıydı. Ayrıca anın heyecanıyla, bir dizi ince hareket sergilemektense bir şeyler gevelemek çok daha kolaydı.
“Ama belki bazı insanlar ilk seçeneği daha kolay buluyordur…”
Kitabı karıştırdım ama büyülü sözler olmadan büyü yapmakla ilgili hiçbir şey yoktu. Bu garipti. Az önce yaptığım şey o kadar da zor değildi.
Belki de özel bir yeteneğim vardı ama bunun başkalarının hiç ulaşamayacağı bir şey olduğundan şüpheliydim, diye akıl yürüttüm. Bir büyücü genelde çömez olduğu zamandan usta olana kadar büyülü sözler kullanırdı. Binlerce, hatta on binlerce büyü yaptıktan sonra beden bu sözlere alışırdı; sessizce büyü yapmaya çalışsalar bile bunu nasıl yapacaklarını bilemezlerdi. Bu yüzden normalde yapılan bir şey değildi ve bu nedenle kitapta bundan bahsedilmiyordu.
“Evet, mantıklı geliyor!” Sonuçta ben de pek sıradan sayılmazdım. Bu harikaydı, değil mi? Kolumun altında gizli bir numara olması gibi bir şeydi. “O az önce Suç Katalizörü'nü bir Oratoryo olmadan mı etkinleştirdi?” “Ama o katalizörün genelde sadece kanalı açması gerekirdi!”
Ah, işte şimdi gerçekten ilgimi çekmişti!
Tamam, tamam. Havaya girmek yok. Sakinleşip soğukkanlılığımı korumam gerekiyordu. Eski halim de bu duyguya kapılmıştı ve sonunun ne olduğunu biliyorduk: Ortalama bir insandan daha iyi bilgisayar kullandığı için böbürlenen, sonra fazla havalara girip hayatta fena çuvallayan biri.
Aklı başında davranmalıydım. Kendimi dizginlemeliydim. Buradaki önemli nokta, kendimi diğer insanlardan üstün görmemekti. Ben sadece bir yeni yetmeydim. Bir çaylak. Kör talih eseri ilk atışında şans eseri strike yapan acemi bir bovlingci gibiydim. Acemi şansı—bütün mesele bundan ibaretti. Bunu doğuştan gelen bir marifet sanmak yerine sıkı çalışıp dersime odaklanmalıydım.
Pekala. Çözmüştüm: Önce büyülü sözleri söyleyerek bir büyü deneyecek, sonra da sözleri kullanmadan o hissi taklit ederek canla başla pratik yapacaktım.
Sağ elimi önüme uzatarak, “Tamam, hadi bunu bir daha deneyelim,” dedim. Kolumda hafif bir ağırlık vardı ve omzumda sanki büyük bir yük taşıyormuşum gibi hissediyordum. Bu yorgunluktu. Acaba çok mu fazla konsantre olmuştum?
Yok, öyle olamazdı. Ben seviye kasarken altı gün boyunca uyumadan durabilen (kendi tabirimle) kıytırık bir MMO ustasıydım. Bu kadarcık zihinsel eforun beni bu kadar tüketmesine imkan yoktu.
“MP’m mi bitti yani?” Bu da neydi böyle? Birinin büyü gücü doğuştan belirleniyorsa, bu sadece iki Su Küresi büyüsü yapacak kadar MP’m olduğu anlamına mı geliyordu? Bu çok az görünüyordu. Ya da ilk seferim olduğu için kullanabileceğim daha az büyü gücüm mü vardı? Hayır, bu mantıklı değildi.
Emin olmak için bir kez daha denedim ve sonunda bayılıp kaldım.
***
Annem, “Gerçekten Rudy,” dedi, “yorulduğunda önce tuvalete gitmeli, sonra yatmalısın.”
Uyandığımda elimde kitapla uyuyakaldığımı ve bu arada altıma kaçırdığımı fark ettim. Kahretsin. Bu yaşımda altıma işediğime inanamıyordum. Çok aşağılayıcıydı.
Kahretsin. Nasıl yapardım—
Bir dakika. Henüz iki yaşındaydım, değil mi? O yaşta altını ıslatmak hala affedilebilirdi, evet?
Demek büyü gücüm gerçekten de çok azdı. Bu biraz moralimi bozdu. Yine de tek çıkarabildiğim iki Su Küresi olsa bile, önemli olan onları nasıl kullandığımdı sanırım. Belki de onları daha hızlı var etmeye odaklanmalıydım?
Öf.
***
Ertesi gün, dördüncü Su Küresi'ni oluşturduktan sonra hala iyi hissediyordum. Beşinciden sonraydı ki yorgunluk çökmeye başladı.
“Nasıl yani?”
Bir gün önceki tecrübeme dayanarak, bir tane daha yaparsam bayılacağımı biliyordum, bu yüzden durmaya karar verdim.
Ve sonra kafama dank etti: Bu, limitimi altı Su Küresi yapıyordu; dünkü başardığımın iki katı. Beş büyülük su alan kovaya bakakaldım ve neden bir önceki güne göre iki kat daha fazla yapabildiğimi merak ettim. İlk seferim olduğu için mi daha çok yorulmuştum? İlk kez yaptığım için büyüler daha fazla MP mi tüketmişti?
Bugün tüm büyülerimi sözsüz yapmıştım, bu yüzden bununla bir ilgisi olduğundan şüpheliydim. Hiçbir fikrim yoktu. Belki de ertesi gün yeteneklerim daha da gelişirdi.
***
Ertesi gün Su Küresi sayım ciddi şekilde arttı. Artık on bire çıkmıştım.
Bu işin aslı neydi? Büyüyü ne kadar çok kullanırsam, o kadar çok kullanabiliyor gibiydim. Eğer haklıysam, ertesi gün yirmi bir tane yapabilecektim.
Sonraki gün, her ihtimale karşı günü sonlandırmadan önce sadece beş tane büyü yaptım.
Ama ondan sonraki gün yirmi altı taneyi buldum. Görünüşe göre haklıydım; büyüyü daha sık kullanmak, daha fazla yapmamı sağlıyordu.
Bana yalan söylenmişti! Bir insanın büyü rezervlerinin doğuştan belirlendiği safsatası da neyin nesiydi? İnsanlar ortada bir sınır yokken yeteneğe sınırlar koyuyorlardı resmen. Yetişkinler çocuklara sınırlarının nerede olduğunu söyleme cüretini nereden buluyordu?! “Sanırım bu kitapta yazanları olduğu gibi kabul edemem,” diye mırıldandım. Kitapta yazılanlar, bir insanın başarabileceklerinin sınırları olduğu bakış açısını benimsemiş görünüyordu.
Yoksa becerileri geliştirdikten sonra işlerin nasıl yürüdüğünden mi bahsediyordu? Belki de kitap, büyü gücünün daha fazla çaba ve antrenmanla aşılamayacak bir üst sınırı olduğunu söylüyordu.
Hayır. Bu sonuca varmak için henüz çok erkendi. Şimdilik bu sadece bir hipotez olarak kalacaktı. Belki de... belki birinin gücü büyüdükçe artıyordu ya da onun gibi bir şeydi. Ve çocukluk döneminde büyü kullanmak bu üst sınırın hızla artmasına neden olabilirdi. Bu da sadece bende özel bir nitelik olduğu anlamına—hayır. Kendimi özel saymayacağımı zaten söylemiştim.
Eski dünyamda, büyüme çağındayken spor yapmanın yeteneklerin daha hızlı gelişmesini sağladığını söylerlerdi; aksine, büyümeniz bittikten sonra yoğun çaba gösterseniz bile gelişme bir yere kadar giderdi. Bu dünyada büyüden bahsediyor olabilirdik ama insan vücudunun çalışma gerçekleri o kadar da farklı olamazdı. Prensip hala aynıydı.
Bu da yapmam gereken tek bir şey olduğu anlamına geliyordu: Hala büyümekteyken becerilerimi elimden geldiğince bilemeye devam etmek.
***
Ertesi gün, büyümü her gün sınırlarına kadar zorlamaya devam etmeye karar verdim, bu da onu ne kadar kullanabileceğimi artırdı. Doğru hissi yeniden yaratabildiğim için, söz söylemeden büyü yapmak yeterince kolaydı. Çok geçmeden her büyü dalının Başlangıç seviyesi büyülerini ustalıkla öğrenmeyi umuyordum.
“Başlangıç seviyesi büyüler” derken, saldırı için kullanılabilecek en temel büyüleri kastediyordum. Buna Su Küresi ve Ateş Topu gibi büyülerin yanı sıra daha da giriş seviyesi olan diğer büyüler de dahildi.
Büyüler yedi zorluk seviyesine ayrılıyordu: Başlangıç, Orta, İleri, Aziz, Kral, İmparator ve İlah. Tipik olarak, eğitimli büyücüler odaklandıkları büyü disiplininin İleri seviye büyülerini kullanabilirken, diğer ekollerden yalnızca Başlangıç veya Orta seviye büyüleri kullanabiliyorlardı. Bir kişi İleri seviyeden daha yüksek bir rütbedeki büyüleri yapabildiğinde, seçtiği dala bağlı olarak Ateş Azizi veya Su Azizi ya da benzeri unvanlarla kabul görüyordu.
Aziz kademesi büyü. Bir gün o kadar iyi olmayı çok isterdim. Ancak büyü ders kitabım ateş, su, rüzgar ve toprak büyülerini yalnızca İleri seviyeye kadar içeriyordu. O halde Aziz kademesi büyüyü nerede öğrenecektim ki?
Hayır—buna bu kadar kafa yormamalıydım, diye karar verdim. RPG M*ker'da işe önce tüm en güçlü canavarlarınızı yaparak başlarsanız, büyük olasılıkla bu sadece sinir bozucu olur. Balçıklar gibi düşük seviyeli şeylerle başlamanız gerekir.
Gerçi balçıklarla başladığımda bile o oyunda hiçbir şeyi tamamlamayı bizzat hiç becerememiştim ya, neyse.
***
Kitapta listelenen Başlangıç seviyesi su büyüleri şunlardı:
Su Küresi: küre şeklinde bir su mermisi fırlatır.
Su Kalkanı: yerden bir su fışkırmasına yol açarak bir duvar oluşturur.
Su Oku: hedefe yaklaşık yirmi santimetre uzunluğunda bir su oku fırlatır.
Buz Darbesi: bir buz yığınıyla rakibe vurur.
Buz Kılıcı: buzdan bir kılıç yaratır.
Bunların hepsi Başlangıç seviyesi büyülerdi ama gerektirdikleri büyü gücü miktarı birbirinden çok farklıydı; temel Su Küresi büyüsünün yaklaşık iki ila yirmi katı kadar güç tüketiyordu. Temellerim için su büyüsüne bağlı kaldım; ateş büyüsü denersem kazara evi yakabilirdim.
Ateş büyüsünden bahsetmişken, bir büyüye kattığınız büyü enerjisi miktarı ortaya çıkan sonucun sıcaklığını etkiliyordu, dolayısıyla İleri seviye buz büyülerinin de aynı şekilde çalışması mantıklıydı. Ancak kitabın hem Su Küresi'nin hem de Su Oku'nun havada uçması gerektiğini iddia etmesine rağmen nedense onları uçurmayı başaramıyordum. Nedeninden emin değildim. Büyünün bir kısmını yanlış mı yapıyordum? Pek anlayamıyordum.
Büyü Ders Kitabı büyülerin boyutu ve hızı hakkında bir şeyler söylüyordu gerçi. Belki de mermimi var ettikten sonra hareketini kontrol etmek için ona fazladan büyü enerjisi aşılamam gerekiyordu?
Denemeye karar verdim. Su kürem büyüdükçe, “Ha?” diye mırıldandım. “Vay!”
Ve sonra: Şılap!
“Hadi ya…”
Yine yere düşürmüştüm.
Ondan sonra Su Küresi'ni büyütüp küçültmeyi denedim. Aynı anda iki Su Küresi yaratmaya çalıştım, ardından boyutlarını ayrı ayrı değiştirmeyi denedim.
Birkaç şey keşfetmiştim ama yine de büyülerimin hiçbirini uçurmayı başaramamıştım.
Ateş ve rüzgar büyüleri yerçekimine tabi olmadıkları için havada asılı kalıyordu ancak bir süre sonra cızırdayıp yok oluyorlardı. Havada süzülen alev kürelerini hareket ettirmek için rüzgarı kullanmayı denedim ama bu işte bir şeylerin doğru gitmediği hissine kapıldım.
Hmm…
***
İki ay sonra, çalışmalarımdaki bir hata sayesinde bir Su Küresi'ni uçurmayı başardım. Sonuç olarak, büyülü sözlerin sürecin neden kilit bir parçası olduğu nihayet açıklığa kavuştu.
Tüm büyülü sözler benzer bir süreci takip ediyordu: büyünün doğuşu, boyutunun belirlenmesi, hızının belirlenmesi ve ardından etkinleştirme. Büyüyü tamamlamadan önce bu iki ara adımı düzenleyen kişi büyücüydü.
İlk olarak büyücü, kullanmak istediği büyünün şeklini çağırırdı. Ardından, boyutunu etkilemek için ek büyü gücü ekleyebileceği bir zaman aralığı olurdu. Üçüncü olarak, boyut belirlendikten sonra, büyücünün büyünün hızını ayarlaması için başka bir zaman aralığı gelirdi. Son olarak büyücü, tamamlanmış büyüyü elinden serbest bırakırdı.
İşte bu şekilde çalışıyordu... ya da en azından benim anladığım kadarıyla öyleydi. İşin püf noktası, ilk büyü yapıldıktan sonra iki ayrı aşamada büyü gücü eklemekti. Bunun bir sırası vardı. Büyünün boyutunu ayarlamak için bir şey yapmadığınız sürece hızını ayarlamaya geçemezdiniz. Önce büyünün hızını değiştirmeye çalışırsanız, onu sadece büyütmekten başka bir şey yapamayacak olmanız mantıklıydı.
Bu doğrultuda, sözsüz bir büyü kullanırken büyücünün tüm bu süreci zihninde tutması gerekiyordu. Bu bir zahmet gibi görünüyordu ancak şeklini ve hızını etkilemek için büyüye güç aşılama süresini kısaltıyordu. Bu da bir büyünün birkaç saniye daha hızlı yapılmasını sağlıyordu.
Ayrıca ilk büyüyü yaratma sürecinde ince ayarlar yapabiliyordum. Örneğin, bu kitapta listelenmemişti ama bir Su Küresi'ni dondurup Buz Küresi'ne dönüştürmek mümkündü—bunun gibi şeyler. Çalışmalarıma devam edersem belki de Kaiser Phoenix'i (heh!) ya da buna benzer bir şeyi gerçekleştirebilirdim.
Pek çok şey işe yarayabilirdi; her şey aklıma hangi fikirlerin geldiğine bağlıydı. Bu iş eğlenceli olmaya başlıyordu!
Yine de temeller önemliydi. Deneylere başlamadan önce büyü potansiyelimi geliştirmem gerekiyordu.
Artık antrenman programımda iki madde vardı: büyü rezervlerimi artırmak ve sessiz büyü yapmayı ikinci doğam haline getirmek. En baştan çok büyük hedefler koymak sadece hayal kırıklığına yol açardı. İşin püf noktası küçük başlamaktı.
Pekala o zaman. İşe koyulup bunu yapma zamanı gelmişti. O andan itibaren her gün, yorgunluktan bayılacak gibi olana kadar Başlangıç kademesi büyülerimi çalıştım.
Bölüm 4:
Usta
Üç yaşıma girdim.
Geçenlerde nihayet ailemin isimlerini öğrenmiştim. Babam Paul Greyrat'tı. Annem Zenith Greyrat'tı. Ve benim adım da Rudeus Greyrat'tı, Greyrat ailesinin ilk doğan oğlu.
Annemle babam birbirlerine ilk isimleriyle hitap etmiyorlardı ve bana kısaca "Rudy" diyorlardı, bu yüzden hepimizin asıl, resmi isimlerinin ne olduğunu öğrenmek biraz zaman aldı.
***
Genelde yaptığım gibi elimde Büyü Ders Kitabı ile ortalıkta dolanırken Zenith gülümseyerek, “Ayy, Rudy o kitabı gerçekten çok seviyor, değil mi?” dedi.
Kitabı sürekli yanımda taşımam ailemi rahatsız ediyor gibi görünmüyordu. Yemek yerken bile onu kolumun altında tutardım. Ancak bunu asla onların önünde okumamaya özen gösterirdim—yeteneklerimi bir sır olarak saklamak istediğimden değil, sadece bu dünyanın büyüye bakış açısının ne olduğundan emin olamadığımdan. Mesela eski dünyamda cadı avları vardı; hani şu büyücü olduğundan şüphelenilenleri kafirlikten diri diri yaktıkları şeyler.
Elbette, büyü ders kitabımın pratik bir rehber niteliğinde olduğu düşünülürse, bu dünyada büyü muhtemelen kafirlik olarak görülmüyordu ama bu, insanların yine de buna pek hoş bakmayabileceği anlamına gelmiyordu. Belki de büyü sadece büyüdüğünüzde yaptığınız bir şeydi. En azından, büyücüler büyüyü çok fazla kullanırlarsa bayılma riskiyle karşı karşıya kalırlardı; insanlar bunun bir çocuğun gelişimini engelleyebileceğini düşünebilirdi.
Tüm bunları aklımda tutarak büyüye olan yatkınlığımı ailemden bir sır olarak saklamaya karar verdim. Zaten pencereden dışarı büyü yapma alıştırması yapmak zorunda kalmıştım, bu yüzden her an yakalanma ihtimalim vardı. Yine de bu konuda pek bir seçeneğim yoktu. Büyülerimi ne kadar hızlı fırlatabileceğimi test etmek istiyorsam başka çarem yoktu.
Hizmetçimiz (adının Lilia olduğu anlaşılıyordu) arada sırada bana sert bakışlar atıyordu ama annemle babam her zamanki gibi kayıtsız kaldılar, bu yüzden güvende olduğumdan oldukça emindim. İnsanlar beni durdurmaya çalışsaydı karşı koymazdım ama hala fırsatım varken çocukluğumu heba etmek istemiyordum. Yeteneklerimi kalıplaşıp fazlasıyla katılaşmadan önce hemen şimdi esnetmeliydim. Şimdi şartlardan en iyi şekilde yararlanma zamanımdı.
***
Sonra, bir öğleden sonra, gizli büyü eğitimim sona erdi.
Büyü rezervlerim epey bir artmıştı, bu yüzden oldukça rahat bir tavırla Orta seviye bir büyünün sözlerini okudum. Su Topu: Boyut 1, Hız 0. Her zamanki gibi suyun kovama dolacağını düşündüm. Belki taşardı ama kesinlikle çok fazla olmazdı.
Böylece büyüyü yaptım... ve duvarda devasa bir delik açan muazzam miktarda bir su fırlattım. O deliğin ahşap kenarlarından su damlamasını izlerken afallamış bir halde öylece kalakaldım. Ne yapacağımı düşünemeyecek kadar şaşkındım. Deliğin boyutu göz önüne alındığında, insanlar bunun büyü yoluyla yapıldığını anlarlardı.
Bunu değiştirmek için artık yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Zaten vazgeçmeye hep meyilli biriydim.
Odaya ilk dalan Paul oldu. “Ne oldu?” diye bağırdı. “Oha!” Duvardaki deliği görünce ağzı açık kaldı. “Bu da ne böyle? Bir dakika—Rudy! İyi misin?”
Paul iyi bir adamdı. Bunu yapanın ben olduğum barizdi ama onun tek önemsediği iyi olup olmadığımdı. Tedbiri elden bırakmayarak dikkatle etrafı kontrol etti.
Kendi kendine, “Bir canavar mı vardı?” diye mırıldandı. “Yok, bu civarlarda olmaz…”
Odaya giren Zenith, “Aman tanrım,” dedi. Babamdan her zaman çok daha sakindi. Önce paramparça olmuş duvara, ardından yerdeki su birikintisine baktı. “Ha?” Bakışları büyü ders kitabıma kaydı ve açık olduğu sayfaya kilitlendi.
Annem bir bana, bir kitaba baktı, sonra önümde çömeldi. Gözlerimin içine baktı, dudaklarında sıcak bir gülümseme belirdi.
Ama gülümsemesi gözlerine ulaşmıyordu. Oldukça korkutucuydu.
Gözlerimi kaçırmak istedim ama bakışlarımı Zenith'inkilere kenetlemek için elimden gelenin en iyisini yaptım. İşsiz bir beleşçi olarak geçirdiğim zamandan bir şey öğrendiysem, o da kötü bir şey yaptığınızda hırçınlaşıp dik başlı davranmanın durumu sadece daha da kötüleştirdiğiydi. Bu yüzden ne olursa olsun gözlerimi onunkilerden ayırmayacaktım. Şu anda samimiyet göstermem gerekiyordu. Ve bunu yapmanın en basit yolu göz teması kurmaktı—en azından nasıl hissederseniz hissedin samimi görünürdünüz.
Zenith, “Rudy, o kitaptaki kelimelerden bazılarını sesli olarak söyledin mi?” diye sordu.
Küçük bir baş sallamasıyla, “Özür dilerim,” diye yanıtladım. Yanlış bir şey yaptığınızda en iyisi dosdoğru özür dilemekti. Bunu yapabilecek tek kişi bendim, bu yüzden yalan söylemek yalnızca ailemin bana olan güvenini zedelerdi.
Eski hayatımda, kimse bana güvenmeyene kadar gelişi güzel yalanlar söyleyip durmuştum. Bu hatayı bir daha yapmayacaktım.
Paul, “Özür mü?” diye sordu. “O Orta kademe bir bü—”
Zenith neredeyse ciyaklayarak sözünü kesti: “Ah, hayatım, duydun mu?!” “Ah, oğlumuzun bir dahi olduğunu biliyordum!” Ellerini küçük yumruklar haline getirdi ve kendinden geçmiş bir halde zıp zıp zıpladı.
Vay canına, kesinlikle keyfi yerindeydi. Sanırım bu, özrün kabul edildiği anlamına geliyordu?
Zenith bu gelişmeden açıkça mutluluktan havalara uçmuştu ama Paul hala şaşkın görünüyordu. Bana bakarak, “Dur, bekle bir dakika,” dedi. “Sana daha okumayı bile öğretmedik ya da—”
“Hemen ona özel bir öğretmen tutmalıyız! Ah, büyüdüğünde muhteşem bir büyücü olacak, bunu adım gibi biliyorum!”
Zenith'in büyü yapabilmeme verdiği tepki, güçlükle zapt edilen bir sevinçti. Anlaşılan o ki çocukların büyü kullanmaması gerektiğine dair korkularım yersizdi.
Bu sırada Lilia, sessiz sedasız etrafı toplamaya başlamıştı bile. Ya büyü kullanabildiğimi zaten biliyordu ya da bir süredir şüpheleniyordu. Ortada kötü bir durum olmadığı için pek de umursamamış gibiydi. Belki de sadece anne babamın mutlu olduğunu görmek istemişti.
“Hayatım, yarın Roa'ya gidip bir özel ders ilanı verelim!” dedi Zenith. “Rudy'nin yeteneklerini köreltmemesini sağlamalıyız!”
Zenith sevinçten havalara uçmuş, oğlunun aniden büyüye yatkınlık gösterip bir dahi çıkmasından dur durak bilmeden bahsediyordu. Gururlu bir anne gibi mi davranıyordu yoksa Orta Seviye bir büyü kullanabilmek sahiden bu kadar etkileyici miydi, kestiremiyordum. İlki olmalıydı, değil mi? Daha önce büyü çalıştığımı hiç görmemişti; bu yüzden dahi olduğumu “içten içe bildiğini” söylemesi, buna hiçbir dayanağı olmadan kendi kendine karar verdiği anlamına geliyordu.
Yok, durum tam olarak öyle de sayılmazdı. Belli ki onda bir tür önsezi vardı. Kendi kendime çok konuşurdum. Kitap okurken bile hoşuma giden kelimeleri veya kalıpları sesli sesli mırıldanırdım. Bu dünyaya geldiğimden beri okurken kelimeleri içimden seslendiriyordum; başta her şey Japoncaydı ama yerel dili kaptıktan sonra bilinçaltım devreye girip o dili kullanmaya başladı. Zenith ağzımdan bir kelime kaçtığını duyduğunda hemen ne anlama geldiğini açıklayıverirdi. Bu dünyanın pek çok özel ismini de bu sayede öğrenmiştim ama konumuz bu değil.
Kendi kendime bu dünyanın dilini öğrenirken kimse sesini çıkarmamıştı. Okuduğum kelimeleri de bana kimse öğretmemişti. Anne babamın gözünden bakarsak, hiç öğretilmediği hâlde kitap okuyan ve içindekileri sesli bir şekilde dile getiren bir çocuk görüyorlardı.
Haliyle dahi olduğumu düşünmeleri çok normaldi.
Yani, benim çocuğum olsa ben de öyle düşünürdüm.
Önceki hayatımda da küçük erkek kardeşim doğduktan sonra aynen böyle olmuştu. Bana veya ağabeylerime kıyasla konuşmak ve yürümek dâhil her şeyi çok daha çabuk kapmış, daha hızlı büyümüştü. Anne babam da öyle aman aman bir durum olmasa bile yüzsüzce “Ayy, acaba dahi mi bu çocuk?” deyip duran kaygısız tiplerdendi.
İşsiz bir lise terk olsam da zihnen otuzlu yaşlarının ortasında bir adam olduğumu aklımdan çıkarmamam gerekiyordu. Bu işin üstesinden gelirdim!
“Hayatım, ona kesinlikle bir özel ders öğretmeni tutmalıyız!” dedi Zenith. “Roa'da harika bir büyü eğitmeni bulabileceğimize eminim!” Görünen o ki dünyanın neresine giderseniz gidin anne babalar hep aynıydı: Çocuk azıcık özel bir yetenek kırıntısı gösterdi mi, hemen bu meziyetleri için uygun, özel bir eğitim almasını sağlama telaşı başlardı. Eski hayatımda da anne babam küçük erkek kardeşimi dahi diye yere göğe sığdıramaz, öğrensin diye önüne yığınla şey yığarlardı.
Paul ise Zenith'in bana büyü için özel ders öğretmeni tutma fikrine pek sıcak bakmıyordu. “Bir dakika, dur bakalım. Erkek çocuğumuz olursa onu şövalye olarak yetiştireceğimize söz vermemiş miydik?” Demek kız olursa büyücü, erkek olursa şövalye olacaktı, öyle mi? Ben doğmadan önce böyle anlaşmış olmalıydılar.
“Ama baksana, bu yaşta Orta Seviye büyü kullanabiliyor!” diye karşı çıktı Zenith. “Doğru bir eğitimle muazzam bir büyücü olur!”
“İyi de söz sözdür!”
“Bana sözlerden bahsetme sakın! Sen ikide bir verdiğin sözleri yiyorsun!”
“Şu an benden bahsetmiyoruz!”
Böylece anne babam ufak bir kavgaya tutuşurken Lilia sakince işine devam etti. Tartışma biraz uzadı, ta ki Lilia etrafı toplamayı bitirip iç çekerek, “Sabahları büyü çalışıp öğleden sonraları kılıç talimi yapsa nasıl olur?” diyene kadar.
Bu öneri tartışmaya son noktayı koydu ve benim şapşal ebeveynlerim, çocuklarının ne hissettiğini zerre umursamadan onun eğitimi hakkında karara vardı.
Neyse, dert değildi. Sonuçta bu yeni hayatımda elimden gelenin en iyisini yapacağıma söz vermiştim.
***
Ve böylece bana özel bir ders öğretmeni tutulmasına karar verildi.
Anladığım kadarıyla genç bir soyluya özel ders verme işi iyi para getiriyordu. Paul bölgedeki az sayıdaki şövalyeden biriydi, bu da onu alt kademe bir soylu yapıyordu; bu yüzden cazip bir ücret teklif edip edemeyeceğini merak ediyordum. Yine de krallığın en ücra sınırındaki bir taşrada yaşıyorduk ve buralarda üst düzey yetenekler (özellikle de büyücü gibileri) pek bulunmazdı. Büyücüler Loncası veya Maceracılar Loncası gibi bir yere talep bıraksak dönüp bakan olur muydu ki?
Anne babam da bu ihtimalden endişeleniyor gibiydi ama görünüşe göre hemen birini bulmuşlardı, zira derslerim ertesi gün başlayacaktı.
Köyümüzde han bulunmadığından öğretmenim bizimle birlikte kalacaktı.
Annemle babam, öğretmenimin emekli bir maceracı olacağından neredeyse emindi. Gençler bu kuş uçmaz kervan geçmez yere kadar gelmezdi, zaten başkentte de kraliyet büyücülerine yönelik işten bol bir şey yoktu. Bildiğim kadarıyla bu dünyada gizemli sanatları yalnızca İleri Seviye büyücüler öğretiyordu. Yani bize gelecek kişi en azından Orta veya İleri Seviye bir maceracı olmalıydı, belki daha da üstü.
Gözümün önüne, yılların getirdiği sıkı çalışmaların izini taşıyan, bu tür büyücüler için olmazsa olmaz upuzun sakalıyla orta yaşlı ya da yaşlıca bir adam geliyordu.
“Ben Roxy. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Beklentilerim fena hâlde boşa çıkmıştı. Çıkagelen kişi gencecik bir kızdı, belki ortaokul çağlarındaydı.
Üzerinde kahverengi büyücü cübbesi, örgülü mavi saçları ve son derece narin, hanımefendi bir duruşu vardı. Beyaz tenine hiç güneş değmemiş gibiydi, gözleri ise hafif uykuluydu. İfadesi pek cana yakın sayılmazdı; gözlüğü olmasa da burnunu kitaplara gömüp kütüphaneden çıkmayan kızlara benziyordu.
Bir elinde çanta, diğerinde ise bir büyücüye yaraşır bir asa taşıyordu. Ailecek onu karşılamaya çıktık, annem de beni kucağında taşıyordu.
“…”
“…”
Anne babam tek kelime edemeden onu baştan aşağı süzdü. Haksız da sayılmazlardı hani. Kesinlikle bekledikleri kişi bu olamazdı. Özel ders hocası tutacağın zaman yaşını başını almış birini beklersin. Karşılarındaysa şu ufacık tefecik şey duruyordu.
Oynadığım onca video oyunundan sonra büyücü loli fikri bana hiç de yabancı gelmiyordu.
Reşit değil. Küçümseyen bakışlar. Sosyal açıdan beceriksiz. İşte muhteşem üçlü tam karşımdaydı.
Mükemmeldi.
Gelinim olmasını istiyordum.
“Şey, e-özel ders öğretmeni siz misiniz?” diye sordu Zenith nihayet.
“Siz de biraz fazla, şey…” diye geveledi Paul.
Anne babam kelimeleri toparlayamayınca lafı dolandırmayıp babamın cümlesini tamamladım. “Bücürsün.”
“Bunu söyleyecek en son kişi sensin,” diye tersledi Roxy. Bu konularda epey alıngan görünüyordu. Üstelik daha göğüslerinden bahsetmemiştim bile.
Roxy iç çekti. “E, nerede bu öğrencim?” diye sordu etrafına bakınarak.
“Şey, ta kendisi kucağımdaki oğlumuz olur,” diye yanıtladı Zenith beni hafifçe kucağında zıplatarak.
Roxy'ye yılışık bir göz kırptım. Gözleri faltaşı gibi açıldı ve bir kez daha iç çekti. “Off, bazen böyle oluyor işte,” diye homurdandı kısık sesle. “Çocuk azıcık erken gelişme belirtisi gösterdi mi, lanet ebeveynler hemen özel bir yeteneği olduğuna kanaat getiriveriyor.”
Hey! Duyuyorum seni, Roxy!
Yani, dediklerine sonuna kadar katılıyordum gerçi ama yine de ayıp oluyordu.
“Bir şey mi dediniz?” diye sordu Paul.
“Yok, bir şey demedim,” diye cevapladı Roxy. “Sadece oğlunuzun büyünün temellerini kavrayabileceğinden pek emin değilim de.”
“Aman, hiç dert etmeyin,” dedi Zenith, anne gururuyla dolup taşarak. “Bizim küçük Rudy'miz zehir gibidir!”
Roxy bir kez daha iç çekti. “Peki madem. Elimden geleni yapmaktan başka çare yok sanırım.” Daha şimdiden bunun boşuna bir çaba olduğuna karar vermiş gibi bir hâli vardı.
Böylece sabahları Roxy'den ders alıp öğleden sonraları Paul ile kılıç talimi yapacağım ilk gün başlamış oldu.
***
“Pekâlâ, bu büyü kitabı… Aslında dur. Ona geçmeden önce, ne kadar büyü yapabildiğini görelim bakalım, Rudy?”
İlk dersimiz için Roxy beni bahçeye çıkarmıştı. Anladığım kadarıyla büyü genellikle dışarıda pratik edilen bir şeydi. Zaten evde büyüye serbestçe yol verirsen neler olabileceğini bizzat yaşayıp görmüştüm.
Kimse duvarlarda delikler açıp durmak istemez sonuçta.
“Önce ben göstereyim. Uçsuz bucaksız kutsal sular, dilediğin yerde toplan ve ortaya saf bir akıntı çıkar—Sucul Küre!” Roxy büyülü sözleri söylerken avucunda basketbol topu büyüklüğünde bir su küresi oluştu. Ardından bunu yüksek bir hızla bahçemizdeki ağaçlardan birine fırlattı.
Sucul Küre, ağacı sanki kuru bir dalmış gibi ortadan ikiye yardı ve arkasındaki çitleri sırılsıklam etti. Bir tahmin yürütecek olsaydım, Boyut 3, Hız 4 falan derdim herhalde.
“Eee?” diye sordu Roxy. “Nasıl buldun?”
“Annem o ağaca bayılır, bakımına da çok zaman harcar, bu yüzden bence çok fena kızacak.”
“Ha? Cidden mi?!”
“Hiç şüpheniz olmasın.” Bir keresinde Paul kılıcını savururken kazara ağacın dallarından birini uçurmuştu ama Zenith buna pek de öyle aşırı kızmamıştı gerçi.
“Ayy, bu hiç iyi olmadı,” diye kekeledi Roxy, panik içinde ağaca doğru koşturarak. “Buna bir çare bulmam lazım.”
Bir homurtuyla, düşen gövdeyi kaldırıp yerine koydu. Ardından yüzü kızarmış ve zorlanmaktan gerilmiş bir halde ilahiyi okumaya başladı: "Nngh… Bu kutsal güç, doyurucu bir gıda gibi olsun; gücünü yitirene yeniden ayağa kalkma gücü versin—İyileştirme!"
Ağacın gövdesi yavaş ve emin adımlarla eski hâline geri döndü. Tamam, sezarın hakkı sezara: Bayağı etkileyiciydi. “Fiyuu!” diye nefes verdi Roxy.
“Öğretmenim, siz İyileştirme büyüsü de mi biliyorsunuz?!”
“Hı? Ha, evet. Orta Seviye büyülere kadar hepsini.”
“Ooo, inanılmaz! Çok harikasınız!”
“Yok canım, ne münasebet! Doğru bir eğitimle herkes yapabilir bunu.” Roxy'nin ses tonu biraz mesafeliydi ama dudaklarının kenarı gevşemiş, burnu gururla havaya dikilmişti.
Evet evet, resmen sevinmişti. Tek gereken azıcık övgü yağdırmaktı. Yahu ne kadar da kolay pohpohlanıyordu böyle.
“Pekâlâ, Rudy. Şimdi sıra sende, dene bakalım.”
“Tamamdır!” Elimi uzattım ve—
Hay aksi. Büyü sözlerini kullanarak
Sucul Küre yapmayalı neredeyse bir yıl olmuştu ve sözlerin nasıl olduğunu hatırlayamıyordum. Gerçi Roxy az önce söylemişti.
Hımm. Bir bakalım…
“Şey, nasıldı o sözler?”
“Uçsuz bucaksız kutsal sular, dilediğin yerde toplan ve ortaya saf bir akıntı çıkar,” dedi Roxy gayet doğal bir sesle. Belli ki bunun benim harcım olduğunu düşünüyordu.
O kadar sıradan bir şeymiş gibi söylemişti ki tek seferde aklımda tutamamıştım. “Uçsuz bucaksız kutsal sular…” diye başladım ama gerisini hatırlayamayınca büyü sözlerini yarıda kestim. Roxy'ninkinden sadece birazcık daha küçük ve birazcık daha yavaş bir su küresi oluşturdum; ne de olsa onu geçersem falan surat asabilirdi. Ne yaparsın, benden küçük kızlara iyi davranmayı severim.
Basketbol topu büyüklüğündeki Sucul Küre büyük bir şapırtıyla hedefini vurdu; ağaç gıcırdayıp çatırdadı ve yere devrildi. Roxy kaskatı kesilmiş bir ifadeyle gözlerini bu manzaraya dikti.
“Büyü sözlerini yarıda kestin, değil mi?” diye sordu.
“Evet.” Eyvah. Başım dertte miydi?
Doğru ya: Büyü kitabında sözsüz büyü yapmaktan hiç bahsedilmiyordu. Ben öyle pek mühim bir şey değilmiş gibi yapıvermiştim ama yoksa bu kültürel bir tabu falan mıydı? Yoksa çok daha fazla eğitim gerektiren bir şeyi başardığım için bana mı öfkelenmişti? Umarım büyü sözlerini baştan savma söylediğim için falan azarlardı, o kadar.
“Normalde de sözleri böyle yarıda mı kesersin?” diye sordu.
Nasıl cevap vereceğimi bilemedim, biraz bocaladıktan sonra dürüst olmaya karar verdim. “Genelde, şey… hiç söz kullanmıyorum.” Nasıl olsa onun öğrencisi olacaktım, er ya da geç durumu anlayacaktı.
“Hiç mi?!” Roxy şaşkınlık ve inançsızlıktan fal taşı gibi açılmış gözleriyle bana baktı. Ancak çabucak toparlandı. “Ah, evet, şimdi anladım. Mantıklı. Peki şu anda kendini yorgun hissediyor musun?”
“Birazcık ama iyiyim.”
“Anlıyorum. Pekâlâ, Sucul Küre'nin boyutu ve gücü gayet yerindeydi.”
“Teşekkür ederim.”
Sonunda Roxy gülümsedi—gerçek bir gülümsemeydi bu. Sonra da kendi kendine mırıldandı. “Bu çocuğu eğitmeye değer belki de.”
Yine söylüyorum, seni duyabiliyorum.
“Hadi bakalım, sıradaki büyüye geçelim,” dedi Roxy heyecanla, büyü kitabının sayfalarını karıştırmaya devam ederek.
“Aaaaah!” Arkamızdan havayı yaran bir çığlık koptu. Zenith işlerin nasıl gittiğine bakmaya dışarı çıkmıştı. Taşıdığı içecek dolu tepsiyi elinden düşürdü ve hırpalanıp devrilmiş ağaca bakarken iki elini birden ağzına götürdü. Yüzünü derin bir keder kaplamıştı.
Bir an sonra bu keder yerini küplere binmiş bir öfkeye bıraktı. Hışımla Roxy'nin yanına gelip burnunun dibine kadar sokuldu.
“Bayan Roxy, aşk olsun! Ağaçlarımı deneyleriniz için kullanmasanız olmaz mıydı rica etsem?!”
“Şey! Rudy yaptı ama!”
“Rudy yaptıysa siz izin verdiniz de yaptı!”
Roxy'nin gözbebekleri büyüdü, sanki tepesinde şimşek çakmış gibi vücudu kaskatı kesildi. Sonra başını öne eğdi. Ee, suçu üç yaşındaki bir çocuğun üstüne atmaya çalışırsan olacağı buydu. “Haklısınız, tamamen haklısınız,” diye mırıldandı.
“Bunun bir daha tekrarlanmamasını sağlayın lütfen, küçük hanım!”
“Tekrarlanmayacak efendim. Çok özür dilerim.”
Zenith ağacın yanına gidip İyileştirme büyüsüyle onu eski güzelliğine kavuşturduktan sonra eve geri döndü.
“Daha ilk günden elime yüzüme bulaştırdım iyi mi,” diye söylendi Roxy.
“Öğretmenim…”
“Heh. Yarın kovulurum kesin.” Yere oturup eliyle toprakta küçük daireler çizmeye başladı.
Vay canına. Ufacık bir fırçaya bile hiç gelemiyordu demek? Yanında dikilip omzunu sıvazladım ama hiçbir şey söylemedim.
“Rudy?”
Omzunu sıvazladıktan sonra ne yapacağımı bilemedim. Neredeyse yirmi yıldır kimseyle doğru dürüst bir muhabbetim olmamıştı, bu yüzden onu teselli edecek kelimeleri bulamıyordum. Bu tür durumlarda ne söylenmesi gerektiğini cidden bilmiyordum.
Yok. Sakinleşip düşünmem lazımdı. Yetişkin flört simülasyonlarındaki ana karakterler böyle bir durumda birini teselli etmek için ne söylerdi?
Tamam. Şuna benzer bir şey olurdu herhalde.
“Başarısız olmadınız ki öğretmenim.”
“Rudy…?”
“Sadece biraz daha tecrübe kazandınız, hepsi bu.”
Roxy afalladı. “Evet, hak… haklısın.
Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. O zaman dersimize devam edebilir miyiz lütfen?”
Ve böylece, daha ilk günden Roxy ile aramızda ufak bir bağ kurulmuş oldu.
***
Öğleden sonraları Paul ile kılıç talimi yaparak geçiyordu.
Benim boyumdaki bir bücüre uygun tahta talim kılıcımız olmadığından odak noktamız fiziksel antrenmandı: koşu, şınav, mekik, o tarz şeyler. Paul'e göre vücudumu hareket etmeye alıştırmak birinci öncelikti. Benimle çalışamayacak kadar meşgul olduğu günlerde temel hareketleri aksatmamamı tembihlerdi.
Babalar her dünyada aynı demek ki. Dişimi sıkıp katlanmaktan başka çarem yoktu.
Küçük bir çocuğun bütün bir öğleden sonrayı egzersiz yaparak geçirecek dayanıklılığı olmadığından ikindi sularında işi bitirirdik. Durum böyle olunca, o vakitle akşam yemeği arasındaki zamanı büyü çalışarak geçirmeye karar verdim.
Bir büyünün boyutunu ayarlamak, onu beslemek için gereken büyü gücü miktarını artırıyordu. Büyülü sözler bittiğinde fazladan bilinçli bir çaba sarf etmezseniz büyünün harcadığı varsayılan bir güç miktarı vardı ve büyüyü bundan daha büyük yapmak da doğru orantılı olarak daha fazla büyü gücü tüketiyordu. Kütlenin korunumu kanunu gibi bir şeydi.
Gelgelelim tuhaf bir şekilde, bir büyüyü küçültmek de daha fazla büyü gücü tüketiyordu. Arkasındaki prensipten pek emin değildim ama yumruk büyüklüğünde bir su küresi yaratmak, yağmur damlası büyüklüğünde bir tane yaratmaktan daha az büyü enerjisi harcıyordu. Garip işti.
Bunu Roxy'ye sorduğumda sadece, “Evet, o işler öyledir,” dedi.
Görünüşe göre bu durum henüz açıklanabilmiş değildi.
Büyünün işleyiş mekanizmasını bilmiyordum ama pratik yaptıkça yöntemleri kavramak o kadar da zor olmuyordu. Büyü rezervlerim, büyük büyüler yapmadığım sürece kolay kolay tükenmeyecek bir noktaya kadar genişlemişti. Amacım sadece büyü gücümü tüketmek olsaydı, enerjim bitene kadar elimdeki en güçlü büyüleri savurur dururdum.
Fakat bir süre sonra büyünün asıl kullanım alanlarına geçmek istedim; bu yüzden daha hassas büyü yapma pratiklerine odaklanmaya karar verdim. Etkilerimi daha küçük, etki alanı daha dar ve daha karmaşık hâle getirmek istiyordum: örneğin buzdan heykeller yapmak, parmak ucumda ateş yakıp tahtalara yazı yazmak, arka bahçeden toprak alıp bunu bileşenlerine ayırmak, kapıları kilitleyip açmak gibi şeyler.
Zaten sağlam ve katı olan bir şeye yeniden şekil vermek bariz şekilde daha zordu. Söz gelimi metal kadar sert bir şeyi yeniden şekillendirmeye çalışmak daha fazla büyü gücüne mal oluyordu. Büyünüzü daha küçük, daha incelikli bir şey üzerinde kullanmak ya da aynı anda hem hız hem de hassasiyetle çalışmaya kalkışmak da katbekat fazla güç harcatıyordu. Gerektirdiği konsantrasyon ve çaba, aynı anda hem sert bir beyzbol atışı yapıp hem de iğne deliğinden iplik geçirmeye çalışmak gibi hissettiriyordu.
Ayrıca aynı anda farklı büyü kollarından büyüleri kullanmayı da denedim. Bu, aynı koldan iki büyüyü kullanmaktan üç kat daha fazla büyü harcaması demekti. Başka bir deyişle, farklı ekollerden iki büyüyle aynı anda hem hızlı hem de hassas olmaya çalışmak, tüm büyü rezervlerinizi bir çırpıda tüketmenin harika bir yoluydu.
Antrenmanlarım her gün böyle devam etti; ta ki günün yarısından fazlasını büyü yaparak geçirdikten sonra bile rezervlerimin dibini göremeyeceğim bir noktaya gelene kadar. Artık onları yeterli seviyeye çıkardığımı hissediyordum. Özellikle eskiden benim gibi bir tembel teneke olan biri için fena başarı sayılmazdı hani.
Ama hemen kendimi uyardım. İnsan fiziksel antrenmanları boşlarsa vücudu gevşer, hantallaşır. Büyü de pekâlâ aynı şekilde işliyor olabilirdi ve rezervlerimi bu kadar büyütmüşken öyle kalmalarını sağlamak için çalışmaya devam etmek istiyordum.
***
Bir gece büyü çalışırken bir yerlerden gıcırdayan bir karyolanın ve şehvetli inlemelerin müstehcen sesleri geldi. Pek “bir yerlerden” sayılmazdı gerçi; sesler Paul ve Zenith'in yatak odasından geliyordu. Üstelik sesler bayağı bir hararetliydi. Çok uzak olmayan bir gelecekte küçük bir erkek ya da kız kardeşe merhaba diyebilirdim.
Umarım bir kız kardeş olurdu. Benden bir erkek kardeş daha çıkmasındı artık. Gözümün önünde hâlâ eski hayatımdaki küçük erkek kardeşimin elindeki sopayı var gücüyle savurup canım bilgisayarımı tuzla buz ettiği an canlanıyordu. Bir erkek kardeşe daha ihtiyacım yoktu.
Ama küçük bir kız kardeş hoş olurdu.
“Off, amma yaptılar ha…”
Eski hayatımda böyle seslerden rahatsız olduğumda olduğum yerde kalır, milleti susturmak için ya duvara ya da yere vururdum. Sayemde ablam eve erkek getirmeyi tamamen bırakmıştı. Vay be, ne günlerdi.
Aynı zamanda bu tür şeyler yapan insanların dünyanın yüz karası olduğunu düşünürdüm hep. Bana, bana zorbalık yapan, erişemeyeceğim bir mevkiden bana tepeden bakıp içimi boşaltamadığım bir öfkeyle dolduran insanları hatırlatırdı. O zorba bir şekilde benim seviyeme inse bile yine de bana bakar ve “Ne o, hâlâ burada mısın sen?” diye sorardı.
Rezaletti tek kelimeyle.
Ama işler artık öyle değildi. Belki artık bir çocuk olduğumdan, belki işi pişirenin kendi anne babam olmasından ya da sadece geleceğime daha çok odaklandığımdan mıdır nedir, onların iş tuttuğunu duymak aslında keyfimi yerine getiriyordu. Sadece seslerden bile aşağı yukarı ne yaptıklarını anlayabiliyordum.
Görünüşe göre Paul yatakta da epey iyiydi. Zenith'in nefesi kesilmiş olmasına rağmen Paul'ün, “Daha yeni ısınıyorum,” deyip yeniden pompalamaya başladığını duydum. Sınırsız şehveti ve her şeyiyle, o taciz dolu yetişkin flört simülasyonlarının ana karakteri gibiydi mübarek.
Hımm. Paul'ün oğlu olarak belki bu cinsel güçten ben de biraz nasibimi almışımdır? Günün birinde güçlerime uyanır, kendi kadın kahramanımı bulur ve vuslata ererdim.
Bu tür şeyler başta beni heyecanlandırsa da son zamanlarda kabak tadı vermeye başlamıştı; duvarlardan yankılanan gıcırtı sesleri eşliğinde gayet rahat bir tavırla koridordan tuvalete doğru yol alırdım. Ayrıca odalarına yaklaşır yaklaşmaz gıcırtıların ve inlemelerin anında kesilmesi de acayip komikti.
Bu gece de durum farksızdı. Artık yürüyebilen oğullarının orada olduğunu onlara hissettirip hissettirmemem gerektiğini düşünerek tuvalete doğru yöneldim. Belki de bu sefer bir şeyler söylemeyi denemeliydim. Mesela, “Aanneee? Baabaaa? Neden çıplaksınız siz?” gibi bir şey.
Uyduracakları bahaneleri dinlemek çok eğlenceli olurdu.
Hehehe.
Bunu aklımdan geçirerek elimden geldiğince sessizce odamdan süzüldüm—gelgelelim birisi benden önce davranmıştı bile. Mavi saçlı kız karanlık koridorda iki büklüm olmuş, kapı aralığından yatak odasını dikizliyordu. Yanakları kıpkırmızı kesilmişti, nefesi boğuk ve hırıltılı bir solumaya dönüşmüştü, bakışları ise odanın içine kilitlenmişti.
Bir eli cübbesinin içindeydi ve oldukça imalı hareketler yapıyordu. Sessizce kendi odama geri süzüldüm. Roxy de ergenliğin pençesindeydi sonuçta; hiçbir şey görmemiş gibi yapacak kadar da terbiyem vardı.
Yani, öyle bir şeydi işte. Her halükarda gördüğüm şey kesinlikle hoşuma gitmişti.
***
Dört ay sonra Orta Seviye büyüleri yapabilir hâle gelmiştim. Bu noktada Roxy akşamları bana sınıf usulü dersler vermeye başladı.
Şey, kulağa olduğundan daha çekici gelmiş olabilir. Her şeyden önce bu bir ders çalışmasıydı. Roxy iyi bir öğretmendi. Belirli bir müfredata bağlı kalma konusunda titizdi ama aynı zamanda konuları anlama düzeyime göre derslerin içeriğini de artırırdı. Öğrencisine sezgisel olarak karşılık verme konusunda ustaydı. Elinde Ders Kitabı'na ek niteliğinde bir kitap vardı, oradan bana sorular sorardı; birini doğru bilirsem bir sonrakine geçerdik, bilmediğim bir şey çıkarsa da gayet kibar bir şekilde bana açıklardı.
Kulağa pek öyle büyük bir şey gibi gelmeyebilir ama dünyamın genişlediğini hissedebiliyordum.
Eski hayatımda, ağabeyim giriş sınavlarına hazırlanırken ailemiz özel bir ders hocası tutmuştu. Bir defasında canım çekip derslerinden birine kulak misafiri olmuştum ama okulda öğretilenlerden zerre farkı yok gibiydi. Buna kıyasla Roxy'nin dersleri çok daha anlaşılır ve katbekat daha eğlenceliydi. Öğretim tarzı bana çok uyuyordu ve hızla sonuç veriyordu.
Tabii öğretmenimin cinsel olgunluğun eşiğindeki ortaokul çağında bir kız olmasının da bir zararı yoktu hani. Gayet şahane bir durumdu yani. Eski hayatımda olsam bu hayal beni üç saniyede kendimden geçirmeye yeterdi.
***
“Bayan Roxy, neden sadece savaşta kullanılacak şeyler için büyüler var?” diye sordum pat diye.
“Şey, aslında durum pek öyle sayılmaz,” diye yanıtladı Roxy. “Bakalım. Bunu en iyi nasıl açıklasam? Pekâlâ, her şeyden önce, büyünün aslen Yüce Elfler tarafından yaratıldığı söylenir.”
Oha, elfler mi?! Aha! Demek gerçekten varlarmış!
Sarı saçları, yeşilimsi giysileri, sırtlarına asılı yayları ve onları sımsıkı saran dokunaçlarıyla gözümün önüne geliverdiler.
Öhöm. Tamam, biraz sakinleşmem lazım.
“Elf” kelimesini yazmak için kullanılan ideografik karakterlere bakılırsa uzun kulakları var gibiydi.
“Bayan Roxy, elfler nedir?” diye sordum.
“Açıklayayım. Elfler, günümüzde Millis Kıtası’nın kuzey kesiminde yaşayan bir ırktır.”
Roxy’nin anlattığına göre, daha Büyük İnsan-İblis Savaşı’ndan bile çok önce, dünya sonu gelmez bir çatışma ve kaos girdabındayken Yüce Elfler, düşmanlarıyla savaşabilmek için orman ruhlarına yalvarıp rüzgârı ve toprağı kontrol etmelerini sağlamıştı. Böylece ilk büyü sözleri doğmuştu.
“Vay canına, demek işin arkasında koskoca bir tarih falan var?” diye sordum.
“Tabii ki var!” Roxy başını sallayıp beni azarlar gibi homurdandı. “Modern büyü, insanların elflerin savaşta kullandığı büyüleri taklit edip yeniden şekillendirmesiyle bugünkü hâlini aldı. Ne de olsa insanoğlunun eli böyle işlere pek yatkındır.”
“Öyle mi?”
“Öyle ya. Yeniliklerin peşinden koşanlar neredeyse her zaman insanlardır. Sadece savaş büyüleri var çünkü insanlar büyüyü çoğunlukla yalnızca savaşta kullandı; diğer her şey için büyüye bel bağlamak yerine elinin altındaki şeylerden faydalanabilirsin,” diye açıkladı Roxy.
“Elinin altındaki şeyler mi? Ne demek istiyorsunuz?”
“Mesela ışığa ihtiyacın varsa bir mum ya da fener yakıp geçebilirsin, değil mi?”
Hah, anladım. Demek alet edevat kullanmanın büyüye başvurmaktan daha pratik olduğu türden bir evrendeydik. Gayet mantıklıydı.
Gerçi sözsüz büyü yapmak hepsinden daha kolaydı ya, neyse.
“Üstelik,” diye devam etti Roxy, “büyülerin hepsi savaş için kullanılmaz. Örneğin Çağrı büyüsüyle güçlü canavarları ya da ruhları çağırabilirsin.”
“Çağrı büyüsü mü! Yakında bana da öğretir misiniz acaba?”
“Korkarım hayır. Ben de kullanamıyorum,” dedi Roxy. “Ama az önceki konuya dönecek olursak, sihirli aygıtlar da mevcuttur.”
Sihirli aygıtlar mı? Ne demek istediğini az çok tahmin edebiliyordum ama yine de biraz havada kalmıştı. “Onları da anlatabilir misiniz?” diye sordum.
“Sihirli aygıtlar, özel büyü etkilerine sahip düzeneklerdir. İçlerinin bir yerine büyü çemberi işlenmiştir; bu sayede büyücü olmayan biri bile onları kullanabilir. Gerçi bazıları muazzam miktarda büyü gücü tüketir.”
Tamam, kafamda canlandırdığım şeyle birebir örtüşüyordu. Yine de Roxy’nin Çağrı büyüsü kullanamaması kötüydü. Saldırı ve İyileştirme büyülerinin mantığını yeterince kavramıştım ama Çağrı büyüsünün pratikte nasıl çalıştığını bilmiyordum.
Yine de daha önce duymadığım bazı yeni kavramlar öğrenmiştim: Büyük İnsan-İblis Savaşı, canavarlar, ruhlar. Yüzeysel olarak anlasam da biraz daha üstelemenin zararı olmaz diye düşündüm.
“Bayan Roxy, habis yaratıklarla canavarlar arasındaki fark nedir?”
“Habis yaratıklarla canavarlar birbirinden pek de farklı sayılmaz.”
Canavarların, sıradan hayvanların ani mutasyonlar geçirmesiyle ortaya çıktığını anlattı. Şansları yaver gider de sayıca çoğalır, yeni bir tür olarak tutunur ve nesiller boyu zekâ geliştirirlerse habis yaratığa dönüşüyorlardı. Fakat görünüşe göre, zekâ sahibi olup da insanlara saldırmaya devam eden pek çok varlığa yine canavar deniyordu. Hatta nesiller geçtikçe daha da vahşileşip gaddarlaşarak yeniden canavara dönüşen habis yaratık örnekleri bile vardı.
Yani ikisi arasında kesin ve net bir sınır yoktu. Yine de genel olarak canavarlar insanlara saldırıyor, habis yaratıklar ise saldırmıyordu.
“O zaman iblisler, habis yaratıkların daha evrimleşmiş hâli mi oluyor?” diye sordum.
“Hayır, iblisler tamamen farklıdır. ‘İblis’ adı, çok uzun zaman önce insan ve iblis ırklarının birbiriyle savaştığı dönemden gelir.”
“Az önce bahsettiğiniz Büyük İnsan-İblis Savaşı mı?”
“Aynen öyle,” dedi Roxy. “İlk çatışma yaklaşık yedi bin yıl önce gerçekleşti.”
“Vay canına, düşününce insanın başı dönüyor, ne kadar eskiymiş.” Bu dünyanın epey köklü bir tarihi vardı anlaşılan.
“Yok canım, o kadar da uzak sayılmaz. İnsanlarla iblisler daha dört yüz yıl öncesine kadar savaşıyordu. Yedi bin yıl önce başladı ve iki taraf o günden beri aralıklarla çatışıp durdu.”
Dört yüz yıl bile kulağa fazlasıyla eski geliyordu, bir de yedi bin yıllık süregiden bir savaş mı? İnsanlarla iblislerin arası cidden bozuk olmalıydı.
“Anladım,” dedim. “Peki o hâlde, iblisler tam olarak nedir?”
“Şey, bunu tam olarak tanımlamak biraz zor,” dedi Roxy.
Onun dediğine göre en basit tabirle “iblisler”, son çatışmada iblislerin safında savaşan herkesi kapsıyordu. Fakat bunun da istisnaları vardı.
“Aslına bakarsan ben de bir iblisim,” dedi.
“Ha. Siz… siz öyle misiniz?”
Özel öğretmenim bir iblisti demek. Bu da şu an ortalıkta bir savaş olmadığını gösteriyordu herhalde. Barışa bir şans vermek cidden en doğrusuydu, değil mi?
“Öyleyim,” dedi Roxy. “Daha resmî bir ifadeyle, İblis Kıtası’nın Biegoya Bölgesi’nden bir Migurd’um. Anne babanın beni ilk gördüklerindeki şaşkınlığını fark etmişsindir herhâlde, değil mi Rudy?”
“Ufak tefek olduğunuz için sanmıştım.”
“Ufak tefek falan değilim,” diye çıkıştı Roxy. Bu konudan fena hâlde yaralı olduğu belliydi. “Saçımın rengine şaşırmışlardı.”
“Saçınıza mı?” Bana kalırsa mavinin gayet hoş bir tonuydu.
“İblis ırklarında saç rengimiz yeşile ne kadar yakınsa, o kadar vahşi olma eğiliminde olduğumuz söylenir. Işığa bağlı olarak benim saçım da epey yeşil görünebiliyor.”
Yeşil demek? Bu dünyanın tehlike rengi de buydu demek ki?
Roxy’nin dikkat çekici gök mavisi saçları vardı; kendini açıklarken parmağını kâküllerine doluyordu. Hareketleri pek sevimliydi.
Japonya’dayken mavi saç, serserilerle ya da yaşlı teyzelerle bağdaştırdığım bir şeydi. Öyle insanları görünce hep garipserdim ama Roxy’nin mavi buklelerinde hiç de yadırganacak ya da itici duran bir yan yoktu. Hatta hafif mahmur bakan gözlerinin bu görüntüyü tam anlamıyla tamamladığını düşünüyordum. Yetişkinlere yönelik bir flört simülasyonunda ilk rotasını tamamlamaya çalışacağım karakterlere benziyordu.
“Bence saçınız çok güzel,” dedim.
“Ah, teşekkür ederim. Ama bu tarz sözleri büyüdükten sonra hoşlandığın bir kıza söylemelisin.”
Fırsatı kaçırmadım. “Ben sizden hoşlanıyorum ama!” Elimde değildi; sevimli kızlara asılmak benim doğamda vardı.
“Anlıyorum. Pekâlâ, bir on ya da on beş yıl sonra hislerin değişmemiş olursa bana bunu tekrar söylemekten çekinme lütfen.” Beni gayet temiz bir şekilde terslemişti ama yüzünden geçen o mutlu ifadeyi yine de yakalamıştım.
Hentai oyunları oynayarak bilediğim ‘Centilmen Erkek’ becerilerimin bu dünyada ne kadar işe yarayacağından emin değildim ama sıfır çekmediği de kesindi. Japonya’da bayatlamış ve eskimiş olan espriler ve laflar, burada birinin kalbini çalmak için benzersiz ve tutkulu yöntemlere dönüşebilirdi.
Tamam, evet, ne demeye çalıştığımı ben de tam bilmiyordum. İşin özü, Roxy çok tatlı ve afacandı; ben de onun damarına basmak istiyordum. Yine de aramızdaki bariz yaş farkı kesinlikle bir sorundu. Belki de gelecek için üstüne düşünülecek bir konuydu.
“Konumuza dönecek olursak,” dedi Roxy, “daha açık renkli saçların tehlike işareti olduğu fikri bir batıl inançtan ibaret.”
“Öyle mi?” Şimdi de “tehlike rengi” meselesini ciddiye aldığım için kendimi aptal gibi hissetmiştim.
“Evet. Dört yüz yıl önceki savaş sırasında, Babynos Bölgesi’nden yeşil saçlı bir iblis ırkı olan Superdler acımasız bir katliama girişti. Bu çağrışım oradan geliyor; aslında birinin saç renginin bununla hiçbir ilgisi yok.”
“Acımasız bir katliam mı dediniz?”
“Kesinlikle. Savaşın henüz on yılı biraz aşkın bir süresi geride kalmışken, hem dostun hem düşmanın korkulu rüyası hâline geldiler; nefret edildikleri kadar şiddete de batmışlardı. O kadar tehlikeliydiler ki, savaştan sonra gördükleri baskılar yüzünden neredeyse tamamen İblis Kıtası’ndan sürüldüler.”
Savaştan sonra kendi müttefikleri bile onları dışlamıştı demek? Vay be.
“İnsanlar onlardan cidden bu kadar nefret ediyor mu?” diye sordum.
“Hem de nasıl.”
“Bu kadar fena ne yapmışlar ki?”
“Şey, ben sadece duyduklarımı anlatabilirim. Müttefik iblis yerleşimlerine saldırıp kadınları ve çocukları katletmek ya da savaş alanındaki tüm düşmanlarını yok ettikten sonra dönüp müttefiklerine de aynısını yapmak gibi şeyler. Çocukken hep böyle hikâyeler dinlerdim. ‘Geç saatlere kadar ayakta kalma, yoksa Superd gelip seni yer!’ falan gibi.”
Eski animelerdeki öcü tiplemelerinden bahsediyor gibiydi resmen.
Roxy devam etti. “Migurd ve Superd halkları yakın akrabadır ve duyduğuma göre eskiden biz de onlar gibi muamele görürmüşüz.” Dikkatimi topladığımdan emin olmak için durakladı. “Anne baban da yakında sana böyle bir şey tembihler muhtemelen ama zümrüt yeşili saçlı ve alnında kırmızı bir mücevhere benzer bir şey olan birini görürsen, sakın yanına bile yaklaşma. Eğer karşılaşmaktan kaçınamazsan da ne yaparsan yap, sakın onları öfkelendirme.”
Zümrüt yeşili saçlar ve alında kırmızı bir mücevher mi? Bana Superdleri tarif ediyor olmalıydı.
“Öfkelendirirsem ne olur?”
“Tüm ailenin canından olmasına yol açabilirsin.”
“Zümrüt yeşili ve alınlarında kırmızı mücevher dediniz, değil mi?”
“Doğru. Alınlarındaki şey onların üçüncü gözüdür ve büyü akışını görmelerini sağlar.”
“Superdlerin hepsi kadın mı?” diye sordum.
“Şey, hayır. Tahmin edeceğin gibi erkekler de var.”
“Kafalarındaki mücevherle bir şey yaptıklarında rengi maviye falan dönüyor mu peki?”
Roxy şaşkınlıkla başını yana eğdi. “Iıı, hayır? Yani en azından benim bildiğim kadarıyla yok?”
Neyse, en azından merak ettiğim şeyi sorabilmiştim. “Görünüşe göre fazlasıyla göze çarpıyorlar ve kolayca tanınıyorlar,” dedim.
“Öyle. Birini görecek olursan sanki başka bir işin varmış gibi gayet doğal davranıp oradan uzaklaş. Bir anda tabanları yağlarsan onları kışkırtabilirsin.”
Serserinin birini görüp kaçmaya başlamak kovalamacaya davetiye çıkarırdı, değil mi? Evet, bu konuda biraz tecrübem vardı. “Yani biriyle konuşmak zorunda kalırsam çok kibar konuştuğum sürece sorun çıkmaz, öyle mi?”
“Açıkça aşağılayıcı bir şey söylemediğin sürece sorun olmamalı; ancak insan kültürüyle iblis kültüründe normal kabul edilen şeyler arasında pek çok fark var, bu yüzden hangi kelimelerin bir öfke patlamasını tetikleyeceğini kestiremeyebilirsin. İğneleyici laflardan ve bu tarz şeylerden kaçınmak en güvenlisidir.”
Hımm. Bu heriflerin acayip bir damarı olmalıydı. Roxy baskı mağduru olduklarını söylemişti ama bu korkuların da haklı bir dayanağı var gibiydi. Yani öfkeleri insanlara onlardan uzak durmalarını tembihletecek kadar korkunçsa… vay canına.
Öldürülecek olursam hayatta üçüncü bir şans bulacak kadar şanslı olacağımdan şüpheliydim, bu yüzden uzak durmak için elimden gelen her şeyi yapmak en iyisiydi. Bu Superdler harbiden tehlikeli tiplerdi.
***
Aşağı yukarı bir yıl daha geçti. Büyü derslerim tıkırında ilerliyordu. Artık büyünün her farklı dalından İleri Seviye büyüleri kullanabiliyordum.
Üstelik hepsi de tılsımsızdı, elbette.
Sıradan antrenmanlarla kıyaslandığında İleri Seviye büyü burun karıştırmak gibiydi. Yani demek istediğim, bir sürü menzilli saldırı vardı ve kullanması epey tuhaf hissettiriyordu. Mesela geniş bir alana yağmur yağdırma yeteneği ne işime yarayacaktı ki?
Fakat sonra uzun süren bir kuraklığın ardından Roxy’nin buğday tarlalarına yağmur yağdırıp köylüleri nasıl sevince boğduğunu hatırladım. O sırada evde olduğum için bunların hepsini Paul’den dinlemiştim.
Görünen o ki Roxy köylülerden gelen birçok ricayla ilgilenmiş ve onların sorunlarını çözüp durmuştu. Kulağımda canlanıyordu resmen:
“Toprağı sürerken yere gömülü koca bir kayaya denk geldim! Yardım et bana, Roxyemon!”
“O iş bende!”
“Oha! Nasıl bir büyü bu böyle?”
“Kayanın etrafındaki toprağı nemlendirmek için su büyüsü kullandım, sonra da toprak büyüsüyle birleştirip çamura dönüştürdüm!”
“İnanılmaz bir şey bu! Kaya resmen gömülüp gidiyor!”
“Hihihi!”
Tahminimce (muhtemelen) böyle gerçekleşmişti.
“İnsanlara yardım etmeyi seven biri olduğunuzu biliyordum, Bayan Roxy!” dedim.
“Tam olarak öyle sayılmaz. Harçlığımı çıkarmak için yapıyorum bunu.”
“Böyle şeyler için para mı alıyorsunuz?”
“Elbette.”
İlk başta açgözlü olduğunu düşünsem de kasabalılar onun şartlarını gayet kabullenmiş görünüyordu. Daha önce onlar için böyle şeyler yapabilecek kimseleri olmamıştı ve Roxy’ye minnet duyuyorlardı. Alan razı satan razı dedikleri buydu sanırım.
Bu konuya yanlış açıdan yaklaşıyordum. Karşılığında hiçbir şey beklemeden birinin yardımına koşmak fazlasıyla Japonlara özgü bir düşünceydi. Böyle şeyler için bir bedel almak gayet doğaldı. Mantıklı olan da buydu zaten.
Gerçi önceki hayatımdaki hâlimle, bırakın birini zor durumdan kurtarmayı, ailemin başına gelen en büyük felaket bendim.
Hahaha…
***
Bir gün damdan düşer gibi Roxy’ye soruverdim:
“Size sadece ‘Bayan’ demek yerine ‘Ustam’ desem daha mı iyi olur?”
Roxy yüzünü tuhaf bir şekilde buruşturdu. “Yok, demesen daha iyi olur herhâlde. Çok geçmeden beni rahatça geride bırakacağına eminim.”
Roxy’den daha iyi olacak kadar yeteneğim var mıydı yani? Yanaklarımın kızarmasına yetmişti bu.
“Ne de olsa gücü senden aşağıda kalan birine ‘Usta’ demek garip kaçar,” diye ekledi Roxy.
“Bence o kadar da garip değil.”
“Benim için garip ama. Kendisinden açıkça daha üstün olan birinin bana ‘Ustam’ demesinin utancını ömrüm boyunca üstümden atamam.”
Demek mesele buydu ha? “Kendi ustanızdan daha güçlü olduğunuz için mi böyle söylüyorsunuz, Bayan Roxy?”
“Beni dinle Rudy: Usta dediğin, sana öğretecek başka bir şeyi kalmadığını söyleyen ama yine de yaptığın her şeye burnunu sokup akıl vermeye devam eden kişidir.”
“Siz öyle yapmazsınız ama, Bayan Roxy.”
“Yapabilirim.”
“Yapsanız bile onur duyarım.” Roxy bana akıl verirken hep pek bir gururlu görünürdü; ona iltifatlar yağdırırken benim yüzümde de muhtemelen kocaman bir sırıtış oluyordu.
“Yok artık. Kendi öğrencimin yeteneğini o kadar kıskanacak olursam ağzımdan nelerin kaçacağını kimse bilemez.”
“Ne gibi şeyler mesela?”
“Benim sadece pis bir iblis olduğum ya da senin taşralı bir köylüden ibaret olduğun gibi şeyler.”
Oha, Roxy bunu cidden yüzüme karşı söylemiş miydi? Onun adına biraz üzüldüm. Ayrımcılığa uğramak hoş bir şey değildi ne de olsa. Ama biriyle arandaki ilişkide bir hiyerarşi olunca böyle oluyordu herhâlde.
“Sorun olmaz,” dedim. “Benden üstünmüş gibi davranın yeter!”
“Sırf senden büyüğüm diye öyle kibirli ve üstten tavırlar takınacak değilim! Yetenek açısından bu kadar dengesiz bir usta-çırak ilişkisi yaşamaktan rahatsız oluyorum sadece!”
Beni hemen tersleyiverdi; ustamla olan bağım pek de iyi bir yöne gitmemişti anlaşılan. Yine de içten içe onu ustam olarak görmeye devam etmeye karar verdim. Sonuçta hâlâ gençliğinin izlerini taşıyan ve okuyarak öğrenemediğim her şeyi bana layıkıyla öğretebilecek bir kızdı.
5. Bölüm:
Kılıçlar ve Büyü
Artık beş yaşındaydım.
Doğum günümü kutlamak için küçük bir parti verdik. Bu topraklarda doğum günleri her yıl kutlanan bir şey değildi. Beş, on ve on beş yaşlarında ailenin hediye vermesi adettendi. On beşte yetişkin kabul edildiğin düşünülürse, gayet mantıklıydı.
Paul doğum günüm için bana bir çift kılıç hediye etti. Biri beş yaşındaki bir çocuğun savuramayacağı kadar uzun ve ağır, gerçek bir kılıçtı; diğeri ise kısa bir antrenman kılıcıydı. Gerçek kılıç düzgünce dövülmüş ve keskin bir ağza sahipti. Kesinlikle küçük bir çocuğa uygun bir şey değildi.
“Oğlum, bir erkek kalbinde daima bir kılıç taşımalıdır. Senin için önemli olan şeyleri korumak için, sen…” Babam lafı uzattıkça uzatan bir nasihat silsilesine başladı, bense sadece gülümsedim ve başımı salladım.
Konuşmasında samimi ve enerjik bir hava vardı ama sonunda Zenith bile lafı bu kadar uzattığı için onu azarladı. Uyarılınca gülümsedi ve “İhtiyacın olmadığında kınında tutmayı unutma yeter,” diyerek sözlerini noktaladı.
Adam açıkça kılıç taşıyabilecek bir bilinç ve hazırlığa sahip olmamı istiyordu.
Zenith bana bir kitap verdi. “Kitapları bu kadar çok sevdiğin için,” diyerek uzattı.
Bir botanik ansiklopedisiydi. “Ooo, harika,” diye fısıldadım elimde olmadan. Bu dünyada kitaplar epey pahalıydı. Kâğıt yapma imkânları vardı ama matbaa henüz icat edilmemişti, bu yüzden her şeyin elle yazılması gerekiyordu.
Ansiklopedi faydalı çizimler ve anlaşılır açıklamalarla dolu, kalın bir ciltti. Kaça patladığını tahmin bile edemiyordum.
“Teşekkür ederim anne. Tam da böyle bir şey istiyordum!”
Bunun üzerine Zenith bana sımsıkı sarıldı.
Roxy ise bana bir asa hediye etti. Yaklaşık otuz santim uzunluğunda, ucunda küçük kırmızı bir taş bulunan bir değnekti.
“Dün yaptım,” dedi Roxy. “Bunca zamandır zaten büyü kullandığın için tamamen aklımdan çıkmış. Bir ustanın, temel büyüleri kullanabilen öğrencisine bir değnek ya da asa yapması adettendir. Unuttuğum için kusura bakma.”
Roxy kendisine “Usta” denmesinden ne kadar hoşlanmasa da bu rolün geleneklerini çiğnemeye pek bir gönülsüz görünüyordu.
“Teşekkürler, Usta,” dedim. “Ona gözüm gibi bakacağım.”
Roxy yüzünü ekşitti.
***
Ertesi gün, kılıç savurma alıştırmalarına ve temel duruşlara odaklanarak asıl kılıç eğitimime başladım. Bahçemizde duruşlarımı ve vuruşlarımı çalışmak için kullandığım tahtadan bir antrenman kuklası vardı. Babam ayak hareketlerime, dengeme ve benzeri şeylere yardımcı oluyordu. Kılıç ustalığının esas can alıcı noktalarına inmek gerçekten harika hissettiriyordu.
Bu dünyada kılıç kullanmayı bilmek hayati önem taşıyordu. Kitaplarda boy gösteren kahramanlar bile çoğunlukla kılıç kullanırdı. Balta ya da çekiç kullananlar da vardı ama açık ara azınlıktaydılar. Kimse mızrak kullanmazdı çünkü nefret edilen Superdler üç dişli mızrak kullanırdı; mızrağın kötülüğün silahı olduğuna inanılırdı genel olarak. Bir hikâyede mızrak geçiyorsa, genellikle dost düşman demeden yutan, gözünü kırpmadan katliam yapan en aşağılık kötü adamların elinde olurdu.
Bu arka plan göz önüne alındığında, kılıç sanatı bu dünyada eski dünyamdakinden çok daha ileri düzeydeydi. Usta bir kılıç ustası tek bir vuruşta koca bir kayayı ikiye yarabilir ya da kılıcının bir parıltısıyla uzaktaki bir düşmanı vurabilirdi.
Paul ilkini başarabilecek yeteneğe sahipti. Arkasındaki mantığı öğrenmek istiyordum, bu yüzden bana övgüler yağdırıp cesaret verirken hareketi birkaç kez gösterdi. İleri Seviye büyü kullanan küçük oğlunun kendisini alkışlayıp tezahürat yapması muhtemelen onun da pek bir hoşuna gitmişti.
Yine de bu numarayı kaç kez gösterirse göstersin, nasıl yaptığını bir türlü anlayamadım. Bu yüzden açıklamasını istedim.
“Öne doğru bir adım atıyorsun, böyle hıınk diye, sonra da şraaak!”
“Böyle mi?”
“Hayır, seni gidi şapşal! Bu hıh diye bir adımdı, sonra da küt! Ben hıınk dedim, sonra da şraaak! Adımlarını daha hafif at!”
Ve bu böylece sürüp gitti.
Sadece kendi tahminimden ibaretti ama bana öyle geliyordu ki bu dünyada büyü, kılıç sanatının içine işlenmişti. Büyücülüğün yarattığı o gösterişli büyü etkilerinden gözle görülür şekilde farklıydı; bunun yerine kişinin fiziksel hünerini geliştirerek ve kılıcın metalini bizzat güçlendirerek işliyordu. Yoksa böylesine akıl almaz hızlarda hareket etmek ya da koca bir kayayı ikiye yarmak başka nasıl mümkün olabilirdi ki?
Paul büyüyü bilinçli olarak kullanmıyordu. Yaptığı şeyi nasıl yaptığını açıklayamamasının sebebi buydu. Bu da demek oluyordu ki onun yaptığını taklit edebilirsem, kendime fiziksel bir takviye sağlamak için büyüden yararlanabilecektim. Pes etmeden devam etmeliydim.
***
Bu dünyada kılıç sanatının üç ana ekolü vardı.
İlki Kılıç Tanrısı Ekolü’ydü. Bu ekol en iyi savunmanın saldırı olduğunu savunuyor ve rakibe ilk darbeyi vurma –ideal olarak da kavgayı tek bir vuruşla bitirme– amacıyla yüksek hızlı hamlelere odaklanıyordu. Rakip hâlâ ayaktaysa, dövüşçü zafere ulaşana kadar vurmaya ve yanıltma hamleleri yapmaya devam ederdi. Eski dünyamdan bir şeyle kıyaslamam gerekirse, en yakın şey Satsuma Jigen-ryu olurdu.
İkincisi ise Kılıç Tanrısı’nın taban tabana zıddı olan Su Tanrısı Ekolü’ydü: Darbeleri savuşturup ardından karşı saldırıya odaklanan savunmacı bir üsluptu. Temel ilkesi saldırgan olmayan bir savunmaydı; bu da uygulayıcıya pek fazla saldırı fırsatı bırakmıyordu ama gerçek bir usta, kendisine doğru gelen herhangi bir saldırıya karşı saldırı savurabilirdi —ve gerçekten de fırlatılan cisimler ve büyü saldırıları da dâhil olmak üzere her türlü saldırıyı kastediyorum. Korumaya odaklanması sebebiyle bu ekol, kraliyet muhafızlarının ve soyluların tercih ettiği kılıç tarzıydı.
Sonuncusu Kuzey Tanrısı Stiliydi. Bu, bir kılıç formundan ziyade genel bir savaş stratejisi sayılırdı. Belli hareketlere odaklanmak yerine, kullanıcının duruma anında ayak uydurmasını sağlıyordu. Paul'a göre bu anlık yaklaşım pek çok ucuz numara ve kurnazca hile içeriyordu, fakat stilde ustalaşmak gerçekten olağanüstü sonuçlar doğuruyordu. Gözümün önüne Jackie Chan'in kılıç kullanan bir versiyonu gelmişti. Yaraları tedavi etmeyi öğrettiği ve kusurlu duruşlarda bile dövüşmeye izin verdiği için paralı askerler ve maceracılar arasında en çok tercih edilen ekoldü.
Bunların hepsine birden Üç Büyük Stil denirdi ve her birinin dünyanın dört bir yanında takipçileri vardı. Söylentiye göre yeteneğinin sınırlarını sonuna kadar zorlamak isteyen bir kılıç ustası her ekolün kapısını çalar ve ölene dek eğitimine devam ederdi; gerçi bunu gerçekten yapan pek azdı. Dövüş gücünü "hızlıca" elde etmenin yolu, bu stillerden birini seçip onda yetkinleşene kadar çalışmaktı.
Gerçekte ise Paul ağırlıklı olarak Kılıç Tanrısı Stilini kullansa da araya Su Tanrısı ve Kuzey Tanrısı unsurlarından da bir tutam serpiştiriyordu. Anlaşılan çoğu insan dünyaya açılırken sadece tek bir stile bağlı kalmaya kesin olarak karar vermiyordu.
Tıpkı büyüde olduğu gibi kılıç ustalığı da şu beceri seviyelerine ayrılmıştı: Başlangıç, Orta, İleri, Aziz, Kral, İmparator ve Tanrı. Her stilin adındaki "Tanrı" kısmı, o ekolün kurucularına verilen unvanlardan geliyordu; örneğin Su Tanrısı Ekolünün ilk kılıç ustası, Tanrı seviyesinde su büyüleri kullanabiliyordu. Hem kılıç ustalığında hem de büyü kabiliyetinde Tanrı rütbesine sahip olmak, akılalmaz derecede güçlü bir savaşçı ortaya çıkarırdı.
Ayrıca, kılıç ustalarından bahsederken onlara "Su Tanrısı" veya "Su Azizi" ya da yetkinlik seviyeleri neyse öyle hitap etmek adettendi. Büyücüler içinse bu nitelemenin sonuna "seviye" eklemek gelenekti. Mesela Roxy, "Su Azizi Seviye Büyücü"ydü.
***
Paul hem Kılıç Tanrısı hem de Su Tanrısı Stilini öğrenmeme karar verdi: İlki hücumu iyice kavramam, ikincisi ise savunma içindi.
“Ama baba,” diye sordum, “anlattıklarına bakılırsa üçü arasında en dengelisi Kuzey Tanrısı Stili gibi duruyor.”
“Saçmalama. O bir stil bile sayılmaz; olsa olsa kılıçla dövüşmek işte, hepsi bu.”
“Ha, anladım.” Kuzey Tanrısı Stili açıkça Üç Büyük Stil arasındaki aykırı olanıydı. Ya öyleydi ya da Paul kişisel olarak pek haz etmiyordu. Gerçi sevmeyen birine göre bu stilde oldukça iyiydi.
“Büyüye yatkınlığın var Rudy, ama kılıç öğrenmenin de bir zararı olmaz. Kılıç Tanrısı Stili kullanan birinin saldırısını savuşturabilen bir büyücü olmak istersin.”
“Yani büyü şövalyesi gibi bir şey mi olacağımı söylüyorsun?”
“Hı? Hayır, büyü şövalyesi büyü de kullanabilen bir kılıç ustasıdır. Sen bunun tam tersisin.”
Farkın ne olduğundan pek emin değildim açıkçası. İster büyü öğrenen bir savaşçı olarak başla, ister tam tersi büyücü olarak başla; büyü şövalyesi sonuçta ikisini de kullanmayı biliyordu, değil mi? Ne olursa olsun, kılıç ustalığıma çalışırsam bunu büyü kullanımıma uyarlayabilirdim.
Sorun şuydu ki Paul, fiziksel gücünü büyüyle nasıl artırdığını bilinçli olarak fark etmediği için bunu bana öğretemiyordu. Bu yeteneği ya kendim edinmeliydim ya da doğru fiziksel eğitimle kazanmalıydım. İşleyen prensibi çözmem gerekiyordu.
Paul bir an için yüzünde huzursuz bir ifadeyle düşüncelere daldı. Sonunda, “Kılıç kullanmayı sevmiyorsun, değil mi?” diye sordu.
Bunu sırf büyüye yatkınlığım var diye mi söylüyordu? Kılıç eğitimi almak istemediğimden endişelenmiş olmalıydı. Beni yanlış anlamasın: Kılıç talimi yapmakla hiçbir derdim yoktu. Sadece bahçede başka bir erkekle terleyip kirlenmek yerine, Roxy ile baş başa büyü çalışmayı tercih ediyordum.
Ev kuşu bir tiptim ben.
Ama kişisel tercihler bu işin önüne geçemezdi. Hayattaki ikinci şansımda elimden gelenin en iyisini yapmaya karar vermiştim ve bu da hem büyüde hem de kılıçta elimden geleni ardıma koymamak anlamına geliyordu.
“Hayır,” dedim, “büyüde olduğum kadar kılıçta da iyi olmak istiyorum.”
Paul gururla kızardı ve tahta talim kılıcını hazır vaziyete getirirken mutlulukla başını salladı. “Pekala o zaman. Başlayalım bakalım. Gel üzerime!”
Düz bir adamdı.
Kılıç ve büyü. Nihayetinde hangisine bel bağlayacağımdan emin değildim. Dürüst olmak gerekirse ikisi de bana uyardı. Fakat henüz küçükken ailemle aramda iyi bir bağ kurmak da benim vazifemdi.
“Peki, baba!” diye seslendim.
Önceki hayatımda, öldükleri güne kadar aileme yük olmuştum. Onlara daha iyi davransaydım, belki de kardeşlerim beni kapının önüne koymazdı.
Bu sefer aileme karşı daha iyi olmalıydım.
***
Kılıç eğitiminde ilk adımlarımı atarken, büyü çalışmalarım da daha teknik ve pratik bir hal alıyordu.
“Sırasıyla Şelale, Sıcak Ada ve Buzul Alanı büyülerini yaparsan ne olur?” diye sordu Roxy.
“Sis oluşur.”
“Doğru. Peki o sisi dağıtmak için ne yapardın?”
“Şey… Tekrar Sıcak Ada büyüsü yapıp yeri mi ısıtırdım?”
“Aynen öyle. Şimdi lütfen bir gösteriver.”
Farklı ekollerden büyüleri art arda kullanarak başka doğa olayları yaratmak mümkündü. Buna Bileşik Büyü denirdi. Büyü Ders Kitabı yağmur yağdırmak için bir büyü içeriyordu fakat sis yaratmakla ilgili hiçbir şey yoktu. Bu yüzden büyücüler birden fazla ekolün büyülerini sırayla kullanmak zorundaydı. Bu sayede çeşitli doğa olaylarını yeniden üretmek mümkün oluyordu.
Burası mikroskopların olmadığı bir dünyaydı. Muhtemelen doğal dünyayı yöneten tüm prensipleri henüz keşfetmemişlerdi. Bileşik Büyü, eski çağların o büyük büyücülerinin tüm yaratıcı dehasını barındırıyordu.
Eh, benim bu tür saçmalıklarla uğraşmama gerek yoktu. Bulut oluşturmak isteseydim, yağmur yağdıran bir büyü kullanır ve onu yere mümkün olduğunca yakın yapardım. Bir doğa olayını kasten yaratma fikrini anlamak yeterince basitti. Kalıpların biraz dışına çıkarak her türlü şeyi yapabilirdiniz.
Şahsen benim için bunu söylemesi yapmasından biraz daha kolaydı tabii.
“Büyü her şeyi yapabilir, değil mi?” diye sordum Roxy'ye.
“Her şeyi yapamaz,” diye uyardı Roxy. “Ona fazla bel bağlamamalısın. Sadece sakin ve aklı başında kalıp yeteneklerini yapabildiğin ve yapman gereken şeyler doğrultusunda geliştirmelisin.” Bu sözlerine rağmen kafamın içi raylı tüfekler ve aktif kamuflaj gibi şeylerin görüntüleriyle doluydu. “Üstelik ortalıkta her şeyi yapabildiğini söyleyerek dolaşırsan, gün gelir altından kalkamayacağın bir işle yüz yüze kalırsın.”
“Kendi tecrübenizden mi bahsediyorsunuz, Bayan Roxy?”
“Evet, aynen öyle.”
Eh, kulağıma küpe etmem gereken bir dersti bu o zaman. Başa çıkamayacağım sorunların kucağıma bırakılmasını istemezdim.
“Büyücüler işlerinde çok fazla sorunla karşılaşır mı?” diye sordum.
“Aa, evet. Ne de olsa ortalıkta öyle pek fazla İleri seviye büyü kullanıcısı yok.”
Dövüşmeyi belki her yirmi kişiden sadece birinin öğrenebildiğini söylerlerdi. Ve aralarından bir büyücü bulma ihtimali de yine yirmide birdi. Yani yetenekli bir büyücü bulma ihtimali dört yüzde birdi demek ki.
Gerçi büyücülerin kendisi öyle pek nadir sayılmazdı.
“Sadece yüz büyücüden biri bu sanatı layıkıyla öğrenip büyü okulundan mezun olabilir ve İleri seviye büyücü haline gelir,” dedi Roxy.
Bu da İleri seviye büyücülerin kırk binde bir denk geldiği anlamına geliyordu. İşin içine Başlangıç ve Orta seviye büyüleri de katarsak, Bileşik Büyü ile yapılabilecek şeylerin sayısı muazzam ölçüde artıyordu; bu da onu bu kadar popüler kılıyordu zaten. Buralarda büyü eğitmeni olabilmek için İleri seviye veya daha üstünde olmak gerekiyordu.
Ağır şartlardı ama güçlü sonuçlar doğuruyordu.
“Yani büyü okulları var, öyle mi?” diye sordum.
“Evet. Büyük krallıklarda her tarafta büyü okulları bulunur.”
Öyle olduğunu tahmin etmiştim ama yine de... büyü okulu ha? Baksanıza. Bir denesem mi acaba? Okullu çocuk dönemi başlasın mı?
“Fakat en büyüğü,” diye devam etti Roxy, “Ranoa Büyü Üniversitesidir.”
Vay canına, bu işin üniversitesi bile mi vardı?
“Bu üniversitenin diğer büyü okullarından bir farkı var mı?” diye sordum.
“Harika tesisleri ve ona yaraşır bir eğitim kadrosu var. Orada diğer okullara kıyasla çok daha modern ve ileri düzey derslere erişimin olurdu herhalde.”
“Siz de mi Büyü Üniversitesine gittiniz, Bayan Roxy?”
“Evet. Büyü okullarının çok katı kural ve nizamları vardır, bu yüzden girebildiğim tek okul Büyü Üniversitesiydi.”
Anlaşılan diğer Ranoa büyü okulları benim gibi asil doğumlu bir çocuğun katılmasına izin verir, ancak insan olmayan birini kapı dışarı edebilirdi. İblislere yönelik ayrımcılık modern zamanlarda azalıyordu belki ama köklü ön yargılar hala sürüyordu.
“Ranoa Büyü Üniversitesi tuhaf kurallara ya da yersiz gururlara sırtını yaslamaz. Düzgün bir teoriye bağlı kaldığın sürece biraz nev-i şahsına münhasır biri olsan bile seni kapı dışarı etmezler ve tüm farklı ırklardan öğrencileri kabul ederler. Farklı ırklar kendi özel büyücülük türleri üzerine bireysel araştırmalar bile yürütür. Büyü eğitimini daha da ileriye taşımak istersen Rudy, Büyü Üniversitesini şiddetle tavsiye ederim.”
Kendi mezun olduğu okulu da ne övdü be. Zaten çok acele ediyordum. Beş yaşında üniversiteye kaydolsam muhtemelen pestilim çıkana kadar zorbalık görürdüm.
“Böyle bir karar vermek için biraz erken sanırım,” diye mırıldandım.
“Haklısın. Ayrıca Paul Bey'in kılıç ustası veya şövalye olma umutlarını da gerçekleştirebilirsin. Üstelik şövalye unvanı alıp Büyü Üniversitesine giden insanlar da var. Seçiminin kılıç ve büyü arasında kesin bir ayrım olduğunu düşünme. Sonuçta her zaman bir büyü şövalyesi falan da olabilirsin.”
“Peki.”
Demek öyle. Roxy de Paul'un tam aksini hissediyor, büyüyü yeterince sevmediğimden endişeleniyor gibiydi. Son zamanlarda büyü rezervlerim artıyordu ve bu sanatın arkasındaki teorinin çoğunu kavramıştım. Sonuç olarak, derslerimiz sırasında sık sık huzursuzlanıyor ve dikkatim dağılıyordu. Kaldı ki üç yaşımdan beri ders almaya zorlanmıştım. Muhtemelen son iki yılda bundan gına geldiğini düşünüyordu.
Paul bende büyüye karşı bir yetenek görüyordu; Roxy ise kılıca karşı bir tutku. Birbirinden farklı bu fikirlerle beni orta bir yola yönlendiriyorlardı.
“Gelecekteki şeyler hakkında konuşuyoruz, değil mi?” dedim.
“Senin için öyle, Rudy.” Roxy hüzünlü bir tebessüm etti. “Ne var ki çok geçmeden sana öğretebileceğim şeyler tükenecek. Mezuniyetin çok yakında, o yüzden bu tür konuşmalar pek de erken sayılmaz.”
Bir dakika—mezuniyet mi?
6. Bölüm:
Saygı Duyma Nedenleri
Bu dünyaya geldiğimden beri evden dışarı adımımı atmamıştım.
Bir noktadan sonra bu benim açımdan kasıtlı bir hal almıştı.
Korkuyordum.
Bahçeye adım atıp ötedeki dünyaya baktığımda anılar zihnime üşüşüyordu: O güne ait anılar. Böğrümdeki sızı. Yağmurun ayazı. Pişmanlık. Çaresizlik. O kamyonun çarpmasıyla gelen acı.
Dün gibi capcanlıydı. Bacaklarım titriyordu.
Pencereden dışarı bakabiliyordum. Bahçemize adım atabiliyordum. Fakat daha uzağa gitmeye bir türlü cesaret edemiyordum.
Ve nedenini biliyordum.
Önümde uzanan bu dingin kırsal manzara bir anda cehenneme dönebilirdi. Ne kadar huzurlu görünürse görünsün, beni asla kabullenmeyecekti.
Önceki hayatımda evde pineklerken, bir yandan hırçınlaşır bir yandan azar, Japonya'nın aniden bir savaşa sürüklendiğini hayal ederdim. Sonra bir gün kapıma kalacak bir yere muhtaç, afet gibi bir kız çıkagelirdi. Böyle bir şey olursa bu zorluğun üstesinden geleceğimi bilirdim.
Bu hayal benim gerçeklikten kaçışımdı. Rüyasını o kadar çok görmüştüm ki. O rüyalarda öyle olağanüstü biri falan değildim; sadece sıradan bir adamdım. Kendince normal şeyler yapan, normal bir hayat yaşayan sıradan bir adam.
Fakat sonra o rüyadan uyanırdım. Şimdi evimden bir adım bile uzaklaşsam bu rüyadan da uyanacağımdan korkuyordum. Uyanacak ve kendimi sayısız pişmanlığımın dalgalarıyla hırpalanmış halde, o ezici çaresizlik anının tam ortasında bulacaktım.
Hayır. Bu bir rüya değildi. Fazlasıyla gerçek hissettiriyordu. Bir VRMMORPG olduğunu söyleselerdi belki inanırdım ama—yok. Bu gerçeklik, diyordum kendime. Öyle olduğunu biliyordum. Bir rüya değil, düpedüz gerçekti.
Yine de evden o bir adımı atmaya hala elim varmıyordu.
Kendimi ne kadar teskin etmeye çalışsam da, kendi kendime sesli olarak ne kadar söz versem de bedenim laf dinlemiyordu.
Ağlamak istiyordum.
***
Roxy mezuniyet töreninin köyün dışında yapılacağını bildirdi.
Cılız bir sesle itiraz ettim. “Dışarıda mı?”
“Evet, hemen köyün dışında. Atı hazırladım bile.”
“Evin içinde yapamaz mıyız?”
“Hayır, yapamayız.”
“Yapamayız, öyle mi?” Ne yapacağımı şaşırmıştım. Mantıken bir gün dışarıdaki dünyaya açılmam gerektiğini biliyordum. Ne var ki vücudum itaat etmeyi reddediyordu. Hala geçmişe dair çok fazla şeyi hatırlıyordu.
Eski hayatımı hatırlıyordu. Serserilerden dayak yiyişimi. Yüzüme karşı kahkahalarla gülünüşünü. Yaşadığım o muazzam kalp kırıklığını. Eve kapanmaktan başka hiçbir seçeneğimin kalmayışını.
“Neden, neyin var?” diye sordu Roxy.
“Şey, yani, sadece… dışarıda canavarlar falan olabilir.”
“Ormanlara fazla yaklaşmadığımız sürece buralarda kesinlikle hiçbirine rastlamayız. Rastlasak bile benim halledebileceğim kadar zayıf olurlar. Hatta sen bile tek başına haklarından gelirsin herhalde.” Dışarı çıkmamak için kıvranıp durmama Roxy şüpheyle kaşlarını çattı. “Ha, doğru ya, evden hiç çıkmadığını duymuştum sanki, değil mi Rudy?”
“Şey… hayır.”
“Attan korktuğun için mi?”
“H-hayır, attan… o kadar da korkmam.” Aslında atları severdim bile. Derby Stallion falan oynamışlığım vardı.
“Hehe. Demek hepsi buymuş,” dedi Roxy. “Bazen yaşının gerektirdiği gibi davranıyorsun demek ki.”
Tamamen yanlış anlamıştı ama evden çıkmaya korktuğumu ona söyleyemezdim. Bu, attan korktuğumu söylemekten bile daha aşağılayıcı olurdu. Ve benim de hala bir gururum vardı; gerçeklikten kopuk, ufacık bir gurur.
Aslında tek istediğim onun gibi küçük bir kızın benimle dalga geçmemesiydi.
Hala kılımı kıpırdatmıyordum. “Başka çarem kalmadı öyleyse,” dedi Roxy. “Hoppa!” Bunu söyler söylemez beni kucakladığı gibi omzuna atıverdi.
“Böhh?!” diye kala kaldım.
“Ata bindin mi bütün korkuların uçup gidecek,
söz veriyorum.”
Karşı koymadım. Bir yanım bu olan bitenle çatışma halindeydi ama diğer yanım da öylece kucakta taşınmayı kabullenmem gerektiğini hissediyordu.
Roxy beni atın üstüne çıkardı ve arkama tırmandı. Dizginleri eline alıp çekti ve at tırıs giderek evi geride bıraktı.
Kendi bahçemden daha uzağa ilk kez gidiyordum. Roxy bizi yavaşça köyün içinden geçirdi. Zaman zaman köylüler bana doğru keskin, pervasız bakışlar fırlatıyordu.
Ah, lütfen, olamaz, diye düşündüm. O bakışlar her zamanki gibi korkutucuydu; özellikle de çok iyi bildiğim o alaycı üstünlük parıltısı. Yanıma gelip o iğneleyici, tepeden bakan tavırla bana laf atmazlardı herhalde… değil mi? Beni tanımıyorlardı bile. Nasıl tanıyabilirlerdi ki? Bu koca dünyada beni tanıyan tek insanlar o küçücük evin içindekilerdi.
Öyleyse neden bana bakıyorlardı? Dik dik bakmayı kesin artık, diye içimden homurdandım. İşinizin başına dönün.
Ama—hayır. Baktıkları kişi ben değildim.
Roxy'ydi.
Ve kasaba halkından bazılarının ona doğru eğilip selam verdiğini fark ettim. İşte o an dank etti: Bu krallıkta iblislere karşı hatırı sayılır bir ön yargı olmasına rağmen Roxy köyde kendine bir isim yapmıştı. Kırsalda olduğumuz için de bu tutumlar daha da belirgindi. İki yıl içinde Roxy, buradaki insanların önünde eğilmeye razı olduğu biri haline gelmişti.
Bunun farkına varınca Roxy'nin dönüştüğü o güvenilir varlığı hissettim. Yolu biliyordu ve yanından geçtiğimiz insanları açıkça tanıyordu. Biri bana bir şey söylemeye kalksa araya gireceğinden emindim.
Vay be, annemle babamın yatak odasındaki cilveleşmelerini gözetleyen kız nasıl olmuştu da bu kadar saygın birine dönüşebilmişti? Bu düşünceyle vücudumdaki gerginlik çekip gitti.
“Caravaggio'nun keyfi yerinde,” dedi Roxy. “Sırtında senin olmandan memnun görünüyor, Rudy.”
Caravaggio atın adıydı. Gerçi bir atın ruh halini nasıl okuyacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. “Ha, peki,” dedim belirsizce, kendimi Roxy'ye yaslarken. Küçük göğsü başımın arkasına baskı yapıyordu. İyi hissettirmişti.
Neyden bu kadar korkmuştum ki sanki? Bu sessiz sakin köydeki biri neden benimle dalga geçmek istesindi ki?
Roxy'nin sesi beni daldığım düşüncelerden çekip çıkardı. “Hala korkuyor musun?”
Başımı iki yana salladım. Köylülerin bakışları artık beni hiç mi hiç korkutmuyordu. “Yok, iyiyim.”
“Gördün mü? Ben sana ne demiştim?”
Artık biraz sakinleştiğime göre çevremi tamamen inceleyebilirdim. Göz alabildiğine tarlalar uzanıyor, yer yer evler göze çarpıyordu. Kesinlikle bir tarım köyü havası vardı.
Çok daha uzakta epey ev görünüyordu. Birbirlerine daha sıkışık olsalardı kasaba sanabilirdim. İsviçre falan gibi görünmesi için bir yel değirmeni eksikti sanki.
Sahi, su değirmenleri de yok muydu bunların?
Rahatlayınca etrafın ne kadar sessiz olduğunu fark ettim. Roxy ile birlikteyken ortalık asla bu kadar sessiz olmazdı. Gerçi daha önce hiç bu şekilde baş başa da kalmamıştık. Sessizlik fena değildi aslında; sadece birazcık tuhaftı.
Bu yüzden sessizliği bozmaya karar verdim. “Bayan Roxy, bu tarlalardan ne hasat ediyorlar?”
“Çoğunlukla ekmek yapımında kullanılan Asura buğdayı. Muhtemelen biraz Vatirus çiçeği ve biraz da sebze. Başkentte Vatirus çiçekleri işlenip parfüme dönüştürülür. Gerisi de yemeklerde sofranda görmeye alışık olduğun türden şeyler.”
“A, evet, biraz biber görüyorum! Siz onlardan yiyemiyordunuz, değil mi Bayan Roxy?”
“Yiyemediğimden değil, sadece pek haz etmiyorum.”
Bu minvalde sorular sormaya devam ettim. Roxy'nin dediğine göre bugün son sınavım olacaktı; bu da eğitmenlik rolünün sona ermesi anlamına geliyordu. Ve Roxy'nin ne kadar sabırsız olabileceğini bildiğimden, daha yarın bile evimizden ayrılabilirdi. Durum buysa eğer, bugün birlikte vakit geçirmek için son şansımızdı. Hala fırsatım varken onunla konuşmam gerektiğini düşündüm.
Ne yazık ki doğru sohbet konusunu bir türlü bulamadım, bu yüzden köyüm hakkında daha fazla soru sormakla yetindim.
Roxy'nin anlattığına göre Asura Krallığı'nın kuzeydoğu kısmındaki Fittoa Bölgesi'nde yer alan Buena Köyü'nde yaşıyorduk. Şu anda burada tarımla uğraşan otuzdan fazla hane vardı. Babam Paul, köye görevlendirilmiş bir şövalyeydi. İşi, kasaba halkının görevlerini layıkıyla yerine getirdiğinden emin olmak, anlaşmazlıkları karara bağlamak ve köyü canavar saldırılarından korumaktı. Kısacası, aslında kamu onaylı bir korumaydı.
Bununla birlikte köyün genç erkekleri de nöbetleşe koruma sağladığından, Paul sabah turlarını attıktan sonra öğleden sonralarının çoğunu evde geçirirdi. Bizimki oldukça huzurlu bir köydü, bu da ona yapacak pek az iş bırakıyordu.
Roxy bana bu detayları anlatırken buğday tarlaları seyrekleşti. Soru sormayı bıraktım ve sessizlik bir süre daha geri döndü. Yolculuğumuzun geri kalanı yaklaşık bir saat daha sürecekti.
Kısa süre sonra buğday tarlaları tamamen yok oldu ve bizi bomboş bir çayırda ilerlemek üzere baş başa bıraktı.
***
Düz ufka doğru, ovalar boyunca yolumuza devam ettik.
Hayır—uzakta dağları hayal meyal görebiliyordum. Başka hiçbir şey olmasa bile bu, Japonya'da göremeyeceğiniz bir şeydi. Bana bir coğrafya ders kitabındaki Moğol bozkırlarının resmini falan anımsattı.
“Burası gayet iyi iş görür,” dedi Roxy, atı tek başına duran bir ağacın yanında durdurarak. Aşağı indi ve dizginleri ağaca bağladı.
Sonra beni kucağına alıp yere inmeme yardım etti, yüz yüze geldik. “Su Azizi seviyesindeki saldırı büyüsü Kümülonimbus'u yapacağım,” dedi. “Gök gürültüsü yaratır ve geniş bir alana sağanak yağmur indirir.”
“Peki.”
“Lütfen beni takip et ve büyüyü kendin yapmayı dene.”
Su Azizi seviyesinde büyü kullanacaktım demek. Şimdi anlamıştım: Bu benim mezuniyet sınavımdı. Roxy repertuvarındaki en güçlü büyüyü kullanacaktı ve ben de onu kullanabilirsem bu, bana öğretebileceği her şeyi öğrettiği anlamına gelecekti.
“Gösteri amaçlı olarak büyüyü bir dakika sonra sonlandıracağım. Yağmuru… diyelim ki en az bir saat boyunca yağdırmaya devam edebilirsen, bunu geçer not sayacağım.”
“Gizli öğretiler içerdiği için mi kimsenin olmadığı buraya geldik?” diye sordum.
“Hayır, büyü insanlara zarar verebileceği veya ekinlere zarar getirebileceği için buraya geldik.”
Vay be. Ekinlere zarar verebilecek kadar güçlü bir yağmur mu? Kulağa inanılmaz geliyordu.
“Şimdi başlıyoruz.” Roxy iki elini birden göğe doğru kaldırdı. “Ey azametli suların ruhları, Yıldırım Prensi'ne yalvarıyorum! Dileğimi kabul eyle, vahşetinle beni kutsa ve bu naçiz kuluna kudretinden bir nebze göster! İlahi çekicin örsüne vururken insanın yüreğini korku sarsın ve yeryüzünü suyla kaplasın! Gel ey yağmur, o yıkıcı tufanınla her şeyi silip süpür—Kümülonimbus!”
Düzenli, yavaş ve kararlı bir şekilde ilahiyi okudu. Sözleri tamamlaması bir dakikadan biraz uzun sürdü.
Bir an sonra etrafımız karardı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı—ardından bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Şimşeklerle çakan kara bulutların eşliğinde müthiş bir rüzgar kükredi. Boşalan yağmur tabakalarının ortasında gökyüzü gürlemeye başladı ve bulutların arasından mor bir ışık fırladı. Çakan her yeni şimşekle birlikte yıldırımların gücü arttı. Sanki ışığın kendisi elle tutulur bir ağırlık kazanıyor, bir dalga gibi büyüyor ve tam—
—aşağı inmeye hazırlanıyordu.
Yıldırım hemen yanımızdaki ağaca çarptı. Kulak zarlarım çınladı ve görüşüm acı verici bir beyazlığa büründü.
Kıl payı kurtuluşun etkisiyle Roxy bir dehşet çığlığı attı. Bir an sonra bulutlar dağıldı, yağmur ve gök gürültüsü anında dindi. Yüzü kireç gibi olan Roxy ağaca doğru koşarken, “Olamaz,” diye mırıldandı.
Görüşüm yerine geldiğinde atın yere yığılmış olduğunu, bedeninden dumanlar yükseldiğini gördüm. Roxy ellerini atın gövdesine koyup alelacele ilahiyi okumaya başladı. “Ey ana şefkatinin tanrıçası, şunun yaralarını sar ve bedenine dinçliğini geri ver—İleri İyileştirme!”
Roxy telaşla okumuştu ilahiyi ama çok geçmeden at kendine geldi. Demek ki ölüme o kadar da yakın değildi; zira böylesi Orta seviye bir İyileştirme büyüsü ölüleri diriltemezdi.
At ürkmüş görünüyordu, Roxy’nin alnında ise boncuk boncuk terler birikmişti. “Phew! Ucuz atlattık!”
Evet, kesinlikle ucuz atlatmıştık. Ailemizin tek atıydı o! Paul her gün özenle onunla ilgilenir, ara sıra da yüzünde kocaman bir gülümsemeyle uzun gezintilere çıkarırdı. Öyle pek etkileyici bir soy ağacı falan yoktu ama Paul ile o at yıllar içinde çok şey atlatmıştı. Zenith’ten sonra Paul’ün en çok sevdiği şeyin o at olduğunu söylesem abartmış olmazdım. O derece önemliydi yani.
Son iki yılını bizimle geçiren Roxy de elbette bunun fazlasıyla farkındaydı. Paul ile atı hayran hayran gizlice izlediğini, sonra da çekinip geri adım attığını birden fazla kez görmüştüm.
Roxy gözlerinde yaşlarla, “Şey, acaba bunu aramızda bir sır olarak saklayabilir miyiz?” dedi.
Sakarın tekiydi. Böylesi kıl payı kurtuluşlar ve ufak tefek kazalar onun için sıradan şeylerdi. Yine de her şeye canını dişine takarak asılırdı. Bana ders hazırlamak için her gece geç saatlere kadar uykusuz kaldığını, yaşı yüzünden onu hafife almasınlar diye elinden geldiğince ağırbaşlı görünmeye çalıştığını biliyordum.
Onun bu yönünü seviyordum. Yaş farkımız olmasaydı onunla evlenmek isterdim.
“Endişelenmene gerek yok,” dedim. “Babama söylemem.”
Dudağı titredi. “Lütfen söyleme.”
Yani, yaş olarak en azından aramızda on yıldan fazla bir fark olmamasını isterdim tabii.
Roxy ağlamak üzere olmasına rağmen hemen başını iki yana salladı, yanaklarına hafifçe şaplak atıp kendine geldi. “Pekala Rudy. Hadi bakalım, bir dene. Ben Caravaggio’yu korurum.”
At hâlâ ürkmüş görünüyordu, her an kaçıp gidecek gibiydi ama Roxy ufacık bedeniyle yolunu keserek önüne geçti. Kuşkusuz bir atı fiziksel güçle alt edemezdi ama o gergin hayvan yavaş yavaş sakinleşti. Roxy yerini korudu ve fısıltıyla bir büyü sözü mırıldandı.
İkisi birden toprak bir duvarla sarıldı ve bu duvar bir igloyu andıran toprak bir kubbeye dönüştü. İleri seviye toprak büyüsü Toprak Hisarı’ydı bu. Onları fırtınadan korumaya yetip de artardı bile.
Güzel. Sıra bendeydi. Öyle inanılmaz bir iş çıkaracaktım ki Roxy’nin aklı hayali duracaktı.
Sözler nasıldı yine? Hah, tamam. “Ey görkemli suların ruhları, Gök Gürültüsü Prensi’ne yalvarıyorum! Dileğimi kabul eyle, beni gazabınla kutsa ve bu naçiz kuluna kudretinden bir parça göster! İlahi çekicin örsüne vururken insanların yüreğine korku salsın ve toprakları suyla kaplasın! Gel ey yağmur, yıkım tufanınla her şeyi silip süpür—Kümülonimbüs!”
Kelimeleri bir nefeste döküverdim ve bulutlar kabarıp şişmeye başladı.
Kümülonimbüs büyüsünün mahiyetini şimdi kavramıştım: Tepede bulut oluşturmanın yanı sıra, onları fırtına bulutuna çevirmek için karmaşık bir dizi hareketi de aynı anda idare etmek gerekiyordu—ya da ona benzer bir şeyi. Büyüye sürekli büyü gücü akıtmak zorundaydınız, aksi takdirde bulutlar hareket etmeyi bırakır ve dağılırdı. Büyü gücü bir yana, bir saatten fazla iki elim havada böyle dikilmek tam bir eziyet olacaktı.
Dur bir dakika, hayır. Büyücüler yaratıcı insanlardı. Bunu başarmak için bir saat boyunca böyle bir pozda kalmaya ihtiyaç duymazlardı. Hatırlamam lazımdı: Bu bir sınavdı. Benden beklenen bir saat kıpırdamadan durmak değildi; bulutları yarattıktan sonra büyünün devamlılığını sağlamak için bir tür Birleşik Büyü kullanmalıydım.
İşte kader anı gelmişti. Öğrendiğim her şeyi seferber etmeliydim.
“Tamam, sanırım bunu bir keresinde televizyonda görmüştüm. Bulutlar henüz oluşum aşamasındayken…”
Roxy’nin az önce yarattığı bulutların bir kısmı hâlâ duruyordu. Doğru hatırlıyorsam, yatay bir hava hortumu yaratıp altındaki havayı ısıtarak bir yukarı hava akımı oluşturabilirdim. Ardından, bu akımın üzerindeki havayı soğutursam hızlanırdı ve…
Bütün bunları yaparken büyü gücü rezervimin yarısını harcayıverdim. Ama elimden geleni yapmıştım. Artık geriye sadece bir saat dayanıp dayanmayacağını görmek kalmıştı. Tatmin olmuş bir halde, Roxy’nin yarattığı kubbeye doğru yöneldim; tepedeki gök gürlerken üzerime bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu.
Roxy atın dizginlerini elinde tutmuş, kubbenin bir kenarına yaslanmış oturuyordu. Beni görünce hafifçe başını salladı. “Bu kubbe yaklaşık bir saat içinde kaybolacak,” dedi, “yani öncesinde bozulmazsa güvendeyiz.”
“Peki.”
“Endişelenme. Caravaggio gayet iyi olacak.”
“Peki.”
“Peki, her şey 'yolundaysa' çık dışarı o zaman. O fırtına bulutlarını bir saat boyunca kontrol etmen gerekiyor, unuttun mu?”
Ha? “Kontrol etmek mi?”
“Hı? Evet ya. Tuhaf olan ne?” diye sordu Roxy.
“Yani… onları kontrol etmem mi gerekiyor?”
“Elbette. Bu bir Su Azizi seviyesi büyü; büyünü güçle beslemeyi sürdürmezsen bulutların dağılır gider.”
“Ama ben dağılmasınlar diye önlemimi aldım bile,” dedim.
“Ha? A!” Roxy birden bir şey fark etmiş gibi apar topar kubbeden dışarı fırlamaya kalkıştı. Bunun üzerine kubbe çökmeye başladı.
Hop yavaş, büyünü kontrol etmeyi unutma yoksa atı diri diri gömeceksin.
“Ayy!” Roxy aceleyle büyüsünün kontrolünü yeniden sağladı, sonra dışarı çıktı. Şaşkınlık içinde göğe baktı. “Anladım! Bulutları yukarı itmek için çapraz bir hortum oluşturdun!”
Yarattığım kümülonimbüs bulutları sanki sınırı yokmuşçasına büyümeye devam ediyordu.
Kendi adıma konuşursam, fena iş çıkarmamıştım hani.
Çok eskiden, süperhücre oluşumunun ardındaki bilimi anlatan bir televizyon programına denk gelmiştim. Bütün detayları hatırlamıyordum ama sürecin hayal meyal görsel bir izlenimi aklımda kalmıştı. Ondan yola çıkarak oldukça benzer bir şey yaratmayı başarmıştım.
“Rudy,” dedi Roxy, “geçtin.”
“Ha? Ama daha bir saat olmadı ki.”
“Gerek yok. Bunu yapabiliyorsan zaten fazlasıyla yetkinsin demektir,” diye yanıtladı. “Peki şimdi, onu dağıtabilir misin?”
“Şey, tabii. Ama biraz zaman alır.” Geniş bir alandaki toprağı soğutup ardından yukarıdaki havayı ısıtarak aşağı yönlü bir akım oluşturdum ve nihayetinde biraz rüzgâr büyüsü kullanarak bulutları dağıttım.
İşim bittiğinde, Roxy ile ikimiz sırılsıklam bir halde öylece duruyorduk. “Tebrik ederim,” dedi Roxy.
“Artık bir Su Azizi’sin.” Islak kâküllerini eliyle kenara iterken yüzündeki o nadir görülen tebessümle büyüleyici görünüyordu.
Önceki hayatımda hiçbir şey başaramamıştım. Ama şimdi bir şey yapmıştım işte. Bunu fark ettiğim anda içimden garip bir his kabardı. Ne olduğunu biliyordum. Bir başarmışlık duygusuydu bu.
Bu dünyaya geldiğimden beri ilk defa, gerçekten ilk adımımı atmış gibi hissediyordum.
Ertesi gün Roxy, iki yıl önce ilk geldiği günkü halinin tıpatıp aynısı yolculuk kıyafetleriyle evimizin girişinde dikiliyordu. Annemle babam da pek farklı görünmüyordu. Değişen tek şey neredeyse benim boyumun uzamış olmasıydı.
“Roxy,” dedi Zenith, “kalmandan memnuniyet duyarız. Sana öğretebileceğim daha pek çok yemek tarifi var.”
Paul lafa girdi. “Aynen öyle. Ev öğretmenliği görevin sona ermiş olabilir ama geçen yılki kuraklıktaki yardımın için sana borçluyuz. Köylülerin de buralarda kalmandan mutluluk duyacağına eminim.”
İşte annemle babam, Roxy’nin gitmesini engellemeye çalışıyorlardı. Benim haberim olmadan meğer epey iyi arkadaş olmuşlardı. Mantıklıydı gerçi; öğleden sonraları kocaman bir boş vakti vardı ve sanırım bu zamanı çevresini genişletmek için harcamıştı. O, sadece ana karakter bir şey yaptığında durumu değişen bir video oyunundaki romantik ilgi odağı değildi sonuçta.
“Teklifiniz için minnettarım ama ne yazık ki kabul edemem,” diye yanıtladı Roxy. “Oğlunuza öğretmenlik yapmak, gerçekte ne kadar aciz olduğumu fark etmemi sağladı; bu yüzden büyümü geliştirmek adına bir süre dünyayı dolaşmaya çıkacağım.”
Onunla aynı mertebeye ulaşmış olmam karşısında biraz şoke olmuş olmalıydı. Zaten daha önce de becerilerini aşan bir öğrenciye sahip olmanın onu rahatsız ettiğini söylemişti.
“Anlıyorum,” dedi Paul. “Kısmet böyleymiş demek ki. Oğlumuzun kendine olan güvenini kaybetmene yol açtığı için üzgünüm.”
Hey! Öyle söylemek zorunda değildin baba!
“Yok, hayır,” dedi Roxy. “Ne kadar kibirli olduğumu görmemi sağladığı için minnettarım.”
“Su Azizi seviyesinde büyü kullanabilen birine kibirli demezdim doğrusu,” diye itiraz etti Paul.
“Kullanamıyor olsaydım bile, oğlunuzun yaratıcılığı bana çok daha güçlü büyüler yapabileceğimi gösterdi.” Roxy yüzünü hafifçe ekşiterek elini başıma koydu. “Rudy, senin için elimden gelenin en iyisini yapmak istedim ama sana hocalık edecek kabiliyet bende yokmuş.”
“Bu doğru değil. Bana her türlü şeyi öğrettiniz,
Bayan Roxy.”
“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Roxy. “A, bu da bana hatırlattı!” Cübbesinin kıvrımları arasına uzandı, biraz debelendi ve deri bir ipe dizilmiş bir kolye ucu çıkardı. Birbirine geçmiş üç mızrak şeklinde biçimlendirilmiş, yeşilimsi parıldayan bir metalden yapılmıştı. “Bu, mezuniyetini kutlamak için. Hazırlamak için pek vaktim olmadı ama umarım iş görür.”
“Nedir bu?”
“Bir Migurd tılsımı. Olur da canını sıkan iblislere denk gelirsen bunu gösterip adımı verirsin, sana biraz daha müsamaha gösterirler… muhtemelen.”
“Ona çok iyi bakacağımdan emin olabilirsiniz.”
“Unutma, kesin bir garantisi yok. Fazla özgüvene kapılma.”
Sonra, en ama en sonunda, Roxy hafifçe gülümsedi ve ayrıldı.
Farkına bile varmadan ağlamaya başlamıştım.
Gerçekten de bana çok şey katmıştı: bilgelik, deneyim, teknik… Onunla hiç karşılaşmamış olsaydım muhtemelen hâlâ eskisi gibi bir elimde Büyü Kitabı ile el yordamıyla yolumu bulmaya çalışıyor olurdum.
Her şeyden öte, beni dışarı çıkarmıştı.
Beni dışarı çıkarmıştı. Hepsi buydu. Bu kadar basit bir şey. Bunu benim için yapan kişi Roxy’ydi. Ve bu çok şey ifade ediyordu. Bu köye geleli iki yıl bile olmamış olan Roxy. Yabancılarla asla iyi geçinemeyecek biri gibi duran Roxy. Köylülerin kale bile almaması gereken bir iblis olan Roxy.
Paul değil. Zenith değil. Beni dış dünyaya çıkaran kişi Roxy’ydi ve bu çok şey ifade ediyordu.
Dış dünyaya çıkardı diyorum ama aslında tek yaptığı beni köyde gezdirmekti. Yine de evden ayrılma düşüncesi benim için kesinlikle travmatik bir şeydi ve beni bundan kurtarmıştı—sadece köyün içinden geçirerek bile. Bu bile moralimi düzeltmeye yetmişti. Beni rehabilite etmeye çalışmıyordu ama yine de onun sayesinde bir dönüm noktası yaşamıştım.
Dün eve sırılsıklam döndükten sonra bahçe kapısına bakmış ve dışına doğru sadece tek bir adım atmıştım. Ve hemen orada toprak vardı. Sadece toprak, başka hiçbir şey değil. Endişelerim beni terk etmişti.
Artık dışarıda kendi başıma yürüyebiliyordum.
Önceki hayatımdaki ailemin veya kardeşlerimin bile yapamadığı bir şeyi benim için başarmıştı. Bunu benim için yapan o olmuştu. Bana sorumsuzca sarf edilmiş laflar değil, sorumluluk sahibi bir cesaret duygusu verilmişti.
Amacı bu değildi, biliyordum. Bunu kendisi için yapmıştı, onu da biliyordum. Ama ona saygı duyuyordum.
Gencecik olmasına rağmen ona saygı duyuyordum.
Roxy gözden kaybolana kadar bakışlarımı ayırmayacağıma kendi kendime söz verdim. Ellerimde, bana verdiği asayı ve kolye ucunu sımsıkı tutuyordum. Bana öğrettiği her şey hâlâ benimleydi.
Sonra fark ettim: Odamda hâlâ birkaç ay önce aşırdığım kullanılmış külotlarından biri duruyordu.
Kusura bakma artık, Roxy.
Bölüm 7:
Arkadaşlar
Dışarı çıkmayı denemeye karar verdim. Ne de olsa Roxy bunu yapabileceğimi göstermişti ve ben de bu fırsatı heba edecek değildim.
Bir elimde botanik ansiklopedimle, “Baba,” dedim, “dışarı çıkıp oynayabilir miyim?”
Benim yaşımdaki çocuklar gözünüzü ayırdığınız an bir yerlere kaybolmaya meyilli olurdu. Mahallenin sınırları içinde kalsam bile, haber vermeden sıvışıp ailemi endişelendirmek istemiyordum.
“Hı? Dışarıda oynamak mı? Sadece bahçede değil yani, öyle mi?”
“Evet.”
“Ha. Şey, tabii. Çıkabilirsin elbette.” Paul hiç ikiletmeden izin verdi. “Düşününce, sana pek boş vakit tanımadık. Kılıçtı, büyüydü derken bütün vaktini alıp duruyoruz ama çocukların oynaması da önemli tabii.”
“Böyle iyi öğretmenlerim olduğu için gerçekten minnettarım.”
Paul’ü çocuğunun eğitimine fazlaca kafayı takmış katı bir baba sanıyordum ama düşünce tarzı aslında gayet esnekti. Bütün günümü kılıç ustalığı çalışarak geçirmemi talep etmesini yarı yarıya bekliyordum. Neredeyse hayal kırıklığına uğrayacaktım.
Paul sezgileri kuvvetli bir adamdı. “Ama, hmmm… Gerçekten dışarı çıkmak istiyor musun? Eskiden seni öyle narin bir çocuk sanırdım ki; ama zaman uçup gidiyor işte, değil mi?”
“Beni narin mi sanıyordun?” Bunu ilk defa duyuyordum. Hiç hastalanmamıştım bile.
“Eskiden hiç ağlamazdın da ondan.”
“Ha. Pekala. Ama şu an iyi durumdaysam sorun yok, değil mi? Büyüyüp sağlıklı ve sevimli bir çocuk oldum işte! Bakııııın!” Yanaklarımı çekip komik bir yüz ifadesi takındım.
Paul kaşlarını çattı. “Beni asıl endişelendiren, çocukça olmayan yönlerin.”
“İstediğin gibi bir ilk evlat olamıyor muyum yoksa?”
“Yok, ondan değil.”
“Yüzündeki hayal kırıklığı ifadesine bakılırsa, Greyrat ailesine daha yakışır bir varis olmamı umduğunu söylemek daha mı doğru olur?” diye fikir yürüttüm.
“Övünülecek bir şey değil ama senin yaşındayken baban, sürekli kızların peşinde koşan tam bir veletti.”
“Kız peşinde mi koşuyordun?” Demek bu dünyada da varmış onlardan, ha?
Bir dakika—az önce kendisine velet mi dedi o?
“Gerçekten Greyrat ailesine layık olmak istiyorsan, çık dışarı ve eve bir kız arkadaş getir,” dedi.
Dur bir dakika—biz öyle bir aile miydik? Babam alt kademe bir soylu olmanın yanında sınır kasabasını korumakla görevli bir şövalye değil miydi? Sosyal statümüz hiç mi yoktu yani? Yok ya, sadece rütbemiz epey düşüktü herhalde.
“Anlaşıldı,” dedim. “O zaman peşinden koşacak bir iki kız bulmak için köye doğru yola koyuluyorum.”
“Hop bakalım. Kızlara nazik davranman gerek. Güçlü büyü yapabiliyorsun diye de ortalıkta böbürlenip durma. Gerçek erkekler sadece hava atmak için güçlenmez.”
Aslında gayet iyi bir tavsiyeydi. Ah, keşke önceki hayatımdaki kardeşlerim de bunu duyabilseydi.
Ama Paul haklıydı; salt kendi varlığı için kullanılan gücün hiçbir anlamı yoktu. Onun anlattığı şekliyle ben bile bunu anlayabiliyordum. “Anladım baba; güç, kızlara ne kadar havalı göründüğünü gösterebileceğin anlar için saklanmalıdır.”
“Şey, tam olarak öyle demek istemedim…”
Öyle değil mi? Muhabbet oraya gitmiyor muydu yani?
Heheh. Ayy pardon!
“Şaka yapıyorum,” dedim. “Zayıfları korumak içindir, değil mi?”
“Evet, aynen öyle.”
Konuşma bittikten sonra botanik ansiklopedimi koltuğumun altına sıkıştırdım, Roxy’den aldığım asayı belime astım ve dışarı yöneldim. Ancak fazla uzaklaşamadan son bir şeyi hatırlayıp durdum ve arkamı döndüm. “Ha bu arada baba, muhtemelen arada bir böyle dışarı çıkarım ama söz veriyorum önce evdekilerden birine mutlaka haber vereceğim; günlük büyü ve kılıç çalışmalarımı da aksatmayacağım. Ayrıca güneş batıp hava kararmadan evde olacağıma ve tehlikeli yerlere gitmeyeceğime de söz veriyorum.” Ne de olsa içini rahatlatmak istiyordum.
“Ha, evet. Olur.” Nedense Paul’ün sesi biraz dalgın geliyordu. Yahu izin veriyorsan açıkça söyle işte.
“Tamam o zaman,” dedim. “Ben kaçtım.”
“Sağ salim dön.”
Ve böylece evden ayrıldım.
***
Aradan birkaç gün geçti. Artık dış dünyadan korkmuyordum. İşler gayet iyi gidiyordu. Hatta yoldan geçenlerle lafı gevelemeden selamlaşabiliyordum bile.
İnsanlar beni tanıyordu; Paul ile Zenith’in oğlu ve Roxy’nin öğrencisi olduğumu biliyorlardı. İlk kez karşılaştığım insanlarla düzgünce selamlaşıp kendimi tanıtıyordum. Daha önce gördüklerime ise bir “iyi günler” patlatıyordum. Herkes yüzünde pırıl pırıl bir tebessümle selamımı alıyordu. Bu kadar açık ve kaygısız hissetmeyeli uzun zaman olmuştu.
Kendimi bu kadar rahat hissetmemin yarısından fazlası Paul ve Roxy’nin ortaklaşa sahip olduğu şöhret sayesindeydi. Gerisi ise tamamen Roxy’nin benim için yaptıklarına dayanıyordu. Yani aslan payı yine Roxy’ye aitti sanırım.
O kıymetli külota çok iyi bakmam gerekecekti.
***
Dışarı çıkmaktaki asıl amacım, kendi ayaklarım üzerinde keşfe çıkıp etrafı tanımaktı. Çevreyi iyi bilirsem günün birinde evden kovulacak olursam kaybolmazdım.
Aynı zamanda botanik araştırmaları da yapmak istiyordum. Ne de olsa ansiklopedim vardı; hangi bitkilerin yenilebilir, hangilerinin yenmez olduğunu, hangilerinin ilaç niyetine kullanılıp hangilerinin zehirli olduğunu ayırt edebilmeyi garantilemek istiyordum. Böylece evden kovulursam nereden yiyecek bulacağımı dert etmeme gerek kalmazdı.
Roxy bana sadece temel şeyleri öğretmişti ama anladığım kadarıyla köyümüzde buğday, sebze ve parfüm yapımında kullanılan kokulu hammaddeler yetiştiriliyordu. O parfümlerde kullanılan Vatirus çiçeği lavantaya çok benziyordu: soluk mor renkteydi ve yenilebiliyordu.
Böylesine göze çarpan bir örneği denek olarak alıp, gözüme ilişen bitkileri botanik ansiklopedisinden teyit etmeye başladım.
Gelgelelim köy pek büyük değildi ve öyle aman aman kayda değer bir bitki örtümüz de yoktu. Neredeyse hiçbir şey bulamadığım birkaç günün ardından arama alanımı genişletip ormana doğru yaklaştım. Orada çok daha fazla bitki vardı sonuçta.
“Doğru hatırlıyorsam ormanlarda büyü gücü daha kolay birikiyor, bu da oraları daha tehlikeli kılıyor.” Daha tehlikeliydi çünkü yoğunlaşan büyü gücü, normalde zararsız olan canlılarda ani mutasyonlara yol açarak canavarların ortaya çıkma olasılığını artırıyordu. Bilmediğim şey ise büyü gücünün orada neden daha kolay biriktiğiydi.
Bu civarda canavarların oldukça nadir görülmesinin yanı sıra, düzenli olarak canavar avlarına da çıkılırdı, bu da ortamı daha da güvenli kılıyordu. Canavar avı tam olarak adının anlattığı şeydi: Ayda bir kez şövalyeler, avcılar ve yerel milislerden oluşan bir grup genç erkek ormana dalar ve canavarları temizlerdi.
Fakat görünüşe göre ormanın derinliklerinde bir anda oldukça korkunç canavarlar belirebiliyordu. Büyü öğrenmemin bir nedeni de belki bu tür şeylerle savaşmaktı. Ama ben okul kavgalarını bile kaldıramayan eski bir eve kapanıktım. Kibre kapılacak durumda değildim. Gerçek bir savaş deneyimim yoktu ve o anın hararetiyle bir çuvallarsam tam bir felaket olurdu. Böyle şeyler yaparken canından olan çok insan görmüştüm—yani, mangalarda falan tabii.
Ama ben öyle gözü kara biri değildim. Bana göre çatışma, elden geldiğince kaçınılması gereken bir şeydi. Bir canavara denk gelirsem hemen eve koşup Paul’e haber verirdim.
Evet, bu iyi bir plandı işte.
Bunu aklımın bir köşesine yazarak küçük bir tepeye doğru tırmandım. Tepesinde civardaki en büyük ağaç tek başına dikiliyordu. Böylesi yüksek bir gözetleme noktası, köyümün yerleşimini kavramak için biçilmiş kaftandı. Ayrıca bölgedeki en büyük ağaç olduğundan ne tür bir ağaç olduğunu da görmek istiyordum.
İşte tam o anda sesler duydum. Konuşma sesleri.
“Köyümüzde iblis falan istemiyoruz!”
O sesin tınısıyla acı dolu hatıralar zihnime üşüştü. Lise günlerimi ve eve kapanmama neyin yol açtığını hatırladım. Bana “Sıska Çük” dedikleri o kâbusları hatırladım.
Bu sesler, bana o berbat lakapla seslenenlerin sesini öyle çok andırıyordu ki. Sayıca üstünlüklerine güvenip kendilerinden güçsüz birine eziyet eden birilerinin sesleriydi bunlar.
“Defol git buradan!”
“Al bakalım!”
“Ha, helal! Tam isabet abi!”
Geçen günkü yağmurdan çamur deryasına dönmüş bir tarla gördüm. Üstleri başları çamura bulanmış üç oğlan çocuğu, yolda yürüyen başka bir çocuğa çamur fırlatıyordu.
“Kafasına tutturan on puan kapar!”
“Hngh!”
“Vurdum! Gördünüz mü?! Tam kafasından!”
Felaket. Bu hiç ama hiç iyi değildi. Basbayağı klasik bir zorbalıktı bu. Bu çocuklar diğer çocuğun onlara denk olmadığını düşünüyor, bu yüzden canları ne isterse yapabileceklerini sanıyorlardı. Ellerine bir havalı tüfek geçse, bu çocuğa doğrultup ateş açarlardı kesin. Kullanma talimatlarında o aletleri insanlara doğrultup sıkmayın yazar hep ama bunlar gibi veletler hedeflerini insan olarak görmezdi ki. İğrenç yaratıklardı.
Hedef aldıkları çocuk hızlıca uzaklaşıp gidebilirdi ama nedense oyalanıp duruyordu. Daha dikkatli bakınca göğsüne sepet gibi bir şey bastırdığını ve üzerine fırlatılan çamur toplarından içindekileri korumak için iki büklüm olduğunu gördüm. Bu yüzden zorbaların saldırısından kaçamıyordu.
“Hey, elinde bir şey var!”
“İblis hazinesi mi o yoksa?!”
“Kesin çaldığı bir şeydir!”
“Onu tam ortadan vurana yüz puan!”
“Alalım şu hazineyi!”
Çocuğa doğru koşmaya başladım. Koşarken büyü gücümle bir çamur topu oluşturdum ve menzile girdiğim anda var gücümle fırlattım.
Şlaaak!
“Ne oluyor be?!” Elebaşı gibi duran o göze çarpan iri kıyım çocuğun suratının tam ortasına patlattım. “Kahretsin, gözüme kaçtı!”
Arkadaşlarının hepsi birden dikkatini bana çevirdi.
“Sen de kimsin be?”
“Bu seni hiç ilgilendirmez! Burnunu sokma!”
“Nesin sen, iblislerin yandaşı falan mı?” Demek böyle tipler her dünyada aynıydı.
“İblis yandaşı falan değilim,” dedim. “Ben güçsüzlerin yanındayım.” Suratlarına kibirli bir sırıtış fırlattım.
Diğer çocuklar kendilerinden emin bir tavırla dikleşip haklılarmış gibi bir havaya büründüler. İçlerinden biri, “Bize öyle artislik taslama!” diye çıkıştı.
“Hey, bu şu şövalyenin veledi!”
“Hah! Daha dünkü bebek o be!”
Hah işte. Kim olduğumu anlamışlardı.
“Bir şövalye oğlunun böyle şeyler yapması doğru mu sence, ha?”
“Gördünüz mü, o şövalyenin iblislerin tarafında olduğunu söylemiştim!”
“Hadi, gidip diğerlerini çağıralım!”
“Hey, millet! Burada bir ucubeyle karşılaştık!” Hay aksi. Bu çocuklar arkadaşlarını çağırıyordu!
Ama kimse gelmedi.
Yine de bacaklarım kaskatı kesilmiş, yere çivilenmiştim. Tamam, karşımda üç kişi vardı ama çocukların bana bağırmasından dolayı donup kalmak çok acınası hissettiriyordu. Benim kaderim zorbalığa uğramış bir eve kapanık olarak mı yazılmıştı yani?
“K-kesin sesinizi!” diye çıkıştım. “Üçe bir çocuğun üstüne çullanıyorsunuz, iğrençsiniz!”
Yüzleri şaşkınlıkla buruştu. Of. Lanet olsun.
İçlerinden biri pat diye, “Hey, asıl bağıran sensin be gerizekalı!” dedi.
Tepem attığı için üstlerine bir çamur topu daha fırlattım.
Iska geçtim.
“Seni küçük velet!”
“Bu çamuru nereden buluyor bu be?!”
“Fark etmez! Siz de ona fırlatın!”
Attığım şey üç katı olarak geri dönüyordu ama Paul’ün bana öğrettiği ayak hareketleri ve birazcık büyü sayesinde yağmur gibi yağan çamurlardan gayet zarif bir şekilde sıyrılmayı başardım.
“Hey! Bırak şunu!”
“Evet, kaçmaman gerekiyordu!”
Hehehe. Vuramıyorsanız bu sizin sorununuz beyler!
Üç çocuk bir süre daha bana çamur topları fırlatmaya devam etti ama bana isabet ettiremeyecekleri anlaşılınca, sanki birdenbire yapacak daha iyi bir iş bulmuşlar gibi pes ettiler.
“Aman, çok sıkıcı oldu!”
“Aynen, gidelim.”
“Biz de herkese şövalyenin oğlunun bir iblis aşığı olduğunu söyleyelim!”
Yenilmemişler de sadece oynamayı bırakmaya karar vermişler gibi davranmaya çalıştılar. Küçük serseriler bunu söyledikten sonra tarlanın diğer ucuna doğru uzaklaştılar.
Başarmıştım! Hayatımda ilk defa zorbaları alt etmiştim!
Şey, hava atmak gibi olmasın da.
Püff. Böyle tartışmalar gerçekten bana göre değildi. İşin kavgaya varmamasına sevindim. Şimdilik çamur fırlattıkları çocuğun durumuna bakmam gerekiyordu. Ona dönüp, “Hey, iyi misin? Eşyalarına bir şey oldu mu?” diye sordum.
Vay canına…
Çocuk o kadar güzeldi ki aynı yaşta olduğumuza inanmak zordu. Bu yaşta birine göre epey uzun kirpikleri, minik ve narin bir burnu, ince dudakları ve hafif sivri bir çene hattı vardı. Teni porselen gibi bembeyazdı ve tüm bu hatları birleşerek ona hem ürkmüş bir tavşan havası hem de tarif edilemez bir güzellik katıyordu.
Ah, Paul biraz daha yakışıklı olsaydı keşke. Belki benim de böyle bir yüzüm olurdu.
Yok canım, Paul çirkin sayılmazdı. Zenith de gayet güzeldi. Yani benim yüzüm de fena değildi. Kesinlikle önceki hayatımdaki o sarkık, sivilcelerle dolu yüzümle kıyaslanamazdı bile. Yani evet, bayağı yakışıklı sayılırdım. Aynen.
Çocuk çekingen bakışlarını bana çevirdi. “E-evet, i… iyiyim.”
İnsanda sanki küçük bir hayvanmış gibi onu koruyup kollama isteği uyandırıyordu. Eğer shota seven kadınlardan biri olsaydınız, anında aklınızı başınızdan alırdı—tabii her yanının çamura bulanmış olmasını görmezden gelebilirseniz.
Kıyafetleri berbat haldeydi ve yüzünün yarısına çamur yapışmıştı. Kafasının üstü neredeyse tek parça kahverengi bir tabakaya dönüşmüştü. Sepetini korumayı başarmış olmasıysa neredeyse bir mucizeydi.
Yapabileceğim tek bir şey vardı. “Al, şunu şuraya bırak da sulama kanalının yanına diz çök bakalım,” dedim.
“Ha? Nasıl?” Çocuk şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ama yine de dediğimi yapmaya koyuldu. Söz dinleyen çocuklardandı herhalde. İsyankar biri olsaydı daha önce o zorbalara karşı koyardı zaten.
Sulama kanalına doğru emekledi, dört ayak üstünde kamburunu çıkarıp suya baktı. Shota meraklısı bir erkek olsaydınız, bu görüntü kesinlikle içinizi kıpır kıpır ederdi.
“Şöyle,” dedim. “Kapat gözlerini.” Suyu uygun bir sıcaklığa getirmek için biraz ateş büyüsü kullandım: ne çok sıcak ne de çok soğuk, tam kararında, sıcacık bir kırk derece. Sonra sudan biraz alıp çocuğun başından aşağı döktüm.
“Gvah!”
Kıvranıp kaçmaya çalışırken yakasından tuttum ve çamurları temizlemeye başladım. İlk başta debelendi ama suyun sıcaklığına alışınca sakinleşti. Kıyafetlerine gelince, onları evde yıkaması gerekecekti.
“Tamamdır, bu kadar yeter herhalde,” dedim. Çamur gidince saç kurutma makinesi gibi sıcak bir rüzgar yaratmak için ateş büyüsü kullandım, sonra da bir mendil çıkarıp çocuğun yüzünün geri kalanını dikkatlice sildim.
Böylece elflere benzeyen sivri kulaklarını ve zümrüt yeşili saçlarını sonunda görebildim. Aklıma hemen Roxy’nin bana anlattığı bir şey geldi.
“Zümrüt yeşili saçlı birini görürsen, sakın yanına yaklaşma.”
Hm? Bir dakika, dur bakalım. Tam olarak öyle değildi sanki. Sanırım şeydi…
“Zümrüt yeşili saçlı ve alnında kırmızı bir mücevher olan birini görürsen, sakın yanına yaklaşma.”
Evet, aynen öyleydi! Kırmızı mücevher kısmını unutmuştum. Oysa bu çocuğun alnı pürüzsüz ve bembeyazdı.
Oh be. Güvendeydim. O belalı Superd’lerden değildi. “T-teşekkür ederim…”
Çocuğun teşekkür dolu sözleri beni kendime getirdi. Vay be. İçimi bir tuhaf kıpırdatmıştı.
Ona biraz akıl vermeye karar verdim. “Bak, böyle tiplere boyun eğersen seni asla rahat bırakmazlar, biliyorsun değil mi?”
“Onları yenemem ki…”
“Karşı koymayı istemen gerek; asıl mesele bu.”
“Ama yanlarında hep daha büyük çocuklar oluyor. Canımın yanmasını istemiyorum…”
Ah, demek mesele buydu. Karşı koysa o çocuklar arkadaşlarını çağıracak ve onu bir temiz döveceklerdi. Hangi dünyada yaşarsanız yaşayın bu değişmiyordu. Roxy çok çaba sarf etmişti, bu yüzden yetişkinler iblisleri kabullenmiş görünüyordu ama çocuklar öyle değildi. Çocuklar çok acımasız olabiliyordu.
Bu durum resmen düpedüz ırkçılıktan farksızdı. “Sırf saç rengin yüzünden Superd sanılıp zorbalığa uğramak zor olmalı.”
“Sen… rahatsız olmuyor musun?”
“Benim öğretmenim bir iblisti. Sen hangi ırktansın?” diye sordum. Roxy bana Migurd ve Superd ırklarının yakın akraba olduğunu söylemişti. Belki onun ırkı da öyleydi.
Fakat çocuk sadece başını iki yana salladı. “Bilmiyorum.”
Bilmiyor muydu? Bu yaşta mı? Tuhaftı. “Peki baban hangi ırktan?”
“O bir yarı elf. Diğer yarısı da insanmış, öyle dedi.”
“Ya annen?”
“O insan ama kanında canavaradamlık da var.”
Yarı elf ve çeyrek canavaradam birinin çocuğu mu? Saç rengi bu yüzden miydi acaba?
Çocuğun gözleri doldu. “Bu yüzden onlar… b-babam, o… bana iblis olmadığımı söylüyor a-ama… saçım ne onunkiyle ne de anneminkiyle aynı renkte…”
Hıçkırarak ağlamaya başladı, ben de içini rahatlatmak için uzanıp başını okşadım. Saç rengi ebeveynlerinden hiçbiriyle uyuşmuyorsa bu ciddi bir durumdu. Annesinin onu aldattığı ihtimali aklıma geldi. “Farklı olan tek şey saç rengin mi?”
“Kulaklarım… kulaklarım da babamınkilerden daha uzun.”
“Anladım.” Uzun kulaklı ve yeşil saçlı bir iblis ırkı kulağa gayet mantıklı geliyordu. Yani, bir yabancının ailevi meselelerini öyle pek de deşmek istemiyordum ama ben de zamanında zorbalığa uğramış bir çocuktum, bu yüzden onun için bir şeyler yapmak istiyordum. Üstelik sadece yeşil saçlı olduğu için zorbalığa uğramasına da gerçekten çok üzülmüştüm.
Benim yaşadığım zorbalıkların bazıları kendi aptallıklarımdan kaynaklanmıştı. Ama bu çocuk öyle değildi. Kendi çabasıyla doğuştan gelen hiçbir şeyi değiştiremezdi. Sırf saçı biraz yeşil diye yol kenarında çamur toplarına hedef olmak onun kaderiydi resmen. Of.
Bunu düşünmek bile tepemi attırmaya yetti.
“Baban sana iyi davranıyor mu?” diye sordum.
“Evet. Kızınca korkutucu oluyor ama uslu durursam kızmaz.”
“Peki ya annen?”
“O iyidir.”
Hmm. Ses tonuna bakılırsa doğruyu söylüyordu. Gerçi kendi gözlerimle görmeden tam olarak emin olamazdım.
“Pekala,” dedim. “Hadi gidelim mi?”
“N-nereye?”
“Nereye gidiyorsan oraya.” Ne de olsa bir çocuğun yanında durursan eninde sonunda ailesi çıkagelir. Bu doğa kanunu gibi bir şeydi.
“N-neden benimle geliyorsun?”
“Şey, az öncekiler geri gelebilir. Onları kovarım. Eve mi gidiyorsun? Yoksa o sepeti bir yere mi götürüyorsun?”
“Şey, b-babamın öğle yemeğini götürüyorum…”
Babası yarı elfti, değil mi? Hikayelerde elfler genelde uzun ömürlü, diğer ırkları küçümseyen kibirli mizaçlarıyla içine kapanık bir halk olarak tasvir edilirdi. Yay kullanmada ve büyüde yetenekli olurlardı. Su ve rüzgar büyüsü onların uzmanlık alanıydı. Bir de tabii ki uzun kulakları vardı.
Roxy, “Büyük oranda doğru ama pek de öyle içlerine kapanık değiller,” demişti.
Bu dünyada da elf erkek ve kadınlarının çoğu aşırı muazzam güzellikte miydi acaba? Yok yok. Bütün elflerin aşırı güzel olduğunu düşünmek bayağı bir Japon önyargısıydı. Batı oyunlarındaki elflerin yüzleri fazla köşeli ve sivriydi, hiç de öyle muazzam güzel görünmezlerdi. Sanırım Japon otakuları ile yabancı sıradan insanların zevkleri farklıydı.
Yine de bu çocuğun durumunda, anne babasının taş gibi olduğu kesindi.
Tavırlarıyla içimdeki koruma içgüdüsünü iyice depreştirerek, “Şey, peki… beni… beni neden koruyorsun?” diye sordu çekinerek.
“Babam bana güçsüzlerin yanında olmam gerektiğini söyledi.”
“Ama… diğer çocuklar bu yüzden seni dışlayabilir…”
Olabilirdi. Klasik bir hikayeydi bu: Zorbalığa uğrayan birine yardım ettiğin için zorbalığa uğramak.
“Öyle olursa ben de seninle oynarım,” dedim. “Bugünden itibaren arkadaşız.”
“Ne?!”
Artık aynı gemideydik. Zorbalık zinciri, yardım edilen kişi minnet duyup bu iyiliğin karşılığını vermek yerine kurtarıcısına sırt çevirdiğinde büyürdü. Gerçi bu çocuğun kurban seçilmesinin sebebi bundan çok daha derin bir şeye dayanıyordu, o yüzden saf değiştirip zorbaların tarafına geçeceğini sanmıyordum.
“Ha, genelde ev işlerine yardım etmekten çok mu meşgulsün?” diye sordum.
“Y-yok, pek sayılmaz…” Çekingen bir ifade takınıp başını iki yana salladı. Vay be, cidden inanılmaz bir yüzü vardı. Shota düşkünü bir kadın olsaydınız sizi anında kendine bağlardı.
Biliyor musunuz, böyle bir yüze sahip olması işime gelebilirdi. Büyüdüğünde bir sürü kızı etrafına toplayacağı kesindi ve onun yanında takılırsam, seçmediği kızlar bana kalabilirdi. Kendi yüzüm pek öyle ahım şahım bir şey değildi ama iki erkeği yan yana koyarsanız, biri ne kadar iyi görünürse diğeri o kadar sıradan görünürdü. Dolayısıyla kendine daha az güvenen kızlar şansını bende denerdi.
Ayrıca ben özgüvenden taşan kızlardansa kendine biraz güvensiz olanları tercih ederdim.
Bu iş tutabilirdi. Hani güzel kızlar ne kadar güzel oldukları anlaşılsın diye yanlarında çirkin kızları gezdirirler ya, tıpkı onun tersi gibi bir durumdu.
“A, bu arada adını sormadım daha. Ben Rudeus.”
“Ben… ben Sylph—” Sesi o kadar kısıktı ki ikinci kısmını anlamak zordu. Sylph, ha?
“Güzel isimmiş. Tıpkı rüzgar ruhu gibi.”
Bunun üzerine Sylph’in yüzü kızardı ve başını salladı. “Evet.”
***
Sylph’in babası çok çekici bir adamdı. Sivri kulakları, adeta parıldayan sarı saçları vardı; zayıf olmasına rağmen kasları gayet belirgindi. Kesinlikle hem elfin hem de insanın en iyi yanlarını miras alarak yarı elf unvanının hakkını veriyordu.
Ormanın kenarındaki bir gözetleme kulesinde, bir elinde yayla nöbet tutuyordu. “Baba,” diye seslendi Sylph. “Öğle yemeğini getirdim.”
“Ah, teşekkürler Phi, her zamanki gibi. Bugün yine zorbalık yaptılar mı sana?”
“İyiyim ben. Biri bana yardım etti.”
Sylph bana doğru döndü, ben de hafifçe eğilerek selam verdim.
“Tanıştığıma memnun oldum,” dedim. “Ben Rudeus Greyrat.”
“Greyrat mi? Paul Greyrat’in oğlu musun?”
“Evet efendim. Babam olur.”
“Ah, evet, seni duymuştum! Ne kadar da terbiyeli bir çocuksun öyle. Kusura bakma lütfen. Ben Laws. Genelde bu ormanlarda avlanırım.”
Duyduğuma göre bu gözetleme kulesi, canavarların ormandan çıkmasını engellemek için bir gözetleme noktası olarak kurulmuştu ve köyün erkekleri tarafından yirmi dört saat nöbet tutuluyordu. Doğal olarak Paul da nöbet listesindeydi, Laws’ın onu tanıması bundandı. Birbirlerine çocuklarından bahsettiklerine emindim.
“Çocuğumun nasıl göründüğünün farkındayım ama bu soyumuzun daha eski kısımlarından gelen bir şey,” dedi Laws. “Umarım arkadaş olursunuz.”
“Elbette efendim. Sylph bir Superd olsa bile tavrım zerre değişmezdi. Babamın şerefi üzerine yemin ederim.”
Laws şaşkınlıkla bir nida koyuverdi. “Senin yaşındaki bir çocuk için çok etkileyici sözler,” dedi. “Paul’ün bu kadar akıllı bir çocuğu olmasına biraz imrendim doğrusu.”
“Çocukken bir şeylerde iyi olmak, o kişinin yetişkin olunca da iyi olmaya devam edeceği anlamına gelmez,” dedim. “Sylph’in önünde daha büyüyecek koca bir ömür varken şimdiden kıskanmanıza gerek yok.” Araya güzel bir laf sıkıştırayım dedim.
“Heh. Paul’ün neden bahsettiğini şimdi anladım işte.”
“Babam ne dedi ki?”
“Seninle konuşunca insanın kendini yetersiz bir ebeveyn gibi hissettiğini söyledi.”
Biz konuşurken tişörtümün eteğinde bir çekiştirme hissettim. Baktığımda Sylph başını öne eğmiş, eteğimi tutuyordu. Sanırım böyle yetişkin muhabbetleri çocuklar için sıkıcıydı.
“Bay Laws,” diye sordum, “ikimiz biraz oynayabilir miyiz?”
“A, tabii ki. Yalnız ormana fazla yaklaşmayın.”
Yani, bunu söylemeye gerek bile yoktu. Bence daha fazla temel kural koymalıydı.
“Buraya gelirken tepesinde büyük bir ağaç olan bir tepe vardı. Orada oynarız diye düşündüm. Söz veriyorum Sylph hava kararmadan önce eve dönmüş olacak. Çocuğunuz eve varınca o tepenin olduğu tarafa bir bakabilir misiniz? Eğer eve gitmemiş gibi görünürsem bir terslik olma ihtimali yüksektir. Böyle bir durumda lütfen bir arama ekibi ayarlayabilir misiniz?”
Ne de olsa bu dünyada cep telefonu yoktu. Düzgün bir iletişim ağı kurmak önemliydi. Olası bütün sorunlardan kaçınmak imkansızdı ama problemlerden çabucak kurtulabilmek de bir o kadar mühimdi. Bu krallık oldukça güvenli görünüyordu ama tehlikelerin nerede pusuya yattığı hiç belli olmazdı.
Biraz afallamış olan Laws’a son bir kez bakıp Sylph ile birlikte tepedeki ağaca doğru yöneldik. “Ee, ne oynamak istersin?” diye sordum.
“Bilmiyorum ki. Daha önce… hiç bir… bir arkadaşla oynamadım.” Sylph “arkadaş” kelimesini telaffuz ederken epey zorlandı. Gerçekten de daha önce hiç arkadaşı olmamıştı herhalde. Onun adına çok üzüldüm… ama benim de hiç arkadaşım yoktu ki.
“Haklısın,” dedim, “ben de yakın zamana kadar pek evden çıkmazdım zaten. Her neyse, ne oynamak istersin?”
Sylph ellerini ovuşturup bana baktı. Boylarımız hemen hemen aynıydı ama sürekli kambur durduğu için kafasını kaldırıp bana bakması gerekiyordu. “Şey, konuşma şeklini neden sürekli değiştiriyorsun?”
“Hm? Ha! Konuştuğun kişiye göre düzgün konuşmazsan kabalık olur. Büyüklere saygı göstermek gerekir.”
“Say-gı mı?”
“Az önce babanla konuştuğum gibi işte.”
“Hmm…” Tam olarak anlamamış gibiydi ama zamanla anlardı. Büyümenin bir parçasıydı bu.
“Daha da önemlisi,” dedi Sylph, “az önce yaptığın şeyi bana da öğretebilir misin?”
“Hangi şeyi?”
Sylph’in gözleri parıldadı. Açıklarken ellerini kollarını sallayarak heyecanla anlattı: “Hani ellerinden ılık suları böyle şılap diye akıttın ya, bir de o güzel ılık rüzgarı fıuuu diye estirdin hani.”
“Ha, evet. O mu.” Çamuru temizlemek için kullandığım büyü.
“Zor mu peki?”
“Zordur ama antrenmanla herkes yapabilir. Muhtemelen.” Son zamanlarda büyü rezervlerim o kadar artmıştı ki ne kadar harcadığımdan bile emin değildim, buradaki insanların ortalamasının ne olduğunu söylemeye gerek bile yoktu. Ama yani, bu sadece suyu ısıtmak için ateş kullanmaktı. İnsanlar muhtemelen büyü sözleri olmadan pat diye sıcak su yaratamazdı ama Birleşik Büyü ile herkes bu etkiyi taklit edebilirdi. O yüzden muhtemelen sorun olmazdı. Muhtemelen.
“Tamam o zaman!” diye duyurdum. “Bugün eğitimine başlıyoruz!”
Böylece Sylph ile güneş batana kadar oynadık.
***
Eve döndüğümde Paul küplere binmişti.
Girişte heybetli bir şekilde durmuş, öfkesini belli edercesine ellerini beline koymuştu. Hemen ne yanlış yapmış olabileceğimi düşündüm. Aklıma gelen ilk şey, sakladığım o değerli külotları bulmuş olabileceğiydi.
“Baba, ben geldim,” dedim.
“Neden kızgın olduğumu biliyor musun?”
“Bilmiyorum.” Önce salağa yatmam lazımdı. En değerli eşyam henüz bulunmadıysa boş yere başıma dert açmak istemiyordum.
“Eto Bey’in karısı az önce geldi; oğulları Somal’ı yumrukladığını söyledi.”
Eto Bey ve Somal da kimin nesiydi? İsimler hiç tanıdık gelmeyince düşünmek zorunda kaldım. Basit tanışmalar dışında kasaba halkıyla pek bir münasebetim olmamıştı.
İsmimi söyleyip onlarınkini öğrenmiştim öğrenmesine ama aralarında bir “Eto” var mıydı, hiç hatırlamıyordum.
Bir dakika. Dur bakalım. “Bugün mü olmuş?” diye sordum.
“Evet.”
Bugün karşılaştığım tek kişiler Sylph, Laws ve o üç serseriydi. Somal o üç çocuktan biri miydi yani? “Ona yumruk atmadım. Sadece biraz çamur fırlattım.”
“Daha önce sana ne dediğimi hatırlıyor musun?”
“Erkekler güçlerini böbürlenmek için kullanmaz, demiştin.”
“Aynen öyle.”
Aha. Şimdi jeton düştü. Düşününce, o çocuk iblis aşığı olduğumu herkese yayacağını söyleyip durmuştu. O laf dönüp dolaşıp ona yumruk attığım yalanına nasıl bağlandı bilmiyordum ama her halükarda adımı lekelemeye kararlıydı.
“Ne duydun bilmiyorum baba, ama—”
“Yok öyle yağma!” diye tersledi Paul. “Bir hata yaptıysan ilk işin özür dilemektir!” Bu velet ne yalan sıktıysa babam balıklama atlamıştı. Kahretsin. Bu saatten sonra Sylph’i zorbalardan kurtardığımı anlatsam bile kulağa düpedüz yalan gibi gelecekti.
Yine de en baştan anlatmaktan başka çarem yoktu. “Peki, şöyle oldu; yolda yürüyordum, birden—”
“Bahane istemiyorum!” Paul iyice köpürdü. Beni dinlemeye hiç mi hiç niyeti yoktu.
Sadece “özür dilerim” deyip geçebilirdim ama bu Paul’a da haksızlık olurdu sanki. İleride bana yapabileceği herhangi bir kız ya da erkek kardeşime de böyle davranmayı alışkanlık haline getirmesini istemiyordum.
Böyle terbiye etmek adil değildi. Ağzımı açmadım.
“Neden bir şey demiyorsun?” diye diklendi Paul.
“Çünkü bir şey dersem yine bahane üretme diye bağıracaksın.”
Paul gözlerini kıstı. “Ne?”
“Bir çocuğun ağzını açmasına bile fırsat vermeden bağırıp çağırıyor, zorla özür diletmeye çalışıyorsun. Siz yetişkinler için her şey ne kadar kolay ve kestirme, değil mi? Ne ala memleket.”
“Rudy!”
Şılak! Yanağıma kızgın bir acı saplandı.
Bana vurdu.
Yani, bekliyordum zaten. Kaşınanı kaşırlar.
Bu yüzden istifimi bozmadım, dimdik durdum. En son yirmi yıl önce falan tokat yemiştim herhalde. Yok—evden tekmeyi yediğimde fena benzetmişlerdi, yani beş yıl oluyordu galiba.
“Baba, bugüne kadar iyi bir evlat olmak için elimden geleni ardıma koymadım. Sana da anneme de bir kez olsun saygısızlık etmedim, ne derseniz hep canla başla yerine getirdim.”
“Bunun… bunun konumuzla hiçbir alakası yok!” Paul bilerek vurmuş gibi durmuyordu. Gözlerinde bariz bir dehşet ve pişmanlık okunuyordu.
Aman, neyse. Benim işime gelirdi. “Bal gibi de var. Senin için rahat etsin, bana güvenesin diye hep çabaladım baba. Ama sen lafımı dinlemedin bile; tanımadığım birinin sözüne bakıp bana bağırmakla kalmadın, bir de el kaldırdın.”
“Ama bu Somal denen çocuk yaralanmış…”
Yaralanmış mı? Bunu ilk defa duyuyordum. Ona bunu ben mi yapmıştım? Öyleyse belki de lafını inandırıcı kılmak için kullanıyordu. Aman, çok da umrumdaydı. Yaptığım şey sonuna kadar haklıydı. Tabii yaralandığı meselesi de uyduruk bir yalandan ibaret değilse.
“Yaralanması benim yüzümden çıksa bile gidip de özür dilemeyeceğim,” dedim. “Bana öğrettiğin hiçbir şeye ters düşmedim ve yaptığım şeyle gurur duyuyorum.”
“Bir dakika, dur bakalım. Ne oldu ki?”
Bak sen, şimdi kıymete binmişti he? Beni dinlememeye karar veren kendisiydi, kendi hatasıydı. “Hani bahane dinlemek istemiyordun?”
Paul yüzünü buruşturdu. Sanırım sonuca yaklaşıyordum.
“Hiç canını sıkma baba. Bir dahaki sefere karşılık veremeyen birine üç kişinin çullandığını görürsem görmezden gelirim. Hatta ben de dalarım da dörde tek olsunlar. Greyratların güçsüzleri ezmekten ve zayıfa çullanmaktan gurur duyduğunu herkesin kafasına kakarım. Ama büyüyüp bu evden ayrıldığımda, Greyrat adını bir daha asla ağzıma almam. Gerçek şiddeti görmezden gelip ağız dalaşına boyun eğen böylesine berbat bir aileye mensup olduğumu birileri bilecek diye utancımdan yerin dibine girerim.”
Paul suspus oldu. Yüzü önce kızardı, sonra bembeyaz kesildi; mimiklerinden nasıl bir ikilemde kaldığı okunuyordu. Kızacak mıydı? Yoksa damarına yeterince basamamış mıydım?
Zararın neresinden dönsen kardır Paul, benden söylemesi. Pek öyle durmasam da yirmi yılımı kazanamayacağım tartışmalardan kıvırarak geçirdim. Elinde tek bir sağlam koz olsaydı durum belki berabere biterdi ama bu kez haklı olan taraf benim. Bu maçı kazanma şansın sıfır.
“Özür dilerim,” dedi Paul başını öne eğerek. “Hatalıydım. Anlat bakalım, ne oldu?”
Heh, gördün mü bak? Boşuna dikleşmek ikimizin de canını sıkmaktan başka işe yaramaz. Unutma; bir hata yaptıysan, ilk işin özür dilemektir.
Rahatlayarak durumu elimden geldiğince tarafsız bir şekilde anlattım. Tepeye doğru çıkarken sesler duyduğumu; boş arazide üç çocuğun, yolda yürüyen başka bir çocuğa çamur fırlattığını anlattım. Çocuklar geri basana kadar ben de onlara bir iki çamur attım, onlar da bana küfür kıyamet söverek çekip gittiler. Sonra da büyüyle o çocuğun üzerindeki çamurları temizledim ve beraber oyun oynadık.
“İşte böyle,” dedim, “yani bir özür dilenecekse, o Somal veletinin önce Sylph’ten özür dilemesi gerek. Fiziksel yaralar hemen geçer ama duygusal yaraların kabuk bağlaması öyle çabuk olmaz.”
Paul’un omuzları kederle çöktü. “Haklısın. Tamamen yanlış anlamışım. Özür dilerim.”
Onu böyle görünce Laws’ın az önce söyledikleri aklıma geldi: “Seninle konuşunca insan kendini yetersiz bir ebeveyn gibi hissediyor.” Paul’un bana çıkışması, babalık otoritesini gösterme çabasından mı ibaretti yani?
Eh, öyleyse bile bu raundu kaybetmişti.
“Özür dilemene gerek yok. İleride yanlış bir şey yaptığımı düşünürsen elbette dilediğin gibi kız bana. Tek ricam, önce beni dinlemen. Bazen kelimelerin yetmediği ya da söylediklerimin kulağa sadece bahaneymiş gibi geldiği durumlar olacak ama söyleyecek bir şeyim varsa lütfen olaya bir de benim gözümden bakmaya çalış.”
“Bunu aklımda tutacağım. Yani zaten en başta haksız çıkacağını sanmıyorum ama—”
“Haksız olduğum zamanlarda da bunu, ileride bana yapacağın kız veya erkek kardeşimi terbiye etmek için bir tecrübe olarak görürsün.”
“Evet. Öyle yaparım,” dedi Paul kendini alaya alan bir tavırla. Adamın hevesi fena kaçmıştı.
Fazla mı ileri gitmiştim acaba? Yani beş yaşındaki oğluna laf yarışında yenilmek… Benim de kolumu kanadımı kırardı doğrusu. Baba olmak için biraz gençti tabii.
“Bu arada baba, sen kaç yaşındasın?”
“Ha? Yirmi dörde girdim.”
“Anladım.” Demek evlenip beni kucağına aldığında on dokuzundaymış? Bu dünyadaki ortalama evlilik yaşını bilmiyordum ama canavarlar, savaşlar falan günlük hayatın bir parçasıyken gayet makul bir yaştı.
Benden on yaş daha genç bir adam evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış ve şimdi onu nasıl yetiştireceğinin derdine düşmüştü. Otuz dört yıllık miskin ve işsiz geçmişime bakılırsa, herhangi bir konuda onun eline su dökebilmem bile beklenemezdi.
Neyse ne.
“Baba, bir ara Sylph’i bize oynamaya çağırabilir miyim?”
“Ha? Şey, tabii ki.”
Bu cevaptan tatmin olarak babamla birlikte eve doğru yürüdüm. İblislere karşı bir ön yargısı olmamasına sevinmiştim.
Paul
Oğlum bana öfkeliydi. Duygularını öyle kolay kolay dışa vuran bir çocuk değildi ama işte karşımda durmuş, sessiz sessiz köpürüyordu. İşler bu noktaya nasıl gelmişti?
Her şey öğleden sonra Bayan Eto’nun burnundan soluyarak kapımıza dayanmasıyla başladı. Yanında mahallenin fırlamalarından biri sayılan oğlu Somal’ı da getirmişti. Veledin gözünün etrafında mosmor bir çürük vardı. Savaş meydanlarının tozunu yutmuş bir kılıç ustası olarak yumruk yediğini bir bakışta anlamıştım.
Annesinin anlattığı masal uzayıp gitse de lafın kısası, benim oğlan onununkine bir temiz patlatmıştı. Bunu duyunca içten içe bir rahatlama hissettim.
Normalde olsa, oğlum dışarıda oynarken Somal ve arkadaşlarını görüp aralarına katılmak istemiştir diye düşünürdüm. Ama benim oğlan diğer çocuklara benzemiyordu; bu yaşta Su Azizi seviyesinde bir büyücüydü. Muhtemelen havalı havalı bir şeyler söylemiş, diğerleri de altta kalmayınca aralarında kavga çıkmıştı. Benim oğlan zekiydi, yaşına göre pek bir olgundu ama günün sonunda o da bir çocuktu işte.
Bayan Eto çocukların basit bir dalaşmasını sanki ortalık kan gölüne dönmüş gibi göstererek bir kızarıp bir bozarmaya devam etti. Oysa şöyle bir baksanız bile oğlunun yüzündeki çizikten iz bile kalmayacağı belliydi. Bizimkine biraz çıkışırdım, konu da orada kapanırdı.
Çocuk dediğin illaki sürtüşür, işi kavgaya dökerdi ama Rudeus öbür veletlere kıyasla fersah fersah güçlüydü. Sadece o genç Su Azizi Roxy’nin çırağı olmakla kalmamış, üç yaşından beri bizzat benim elimden de eğitim almıştı. Gireceği her kavganın tek taraflı biteceği kesindi.
Bu seferlik ucuz yırtmışlardı ama kafasının tası atarsa işi fazlasıyla ileri götürebilirdi. Rudeus gibi akıllı bir çocuk, Somal gibi birinin hakkından yumruk atmadan da gelebilmeliydi. Birine vurmanın düşüncesizce bir hareket olduğunu, yumruğa başvurmadan önce iki kere düşünmesi gerektiğini kafasına sokmam lazımdı.
Ona şöyle okkalı bir azar çekmem şarttı.
Plan buydu en azından. Peki nasıl bu kadar sarpa sarmıştı?
Oğlumun benden özür dilemeye zerre kadar niyeti yoktu. Aksine, bana sanki bir böceğe bakarmış gibi bakıyordu.
Eminim oğlumun gözünde eşit şartlarda bir kavgaydı bu. Fakat onun gibi yetenekleri olan biri, ne kadar güçlü olduğunun bilincinde olmalıydı. Üstelik birini yaralamıştı. Özür dilemesi gerekiyordu. Zeki çocuktu. Şimdi anlamasa bile zamanı gelince doğru yolu bulacağına şüphem yoktu.
Bu düşünceyle ne olduğunu sormak için sert bir ton takındım ama o bana tepeden bakıp laf sokmakla yetindi. Kan beynime sıçradı ve bir anlık öfkeyle ona vurdum. Güç sahibi olanların kendilerinden zayıflara şiddet uygulamaması gerektiği dersini vermek isterken düştüğüm hale bak.
Ona vurmuştum. Hatalı olduğumu biliyordum ama oğluma nasihat çekerken bunu dile getiremezdim. Az önce kendimin yaptığı şeyi ona yapma diyemezdim ki. Ben bozulan istifimi toplamaya çalışırken oğlum haksız olmadığını ima etti, hatta buna bir itirazım varsa evi terk edeceğini söyledi.
Oracıkta ağzımdan neredeyse “Defol git o zaman!” lafı çıkacaktı ama kendimi tutmayı başardım. Tutmak zorundaydım. Ben de katı bir aileden geliyordum; beni dinlemeden, anlamadan yerden yere vuran baskıcı bir babam vardı. İçimdeki kin öyle bir birikmişti ki sonunda büyük bir kavga koparmış, kapıyı çarpıp gitmiştim.
Babamın kanı damarlarımda akıyordu—inatçı, dik kafalı bir herifin kanı. Ve aynı kan Rudeus’un damarlarında da vardı. Baksanıza şu inadına. Kesinlikle benim oğlumdu.
Bana kapı gösterildiğinde babama inat dediğini yapmış, çekip gitmiştim. Aynı şekilde Rudeus’u da kaçırabilirdim. Büyüyene kadar bekleyeceğini söylemişti ama şu an “Yıkıl karşımdan” desem arkasına bile bakmadan çeker giderdi, adım gibi emindim. Hamurunda vardı bu.
Duyduğuma göre ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra babam yataklara düşüp ölmüş. Ve son nefesine kadar o büyük kavgamızın pişmanlığını çekmiş. Bunu duyduğuma sevinmiştim.
Yok be—eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, ben de pişmandım. Rudeus’a defol git desem ve o da gerçekten çekip gitse, kahrolurdum herhalde.
Sabırlı olmam lazımdı. Bunca şeyi boşuna mı yaşamıştım sanki? Hem, çocuğumun doğduğu gün babam gibi bir baba olmayacağıma yemin etmemiş miydim?
“Haklısın. Tamamen yanlış anlamışım. Özür dilerim.” Kelimeler ağzımdan kendiliğinden döküldü.
Rudeus’un yüzü yumuşadı ve ne olduğunu anlatmaya koyuldu. Laws’ın çocuğunun hırpalandığını görüp araya girdiğini söyledi. Kimseye yumruk atmamış, sadece çamur fırlatmıştı. Buna doğru dürüst kavga bile denmezdi.
Rudeus’un anlattıkları doğruysa yaptığı şey övgüyü hak eden, gurur duyulacak bir hareketti. Ama yaptıklarının karşılığında takdir görmek yerine, onu dinlemeyip bir de tokat atan bir babayla karşılaşmıştı.
Ben küçükken babam bana bunu sayısız kez yapmıştı; derdimi hiç dinlemez, kusursuz bir evlat olamadığım için hep beni suçlardı. Her defasında kendimi öyle çaresiz, öyle ezik hissederdim ki.
Neyse, burada ne ders vermeye çalıştıysam elime yüzüme bulaştırmıştım. Off.
Ama Rudeus beni suçlamadı. Hatta sonunda beni teselli bile etti. İyi çocuktu. Fazla iyiydi hatta. Gerçekten onun babası ben miydim? Yok canım—Zenith beni aldatacak kadın değildi, hem böyle bir çocuğu yapabilecek benden daha iyi bir baba da olamazdı ya. Vay be, tohumumdan böylesine güçlü bir meyve çıkacağını hiç ummazdım.
Yine de duyduğum gururdan çok, içimde hissettiğim şey derin bir sızıydı.
“Baba, bir ara Sylph’i bize oynamaya çağırabilir miyim?”
“Ha? Şey, tabii ki.”
Şimdilik oğlumun ilk arkadaşını edinmiş olmasına sevinebilirdim en azından.
Bölüm 8:
Dünyadan Bihaner
Artık altı yaşındaydım. Günlük hayatımda pek bir değişiklik yoktu. Sabahları kılıç talimi yapıyordum. Öğleden sonraları vaktim olursa tarlada çalışıyor ya da tepedeki ağacın altında büyü çalışıyordum.
Son zamanlarda kılıç ustalığımı büyüyle harmanlamanın yollarını deniyordum. Kılıcımın savruluşunu hızlandırmak için bir rüzgar dalgası kullanıyor, hızla arkamı dönmek için bir şok dalgası yaratıyor, rakibin bastığı yeri çamura çevirip olduğu yere çakılmasını sağlıyordum; bu minvalde şeyler işte.
Böyle ufak tefek numaralarla vakit kaybettiğim için kılıç tekniğimin gelişmediğini düşünenler çıkabilirdi ama ben aynı fikirde değildim. Dövüş oyunlarında ustalaşmanın iki yolu vardı: ya durmadan pratik yapıp kendini geliştirecektin ya da elindeki zayıf yeteneklerle rakibini alt etmenin başka bir yolunu bulacaktın.
Şu an aklım fikrim ikinci yoldaydı. Önümdeki asıl mesele Paul’u yenmekti. Paul yaman bir herifti. Babalık konusunda kırk fırın ekmek yemesi gerekebilirdi ama kılıç ustalığına diyecek yoktu, birinci sınıftı. İlk yönteme odaklanıp vücudumu deli gibi geliştirirsem günün birinde onu yenebileceğimden emindim.
Gelgelelim, henüz altı yaşındaydım. On yıl sonra ben on altı olacaktım, Paul ise otuz beş. Beş yıl sonra ben yirmi birime gelecektim, o ise kırkına. Yani evet, elbet bir gün onu yenebilirdim ama o vakit bunun hiçbir anlamı kalmazdı. Senden katbekat yaşlı birini yenince adamın “Ah, benim gençliğimde olacaktı ki…” diye bahaneler sıralaması işten bile değildi.
Paul’u asıl çağındayken alt etmek—işte o bir anlam ifade ederdi. Şu an yirmi beşindeydi. Ön saflardan elini eteğini çekmiş olabilirdi ama fiziksel açıdan en parlak dönemindeydi. Önümüzdeki beş yıl içinde onu en az bir kez dize getirmek istiyordum. Mümkünse kılıçla; ama o yemezse, büyümü işin içine katabileceğim bir yakın dövüşte.
Günün talimine çıkarken aklımdaki düşünceler bunlardı.
***
Tepedeki ağacın altında Sylph her zamanki gibi çıkageldi. “Kusura bakma,” dedi. “Umarım çok bekletmemişimdir.”
“Yok canım,” dedim. “Ben de yeni geldim zaten.” Başlangıcımız hep böyle olurdu; birbirini bekleyen bir çift gibi, başlamadan önce ötekini beklerdik.
İlk oynamaya başladığımız zamanlarda Somal ya da mahallenin diğer fırlamaları dadanırdı. Bazen aralarında okul çağında ya da ergenliğe yeni girmiş daha büyük çocuklar da olurdu ama hepsini püskürtürdüm. Her defasında da Somal’ın annesi bana bağırmak için kapımıza dayanırdı.
İşte o zaman Somal’ın annesinin derdinin çocuk azarlamak değil, Paul’a yanık olmak olduğunu çaktım. Veletlerin sürtüşmelerini bahane edip onu görmeye geliyordu. Saçmalıktı resmen. Ufacık bir sıyrıkta bile oğlunu peşine taktığı gibi bizim kapıya dayanıyordu; bu durumdan Somal da pek memnun görünmüyordu hani. Demek ki çocuk numara yapmıyormuş. Günahını aldığım için kusura bakmasındı artık.
Sanırım üstümüze bir beş kere falan geldiler. Sonra bir gün ayakları tamamen kesildi. Bazen uzaktan oynadıklarını görürdük ya da yolda denk gelirdik ama iki taraf da tek kelime etmezdi. Birbirimizi görmezden gelmek konusunda zımni bir anlaşmaya varmıştık anlaşılan.
Böylece mesele tatlıya bağlanmış gibiydi ve tepedeki ağaç artık bizim çöplüğümüz olmuştu.
***
Her neyse, o veletleri boş verelim de Sylph’e dönelim.
Bizim “oyun oynamak” dediğimiz şey aslında büyü talimiydi. Sylph az buçuk büyücülük kaparsa zorbaları kendi başına da püskürtebilirdi.
Başlarda Sylph nefesi tükenmeden önce sadece beş altı başlangıç seviyesi büyü yapabiliyordu ama aradan bir yıl geçti ve büyü rezervleri inanılmaz derecede genişledi. Artık günün yarısını tık demeden talimle geçirebiliyordu.
Bir insanın büyü rezervlerinin bir sınırı olduğu fikrine artık zerre kadar inanmıyordum.
Yine de büyülerin kendisi üzerinde biraz çalışmak gerekiyordu. Sylph özellikle ateş konusunda çok zayıftı. Rüzgar ve su büyüsünü gayet ustalıkla kotarabiliyordu ama ateş onun yumuşak karnıydı. Nedenini merak ediyordum. Damarlarındaki elf kanından ötürü müydü acaba?
Yok, öyle değildi. Roxy ile derslerimiz sırasında “yatkınlık okulları” ve “karşıt okullar” hakkında bir şeyler öğrenmiştim. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere, bazı insanların belirli büyü okullarına doğuştan yatkınlığı varken, diğer okullar fıtratları gereği onlara kök söktürürdü.
Bir keresinde Sylph’e ateşten korkup korkmadığını sormuştum. Başını sallayıp korkmadığını söylemiş ama bana avcundaki yanık izini göstermişti. Üç yaşlarındayken anne babasının boşluğuna gelip ocağın üzerindeki demir şişe yapışmıştı. “Artık korkmuyorum,” demişti gerçi ama içgüdüsel bir korkunun hala baki olduğuna emindim.
Böyle tecrübeler, neyin karşıt okulunuz olacağını belirlemekte rol oynardı. Mesela cücelerde su, çok yaygın bir karşıt okuldu. Dağların yamacında yaşar, çocukluklarını toprakla oynayarak geçirir, sonra da anne babalarının izinden gidip demircilik ya da madencilik gibi işleri öğrenirlerdi; bu da onları doğal olarak toprak ve ateşte daha yetenekli kılardı. Dağlarda ayrıca gayzerlerin aniden patlayıp buhar yanıklarına yol açması veya sağanak yağışların sele dönüşüp insanları boğması gibi tehlikeler vardı; bu yüzden suyun karşıt okul haline gelmesi işten bile değildi. Yani evet, hangi ırktan olduğunuzla büyü arasında doğrudan bir bağ yoktu; daha ziyade çevresel bir durumdu.
Bu arada, rahat bir ortamda büyüdüğüm için bende hiç karşıt okul yoktu.
Ilık su veya ılık bir esinti yaratmak için ateşe pek de ihtiyacınız yoktu aslında ama bu mantığı anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor olduğu için Sylph’e ateşi de çalıştırıyordum. Gerektiğinde kullanabilmekten bir zarar gelmezdi. Mesela ısı, salmonellayı kökünden kurutmak için birebirdi; dolayısıyla gıda zehirlenmesinden nalları dikmek istemiyorsanız ateşe muhtaçtınız. Gerçi Başlangıç seviyesi arındırma büyüsü bile çoğu zehri etkisiz hale getirebilirdi gerçi.
Zorlanmasına rağmen Sylph talim boyunca gıkını çıkarmadı, muhtemelen korkmadığı iddiasının arkasında durmak istiyordu. Bir elinde asam (Roxy’nin bana verdiği), diğerinde büyü kitabım (evden getirdiğim), yüzünde büyü sözlerini mırıldanırken takındığı o kararlı ifadeyle öyle tatlı görünüyordu ki. Benim gibi bir oğlan çocuğu bile böyle düşünüyorsa, büyüdüğünde canlar yakacağı kesindi.
Babanın kalbi, kıskançlığın ta kendisidir…
Bu sözler sanki sesli söylenmiş gibi kafamın içinde yankılandı ama hemen kafamı iki yana sallayıp bu düşünceyi kovdum. Kıskançlıkla alakası yoktu. Zaten onun yakışıklı olması planımın bir parçasıydı: Yakışıklı Dost Yemi Operasyonu.
“Şey, Rudy?” diye sordu Sylph. “Şuradaki kelime ne demek?”
Sesi, aklımdaki şarkıyı silip süpürdü. Başını kaldırıp bana bakıyor, bir yandan da Büyü Ders Kitabı’ndaki sayfalardan birini işaret ediyordu. Bana öyle bir bakıyordu ki... Kollarımı boynuna dolayıp onu öpücüklere boğmak istedim. Ama bu dürtüye zar zor karşı koydum.
“Orada ‘çığ’ yazıyor.”
“O ne demek?”
“Bir dağda muazzam miktarda kar biriktiğinde ağırlığını taşıyamaz hale gelir ve hepsi birden aşağıya çöker. Çatıda kar biriktiğinde bazen küt diye aşağı kayar ya? İşte onun katbekat büyüğü.”
“Vay canına. Kulağa inanılmaz geliyor. Hiç gördün mü?”
“Çığ mı? Elbette... görmedim.” Televizyon haricinde tabii.
Sylph bana Büyü Ders Kitabı’ndan parçalar okuttu. Bu aynı zamanda ona okuma yazma öğretme sürecimin de bir parçasıydı. Okuma yazma öğrenmenin kimseye zararı olmazdı. Bu dünyada bunu senin yerine yapabilecek tek bir büyü bile yoktu. Okuryazarlık oranı ne kadar düşükse, okuyabilmek o kadar değerliydi.
“Yaptım!” diye sevindi Sylph. Orta seviye su büyüsü Buz Sütunu’nu yapmayı başarmıştı. Yerden fışkıran su sütunu, güneş ışığında pırıl pırıl parıldıyordu.
“Vay, bayağı bayağı kaptın bu işi,” dedim.
“Hı-hı!” diye karşılık verdi Sylph, sonra başını yana eğdi. “Ama senin yaptığın bazı şeyler burada yazmıyor, değil mi?”
“Ha?” Ilık suyla yaptığım şeyi kastettiğini anlamam birkaç saniyemi aldı. Hızlıca Büyü Ders Kitabı’nın sayfalarını çevirdim, ardından iki başlığı işaret ettim. “Hayır, bak burada yazıyor. Şelale ve Isı Eli.”
“Nasıl yani?”
“İkisini aynı anda kullandım.”
“Nasıl?” Sylph başını biraz daha eğdi. “Aynı anda iki büyüyü birden nasıl fısıldayabilirsin ki?”
Hah, harika. Kendimi ele vermiştim. Haklıydı tabii, aynı anda iki büyü sözünü birden söylemek imkansızdı. “Şey, yani, sözleri söylemeden Şelale büyüsü yaratıyorsun ve ısıtmak için de Isı Eli’ni kullanıyorsun. İstersen büyülerden birinin sözlerini okuyabilirsin ya da suyu bir kovaya koyup sonra da ısıtabilirsin tabii.”
Ardından iki büyüyü de sözsüz yaparak gösterdim. Sylph fal taşı gibi açılmış gözlerle beni izledi. Sözsüz büyü yapmak bu dünyada bariz bir şekilde çok üst düzey bir teknikti. Roxy bile yapamıyordu ve duyduğuma göre Büyü Üniversitesi’ndeki hocalardan sadece biri bunu becerebiliyordu. Sylph’in sözsüz büyüyü denemektense Birleşik Büyü kullanması çok daha iyiydi. Bu kadar zor bir şeye kalkışmadan da benzer sonuçlar elde edebilirdi böylece.
“Bana da öğretsene,” dedi Sylph.
“Neyi öğreteyim?”
“Hiçbir şey söylemeden büyü yapmayı.” Anlaşılan Sylph benimle aynı fikirde değildi. Belki de bir işi tek hamlede halletmeyi, iki büyü arasında mekik dokumaktan daha cazip bulmuştu?
Hmm. Baktım öğretemiyorum, nafile bir çaba olarak kalıyor, en kötü ihtimalle Birleşik Büyü’ye dönerdi nasılsa.
“Tamam. Şimdi, bir büyü için sözleri söylerken hissettiğin o duyguyu biliyorsun, değil mi? Hani tüm vücudundan geçip parmak uçlarında toplanan o hissi? İşte onu sözleri söylemeden yapmayı dene. Büyü enerjisinin toplandığını hissettiğin an, yapmak istediğin büyüyü aklında canlandır ve ellerinden dışarı fırlat. Böyle bir şey dene işte. Su Topu gibi basit bir şeyle başla.” Umarım ne demek istediğimi anlatabilmiştim. Bir şeyleri açıklamakta pek iyi sayılmazdım.
Sylph gözlerini kapattı, garip ve kıpır kıpır bir dans eşliğinde bir şeyler mırıldanıp durmaya başladı. Kendi hislerinle yaptığın bir şeyi başkasına aktarmak gerçekten çok zordu. Sessiz büyü akıldan yapılan bir şeydi; muhtemelen herkesin işine yarayan yöntem farklıydı.
Temellerin önemli olduğunu düşündüğüm için geçen bir yıl boyunca Sylph’e hep sözlü büyü yaptırmıştım. Belki de sözleri ne kadar çok kullanırsan, onlardan vazgeçmek o kadar zorlaşıyordu. Hep sağ elinle yaptığın bir şeyi sol elinle yapmaya çalışmak gibi bir şeydi bu; pat diye değiştirmek söylemesi kolay ama yapması zor bir şeydi.
“Yaptım! Rudy, başardım!”
Pekâlâ. Belki de o kadar zor değilmiş.
Sylph, arka arkaya Su Topları oluşturmayı başardıktan sonra gururla gülümsedi. Daha önce sözleri kullanıyordu gerçi ama nihayetinde sadece bir yıl olmuştu. Sanırım bu, bisikletin denge tekerleklerini çıkarmak gibi bir şeydi. Belki de çocukluk zekâsının getirdiği bir kıvraklıktı? Ya da Sylph’in doğuştan gelen bir yeteneği mi vardı?
“Güzel! Şimdi, şu ana kadar öğrendiğin büyüleri sözleri söylemeden yapmayı dene.”
“Tamam!”
Üstelik söz kısmını atlayabilirse, ona öğretmem de kolaylaşacaktı. İşleri tıpkı kendi yaptığım gibi anlatabilecektim.
Birkaç damla yağmur hissettim. “Hm?” Başımı kaldırdığımda, gökyüzünün ne ara olduğunu anlamadan kara yağmur bulutlarıyla kaplandığını gördüm. Bir an sonra yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Normalde yağmur başlamadan eve dönebilelim diye gökyüzünü kollardım ama bugün Sylph’in sessiz büyü öğrenmesine dalıp gitmiş, boş bulunmuştum.
“Vay canına. Bayağı fena yağıyor,” dedim.
“Rudy, yağmur yağdırabildiğini biliyorum ama durdurabilir misin peki?”
“Durdururum durdurmasına da zaten sırılsıklam olduk, hem yağmur yağmazsa ekinler büyümez. Sorun yaratmayacaksa havayla oynamamayı ilke edindim ben.”
O sırada çoktan koşmaya başlamıştık bile. Sylph’in evi çok uzakta kaldığı için Greyrat malikânesine doğru yöneldik.
***
“Ben geldim!” diye seslendim.
“Şey, m-merhaba,” diye ekledi Sylph.
Hizmetçimiz Lilia kapının hemen ardında elinde büyük bir bezle bizi bekliyordu. “Hoş geldiniz, genç Efendi Rudeus ve... arkadaşı,” dedi. “Sizin için ılık su hazırladım bile. Soğuk almamak için lütfen ikinci katta yıkanıp kurulanın. Beyefendi ve hanımefendi birazdan evde olurlar, ben de onlarla ilgilenmek için hazırlıklara başlayayım. Kendi başınıza halledebilir misiniz?”
“Evet, hallederim,” dedim. Lilia sağanağı görüp sırılsıklam geleceğimi tahmin etmiş olmalıydı. Az konuşan bir kadındı, benimle pek sohbet etmezdi ama gerçekten çok yetenekli bir hizmetçiydi. Hiçbir şeyi açıklamama gerek kalmamıştı; Sylph’in yüzüne bir baktı, içeri gitti ve onun için de büyük bir bezle geri döndü.
İkimiz de ayakkabılarımızı çıkardık, yukarı çıkmadan önce kafalarımızı ve çıplak ayaklarımızı kuruladık. Odama girdiğimde ılık suyla doldurulmuş bir kovanın hazır bekletildiğini gördüm. Bu dünyada duş, hatta küvet bile yoktu; bu yüzden böyle temizleniyorduk. Roxy’nin dediğine göre insanların yıkanabildiği kaplıcalar vardı ama zaten yıkanmaya pek bayılmayan biri olarak bu yöntem benim için gayet iyiydi.
Çırılçıplak soyundum, sonra Sylph’in yüzü kıpkırmızı kesilmiş halde garip garip kıvrandığını gördüm.
“Ne oldu?” diye sordum. “Üstündekileri çıkarman gerek, yoksa şifayı kapacaksın.”
“Ha? Ş-şey, evet...” Ama yine de kımıldamadı.
Birinin önünde soyunmaktan mı utanıyordu? Yoksa daha önce kendi kendine hiç soyunmamış mıydı? Ne de olsa henüz altı yaşındaydı. “Gel bakalım,” dedim, “kaldır kollarını.”
“Şey, tamam.” Sylph’in kollarını başının üstüne kaldırmasına yardım ettim, ardından sırılsıklam olmuş ceketini çekip çıkardım; bembeyaz teni ve henüz hiç belirginleşmemiş kasları gözler önüne serildi.
Sonra altındaki kıyafetlere uzandım ama kolumu tuttu. “H-hayır, onu değil,” diye mırıldandı. Onu görmemden mi utanıyordu? Küçükken ben de öyleydim. Anaokulundayken havuzda yüzme vakti geldiğinde çırılçıplak soyunup duşa girmemiz gerekirdi ama seninle aynı yaştaki insanların önünde çıplak kalmak her zaman biraz rahatsız edici olurdu.
Her halükarda, Sylph’in eli buz gibiydi. Acele etmezsek gerçekten hasta olacaktı. Pantolonunu kavrayıp zorla aşağı çektim.
“H-hey, dur...” diye ciyakladı ve ben bol çocuk donunu tutarken kafama vurmaya başladı.
Başımı kaldırıp baktım, gözlerinde yaşlarla bana dik dik bakıyordu. “Söz veriyorum gülmeyeceğim,” diyerek güvence verdim.
“O-ondan değil... ııh!”
Fena halde inat ediyordu. Onu tanıdığımdan beri Sylph bir şeyi yapmayı hiç bu kadar kararlı bir şekilde reddetmemişti. Biraz şaşırmıştım. Acaba elflerin çıplak görülmemek gibi bir kuralları mı vardı? Durum buysa, onu zorla soymaya çalışmak kötü bir fikirdi.
“Tamam, tamam,” dedim. “Yeter ki işimiz bitince üstünü değiştirmeyi unutma. Islak iç çamaşırı fena iğrençtir, soğuyunca da mideni üşütürsün.”
Ellerimi çektim, Sylph gözleri yaşlı bir şekilde başını salladı. “I-ıh...”
O kadar tatlıydı ki. Bu sevimli oğlanla daha da yakınlaşmak istiyordum.
Ve tam bunu düşünürken, içimdeki yaramazlık damarı aniden kabarıverdi. Ne de olsa sadece benim çıplak olmam hiç adil değildi.
“Yakaladım!” İç çamaşırını ellerimle kavradım ve tek hamlede aşağı indirdim. Gel bakalım, Çırılçıplak Sarkaç!
Sylph çığlığı bastı. Bir saniye sonra vücudunu gözlerden saklamak için çömelip büzüştü—ama tam o anda, gözlerimin önünde parıldayan şey son zamanlarda alıştığım o masum kısa kılıç değildi; doğal olarak uğursuz mühürler taşıyan karanlık bir kılıç da değildi.
Hayır, orada olan—daha doğrusu orada olmayan—şeyin yerini, pekala, orada olmaması gereken bir şey almıştı. Geçmiş hayatımda bilgisayar ekranımda defalarca gördüğüm bir şeydi bu. Bazen pikselli bir mozaikle kapatılmış olurdu, bazen de sansürsüzdü. Gözlerimi dikip bakar, günün birinde gerçeğini yalamayı ve içine girmeyi ne kadar çok istediğimi düşünürdüm; içimdeki o karanlık şehvet eninde sonunda beyaz topumun bir avuç mendili hedef almasına yol açardı.
İşte onlardan biri. Sylph’te olan şey tam olarak buydu.
O... bir kızdı.
Gözlerim karardı. Az önce yaptığım şey hiç ama hiç doğru değildi.
***
“Rudeus, ne yapıyorsun sen?”
Kendime geldiğimde Paul’un orada dikildiğini gördüm. Ne zaman gelmişti eve? Sylph’in çığlığını duyduğu için mi odaya dalmıştı?
Taş kesilmiş halde öylece duruyordum; Paul da aynı durumdaydı. Karşımızda Sylph iki büklüm olmuş, büzüşmüş, çırılçıplak ağlıyordu. Ben de çırılçıplaktım ve elimde onun külotu vardı.
Bu işin içinden konuşarak sıyrılmanın imkânı yoktu.
Dışarıda yağmur yağıyordu ama sesi sanki çok uzaklardan geliyordu.
Paul
İşten eve döndüğümde oğlumu, vakit geçirmeyi hep çok sevdiği o küçük kıza saldırırken buldum.
O an onu bir güzel haşlamak istedim ama sakin kalmayı başardım. Belki de yine bilmediğim durumların olduğu bir olaydı bu. Önceki hatamı tekrarlamak istemiyordum. Şimdilik ağlayan kızı eşimle hizmetçinin ellerine emanet etmeye karar verdim, bir yandan da oğlumun temizlenip kurulanmasına yardım ettim.
“Neden böyle bir şey yapıyordun?” diye sordum.
“Özür dilerim.”
Bir yıl önce onu azarladığımda hiç özür dileyecek gibi durmuyordu ama şimdi özür hemen ağzından dökülüvermişti; sotelenmiş ıspanak gibi pısıp uysallaşmıştı. “Ben sana nedenini sordum,” dedim.
“Şey, sırılsıklam olmuştu da. Çıkarmam gerekir diye düşündüm.”
“Ama o istemedi, değil mi?”
“Evet...”
“Sana kızlara iyi davranmanı söylememiş miydim ben?”
“Söylemiştin. Özür dilerim.”
Rudeus’un kendini savunacak hiçbir bahanesi yoktu. Acaba ben de onun yaşındayken böyle miydim diye düşündüm. Ne desem ağzımdan hep “ama”lar, “şey ama”lar dökülürdü sanki. Çocukken her şeye bir bahanem vardı. Oğlum benden daha dürüsttü.
“Pekala, sanırım senin yaşındayken kızlara sataşmak istemen gayet doğal ama bunu yapamazsın.”
“Biliyorum. Özür dilerim. Bir daha yapmayacağım.”
Oğlumu bu kadar çökmüş görmek içimde bir suçluluk duygusu uyandırdı. Bu kadın düşkünlüğü benden geçmişti ona. Küçükken içim kıpır kıpır, kanım kaynardı; gözüme çarpan sevimli kızların peşinden koşar dururdum. Şimdilerde kendimi daha iyi zapt edebiliyordum ama geçmişte gerçekten zapt edemezdim. Belki de bunu oğluma aktarmıştım.
Tabii ki onun gibi akıllı bir çocuk bu dürtülerle baş etmekte zorlanırdı. Bunu nasıl fark edememiştim? Ama yok—şimdi ona acıma vakti değildi. Kendi tecrübelerime dayanarak ona doğru yolu göstermem gerekiyordu.
“Benden özür dileme,” dedim. “Sylphiette’ten özür dilemen gerek. Değil mi?”
“Sylph... iette beni affeder mi ki?”
“Hemen affedilmeyi umarak özür dilenmez.” Bunu duyunca oğlum daha da kederli göründü. Geriye dönüp bakınca, başından beri bu kıza vurulmuş olduğu apaçık ortadaydı. Bir yıl önceki o tantana da onu korumak istediği için çıkmıştı zaten. Karşılığında da babasından bir tokat yemişti sadece.
Ondan sonra bile neredeyse her gün birlikte oynadılar; oğlum onu diğer çocuklardan koruyordu. Hem kılıç hem de büyü eğitimine yetişmek zorundaydı ama yine de ona olabildiğince çok vakit ayırıyordu. Onunla o kadar yakındı ki, her şeyden çok değer verdiği asasını ve büyü kitabını bile ona vermeyi teklif etti sanırım.
Kızın artık ondan nefret edebileceği düşüncesiyle neden bu kadar karalar bağladığını anlıyordum. Vaktiyle ben de benzer reddedilmeler yaşamıştım.
“Hey, düzelecektir,” dedim. “Eğer bundan önce ona hiç kötü davranmadıysan ve özrün de yürektense, seni affedeceğine eminim.”
Bunun üzerine oğlumun yüzü birazcık da olsa aydınlandı. Akıllı çocuktu; bu sefer çuvallamıştı ama yakında toparlardı. Hatta kim bilir, belki bu durumu tamamen lehine çevirip kızın kalbini çalmanın bir yolunu bulurdu. Bu hem umut verici hem de ürkütücü bir ihtimaldi.
Rudeus sudan kalktı, Sylphiette’e baktı ve lafa şöyle girdi: “Özür dilerim Sylphie. Saçların kısa olunca bunca zamandır seni erkek sandım!”
Oğlumuzun her zaman kusursuz olduğunu düşünmüştüm ama meğer düşündüğümden çok daha aptalmış. Ve bunu hayatımda ilk kez düşünüyordum.
Rudeus
Dil döktükten, iltifatlar edip içini rahatlattıktan sonra bir şekilde beni affetmesini sağladım.
Sylph’in kız olduğu ortaya çıktığına göre bundan sonra ona “Sylphie” demeyi uygun gördüm. Tam adı meğer Sylphiette miymiş neymiş? Paul, böylesine tatlı bir şeyi nasıl olup da erkek zannettiğime akıl sır erdiremiyormuş gibi bakıyordu bana. Ama Sylphie’nin sahiden kız çıkacağı hiç aklıma gelmemişti ki.
Sanırım bu gerçekten benim suçum değildi. İlk tanıştığımızda saçları benimkinden daha kısaydı. Yani öyle “tarz olsun diye” kısa kesilmiş gibi falan değil ama bir keşiş gibi görünecek kadar da kısa sayılmazdı. Üstelik hiç kız kıyafetine benzeyen bir şey de giymemişti; sıradan bir gömlek ve pantolon işte. Etek giymiş olsaydı bu hatayı yapmazdım.
Tamam. Sakinleşip düşünmem gerekiyordu. Saçının rengi yüzünden zorbalığa uğruyordu. Belki de bu kadar kısa kestirmesinin nedeni buydu; o kadar dikkat çekmesin diye. Ve zorbalar peşine düşerse tek çaresi olabildiğince hızlı koşmaktı, bu da etek yerine neden pantolon giydiğini açıklıyordu. Sylphie’nin ailesinin durumu pek iyi görünmüyordu, muhtemelen ona bir pantolon diktikten sonra bir de etek dikmeye güçleri yetmemişti.
Onunla üç yıl sonra tanışmış olsaydım asla erkek sanmazdım. Görünüşü çift cinsiyetli gibi olduğundan falan değil, sırf kendi önyargılarım yüzünden onu tatlı bir oğlan sanmıştım. Yani, eğer o—
Hayır, bu kadarı yeter. Şu saatten sonra söyleyeceğim her şey sadece birer bahane olacaktı.
Sylphie’nin kız olduğunu öğrenmek tavırlarımı değiştirdi. Onu o erkeksi kıyafetler içinde görmek tuhaf hissettiriyordu.
“Çok tatlısın, Sylphie,” dedim. “Belki saçlarını uzatmayı denemelisin, ne dersin?”
“Ha?”
Görünüşünü değiştirirse ona yeni bir gözle bakmamın daha kolay olacağını düşünmüştüm, bu yüzden böyle bir öneride bulundum. Sylphie saçlarından nefret ediyor olabilirdi ama o zümrüt yeşili güneş ışığında göz kamaştırırdı. Kesinlikle saçlarını uzatmayı denemesini—ve mümkünse iki yana örgü yapmasını ya da atkuyruğu toplamasını—istiyordum.
“Olmaz...” dedi.
O olaydan beri Sylphie bana karşı temkinliydi. Özellikle fiziksel temastan bariz bir şekilde kaçınıyordu. Ne teklif etsem her zaman bana ayak uydurduğu için biraz afallamıştım.
“Peki,” dedim. “Bugün biraz daha sessiz büyü pratiği yapmak ister misin?”
“Olur.”
Duygularımı gizlemek için sahte bir gülücük kondurdum yüzüme. Sylphie benim tek arkadaşımdı. En azından hala birlikte oynayabiliyorduk. Aramızda bir miktar yapışıp kalmış bir gariplik olabilirdi ama en azından hala beraber takılıyorduk.
Bugünlük bu kadarı da yeterdi bana göre.
***
Bu dünyanın standartlarına göre yeteneklerim şunlardı:
Kılıç Ustalığı
Kılıç Tanrısı Tarzı: Başlangıç; Su Tanrısı Tarzı: Başlangıç
Saldırı Büyüsü
Ateş: İleri; Su: Aziz; Rüzgar: İleri; Toprak: İleri
İyileştirme Büyüsü
İyileştirme: Orta; Zehir Giderme: Başlangıç
İyileştirme büyüsü her zamanki gibi yedi seviyeye ayrılıyordu ve dört okuldan oluşuyordu: İyileştirme, Koruma, Zehir Giderme ve İlahi Vuruş. Ancak bu okullarda Ateş Azizi ya da Su Azizi gibi havalı unvanlar yoktu; sadece Aziz seviye İyileştirme büyücüsü veya Aziz seviye Zehir Giderme büyücüsü deniyordu.
İyileştirme büyüsü, adından da anlaşılacağı gibi, yaraları iyileştirmek için kullanılıyordu. Yeni başlayanlar sadece yaraları kapatmak için bile var güçlerini harcarlardı ama İmparatorluk seviyesindekilerin kopan uzuvları yeniden çıkarabildiği söylenirdi. Fakat İlahi seviyedeki biri bile ölmüş bir canlıyı hayata döndüremezdi.
Zehir giderme büyüsü zehirleri ve hastalıkları temizlemeye yarıyordu. Daha yüksek seviyelerde zehirler yaratılabiliyor, panzehirler yapılabiliyor ve benzeri şeyler yapılabiliyordu. Anormal durum etkileriyle başa çıkan büyüler hep Aziz seviye veya üzerindeydi ve anlaşılan oldukça zordu.
Koruma büyüsü savunmayı artırma ve bariyerler oluşturma büyülerini kapsıyordu. Basit tabirle, bir tür destek büyüsüydü. Detayları pek bilmiyordum ama anladığım kadarıyla küçük yaraları iyileştirmek için metabolizmayı hızlandırmak veya acıyı hissetmemek için beyinde kimyasallar üretmek gibi şeyleri içeriyordu. Roxy bu tür büyüleri kullanamıyordu.
İlahi Vuruş okulundaki büyülerin hayalet türü canavarlara ve habis iblislere hasar vermede çok etkili olduğu söyleniyordu ama bu büyüler insan Rahip Savaşçıların gizli uzmanlık alanıydı. Büyü Üniversitesi bile bu okulu öğretmiyordu. Roxy bu türü de kullanamıyordu.
Daha önce hiç hayalet görmemiştim ama görünüşe göre bu dünyada vardılar ha?
Arkasındaki teoriyi anlamadan bir büyüyü sessizce yapamıyor olmak epey zahmetliydi. Örneğin Elemental Saldırı büyüsü bilimsel ilkelerle çalışıyordu. Diğer büyü türleri için, varsa bile, hangi ilkelerin geçerli olduğundan emin değildim. Büyünün her şeye gücü yeten bir tür element gibi olduğunu biliyordum ama onu herhangi bir şeye dönüştürmeyi bilmiyordum.
Mesela telekineziyi ele alalım: nesneleri havaya kaldırıp eline getirme yeteneği vesaire. Bunun büyüyle yapılabilecek bir şey olduğunu düşünsem bile, bu etkiyi nasıl taklit edebileceğimi öğrenmemin hiçbir yolu yoktu, çünkü daha önce hiç psişik güçlerim olmamıştı.
Aynı şekilde, yaraların nasıl iyileştiği hakkında çok ama çok az şey hatırlıyordum, bu yüzden sözleri söylemeden İyileştirme büyüsü yapabileceğimi sanmıyordum. Bir doktorun bilgisine sahip olsaydım işlerin çok farklı olacağına bahse girerdim.
Bunun ötesinde ise diğer pek çok etkiyi büyülerle yeniden üretebileceğimden neredeyse emindim. Hey, belki spora falan katılmış olsaydım kılıç ustalığımda da daha iyi olurdum.
Geriye dönüp bakınca, belki de geçmiş hayatımı fazlasıyla boşa harcamıştım.
Yok canım. Boşa harcamak değildi bu. Elbette bir işim yoktu ya da okula gitmiyordum ama bütün zamanımı kış uykusunda geçirmiş de değildim. Herkes ders çalışmakla veya çalışmakla meşgulken ben kendimi her türlü video oyununa ve hobiye kaptırmıştım. Ve o oyunlardan kazandığım tüm o bilgi, deneyim ve bakış açıları bu dünyada işe yarayacaktı.
Ya da en azından yaraması gerekirdi. Şimdiye kadar pek yaramış sayılmazdı gerçi.
***
Bir gün dışarıda Paul ile kılıç talimi yaparken farkında olmadan derin bir iç çektim.
Böylesine bariz bir şekilde nefes nefese kaldığım için babamın bana kızacağını düşündüm ama o bunun yerine sırıttı.
“Hehehe. Ne oldu Rudy?” diye sordu. “Sylphiette senden hoşlanmıyor diye moralin mi bozuldu?”
Ama iç çekmemin sebebi o değildi ki. Gerçi Sylphie aklımı kurcalayan şeylerden biriydi, orası ayrı.
“Şey, evet. Kılıç talimi pek iyi gitmiyor, Sylphie bana kızgın—evet, iç çektim işte.”
Paul tekrar sırıttı ve tahta talim kılıcını yere sapladı. Kılıca yaslanıp doğrudan bana baktı. Ah, lütfen benimle dalga geçmeye başlayacağını söylemeyin...
“Babandan biraz tavsiye ister misin?”
Bunu beklemiyordum. Biraz düşündüm. Paul—babam—kadınlar arasında popüler bir adamdı. Zenith kesinlikle güzel denebilecek bir kadındı, bir de Bayan Eto meselesi vardı. Bazen Lilia’nın kalçasına dokunurdu ve kadının yüzündeki ifade bunu hiç de umursamadığını gösterirdi. Onda bir şey olmalıydı: kızların senden nefret etmesini önleyecek bir yol.
Kabul, Paul daha çok sezgileriyle hareket eden biriydi, bu yüzden onu anlayabileceğimden emin değildim ama en azından üzerinde düşünecek bir malzeme olurdu. “Evet, lütfen,” dedim.
“Hmm. Nasıl anlatsam ki...?”
“Gidip çizmelerini mi yalayayım?”
“Yok artık, o da... Vay be, bir anda amma yılıştın sen de.”
“Eğer anlatmazsan anneme Lilia’ya nasıl göz süzdüğünü söylerim.”
“Bu durum üzerimde fena baskı kur—hoo, hop! Gördün mü onu?” Paul geri adım attı. “Tamam, tamam. Havalara girdiğim için kusura bakma.”
Lilia’dan sadece konuşmayı kendi istediğim yöne çekmek için bahsetmiştim ama... gerçekten bir ilişkisi mi vardı onunla? Yani, varsa bile, bana ne canım. Çapkın bir erkek olmanın raconuydu bu. Bu rolü düzgün oynamayı ona sormam gerekecekti.
“Dinle bak Rudy,” dedi. “Şimdi, kadınlar meselesi şöyle...”
“Evet?”
“Erkeklerde onları güçlü kılan şeyleri severler ama aynı zamanda biraz daha yumuşak yönlerimizi de severler.”
“Ooo.” Bunu daha önce de duymuştum. Annelik içgüdüleriyle falan mı alakalıydı acaba?
“Şimdiye kadar Sylphiette’e sadece seni güçlü kılan yönlerini gösterdin, değil mi?”
“Belki? Öyle mi yaptım pek farkında değilim açıkçası.”
“Bir düşün bakalım,” dedi Paul. “Senden bariz bir şekilde daha güçlü biri, sana karşı niyetlerini apaçık ortaya koyarak üstüne gelseydi ne hissederdin?”
“Korkardım herhalde?”
“Aynen öyle.” Sadece o gün olanlardan—onun bir kız olduğunu öğrendiğim günden—bahsettiğini varsayabilirdim. “İşte bu yüzden ona yumuşak yönlerini de göstermen gerek. Güçlü yönlerini onu korumak için kullan, o da senin zayıf yönlerini korusun. Bir ilişkiyi böyle yürütürsün.”
“Vay canına!” Bunu anlaması çok kolaydı! Paul gibi ne idüğü belirsiz bir adamın böyle bir açıklama yapabileceğini hiç düşünmezdim!
Sadece güçlü olamazdın ama sadece zayıf da olamazdın. Ancak her ikisinden de biraz barındırarak kızları kendine çekebilirdin.
“Ama ona zayıf yönlerimi nasıl göstereceğim?” diye sordum.
“Çok basit. Şu sıralar kafana taktığın şeyler var, değil mi?”
“Evet.”
“İçine attığın şeyleri al ve Sylphiette ile paylaş. ‘Beni yıpratan bir sürü şey var ve benden kaçman beni endişelendiriyor’ falan de işte.” Paul ağzı kulaklarına varacak kadar sırıttı. Tedirgin edici bir bakıştı bu. “İşler yolunda giderse aradaki mesafeyi kapatacaktır. Hatta seni teselli bile edebilir. O yüzden neşelen biraz. Seninle arasını düzeltecek bir arkadaşın var. Buna herkes sevinir.”
“Aha!” Şimdi anladım! Tavırlarımla diğer insanların duygularını kontrol edebilirdim. Tabii ya! “A-ama bekle, ya işe yaramazsa?”
“Öyle olursa bana gel. Bir sonraki adımda ne yapacağını öğretirim.”
Bir dakika, bu çok aşamalı bir plan mıydı? Bu adam tam bir entrikacıydı be!
“Ha, tamam. Anladım. Neyse, ben kaçtım!”
“Bol şans!” dedi Paul el sallayarak.
Daha fazla bekleyemeyip fırladım. Ayrılırken son bir şey söylediğini duyar gibi oldum sanki.
“Ben az önce altı yaşındaki oğluma ne bok öğrettim öyle?”
***
Ağacın altındaki yerimize her zamankinden daha erken vardım, bu yüzden Sylphie henüz gelmemişti. Her zamanki gibi tahta talim kılıcımı yanıma almıştım ama çıkmadan önce genelde yaptığım gibi temizlenmediğim için her yerim ter içindeydi.
Ne yapmalıydım? Yapılacak hiçbir şey yoktu aslında. Böyle zamanlarda zihin egzersizleri yapmam gerekirdi sadece. Kafamda bazı canlandırmalar yaparken kılıcımı savurup durdum. Ona güçlü yönlerimi göstermiştim. Şimdi zayıf yönlerimi göstermem gerekiyordu. Zayıflık. Bunu nasıl yapacaktım yine? Ha, doğru—moralimin bozuk olduğunu görmesini sağlayacaktım. Ama nasıl? Doğru zaman ne zamandı? Pat diye söylese miydim? Bu biraz garip olurdu sanki. Konuşmanın akışına mı yedirmeye çalışmalıydım? Bunu yapabilir miydim ki? Yok—yapacaktım.
Kılıcımı öylesine savururken bunları düşünmeye daldığımdan tutuşumu gevşetmiş olmalıydım, çünkü kılıç birden elimden kayıp gitti. “Hoppala!” Yerde kayarak ilerleyen kılıcın rotasını gözlerimle takip ettim; tam da Sylphie’nin ayaklarının dibine ulaştı.
Kafam tamamen bomboş kaldı. Kahretsin! Ne yapmalıydım? Ne söyleyecektim?!
“Ne oldu Rudy?” Sylphie gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Ne mi olmuştu? Çok erken geldim diye miydi acaba?
“Şey… kem küm… Yani… Ç-çok tatlısın da, ben de… seni görmek istedim ama, şey…”
“Hayır, o değil. Terin.”
“Hıh… Aa… T-ter mi? Ne demek istiyorsun?” Yaklaşınca irkilip geri çekildi. Her zamanki gibi aramızdaki o belli mesafeyi korumama izin vermiyordu. Sanki iki farklı mıknatısın aynı kutupları gibiydik.
Alnımdan ter damladı. Nefesim düzene girdi. Güzel.
Yıkılmış bir tavırla tahta kılıcı almak için eğildim, sonra ona arkamı dönüp pişman bir duruş sergiledim. Omuzlarımı düşürüp ağır bir iç çektim. “Off. Son zamanlarda bana çok soğuk davranıyorsun sanki, Sylphie.”
Birkaç saniye sessizlik oldu. İyi kotarmış mıydım? Doğru mu yapmıştım Paul? Kendimi daha da mı savunmasız göstermeliydim? Yoksa fazla mı belli etmiştim?
“Ah!”
Aniden arkamdan bir şey elimi tuttu. Hissettiğim şey sıcacık ve yumuşacıktı; dönüp baktığımda Sylphie’yi gördüm.
Oho! Çok yakındı. Sylphie uzun zamandır bana bu kadar yaklaşmamıştı. Paul! Başardım!
“Biliyor musun Rudy, son zamanlarda çok tuhaf davranıyorsun,” derken yüzünde biraz yalnız bir ifade vardı.
Bu beni kendime getirdi. Yani, haklıydı. Eskisi gibi davranmadığımı anlamam için bunu söylemesine gerek yoktu. Sylphie’nin açısından bakınca, bu değişim durup dururken olmuş gibi görünmeliydi. Evlenmek isteyen genç bir kadının, bir miktar paran olduğunu öğrendiği andaki o ani dönüş kadar keskindi.
Böyle davranmaktan keyif aldığım falan yoktu. Ama başka nasıl davranmam beklenirdi ki? Eskisi gibi davranamazdım ya. Onun gibi tatlı bir kızın yanında gerilmemem imkânsızdı.
Benim yaşlarımda, sevimli, küçük bir kız. Öyle biriyle nasıl arkadaş olunur, en ufak bir fikrim yoktu.
Yetişkin olsaydım ya da Sylphie daha büyümüş olsaydı, yetişkin görsel romanlarından edindiğim bilgileri kullanabilirdim. Erkek olsaydı, önceki hayatımda kardeşimin küçüklüğünden kalan tecrübelerimden faydalanabilirdim. Yetişkin olsaydım ya da Sylphie daha büyümüş olsaydı, yetişkin flört simülasyonları bilgimle idare edebilirdim. Ama o benim yaşımda bir kızdı. Gerçi onun yaşındaki kızlarla aşk yaşanabilen oyunlar oynamıştım ama zaten onunla öyle bir ilişki de istemiyordum. İkimiz de çok küçüktük.
Yani, şimdilik en azından. Geleceğe dair kesinlikle büyük umutlarım vardı!
Tüm bunlar bir yana, bu kız zorbalığa uğramıştı. Ben zorbalığa uğrarken yanımda hiç kimse yoktu. Bu yüzden onun yanında olmak istiyordum. Kız ya da erkek olması fark etmezdi. Bu kısım değişmemişti. Yine de ona eskisi gibi davranmak fazlasıyla zordu. Ben bir erkektim ve tatlı bir kızla iyi bir ilişki kurmak istiyordum.
Ama yani, sonrası için!
Off. Ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Belki bunu da Paul’a sormalıydım.
“Özür dilerim,” dedi Sylphie. “Ama Rudy, senden nefret etmiyorum.”
“S-Sylphie…” Yüzümde acınası bir ifade kalmış olmalı ki başımı okşadı. Sonra Sylphie bana harika, içten bir gülümseme sundu. Çok yumuşaktı.
Neredeyse ağlayacak kadar duygulanmıştım.
Açıkça haksız olan bendim ama özür dileyen o olmuştu. Elini tutup sıkıca kavradım. Şaşkınlıktan yüzü kızarsa da gözlerimin içine bakarak, “O yüzden, lütfen sadece normal davranır mısın?” dedi. Yukarı kalkık o gözleri, sözlerine ayrı bir ağırlık katıyordu.
İçimde bir yerde bu kararı vermek için gereken gücü buldum. Ve kararı verdim.
Doğru ya. Onun istediği şey normallikti. Eskiden beri aramızda olan o ilişkinin aynısı. Bu yüzden elimden geldiğince ona normal davranacak, onu korkutmamak ya da telaşlandırmamak için elimden geleni yapacaktım.
Yani… Ben de onlardan biri olacaktım. Eh, madem öyle, olayım bari.
Dünyadan habersiz başkarakter olma vakti gelmişti.
Bölüm 9:
Acil Aile Toplantısı
Zenith hamile olduğunu öğrenmişti. Bir erkek ya da kız kardeşim olacaktı. Ailemiz büyüyordu. Vay canına Rudy, şanslı adamsın vesselam!
Zenith birkaç yıldır bir çocuk daha doğuramamaktan dert yanıyordu. Arada sırada artık çocuk sahibi olamayabileceğine dair mırıldanıp iç çektiğini duyardım; ancak yaklaşık bir ay önce aşermelerinde bir değişim olmuş, buna mide bulantısı, kusma ve genel bir yorgunluk hissi eşlik etmişti; kısacası, klasik sabah bulantısı belirtileri baş göstermişti. Bu hislere yabancı değildi ve doktora gitmesiyle kendi kendine koyduğu teşhisin neredeyse kesinlikle doğru olduğu onaylandı.
Bu haberle Greyrat hanesi bayram yerine döndü. Erkek olursa adını ne koyacağız? Kız olursa ne koyacağız? Hâlâ boş odalarımız var, değil mi? Aa, Rudy’nin eski kıyafetlerini ve küçülenlerini kullanabiliriz. Konuşulacak konunun ardı arkası kesilmiyordu.
Coşku dolu bir neşe ve sayısız tebessümle geçen bir gündü. Bir kız kardeşim olmasını umarak içtenlikle çok sevinmiştim. Küçük bir erkek kardeş, tüm değerli eşyalarımı kırıp dökebilirdi (mesela bir beyzbol sopasıyla).
Sorunlar yaklaşık bir ay sonrasına kadar patlak vermedi.
***
Hizmetçimiz Lilia da hamile olduğunu öğrenmişti.
Biz masada otururken gayet sakin bir ifadeyle, “Çok özür dilerim,” diye duyurdu. “Hamileyim.”
O anda Greyrat ailesi donup kaldı. Baba kimdi? Fakat şartlar gereği, kimse bunu sormaya cesaret edemedi.
Herkes bir şekilde durumun farkına varmıştı. Lilia hizmetçimizdi. Maaşının neredeyse tamamını memleketindeki ailesine gönderirdi. Kasabadaki sorunları çözmeye sık sık giden Paul’un veya zaman zaman yerel klinikte yardım eden Zenith’in aksine, Lilia işle ilgili görevler dışında evden neredeyse hiç çıkmazdı ve kimseyle yakın bir ilişki kurduğuna dair dedikodu da duyulmamıştı. Acaba tek gecelik bir ilişki miydi?
Fakat ben gerçeği biliyordum.
Zenith hamile kaldığından beri Paul cinsellikten mahrum kalmıştı. Kendisi de bilhassa şehvet düşkünü bir adam olduğundan, gecenin bir yarısı Lilia’nın odasına sızıp duruyordu. Gerçekten çocuk olsaydım, sadece kâğıt falan oynadıklarını sanırdım.
Ne yazık ki gerçekte neler döndüğünü fazlasıyla iyi biliyordum. Papazkaçtı falan oynamıyorlardı; ortada bir kaçamak vardı, işin içinde bir hizmetçi de vardı ama bu basit bir kart oyunu değildi.
Yine de keşke daha dikkatli davransalardı. Muhtemelen ikisinin de aklından geçen buydu.
Merhaba çocuklar! Günün sözü: “Başarabilirsin!” Bugün doğum kontrolünün önemini öğreneceğiz!
İçimden bir ses bunu Paul’a dümdüz bir ifadeyle söylemek istiyordu ama doğum kontrolü kavramının bu dünyada var olup olmadığından bile emin değildim. Üstelik her şeyi açığa vurup bütün aileyi darmadağın etmek de istemiyordum tabii. Ayrıca hizmetçiye bulaşırsam, beni asla affetmeyeceğinden adım gibi emindim.
Hem Sylphie meselesinde bana yardım ettiği için Paul’a bir borcum vardı. Bu seferlik görmezden gelecektim. Bütün kızların peşinden koştuğu bir adam olmak zordu anlaşılan. Ondan şüphelenirlerse arkasını kollardım. Gerekirse ona bir mazeret uydurmak için yalan bile söylerdim.
Bu karara vardıktan sonra Paul’a dönüp gözlerimle endişelenecek bir şey olmadığını belirten bir bakış attım.
Ancak aynı anda Zenith de Paul’a öyle bir bakış fırlattı ki, yüzündeki şoke olmuş tahmin apaçık okunuyordu.
Tesadüf bu ya, ikimizin de bakışları aynı anda Paul’un üzerine kilitlendi ve ağırlığıyla onu ezmeye başladı.
“Şey, özür dilerim,” diye ağzından kaçırdı. “Bu çocuk, ııı… muhtemelen benden.”
Sabır ver Tanrım. Ciddi misin? Yok gerçi, dürüst olduğu için adamı takdir etmeliydim herhalde. Sabah akşam bana “dürüst ol”, “adam gibi adam ol”, “kadınları koruduğundan emin ol”, “onuruna asla leke sürdürme” gibi yüksek perdeden laflar edip durduğuna göre, en azından kendi öğütlerini tutması gerekirdi.
Aman, neyse ne. Bu yüzden ondan nefret ettiğimi söyleyemezdim.
Neresinden baksanız tam bir felaket senaryosuydu bu. Zenith’in öfkeden kudurmuş bir yüzle tüm boyuyla ayağa kalkışını ve elinin havaya yükselişini izlerken bu kanaatim iyice pekişti.
Ve böylece, Lilia’nın da dâhil olduğu acil bir aile toplantısı toplandı.
***
Sessizliği ilk bozan Zenith oldu. Bu toplantıda söz sahibi olan oydu. “Pekâlâ, şimdi ne yapacağız?”
Gördüğüm kadarıyla son derece sakindi. Kocasının kendisini aldatması yüzünden sinir krizlerine girmek yerine, tek bir tokatla yetinmişti. Paul’un yanağına akçaağaç yaprağı gibi kırmızı bir iz yayılmıştı.
“Evin hanımının doğumuna yardımcı olduktan sonra,” dedi Lilia, “evinizden ayrılacağımı tahmin ediyorum.”
Oldukça soğukkanlı görünüyordu. Belki de bu dünyada sık yaşanan bir durumdu bu? Hizmetçi, işvereninin metresi olur; itiraz edilirse de evi terk eder giderdi.
Böyle acıklı bir hikâye normalde beni heyecanlandırırdı ama şartlar göz önüne alındığında kılım bile kıpırdamadı. Hâlâ ilkelerim vardı. Paul’un aksine.
Paul köşeye sinmiş, büzüşüp kalmıştı. Babalık vakarından eser kalmamıştı.
“Peki ya çocuk?” diye sordu Zenith.
“Burada, Fittoa’da doğum yapıp sonra bebeği memleketimde büyütmeyi düşünüyordum,” diye yanıtladı Lilia.
“Aslen güneylisin, değil mi?”
“Aynen öyle.”
“Doğumdan sonra fiziksel olarak tükenmiş olacaksın,” dedi Zenith. “Uzun bir yolculuk yapacak durumda olamazsın.”
“Öyle olabilir ama gidecek başka hiçbir yerim yok.”
Fittoa Bölgesi, Asura Krallığı’nın kuzeydoğu kısmındaydı. Anladığım kadarıyla, bu bağlamda “güney” sayılan yere ulaşmak bir aya yakın sürüyor ve birkaç posta arabası değiştirmeyi gerektiriyordu. Yine de bu, güzel havalarda ve güvenli topraklarda geçen bir aylık bir seyahatti; üstelik posta arabalarında yolculuk etmek o kadar da zahmetli sayılmazdı.
Ancak bu durum sıradan bir yolcu için geçerliydi. Lilia’nın parası yoktu. Posta arabalarına binmeye gücü yetmezdi, yürüyerek gitmek zorunda kalacaktı. Greyratlar yol masraflarını karşılasa bile bu durum tehlikeyi azaltmıyordu. Henüz yeni doğum yapmış, tek başına yolculuk eden bir kadın olacaktı. Ben kötü bir adam olsaydım ve onu görseydim ne yapardım?
Ona saldırırdım. Resmen kolay bir avdı, âdeta birinin kendine saldırması için yalvarıyordu. Çocuğu rehin al, boş vaatlerle anneyi oyala. Bu sırada da bütün parasını ve eşyalarını soyup soğana çevir. Bu dünyada köleliğin olduğunu da öğrenmiştim; yani günün sonunda hem anneyi hem de çocuğu satardım, biter giderdi.
İnsanlar Asura Krallığı’nın dünyanın en güvenli ülkesi olduğunu söylese bile, bu hiç kötü niyetli insan olmadığı anlamına gelmiyordu. Bahse varım saldırıya uğrama ihtimalleri hâlâ çok yüksekti.
Zenith’in de dediği gibi, işin fiziksel boyutunu da düşünmek gerekirdi. Lilia’nın dayanacak gücü olsa bile, ya çocuk? Yeni doğmuş bir bebek böyle bir aylık bir yolculuğu kaldırabilir miydi? Muhtemelen hayır.
Elbette Lilia yolculukta hayatta kalamazsa, çocuk da yaşayamazdı. Basitçe hastalanacak olsa bile doktora gidecek parası yoksa işi biterdi. Birden gözümün önüne bir kar fırtınasının ortasında, kucağında bebeğiyle cansız yatan bir Lilia görüntüsü geldi. Şahsen onun böyle bir kadere mahkûm olduğunu görmek istemezdim.
“Hayatım,” diye söze başladı Paul, “burada kalsa—”
“Sen çeneni kapalı tut!” diye tersledi Zenith, lafını keserek.
Azarlanmış bir çocuk gibi sindi. Kesinlikle tek kelime etmeye hakkının olmadığı bir andı bu. Paul burada tamamen işe yaramazdı.
Zenith sıkıntılı bir ifadeyle tırnaklarını kemirdi. Belli ki o da büyük bir ikilemdeydi. Lilia’nın acı çekmesini istemiyordu; aksine, ikisi oldukça iyi arkadaştı. Son altı yılı bu evi birlikte çekip çevirerek geçirdikleri düşünülürse, muhtemelen en iyi dost olduklarını söylemek yanlış olmazdı.
Şey, tabii Lilia’nın şu an Paul’un çocuğunu taşıyor olması kısmı hariç.
Lilia bir arka sokakta tecavüze uğradığı için hamile kalmış olsaydı, Zenith hiç şüphesiz ona kol kanat gerer ve çocuğu evimizde büyütmesine izin—hayır, büyütmesi için ısrar ederdi.
Konuşmalardan çıkardığım kadarıyla, bu dünyada kürtaja erişmek pek kolay değildi.
Zenith iki ayrı duyguyla boğuşuyor gibiydi: Lilia’ya olan sevgisi ve hissettiği ihanet. Koşullar göz önüne alındığında, Zenith’in ikinci duygunun getirdiği hisleri bir kenara bırakabilmesini oldukça takdire şayan buldum. Onun yerinde olsam kıskançlığa yenik düşerdim.
Zenith’in sakinliğini koruyabilmesi, Lilia’nın kendi tavrıyla da bağlantılı gibiydi; kendini kurtarmak için tek bir laf bile etmemiş, bu kadar zamandır hizmet ettiği bir haneye ihanet etmenin tüm sorumluluğunu üstlenmişti.
Bana sorarsanız asıl sorumluluğu üstlenmesi gereken Paul’du. Suçu tamamen Lilia’ya yüklemek garipti. Hem de çok ama çok garip.
Böyle tuhaf şartlar altında yollarımızın ayrılmasına izin veremezdim.
Lilia’ya yardım etmeye karar verdim.
Ona borçluydum. Birlikte pek bir şey yapmazdık, benimle neredeyse hiç konuşmazdı ama hep oradaydı, hep yardım ederdi. Kılıç talimi yaparken terimi silmem için havlu ayırır, yağmura yakalandığımda bana banyo suyu hazırlar, ayaz gecelerde battaniye getirir, bir kitabı yanlış rafa koyduğumda yerini düzeltirdi.
Ama en önemlisi, her şeyden öte—
Benim o çok değerli külodumu biliyordu ve bu konuda ağzını sıkı tutmuştu.
Evet, Lilia onları biliyordu. Bu olay, Sylphie’yi hâlâ erkek sandığım zamanlarda yaşanmıştı. Yağmur yağıyordu, ben de odamda oturmuş botanik ansiklopedimi okuyup inceliyordum; o sırada Lilia içeri girip etrafı toplamaya başladı. Okumaya öyle dalmıştım ki temizlik yaparken raftaki gizli saklanma yerime yaklaştığını fark etmedim. Fark ettiğimde ise artık çok geçti; Lilia o kıymetli külodu çoktan eline almıştı bile.
Çok aptallık etmiştim. Neredeyse yirmi yıl boyunca tam bir asosyal olarak yaşamış, eşyalarımı sağa sola fırlatıp birinin denk gelmesini hiç umursamamıştım. Hatta porno klasörüm masaüstümün tam ortasında dururdu. Belki de bu yüzden bir şeyleri saklama becerim paslanmıştı ama eşyamın bu kadar kolay bulunacağını hiç tahmin etmemiştim. Aslında saklama konusunda fena iş de çıkarmamıştım hani! Hizmetçilere has bir süper güç falan mıydı bu?
İçimde bir yerlerde bir şeylerin yıkılmaya başladığını hissettim. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, kanımın çekildiğini hissedebiliyordum.
Sorgu başladı.
Lilia sordu: “Bunlar ne?”
Cevap verdim: “Sahi, onlar da ne öyle? Ahahahahahah.”
Lilia dedi ki: “Kokuyorlar.”
Cevap verdim: “E-evet, sanırım susam yağı gibi bir şey herhalde, değil mi?”
Lilia sordu: “Kimin bunlar?”
Cevap verdim: “Özür dilerim… Roxy’nin.”
Lilia sordu: “Yıkatmanız gerekmez mi?”
Cevap verdim: “Aman, sakın yıkamayın!”
Lilia tek kelime etmeden kıymetli külodumu kutsal saklanma yerine geri koydu. Sonra ben korkudan titrerken odadan çıkıp gitti.
O akşam kaçınılmaz aile toplantısına kendimi hazırlamıştım—ama o toplantı hiç yapılmadı. Uzun geceyi yatağımda korkudan tir tir titreyerek geçirdim ama sabah olduğunda bile hiçbir şey olmadı. Kimseye bir şey söylememişti.
Bu borcu ona ödemek boynumun borcuydu.
***
Ses tonumu elimden geldiğince çocuksu tutarak, “Anne?” diye sordum. “Aynı anda iki yeni kardeşim olacak diye neden herkes böyle üzgün duruyor?”
Şöyle safça bir izlenim yaratmak istiyordum: Lilia hamileyse ailemiz daha da büyüyecek demektir! Yaşasın! Herkes niye bu kadar üzüldü ki?
Zenith iç çekerek, “Çünkü baban ve Lilia yapmamaları gereken bir şey yaptı,” dedi; kelimelerine akıl almaz bir öfke karışmıştı. Ama bu öfke Lilia’ya yönelik değildi; Zenith suçun asıl kime ait olduğunu çok iyi biliyordu.
“Haa, anladım,” dedim. “Peki Lilia’nın babamın isteklerine karşı gelme hakkı var mı ki?”
“Ne demek istiyorsun yani?” diye sordu Zenith.
Paul’a haksızlık oluyordu ama ne ekersen onu biçerdin. Lilia’nın hatasını örtbas etme görevini tek başıma üstlenmek zorundaydım. Kusura bakma Paul. Sylphie meselesinin borcunu başka bir zaman öderdim artık.
“Yani, babamın onu tehdit edecek bir kozu olduğunu biliyorum.”
“Ne? Bu doğru mu?” dedi Zenith, şaşkınlıkla Lilia’ya bakarak.
Lilia her zamanki gibi ifadesizdi ama sanki iddiam tam isabet olmuş gibi merakla tek kaşını kaldırdı. Paul’un elinde gerçekten ona karşı bir koz mu vardı? Genelde duyup gördüklerime bakılırsa Lilia’nın elinde Paul’a karşı bir koz olması bana daha muhtemel geliyordu ama…
Neyse, boş ver. Aradığım fırsatı yakalamıştım. “Geçenlerde gece tuvalete gitmek için kalkmıştım, Lilia’nın odasının önünden geçerken babamın şöyle bir şey dediğini duydum… ‘Kimseye söylememi istemiyorsan aç bacaklarını!’”
“Ha?!” diye haykırdı Paul. “Lanet olsun Rudy, sen ne saçmalı—”
“Sen kes sesini!” diye tersledi Zenith, onu susturarak. “Lilia, bu doğru mu?”
Lilia’nın gözleri kaçamaklaştı. “Şey, yani, aslında…”
Gerçekten tam üstüne mi basmıştım? Yoksa o da sadece rolüme ayak mı uyduruyordu?
“Ah, anladım,” diye yanıtladı Zenith, durumu kavramış gibi görünerek. “Bunu yüksek sesle söylemeye dilin varmıyor.”
Paul gözlerini kırpıştırıp duruyor, ağzı bir japon balığı gibi açılıp kapanıyor ama tek kelime çıkaramıyordu. Harika. Artık bu işi bağlama vakti gelmişti.
“Anne, bence suç Lilia’da değil.”
“Herhalde öyle.”
“Bence suç babamda.”
“Sanırım öyle.”
“Babamın suçu olan bir şey yüzünden Lilia’nın bu kadar zor bir duruma düşmesi haksızlık.”
“Hımm. Sanırım.”
Annemin yanıtları umduğumdan daha kaçamaktı. Sadece biraz daha üstelemem gerekiyordu. “Ben her gün Sylphie ile oynarken çok eğleniyorum, bu yüzden küçük erkek ya da kız kardeşimin arkadaşlık edebileceği kendi yaşında birinin olması çok güzel olurdu bence!”
“Sanırım… evet.”
“Hem anneciğim, ikisi de benim erkek veya kız kardeşim olacak!”
“Pekâlâ Rudy. Anladım. Sen kazandın.” Zenith derin bir iç çekti.
Aşk olsun anne, beni de amma zorladın ha.
“Lilia, bizimle kalmanı ısrarla istiyorum,” diye buyurdu Zenith. “Artık bu ailedensin! Gitmek gibi bir aptallık yapmana izin vermiyorum!”
Ve bu konudaki son söz söylenmiş gibiydi. Paul’un gözleri fal taşı gibi açıldı; Lilia gözyaşlarını tutmak için elini ağzına götürdü.
Pekâlâ o zaman. Bu iş hallolup tatlıya bağlanmıştı.
***
Böylece bütün suç Paul’un üzerine yıkılmış halde, olayı başka bir pürüz çıkmadan atlattık. Sonunda Zenith, Paul’a sanki domuz boğazlamak üzere olan birinin soğukkanlılığıyla bakıyordu. Ona ne tür bir ceza keseceğini beklerken testislerim korkudan yukarı çekildi. Yine de Zenith gözlerindeki o bakışı koruyarak sadece odasına döndü.
Lilia ağlıyordu; yüzü tepkisiz ve ifadesizdi ama gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Paul ona sarılıp sarılmamak konusunda kararsız görünüyordu. Şimdilik çapkın adamın kendi işini halletmesine izin verecektim.
Zenith’in peşinden gittim. Bu durum Paul ile boşanmalarıyla sonuçlanırsa, başlı başına ayrı dertler açardı başımıza.
Yatak odasının kapısını çaldım ve Zenith başını dışarı uzattı. Lafı dolandırmamaya karar vererek, “Anne,” dedim, “az önce söylediklerim uydurduğum bir yalandı. Lütfen babamdan nefret etme.”
Zenith bir an afalladı ama sonra yüzünü ekşitip nazikçe başımı okşadı. “Biliyorum tatlım. O kadar berbat bir adama asla âşık olmazdım,” dedi. “Babannın kadınlara karşı zaafı vardır, bu yüzden bir gün böyle bir şeyin yaşanabileceğine kendimi hazırlamıştım. Sadece biraz ani oldu, hepsi bu.”
“Babamın kadınlara karşı zaafı mı var?” diye sordum, bilmezlikten gelerek.
“Evet. Son zamanlarda o kadar değil ama eskiden hiç seçici değildi. Rudy, dışarıda bilmediğimiz ağabeylerin ve ablaların bile olabilir.”
Saçlarımı karıştıran eliyle biraz daha baskı uyguladı.
“Büyüyünce sakın öyle biri olma, tamam mı Rudy?” Başımı ovdu—hayır, daha da sıkı kavradı. “Sylphie’ye çok iyi davrandığından emin ol, tamam mı Rudy?”
“Ah, acıdı! Elbette anne! A-acıtıyor!” Sanki gelecekte ne yapacağımı şimdiden kestirmiş gibiydi.
Yine de işler böyle kalırsa her şey yoluna girerdi. Buradan sonrasını toparlamak—artık tamamen Paul’a kalmıştı.
Yine de babamın iflah olmaz bir haz düşkünü olduğunu bilmek zordu. Benden sana başka avans yok mösyö.
Ertesi gün kılıç talimi son derece sert geçti.
Ona ayak uydurabiliyordum gerçi; tek istediğim hıncını benden bu şekilde çıkarmamasıydı.
Lilia
Açıkça söyleyeyim: Paul’u baştan çıkaran bendim.
Bu eve ilk geldiğimde böyle bir niyetim yoktu. Ama gece yarıları inlemelerini duymak, son derece tatmin olmuş bir kadın ve erkeğin koktuğu bir odayı temizlemek… Benim de ihtiyaçlarım vardı ve bunlar giderek birikiyordu.
İlk başlarda bu ihtiyaçlarımı kendi başıma halledebiliyordum. Ancak her sabah Paul’un avluda kılıç talimi yapışını izlemek, içimde hiçbir zaman tam olarak sönmemiş olan ateşi körükledi.
Onu izlemek bana ilk seferimizi hatırlattı. Birlikte çalıştığımız eğitim alanında kaldığı zamanlardı, henüz çok gençtik. Paul gece odama sızmış ve zorla benimle birlikte olmuştu. Ondan hoşlanmıyor değildim ama kesinlikle onu sevmiyordum da. Pek romantik bir karşılaşma sayılmazdı. İlk başta ağlamıştım.
Fakat benden sonra yararlanmaya kalkan bir sonraki kişi o kel, şişman bakandı. Bu durum, Paul ile olanların ne kadar daha iyi olduğunu kesinlikle anlamamı sağlamıştı. Ayrıca Paul’un bir hizmetçi aradığını duyduğumda, o zamanlar olanları pazarlıklarda koz olarak kullanabileceğimi düşünmüştüm.
Yeniden karşılaştığımızda Paul o günlere kıyasla çok daha olgun bir adam olmuştu; çocuksu havasından eser kalmamış, yerini hem bedenen hem de ruhen kendini geliştirmiş bir erkek görüntüsü almıştı. Onu gördüğümde aklımdan geçen ilk şeylerden biri, geçen altı yılın ona kesinlikle çok iyi geldiğiydi.
İlk başlarda Paul bana hiç yaklaşmaya çalışmadı. Ama arada bir kaçamak dokunuşlarla aklımı başımdan almayı ihmal etmiyordu. Yine de kendime hâkim olabiliyordum ama çok ince bir çizgide yürüdüğümün de gayet farkındaydım.
Zenith hamile kalınca her şey bir anda altüst oldu.
Paul’un ne kadar doyumsuz olduğunu bildiğimden, aklıma bunun bir fırsat olduğu fikri yerleşti. Fırsatı görünce Paul’u odama davet ettim. Yani aslında tüm suç bendeydi. Hamile kalmamı da bir ceza olarak gördüm; şehvetime yenik düşmenin ve Zenith’e ihanet etmenin cezası.
Ama affedildim. Rudeus beni bağışladı. O zeki çocuk, neler olup bittiğini doğru bir şekilde akıl edip konuşmayı tam da gitmesi gereken yere yönlendirmeyi ve hatta durumu ustalıkla tatlıya bağlamayı başardı. O kadar soğukkanlı ve hesaplıydı ki, sanki daha önce benzer bir deneyim yaşamış gibiydi.
İnsanı tedirgin eden bir durumdu... yok, henüz fırsatım varken bu düşünceleri kafamdan atmak en iyisiydi.
Rudeus beni ürkütüyordu, bu yüzden elimden geldiğince ondan uzak durmaya özen gösterdim. Çocuk zekiydi; muhtemelen ondan kaçtığımı fark etmişti. Yine de beni kurtarmıştı. Bunun ona kendini iyi hissettirdiğini hiç sanmıyordum ama kendi hisleri yerine beni ve çocuğumu seçmişti.
Hayatımın geri kalanında ona borçlu kalacaktım. O, saygımı sonuna kadar hak eden biriydi.
Evet, kesinlikle hak ediyordu. Yaşadığım sürece ona minnettar kalacaktım. Bu yüzden karnımdaki çocuk sağ salim doğup büyüdüğünde, onun genç Efendi Rudeus’un hizmetine girmesini sağlayacaktım.
Rudeus
Aradan kayda değer hiçbir olay yaşanmadan birkaç ay geçti.
Sylphie inanılmaz bir hızla gelişiyordu. Artık Orta seviye büyüleri tılsımsız yapabiliyor, ince işçilik gerektiren marifetleri sergileyebilecek noktaya geliyordu. Buna karşılık kılıçtaki becerim pek değişmemişti. Fena sayılmazdım ama Paul’a karşı henüz tek bir raunt bile kazanamamıştım; bu yüzden gelişmem beni pek de heyecanlandırmıyordu.
Lilia’nın tavrı da yumuşamıştı. Eskiden etrafımdayken hep tetikte olurdu; gerçi küçüklüğümden beri büyüyle içli dışlı olduğum düşünülürse bu gayet doğaldı. Duygularını açıkça belli etmeme huyu pek değişmese de, artık sözlerinde ve hareketlerinde bana karşı ezici bir hürmet seziyordum. Yardımıma sevindiğini anlıyordum ama keşke bunu biraz dizginleseydi.
En azından o olaydan beri Lilia benimle biraz konuşmaya başlamıştı; çoğunlukla Paul hakkındaki eski hikâyelerden bahsederdi. Görünüşe göre yıllar önce ikisi de aynı talimgâhta kılıç eğitimi almıştı. Paul’un o zamanlar çok yetenekli olduğunu ama pratik yapmaktan nefret ettiğini anlatırdı. Ya da Paul’un kasabada fink atmak için talimleri nasıl ektiğini. Veya Paul’un gecenin bir yarısı ona zorla sahip olup bekâretini aldığını... Ya da sonunda Paul’un talimgâhtan nasıl kaçtığını.
Lilia yavaş yavaş tüm bunları bana açtı. Geçmiş hakkında anlattıkça, Paul hakkındaki düşüncelerim daha da yerin dibine girdi. Resmen tecavüzcü ve aldatan bir herifti. Tam bir çöp tenekesiydi.
Yine de tamamen içi çürümüş biri sayılmazdı. Çocuksu ve sorumsuzdu; kadınların anaç duygularını da nedense bu yönüyle gıdıklıyordu. Bana karşı iyi ve sert bir baba olmaya çalışıyordu ama bu maskeyi pek sürdüremiyordu; kafasına koyduğunda sadece içten ve dobra biri gibi görünüyordu ve kesinlikle baştan aşağı kötü biri olmadığını biliyordum.
“Hadi ama, bana baksana,” dedi Paul, beni daldığım düşüncelerden çekip alarak. Kılıç taliminin tam ortasındaydık. “Büyüyünce baban gibi havalı bir herif olmak istemiyor musun?”
Bu herifteki yüzsüzlük de kimsede yoktu gerçekten.
“Karısını aldatıp ailesini dağıtma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan biri olmak çok mu havalı yani?”
“Ngh…” Paul yüzünü buruşturdu.
Yüzündeki ifadeyi görünce biraz daha dikkatli olmaya karar verdim. Güya küçük ve dünyadan bihaber bir çocuktum. Ben kimseyi aldatmazdım; kızlar kendi rızalarıyla bana gelebilirdi. Bu işleri böyle hallederdim.
“Baksanıza,” dedim, “bunu duymak sizi bu kadar rahatsız ediyorsa, annemden başkasına el uzatmayı bırakır mısınız lütfen?”
“L-Lilia hariç, değil mi?”
Bu adam hiç akıllanmamıştı.
“Bir dahaki sefere annem tek kelime etmeden ailesinin yanına taşınabilir, biliyorsunuz değil mi?”
“Guh.”
Bu herif kendine harem kurmayı falan mı hayal ediyordu? Taşrada gizli bir emeklilik hayatı sürüp güzel bir eşe, istediğinde el atabileceği bir hizmetçiye ve kılıç yolunda eğiteceği bir oğula sahip olmak mıydı amacı?
Vay canına. Doğrusu biraz kıskandım. Onun bakış açısından bakarsak muhtemelen en harika son buydu. Hani şu hafif roman serisinin sonunda hem Louise hem de Siesta’yı kapmak gibi bir şeydi. Belki de bir şeyden habersizmiş gibi davranmak yerine onun izinden gitmeliydim?
Yok yok, sakinleş. Bizim o aile toplantısı bittiğinde Zenith’in gözlerindeki bakışı hatırlıyordum. Birinin bana öyle bakmasını ister miydim sanki? Bir eş fazlasıyla yeterdi, kalsın.
“Erkeksin sonuçta,” dedi Paul. “Halden anlarsın.” Hâlâ geri adım atmaya niyeti yoktu.
Ne demek istediğini anlıyordum ama bu ona katıldığım anlamına gelmiyordu. “Altı yaşındaki bir erkek çocuğu ne anlasın?”
“Bak mesela Sylphie; ondan hoşlanıyorsun, değil mi? Büyüyünce fıstık gibi olacak.”
Doğrusu bu konuda ona haksızsın diyemezdim. “Haklısınız galiba. Gerçi bence şu an bile gayet sevimli.”
“Bak, anlıyorsun işte.”
“Öyle olsun.”
Evet, Paul beş para etmezin tekiydi ama bu konuda ikimiz de aynı kafadaydık sanki. Dışarıdan çocuk gibi görünebilirdim ama zihnen kırk yaşını geçmiş işsiz bir asalak sayılırdım. Hakiki bir çöpün sözlük tanımıydım yani.
Video oyunları söz konusu olduğunda kızlara bayılır, haremlere tapardım. Belki de özümde Paul ile aynı kumaştan, iflah olmaz bir çapkındım. Belki de Sylphie’nin iç çamaşırını çekip çıkardığım o olay, onunla aynı dili konuşmaya başladığımız andı. O günden beri Paul’un uzlaşmaya ve bana açılmaya daha istekli olduğunu hissediyordum. Zayıf yönlerimi görmek, belki de onda o mantıksız derecede sert bir baba olma arzusunu törpülemişti. O da bir yandan büyüyordu işte.
“Hehehe…”
Başımı çevirip baktığımda Paul’un pis pis sırıtıp kıkırdadığını gördüm. Bakışları bana değil, arkama dönüktü. Arkamı dönünce orada dikilen Sylphie’yi gördüm. Bizim eve gelmesi pek alışıldık bir durum değildi.
Daha dikkatli bakınca hafifçe kızardığını ve ellerini kıpır kıpır oynattığını fark ettim. Beni duymuş olmalıydı.
“Hadi, demin söylediğini bir de onun yüzüne söylesene,” dedi Paul.
Burnumdan hafifçe soludum. Bu adamı cidden hiç anlayamıyordum.
Anlaşılan Paul’un daha alacak çok yolu vardı. Yürekten gelen sözler bile, sürekli duyulup alışıldığında etkisini yitirirdi. O sözleri şimdi tekrarlamak olmazdı. Ben de Sylphie’ye sadece sessiz bir tebessümle karşılık verip el sallamakla yetindim.
Hem Sylphie henüz altı yaşındaydı; bu tür muhabbetler için önünde koskoca bir on yıl vardı. Bu körpe yaşta sürekli ona ne kadar tatlı olduğunu hatırlatırsam, büyüyünce burnu havada ve şımarık biri olup çıkardı. Önceki hayatımdaki ablam bunun yaşayan kanıtıydı.
“Şey, yani… b-bence sen de çok havalısın, Rudy,” dedi.
“Öyle mi? Teşekkürler, Sylphie!” Beyaz dişlerim göz kamaştırıcı bir parıltıyla parıldasın diye umarak sırıttım (gerçi parıldamadılar tabii).
Sylphie politik davranmakta harikaydı; yukarıya doğru bakan gözlerindeki ifadeyi neredeyse samimiyet zannedecektim. Sevimli olduğunu söylerken kesinlikle ciddiydim ama bunun altında hiçbir romantik his yatmıyordu.
En azından şimdilik.
“Pekâlâ baba. Biz çıkıyoruz,” dedim.
“Dışarıda samanların üstünde yuvarlanmayın sakın, tamam mı?”
Yok artık! Sanki yapacakmışım gibi! Benden bahsediyoruz, senden değil!
“Anne!” diye seslenmeye başladım. “Babam yine—”
“Gah! Hayır, dur!”
Böylece evimiz bugün de yine huzurlu bir gün geçirecekti.
***
Kısa bir süre sonra Zenith doğum yaptı.
Zorlu bir deneyimdi, ters doğumdu. Lilia bu haliyle gebe olmasına rağmen köyden yaşlı bir ebe çağırdı ama o bile durumun umutsuz olduğunu söyledi. O derece kötüydü.
Doğum epey uzun sürdü; hem anne hem de bebek tehlikedeydi. Lilia bildiği ne varsa ortaya koydu, ben de pek beceremediğim halde durmaksızın İyileştirme büyüleri yaparak destek oldum.
Neticede çabalarımız sonuç verdi ve doğum başarıyla tamamlandı. Bebek, ilk sağlıklı çığlıklarını atarak bu dünyaya sağ salim gözlerini açtı.
Bir kızdı. Bir kız kardeşim olmuştu. Erkek kardeş olmadığına sevinmiştim.
Fakat Lilia’nın da sancıları başlayınca rahatlamamız kısa sürdü. Hepimiz zaten bitkin düşmüştük, gardımız inmişti. Aklımdan “erken doğum” kelimeleri geçiverdi.
Ancak bu kez ebe işinin hakkını vermeyi bildi. Ters doğumlarda pek iyi olmasa da erken doğum konusunda tecrübeli olduğunu iddia ediyordu. Yaş kemale erince tecrübe de geliyordu gerçekten.
Ebenin talimatlarına uydum; Paul’un kıçına bir tekme basarak onu dalgınlığından çekip çıkardım ve Lilia’yı odama taşıttım. O bu işle uğraşırken ben de büyü kullanarak doğacak bebek için yeni bir banyo suyu hazırladım, evdeki bütün temiz bezleri ve havluları toplayıp ebenin yanına döndüm.
Oradan sonrasını ona bıraktım.
Bebek doğduğu anda Lilia tüm gücüyle Paul’un adını haykırdı. Paul yanı başında, eriyip biten bir halde onun elini tutuyordu.
Bebek, Zenith’inkine kıyasla daha küçüktü ama yine de aynı şekilde ciğerleri patlarcasına ağlıyordu. Bu da bir kızdı. İki kız evlat. İki küçük kız kardeş. Paul, her iki çocuğunun da kız olduğunu düşünürken kendi kendine mahcup bir şekilde kıkırdadı. O gün ikinci kez, yüzündeki o taze babalara has koca, aptal sırıtışa şahit oldum.
Yine de Paul hiç de özenilecek bir durumda değildi. Evdeki kadın nüfusu ikiye katlanmıştı. Böyle bir vaziyette hiyerarşinin en dibini kim boylardı peki? Muhtemelen hizmetçiyle aldatıp onu hamile bırakan o herif. Bana gelince, kendimi havalı ağabey olarak konumlandırmayı umuyordum. Paul’un saygı görmesine imkân yoktu.
Zenith’in kızına Norn adı verildi. Lilia’nın kızının adıysa Aisha oldu.
10. Bölüm:
Büyüme Sancısı
Artık yedi yaşındaydım.
İki küçük kız kardeşim Norn ve Aisha hızla büyüyordu. Altlarına işediklerinde ağlıyor, kaka yaptıklarında ağlıyor, bir şeye canları sıkılınca ağlıyor, ortada hiçbir şey yokken bile ağlıyorlardı. Gecenin bir yarısı ağlarlar, sabahın köründe ağlarlar, öğleden sonra gelip çattığında ise bilhassa cansiperane bir vaveyla kopardı.
Çok geçmeden Paul ve Zenith ortaklaşa bir sinir krizinin eşiğine geldi. Soğukkanlılığını koruyan tek kişi Lilia’ydı. “Gördünüz mü!” derdi, her zamanki gibi iki kızla da ustalıkla ilgilenirken. “İşte çocuk yetiştirmek böyle bir şeydir! Küçük Rudeus’la işler fazla kolaydı! Ona gerçek çocuk yetiştirme bile denemezdi!”
Benim durumuma gelince; önceki hayatımdaki küçük kardeşim sağ olsun, ağlayan bebeklere zaten alışkındım, bu yüzden pek umurumda olmuyordu. Övünmek gibi olmasın ama yine kardeşim sayesinde bebek bakma tecrübem de vardı; bu yüzden bezleri çevikçe değiştirir, çamaşıra ve temizliğe yardım ederdim. Paul beni izlerken kendi halinden epey utanırdı. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı öncesinde doğmuş tipik bir Japon erkeği gibi, ev işlerinden zerre kadar anlamıyordu.
Kılıçtaki ustalığı tartışılmazdı şüphesiz, kasaba halkı da ona saygı duyuyordu ama baba olmak için gereken vasıfların ancak yarısına sahipti.
Üstelik bu onun ikinci seferiydi. Sabır ver yarabbim.
***
Paul’un onurunu biraz olsun kurtarmak adına, gelin biraz onun meziyetlerinden bahsedeyim. Kabul, kusurları diz boyu bir adamdı ve aslına bakarsanız tam bir insan müsveddesiydi. Peki neden bunu anlatıyorum?
Çünkü güçlüydü. Becerileri şunlardı:
Kılıç Tanrısı Tarzı: İleri.
Su Tanrısı Tarzı: İleri.
Kuzey Tanrısı Tarzı: İleri.
Evet. Her üç ekolde de İleri seviyedeydi. Gözünüzde canlanması için şöyle diyeyim: Yetenekli birinin belli bir ekolde İleri seviyeye ulaşması için en az on yıllık sıkı bir adanmışlık gerektiği söylenirdi. Kendo terimleriyle ifade edecek olursak, dördüncü veya beşinci dan civarına denk geliyordu. Orta seviye yaklaşık birinci ile üçüncü dan arasındaydı ve kişinin tam teşekküllü bir şövalye sayıldığı mertebeydi. Aziz seviyesine ulaşmak ise altıncı dan veya daha üstüne denk bir ustalık gerektirirdi ama bunun konumuzla ilgisi yok.
Özetle Paul; kendo, judo ve karatede dördüncü dana ulaşmış ve tüm bunları eğitimini tamamlamadan yarıda bırakmış birinin becerilerine sahipti. Bir yetişkin olarak beş para etmezdi ama güç bakımından adam tescilli bir belalıydı. Üstelik henüz yirmili yaşlarının ortasında olmasına rağmen, neredeyse ürkütücü miktarda gerçek savaş tecrübesine sahipti.
Bu tecrübe onu hem kurnaz hem de pragmatik biri yapmıştı. İçgüdüsel bir mesele olduğundan yarısını bile zar zor idrak edebiliyordum ama adamın hakiki bir usta olduğu apaçık ortadaydı. Paul’un yanında geçirdiğim iki yıllık eğitimde Başlangıç seviyesinin ötesine bile geçememiştim. Belki birkaç yıl sonra vücudum daha da gelişince bu durum değişebilirdi ama şimdilik zihnimde hangi simülasyonu yaparsam yapayım, onu yenebileceğimi göremiyordum. Büyü repertuarımın tamamını kullansam ve aklıma gelen her türlü pis numarayı denesem bile zafer bana hiç de yakın hissettirmiyordu.
Paul’un canavarlarla savaştığını daha önce görmüştüm.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunu bana bizzat göstermişti. Canavarların ortaya çıktığına dair birkaç rapor almıştı ve “bir savaşa tanık olmanın bana iyi bir tecrübe olacağını” söyleyerek uzaktan izlemem için beni peşinden sürüklemişti.
Dürüst olmak gerekirse: Gerçekten inanılmazdı.
Paul dört canavara karşı tek başınaydı. Bunlardan üçü, eğitimli Dobermanlar gibi hareket eden köpek benzeri yaratıklar, yani Taarruz Köpekleriydi. Dördüncüsü ise Yok Edici Yaban Domuzu olarak bilinen, iki ayak üzerinde duran, dört kollu domuzumsu bir ucubeydi. Domuz, arkasında nizam almış üç köpekle birlikte ormanın içinden çıkıvermişti.
Paul tek bir kılıç darbesiyle hepsinin kellesini alarak işlerini tereyağından kıl çeker gibi halletti.
Tekrar ediyorum: Gerçekten inanılmazdı.
Dövüş tarzında kendine has bir zarafet vardı; insanın kalbini hızlandıran ama izlerken de insana güven veren gizemli bir ritim. Bunu açıklayacak doğru düzgün bir kelimem yoktu ama tek bir kelimeye indirgemem gerekirse, buna karizma derdim.
Paul’un dövüş tarzının bir karizması vardı. Emrindeki adamların mutlak güvenini kazanmış, Zenith’in kalbini çalmış, Lilia’nın şehvetini körüklemiş ve hatta Bayan Eto’nun bile aklını başından almıştı. Tüm köydeki en gözde erkekti.
Karizmayı bir kenara bırakırsak, Paul’un yanımda olmasına, benden daha güçlü birinin bu kadar yakınımda bulunmasına minnettardım. O olmasaydı burnu havada bir velet olup çıkabilirdim. Büyüdeki yeteneğime güvenip birkaç canavara meydan okumaya kalkar ve bir Taarruz Köpeği sürüsüyle baş edemeyip kelimenin tam anlamıyla paramparça edilirdim.
Canavarlar yapmasa bile insanlar yapardı. Yeteneklerimin kibrine kapılsaydım, kesinlikle alt edemeyeceğim birine çatardım. Sık rastlanan bir hikâyeydi bu ve başıma ne gelse hak etmiş olurdum.
Bu dünyadaki kılıç ustaları, alışık olduğum sınırların ötesinde becerilere sahipti. Saatte elli kilometreye varan hızlarda koşabiliyorlardı ve refleksleri ile hareket takip yetenekleri dudak uçuklatıcıydı. İyileştirme büyüsünün varlığı sayesinde yaralanmalardan kaynaklanan ölümün önüne geçilebildiği için, bu kılıç ustaları düşmanlarını tek bir hamlede öldürme üzerine talim yapmışlardı. Canavarların cirit attığı bir dünyada insanların bu kadar güçlenmesi gayet doğaldı.
Yine de Paul bile sadece İleri seviyedeydi. Sırf resmi kademelerde bile sıralamada ondan çok daha üstte olan pek çok insan vardı. Ve dışarıda, Paul’un destek alsa bile yenmeyi hayal bile edemeyeceği kadar dünyaca ünlü şahsiyetler ve canavarlar mevcuttu.
Büyük balık her zaman küçük balığı yutardı sonuçta.
Bana kılıç kullanmayı öğrettiği için Paul’a minnettardım. Ancak bunun dışında baba olarak hâlâ bir hiçti. Tıpkı hem Olimpiyat altın madalyası sahibi olup hem de sabıkalı bir suçlu olan birine benziyordu.
***
Bir gün her zamanki gibi Paul ile kılıç talimi yapıyordum. O gün de onu yenemeyeceğimi bir kez daha anlamıştım. Muhtemelen ertesi gün de yenemeyecektim. Son zamanlarda hiç geliştiğimi hissetmiyordum. Yine de denemeye devam etmezsem kesinlikle daha iyiye gidemezdim.
Ayrıca o gelişme hissini yaşamasam bile vücudum talimleri hafızasına kazıyordu. Muhtemelen yani. Öyle olması gerekirdi, değil mi?
Tam bunları tartıp biçerken Paul sessizliği bozdu.
“Bu arada Rudy,” dedi aniden bir şey hatırlamış gibi, “okul işi… Yok ya, muhtemelen senin ihtiyacın yoktur. Boş ver. Hadi devam edelim.”
Sanki hiçbir şey olmamış gibi lafı hemen kesip tahta kılıcını hazır duruma getirdi.
Bunu öylece geçiştirmesine izin vermezdim. “Okul derken neyi kastettin?” diye sordum.
“Fittoa’nın başkenti Roa’da okuma yazma, aritmetik, tarih, görgü kuralları ve buna benzer şeylerin öğretildiği bir eğitim kurumu var.”
“Duymuştum.”
“Normalde senin yaşlarındayken oraya gitmeye başlarsın ama… senin pek ihtiyacın yok galiba? Okuyup yazmayı, hesap kitap yapmayı zaten biliyorsun, değil mi?”
“Şey, evet.”
Bana aritmetiği Roxy’nin öğrettiğini sanmalarına izin vermiştim. İki yeni kız bebekle birlikte evdeki maddi durum epey sıkışmıştı; Zenith de sürekli hesap defterlerini inceleyip durduğu için ona yardım etmeye karar vermiştim—bu da onda büyük bir şok yaratmıştı. Bir dahi olduğum konusunda yine bir curcuna kopacak gibi görününce bunu savuşturmak için Roxy’nin adını yumurtlayıvermiştim.
E haliyle, bu durum Roxy’nin onların gözündeki değerini artırdıysa ne âlâ.
“Ama okulu merak ediyorum,” dedim. “Orada benim yaşlarımda bir sürü çocuk olur, değil mi? Belki biraz arkadaş edinirim.”
Paul boğazına bir şey takılmış gibi yutkundu.
“Yani öyle pek matah bir yer sayılmaz. Görgü kuralları dediğin kasıntı saçmalıklardan ibaret, tarih bilmenin kimseye bir faydası yok ve kesin zorbalığa uğrarsın. Bir sürü yerel soylu veledi olacak orada gerçi ama birinci olamadıkları her an arıza çıkarırlar. Senin gibi bir çocuk aralarına girdiğinde muhtemelen çeteleşip seni hırpalarlar. Üstelik benim babam bir markiydi; sen benden bile daha düşük bir mevkide olacağın için seni daha da görmemiş bir sonradan görme olarak göreceklerdir.”
Paul’un bu özeti bizzat kendi tecrübelerinden süzülmüş gibiydi. Katı babasından ve yozlaşmış soylulardan iğrendiği için evden kaçmıştı. Görgü kuralları ve tarih, hakiki bir Asura soylusu olmanın kaçınılmaz bir parçası olduğuna göre bu derslere katlanmayı epey zor bulmuş olmalıydı.
Biz konuşurken aramızdaki havayı bariz bir gerginlik kapladı. “Sahi mi?” diye sordum. “Soyluların kızlarının epey sevimli olduğunu sanırdım.”
“Orada bir dur bakalım. Soylu kızları yüzlerine kat kat makyaj sıvar, saçlarına takıntılı bir özen gösterir ve buram buram parfüm kokarlar. Yani tamam, bazıları kılıç talimi yapar ve fıstık gibidir ama çoğunluğu vücutlarını korselerin altına gizler; üstelik birini yatağa atıp üstündekileri çıkardığında bile hiç hareket etmedikleri için vücutları vıcık vıcık ve sarkıktır. Baban bu konuda defalarca kazık yedi.” Konuşurken gözlerinde uzaklara dalıp giden bir bakış vardı.
Ne saçmalık ama. Yine de adam bu tecrübeleri yaşadıktan sonra Zenith gibi dünya güzeli bir eş bulduğuna göre belki de bir bildiği vardı.
“O zaman okula gitmesem de olur belki,” dedim. En başta Sylphie’ye öğretmek istediğim bir sürü şey vardı hâlâ. Üstelik kesin zorbalığa uğrayacağımı bildiğim bir yere gidecek kadar aklımı kaçırmamıştım. Neredeyse yirmi yıl boyunca laf olsun diye eve kapanmamıştım ya.
“Doğru karar,” dedi Paul. “Canın ille de bir şeyler öğrenmek isterse maceracı olup zindanlara dalarsın.”
“Maceracı mı?”
“Aynen öyle. Zindanlara dalmak harikadır. Oradaki hatunlar makyaj yapmaz, böylece kimin güzel kimin çirkin olduğunu bir bakışta anlarsın. Ve ister kılıç ustası, ister asker, ister büyücü olsunlar, hepsinin fiziği taş gibidir.”
Pekâlâ, bu işin pis kısımlarını bir kenara bırakırsak, okuduklarıma göre labirentler aslında bir tür canavardı. Basit mağaralar olarak başlar, ancak sihirli enerjinin birikmesiyle başkalaşarak labirentlere dönüşürlerdi.
Labirentin en derin noktasında, güç kaynağı olarak düşünebileceğiniz bir sihirli kristal bulunurdu ve bu kristal, muhafızlık görevi gören bir bölüm sonu canavarı tarafından korunurdu. Bu sihirli kristal, etrafa güçlü ve çekici bir enerji yayan bir yemdi. Canavarlar bu enerjiye kapılarak labirentin içine çekilir, orada tuzaklara kurban gider, açlıktan ölür veya kristali koruyan muhafız tarafından katledilirdi; labirent de ölen bu canavarların sihirli özünü emerdi.
Fakat yeni oluşan labirentlerin sihirli kristalleri çoğu zaman canavarlar tarafından mideye indirilir ya da mağaranın çökmesiyle tuzla buz olurdu. Bazılarının böyle eften püften sebeplerle yok olduğunu duymak, onları yaşayan birer varlık gibi gösteriyordu adeta.
Ancak bu sihirli kristallere çekilenler yalnızca canavarlar değildi. İnsanlar da onları oldukça cezbedici buluyordu. Bu kristaller belirli büyüler için katalizör olarak kullanılabilir ve oldukça yüksek fiyatlara alıcı bulurdu. Boyutları büyüdükçe fiyatları da artardı ama küçüğü bile bir insanın koca bir yılı bolluk içinde geçirmesine yeterdi. Üstelik canavarların umursadığı tek hazine bu sihirli kristallerken, insanlar için durum öyle değildi.
Zaman geçtikçe labirentin yuttuğu canavarlara ve maceracılara ait teçhizatlar sihirli enerjiyle dolup taşardı. Böylece yeni bir tür yeme dönüşürlerdi: sihirli eşyalar.
Sihirli eşyalar, kullanıcının kendi büyü enerjisine ihtiyaç duymadan kullanılabilmeleriyle sihirli aletlerden ayrılırdı. Yine de çoğu sihirli eşya öyle pek işe yarar güçlerle gelmezdi; çoğunun gücü çöp hükmündeydi. Yine de aralarında kullanıcıya Aziz mertebesindeki bir büyücünün yeteneklerini bahşeden bir tanesine denk gelme ihtimaliniz vardı. Bu tarz eşyalar bir servet değerindeydi ve insanlar köşeyi kısa yoldan dönme hayalleriyle labirentlerin derinliklerine dalardı.
Fakat büyük çoğunluğu ödüllerine ulaşamadan can verir, ölümleriyle labirenti beslerdi; zira labirent onların sihirli özlerini alıp daha da büyümek ve derinleşmek için kullanırdı. Köklü labirentlerin derinliklerinin hazine yığınlarıyla dolup taşmasının sebebi buydu işte.
Bilinen en eski ve en derin labirent, Kızıl Ejder sıradağlarındaki kutsal Ejder Haykırışı Dağı’nın eteğinde bulunan Ejder Tanrısı Çukuru’ydu. Okuduğum kadarıyla en az on bin yıldır oradaydı ve yaklaşık iki bin beş yüz kattan oluştuğu tahmin ediliyordu.
Görünüşe göre bu devasa zindan, Ejder Haykırışı Dağı’nın tam zirvesindeki bir deliğe bağlıydı. O deliğe atlayarak muhtemelen doğrudan en derin kata kadar dalabilirdiniz ama bu numarayı deneyip de sağ dönen tek bir Allah’ın kulu bile olmamıştı.
Bu arada o “delik” bir volkan krateri falan değildi. Söylentiye göre bizzat labirent kızıl ejderhaları yutmak için açmıştı orayı; yakınından biri uçacak olsa Çukur onu koca ağzıyla içine çekiveriyordu.
Bu efsaneyi doğrulayacak pek bir kanıt yoktu gerçi. Yine de Çukur’un kadim bir canavar olduğu düşünülünce kulağa o kadar da imkânsız gelmiyordu.
Salt zorluk açısından bakacak olursak… İlahi Kıta’da yer alan ve adına yaraşır Cehennem ile Ringus Denizi’nin ortasındaki İblis Mağarası vardı. İkisine de ulaşması bile ölümcül derecede zordu, yani oraya vardıktan sonra erzak tazelemek neredeyse imkânsızdı. Aşırı derinlikleri ve içlerini öyle ağırdan alarak keşfedemeyeceğiniz gerçeği göz önüne alındığında, bir maceracının karşılaşabileceği en çetin sınavlar olarak nam salmışlardı.
Şu an için bu konudaki bilgim bundan ibaretti.
“Labirentlerle ilgili biraz bir şeyler okumuştum…”
“Ha, Üç Kılıç Ustası ve Labirent’i diyorsun, değil mi? Öyle efsanevi bir zindanı keşfetmek, adını tarihe yazdırmanın kesin yoludur. Sen de bir şansını denemeyi düşündün mü hiç?”
Üç Kılıç Ustası ve Labirent, ileride Kılıç Tanrısı, Su Tanrısı ve Kuzey Tanrısı olarak anılacak üç dahi genç savaşçının hikâyesiydi. Kitap ilk tanışmalarıyla başlıyor ve onları devasa bir labirente meydan okumaya götüren türlü dönemeçlerle devam ediyordu. Yol boyunca bolca çekişme, kahkaha ve erkek erkeğe kurulan dostlukların yanı sıra birkaç acı veda da vardı; sonunda da tabii ki amaçlarına zaferle ulaşıyorlardı.
O kitaptaki labirent sadece yüz kat kadardı gerçi, ama o kadarı bile yetip de artıyordu.
“Ama o sadece bir hikâye değil mi?”
“Yok canım. Nesiller boyu aktardığımız o üç büyük ekolün o labirentin içinde doğduğunu söylerler.”
“Hmm, öyle mi? Ama o adamlar Tanrı sınıfı kılıç ustaları oldukları halde binbir türlü zorluk çekmişler… Benim orada beş dakika bile dayanabileceğimi sanmıyorum.”
“Hadi oradan, ben eskiden zırt pırt labirentlerde gezinirdim be. Senden bir şeycik olmaz.”
Paul hemen, Balıkadamlarla dolu bir labirente girmek için bir grup insan savaşçıyla birlik olan genç bir Oni adamın ve birkaç yoldaşlarının canı pahasına kazandıkları zaferin hikâyesine daldı. Ben daha bunu sindiremeden, kazara bir labirente düşen, tesadüfen kendi büyücüsünü kaybetmiş bir partiye katılan ve savaşın hararetiyle içindeki gizli yetenekleri keşfeden beceriksiz bir büyücünün hikâyesine geçti.
Sanki Paul bu konuşmanın provasını önceden yapmış gibiydi.
Düşününce… kılıç ustası olmamı istiyordu, değil mi? Sanırım planı kafamı macera hikâyeleriyle doldurup aklımı labirentler ve dramatik savaş hayalleriyle çelmekti. İlgimi çekmiyor değildi hani, özellikle de labirentlerin kendisi söz konusu olduğunda. Ama genel olarak bakınca kulağa fazlasıyla tehlikeli geliyordu.
Bir kere, o kitaptaki insanların eceli fena halde ansızın geliyordu. Üç kılıç ustası tek karakterler değildi elbette, ama seferden sağ çıkan yegâne kişiler onlardı. Yoldaşlarından biri daha lafın ortasındayken nereden geldiği belirsiz bir ateş topuyla kömüre dönmüştü. Bir diğeri yerdeki bir delikten aşağı düşüp pestil olmuştu. Ha, bir de saklandığı yerden kafasını çıkardığı an ikiye biçilen bir herif vardı. Korkunç canavarları tereyağından kıl çeker gibi devirebilecek kadar güçlü savaşçılar bile en ufak bir dikkatsizlik anında tuzaklara kurban gidiyordu.
Bizim üç kahraman ana karakter oldukları için bu engelleri burunları bile kanamadan aşmışlardı, ama benim gibi sakar birinin bunu başarabileceğinden şüpheliydim. Ne de olsa dünyadan bihaber bir tiptim ben.
“Ne diyorsun? Maceracılık da bayağı eğlenceli olabilir, değil mi?”
“Hadi ama, ciddi olamazsın.”
Sırf heyecan olsun diye kendimi neden bile bile tehlikeye atayım ki? Paul’ünkü gibi kadınlarla dolu, rahat bir hayat kulağa çok daha cazip geliyordu.
“Ben hayatımı etek peşinde koşarak geçirmeye daha yatkınım sanki.”
“Oho! Harbi benim oğlumsun be!”
“İdealim, tıpkı sevgili babacığım gibi kendime ufak bir harem kurmak.”
“Sahi mi? Şimdilik teker teker kovalasan daha iyi edersin ama.”
Paul sırıtırken arkamı işaret etti. Döndüğümde suratı fena halde asılmış bir Sylphie ile burun buruna geldim.
Harika zamanlama, aptal kafam.
***
Son zamanlarda odamda Sylphie ile çokça vakit geçiriyor, ona temel matematik ve fen anlatıyordum. Sözsüz büyü yapmanın gerçekte nasıl çalıştığını ayrıntılarıyla anlamasını sağlamanın en kestirme yolu bu gibi görünüyordu.
Ne yazık ki önceki hayatımda ortaokuldan sonra okulu bırakmıştım. Gerçi lafta kafasızlara layık bir liseye kapağı atmıştım ama hemen ardından terk etmiştim.
Haliyle ona öğretebileceklerimin belirgin bir sınırı vardı. Kitap bilgisi her şey demek değildi elbet… ama derslerimi biraz daha ciddiye almadığım için kendime kızmaya başlıyordum.
Şu ana kadar Sylphie temel okuma yazmayı sökmüş, iki basamaklı sayıları çarpmayı kavramıştı. Çarpım tablosunda biraz zorlanmıştı ama kız aptal değildi kesinlikle. Muhtemelen bölmeyi de yakında çözerdi. Büyünün yanı sıra ona bazı temel bilimsel kavramları da öğretiyordum.
“Su ısıtılınca neden, şey… buhara dönüşüyor?”
“Şöyle ki, su doğal olarak havaya karışır ama bunun için biraz ısı gerekir. Dolayısıyla hava ne kadar ısınırsa o kadar kolay karışır.”
Bugün buharlaşma, yoğuşma ve yağış döngüsünü işliyorduk.
“…?”
Sylphie’nin yüz ifadesinden ne dediğimi pek anlamadığı apaçık ortadaydı. Yine de genel olarak çabuk öğrenen biri olduğunu kanıtlamıştı. Muhtemelen hep dikkatini verdiği ve elinden geleni yaptığı içindi.
“Şey… Temelde yeterince ısıtırsan her şey erir, tamam mı? Yeniden soğursa da katı haline döner.” Öğretmen falan olmadığım için elimden gelenin en iyisi buydu.
Zaten Sylphie benden daha zekiydi. Muhtemelen aklına yatana kadar kendi kendine birkaç şey denerdi. Büyü sayesinde bu tür deneyler için öyle alet edevata da pek ihtiyaç kalmıyordu.
“Her şey eriyebilir mi? Taşlar bile mi?”
“Aynen öyle. Ama fena halde yüksek bir ısı gerekir.”
“Sen eritebilir misin, Rudy?”
“Elbette.” Gerçi hiç denememiştim.
Yine de iyice odaklandığımda etrafımdaki havadaki farklı elementleri kabaca ayırt edebiliyordum artık. Muhtemelen bir taşa eriyene kadar oksijen ve hidrojen basabilirdim.
Bu arada, aniden bir lav patlaması yaratmanı sağlayan Magma Fıskiyesi adında bir büyü de vardı. Bana toprak ve ateş büyüsünün birleşimi gibi geliyordu ama İleri düzey bir ateş büyüsü olarak sınıflandırılmıştı.
Burada her şeyi muntazam disiplinlere ayırmayı seviyorlardı ama aslında hepsi birbiriyle bağlantılıydı. Büyülerini güçlendirmenin tek yolu daha fazla ham büyü gücü pompalamak değildi; örneğin yanıcı gazları kontrol ederek çok daha verimli bir şekilde yoğun ısı üretebilirdiniz.
Şimdiye kadar bunları çözmüştüm. Ama ötesi gelmemişti. Roxy gittiğinden beri büyücülük kabiliyetim pek gelişmemişti aslında. Sadece elimdeki büyüleri birleştirmenin, onları daha etkili kullanmanın ve ufak tefek bilimsel dokunuşlarla güçlerini artırmanın yollarını bulup duruyordum.
Dışarıdan bakınca muhtemelen güçleniyormuşum gibi görünüyordu… ama daha çok bir duvara toslamışım gibi hissettiriyordu. Mevcut bilgi seviyemle, şu an yapabildiklerimden daha zorlu bir şeyi asla başaramayabilirdim.
Eski hayatımda ihtiyacım olduğunda internetten bilgi bulmak çok kolaydı, gelgelelim
bu dünyada öyle pratik bir şey yoktu. Belki de cidden bana öğretecek birine ihtiyacım vardı…
“Hmm. Okul, ha…?”
Roxy büyücülük okullarının çok katı kuralları ve standartları olduğundan bahsetmişti ama belki birine girmenin bir yolunu bulabilirdim.
“Okula mı gideceksin, Rudy?”
Görünüşe göre sesli düşünmüştüm. Sylphie yüzünde endişeli bir ifadeyle bana doğru döndü.
Bu hareket zümrüt yeşili saçlarının hafifçe dalgalanmasına neden oldu. Son zamanlarda biraz uzatıyordu… muhtemelen ayda bir üstü kapalı çıtlattığım içindi. Şu an sadece küt sayılabilecek bir boydaydı ama o dağınık buklelerinin kafasını her oynattığında kıpırdamasını izlemek pek hoştu.
Yakında at kuyruğu kıvamına gelirdi.
“Yok, öyle bir niyetim yok. Babam öyle acımasızca zorbalığa uğrarsın ki hiçbir şey öğrenemezsin diyor.”
“Ama yine bir tuhaf davranıyorsun…”
Bir dakika, ciddi miydi?
Bunu ilk kez duyuyordum. Yine mi çuvallamıştım? Halbuki onun yanındayken “dünyadan bihaber masum çocuk” rolünü sürdürmek için o kadar çabalıyordum ki…
“Annemle babama sorarsan bebekliğimden beri tuhafım zaten.”
Ufak bir şakayla ağzını aramaya çalışıyordum ama Sylphie kaşlarını çatıp başını iki yana salladı.
“Onu kastetmedim. Son zamanlarda biraz üzgün gibisin.”
Ha. Oh be.
Bir şekilde gerçek yüzümü gördü diye ödüm kopmuştu, meğer sadece benim için endişeleniyormuş.
“Şey, son zamanlarda pek ilerleme kaydedemedim de. Ne büyüde ne de kılıçta bir arpa boyu yol gidebiliyorum.”
“Ama şimdiden inanılmazsın ki, Rudy…”
“Yaşıma göre belki.”
Doğru, muhtemelen bu dünyada benim seviyemde pek çocuk yoktu. Yine de dişe dokunur pek bir şey başarmış sayılmazdım. Büyüdeki “hünerim” kısmen önceki hayatımın anılarından, kısmen de sözsüz büyü yapmayı erkenden kavramış olmamdan ileri geliyordu. Bu iki etken bana çoğu insanın önünde bir avantaj sağlamıştı. Ama şimdi bu duvara toslamıştım ve aşmanın bir yolunu bulamıyordum. Çoğu boşa geçmiş otuz dört yılı hatırlıyor olmamın artık pek bir faydası kalmamıştı.
Fırsatım varken ders çalışmadığım için kendime lanet okumak kolaydı ama olan olmuştu bir kere. Hem önceki dünyamdaki gerçekler bu dünyada her zaman geçerli olacak diye bir kural da yoktu. Buranın keşfetmem gereken kendi kuralları vardı. Sonsuza dek eski anılarıma sırtımı dayayamazdım.
Buradaki temel kanun büyüydü. Ve onu anlamak için bu dünyayı anlamam gerekiyordu.
“Yine de sanırım artık bir sonraki adımı atma vaktim geldi, anlıyor musun?”
Sylphie büyüde durmaksızın ilerliyor, her geçen gün daha da akıllanıyordu. Onun gelişimini izlemek beni biraz zavallı hissettirmeye başlamıştı. Onun yanında yerimde sayıyordum resmen.
Şimdilik kendimi bu hikâyenin dünyadan bihaber ana karakteri olarak görebilirdim. Ama şu kibirli kıçımı toparlamazsam, bu kız günün birinde beni fena halde sollayacaktı.
Sylphie kaşlarını daha da çatarak üsteledi. “Bir yere mi gideceksin?”
“Yani, belki,” diye cevap verdim. “Babam labirent keşfetmeyi denemem gerektiğini söyledi, hem bu köyde yapabileceğim pek bir şey kalmadı… Sanırım sonunda bir okula gideceğim ya da maceracılığı deneyeceğim.”
Öyle lafın gelişi, pek de düşünmeden söyleyivermiştim. Ama nedense…
“H-hayır!” diye bağırdı Sylphie ve kollarını boynuma doladı.
Oho. Bu da ne böyle, hmm? İtiraf sahnesi vakti mi geldi yoksa?!
Fakat bu düşünce aklımdan geçerken bile titrediğini fark ettim.
“Şey… Sylphiette Hanım?”
“Hayır… Hayır… Hayır!”
Kız beni öyle bir sıkıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. Ne diyeceğimi bilemeyip bir an sessiz kaldım.
“Git… Gitme, Rudy! Hık… Ühüüü!”
Bunu olumsuz yorumlamış olacak ki Sylphie hüngür hüngür ağlamaya başladı. Minik omuzları sarsılarak yüzünü göğsüme gömdü.
Ha? Ciddi misin? Neler oluyor yahu?
Şu an için kızın teselliye ihtiyacı olduğu açıktı, bu yüzden başını okşayıp sırtını sıvazladım. Kollarımı Sylphie’ye doladım. Yüzümü saçlarına gömdüğümde, son derece güzel koktuğunu fark ettim.
Aman tanrım. Katıksız bir saadet.
Onu öylece… yanımda tutabilir miyim? Lütfen?
“Hık… Lütfen, Rudy… Git… Gitme bir yere…”
Aman diyeyim. Kendine gel aptal.
“T-tamam…”
Aslında gayet mantıklıydı.
Bir süredir Sylphie neredeyse her gün sabahın köründe bize geliyordu. Kılıç talimi yapışımı mutlulukla izliyor, ardından büyüye ve derslerine geçiyorduk.
Birdenbire çekip gitsem, Sylphie’nin bütün günlük rutini yok olacak ve yine bir başına kalacaktı. Artık büyüsüyle zorbaları savuşturabiliyordu gerçi ama başka arkadaş edindiği de yoktu.
Bunu düşündükçe ona karşı sevgim daha da kabarıyordu. Sylphie’nin bu denli değer verdiği tek kişi bendim. O benimdi, yalnızca benim.
“Anladım, tamam mı? Hiçbir yere gitmiyorum.”
Böyle tatlı bir kızı bir kenara atıp çekip gitmeyi nasıl düşünebilirdim ki? Ne yapacaktım hem? Büyümü mü geliştirecektim? Batsın büyüsü. Zaten İleri ve Aziz seviye büyüler yapabiliyordum. Roxy’nin yaptığı gibi özel ders vererek hayatımı kazanmaya fazlasıyla yeterdi bu. O halde neden kendi ayaklarımız üzerinde durabilecek yaşa gelene kadar Sylphie ile burada kalamıyordum ki?
Bana gayet mantıklı geliyordu. Birlikte büyüyecektik… ve o da benim kusursuz kadınıma dönüşecekti.
Hikaru Genji tarzı, bebeğim!
Kheheheh.
…Hass! Hayır. Hayır. Kötü düşünceler. Kötü düşünceler bunlar.
Hani şu ‘dünyadan bihaber’ ayakları noldu birader? Fena halde gaza geliyorsun.
Hm. Gerçi şöyle bir durum var… Kural kitabında saf ayağına yatan bir ana karakterin çocukluk arkadaşının beynini yıkayamayacağına dair bir madde yok, değil mi?
Gah! Ne saçmalıyorum ben?! Ama… offf.
Kız henüz altı yaşındaydı. Benden çok hoşlandığı açıktı ama henüz romantik bir aşk hissedecek yaşta değildi.
Yani, şey… evet. Bunları şimdilik askıya alalım.
Ama ne zamana kadar? Asıl mesele buydu. On yaşına basana kadar beklemem mi gerekiyordu? On beşe mi? Yoksa daha da mı büyüğüne…?
Ya zamanını boşa harcadım diye sonunda benden nefret ederse?
Şimdilik sevgi göstergesi tavandaydı ama sonsuza kadar öyle kalacağının garantisi yoktu. Sıfıra düşerse bunu kaldırabilir miydim?
Hayır. Asla!!! Ben haddini bilen bir adamım ulan!
Cidden, öyle yumuşak, öyle sıcak ve pofuduk ki! Üstelik acayip güzel kokuyor! Şu an bana içini döküyor ve ben burada öylece aval aval oturacak mıyım?! Bu çok saçma! İkimiz de ne hissettiğimizi biliyoruz, o zaman bunu bir üst seviyeye taşımalıyız!
Kıymetli zamanımı neden boş yere harcayayım ki? Neden yanlış karar verdiğimi kabullenmeyeyim?!
Tamamdır. Kararımı verdim! Onu tam hayalimdeki kıza dönüştüreceğim!
Artık… artık saf ayağına yatmak yok, Sylphieeee!
“Hey, Rudy… sana mektup var.”
Tam o anda Paul odaya daldı ve beni kendi dünyamdan çekip çıkardı—hem de tam zamanında. İrkilerek Sylphie’den ayrıldım.
Sevgili babacığım bu hareketiyle muhtemelen bir teşekkürü hak etmişti. Fazlasıyla zavallı bir kötü karaktere dönüşmeme şunun şurasında iki dakika kalmıştı.
Yine de bir erkeğin sabrının bir sınırı vardı. Bu fırtınayı atlatmıştım ama bir dahaki sefere ne olacağını kestirmek imkânsızdı.
***
O gün aldığım mektup tesadüf bu ya, Roxy’dendi.
Sevgili Rudeus, nasılsın?
İnanması güç ama ayrılalı iki yıl su gibi akıp geçmiş.
Benim cephede işler nihayet biraz duruldu, ben de fırsat bulmuşken yazayım dedim.
Şu anda Shirone Krallığı’nın başkentinde kalıyorum. Çeşitli labirentleri keşfederken kendime biraz nam salmışım anlaşılan, bu sayede bir prense özel ders vermek üzere işe alındım.
Ona ders vermek bana Greyrat malikânesinde geçirdiğim günleri hatırlatıyor. Bir kere prens, orada ders verdiğim o genç adama epey benziyor. Senin kadar yetenekli olmasa da kıvrak zekâlı bir çocuk ve kendi çapında umut vadeden genç bir büyücü. Ne yazık ki tıpkı adını anabileceğim bir başkası gibi, o da iç çamaşırlarımı çalmaya ve ben üstümü değiştirirken beni dikizlemeye meyilli. Kişiliği biraz fazla kibirli ve senden çok daha enerjik, ama genel olarak davranış kalıplarınız fena halde benziyor.
Acaba hırslı erkeklerin hepsi özünde azgın birer hayvan mıdır? Ona ders vermeyi bitiremeden bana saldırır mı diye biraz endişelenmiyor değilim. Dürüst olmak gerekirse, sizlerin benim bu bir deri bir kemik vücudumda neyi bu kadar çekici bulduğunuzu anlayabilmiş değilim.
Hmm. Belki de bunları yazmamalıydım. Biri okursa kraliyet ailesinin onurunu lekelemekten beni zindana atabilir.
O köprüyü oraya varınca geçerim artık. Zaten hiçbirini kötü bir niyetle söylemiyorum.
Her halükarda kraliyet sarayı, kaldığım süre boyunca beni “saray büyücüsü” olarak atamayı planlıyor gibi görünüyor. Hâlâ üzerine atılmak için sabırsızlandığım bir sürü büyü araştırması var, dolayısıyla bu durum gayet işime gelir.
Ha, aklıma gelmişken—nihayet Kral seviyesi su büyüleri yapmanın püf noktasını çözdüm. Buradaki kraliyet kütüphanesinde tesadüfen bu konuda faydalı kitaplar vardı. Aziz seviyesi büyüde ustalaştığımda gelebileceğim en son noktanın bu olduğunu sanmıştım ama eski usul birazcık çaba gerçekten çok işe yarıyormuş.
Şimdiye kadar İmparator seviyesi su büyüleri yapmaya başladıysan hiç şaşırmam, Rudeus. Ya da belki ufkunu genişletip başka bir disiplinde Aziz seviyesine ulaşmışsındır? Bilgiye olan açlığını bildiğimden, Şifa veya Çağırma sanatlarına da el attığını tahmin edebiliyorum.
Gerçi kılıç talimine odaklanmayı seçmiş de olabilirsin. Dürüst olmak gerekirse biraz hayal kırıklığına uğrarım ama her iki türlü de dünyada iz bırakacağından şüphem yok. Şahsen ben bir Su Azizi büyücüsü olmayı hedefliyorum.
Daha önce de bahsettiğim gibi… büyü çalışmalarında tıkandığını hissedersen, git Ranoa Büyü Üniversitesi’ne kaydol. Tavsiye mektubu olmadan giriş sınavına girmen gerekir. Ama bunun senin için en ufak bir zorluk teşkil edeceğini sanmıyorum.
Öyleyse, tekrar görüşene dek—
Roxy
Not: Cevabın buraya ulaştığında saraydan ayrılmış olma ihtimalim yüksek, bu yüzden kendini cevap vermek zorunda hissetme.
Hadi be. Resmen kendime getirdi bu mektup.
Haritada Shirone Krallığı’nı bulmam bir dakikamı aldı. Merkez Kıta’nın güneydoğu kısmında küçük bir ülkeydi. Kuş uçuşu buradan çok uzak sayılmazdı ama aradaki dağ sırası kızıl ejderhalarla kaynadığı için geçmek imkânsızdı. Yolu uzatıp güneyden dolaşmak gerekiyordu.
Neresinden baksanız Shirone uzak bir diyardı. O büyü üniversitesine ev sahipliği yapan Ranoa’ya gelince… oraya varmak için de kuzeybatıya doğru koca bir kavis çizmek gerekiyordu.
“Hmm…”
En azından Roxy’nin bana neden Kral seviyesinin üzerindeki büyülerden hiç bahsetmediğini şimdi anlamıştım. O zamanlar kendisi de daha üst seviyedeki büyüleri bilmiyordu.
Mektuba kısa ve muğlak bir cevap yazmaya karar verdim. İçinde bulunduğum acınası durumu bütün çıplaklığıyla anlatmaya gerek yoktu. Kızın gözünde bir tür dâhi portrem vardı ve onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum.
Her neyse… Ranoa Büyü Üniversitesi, ha?
Roxy orayı hep harika bir yermiş gibi anlatırdı. Ama evden pek yakın sayılmazdı ve Sylphie’yi burada öylece yüzüstü bırakamazdım.
Ne yapmalıydım?
Şimdilik mektubumu bitirdim, biraz duraksadım ve ardından kısa bir not ekledim.
Not: Külotunu çaldığım için özür dilerim.
***
Ertesi gün ailemin yemek masasında toplanmasını bekledim ve ardından harekete geçtim.
“Baba, bencilce bir istekte bulunabilir miyim?”
“Hadi oradan, asla.”
…ve anında reddedildim.
Neyse ki Paul’ün bu cevabı, yanında oturan Zenith’ten kafasına okkalı bir tokat yemesine yol açtı. Diğer yanında oturan Lilia’dan da bir takip saldırısı geldi.
Şu beklenmedik hamilelik meselesinden bu yana Lilia, bir hizmetçi gibi bize servis yapmak yerine yemek masasında aramıza katılıyordu. Görünüşe göre artık resmen ailenin bir parçasıydı.
Bu ülkede çok eşlilik… var mıydı ki? Aman, her neyse. Benim derdim değil!
Zenith, o sırada başını ellerinin arasına almış olan kocasına ters ters bakarak, “Sen babana ne istediğini söyle yeter, Rudy. O bir yolunu bulur,” dedi.
Lilia da destek vererek, “Küçük efendi bugüne kadar neredeyse hiçbir şey istemedi. Bu, babalık vakarınızı göstermek için altın bir fırsat, Paul Efendi,” diye ekledi.
Paul yerine kurulduktan sonra kollarını kavuşturup çenesini otoriter bir tavırla öne doğru uzattı. “Bakın hele, çocuk öyle çılgınca bir şey istiyor ki sadece konuyu açabilmek için bile izin istedi. Her neyse, muhtemelen imkânsız bir şeydir.”
Bu yorumu, kafasını tekrar masaya yapıştıran iki şaplak daha kazanmasına yol açtı. Bildiğimiz klasik aile komedisi işte.
Pekala, doğrudan sadede gelelim.
“Mesele şu ki son zamanlarda büyü çalışmalarımda tıkanıp kaldım. Bu yüzden de Ranoa Büyü Üniversitesi'ne gitmeyi umuyordum…”
“Öyle mi?”
“Fakat bundan Sylphie’ye bahsettiğimde gözyaşlarına boğuldu ve onu bırakıp gitmemem için bana yalvardı.”
“Vay be, amma canlar yakıyor kerata! Kime çekti acaba?”
Bunu da iki şaplak daha takip etti tabii ki.
“En ideali ikimizin birlikte gitmesi olurdu ama Sylphie’nin ailesinin maddi durumu bizimki kadar iyi değil. İkimizin de masraflarını karşılamayı düşünüp düşünmeyeceğinizi sormak istedim.”
“Hadi ya?”
Dirseklerini masaya dayayan Paul, bana gözlüklü bir komutanı andıran keskin bir bakış fırlattı. Gözleri son derece ciddiydi; eline kılıç aldığında takındığı o ifadenin aynısıydı.
“Cevabım hayır.”
Beni bir kez daha geri çevirmişti. Ancak bu seferki öyle şakaya gelir türden değildi; Zenith ve Lilia da sessizliklerini korudular.
“Üç gerekçem var. Birincisi, kılıç eğitimin henüz bitmedi. Şimdi bırakırsan, ilerleme umudu kalmayan müzmin bir amatör olarak kalırsın. Eğitmenin olarak buna izin veremem. İkincisi, para meselesi. Seninkini belki karşılarız ama üstüne bir de Sylphie’ninkini ödeyemeyiz. Büyü okulları ucuz değil ve bizim de para basan bir ağacımız yok. Üçüncüsü, henüz yedi yaşındasın. Zeki bir çocuksun ama bilmediğin daha bir sürü şey var ve hayat tecrübesi konusunda fena halde eksiksin. Seni şu anda salıvermek sorumsuzluk olur.”
Paul’ün reddetmesi beni zerre kadar şaşırtmadı. Fakat vazgeçecek de değildim. Eskisinin aksine, bu seferki reddini mantıklı ve iyi temellendirilmiş üç itiraza dayandırıyordu. Bu da demekti ki o maddeleri çözersem iznini koparabilirdim.
Acele etmeye gerek yoktu. Zaten bütün bunların yarın hemen gerçekleşmesini beklemiyordum.
“Anladım baba. Kılıç eğitimime seninle devam edeceğim, elbette… ama bunun gerçekleşebilmesi için sence kaç yaşıma gelmem gerekiyor, sorabilir miyim?”
“Bakalım… On beş mi? Yok, on iki diyelim. En azından o zamana kadar buralarda kal.”
On iki mi? Hmm. Hatırladığım kadarıyla bu ülkede çocuklar on beşinde reşit oluyordu.
“Özellikle neden on iki yaşını seçtiğini sorabilir miyim?”
“Ben de evden ayrıldığımda o yaştaydım çünkü.”
“Anladım. Peki o zaman.”
Paul bu konuda taviz verecek gibi görünmüyordu. Tartışıp da adamın damarına basmanın bir âlemi yoktu.
“O halde son bir şey daha.”
“Olur.”
“İş bulmama yardım eder misin? Okumam, yazmam ve aritmetiğim var, dolayısıyla fena bir özel ders öğretmeni olmam. Büyücü olarak çalışmaya da itirazım yok. Hangisi daha iyi kazandırıyorsa onu yaparım.”
Paul gözlerini kısarak, “İş mi istiyorsun? Neden?” diye sordu.
“Sylphie’nin okul parasını kendim kazanmak istiyorum.”
“Bunu yapmanın onun iyiliğine olduğunu sanmıyorum.”
“Olmayabilir. Ama benim iyiliğime olduğunu düşünüyorum.”
Oda uzun bir an boyunca derin bir sessizliğe gömüldü. Oturduğum yerde huzursuzca kıpırdanma isteğime güçlükle engel oldum.
“Demek öyle. Olay bu yani, ha?”
Nihayetinde Paul, görünüşe göre bir şeylere ikna olarak kendi kendine başını salladı.
“Pekala, tamam. O halde senin için bir şeyleri araştıracağım.”
Zenith ve Lilia’nın yüzlerinde artık açıkça bir endişe okunurken, Paul’ün gözlerindeki ifade bana sözüne güvenebileceğimi söylüyordu.
Ailem yemeklerine dönerken ben de minnetle başımı eğip, “Çok teşekkür ederim,” dedim.
Paul
Bunu hiç beklemiyordum doğrusu.
Oğlumun hızlı büyüdüğünü biliyordum ama çoğu çocuk en erken on dört veya on beş yaşına gelene kadar böyle konuşmaya başlamaz. Kılıç Tanrısı Tarzı'nda İleri seviyeye ulaştığım on bir yaşıma kadar ben bile bu evreye gelememiştim. Bazı insanlarsa buraya asla ulaşamaz.
Neydi o laf? “Hayatı çok hızlı yaşama, yoksa ne olduğunu anlamadan biter.”
Vaktiyle savaşçının biri bana bunu söylemişti. O zamanlar sadece gözlerimi devirmiştim. Bana göre diğer herkes her şeyi fazlasıyla ağırdan alıyordu. Her insanın bir şeyler başarabileceği sınırlı bir zaman aralığı vardı ama kimsede zerre kadar acele etme duygusu yok gibiydi.
Fırsatım varken yapabileceğim her şeyi yapmak istiyordum. Biri çıkıp sonradan beni eleştirecek olursa da neyse, o köprüye vardığımda düşünürdüm.
Tabii elimden gelen her şeyi “yapmam” sayesinde en sonunda kendimi hamile bir eşle buluvermiştim. Maceracılık işini bırakıp kendime şövalye olarak düzenli bir iş bulmak için de soylu akrabalarımın bağlantılarına yaslanmak zorunda kalmıştım.
Gerçi orasını şimdilik boş verelim. Asıl mesele, Rudeus’un işleri benim hayatımda hiç yapmadığım kadar hızlı bir tempoda ele almasıydı. Çocuk öyle hızlı koşuyordu ki onu izlemek bile beni biraz tedirgin ediyordu.
Ben gençken etrafımdaki yetişkinlerin de benzer şeyler düşündüğüne eminim. Ancak arada büyük bir fark vardı: Rudeus, eskiden benim yaptığım gibi rastgele oraya buraya saldırmak yerine aslında işleri önceden planlıyordu. Kişiliğinin bu yönünü Zenith’ten aldığını varsaymak zorundayım.
Yine de onu biraz daha buralarda tutmam gerektiğini düşünüyorum.
Aklımda bu düşünceyle bir mektup yazmaya başladım.
Tıpkı Laws’un geçen gün bana anlattığı gibi, Sylphie’nin Rudeus’a epey bağlandığı açıktı.
Kızın gözünde o, hem kendisini erken çocukluğunun sefaletinden kurtaran beyaz atlı prensti hem de tüm sorularını yanıtlayabilen her şeyi bilen bir ağabeydi.
Ona hayran olduğu besbelliydi. Hatta son zamanlarda ona karşı hisler beslemeye de başlamış gibiydi.
Laws ise kendi adına, ikisinin günün birinde dünyaevine girmesini umduğunu söylemişti. O sıralar aileye böylesine tatlı bir kızın katılacağı ihtimali beni epey memnun etmişti… ama Rudeus’un bugün söylediklerini duyduktan sonra durumu yeniden değerlendirmem gerekti.
Şu anda kız resmen onun avucunun içindeydi. Eğer ikisi bu şekilde büyümeye devam ederlerse Sylphie, Rudeus’a ebediyen bağımlı kalacaktı. Bir yetişkin olduğunda bile.
Hâlâ “soylu” olduğum zamanlarda buna benzer birkaç vaka görmüştüm. Tamamen ebeveynleri tarafından kontrol edilen, kukladan farksız insanlara şahit olmuştum. İplerini elinde tutan kişi yanında olduğu sürece öyle bir hayat o kadar da fena sayılmaz sanırım. Rudeus, Sylphie’yi sevmeye devam ettiği sürece muhtemelen bir sorun çıkmazdı.
Fakat ne yazık ki çocukta babasından da bir parça vardı. Başka bir deyişle, doğuştan çapkındı. Gözüne takılan başka kızların peşinden koşturup gitme ihtimali bulunuyordu.
İhtimal mi? Yok be. Çocuk benim oğlumdu. Kesinlikle oraya buraya çapkınlık edecekti. Ve ortalık sakinleştiğinde, son tercihi Sylphie olmayabilirdi.
Kız bu darbeyi asla atlatamazdı. Asla. Oğlum o tatlı küçük çocuğun hayatını baştan sona mahvedebilirdi. Buna izin veremezdim. Bunun onun kendi iyiliğine olmayacağı da kesindi.
Böylece mektubumu yazdım. Umarım aradığım cevabı alırdım.
Yine de… o laf ebesi çocuğu buna razı olmaya nasıl ikna edecektim?
Hmm. Belki de kaba kuvvete başvurmak gerekiyordu.
Bölüm 11:
Ayrılış
Paul’e çalışmak istediğimi söylememin üstünden yaklaşık bir ay geçmişti ki bir sabah evimize onun adına bir mektup geldi.
Muhtemelen beklediğim yanıttı bu. Fazla sabırsızlanmadan kendimi habere hazırlamak için elimden geleni yaptım.
Bana antrenmandan sonra mı söyleyecekti? Öğle yemeğinde mi? Belki de akşam yemeğinde?
Şimdilik kılıç talimimize odaklanmaya karar verdim.
***
Fakat gelin görün ki konuyu antrenmanımız henüz bitmeden açmayı seçti.
“Baksana, Rudy.”
“Efendim baba? Ne oldu?”
Yüzümdeki sakinliği korumaya çalışarak Paul’ün söyleyeceklerini hevesle bekledim. Bu benim ilk işim olacaktı… her iki hayatımdaki ilk iş. Bunu yüzüme gözüme bulaştırmamalıydım.
Fakat Paul beklediğim o güzel haberi vermek yerine mevzuyu tuhaf bir yöne çekti.
“Söylesene bana. Sylphie ile bir süre görüşmeyi bırakman gerektiğini söyleseydim ne yapardın?”
“Ne? Şey, itiraz ederdim tabii ki…”
“Doğru ya, doğru. Tahmin etmiştim.”
“Ne demek oluyor bu şimdi?”
“Aman, boş ver. Bunu konuşmanın anlamı yok. Lafı çevirip dolaştırıp yine kendi lehine çevirirsin, eminim.”
Bu sözler Paul’ün ağzından döküldüğü an ifadesi çarpıcı bir şekilde değişti. Birdenbire gözlerinde ölümcül bir niyet belirdi. Benim gibi bir amatör bile birazdan neyin geleceğini hissedebiliyordu.
“Ne—?!”
“…!”
Babam akıcı ve göz korkutucu tek bir hareketle ileri atıldı.
Ölüm üzerime doğru soğuk ve sessizce koşuyordu.
Tamamen içgüdülerimle hareket ederek elimdeki tüm güçle karşılık verdim; ateş ve rüzgâr büyüsünü aynı anda kullanarak aramızda bir patlama yarattım. Sıcak rüzgâr dalgası bana çarptığı anda geriye doğru sıçrayarak darbenin beni daha uzağa taşımasına izin verdim.
Aslına bakılırsa bu senaryoyu kafamda birden fazla kez canlandırmıştım. Paul’e karşı bir kavgada, en başta aramıza biraz mesafe koymadığım sürece hiçbir şansım yoktu. Patlama ona olduğu kadar bana da zarar verecekti fakat hiç sendelemeden bu hasarı göğüslediğim sürece bana biraz mesafe kazandıracaktı.
Tabii ki sadece birazcık.
Zerre yara almamış olan babam, bedenini yere yakın tutarak hâlâ üzerime koşuyordu.
Kılı bile kıpırdamamıştı!
Başka bir şey beklemiyordum zaten ama yine de dehşet vericiydi. Sıradaki hamlemi yapmam gerekiyordu, hem de hemen.
Sadece geri geri gitmek işe yaramazdı. İleriye doğru koşan adam her zaman daha hızlı olurdu. Refleks icabı verdiğim anlık bir kararla hemen yanımda bir şok dalgası patlattım. Darbe beni yana fırlatacak kadar sertti.
Aynı anda kulağımın hemen dibinde havanın yarılma sesini duydum ve kanım dondu. Paul’ün kılıcı, bir salise önce başımın bulunduğu boşluğu kesip geçmişti.
Pekala. İyi bari, sanırım…
İlk saldırıyı savuşturmuştum. Bu çok büyük bir olaydı. Hâlâ yakındı ama aramıza biraz mesafe koyabilmiştim.
Bunu kazanabileceğime dair bir ihtimal görmeye başladım.
Paul saldırıyı sürdürmek için bana doğru döndüğü sırada, önündeki zemini obruğa dönüştüren bir büyü yaptım. Öndeki ayağı doğrudan tuzağa bastı.
Bütün vücut ağırlığını anında diğer bacağına verip kendini kurtardı; hızını neredeyse hiç kesmedi bile.
Kahretsin! İki bacağını birden mi yakalamam gerekiyor yani?!
Bu kez etrafımdaki zemini yoğun, sulu bir bataklığa dönüştürdüm. İçine batmadan önce önümdeki zemine ufak bir su jeti fırlatarak yüzeyde geriye doğru kaydım.
Yeterince hızlı hareket edemediğimi fark ettiğimde artık çok geçti. Paul yarattığım küçük bataklığın kenarına ulaştı ve öne doğru muazzam bir adım sıçradı. Adımının gücü yerde ufak bir krater bile bıraktı.
Adam tek bir sıçrayışta bana ulaşacaktı.
“Aaaaaah!”
Kör bir panik içinde onu durdurmaya çalışarak kılıcımı savurdum. Çirkin, dikkatsiz bir saldırıydı; öğrendiğim o vuruşlarla uzaktan yakından alakası yoktu.
Saldırım nazikçe savuşturulurken kılıcımın kabzası ellerimde hoş olmayan bir şekilde titredi. Paul’ün Su Tanrısı Tarzı bir savunma kullandığını anlayabiliyordum… ne işime yarayacaksa artık.
Bir Su Tanrısı kılıç ustası darbenizi saptırdı mı ardından mutlaka bir karşı saldırı gelir. Neyin geleceğini biliyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Paul’ün kılıcı sonsuzluk gibi gelen bir an boyunca üzerime doğru kavis çizdi.
Neyse ki tahta kılıç kullanıyoruz en azından…
Boynuma inen kısa, sert bir darbe beni oracıkta bayılttı.
***
Uyandığımda kendimi bir tür kutunun içinde buldum. Süregelen sallantı ve tıkırtılara bakılırsa muhtemelen bir çeşit araçtaydım.
Doğrulmaya çalıştım fakat hiç hareket edemediğimi fark ettim. Aşağı baktığımda, sıkıca bağlanmış olduğumu gördüm… bayağı bir iple.
Neler oluyor lan burada?
Boynumu etrafa bakabilecek kadar çevirmeyi başardım ve içeride benimle birlikte bir kadının olduğunu gördüm. Koyu kahverengi bir teni, yara izleriyle kaplı kaslı bir vücudu ve hayal gücüne pek bir şey bırakmayan açık saçık deri kıyafetleri vardı. Yüzünün sert hatları, taktığı göz bandıyla birleştiğinde ona tam bir belalı havası katıyordu.
Büyük, kürklü kulakları ve kaplanı andıran kuyruğu da hesaba katılırsa, fantastik bir diziden fırlamış korkusuz bir kadın savaşçının ta kendisiydi adeta.
Gözlerimin üzerinde olduğunu hissetmiş olacak ki kadın bana doğru baktı.
“Tanıştığımıza memnun oldum,” dedim. “Adım Rudeus Greyrat. Kusuruma bakmayın—şu an kalkamıyorum da.”
Önden kendimi tanıtmak doğru hamle gibi hissettirmişti. Konuşmanın en temel kuralı lafa ilk başlayan olmaktı. İnisiyatifi ele aldınız mı, işlerin oradan sonra nereye gideceğini kontrol edebilirdiniz.
“Paul’ün oğluna göre fazla kibarsın.”
“Aynı zamanda annemin de oğluyum neticede.”
“Ha, doğru ya. Sende biraz Zenith de var demek.”
Anlaşılan anne ve babamın ikisini de tanıyordu. Bu bir nebze olsun içimi rahatlattı.
“Benim adım Ghislaine. Yarından itibaren birbirimizi çok iyi tanıyacağız, ufaklık.”
Yarından itibaren mi? Ne?
“Şey, peki o halde. Tanıştığımıza memnun oldum, Ghislaine.”
“Aynen. Ben de.”
Bu noktada ufak bir ateş büyüsüyle etrafımdaki ipleri yakıverdim.
Vücudum fena halde sızlıyordu. En rahat yerlerde uyumadığım düşünülürse bu pek de şaşırtıcı sayılmazdı. Kollarımı ve bacaklarımı esnetip o tatlı özgürlük hissinin tadını çıkardım. Önceki hayatımın büyük bir kısmını daracık bir odada sadece parmaklarımı kıpırdatarak geçirmiş olabilirdim ama bu, sadist görünümlü yetişkin bir kadının ayaklarının dibinde öylece bağlı ve çaresiz yatarak çok fazla vakit geçirmek istediğim anlamına gelmiyordu. Bir süre sonra can sıkıcı bir hal alabilirdi.
Küçük “kutumuzun” önünde ve arkasında sıralar vardı, bu yüzden Ghislaine’in karşısına oturdum. Sağdaki ve soldaki pencereler dışarıyı görme imkânı sunuyordu; fakat dışarıda gördüğüm hiçbir şey uzaktan yakından tanıdık gelmiyordu.
Tamam, o halde burası kesinlikle bir taşıttı.
Öyle şiddetli sallanıyordu ki midem bulanacak diye biraz endişelendim ve ilerlediğimiz yönden nal sesleri gibi bir ses geliyordu. At arabası olduğunu varsaymak mantıklı görünüyordu.
Pekala. Yani. Tamamen belirsiz sebeplerden ötürü, yapılı bir hatunla at arabası yolculuğu yapıyordum.
Hah! Y-yoksa azgın bir kadın halterci tarafından mı kaçırılmıştım?! Diyarın en tatlı oğlanını seks kölesi yapmak için mi çalmıştı beni?
Lütfen, merhamet edin! Ben… kaslı kızlardan biraz hoşlanırım gerçi ama… kalbimi çoktan Sylphie’ye adadım ben!
Şey… ille de yapacaksanız… nazik olun bari, lütfeeen…
Dur. Dur, dur. Kötü düşünceler bunlar.
S-s-sakin ol salak herif. Böyle anlarda erkek dediğin soğukkanlılığını korumalıdır! Rahatlayana kadar içinden asal sayıları say! Hani şu rahibin dediğini hatırla: “Asal sayılar yalnız sayılardır, sadece bire ve kendilerine bölünürler… bana güç verirler!”
Üç. Beş. Şey… on bir. On üç…? Şey, ııı… hatırlayamıyorum kahretsin!
Tamam, asal sayıların canı cehenneme. Sadece sakinleş oğlum. Sakince düşün. Burada neler döndüğünü çözmen gerek. Derin nefesler. Deeeerin nefesler.
“Hooo… haaaa…”
Aferin sana. Şimdi, elimizdeki parçaları mümkün olduğunca birleştirelim bakalım.
Öncelikle, Paul ortada hiçbir sebep yokken bana saldırmış ve beni bayıltana kadar dövmüştü. Uyandığımda ise kendimi bir at arabasının içinde, elim kolum bağlı halde bulmuştum. Muhtemelen belirli bir sebepten ötürü beni nakavt etmiş, sonra da buraya fırlatıp atmıştı.
Bahsi geçen arabadaki diğer tek kişi ise yarından itibaren “tanışacağımızı” söyleyen o yapılı kadındı. Düşününce… Paul da bana saldırmadan hemen önce tuhaf bir şey söylemişti.
“Sylphie ile görüşmeyi bırak,” gibi bir şeydi.
Ya da belki de “Sylphie senin gibilere fazla gelir.”
Veya “Sylphie artık benim, ufaklık!”
O-o pislik sübyancı! Şehvetinin sınırı yok mu bu adamın?!
Dur ya, galiba bu son ikisini ben uydurdum. Hmm.
Konu Sylphie olunca sağlıklı düşünmek zor oluyordu. Çarçabuk raydan çıkıvermiştim. Kahretsin. Hepsi Paul’ün suçu… Neyse, sorup öğreneceğim artık mecburen.
“Şey, Hanımefendi?”
“Bana Ghislaine diyebilirsin.”
“Ha, peki. O zaman sen de bana Ruru diyebilirsin.”
“Olur, Ruru.”
Pekala. Anlaşılan kadının şakadan falan anladığı yoktu.
“Ghislaine Hanım, babam burada neler döndüğünü size anlattı mı?”
“Sadece Ghislaine, çocuk. Hanım demene gerek yok.”
Ghislaine konuşurken bir yandan ceketinin içine uzanıp bir mektup çıkardı ve bana uzattı. Önü tamamen boştu.
“Bu senin için, Paul’den. Sesli oku da dinleyeyim, olur mu? Yazı işleriyle pek aram yoktur.”
“Peki.”
Özensizce katlanmış kâğıt parçasını açıp okumaya başladım. “Sevgili oğlum Rudeus’a. Eğer bu mektubu okuyorsan, artık bu dünyada değilim demektir.”
“Ne, ne?!” diye bağırdı Ghislaine, ayağa fırlayarak.
Neyse ki bu arabanın tavanı yüksekti.
“Lütfen otur Ghislaine. Devamı var.”
“Hımm. Doğru…”
Hiç itiraz etmeden hemen yerine oturdu.
“Pardon ya, şaka yaptım! Hep birinde denemek istemiştim bu numarayı.
Neyse, sadede gelelim. Seni yere çaldım, bağladım ve prenses kaçıran bir haydut gibi arabaya fırlattım. Şimdi neler döndüğünü deli gibi merak ediyorsundur, değil mi? İdeal olan, yanındaki o kas yığınının her şeyi güzelce açıklaması olurdu… fakat ne yazık ki beyni bir süre önce fazladan bir pazıya dönüştüğü için o iş yaş.”
“Ne dedin sen?!” diye gürledi Ghislaine, tekrar ayağa fırlayarak.
“Lütfen otur Ghislaine. Bundan sonraki kısım tamamen iltifat.”
“Hımm. Peki.”
Tıpış tıpış oturdu yine. Pekâlâ, devam edelim.
“O kadın bir Kılıç Kralı. Kılıç konusunda, Kılıç Mabedi’nin bu yakasında ondan daha iyi bir hoca bulamazsın. Bu konuda babana güven: Kadın cidden fena. Yatak hariç… onu alt edebildiğim tek bir an bile olmadı.”
Baba. Yalvarırım. O son kısmı kendine saklayamaz mıydın?
Yine de Ghislaine pek rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. İhtiyar kesinlikle kadınlar konusunda şeytan tüyüne sahipti.
Neyse ne… Belli ki efsanevi bir savaşçıyla yolculuk ediyordum.
“Gelelim asıl işine. Fittoa Bölgesi’nin en büyük şehri olan Roa’da genç bir leydiye özel ders vereceksin. Ona okuma, yazma, matematik ve biraz da temel büyü öğret, tamam mı? Kız okuldan atılmış, şımarık, kaba saba bir velet; daha şimdiden bir sürü özel hocayı kaçırttı. Ama sana güvenim tam evlat! Bir şekilde üstesinden geleceğinden eminim.”
Vay canına. Çok yardımcı oldun Paul.
“Şey… p-pek şımarık gibi durmuyorsun Ghislaine…”
“Bahsi geçen leydi ben değilim.”
“Doğru. Tabii ya.”
Tamamdır, devam edelim.
“Yanındaki o kas kütlesi, o genç leydinin ailesine koruma ve kılıç eğitmeni olarak hizmet veriyor. Sana kılıç eğitimi vermesi karşılığında, sen de ona okuma, yazma ve aritmetik öğreteceksin. Biliyorum, pazı-beyinli bir kadından duymak için fazla saçma bir talep ama sakın kahkaha atayım deme. Muhtemelen gayet ciddidir.”
“Haysiyetsiz…”
Bana mı öyle geliyordu, yoksa Ghislaine’in alnındaki damar gerçekten zonkluyor muydu? Mektubun asıl amacı durumu bana izah etmekti belki ama Paul’ün ikincil hedefinin kadını çıldırtmak olduğu kesindi. Aralarındaki ilişkinin mahiyetini merak etmeye başlamıştım doğrusu.
“Çabuk kavrayan biri olmayacağı kesin ama yine de fena takas sayılmaz. En azından derslerin için para ödemen gerekmeyecek.”
Benim derslerim, ha? Doğru. Demek artık yeni hocam oydu…
Paul’ün kılıç ustalığı tamamen içgüdülere dayanıyordu. Belki de bu noktada daha iyi bir hocaya ihtiyacım olduğunu düşünmüştü. Ya da belki de zerre gelişmediğimi görmekten artık bıkmıştı.
Birazcık daha sabredebilirdin be adam…
“Senden kılıç dersi almanın normal bedeli ne kadar, Ghislaine?”
“Aylık iki Asura altın parası.”
Nasıl yani?! Yanlış hatırlamıyorsam Roxy bana özel ders verirken ayda beş gümüş para kazanıyordu. Bu kadınsa yaklaşık dört katını talep ediyordu.
O hâlde bu cidden harika bir anlaşmaydı. Asura’da sıradan bir insan ayda yaklaşık iki gümüş parayla geçinebilirdi.
“Önümüzdeki beş yıl boyunca, ona ders vermek için o leydinin malikânesinde kalacaksın. Tam beş koca yıl, anladın mı? O zamana kadar eve dönmek yok. Mektup yazmak falan da yok. Köyde dolanıp durursan Sylphie kendi ayakları üzerinde durmayı asla öğrenemez. Sen de gitgide ona bel bağlar olmuştun zaten. İkinizi ayırma kararını bu yüzden aldım.”
“Dur… ne?”
B-bir saniye. Ne?
Ciddi misin sen? Sylphie’yi beş koca yıl boyunca göremeyecek miyim? Ona mektup bile yazamayacak mıyım?!
“Neyin var Ruru? Sevgilinden mi ayrıldın?” diye sordu Ghislaine; yüzümdeki çaresiz ifade bariz bir şekilde hoşuna gitmişti.
“Hayır. Çocuk gibi davranan zorba babam bizi zorla ayırdı.”
Vedalaşma fırsatım bile olmamıştı. Kahretsin, Paul. Bunun bedelini ödeyeceksin…
“Sık dişini, Ruru. Geçecek.”
“Şey…”
“Ne var?”
“Bana sadece Rudeus dersen daha mutlu olurum aslında.”
“Hımm. Pekâlâ o zaman.”
Düşününce, Paul haksız da sayılmazdı hani. İşlerin gidişatına bakılırsa Sylphie, dandik bir görsel romandaki o "çocukluk arkadaşı" tiplemelerine dönüşebilirdi. Bilirsiniz işte… başkarakterin peşini hiç bırakmayan, uydusu gibi etrafında dönüp duran ve asla kendine ait bir kişilik geliştiremeyen tipler.
Gerçek dünyada böyle bir kız kendi arkadaşlarını edinir ve okulda yeni şeyler öğrenirdi. Ancak Sylphie, saç rengi yüzünden bunu başarmakta her zaman zorlanacaktı. Yıllar boyunca bana yapışık yaşama ihtimali hayli yüksekti. Gerçi benim açımdan pek hava hoştu ama yetişkinler aynı fikirde değildi.
Mantıklıydı. Paul bu sefer doğru kararı vermişti.
“Ücretine gelince; sana ayda iki Asura gümüşü ödenecek. Yatılı bir özel ders hocasının piyasa değerinin altında tabii ama bir çocuğun harçlığı için fazlasıyla yeterli. Boş vakit buldukça şehre çıkıp para harcama alışkanlığı edinmeye bak. İleride gerçekten ihtiyaç duyduğunda nakdini akıllıca kullanabilmenin en iyi yolu biraz pratik yapmaktır. Gerçi senin gibi zehir gibi bir velet için bu bile mesele olmayabilir. Ama sakın gidip de kadın satın almaya kalkma, tamam mı? Anladın sen onu.”
Ciddiyim baba. O kısmı hiç söylemesen de olurdu!
Neyin peşindeydi bu adam, ters psikoloji falan mı yapıyordu? Resmen, ‘Sakın genelevlere uğrayayım deme ha oğlum! Anlarsın ya, göz kırp, dirsek at’ der gibiydi.
“Ayrıca, beş yıllık kesintisiz hizmetini tamamlayıp leydinin her alanda sağlam bir eğitim almasını sağladığında, sözleşmen gereği özel bir ödül almaya hak kazanacaksın: Büyü Üniversitesi’nin iki kişilik eğitim masrafını karşılayacak yüklü bir ödeme.”
Hımm. Anladım.
Başka bir deyişle, özel ders görevimi tamamladığımda Paul… tıpkı söz verdiği gibi, ne yapmak istiyorsam ona izin verecekti.
“Tabii beş yıl sonra Sylphie’nin seninle gelmek isteyeceğinin garantisi yok; senin de kıza ilgin kalmayabilir. Ama her halükârda durumu ona tastamam izah edeceğimden şüphen olmasın.”
Öhöm… o konuda sana pek güvenemiyorum canım babacığım.
“Bu yeni ortamda geçireceğin yılların sana çok şey katacağını ve yeteneklerini daha da geliştireceğini umuyorum. Sevgilerle; asil, bilge ve dahi baban, Paul.”
Dahiymiş, kıçımın kenarı! Bütün planın beni döverek boyun eğdirmekten ibaretti be!
Yine de genel mantığının oldukça sağlam olduğunu itiraf etmeliydim. Hem benim hem de Sylphie için en iyisi buydu. Belki yeniden içine kapanık birine dönüşecekti ama… kendi sorunlarıyla yüzleşmeyi öğrenmedikçe, bir birey olarak asla gerçek anlamda büyüyemezdi.
“Paul seni cidden çok seviyor, değil mi?” dedi Ghislaine.
Bu söz üzerine gülümsememe engel olamadım.
“Eskiden biraz mesafeliydi ama sonradan babalık işine fena alıştı. Neyse, görünüşe göre sana da epey düşkünmüş Ghislaine…”
“Hı? Nereden çıkardın bunu?”
Mektubun son satırını sesli okumaya koyuldum.
“Not: İki tarafın da rızası olduğu sürece leydiye yürümende sakınca yok ama o kas yığını çoktan benim oldu, o yüzden ellerini çek.”
“Hımm,” dedi Ghislaine. “O mektubu benim yerime Zenith’e iletiverir misin?”
“Bana uyar.”
Böylece kendimi, Fittoa Bölgesi’nin en büyük yerleşimi olan Roa Hisarı’na doğru yol alırken buldum.
İçimde karmaşık hisler vardı elbette ama gerçekten de en hayırlısı buydu. Sylphie’nin dibinden ayrılamaz halde kalamazdım, yaşanması gereken bir durumdu.
Kesinlikle içimde en ufak bir kırgınlık yoktu. Kesinlikle.
Ah be. En azından yılda bir falan görebilseydim bari…
Neyse… belki bir ara kendimi buna inandırmayı başarırdım. Sadece, henüz o noktada değildim.
Paul
“H-hasstir, çok yakındı…”
Oğlum, çamura bulanmış kirli çizmelerimin önünde, yerde baygın yatıyordu.
Ona kılıç öğreteceğim son gün olduğu için onu bayıltmadan önce aklını başından alacak sağlam bir korku salayım demiştim ama
velet ben hamlemi yaptığım anda ardı ardına büyüler yağdırmıştı. Üstelik öyle panikle savrulmuş saldırılar da değildi. Asıl amacı beni yavaşlatmaktı. Ve her büyü yapışında bambaşka bir büyü kullanmıştı.
“Benim oğlum işte, ne beklersin. Savaş kumaşı var keratada…”
Dövüş sadece birkaç saniye sürmüştü gerçi. Ama tamamen baskın yapmıştım ve onu yere sermek için yine de üç adıma ihtiyacım olmuştu. O son adım özellikle tehlikeliydi. Zerre tereddüt etseydim iki bacağımı birden tuzağa düşürüp beni anında alaşağı ederdi.
Bir büyücüyle dövüşürken üç adım fazlasıyla fazlaydı. Yanında bir grup olsaydı, ben ikinci adımı atana kadar yoldaşlarından biri çoktan araya girip onu korumaya alırdı. Aramızda birazcık daha mesafe olsaydı belki de dört adıma ihtiyacım olacaktı.
Yalan yok, velet beni resmen köşeye sıkıştırmıştı. Onu şu an bir maceracı partisine fırlatsan sırıtmazdı bile. Bir labirentte kendi payına düşeni fazlasıyla sırtlardı.
“Su Azizi mertebesindeki bir büyücüde aşağılık kompleksi yaratan dâhi bir veletten de daha azı beklenmezdi zaten…”
Çocuk düpedüz korkutucuydu. Ama nedense bu beni mutlu ediyordu. Şimdiye kadar benden daha yetenekli olan herkesi kıskanmıştım… fakat mevzubahis oğlum olunca hissettiğim tek şey gururdu.
“Tamam, kendi kendime konuşmanın sırası değil. Laws buraya damlamadan şu işi halledelim…”
Hemen oğlumu bağlamaya koyuldum. İşim bittiğinde araba çoktan gelmişti, ben de çocuğu kucaklayıp içine fırlatmaya hazırlandım.
Tabii tam o anda Laws, peşinde Sylphie ile çıkageldi.
“Rudy?!”
Oyun arkadaşını eli kolu bağlı gören kız, tek bir sihirli söz bile mırıldanmadan bana doğru Orta seviye bir saldırı büyüsü fırlatıverdi. Kolayca savuşturdum savuşturmasına ama sessiz büyü yapmasının yanı sıra, saldırının gücü de hızı da etkileyiciydi. Normal bir insanı rahatlıkla öldürebilirdi.
Ulan Rudeus. Kıza böyle saçmalıklar öğretip durmasana…
Mektubumu Ghislaine’e verdikten sonra Rudeus’u arabaya palas pandıras atıp arabacıya yola çıkabileceğini işaret ettim. Başımı çevirdiğimde Laws’un Sylphie’nin yanına çökmüş, onunla sert ama sakin bir ses tonuyla konuştuğunu gördüm.
Hah, şöyle işte. Çocuğa neyin ne olduğunu öğretmek ana babanın görevidir.
Laws sorumluluklarının çoğunu Rudeus’a devretmişti ama nihayet hak ettiği rolü geri alma şansına kavuşmuştu. Usulca nefes vererek bu ufak aile toplantısını uzaktan izledim; bir an sonra rüzgâr Sylphie’nin sesini kulağıma taşıdı.
“Hayır… Rudy’ye yardım edebilecek kadar güçleneceğim!”
Hımm. Kız sana cidden tapıyor be oğlum.
Tam o sırada iki eşim birden evden çıktı. İzlemek istiyorlarsa içeride kalmalarını tembihlemiştim, çoğunlukla kendi güvenlikleri içindi bu. Ama sanırım en azından çocuğu uğurlamak istemişlerdi.
“Ah, tatlı Rudy’m beni terk ediyor!”
“Güçlü olun hanımım. Bu, göğüs germemiz gereken bir sınav!”
“Biliyorum Lilia. Biliyorum! Ah Rudeus, Rudeus! Yavrucuğum at arabasıyla uzaklaşıyor! Zavallı annesini yapayalnız bıraktı. Vah bana, vahlar bana!”
“Yalnız değilsiniz hanımım. O sizin tek çocuğunuz değil!”
“Haklısın tabii. Artık iki küçük kız kardeşi var.”
“İki mi?! Ah, hanımım!”
“Elbette Lilia. Senin çocuğunu da kendiminki kadar çok seveceğim!
Seni sevdiğim kadar çok!”
“Ah, hanımım! Ben de aynı şeyleri hissediyorum!”
Nedendir bilinmez, araba yola koyulurken Zenith ve Lilia garip bir şekilde tiyatral bir sahne sergilemeye başladılar. Rudeus için pek de endişelenmiyorlardı anlaşılan.
Velet aklı başında çocuktu ne de olsa.
Her neyse… şu ikisi de bugünlerde amma iyi anlaşıyordu ha. Keşke babacıklarına karşı da bu kadar samimi olsalar. Ya da en azından bana karşı birlik olmayı bıraksalar.
“Yine de… Sanırım Rudeus küçüklerin büyüdüğünü göremeyecek, ha?”
“Tüm zamanların en iyi abisi” olmayı planladığını biliyordum ama işler öyle yürümeyecekti işte.
Şansına küs velet. Küçük kızlarımın bütün sevgisi babacıklarına kalacak! Eheheheh.
Dur bir saniye ya.
Rudeus, bir Kılıç Kralı’nın gözetiminde özel ve hızlandırılmış bir eğitime başlamak üzereydi. Beş yıl sonra on iki yaşına basacaktı. Şimdikinden çok daha iri ve güçlü olacaktı. Döndüğünde kural tanımayan bir kavgaya daha tutuşursak zerre şansım kalacak mıydı acaba?
Hadi buyur. Babalık itibarım tehlikedeydi.
“Zenith, hayatım? Lilia? Madem Rudy bizi bıraktı, sanırım benim de biraz antrenman yapmaya başlamam gerekecek.”
Zenith ilgisiz bir ifadeyle bana şöyle bir baktı. Lilia da eğilip sahne fısıltısıyla kulağına fısıldadı: “Küçük efendinin yakında kendisini geçebileceğini fark etmesi için kıl payı yenilmesi mi gerekiyordu yani?”
“Hiç sorma, hep böyledir bu. Biri onu rezil etmenin eşiğine gelene kadar kılını bile kıpırdatmaz.”
Anlaşılan babalık itibarı departmanında şimdiden biraz sınıfta kalmıştım.
Aman be. İtibar neye yarıyordu ki sanki? Benim ihtiyar kibir ve asalet timsali bir herifti ve ona hiçbir zaman pek ısınamamıştım. Saygıdeğer bir baba olmak yerine samimi, sevilesi türden bir baba olmak istiyordum ben.
Bu yüzden şimdilik kadınlara zaafı olan işe yaramaz bir herif taklidi yapmaya devam edecektim. En azından üç çocuğum da tamamen büyüyene kadar…
Tam o anda göz ucuyla Zenith’e baktım.
Vay anasını, ne vücut ama. İki çocuk doğurduğunu hayatta anlamazsın… Belki dört beş taneye tamamlardık, ha? Süreyi biraz daha uzatmanın bir yolu da buydu hani. Nheheh.
Neyse, bunları düşünmek için ileride bolca vaktim olacaktı.
Rudeus’un arabası yolda tangır tungur uzaklaşırken aklımdan türlü düşünceler geçti.
Rudeus… İnan bana, bunu ben de böyle yapmak istemezdim. Planımı kabul etmezdin ve bir tartışmaya girsek seni ikna edebileceğimden emin değildim.
Yine de… baban olarak öylece elim kolum bağlı oturamazdım. Şimdilik seni bir başkasına devrediyorum gibi görünüyor ama böylesi gerekiyordu bence.
Sana hiç seçenek bırakmadığımı biliyorum ama senin gibi zeki bir velet anlayacaktır elbet. Dışarıda yaşayacağın tecrübeleri bu köyde asla edinemezdin. Sebeplerimi anlamasan bile, önündeki zorluklarla başa çıkmak günün sonunda seni daha da güçlendirecektir.
O yüzden bana istediğin kadar kin besle. Bana kin tut ve buna izin verdiğin için kendine de kız.
Ben de kendi ihtiyarımın boyunduruğu altında büyüdüm, biliyor musun? Karşısına dikilmek yerine çekip kaçtım en sonunda. Bir dereceye kadar pişmanım bundan. Keşke bazı şeyleri farklı yapsaydım dediğim oluyor.
Senin böyle hissetmeni istemiyorum elbette. Ama biliyor musun… öylece kaçıp gitmek beni cidden daha güçlü kıldı. Babamdan daha güçlü müyüm bilemem ama sevdiğim kadınları buldum, değer verdiğim şeyleri korudum ve kendi çocuğuma hesap sorabilecek kadar dişli biri oldum.
Karşı mı koymak istiyorsun? Bana uyar. Elinden geleni ardına koyma.
Daha güçlü dön evlat. Karşında dikilen şu zorba babana kafa tutabilecek kadar güçlü dön.
Ek Bölüm:
Greyrat Ailesinin Annesi
Benim adım Zenith Greyrat.
Köklü tarihi, eşsiz güzelliği ve katı ahlak kurallarıyla bilinen Millis Kutsal Ülkesi’nde doğdum. Doğuştan soyluydum; bir kontun ikinci kızıydım.
“İyi ailelerde” yetişen pek çok genç kız gibi ben de el bebek gül bebek büyütüldüm. Bildiğim o ufacık dünyanın her şeyden ibaret olduğunu sanırdım. Dünyadan bihaber ve saftım. Ama kendim söylüyorum diye demiyorum, aynı zamanda uslu bir çocuktum. Ailemin sözünden asla çıkmazdım. Okuldaki notlarım mükemmeldi. Millis Kilisesi’nin öğretilerine harfiyen uyar, sosyete toplantılarında benden beklenen rolü eksiksiz oynardım. Bazıları beni Millis leydisinin kusursuz bir timsali olarak görürdü. Ailem benimle ziyadesiyle gurur duyuyordu, eminim.
İşler olduğu gibi devam etseydi, muhtemelen bir davette ailemin benim için seçtiği bir adamla tanıştırılacaktım. Muhtemelen bir markinin ilk oğlu olurdu; terbiyeli ama kibirli, Millis Kilisesi’nin buyruklarına sonsuz saygı duyan biri. Bu ahlak abidesiyle evlenir, ona çocuklar doğurur ve adımı Millis soylular kütüğüne gayet saygın bir markiz olarak yazdırırdım.
Aristokrasinin bir kadını olarak önümde uzanan yol buydu.
Ama elbette, o yoldan gitmedim.
Hayatım, reşit olduğum gün yani on beşinci yaş günümde sonsuza dek değişti. Ailemle korkunç bir kavga ettim. Hayatımda ilk kez dediklerini yapmayı reddettim. Ve evden kaçtım.
Hayatımın her anını kontrol etmelerinden fena halde bıkmıştım. Küçük kız kardeşim Therese her zaman özgür ruhlu biri olmuştu, sanırım onu biraz da kıskanıyordum. Tüm bu etkenler ve daha nice ufak tefek sebep bir araya gelerek beni o zamana kadar yürüdüğüm yoldan saptırdı.
Gözden düşmüş bir aristokratın hayatta kendine yeni bir yol çizmesi hiç de kolay değildir. Neyse ki soylu kızlar akademisinde İyileştirme büyüsü öğrenmiş, hatta Orta seviye büyülerde bile yetkinleşmiştim. Millis, İyileştirme ve Koruma büyülerinin geliştiği bir ülkeydi ancak yine de bu alanlarda Başlangıç seviyesinin ötesine geçebilmek pek alışıldık bir durum değildi. Orta seviyeye ulaşmak, Millis Kilisesi’nin hastanelerinde çalışma kapısını aralıyordu; okulumuzda bana bolca hayranlık kazandıran bir başarıydı bu.
Sonuç olarak, nereye gidersem gideyim tek başıma ayakta kalabileceğime inanmıştım.
Gerçekten de iflah olmaz derecede saftım.
Bir handa oda tutmanın o yabancı süreçlerinde acemice debelenirken, tekinsiz bir grup beni neredeyse anında gözüne kestirdi. Bir şifacı aradıklarını iddia ederek, mutlak cehaletimden faydalanıp beni partilerine çektiler. Teklif ettikleri ücret Başlangıç seviyesindeki büyücülerin kazandığından bile düşüktü ama piyasa değerinin üzerinde olduğu konusunda ısrar etmişlerdi.
Tam bir aptal gibi, gösterdikleri yüzeysel iyiliği gerçek sanmıştım. Hatta kendi kendime, Demek ki dünyada hâlâ iyi insanlar da var, diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Onlarla kalsaydım başıma çok daha kötü şeyler geleceğinden hiç şüphem yok. Muhtemelen savaşta beni canlı kalkan olarak kullanmayı ya da bayılana kadar büyü yapmaya zorlamayı planlıyorlardı. Belki de benden ahlaksızca şeyler talep edeceklerdi.
Fakat Paul Greyrat adındaki genç bir kılıç ustası sayesinde buna fırsat bulamadılar.
Yeni “arkadaşlarımı” bir güzel patakladıktan sonra beni oldukça sert bir şekilde kendi seyahat partisine sürükledi. Yoldaşlarından biri olan Elinalise durumu izah edene kadar, azılı bir haydut tarafından kaçırıldığıma adım gibi emindim.
Her halükârda, müstakbel eşimle bu şekilde tanıştım işte.
İlk başta Paul’den nefret etmiştim. Doğuştan bir Asura soylusuydu ama ağzı inanılmaz bozuktu. Verdiği sözleri zırt pırt çiğner, fevri davranır, parayı çarçur eder ve durmadan benimle dalga geçerdi. Popomu elleyip durmasını ve bazen son derece hadsizce yakınlaşmalarda bulunmasını saymıyorum bile.
Yine de öyle kötü biri olmadığını anlayabiliyordum. Ne de olsa her zaman imdadıma koşardı. Dünyadan bihaber oluşumla dalga geçerdi geçmesine ama sonunda hep iç çekip yardımıma gelirdi.
Birbirimizin tamamen zıddıydık; fakat o güvenilir, özgür ruhlu ve yakışıklı biriydi. Sanırım ona kapılmama pek de şaşırmamak gerek.
Tabii etrafında her zaman güzel kadınlar olurdu. Bense tek eşliliğin erdemlerini vaaz eden Millis Kilisesi'nin bir müridiydim. Evden kaçmış olabilirdim ama inancımın öğretileri çocukluğumdan beri her gün zihnime kazınmıştı ve okuldaki tanıdığım herkes birer inananandı. Emirleri zihnimin derinliklerine kök salmıştı.
Bu yüzden bir gün ağzımdan şu sözler dökülüverdi: "Benimle yatabilirsin ama bir daha başka hiçbir kadına elini sürmemek şartıyla."
Paul rahat bir gülümsemeyle hemen kabul etti.
Tabii ki bana yalan söylediğini biliyordum. Yine de içten içe pek umursamadım. Sözünü tutmadığı an, belki onu unutabilirim diye düşündüm.
Fakat bir kez daha ne kadar saf, dikkatsiz ve aptal olduğumu kanıtlamıştım. Onunla geçirdiğim tek bir gecenin ardından hamile kalabileceğimi aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Öylesine çaresiz, endişeli ve korku doluydum ki. Paul'ün gerçekten dürüstçe davranıp benimle evleneceğini hiç mi hiç beklemiyordum.
Ona verdiğim çocuk bir erkek oldu.
Rudeus Greyrat. Benim minik Rudy'm.
***
Şu anda Rudy, babasına fena hâlde benzeyen o çok ciddi ifadesiyle küçük kız kardeşlerinin beşiklerinin yanına çömelmişti. Kaşlarını dikkatle çatarak önce bir beşiğe baktı, sonra da diğerine göz gezdirdi.
“Aah. Aah!”
Norn huysuzlanmaya başlayınca Rudy’nin yüzü daha da gerildi.
Fakat hemen ardından…
“Blablabvaah!”
Ona dilini çıkarıp komik bir surat yaptı.
“Ha haa! Baa, baa!”
Norn neşeyle agularken Rudeus halinden memnun bir şekilde başını salladı ve ardından yine o önceki ciddi ifadesine büründü.
“Aah! Aaah!”
Bu kez de aniden Aisha sesler çıkarmaya başladı. Rudeus hemen ona doğru döndü, avuçlarını yanaklarına bastırıp “Acojobloblo,” diye mırıldandı.
Belli ki bu Aisha’nın çok hoşuna gitmişti, keyifli bir “Nhah, ahah!” nidası patlattı.
Rudy bir kez daha yüzünde katıksız bir mutluluk tebessümüyle kendi kendine başını salladı. Epeydir bu küçük oyunu sürdürüp duruyordu.
“Heheh…”
Rudy’nin gülümsediğini görünce ben de kendimi tutamayıp kıkırdadım.
Sonuçta her gün görebileceğiniz bir manzara değildi bu. Rudy’nin yüzünde hep son derece ciddi bir ifade olurdu; kılıç taliminde ya da büyüde işler ne kadar iyi giderse gitsin, öyle pek tatmin olmuş görünmezdi. Bana ya da Paul’a gülümsediğini neredeyse hiç göstermezdi. Gösterdiğinde de bu genelde zoraki, eğreti bir sırıtış olurdu.
Şimdiyse küçük kız kardeşlerini eğlendirmek için şapşal şapşal suratlar yapıyor, işe yaradığında da içten gelen bir neşeyle gülümsüyordu. Onu öylece izlemek bile benim de keyfimi yerine getirmeye yetmişti.
Eski günlere kıyasla nereden nereye gelmiştik.
Rudy’nin ilk yıllarını hatırlayarak kendi kendime sessizce iç çektim. İlk başta, büyüye olan yeteneğini keşfettiğimizde havalara uçmuştum. Ama bir süre sonra, o kadar yetenekli olduğu için içten içe geri kalanımızı küçümsediğini hissetmeye başlamıştım. Ailesini gerçekten sevip sevmediğini bile merak ediyordum. Bir kere, bana hiçbir zaman öyle pek bağlanmamıştı.
Ama tamamen yanılmıştım tabii. Bunu, ailemizin yaşadığı en büyük krizin ortasında fark etmiştim—Lilia’nın hamile olduğunu açıkladığı ve Paul’un da suçunu itiraf ettiği o gün.
İkisi tarafından da öylesine feci bir ihanete uğramış hissetmiştim ki. Öyle öfkeli ve öyle üzgündüm ki.
Özellikle de bana verdiği sözleri çiğnediği için Paul’a öyle öfkeliydim ki adeta patlamak üzereydim. Ya Lilia’ya “Defol git!” diye çığlık atmanın ya da çekip gittiğimi ilan etmenin eşiğindeydim; sakin kalabilmek için muazzam bir irade göstermem gerekmişti.
Evlenmeden önce, Paul’un bir gün yalancı çıkacağını tahmin etmiş ve bunu yaptığı an onu terk etmeyi kafama koymuştum. Bunu neredeyse unutmuştum ama hislerim hiç değişmemişti anlaşılan. O kadar altüst olmuştum ki ailemizi temelli dağıtmaya hazırdım.
Fakat sonunda Rudy fikrimi değiştirdi. Masum bir çocuk rolü oynayarak araya girdi ve olayları tatlıya bağladı. Yöntemleri pek takdire şayan sayılmazdı elbette. Uydurduğu o küçük hikâyeye inansam bile bu, yoldan çıkmış kocamı affetmeme kesinlikle yetmezdi.
Yine de… Rudy’nin sözlerinden ve yüzündeki ifadeden, ta derinlerde gerçekten ne hissettiğini görebiliyordum.
Korkuyordu. Ailesinin dağılıp gitmesinden ölesiye korkuyordu.
Bunu fark ettiğim anda, bizi kendi tarzında sevdiğini nihayet anladım. İçimden sadece onu rahatlatmak geliyordu. Öfkem dindi. Oracıkta hem Paul'ü hem de Lilia'yı affetmeyi başardım.
Rudy olmasaydı işler asla bu şekilde tatlıya bağlanmazdı.
“Ayy, ne kadar da tatlı bir şeysin sen Norn. Büyüyünce tıpkı annen gibi çok güzel olacaksın, değil mi?”
Ve şimdi de Norn'un minik elleriyle oynayıp neşeyle gülümsüyordu. Her daim pek ciddi olan oğlum, bebek diliyle konuşup kız kardeşini sakinleştirmeye çalışıyordu.
O kadar… güvenilirdi ki.
Bir süredir Rudy'nin yeteneklerine zaten hayrandım ama son zamanlarda güvenilirliğinin de kıymetini bilmeye başlamıştım. Aisha ile Norn doğduktan sonra ortalık cidden ana baba gününe dönmüştü. İki yeni kızımız gecenin bir yarısı durmaksızın ağlıyor, içirdikleri sütün yarısını kusuyor ve onları yıkarken neredeyse her seferinde altlarına yapıyordu. Lilia bütün bunların gayet doğal ve beklenen şeyler olduğunu söyleyip duruyordu ama ben çok geçmeden tükenmiştim. Günlerce gözüme tek damla uyku girmedi.
Ama sonra Rudy devreye girdi ve daha biz istemeden türlü türlü işi sırtlanmaya başladı…
Bebekler konusunda tuhaf bir biçimde ustaydı. Daha önce hiç bebek bakmış olamazdı ama sanki bu işte tecrübeli gibiydi. Sanırım Lilia'yı izlerken birkaç şey kapmıştı.
İşte bizim Rudy böyle biriydi.
Kendi evladıma benden daha iyi bakabilmesi pek hoşuma gitmese de yine de inanılmaz bir yardımı dokunuyordu. Onun yaşındaki bir çocuğun bu kadar faydalı ve güvenilir olduğunu, hele ki yeni doğmuş bebeklerle böyle ilgilenebildiğini hiç görmemiştim.
Onu izlerken aklıma bazen muhtemelen hâlâ Kutsal Ülke'de yaşayan erkek kardeşim gelirdi. Tıpkı Rudy gibi o da ciddi, çalışkan ve yetenekliydi; babam hep onu örnek almamızı söylerdi. Fakat ailesine karşı soğuk biriydi, küçük kız kardeşlerinin yüzüne bile bakmazdı. Soylulara kıyasla iyi ve dürüst bir adamdı ama bir ağabey olarak pek bir şey ifade etmiyordu benim için. Rudy ise kesinlikle farklı olacaktı. İyi bir ağabey olacaktı. Kız kardeşlerinin hayran kalacağı türden bir ağabey.
En azından niyeti kesinlikle buydu. Norn ve Aisha'ya bakarlarken Paul'e gururla, "Dünyanın en havalı, en mükemmel ağabeyi olmaya çalışacağım," demişti. Şimdiden birkaç yıl sonra üçünün nasıl olacağını görmeyi iple çekiyordum.
“Aah. Agyaaah!”
Tam o sırada, Norn'un avazı çıktığı kadar ağlamaya başlamasıyla daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Rudy şaşkınlıkla irkildi ama hemen beşiğe dönüp komik suratlar yapmaya başladı.
“Gyaa! Vaaaah!”
Bu sefer Norn susmak bilmedi. Rudy bezinin ıslak olup olmadığına baktı, ardından kucağına alıp sırtında pişik var mı diye kontrol etti fakat gözyaşlarının ardı arkası kesilmiyordu.
Yalnız olsaydım muhtemelen elim ayağım birbirine dolanır, Lilia'ya seslenir ve onun alışverişte olduğunu hatırlayınca da iyice paniğe kapılırdım. Fakat Rudy takdire şayan bir sakinlikle duruyordu. İhtimalleri tek tek eleyerek olası sorunları dikkatle kontrol etti. Bir süre sonra ellerini birbirine vurup bana döndü.
“Anne, sanırım süt vakti geldi.”
Sahi ya, o saatler gelmişti değil mi? Rudy'yi kardeşleriyle oynarken izlerken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyordum.
“Doğru. Tabii ki.”
“Şöyle otur.”
Rudy’nin çektiği sandalyeye oturdum, bluzumun önünü açtım ve avazı çıktığı kadar ağlayan bebeğimi kucağıma aldım.
Tam da Rudy’nin düşündüğü gibi Norn epey acıkmıştı. Minicik ağzını hemen göğsüme dayayıp hırsla emmeye başladı. Bu his bana anne olduğumu her defasında derinden hissettirirdi.
“Nasıl yani?”
Az sonra Rudy’nin beni izlediğini fark ettim.
Norn’u her emzirdiğimde… gözünü dikip bakardı. Üstelik bu öyle masum, çocukça bir merak bakışı da değildi. Yedi yaşında bir çocuktan hiç beklemeyeceğiniz türden bir ilgi vardı gözlerinde.
Paul’e bu kadar benzeyen bir hareket yaptığını görmek sevimliydi gerçi… ama Rudy daha bu yaşta böyleyse, ileride başımıza dert açacağı kesindi. İsteyeceğim en son şey, babası gibi sağda solda kadınların kalbini kırıp durmasıydı.
“Ne oldu Rudy? Sen de mi istiyorsun?”
“Ha?!”
Yaptığım küçük şakayla irkilen Rudy başını hızla çevirdi, yüzü de kıpkırmızı kesildi.
“Yok, ondan değil. Ne kadar çok içtiğine şaşırdım sadece…”
“Heheh.”
Böyle afallaması çok şirindi. Hafifçe gülmekten kendimi alamadım.
“Kusura bakma ama sütüm artık Norn’a lazım. Bebekken bol bol içmiştin zaten, şimdi açgözlülük etme, tamam mı?”
“Elbette anne.”
Rudy hemen kabullendi ama yüzünde hafif bir pişmanlık belirtisi yakaladım. Ondan pek beklenmeyecek bir tepkiydi doğrusu. Ve fazlasıyla sevimliydi.
Belki biraz daha takılabilirdim.
“Hımm. Şey, o kadar canın çekiyorsa… ileride bir eşin olduğunda, sana da verip vermeyeceğini ona sorarsın artık, olmaz mı?”
“İyi fikir. Bir gün bunu denemeliyim.”
Bu noktada huysuzlaşıp savunmaya geçmesini bekliyordum ama sakin bir ifadeyle lafımı savuşturdu. Sanırım onunla sadece kafa bulduğumu anlamıştı.
Hiç eğlenceli değildi. Ama Rudy işte, ne beklersin ki.
“Kızı zorlamaya kalkma sakın, anladın mı?”
“Evet, biliyorum.”
Böyle büyük adam gibi davranması nedense içimi hep biraz burkardı.
Dikkatimi karnı doymuş olan Norn’a çevirdim. Minik bir gaz çıkarana kadar sırtını sıvazladıktan sonra onu nazikçe beşiğine geri yatırdım.
Bir bezle göğsümü silerken Rudy’nin yine bana dik dik baktığını fark ettim.
Onunla evlenecek kızın işi zor olacaktı. Şu an en güçlü aday Sylphie gibi görünüyordu… ve o kız da Rudy ne derse yapmaya meyilliydi. İstese bile ona 'hayır' diyemeyebilirdi…
Pekâlâ o zaman. İşler sarpa sararsa, onu ben yola getirmek zorunda kalacaktım.
Ne de olsa Rudy’nin annesiydim. Paul ona kadınları nasıl baştan çıkaracağını öğretebilirdi belki ama onlara nasıl düzgün davranılacağını ben öğretecektim.
“Guu…”
Karnı doyan Norn halinden gayet memnun görünüyordu. Beşiğinde uyuklamaya başlaması uzun sürmedi.
“Aferin kızıma,” diye mırıldandım usulca, minik başını okşayarak. “Bol bol süt iç, mışıl mışıl uyu, büyü de kocaman, sağlıklı bir kız ol.”
Ne yazık ki Aisha tam da bu anı seçip huysuzlanmaya başladı.
“Aaah… Vaaa!”
Gözlerini göğüslerimden ayıran Rudy, diğer beşiğe doğru eğildi.
“N’oldu Aisha? Sırtın mı kaşındı bakayım?”
Az önce Norn’a yaptığı gibi onu da kucağına aldı,
bezini kontrol etti, isilik ya da böcek ısırığı var mı diye baktı.
Fakat bir an sonra, bebeği hâlâ kucağında tutarken, yüzünde alışılmadık derecede endişeli bir ifadeyle bana döndü. Rudy’nin yüzünde farklı duygular görmeyi seviyordum ama bu kadar sıkıntılı görünmesini pek istemezdim.
“Ne oldu, Rudy?”
“Şey, Anne… Lilia Hanım bugün biraz gecikti, değil mi?”
“Düşününce, haklısın.”
Normalde alışverişten çoktan dönmüş olurdu. Bir şey mi olmuştu acaba?
Yok canım. Roa Kalesi’nden bir tüccar kafilesi kasabadaydı. Normalden biraz daha fazla şey almayı planladığını söylemişti; muhtemelen beklediğinden biraz daha uzun sürmüştü.
“Şey, görüyorsun ya… Aisha hakkında…”
“Evet?”
“Sanırım onun da karnı acıktı.”
“Ah, anladım.”
Bebekleri genelde aynı saatte beslediğimizden, ikisinin de aynı anda acıkması doğaldı. Normalde ben Norn’u emzirirken Lilia da Aisha’yla ilgilenirdi ama…
İşte o an, Rudy’nin yüzündeki o çekingen ifadenin sebebini sonunda anladım.
Her kelimesini dikkatle seçtiği besbelli bir halde, yavaşça ve temkinle devam etti.
“Anne… Lilia Hanım’ın ne zaman döneceği belli değil. Aisha biraz daha bekleyebilir elbet ama ağlamaya devam ederse Norn da uyanabilir, o yüzden… şey…”
Millis Kilisesi’nin sadık bir mensubu olarak, evlilik yeminimizi bozdukları için Paul’a da Lilia’ya da hâlâ kırgındım. Benim inancımı paylaşmadıklarını biliyordum ama birilerinin değerlerinizi hiçe sayması asla hoş bir şey değildi. Ve Rudy belli ki tüm bunları sezmişti.
Önerisinin beni kızdırmasından korkuyordu. Hatta öfkemi küçük kız kardeşinden çıkarabileceğimden endişeleniyordu. Çocuk resmen tedirginlikten kıvranıyordu.
Onun gözünde Norn da Aisha da ben de aynı derecede aileydik. Ve… işlerin geldiği nokta düşünülürse, benim de öyle hissetmem gerekirdi.
Yine de, bu gerçekten iyi bir fikir miydi? Ya Aisha’yı emzirmek içimde bir öfke veya tiksinti uyandırırsa?
Ya Rudy yüzümdeki nefreti görüp benden tiksinirse?
“İlahi, Rudy, neden bahsediyorsun sen öyle? Hadi ver Aisha’yı bana.” Kendi içimdeki kararsızlığı dağıtmaya çalışarak elimden geldiğince şefkatli bir ses tonuyla cevap verdim.
“Tabii,” dedi Rudy.
Yavaşça, tereddütle Aisha’yı kollarıma bıraktı.
Az önce Norn’u emzirdiğim tarafın diğerindeki göğsümü açıp bebeği oraya doğru kaldırdım.
Aisha bu noktada huysuzluk edip kıyameti koparsaydı muhtemelen biraz üzülürdüm ama hemen memeyi kavrayıp sütü kana kana içmeye başladı. Rudy’nin duyamayacağı kadar sessizce, hafif bir rahatlama nefesi verdim.
Tıpkı Norn’u beslerken hissettiğim şeyin aynısını hissediyordum. Kalbim, anneliğimin getirdiği o ılık, hoş huzur dışında hiçbir şeyle dolu değildi.
Ne tuhaftı. Aisha’yı göğsüme alırken neden azıcık da olsa tereddüt etmiştim ki? Bunun beni neden mutsuz edeceğini sanmıştım? Neden bunu katlanmam gereken bir sınav gibi görmüştüm?
Her şey düşündüğümden çok daha basitti. Ben bir anneydim. Başka hiçbir şeyin önemi yoktu.
İster Millis Kilisesi mensubu ol, ister olma… Böyle anlarda hiçbirinin bir farkı kalmıyordu.
“Nasıl da iştahla içiyor ama, değil mi?”
“Şey. Sütün çok lezzetli de ondan, Anne.”
“Bu… biraz garip bir iltifat oldu sanki Rudy.”
Aisha’nın göğsümden keyifle süt emdiğini ve benim yüzümdeki hoşnut ifadeyi gören Rudy, bariz bir rahatlamayla gülümsedi. Küçük kız kardeşlerini korumayı açıkça bir görev biliyordu. Çok takdir edilesi bir şeydi. Onların hayranlığına layık, iyi bir ağabey olma arzusu fazlasıyla samimi görünüyordu.
“İltifat değil ki. Tadını hâlâ hatırlıyorum.”
“Sahi mi, hatırlıyor musun gerçekten?”
Hafifçe kıkırdayarak elimi uzatıp Aisha’nın minik başını okşadım. Bir süre sonra karnı doydu ve ağzını göğsümden çekti; sadece birkaç saniye içinde kucağımda içi geçmeye başladığı için onu da yavaşça beşiğine bıraktım.
Rudy uzaktan bizi izliyordu, bakışları her zamankinden daha sıcaktı.
“Baksana, Rudy.”
“Evet, ne oldu?”
“Başını biraz sevebilir miyim?”
“Bunun için benden izin almana gerek yok ki. İstediğin zaman sevebilirsin beni.”
Rudy yavaşça yanıma oturup başını davetkâr bir tavırla bana doğru uzattı. Elimi uzatıp saçlarını nazikçe okşamaya başladım.
Rudy bizim ilk çocuğumuzdu ve bize hiçbir zaman pek ihtiyaç duymamıştı. Çoğu zaman ona tam olarak ebeveynlik yapabildiğimi hissedemezdim. Ama son zamanlarda bu durum değişmeye başlamıştı.
Ben gerçekten bu çocuğun annesiydim. O da gerçekten benim oğlumdu.
Bir sıcaklık hissedip o tarafa doğru döndüm. Bahar güneşi pencereden içeri süzülüyordu. Dışarıda, göz alabildiğine uzanan altın sarısı buğday tarlaları seriliydi. Huzurlu bir bahar ikindisinin resmi gibiydi adeta. Sessizce manzarayı seyrederken içimi tarifsiz bir mutluluk kapladı.
Nedense kendimi fazlasıyla huzurlu hissediyordum. “Keşke bu an sonsuza dek sürse.”
“Ben de öyle isterdim,” diye mırıldandı Rudy başını sallayarak.
Sanırım o da bu küçük aile tablosunu son derece dingin bulmuştu. Ama benim de aynı şeyleri hissedebilmem yalnızca onun sayesindeydi.
Araya girmemiş olsaydı… İki eşten birine indirgenmiş dindar bir Millis Kilisesi mensubu olarak, muhtemelen Norn’u kucağıma aldığım gibi kaderime lanetler okuyarak bu evden çeker giderdim. Ya da kalıp hıncımı Lilia ile Aisha’dan çıkarırdım.
İyi ki Rudy vardı.
O kadar bilge ve zeki bir çocuk olmasaydı, bu mutluluk dolu anı asla yaşayamazdım.
“Rudy…”
“Efendim, Anne?”
“Dünyaya geldiğin için teşekkür ederim.”
Şaşıran Rudy başını kaldırıp bana baktı. Kısa ve garip bir duraksamanın ardından başını kaşıdı ve son derece tatlı, utangaç bir ses tonuyla cevap verdi.
“Şey… beni doğurduğun için asıl ben teşekkür ederim.”
Cevap olarak yüzümde sadece keyifli bir tebessüm belirdi.
Okuduğunuz için teşekkürler!
mangamac.com
EDİTÖR:GAZOZ
Prolog
1. Bölüm: Burası Başka Bir Dünya mı?
2. Bölüm: Ürken Hizmetçi
3. Bölüm: Bir Büyü Kitabı
4. Bölüm: Usta
5. Bölüm: Kılıçlar ve Büyü
6. Bölüm: Saygının Sebepleri
7. Bölüm: Arkadaşlar
8. Bölüm: Habersizlik
9. Bölüm: Acil Aile Toplantısı
10. Bölüm: Bodur Büyüme
11. Bölüm: Ayrılık
Ekstra Bölüm: Greyrat Ailesinin Annesi
Prolog
İşsiz ve evsiz, otuz dört yaşında bir adamdım. İyi biriydim aslında ama biraz kiloluydum, pek de yakışıklı sayılmazdım ve bütün hayatımın pişmanlığı içinde kıvranıp duruyordum.
Sokakta kalalı daha topu topu üç saat olmuştu. Ondan önce, hayatında hiçbir baltaya sap olamamış, o klasik, basmakalıp, kıdemli odasına kapanan tiplerdendim işte. Sonra birdenbire annemle babam ölüverdi. Huylu huyundan vazgeçer mi; tabii ki ne cenazeye gittim ne de sonrasındaki taziye toplanmasına.
Eh, ardından beni evden kapı dışarı ederlerken kopan tantanayı siz düşünün artık.
Evdeki o kaba saba hallerimle zaten kimsenin sempatisini kazanabilmiş değildim. Odasından burnunu çıkarmadan insanlara sesini duyurmak için duvarları, yerleri tekmeleyen türden biriydim. Cenaze günü de belimi havaya dikmiş, zevkle asılıyordum ki kardeşlerim simsiyah yas kıyafetleriyle pat diye odama dalıp beni resmen evlatlıktan reddettiklerine dair belgeyi önüme fırlatıverdiler. Ben bunu umursamayınca da erkek kardeşim, canımdan çok sevdiğim bilgisayarımı tahta bir sopayla tuzla buz etti. Bu sırada karatede siyah kuşak sahibi olan ağabeyim ise gözü dönmüş bir öfkeyle üzerime çullanıp beni bir güzel benzetti.
Ben de olay kapansın diye öylece durup bir yandan acizce zırlayarak dayağımı yedim. Ama kardeşlerim beni üzerimdeki kıyafetler haricinde tek bir çöp bile vermeden kapının önüne koydular. Bana da kaburgam kırılmış gibi zonklayan böğrümü tuta tuta şehirde sürtmekten başka çare kalmadı.
Evden çıkarken arkamdan savurdukları o zehir zemberek laflar, ömrümün sonuna kadar kulaklarımda çınlayacaktı. Söyledikleri ta ciğerime işlemişti. Resmen darmadağın olmuştum, kalbim paramparçaydı.
Ne halt etmiştim ki sanki? Tek yaptığım, sansürsüz loli pornosu eşliğinde kendimi tatmin etmek için anamla babamın cenazesini asmaktı alt tarafı.
Peki şimdi ne halt yiyecektim?
Cevabı biliyordum elbette: Part-time ya da tam zamanlı bir iş bul, başını sokacak bir çatı ayarla ve karnını doyuracak bir şeyler al. Asıl mesele, bunu nasıl yapacağımdı? Nereden iş aramaya başlanır, en ufak bir fikrim bile yoktu.
Hadi neyse, temel şeyleri biliyordum diyelim. Bakmam gereken ilk yer bir iş bulma kurumu olmalıydı; gelgelelim on yılı aşkın süredir eve tıkılıp kaldığımdan bunların nerede olduğuna dair zerre fikrim yoktu. Üstelik bildiğim kadarıyla bu tarz kurumlar sadece iş fırsatlarına önayak oluyordu. Sonrasında özgeçmişini kapıp iş ilanını veren yere gitmen ve mülakata girmen gerekiyordu.
Bense ter, kir pas ve kendi kanımla sıvanmış bir sweatshirt'ün içindeydim. Mülakata girecek halim mi vardı sanki? Karşısına benim gibi bir tip çıkan kimse beni işe almazdı. Ha, akıllarında kalırdım, orası kesindi ama işi rüyamda görürdüm.
Dahası, bu özgeçmiş kağıtlarının nerede satıldığını bile bilmiyordum. Kırtasiyede mi? Markette mi? Yürüme mesafesinde marketler vardı ama cebimde tek kuruşum yoktu.
Peki ya tüm bunları halledebilseydim? Şansım yaver gider de bir kredi şirketinden falan borç alabilirsem üstüme başıma yeni bir şeyler çeker, sonra da özgeçmiş kağıdıyla bir kalem alırdım.
Sonra birden aklıma dank etti: Adresin ya da kalacak bir yerin yoksa özgeçmiş dolduramazdın ki.
Hapı yutmuştum. Onca şeyden sonra, hayatımın tamamen karardığını nihayet idrak edebilmiştim.
Yağmur çiselemeye başladı. “Hah, bir bu eksikti,” diye homurdandım.
Yaz bitmiş, yerini sonbaharın o dondurucu ayazına bırakmıştı. Yılların eskittiği sweatshirt'üm soğuk yağmuru sünger gibi çekiyor, bedenimdeki o kıymetli sıcaklığı acımasızca söküp alıyordu.
“Keşke zamana geri dönüp her şeye baştan başlayabilseydim,” diye mırıldandım; sözler dudaklarımdan istemsizce dökülüvermişti.
Kendimi bildim bileli böyle beş para etmez bir insan müsveddesi değildim aslında. Vaktiyle durumu iyi bir ailede, beş kardeşin dördüncüsü olarak dünyaya gelmiştim; iki ağabeyim, bir ablam ve bir erkek kardeşim vardı. İlkokuldayken herkes beni yaşıma göre pek zeki bulur, överdi. Derslerle aram pek yoktu belki ama video oyunlarında fena değildim ve spora yatkınlığım vardı. İnsanlarla iyi geçinirdim. Sınıfın neşesi, gözbebeğiydim resmen.
Ortaokulda bilgisayar kulübüne girdim, dergileri hatmettim ve harçlıklarımı biriktirip kendi bilgisayarımı kendim topladım. Bilgisayardan zerre anlamayan ailem ise bunu pek de umursamadı.
Her şey lisede —daha doğrusu ortaokulun son senesinde galiba— tepe taklak oldu.
Kendimi bilgisayara öylesine kaptırmıştım ki dersleri tamamen boşladım. Geriye dönüp bakınca, muhtemelen geriye kalan her şeyin fitilini ateşleyen de buydu.
Bir geleceğim olması için ders çalışmama gerek yok sanıyordum. Bütün bunların anlamsız olduğunu düşünüyordum. Sonuç olarak da kendimi bölgenin en berbat, serserilerin yuva yaptığı lisesinde buldum.
Ama o zaman bile işlerin yoluna gireceğini sanıyordum. Kafaya koyarsam her şeyi yapabilirdim ne de olsa. Bu salaklarla aynı ligde değildim ben. Ya da kendimi öyle kandırıyordum.
O günlerden aklımdan hiç çıkmayan bir olay vardı. Okulun kantininde öğle yemeği almak için sırada beklerken biri önüme kaynak yaptı. Kendini hak hukuk timsali sanan o aklıevvel halimle herife haddini bildirmeye kalktım; kasıla kasıla, komik, yapmacık ve son derece eğreti bir tavırla diklendim adama.
Fakat şansıma bakın ki bu eleman sadece bir üst sınıf olmakla kalmıyordu, okulun tepesine oynamaya çalışan asıl belalı tiplerdendi. O ve arkadaşları suratımı tanınmaz hale gelene kadar pataklayıp beni anadan üryan soydular, sonra da cümle alem görsün diye okul kapısına çarmıha gerer gibi astılar.
Bunun bir sürü fotoğrafını çekip sanki basit bir şakaymış gibi bütün okula yaydılar. Sınıftaki itibarım bir gecede yerin dibini boyladı, adımsa "Kürdan Çük"e çıktı.
Bir aydan fazla okula gitmeyip odama kapandım. Babamla ağabeylerim halimi görünce enseyi karartmamamı, pes etmememi ve benzeri tepeden bakan laflar söylediler. Hiçbirine kulak asmadım.
Benim suçum değildi ki. Benim durumumda olan kime okula gidebilirdi ki? Hiç kimse. Bu yüzden kim ne derse desin, inatla odamdan burnumu çıkarmadım. Sınıftaki diğer bütün çocukların o fotoğrafları gördüğünden ve bana güldüğünden adım gibi emindim.
Evden çıkmıyordum ama elimdeki bilgisayar ve internet bağlantısıyla bolca vakit öldürebiliyordum. İnternet sayesinde her türlü şeye merak saldım ve pek çok şey denedim. Plastik maketler yaptım, figür boyamayı denedim, kendi blogumu açtım. Annem de sanki tüm bu yaptıklarıma destek çıkıyormuş gibi, ondan koparabildiğim kadar parayı elime sayıyordu.
Buna rağmen tüm bu hobileri bir sene içinde bıraktım. Bir konuda benden daha iyi birini görsem bütün hevesim kaçıveriyordu. Dışarıdan bakan birine sadece keyfime bakıp eğleniyormuşum gibi gelirdi muhtemelen. Oysa gerçekte, tek başıma kaldığım o vakitlerde yapacak başka hiçbir şeyim olmadığı için kendi kabuğuma çekilmiştim.
Hayır. Geçmişe dönüp bakınca, bunun da sadece bir bahane olduğunu anlıyorum. Bir manga çizeri olmaya karar verip internette ufak tefek amatör web çizgi romanları paylaşsaydım ya da hafif roman yazarı olup seriler yayımlasaydım falan belki çok daha iyi durumda olurdum. Benim gibi şartlarda olup da böyle şeyler yapan bir sürü insan vardı.
Ve ben tam da bu insanlarla dalga geçiyordum.
Ortaya koydukları işlere bakıp sanki kendim bir halt becermişim gibi havalara girerek, “Bunlar da çöp be,” diye burun kıvırırdım.
Okula geri dönmek istiyordum; tercihen ilkokula veya belki ortaokula. Kahretsin, bir iki yıl öncesine dönsem bile kafiydi. Birazcık daha zamanım olsaydı bir şeyler başarabilirdim. Şimdiye kadar her işi yarım yamalak yapmış olabilirdim ama bıraktığım yerden devam edebilirdim. Gerçekten asılsaydım, en iyisi olamasam bile bir alanda profesyonelleşebilirdim.
İç çektim. Şimdiye kadar neden hiçbir şeyi başarmak için kılını kıpırdatmamıştım sanki?
Vaktim vardı. O vaktin tamamı odamda bilgisayar başında geçmiş olsa bile yapabileceğim o kadar çok şey vardı ki. Yine söylüyorum, en iyisi olamasam bile biraz eli yüzü düzgün işler çıkarıp kendimi vererek bir şeyler başarabilirdim.
Manga ya da yazarlık gibi. Belki video oyunları veya programlama. Hangisi olursa olsun, doğru düzgün bir çabayla sonuç alabilir, oradan para kazanabilir ve—
Yok. Artık hiçbir önemi yoktu. Çaba göstermemiştim işte.
Geçmişe dönebilsem bile benzer bir engelle karşılaşınca yine tökezler, yine olduğum yere çakılıp kalırdım. Normal insanların düşünmeden tereyağından kıl çeker gibi aştığı engelleri ben aşamamıştım; işte tam da bu yüzden şu an bu haldeydim.
Birden, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun arasında tartışan insan sesleri duydum. “Ha?” diye mırıldandım. Biri kavga mı ediyordu? Bu hiç iyi değildi. Böyle şeylere bulaşmak istemiyordum. Yine de bir yandan böyle düşünürken ayaklarım beni o tarafa doğru sürüklüyordu.
“Baksana, asıl bunu yapan sensin—”
“Hayır, sensin asıl—”
Köşeyi döndüğümde gördüğüm şey, besbelli bir sevgili kavgası yaşayan üç liseliydi. Artık neredeyse hiç rastlanmayan tsume-eri tarzı ceketler ile denizci üniforması giymiş iki erkek ve bir kız vardı. Manzara adeta bir savaş alanını andırıyordu; çocuklardan biri, özellikle uzun boylu olanı, kızla hararetli bir laf dalaşındaydı. Diğer çocuk ise onları yatıştırmak için aralarına girmişti fakat yakarışları tamamen duymazdan geliniyordu.
Evet, bu tarz durumlara ben de düşmüştüm vaktiyle.
Bu manzara eski hatıralarımı depreştirdi. Ortaokuldayken çok tatlı bir çocukluk arkadaşım vardı. Tatlı derken de sınıfın en tatlı dördüncü veya beşinci kızı falan yani. Atletizm takımında olduğu için saçlarını kısacık kestirirdi. Sokakta yanından geçen her on kişiden en az ikisi üçü dönüp ona bir daha bakardı. Bir de o sıralar fena halde taktığım bir anime vardı, o yüzden atletizm takımı ve kısa saç olayı bana pek sevimli gelirdi. Kusurlu tarafları bile gözüme batmazdı.
Yakınlarda oturduğu için ilkokul ve ortaokulun büyük bölümünde aynı sınıftaydık. Ortaokula kadar eve çoğu zaman birlikte yürürdük. Konuşmak için tonla fırsatımız olurdu ama sonu hep kavgayla biterdi. Pişman olduğum çok şey yaptım. Bugün bile “ortaokul”, “çocukluk arkadaşı” ve “atletizm takımı” kelimelerini duyunca art arda üç posta atabilirim.
Şimdi aklıma geldi de, yedi yıl kadar önce evlendiğine dair dedikodular duymuştum. “Dedikodu” dediğim de kardeşlerimin oturma odasındaki konuşmalarına kulak misafiri olmamdı işte.
Aramız kesinlikle kötü değildi. Küçüklükten beri tanışırdık, bu yüzden birbirimizle gayet açık konuşabilirdik. Bana karşı öyle hisleri olduğunu hiç sanmıyorum ama derslere daha çok asılıp onunla aynı liseyi tuttursaydım ya da atletizm takımına girip okula o yoldan kapağı atsaydım belki doğru sinyalleri verebilirdim. Sonra ona hislerimi açsaydım, kimbilir, belki de çıkmaya başlardık.
Neyse işte, eve dönerken tıpkı buradaki bu üç velet gibi kavga edip dururduk. Ya da işler yolunda gitseydi, okul çıkışı metruk bir sınıfa geçip yaramazlıklar yapardık.
(Kahretsin, oynadığım yetişkin oyunlarının senaryolarına benzedi bu da.)
Derken bir şey fark ettim: Doğrudan bu üç öğrencinin üzerine doğru son sürat gelen bir kamyon vardı. Şoför direksiyonun üstüne yığılmış, uyuyakalmıştı.
Çocuklar henüz durumu fark etmemişti.
“A-ah, h-hey, d-dikkat edin!” diye bağırdım—ya da en azından bağırmaya çalıştım. On yılı aşkın süredir neredeyse ağzımı açıp tek kelime etmemiştim ve zaten zayıf düşmüş ses tellerim kaburgamdaki acı ve yağmurun soğuğuyla iyice kilitlenmişti. Tek çıkarabildiğim, sağanağın gürültüsünde kaybolup giden acınası, titrek bir cıyaklama oldu.
Onlara yardım etmem gerektiğini biliyordum; aynı zamanda bunu nasıl yapacağımı da bilmiyordum. Biliyordum ki onları kurtarmazsam beş dakika sonra pişmanlıktan kahrolacaktım. Yani, son sürat gelen bir kamyonun üç genci pestile çevirdiğini görmenin ömrümce içime dert olacağından adım gibi emindim.
Kurtarmak en iyisiydi. Bir şeyler yapmalıydım.
Büyük ihtimalle yolun kenarında geberip gidecektim ama en azından içimin biraz olsun rahat etmesi o kadar da fena sayılmazdı. Son anlarımı pişmanlık batağında boğularak geçirmek istemiyordum.
Koşmaya başlarken sendeledim. On yılı aşkın süredir neredeyse hiç hareket etmemiş olmak bacaklarımı hantallaştırmıştı. Hayatımda ilk defa keşke daha çok spor yapsaydım dedim. Çatlak kaburgalarım öyle canımı yaktı ki acıdan az kalsın olduğum yerde kalakalacaktım. Hayatımda ilk defa daha çok kalsiyum alsaydım diye de hayıflandım.
Yine de koştum. Koşabiliyordum işte.
Bağıran çocuk yaklaşan kamyonu fark edip kızı hemen kendine doğru çekti. Diğer çocuksa başka tarafa baktığı için kamyonu henüz görmemişti. Yakasından yapıştığım gibi var gücümle arkama savurdum ve onu aracın yolundan dışarı fırlattım.
Güzel. Sıra diğer ikisine gelmişti.
Tam o anda kamyonu burnumun dibinde gördüm. Ben sadece çocuğu çekip kurtarmak istemiştim ama onunla resmen yer değiştirip kendimi hedefe koymuştum. Fakat bundan kaçış yoktu; yüz kilonun üzerinde olmamla falan da alakası yoktu yani, son sürat koşarken ayağım kayıp biraz fazla ileri savrulmuştum sadece.
Kamyon çarpmadan hemen önceki o saniyede, arkamda bir ışık parıldadı. Hani derler ya, hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi mi geçecekti yoksa? Sadece bir an sürdü, o yüzden anlayamadım bile. Her şey çok hızlı oldu.
Kof ve yarım yamalak yaşanmış bir hayatın sonu böyle oluyordu herhalde.
Ağırlığımın elli katından fazla olan bir kamyon bana çarptı ve beni beton bir duvara savurdu. “Hııark!” Bütün gücümle koştuğum için zaten oksijen diye çırpınan ciğerlerimdeki son hava da bir anda boşalıverdi.
Konuşamıyordum ama ölmemiştim. O bol yağ tabakam beni kurtarmış olmalıydı.
Gelin görün ki kamyon hala ilerliyordu. Beni betona yapıştırıp domates gibi ezdi ve işte o an öldüm.
1. Bölüm:
Burası Başka Bir Dünya mı?
Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey göz alıcı bir ışıktı. Bütün görüş alanımı kaplayacak kadar büyüdü ve rahatsızlıkla gözlerimi kıstım.
Gözlerim alışınca bana bakan sarışın genç bir hanımefendiyi fark ettim. İnanılmaz güzel bir kızdı—dur, hayır. Kesinlikle olgun bir kadındı.
Kim bu? diye geçirdim içimden.
Yanında hemen hemen aynı yaşlarda, kahverengi saçlı, bana tuhaf tuhaf gülümseyen genç bir adam duruyordu. Güçlü, vakur ve etkileyici kaslara sahip bir hali vardı.
Kahverengi saçlı ve inatçı tipli mi? Normalde bu kaba herifi görür görmez gıcık olmam gerekirdi ama şaşılacak şekilde içimde en ufak bir kötü his yoktu. Saçını bu renge boyatmış olmalıydı. Cidden çok hoş bir kahve tonuydu.
Kadın sıcacık bir gülümsemeyle bana bakıp konuştu. Gelgelelim sözleri garip bir şekilde anlaşılmazdı ve ne dediğini çıkarmak imkansızdı. Japonca mı konuşuyordu ki?
Adam yüzündeki o gerginlik biraz olsun dağılarak bir şeyler söyledi. Aynı şekilde onun da ne dediğini zerre anlamamıştım.
Konuşmaya anlaşılamayan üçüncü bir ses daha katıldı ama kimin konuştuğunu göremedim. Nerede olduğumu anlamak ve bu insanlara kim olduklarını sormak için doğrulmaya çalıştım. Şunu da belirteyim, odama kapanan bir tip olabilirdim ama insanlarla nasıl konuşulacağını bilmediğim anlamına gelmiyordu bu. Fakat nedense çıkarabildiğim tek ses şuydu:
“Aaa! Vaa!”
Anlamsız bir mızmızlanma ve inlemeden başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan.
Üstelik bedenimi kımıldatamıyordum. Yani, parmak uçlarımı ve kollarımı biraz hareket ettirebiliyordum ama yerimden doğrulmam imkansızdı.
Kahverengi saçlı adam yine bir şeyler söyledi, ardından aniden eğilip beni kucağına aldı. Olacak iş değildi bu! Yüz kilonun üzerindeydim ben yahu. Beni nasıl bu kadar kolay kaldırabilirdi? Yoksa birkaç hafta komada kalınca kilo falan mı vermiştim?
Fena bir kaza geçirmiştim ne de olsa.
Oradan bütün uzuvlarımla tek parça halinde çıkamamış olma ihtimalim hayli yüksekti. Günün geri kalanında aklımı tek bir düşünce kemirip durdu:
Hayatım tam bir cehenneme dönecek.
***
Şimdi aradan bir ay geçtiğini varsayalım.
Anlaşılan o ki yeniden doğmuştum. İçinde bulunduğum durumun gerçekliği nihayet kafama dank etmişti: Ben bir bebektim.
Bunu ancak beni kucaklarına alıp kendi vücudumu görebileyim diye başımı tuttuklarında kesinleştirebilmiştim. Peki ama önceki hayatımın tüm anıları neden hala aklımdaydı? Şikayetçi olduğumdan değil tabii de, kim tüm anılarıyla birlikte yeniden doğacağını tahmin edebilirdi ki—bu çılgınca hezeyanın gerçeğe dönüşmesi bir yana?
Kendime geldiğimde ilk gördüğüm o iki kişi annemle babam olmalıydı. Tahmin yürütmem gerekirse yirmili yaşlarının başındaydılar. Her halükarda önceki hayatımdaki yaşımdan kesinlikle daha gençtiler. Otuz dört yaşındaki halim olsa onları çoluk çocuk diye kestirip atardı.
O yaşta bebek sahibi olabilmiş olmalarını fena halde kıskandım doğrusu.
Daha ilk başlarda Japonya'da olmadığımı anlamıştım; dil farklıydı ve ebeveynlerimin yüz hatları bir Japon'a hiç benzemiyordu. Üstelik eski zamanlara ait gibi duran bir çeşit kıyafet giyiyorlardı. Etrafta beyaz eşyayı andıran tek bir nesne bile görmedim; hizmetçi kılıklı bir kadın gelip bezle temizlik yapıyordu. Mobilyalar, yemek takımları ve benzeri şeyler hep kaba saba ahşaptan yontulmuştu. Burası neresiyse, gelişmiş bir ülkeye pek benzemiyordu.
Elektrikli aydınlatmamız bile yoktu, sadece mumlar ve gaz lambaları vardı. Belki de ailem elektrik faturasını ödeyemeyecek kadar fakirdi.
Ama bu ne kadar olasıydı ki gerçekten? Bir hizmetçileri olduğuna göre paraları var diye düşünmüştüm ama belki de hizmetçi babamın ya da annemin kız kardeşiydi. Bu pek de tuhaf kaçmazdı. En azından ev işlerine yardım ediyordur, değil mi?
Zamana geri dönüp her şeye baştan başlamayı dilemiştim dilemesine ama faturaları ödeyemeyecek kadar fakir bir ailede doğmak tam olarak hayalimdeki şey değildi.
***
Bir altı ay daha akıp gitti.
Annemle babamın konuşmalarını altı ay boyunca dinledikten sonra dili ufak ufak sökmeye başlamıştım. İngilizce notlarım hiçbir zaman parlak olmamıştı gerçi ama insanın yalnızca ana diline bağlı kalmasının öğrenmeyi zorlaştırdığına dair söylenenler doğruydu galiba. Yoksa yeni bir bedenim olduğu için beynim bu kez öğrenmeye daha mı yatkındı? Henüz çok küçük olduğum için midir nedir, bir şeyleri ezberleme konusunda olağanüstü bir yeteneğim varmış gibi hissediyordum.
Bu sıralarda emeklemeyi de öğrenmeye başladım. Hareket edebilmek ne muazzam bir şeydi meğer. Kendi bedenimi kontrol edebildiğim için hiç bu kadar minnettar hissetmemiştim.
“Gözünü üstünden bir ayırıyorsun, hop, bir yerlere sıvışıveriyor,” dedi annem.
“Aman canım, eli ayağı tutsun, sağlıklı olsun da,” diye karşılık verdi babam, emeklememi izlerken. “İlk doğduğunda hiç ağlamayınca öyle çok korkmuştum ki.”
“Şimdi de ağlamıyor ki ama, değil mi?”
Karnım acıktı diye zırlayacak yaşta değildim pek. Yaygarayı kopardığım anlar, altıma yapmamak için direnip de her seferinde hüsrana uğradığım zamanlardı.
Yalnızca emekleyebiliyor olsam da etrafta hareket edebilmek bana çok şey öğretti. Öğrendiğim ilk şey, burasının kesinlikle zengin bir ailenin evi olduğuydu. Ev ahşap, iki katlı ve beşten fazla odası olan bir yapıydı; üstelik çalışan tek bir hizmetçimiz vardı. İlk başta onun teyzem falan olduğunu sanmıştım ama annemle babama karşı sergilediği o hürmetkar tavrı görünce aileden olduğuna pek ihtimal vermiyordum.
Evimiz kırsaldaydı. Pencerelerin ardında alabildiğine huzurlu, pastoral bir manzara uzanıyordu.
Pek başka ev yoktu, her iki taraftaki buğday tarlalarının arasına serpiştirilmiş topu topu iki üç ev vardı sadece. Resmen dağ başındaydık. Ne bir telefon direği görebiliyordum ne de sokak lambası. Yakınlarda bir elektrik santrali bile olmayabilirdi. Bazı ülkelerde elektrik kablolarını yerin altından geçirdiklerini duymuştum ama burada durum buysa evimizde elektrik olmaması çok garipti.
Burası gereğinden fazla köy yeriydi. Modern medeniyetin konforuna alışkın olduğum için bu durum canımı sıkıyordu. Şurada yeniden doğmuştum işte, bir bilgisayara dokunabilmek için resmen can atıyordum.
Fakat bir öğleden sonra her şey değişiverdi.
Yapabileceğim şeyler epey kısıtlı olduğundan manzarayı seyredeyim dedim. Pencereden dışarı bakabilmek için her zamanki gibi bir sandalyeye tırmandım ve işte o an gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Babam bahçede durmuş, kılıç sallıyordu.
Ne halt ediyordu bu adam böyle? Bu tarz şeyleri aşacak yaştaydı oysa. Babam böyle biri miydi yani? Fantastik kafalı bir ucube falan mıydı?
Aha, hapı yuttuk. Şaşkınlıktan donakalınca sandalyeden kaymaya başladım.
Gelişmemiş minik ellerim sandalyeye tutundu tutunmasına ama kafamın o koca ağırlığıyla birlikte bedenimi taşıyamadı ve tepeüstü yuvarlandım.
Yere küt diye çakılmamla birlikte bir çığlık koptu. Annemin taşıdığı çamaşırları yere düşürdüğünü, elini ağzına götürürken yüzünün kireç gibi bembeyaz kesildiğini gördüm.
“Rudy! İyi misin?!” Yanıma koşup beni kucağına aldı. Bakışlarımız buluşunca yüzündeki ifade rahatlayarak gevşedi ve başımı okşadı. “Ayy, bir şeyin yokmuş bak, gördün mü?”
Sakin ol be kadın, diye geçirdim içimden. Kafama dikkat et biraz. Daha yeni çarptım orayı.
O kadar paniklediğine göre fena düşmüş olmalıydım. Yani, doğrudan kafamın üstüne çakılmıştım sonuçta. Belki de ömrümün sonuna kadar geri zekalı kalacaktım. Gerçi bu da her zamanki halimden pek farklı sayılmazdı ya.
Kafam zonk zonk ediyordu. Sandalyeye uzanmaya çalıştım ama takatim kalmamıştı. Annem artık o kadar telaşlı görünmüyordu gerçi, bu yüzden muhtemelen kanamam falan yoktu. Büyük olasılıkla sadece bir şişlikti işte.
Kafamı dikkatle inceledi. Yüzündeki ifade, yara olsun olmasın bu durumu epey ciddiye aldığını gösteriyordu. Sonunda elini başımın üstüne koydu. “Ne olur ne olmaz…” diye başladı söze. “Bu ilahi güç doyurucu bir şifa olsun, dermanı tükenene yeniden ayağa kalkacak kuvveti bahşetsin—İyileştir!”
Ne oluyordu be? Bu ülkenin ‘öpeyim de geçsin’ versiyonu falan mıydı bu? Yoksa o da kılıç sallayan babam gibi fantastik kurgu delisinin teki miydi? Savaşçıyla Rahibin evlenmesi vakası mıydı yoksa bu?
Fakat ben öyle düşünürken annemin eli loş bir ışıkla parıldadı ve kafamdaki sızı bir anda yok oluverdi.
Hönk?
“İşte oldu,” dedi. “Geçti bitti! Biliyor musun, annen eskiden epey ünlü bir maceracıydı.” Sesinden gurur akıyordu.
Zihnim karmakarışık oldu, bir sürü terim kafamın içinde fırıl fırıl dönmeye başladı: kılıç, savaşçı, maceracı, iyileştirme, büyü sözleri, rahip…
Harbiden—az önce ne oldu öyle?
Annemin az önceki çığlığını duyan babam, kafasını pencereden içeri uzattı. "Ne oldu?" diye sordu. Muhtemelen kılıcını sallayıp durmaktan ter içindeydi.
"Hayatım, biraz daha dikkatli olmalısın," diye azarladı annem. "Rudy sandalyeye tırmanmayı başarmış. Ciddi şekilde yaralanabilirdi."
Babam çok daha sakin görünüyordu. "Aman canım, çocuk işte. Enerjisi yerinde keratanın."
Annemle babam arasında bu tarz atışmalar gayet sıradandı. Fakat kafamı vurduğum için olsa gerek, annem bu kez öyle kolay kolay geri adım atmıyordu. "Hayatım, daha bir yaşına bile basmadı. Birazcık endişelensen incilerin mi dökülür?"
"Dedim ya işte: Çocuklar düşe kalka, oralarını buralarını vurup morarta morarta büyür de güçlenir. Hem bir yeri incinse bile iyileştiriverirsin, ne olacak!"
"Benim asıl korkum, iyileştiremeyeceğim kadar kötü yaralanması."
"Hiçbir şeyi kalmaz, geçer," diyerek anneme güvence verdi babam.
Yüzü kızaran annem, beni göğsüne daha da sıkı bastırdı.
"İlk başlarda hiç ağlamıyor diye dert ediniyordun. Baksana, bu kadar yaramaz bir ufaklıksa sırtı yere gelmez," diye devam etti babam ve ardından anneme bir öpücük vermek için yaklaştı.
Tamamdır çifte kumrular, kendinize bir oda tutun da orada cilveleşin, olur mu?
Ondan sonra annemle babam beni uyutmak için diğer odaya götürdü, ardından da bana bir kız ya da erkek kardeş yapmak üzere üst kata çıktı. Bunu rahatlıkla anlayabiliyordum çünkü ikinci kattan gelen gıcırtıları ve iniltileri duyabiliyordum. Demek ki internetin dışında da bir hayat varmış.
Ve bir de... büyü mü?
***
Bütün bunların ardından, annemle babamın birbirleriyle ve hizmetlilerle yaptığı konuşmalara çok daha fazla dikkat kesildim. Bunu yaparken daha önce hiç bilmediğim pek çok kelime kullandıklarını fark ettim. Bunların çoğu ülke, bölge ve toprak isimleriydi; hepsi de daha önce adını bile duymadığım bariz özel isimlerdi.
Aceleci davranıp erken hüküm vermek istemiyordum ama artık bu durum tek bir anlama gelebilirdi: Artık Dünya'da değildim; bambaşka bir dünyadaydım.
Kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünya.
Ve o an aklıma geldi: Eğer bu dünyada yaşıyorsam, ben de tüm bunları yapabilirdim. Ne de olsa burası, önceki hayatımın mantık kurallarına boyun eğmeyen bir epik fantezi diyarıydı. Bu dünyaya ait sıradan şeyleri yaparak sıradan bir insan gibi yaşayabilirdim. Tökezlediğim yerde ayağa kalkar, üstümü başımı silkeler ve yoluma devam ederdim.
Eski benliğim pişmanlıklarla dolu bir şekilde, çaresizliğinden ve hiçbir şeyi başaramamış olmasından ötürü kahrolarak can vermişti. Ama artık nerede hata yaptığımı biliyordum. Geçmiş hayatımdan gelen tüm bilgi ve deneyimle, nihayet başarabilirdim.
Nihayet hayatı hakkını vererek yaşayabilirdim.
2. Bölüm:
Ürken Hizmetçi
Lilia vaktiyle Asura Sarayı hareminin nedimelerinden biriydi. Nedimelik görevlerinin yanı sıra, bu mevkideki konumu gereği aynı zamanda bir muhafız olarak da görev yapması gerekiyordu. İhtiyaç hâlinde silaha sarılıp efendisini savunması beklenirdi. Görevlerine sadıktı ve nedimelik işini tek bir kusur veya aksaklık olmadan yerine getirirdi.
Fakat savaşçılık konusuna gelince, kılıç ustalığı en fazla vasat düzeydeydi. Sonuç olarak, yeni doğan prensese bir suikastçı saldırdığında Lilia kendini tamamen çaresiz bir durumda bulmuş ve rakibinin hançeri bacağına isabet etmişti. Bıçağa, kraliyet ailesinden birini bile öldürmek için hazırlanmış, arındırma büyüsüyle temizlenemeyen baş belası cinsten bir zehir sürülmüştü.
Yaraya İyileştirme büyüsüyle anında müdahale edilmesi ve bir hekimin zehri etkisiz hâle getirme çabaları sayesinde Lilia hayatta kalmayı başarmıştı ancak kalıcı hasarlar bırakmıştı. Bunlar günlük hayatını sürdürmesine engel teşkil etmiyordu fakat artık hızlı koşamıyordu; adımları sakar bir sendelemeye dönüşmüştü.
Lilia'nın savaşçı olarak hayatı sona ermişti. Saray, onu derhâl görevinden azletti. Lilia bunun nedenini çok iyi anlıyordu. Artık yerine getiremediği bir işi kaybetmesi gayet doğaldı. Saraydaki konumu düşünüldüğünde, bu durum onu en temel yaşam masraflarını bile karşılayamayacak hâlde bıraksa da gizlice idam edilmediği için kendini şanslı sayıyordu. Böylece Lilia başkentten ayrıldı.
Prensesin suikast girişiminin arkasındaki elebaşı henüz bulunamamıştı. Saray hareminin iç işleyişine aşina olan biri olarak Lilia, kendisinin de muhtemel bir hedef olduğunun gayet farkındaydı. Ya da belki de... Saray bu komplonun arkasındakileri ortaya çıkarmak için onu kasten mi serbest bırakmıştı?
Saray hizmetine ilk alındığında, kendisi gibi alt tabakadan bir kadını neden kabul ettiklerini merak etmişti. Belki de kolayca gözden çıkarılabilecek basit bir hizmetçi tutmak istemişlerdi.
Durum ne olursa olsun, kendi güvenliği için Lilia'nın başkentten olabildiğince uzaklaşması gerekiyordu. Sarayın onu gerçekten yem olarak kullanıp kullanmadığına bakılmaksızın, artık yerine getirmesi gereken hiçbir emir yoktu; onu geride tutan hiçbir bağ kalmamıştı.
Eski hayatına karşı artık en ufak bir vefa borcu hissetmiyordu.
Bir dizi posta arabasına bindikten sonra Lilia, krallığın sınırlarında yer alan geniş bir tarım arazisi olan Fittoa Bölgesi'ne vardı. Bölgenin yerel lordunun ikamet ettiği Roa Hisarı bir yana, bölge uçsuz bucaksız buğday tarlalarından pek de farklı değildi.
Lilia burada iş aramaya karar verdi.
Bacağındaki sakatlık nedeniyle savaşçı olarak bir kariyer artık söz konusu bile olamazdı. Teorik olarak hâlâ kılıç dersi verebilirdi fakat hizmetçi olarak iş bulmayı tercih ediyordu; bunun başlıca sebebi de kazancının çok daha iyi olmasıydı. Krallığın bu ücra köşesinde kılıç kuşanıp başkalarına da bunu öğretebilecek pek çok insan vardı. Bütün bir evin idaresini üstlenebilecek yetkinlikte, tam eğitimli eski bir saray nedimesi ise parmakla gösterilecek kadar azdı. Ücret umduğundan daha düşük olsa bile, para paraydı.
Fittoa lordunun ya da ona hizmet eden yüksek rütbeli soyluların yanında nedime olarak işe girmek tehlikeli bir kumardı. Bu çevrelerdeki insanların doğrudan başkentle bağlantıları vardı. Eskiden kraliyet hareminin hizmetinde bulunmuş bir nedime olduğu öğrenilirse, bir başkasının siyasi entrikalarına alet edilme ihtimali oldukça yüksekti. Lilia'nın böyle şeylerle uzaktan yakından işi olmazdı. Ölümün kıyısından bir kere dönmüştü ve bu ona yetip de artmıştı bile.
Prensese saygısızlık etmek istemezdi ama Lilia taht kavgasından fersah fersah uzakta, kendi istediği gibi yaşayacaktı.
Sorun şu ki, daha az varlıklı ailelerin onun hizmetlerini karşılayacak gücü yoktu. Hem güvenli olan hem de makul bir ödeme yapan bir yer bulmak oldukça zor çıktı.
***
Fittoa'da bir ay boyunca oradan oraya dolandıktan sonra Lilia nihayet dikkatini çeken bir iş ilanına rastladı. Buena Köyü'ndeki alt rütbeli bir şövalye ev işlerine bakacak bir yardımcı arıyordu. İlanda özellikle çocuk yetiştirme deneyimi olan ve aynı zamanda ebelik yapabilecek birini aradıkları belirtilmişti.
Buena Köyü, Fittoa Bölgesi'nin en uç kıyısında küçük bir mezraydı. Kuş uçmaz kervan geçmez yerlerin standartlarına göre bile tam bir taşraydı. Konumu zahmetliydi fakat onun dışında Lilia'nın aradığı her şeye uyuyordu. İşvereninin, alt rütbeli de olsa bir şövalye olması da beklenmedik bir nimetti.
Fakat asıl dikkatini çeken şey işverenin adı oldu. Lilia'nın gayet iyi bildiği bir isimdi bu: Paul Greyrat.
Paul, Lilia'nın eski ustasının bir diğer öğrencisiydi. Bir gün, o henüz kılıç eğitimi alırken, soylu bir ailenin tembel ve hayırsız oğlu talim alanında bitivermişti. Anlaşılan o ki, babasıyla ettiği bir kavganın ardından evlatlıktan reddedilmişti ve bundan böyle talimhanede yatıp kalkarak kılıç çalışacaktı.
Paul evde de kılıç eğitimi almıştı, bu yüzden farklı bir ekolde çalışmış olmasına rağmen yeteneklerinin Lilia'yı geride bırakması uzun sürmedi. Bu durum Lilia'nın pek hoşuna gitmese de bunu kendi eksikliğine bağladı.
Paul ise tam tersine, adeta buram buram yetenek saçıyordu. Gelgelelim bir gün, Lilia'nın bilmediği nedenlerden ötürü ortalığı fena hâlde birbirine kattıktan sonra aniden talimhaneyi terk etti. Ardında son bir söz bırakarak çekip gitmişti: "Maceracı olacağım ben."
Adam adeta bir kasırga gibiydi.
***
Lilia'nın Paul'ü son görüşünün üzerinden yedi yıl geçmişti. Üstelik o zamandan bu yana sadece şövalye olmakla kalmamış, bir de evlenmiş miydi? Lilia kulaklarına inanamıyordu. Ne gibi inişler çıkışlar yaşadığını bilmiyordu ama eğer hâlâ hatırladığı adamsa, özünde fena biri değildi. Başının dertte olduğunu bilse muhtemelen ona yardım ederdi.
Etmezse de... neyse, geçmişteki bazı defterleri açıverirdi. Gerekirse koz olarak kullanabileceği birkaç anı vardı heybesinde. Zihninde bu ufak çıkar hesabını yaptıktan sonra Lilia, Buena Köyü'ne doğru yola koyuldu.
Paul, Lilia'yı kollarını açarak karşıladı. Eşi Zenith'in doğumu yakındı ve çiftin eli ayağına dolaşmıştı. Lilia, prensesin doğumu ve bakımından edindiği temel mesleki bilgiye sahipti; üstelik aralarından birinin kefil olabileceği tanıdık bir yüzdü. Aile onu aralarına almaktan son derece mutluydu.
Ayrıca ücret de Lilia'nın umduğundan çok daha iyiydi. Onun için adeta bir rüyanın gerçekleşmesi gibiydi.
***
Ve sonra çocuk doğdu.
Doğumun kendisi sorunsuz geçti, her şey Lilia'nın eğitimine harfiyen uyacak şekilde ilerledi. Genellikle komplikasyonların beklendiği kritik anlarda bile her şey tıkırında gitti.
Fakat doğduktan sonra bebek ağlamadı. Lilia'yı soğuk bir ter bastı. Bebeğin burnundan ve ağzından amniyotik sıvı çıkmıştı, yüzü ifadesizdi ve tek bir ses bile çıkarmıyordu. Bir an için ölü doğmuş gibi göründü. Ancak Lilia uzandığında bebeğin ılık nabzını ve nefes alıp verişini hissedebiliyordu.
Yine de ağlamıyordu. Lilia, kendisini eğiten nedimelerden birinden duyduğu bir şeyi hatırladı: Doğumda ağlamayan çocuklarda genellikle bir dizi anormallik görülürdü.
Tam o anda, düşünceleri yarıda kesildi.
“Aaa! Vaa!”
Bebek yüzünü Lilia'ya çevirdi, gevşek bir ifadeyle anlamsız sesler geveledi. Lilia'nın içini bir rahatlama kapladı.
Nedenini tam olarak kestiremiyordu ama işler yoluna girecek gibi görünüyordu.
***
Çocuğa Rudeus adı verildi ve ne tekinsiz bir çocuktu öyle. Ne ağlar ne de huysuzluk ederdi. Belki de sadece fiziksel olarak çelimsizdi fakat bu düşüncenin yanlışlığı çok geçmeden anlaşıldı. Rudeus emeklemeyi öğrendikten sonra evin her yerine, aklınıza gelebilecek her köşeye girmeye başladı: mutfak, arka kapı, kiler, temizlik dolabı, şömine ve nicesi. Bazen, nasıl oluyorsa, ikinci kata bile çıkmayı başarıyordu. Gözünü üzerinden ayırdığın anda sırra kadem basıyordu.
Buna rağmen eninde sonunda evin içinde bulunurdu. Nedense Rudeus asla dışarı adım atmazdı. Pencerelerden dışarı bakardı ama belki de hâlâ evden çıkmaya fazla korkuyordu.
Lilia çocuğa karşı içgüdüsel bir korkuyu ne zaman geliştirdiğinden emin değildi. Acaba o zamanlar, çocuk gözetimsiz kaldığı her an sıvışıp her defasında fellik fellik aranmak zorunda kaldığında mı başlamıştı?
Rudeus sürekli gülümsüyordu. İster mutfakta sebzelere baksın, ister şamdandaki mumun titremesine, ister yıkanmamış iç çamaşırlarına; her zaman ağzının içinde bir şeyler geveliyor, yüzüne tekinsiz bir sırıtış yerleşirken kıkırdıyordu.
Lilia'yı iliklerine kadar tiksindiren türden bir sırıtıştı bu. Ona geçmişte harem ile kraliyet sarayı arasında gidip gelirken belirli bir kabine bakanından gördüğü gülüşleri hatırlatıyordu. Güneş ışığında pırıl pırıl parlayan dazlak kafası ve yürürken yalpalayan koca göbeği olan bir adamdı. Rudeus'un gülüşü, bakanın Lilia'nın göğüslerini süzerkenki yüz ifadesine benziyordu. Böyle bir gülüş, henüz kundaktaki bir bebekten geliyordu.
Lilia'nın Rudeus'u kucağına aldığı anlar özellikle huzursuzluk vericiydi. Burun delikleri genişler, dudaklarının kenarları yukarı kıvrılır, soluk soluğa kalarak yüzünü kadının göğsüne gömerdi. Tuhaf, neşeli kıkırtılar çıkarırken boğazı seğirirdi.
Lilia'nın omurgasından aşağı soğuk ürpertiler göndermeye, neredeyse refleks olarak çocuğu yere fırlatmak istemesine yetecek cinstendi. Çocukta zerre şefkat emaresi yoktu. O gülüşü tek kelimeyle ürperticiydi... Çok sayıda genç kadını köle olarak satın aldığı rivayet edilen o kabine bakanıyla tıpatıp aynı gülüştü. Ve bunu yapan bir bebekti, öylece gülümsüyordu. Bundan daha tedirgin edici bir şey olamazdı. Lilia bir bebeğin yanında fiziksel olarak tehlikede olduğunu hissediyordu.
Bu çocuğun neden bu kadar tuhaf olduğuna akıl sır erdiremiyordu.
Acaba içine kötü niyetli bir şey mi girmişti? Üzerine bir lanet mi çökmüştü? Bu ihtimalleri düşündüğünde Lilia öylece eli kolu bağlı duramayacağını anladı.
Koşarak dükkâna gitti ve ihtiyacı olan şeylere ufak bir meblağ harcadı. Ardından, Greyratlar uyurken ve Paul'den izin bile almadan, memleketine özgü geleneksel bir kovma tılsımı uyguladı.
Ertesi gün Rudeus'u kucağına aldığında Lilia emin oldu: İşe yaramamıştı. Bebek hâlâ aynı tekinsiz havayı yayıyordu. Sadece yüzündeki ifade bile kadının tüylerini ürpertmeye yetiyordu.
Zenith bizzat sık sık "Bu oğlan emerken resmen kendini kaybediyor, değil mi?" gibi şeyler söylerdi. Bütün bu duruma karşı zerre istifini bozmuyordu! Ahlaki değerleri zayıf, biraz zampara bir adam olan Paul bile oğlu gibi tekinsiz hissettirmiyordu. Çocuğun ana babasıyla uzaktan yakından alakası yoktu.
Lilia vaktiyle saray hareminde bir hikâye duymuştu. Asura prensi henüz bebekken, gece ardına gece haremin her yerinde emekleyip dururmuş. Meğer içine bir iblis girmiş. Bunu bilmeyen nedimelerden biri çocuğu kucağına aldığında, arkasına sakladığı bıçağı çıkarıp kadının kalbine saplayarak onu öldürmüş.
Korkunç bir hikâyeydi. Ve Rudeus da tıpatıp öyleydi. Lilia'nın hiç şüphesi yoktu: Bu da başka bir şeytani musibet vakasıydı. Ah, çocuk şimdilik sakin ve uysaldı ama içindeki iblis uyandığında, aile uyurken evin içinde sinsice dolaşıp hepsini teker teker katledecekti.
Lilia çok, ama çok aceleci davranmıştı. Bu işi asla kabul etmemeliydi. Eninde sonunda bir gün saldırıya uğrayacağını biliyordu.
Ne de olsa batıl inançları fazlasıyla ciddiye alan bir tipti.
***
Ve böylece Lilia, ilk bir yıl kadar bir süreyi korku içinde geçirdi.
Fakat bir noktada, Rudeus'un o sağı solu belli olmayan davranışları değişti. Rastgele kaybolup bir yerlerden çıkmak yerine, ikinci katın bir köşesindeki Paul'ün çalışma odasına kapanıp kalmaya başladı. Gerçi içinde birkaç kitabın bulunduğu sade bir oda için "çalışma odası" tabiri biraz fazla cömert kaçıyordu.
Rudeus oraya kapanır, dışarı çıkmazdı. Bir gün Lilia kapıdan şöyle bir baktığında onu gördü; gözlerini dikmiş dikkatle bir kitaba bakıyor ve kendi kendine mırıldanıyordu. Söyledikleri pek kelime gibi durmuyordu. En azından Merkez Kıta'nın ortak dilinden kelimeler değildi.
Zaten henüz konuşamayacak kadar küçüktü ve kesinlikle kimse ona okuma öğretmemişti. Yani çocuk sadece kitaplara bakıyor—okumuyor—ve bu sırada rastgele sesler çıkarıyordu.
Aksini düşünmek zaten delilik olurdu.
Yine de nedense Rudeus gerçekten anlamlı bir ahenkle konuşuyor gibiydi ve baktığı kitabın içeriğini anlıyor gibi görünüyordu. Ne kadar tuhaf, diye düşündü Lilia kapı aralığından gizlice izlerken.
Yine de tuhaf bir şekilde, çocuğa karşı her zamanki tiksintisinden eser kalmamıştı. Oğlan çalışma odasına sığınmaya başladığından beri, o tarif etmesi zor, tekinsiz garipliği epey azalmıştı. Ha, ara sıra yine ürpertici bir şekilde güldüğü veya sırıttığı oluyordu elbette ama Lilia artık onu kucağına aldığında buz kesmiyordu. Yüzünü kadının göğsüne gömüp soluk soluğa kalmayı da bırakmıştı.
Zaten ondan neden bu kadar huzursuz olmuştu ki? Son günlerde çocukta araya girmeye kıyamadığı bir ciddiyet ve gayret seziyordu. Lilia bu durumu Zenith'le konuştu ve anlaşılan o da aynı izlenimi edinmişti. O andan itibaren Lilia, çocuğu kendi hâline bırakmanın en iyisi olduğunu düşündü.
Garip bir histi. Kundaktaki bir bebeği kendi hâline bırakmak sorumluluk sahibi yetişkinlerin yapacağı bir iş değildi. Ancak daha birkaç ay önce kaba bir donukluktan ibaret olan Rudeus'un gözlerinde artık zekâ parıldıyordu. Üstelik bu entelektüel ışıltıya kararlı bir iradenin pırıltısı eşlik ediyordu.
Ne yapmaları gerekiyordu? Lilia'nın yetersiz tecrübesi, bu durumda doğru kararı vermesini sağlayacak donanımı ona kazandırmamıştı. Çocuk yetiştirmenin tek bir doğru yolu yoktur, demişlerdi ona. Bunu kıdemli saray nedimelerinden biri mi söylemişti? Yoksa annesi mi? En azından şimdilik çocukta aşırı ters ya da tedirgin edici bir şey yoktu, korkulacak bir durum kalmamıştı.
Sonunda Lilia işleri akışına bırakmaya karar verdi. Yapılacak herhangi bir müdahale, çocuğun eski hâline dönmesine yol açabilirdi.
3. Bölüm:
Bir Büyü Ders Kitabı
Enkarne olmamın üzerinden yaklaşık iki yıl geçmişti. Bacaklarım sonunda yürüyebileceğim kadar gelişmişti.
Ayrıca nihayet bu dünyanın dilini konuşabiliyordum.
***
Bu kez hayatıma dürüst bir şans vermeye karar verdiğim için, öncelikle bir plan yapmam gerekiyordu.
Önceki hayatımda neyim eksikti? Ders çalışma, egzersiz ve teknik; işte bunlardı.
Fakat bir bebek olarak yapabileceğim pek bir şey yoktu. En azından kucağa alındığımda yüzümü birinin göğsüne gömmekten öteye gidemiyordum. Hizmetçiye bunu her yaptığımda yüzündeki hoşnutsuzluğu gizleme zahmetine bile girmiyordu; çocuklardan pek hazzetmediği gün gibi ortadaydı.
Egzersizin bekleyebilecek bir şey olduğunu düşünerek, evdeki kitapları okumayı öğrenmeye başladım. Dil öğrenimi çok önemli bir konudur; Japonların neredeyse yüzde yüzü kendi dillerinde okuryazardır ancak çoğu İngilizce çalışmayı ihmal eder ya da yurt dışındayken insanlarla etkileşime girmekten çekinir, öyle ki yabancı bir dil konuşabilmek çok kıymetli bir beceridir. Bunu aklımda tutarak, bu dünyanın yazı sistemini ilk dersim yapmaya karar verdim.
Evimizde sadece beş kitap vardı. Bu durum bu dünyada kitapların pahalı olmasından mı kaynaklanıyordu yoksa Paul ile Zenith pek kitap kurdu olmadıkları için miydi, bilmiyordum. Muhtemelen ikisinin bir karışımıydı. Vaktiyle—hepsi hafif roman olsa bile—birkaç bin kitaplık bir koleksiyona sahip olan biri olarak, bu durumu kabullenmek biraz zordu.
Yine de okumayı öğrenmek için beş kitap bile yeterli bir materyaldi. Bu dünyanın dili Japoncaya yakındı, bu yüzden yeterince hızlı kavrayabildim. Yazı karakterleri tamamen farklıydı fakat gramer aşina olduğum yapıya yakındı; bu da neyse ki çoğunlukla kelime öğrenmem gerektiği anlamına geliyordu ve bunların iyi bir kısmına zaten maruz kalmıştım. Babam bana kitap okurdu, bu da kelimeleri kolayca kapmamı sağlardı. Yeni benliğimin bir şeyleri öğrenmede daha başarılı olmasının da bunda muhtemelen payı vardı.
Okumayı söktükten sonra, kitaplarımızın içeriğini oldukça ilginç buldum. Hayatımın hiçbir noktasında ders çalışmaktan keyif almamıştım ama biraz düşününce, bunun çevrim içi oyunlar hakkında yeni bilgiler aramaktan pek de farklı olmadığını fark ettim. Ve bu o kadar da fena değildi.
Neyse, babamın kundaktaki oğlunun okuduğu şeyleri anladığından haberi var mıydı acaba, merak ediyordum. Yani, benim için hava hoştu ama benim yaşımdaki normal bir çocuğun huysuzluk edip yaygarayı koparacağını düşündüm, ben de tam olarak öyle yaptım.
Evimizdeki beş kitap şunlardı:
Dünya Gezisi, dünyanın çeşitli ülkelerine ve onların benzersiz özelliklerine dair bir başvuru kılavuzu.
Fittoa Canavarlarının Ekolojisi ve Zayıflıkları, Fittoa Bölgesi'ndeki çeşitli canavar yaratıkları, nerede yaşadıklarını ve onlarla nasıl başa çıkılacağını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap.
Bir Büyü Ders Kitabı, Başlangıç seviyesinden İleri seviyeye kadar uzanan saldırı büyülerini içeren bir büyücü el kitabı.
Perugius Efsanesi, Perugius adında bir çağırıcı ve yoldaşlarının bir iblisle savaşıp dünyayı kurtardığı, klasik bir iyi-kötü mücadelesini anlatan bir masal.
Üç Kılıç Ustası ve Labirent, farklı ekollerden üç usta kılıççının tanışıp adı geçen labirentin derinliklerine doğru yola çıktığı bir aksiyon ve macera hikâyesi.
Son ikisi aslında fantezi romanlarıydı fakat diğer üçü çalışmak için biçilmiş kaftandı. Özellikle Bir Büyü Ders Kitabı dikkatimi çekmişti. Büyünün olmadığı bir dünyadan gelen biri olarak, büyü hakkında gerçek belgelere ulaşma şansı ilgi alanıma fazlasıyla hitap ediyordu. Kitabı okumak bana bazı temel ilkeleri öğretti.
Birincisi, büyü üç türe ayrılıyordu: Başkalarıyla savaşmak için Saldırı büyüsü; başkalarının yaralarını tedavi etmek için İyileştirme büyüsü; ve bir şeyleri çağırmak için Çağırma büyüsü. Hepsi bu kadardı. Büyüyle yapılabilecek daha pek çok şey var gibi görünüyordu ancak ders kitabına göre büyü, savaş ortamında doğup gelişmiş bir şeydi ve bu nedenle çatışma ya da avlanma dışında pek kullanılmıyordu.
İkincisi, büyü kullanabilmek için büyü gücüne ihtiyacınız vardı; yani büyü gücü olduğu sürece herkes büyü kullanabilirdi. Bunu yapmanın başlıca iki yolu vardı: Kişinin doğuştan gelen büyü gücünü kullanması ya da bir nesneye aşılanmış büyü gücünden faydalanması. İkisi de iş görürdü. Somut örnekler verilmemişti fakat bende ilkini yapanların kendi jeneratörlerine sahip olduğu, ikincilerin ise pil kullanmak zorunda kaldığı gibi bir izlenim oluştu.
Kitapta yazdığına göre, eski zamanlarda insanlar büyü için büyük ölçüde kendi bedenlerindeki gücü kullanırlardı. Ancak büyü üzerine yapılan araştırmalar ilerledikçe işler gittikçe daha karmaşık bir hâl aldı. Buna bağlı olarak, harcanabilir büyü enerjisi kaynakları akılalmaz bir hızla geliştirildi. Güçlü büyü rezervlerine sahip olanlar idare edebiliyordu fakat az gücü olanlar en temel büyüleri bile yapamıyordu; bu yüzden eski büyü ustaları, gücü kendileri dışındaki şeylerden çekip büyüye kanalize etmenin yollarını geliştirdiler.
Üçüncüsü, büyü yapmanın iki yolu vardı: büyü sözleri ve büyü çemberleri. Bunun fazla açıklamaya ihtiyacı yoktu: Büyü yapmak için sırasıyla sözler fısıldamak ya da mistik desenler çizmek anlamına geliyordu. Eski zamanlarda büyü çemberleri büyü gücünün ana kaynağıydı ancak modern zamanlarda büyü sözleri çok daha yaygın hâle gelmişti. Eski devirlerde en kısa büyü sözleri bile bir iki dakika sürerdi; savaşın harareti içinde pek kullanılabilecek bir şey değildi yani. Ancak bir büyü çemberi çizdikten sonra onu tekrar tekrar kullanabilirdiniz.
Bir büyücünün büyü sözlerini büyük ölçüde kısaltmayı başarmasıyla bu yöntem norm hâline gelmeye başladı. Bu tür en basit sözler yaklaşık beş saniyeye kadar indirildi ve sonuç olarak insanların Saldırı büyüsünü kullanmalarının tek yolu hâline geldi. Daha yüksek verimliliğin elde edilemediği Çağırma büyüsünün karmaşık ritüellerinde ise büyü çemberleri birincil yöntem olarak kalmaya devam etti.
Dördüncüsü, birinin sahip olduğu büyü gücü miktarı neredeyse doğuştan belirleniyordu. Tipik bir RYO'da seviye atladıkça daha fazla MP kazanırsınız ancak bu dünyada işler öyle yürümüyordu. Neredeyse herkes başladığı noktada çakılı kalıyordu.
Neredeyse herkes; bu da bazı insanların zamanla değiştiği anlamına geliyordu. Acaba ben hangi gruba dâhil olacaktım?
Kitapta ayrıca kişinin büyü gücü seviyesinin kalıtsal olduğu yazıyordu. Annemin İyileştirme büyüsü kullanabildiğini biliyordum, bu yüzden belki de kendim için biraz beklentiye girmemde bir sakınca yoktu. Yine de içim rahat değildi. Annemle babam bu konuda çok iyi olsalar bile, kendi genlerimin bu işin altından kalkabileceğinden emin değildim.
***
Şimdilik elimden gelen en basit büyüleri denemeye karar verdim. Ders kitabında hem büyülü sözler hem de büyü çemberi büyüleri vardı. İlki artık ana akım olduğu ve büyü çemberi çizebileceğim hiçbir şey olmadığı için büyülü sözleri çalışarak başlamayı tercih ettim. Anladığım kadarıyla, bir büyünün kapsamı genişledikçe başvurulan yakarışlar uzuyordu, ta ki sonunda yanında bir büyü çemberi kullanmanız gerekene kadar. Ama daha basit şeylerle başlıyorsam, sorun olmazdı herhalde.
Kitapta, en yetenekli büyücülerin hiç söz söylemeden büyü yapabildiği, en azından büyülü söz söyleme süresini önemli ölçüde kısaltabildiği yazıyordu. Yine de antrenmanın insanların büyülü sözleri nasıl baypas etmesini sağladığından emin değildim. Sonuçta, kişinin büyü gücü miktarı değişmiyordu; seviye atlama ve buna bağlı maksimum MP artışı yoktu. Belki de antrenmanla büyüye harcanan MP miktarı azalıyordu? Ama daha az MP harcamak süreci daha basit kılmazdı, değil mi?
Neyse, öyle ya da böyle. Durum ne olursa olsun, bir denemem gerekiyordu.
Sol elimde Büyü Ders Kitabı varken sağ elimi uzattım ve sözleri söylemeye başladım.
“Ey yüce ve kutsal sular, arzuladığın yerde toplan ve oradan tek bir saf akarsu olarak fışkır— Su Küresi!”
Sağ elimde kan toplanıyormuş gibi bir his hissettim ve ardından, sanki o kan avucumdan dışarı fırlamış gibi, yaklaşık yumruğum büyüklüğünde bir su küresi belirdi.
Bu garip hisle "Gah!" diye haykırdım ve bir an sonra su küresi yere düşüp etrafa sıçradı.
Görünüşe göre bir büyüyü sürdürmek için konsantrasyon gerekiyordu.
Konsantre ol... Konsantre ol...
Elimde yine kanın toplandığını hissedebiliyordum. İşte bu. Harika. Evet, böylesi doğru hissettiriyor. Bir kez daha sağ elimi uzattım, geçen sefer işlerin nasıl gittiğini hatırlayarak kafamda bir imge oluşturdum. Ne kadar büyü gücüm olduğundan emin değildim ama bunu öylece art arda kullanamayacağımı tahmin ediyordum.
Planım, başarana kadar her seferinde tek bir şeyi pratik yapmaktı. Zihnimde imgeyi oluşturup tekrar tekrar oynatacak ve bunu gerçekliğe dökmeye çalışacaktım. Tökezlersem, kafama iyice kazıyana kadar o imgeyi aklıma geri çağıracaktım.
Önceki hayatımda dövüş oyunlarındaki komboları da böyle çalışırdım. Bu sayede, gerçek bir maç sırasında neredeyse hiçbir komboyu berbat etmezdim. Umarım bu, buradaki antrenman yöntemimin de sağlam olduğu anlamına geliyordu.
Derin bir nefes aldım. Kanım ayak parmaklarımdan başımın tepesine kadar bedenimde dolaşıp sağ elimde toplandı, içini güçle doldurdu. Sonra o gücün avucumun önünde aniden belirdiğini hissettim. Şimdi, azar azar, son derece dikkatli bir şekilde düşüncelerim kalbimin atışıyla aynı hizaya geldi.
Su küresi, su topu, su, ıslaklık, ıslak... ıslak külot...
Hoppa. O öyle araya kaynayıverdi işte. Konuya dönersek...
Kendimi toparlayıp aklımı verdim: su, su su susu—
Parmaklarım açık, elim önüme fırlarken tamamen bir refleksle "Hah!" diye bağırdım. O anda su küresi meydana geldi. “Vay, ne?”
Şılop.
Şaşkınlık anımda su küresi yere cup diye düştü.
“Bir dakika.” Sözleri haykırmamıştım, değil mi? Ama o zaman... nasıl? Tek yaptığım, büyüyü en son denediğim anki zihinsel duruma girmekti. Büyü gücünün akışını yeniden üretirken büyülü sözlerin pek bir önemi yok muydu?
Sözsüz büyü yapmak gerçekten bu kadar kolay mıydı? Bu üst düzey bir beceri olmalıydı, değil mi? Sesli bir şekilde, “Bu kadar kolaysa, büyülü sözlerin ne anlamı var ki?” diye düşündüm. Daha yolun başında bir çömezdim ve tek bir kelime bile etmeden bir büyüyü başarıyla yapmıştım. Bedenimdeki büyü enerjisini zihnimin ön kısmına odaklamış ve ardından şekil almasını istemiştim, o kadar.
Bütün mesele bundan ibaretti. Bu da büyülü sözlerin aslında pek de gerekli olmadığını gösteriyordu. Benim az önce yaptığımı herkes yapabilirdi.
Hmm. Belki de büyülü sözler, vücudunuzda dolaşan enerjiye odaklanmak zorunda kalmadan kelimeleri söyleyerek etkinin yaratıldığı bir aktivasyon tetiğiydi. Öyle olmalıydı. Tıpkı bir arabadaki manuel ve otomatik vites arasındaki fark gibi; gerçekten isterseniz manuel kontrolü yine de ele alabilirdiniz.
“Büyülü sözler kullanmak, büyü etkilerinin otomatik olarak tetiklenmesini sağlıyor.”
Bunun çok büyük avantajları vardı. İlki, öğretmeyi kolaylaştırıyordu. Damarlarınızda dolaşan kanın toplandığını hissetmekle ilgili karmaşık bir açıklamaya ihtiyaç duymaktansa, sözler söyleyerek büyü yapmak hem daha kolay açıklanır hem de daha kolay anlaşılırdı. Ve çalışmalar ilerledikçe, büyülü sözlerin sürecin vazgeçilmez bir parçası olduğu fikri doğal olarak kök salardı.
İkinci avantajı ise büyülü sözlerin kullanımının kolay olmasıydı. Doğası gereği saldırı büyüsü, savaşın harareti içinde yapılması gereken bir şeydi. Gözlerinizi kapatıp konsantre olmaya çalışırken orada öylece mırıldanıp durmaktansa, bir yakarışı şakır şakır okumak çok daha hızlıydı. Ayrıca anın heyecanıyla, bir dizi ince hareket sergilemektense bir şeyler gevelemek çok daha kolaydı.
“Ama belki bazı insanlar ilk seçeneği daha kolay buluyordur…”
Kitabı karıştırdım ama büyülü sözler olmadan büyü yapmakla ilgili hiçbir şey yoktu. Bu garipti. Az önce yaptığım şey o kadar da zor değildi.
Belki de özel bir yeteneğim vardı ama bunun başkalarının hiç ulaşamayacağı bir şey olduğundan şüpheliydim, diye akıl yürüttüm. Bir büyücü genelde çömez olduğu zamandan usta olana kadar büyülü sözler kullanırdı. Binlerce, hatta on binlerce büyü yaptıktan sonra beden bu sözlere alışırdı; sessizce büyü yapmaya çalışsalar bile bunu nasıl yapacaklarını bilemezlerdi. Bu yüzden normalde yapılan bir şey değildi ve bu nedenle kitapta bundan bahsedilmiyordu.
“Evet, mantıklı geliyor!” Sonuçta ben de pek sıradan sayılmazdım. Bu harikaydı, değil mi? Kolumun altında gizli bir numara olması gibi bir şeydi. “O az önce Suç Katalizörü'nü bir Oratoryo olmadan mı etkinleştirdi?” “Ama o katalizörün genelde sadece kanalı açması gerekirdi!”
Ah, işte şimdi gerçekten ilgimi çekmişti!
Tamam, tamam. Havaya girmek yok. Sakinleşip soğukkanlılığımı korumam gerekiyordu. Eski halim de bu duyguya kapılmıştı ve sonunun ne olduğunu biliyorduk: Ortalama bir insandan daha iyi bilgisayar kullandığı için böbürlenen, sonra fazla havalara girip hayatta fena çuvallayan biri.
Aklı başında davranmalıydım. Kendimi dizginlemeliydim. Buradaki önemli nokta, kendimi diğer insanlardan üstün görmemekti. Ben sadece bir yeni yetmeydim. Bir çaylak. Kör talih eseri ilk atışında şans eseri strike yapan acemi bir bovlingci gibiydim. Acemi şansı—bütün mesele bundan ibaretti. Bunu doğuştan gelen bir marifet sanmak yerine sıkı çalışıp dersime odaklanmalıydım.
Pekala. Çözmüştüm: Önce büyülü sözleri söyleyerek bir büyü deneyecek, sonra da sözleri kullanmadan o hissi taklit ederek canla başla pratik yapacaktım.
Sağ elimi önüme uzatarak, “Tamam, hadi bunu bir daha deneyelim,” dedim. Kolumda hafif bir ağırlık vardı ve omzumda sanki büyük bir yük taşıyormuşum gibi hissediyordum. Bu yorgunluktu. Acaba çok mu fazla konsantre olmuştum?
Yok, öyle olamazdı. Ben seviye kasarken altı gün boyunca uyumadan durabilen (kendi tabirimle) kıytırık bir MMO ustasıydım. Bu kadarcık zihinsel eforun beni bu kadar tüketmesine imkan yoktu.
“MP’m mi bitti yani?” Bu da neydi böyle? Birinin büyü gücü doğuştan belirleniyorsa, bu sadece iki Su Küresi büyüsü yapacak kadar MP’m olduğu anlamına mı geliyordu? Bu çok az görünüyordu. Ya da ilk seferim olduğu için kullanabileceğim daha az büyü gücüm mü vardı? Hayır, bu mantıklı değildi.
Emin olmak için bir kez daha denedim ve sonunda bayılıp kaldım.
***
Annem, “Gerçekten Rudy,” dedi, “yorulduğunda önce tuvalete gitmeli, sonra yatmalısın.”
Uyandığımda elimde kitapla uyuyakaldığımı ve bu arada altıma kaçırdığımı fark ettim. Kahretsin. Bu yaşımda altıma işediğime inanamıyordum. Çok aşağılayıcıydı.
Kahretsin. Nasıl yapardım—
Bir dakika. Henüz iki yaşındaydım, değil mi? O yaşta altını ıslatmak hala affedilebilirdi, evet?
Demek büyü gücüm gerçekten de çok azdı. Bu biraz moralimi bozdu. Yine de tek çıkarabildiğim iki Su Küresi olsa bile, önemli olan onları nasıl kullandığımdı sanırım. Belki de onları daha hızlı var etmeye odaklanmalıydım?
Öf.
***
Ertesi gün, dördüncü Su Küresi'ni oluşturduktan sonra hala iyi hissediyordum. Beşinciden sonraydı ki yorgunluk çökmeye başladı.
“Nasıl yani?”
Bir gün önceki tecrübeme dayanarak, bir tane daha yaparsam bayılacağımı biliyordum, bu yüzden durmaya karar verdim.
Ve sonra kafama dank etti: Bu, limitimi altı Su Küresi yapıyordu; dünkü başardığımın iki katı. Beş büyülük su alan kovaya bakakaldım ve neden bir önceki güne göre iki kat daha fazla yapabildiğimi merak ettim. İlk seferim olduğu için mi daha çok yorulmuştum? İlk kez yaptığım için büyüler daha fazla MP mi tüketmişti?
Bugün tüm büyülerimi sözsüz yapmıştım, bu yüzden bununla bir ilgisi olduğundan şüpheliydim. Hiçbir fikrim yoktu. Belki de ertesi gün yeteneklerim daha da gelişirdi.
***
Ertesi gün Su Küresi sayım ciddi şekilde arttı. Artık on bire çıkmıştım.
Bu işin aslı neydi? Büyüyü ne kadar çok kullanırsam, o kadar çok kullanabiliyor gibiydim. Eğer haklıysam, ertesi gün yirmi bir tane yapabilecektim.
Sonraki gün, her ihtimale karşı günü sonlandırmadan önce sadece beş tane büyü yaptım.
Ama ondan sonraki gün yirmi altı taneyi buldum. Görünüşe göre haklıydım; büyüyü daha sık kullanmak, daha fazla yapmamı sağlıyordu.
Bana yalan söylenmişti! Bir insanın büyü rezervlerinin doğuştan belirlendiği safsatası da neyin nesiydi? İnsanlar ortada bir sınır yokken yeteneğe sınırlar koyuyorlardı resmen. Yetişkinler çocuklara sınırlarının nerede olduğunu söyleme cüretini nereden buluyordu?! “Sanırım bu kitapta yazanları olduğu gibi kabul edemem,” diye mırıldandım. Kitapta yazılanlar, bir insanın başarabileceklerinin sınırları olduğu bakış açısını benimsemiş görünüyordu.
Yoksa becerileri geliştirdikten sonra işlerin nasıl yürüdüğünden mi bahsediyordu? Belki de kitap, büyü gücünün daha fazla çaba ve antrenmanla aşılamayacak bir üst sınırı olduğunu söylüyordu.
Hayır. Bu sonuca varmak için henüz çok erkendi. Şimdilik bu sadece bir hipotez olarak kalacaktı. Belki de... belki birinin gücü büyüdükçe artıyordu ya da onun gibi bir şeydi. Ve çocukluk döneminde büyü kullanmak bu üst sınırın hızla artmasına neden olabilirdi. Bu da sadece bende özel bir nitelik olduğu anlamına—hayır. Kendimi özel saymayacağımı zaten söylemiştim.
Eski dünyamda, büyüme çağındayken spor yapmanın yeteneklerin daha hızlı gelişmesini sağladığını söylerlerdi; aksine, büyümeniz bittikten sonra yoğun çaba gösterseniz bile gelişme bir yere kadar giderdi. Bu dünyada büyüden bahsediyor olabilirdik ama insan vücudunun çalışma gerçekleri o kadar da farklı olamazdı. Prensip hala aynıydı.
Bu da yapmam gereken tek bir şey olduğu anlamına geliyordu: Hala büyümekteyken becerilerimi elimden geldiğince bilemeye devam etmek.
***
Ertesi gün, büyümü her gün sınırlarına kadar zorlamaya devam etmeye karar verdim, bu da onu ne kadar kullanabileceğimi artırdı. Doğru hissi yeniden yaratabildiğim için, söz söylemeden büyü yapmak yeterince kolaydı. Çok geçmeden her büyü dalının Başlangıç seviyesi büyülerini ustalıkla öğrenmeyi umuyordum.
“Başlangıç seviyesi büyüler” derken, saldırı için kullanılabilecek en temel büyüleri kastediyordum. Buna Su Küresi ve Ateş Topu gibi büyülerin yanı sıra daha da giriş seviyesi olan diğer büyüler de dahildi.
Büyüler yedi zorluk seviyesine ayrılıyordu: Başlangıç, Orta, İleri, Aziz, Kral, İmparator ve İlah. Tipik olarak, eğitimli büyücüler odaklandıkları büyü disiplininin İleri seviye büyülerini kullanabilirken, diğer ekollerden yalnızca Başlangıç veya Orta seviye büyüleri kullanabiliyorlardı. Bir kişi İleri seviyeden daha yüksek bir rütbedeki büyüleri yapabildiğinde, seçtiği dala bağlı olarak Ateş Azizi veya Su Azizi ya da benzeri unvanlarla kabul görüyordu.
Aziz kademesi büyü. Bir gün o kadar iyi olmayı çok isterdim. Ancak büyü ders kitabım ateş, su, rüzgar ve toprak büyülerini yalnızca İleri seviyeye kadar içeriyordu. O halde Aziz kademesi büyüyü nerede öğrenecektim ki?
Hayır—buna bu kadar kafa yormamalıydım, diye karar verdim. RPG M*ker'da işe önce tüm en güçlü canavarlarınızı yaparak başlarsanız, büyük olasılıkla bu sadece sinir bozucu olur. Balçıklar gibi düşük seviyeli şeylerle başlamanız gerekir.
Gerçi balçıklarla başladığımda bile o oyunda hiçbir şeyi tamamlamayı bizzat hiç becerememiştim ya, neyse.
***
Kitapta listelenen Başlangıç seviyesi su büyüleri şunlardı:
Su Küresi: küre şeklinde bir su mermisi fırlatır.
Su Kalkanı: yerden bir su fışkırmasına yol açarak bir duvar oluşturur.
Su Oku: hedefe yaklaşık yirmi santimetre uzunluğunda bir su oku fırlatır.
Buz Darbesi: bir buz yığınıyla rakibe vurur.
Buz Kılıcı: buzdan bir kılıç yaratır.
Bunların hepsi Başlangıç seviyesi büyülerdi ama gerektirdikleri büyü gücü miktarı birbirinden çok farklıydı; temel Su Küresi büyüsünün yaklaşık iki ila yirmi katı kadar güç tüketiyordu. Temellerim için su büyüsüne bağlı kaldım; ateş büyüsü denersem kazara evi yakabilirdim.
Ateş büyüsünden bahsetmişken, bir büyüye kattığınız büyü enerjisi miktarı ortaya çıkan sonucun sıcaklığını etkiliyordu, dolayısıyla İleri seviye buz büyülerinin de aynı şekilde çalışması mantıklıydı. Ancak kitabın hem Su Küresi'nin hem de Su Oku'nun havada uçması gerektiğini iddia etmesine rağmen nedense onları uçurmayı başaramıyordum. Nedeninden emin değildim. Büyünün bir kısmını yanlış mı yapıyordum? Pek anlayamıyordum.
Büyü Ders Kitabı büyülerin boyutu ve hızı hakkında bir şeyler söylüyordu gerçi. Belki de mermimi var ettikten sonra hareketini kontrol etmek için ona fazladan büyü enerjisi aşılamam gerekiyordu?
Denemeye karar verdim. Su kürem büyüdükçe, “Ha?” diye mırıldandım. “Vay!”
Ve sonra: Şılap!
“Hadi ya…”
Yine yere düşürmüştüm.
Ondan sonra Su Küresi'ni büyütüp küçültmeyi denedim. Aynı anda iki Su Küresi yaratmaya çalıştım, ardından boyutlarını ayrı ayrı değiştirmeyi denedim.
Birkaç şey keşfetmiştim ama yine de büyülerimin hiçbirini uçurmayı başaramamıştım.
Ateş ve rüzgar büyüleri yerçekimine tabi olmadıkları için havada asılı kalıyordu ancak bir süre sonra cızırdayıp yok oluyorlardı. Havada süzülen alev kürelerini hareket ettirmek için rüzgarı kullanmayı denedim ama bu işte bir şeylerin doğru gitmediği hissine kapıldım.
Hmm…
***
İki ay sonra, çalışmalarımdaki bir hata sayesinde bir Su Küresi'ni uçurmayı başardım. Sonuç olarak, büyülü sözlerin sürecin neden kilit bir parçası olduğu nihayet açıklığa kavuştu.
Tüm büyülü sözler benzer bir süreci takip ediyordu: büyünün doğuşu, boyutunun belirlenmesi, hızının belirlenmesi ve ardından etkinleştirme. Büyüyü tamamlamadan önce bu iki ara adımı düzenleyen kişi büyücüydü.
İlk olarak büyücü, kullanmak istediği büyünün şeklini çağırırdı. Ardından, boyutunu etkilemek için ek büyü gücü ekleyebileceği bir zaman aralığı olurdu. Üçüncü olarak, boyut belirlendikten sonra, büyücünün büyünün hızını ayarlaması için başka bir zaman aralığı gelirdi. Son olarak büyücü, tamamlanmış büyüyü elinden serbest bırakırdı.
İşte bu şekilde çalışıyordu... ya da en azından benim anladığım kadarıyla öyleydi. İşin püf noktası, ilk büyü yapıldıktan sonra iki ayrı aşamada büyü gücü eklemekti. Bunun bir sırası vardı. Büyünün boyutunu ayarlamak için bir şey yapmadığınız sürece hızını ayarlamaya geçemezdiniz. Önce büyünün hızını değiştirmeye çalışırsanız, onu sadece büyütmekten başka bir şey yapamayacak olmanız mantıklıydı.
Bu doğrultuda, sözsüz bir büyü kullanırken büyücünün tüm bu süreci zihninde tutması gerekiyordu. Bu bir zahmet gibi görünüyordu ancak şeklini ve hızını etkilemek için büyüye güç aşılama süresini kısaltıyordu. Bu da bir büyünün birkaç saniye daha hızlı yapılmasını sağlıyordu.
Ayrıca ilk büyüyü yaratma sürecinde ince ayarlar yapabiliyordum. Örneğin, bu kitapta listelenmemişti ama bir Su Küresi'ni dondurup Buz Küresi'ne dönüştürmek mümkündü—bunun gibi şeyler. Çalışmalarıma devam edersem belki de Kaiser Phoenix'i (heh!) ya da buna benzer bir şeyi gerçekleştirebilirdim.
Pek çok şey işe yarayabilirdi; her şey aklıma hangi fikirlerin geldiğine bağlıydı. Bu iş eğlenceli olmaya başlıyordu!
Yine de temeller önemliydi. Deneylere başlamadan önce büyü potansiyelimi geliştirmem gerekiyordu.
Artık antrenman programımda iki madde vardı: büyü rezervlerimi artırmak ve sessiz büyü yapmayı ikinci doğam haline getirmek. En baştan çok büyük hedefler koymak sadece hayal kırıklığına yol açardı. İşin püf noktası küçük başlamaktı.
Pekala o zaman. İşe koyulup bunu yapma zamanı gelmişti. O andan itibaren her gün, yorgunluktan bayılacak gibi olana kadar Başlangıç kademesi büyülerimi çalıştım.
Bölüm 4:
Usta
Üç yaşıma girdim.
Geçenlerde nihayet ailemin isimlerini öğrenmiştim. Babam Paul Greyrat'tı. Annem Zenith Greyrat'tı. Ve benim adım da Rudeus Greyrat'tı, Greyrat ailesinin ilk doğan oğlu.
Annemle babam birbirlerine ilk isimleriyle hitap etmiyorlardı ve bana kısaca "Rudy" diyorlardı, bu yüzden hepimizin asıl, resmi isimlerinin ne olduğunu öğrenmek biraz zaman aldı.
***
Genelde yaptığım gibi elimde Büyü Ders Kitabı ile ortalıkta dolanırken Zenith gülümseyerek, “Ayy, Rudy o kitabı gerçekten çok seviyor, değil mi?” dedi.
Kitabı sürekli yanımda taşımam ailemi rahatsız ediyor gibi görünmüyordu. Yemek yerken bile onu kolumun altında tutardım. Ancak bunu asla onların önünde okumamaya özen gösterirdim—yeteneklerimi bir sır olarak saklamak istediğimden değil, sadece bu dünyanın büyüye bakış açısının ne olduğundan emin olamadığımdan. Mesela eski dünyamda cadı avları vardı; hani şu büyücü olduğundan şüphelenilenleri kafirlikten diri diri yaktıkları şeyler.
Elbette, büyü ders kitabımın pratik bir rehber niteliğinde olduğu düşünülürse, bu dünyada büyü muhtemelen kafirlik olarak görülmüyordu ama bu, insanların yine de buna pek hoş bakmayabileceği anlamına gelmiyordu. Belki de büyü sadece büyüdüğünüzde yaptığınız bir şeydi. En azından, büyücüler büyüyü çok fazla kullanırlarsa bayılma riskiyle karşı karşıya kalırlardı; insanlar bunun bir çocuğun gelişimini engelleyebileceğini düşünebilirdi.
Tüm bunları aklımda tutarak büyüye olan yatkınlığımı ailemden bir sır olarak saklamaya karar verdim. Zaten pencereden dışarı büyü yapma alıştırması yapmak zorunda kalmıştım, bu yüzden her an yakalanma ihtimalim vardı. Yine de bu konuda pek bir seçeneğim yoktu. Büyülerimi ne kadar hızlı fırlatabileceğimi test etmek istiyorsam başka çarem yoktu.
Hizmetçimiz (adının Lilia olduğu anlaşılıyordu) arada sırada bana sert bakışlar atıyordu ama annemle babam her zamanki gibi kayıtsız kaldılar, bu yüzden güvende olduğumdan oldukça emindim. İnsanlar beni durdurmaya çalışsaydı karşı koymazdım ama hala fırsatım varken çocukluğumu heba etmek istemiyordum. Yeteneklerimi kalıplaşıp fazlasıyla katılaşmadan önce hemen şimdi esnetmeliydim. Şimdi şartlardan en iyi şekilde yararlanma zamanımdı.
***
Sonra, bir öğleden sonra, gizli büyü eğitimim sona erdi.
Büyü rezervlerim epey bir artmıştı, bu yüzden oldukça rahat bir tavırla Orta seviye bir büyünün sözlerini okudum. Su Topu: Boyut 1, Hız 0. Her zamanki gibi suyun kovama dolacağını düşündüm. Belki taşardı ama kesinlikle çok fazla olmazdı.
Böylece büyüyü yaptım... ve duvarda devasa bir delik açan muazzam miktarda bir su fırlattım. O deliğin ahşap kenarlarından su damlamasını izlerken afallamış bir halde öylece kalakaldım. Ne yapacağımı düşünemeyecek kadar şaşkındım. Deliğin boyutu göz önüne alındığında, insanlar bunun büyü yoluyla yapıldığını anlarlardı.
Bunu değiştirmek için artık yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Zaten vazgeçmeye hep meyilli biriydim.
Odaya ilk dalan Paul oldu. “Ne oldu?” diye bağırdı. “Oha!” Duvardaki deliği görünce ağzı açık kaldı. “Bu da ne böyle? Bir dakika—Rudy! İyi misin?”
Paul iyi bir adamdı. Bunu yapanın ben olduğum barizdi ama onun tek önemsediği iyi olup olmadığımdı. Tedbiri elden bırakmayarak dikkatle etrafı kontrol etti.
Kendi kendine, “Bir canavar mı vardı?” diye mırıldandı. “Yok, bu civarlarda olmaz…”
Odaya giren Zenith, “Aman tanrım,” dedi. Babamdan her zaman çok daha sakindi. Önce paramparça olmuş duvara, ardından yerdeki su birikintisine baktı. “Ha?” Bakışları büyü ders kitabıma kaydı ve açık olduğu sayfaya kilitlendi.
Annem bir bana, bir kitaba baktı, sonra önümde çömeldi. Gözlerimin içine baktı, dudaklarında sıcak bir gülümseme belirdi.
Ama gülümsemesi gözlerine ulaşmıyordu. Oldukça korkutucuydu.
Gözlerimi kaçırmak istedim ama bakışlarımı Zenith'inkilere kenetlemek için elimden gelenin en iyisini yaptım. İşsiz bir beleşçi olarak geçirdiğim zamandan bir şey öğrendiysem, o da kötü bir şey yaptığınızda hırçınlaşıp dik başlı davranmanın durumu sadece daha da kötüleştirdiğiydi. Bu yüzden ne olursa olsun gözlerimi onunkilerden ayırmayacaktım. Şu anda samimiyet göstermem gerekiyordu. Ve bunu yapmanın en basit yolu göz teması kurmaktı—en azından nasıl hissederseniz hissedin samimi görünürdünüz.
Zenith, “Rudy, o kitaptaki kelimelerden bazılarını sesli olarak söyledin mi?” diye sordu.
Küçük bir baş sallamasıyla, “Özür dilerim,” diye yanıtladım. Yanlış bir şey yaptığınızda en iyisi dosdoğru özür dilemekti. Bunu yapabilecek tek kişi bendim, bu yüzden yalan söylemek yalnızca ailemin bana olan güvenini zedelerdi.
Eski hayatımda, kimse bana güvenmeyene kadar gelişi güzel yalanlar söyleyip durmuştum. Bu hatayı bir daha yapmayacaktım.
Paul, “Özür mü?” diye sordu. “O Orta kademe bir bü—”
Zenith neredeyse ciyaklayarak sözünü kesti: “Ah, hayatım, duydun mu?!” “Ah, oğlumuzun bir dahi olduğunu biliyordum!” Ellerini küçük yumruklar haline getirdi ve kendinden geçmiş bir halde zıp zıp zıpladı.
Vay canına, kesinlikle keyfi yerindeydi. Sanırım bu, özrün kabul edildiği anlamına geliyordu?
Zenith bu gelişmeden açıkça mutluluktan havalara uçmuştu ama Paul hala şaşkın görünüyordu. Bana bakarak, “Dur, bekle bir dakika,” dedi. “Sana daha okumayı bile öğretmedik ya da—”
“Hemen ona özel bir öğretmen tutmalıyız! Ah, büyüdüğünde muhteşem bir büyücü olacak, bunu adım gibi biliyorum!”
Zenith'in büyü yapabilmeme verdiği tepki, güçlükle zapt edilen bir sevinçti. Anlaşılan o ki çocukların büyü kullanmaması gerektiğine dair korkularım yersizdi.
Bu sırada Lilia, sessiz sedasız etrafı toplamaya başlamıştı bile. Ya büyü kullanabildiğimi zaten biliyordu ya da bir süredir şüpheleniyordu. Ortada kötü bir durum olmadığı için pek de umursamamış gibiydi. Belki de sadece anne babamın mutlu olduğunu görmek istemişti.
“Hayatım, yarın Roa'ya gidip bir özel ders ilanı verelim!” dedi Zenith. “Rudy'nin yeteneklerini köreltmemesini sağlamalıyız!”
Zenith sevinçten havalara uçmuş, oğlunun aniden büyüye yatkınlık gösterip bir dahi çıkmasından dur durak bilmeden bahsediyordu. Gururlu bir anne gibi mi davranıyordu yoksa Orta Seviye bir büyü kullanabilmek sahiden bu kadar etkileyici miydi, kestiremiyordum. İlki olmalıydı, değil mi? Daha önce büyü çalıştığımı hiç görmemişti; bu yüzden dahi olduğumu “içten içe bildiğini” söylemesi, buna hiçbir dayanağı olmadan kendi kendine karar verdiği anlamına geliyordu.
Yok, durum tam olarak öyle de sayılmazdı. Belli ki onda bir tür önsezi vardı. Kendi kendime çok konuşurdum. Kitap okurken bile hoşuma giden kelimeleri veya kalıpları sesli sesli mırıldanırdım. Bu dünyaya geldiğimden beri okurken kelimeleri içimden seslendiriyordum; başta her şey Japoncaydı ama yerel dili kaptıktan sonra bilinçaltım devreye girip o dili kullanmaya başladı. Zenith ağzımdan bir kelime kaçtığını duyduğunda hemen ne anlama geldiğini açıklayıverirdi. Bu dünyanın pek çok özel ismini de bu sayede öğrenmiştim ama konumuz bu değil.
Kendi kendime bu dünyanın dilini öğrenirken kimse sesini çıkarmamıştı. Okuduğum kelimeleri de bana kimse öğretmemişti. Anne babamın gözünden bakarsak, hiç öğretilmediği hâlde kitap okuyan ve içindekileri sesli bir şekilde dile getiren bir çocuk görüyorlardı.
Haliyle dahi olduğumu düşünmeleri çok normaldi.
Yani, benim çocuğum olsa ben de öyle düşünürdüm.
Önceki hayatımda da küçük erkek kardeşim doğduktan sonra aynen böyle olmuştu. Bana veya ağabeylerime kıyasla konuşmak ve yürümek dâhil her şeyi çok daha çabuk kapmış, daha hızlı büyümüştü. Anne babam da öyle aman aman bir durum olmasa bile yüzsüzce “Ayy, acaba dahi mi bu çocuk?” deyip duran kaygısız tiplerdendi.
İşsiz bir lise terk olsam da zihnen otuzlu yaşlarının ortasında bir adam olduğumu aklımdan çıkarmamam gerekiyordu. Bu işin üstesinden gelirdim!
“Hayatım, ona kesinlikle bir özel ders öğretmeni tutmalıyız!” dedi Zenith. “Roa'da harika bir büyü eğitmeni bulabileceğimize eminim!” Görünen o ki dünyanın neresine giderseniz gidin anne babalar hep aynıydı: Çocuk azıcık özel bir yetenek kırıntısı gösterdi mi, hemen bu meziyetleri için uygun, özel bir eğitim almasını sağlama telaşı başlardı. Eski hayatımda da anne babam küçük erkek kardeşimi dahi diye yere göğe sığdıramaz, öğrensin diye önüne yığınla şey yığarlardı.
Paul ise Zenith'in bana büyü için özel ders öğretmeni tutma fikrine pek sıcak bakmıyordu. “Bir dakika, dur bakalım. Erkek çocuğumuz olursa onu şövalye olarak yetiştireceğimize söz vermemiş miydik?” Demek kız olursa büyücü, erkek olursa şövalye olacaktı, öyle mi? Ben doğmadan önce böyle anlaşmış olmalıydılar.
“Ama baksana, bu yaşta Orta Seviye büyü kullanabiliyor!” diye karşı çıktı Zenith. “Doğru bir eğitimle muazzam bir büyücü olur!”
“İyi de söz sözdür!”
“Bana sözlerden bahsetme sakın! Sen ikide bir verdiğin sözleri yiyorsun!”
“Şu an benden bahsetmiyoruz!”
Böylece anne babam ufak bir kavgaya tutuşurken Lilia sakince işine devam etti. Tartışma biraz uzadı, ta ki Lilia etrafı toplamayı bitirip iç çekerek, “Sabahları büyü çalışıp öğleden sonraları kılıç talimi yapsa nasıl olur?” diyene kadar.
Bu öneri tartışmaya son noktayı koydu ve benim şapşal ebeveynlerim, çocuklarının ne hissettiğini zerre umursamadan onun eğitimi hakkında karara vardı.
Neyse, dert değildi. Sonuçta bu yeni hayatımda elimden gelenin en iyisini yapacağıma söz vermiştim.
***
Ve böylece bana özel bir ders öğretmeni tutulmasına karar verildi.
Anladığım kadarıyla genç bir soyluya özel ders verme işi iyi para getiriyordu. Paul bölgedeki az sayıdaki şövalyeden biriydi, bu da onu alt kademe bir soylu yapıyordu; bu yüzden cazip bir ücret teklif edip edemeyeceğini merak ediyordum. Yine de krallığın en ücra sınırındaki bir taşrada yaşıyorduk ve buralarda üst düzey yetenekler (özellikle de büyücü gibileri) pek bulunmazdı. Büyücüler Loncası veya Maceracılar Loncası gibi bir yere talep bıraksak dönüp bakan olur muydu ki?
Anne babam da bu ihtimalden endişeleniyor gibiydi ama görünüşe göre hemen birini bulmuşlardı, zira derslerim ertesi gün başlayacaktı.
Köyümüzde han bulunmadığından öğretmenim bizimle birlikte kalacaktı.
Annemle babam, öğretmenimin emekli bir maceracı olacağından neredeyse emindi. Gençler bu kuş uçmaz kervan geçmez yere kadar gelmezdi, zaten başkentte de kraliyet büyücülerine yönelik işten bol bir şey yoktu. Bildiğim kadarıyla bu dünyada gizemli sanatları yalnızca İleri Seviye büyücüler öğretiyordu. Yani bize gelecek kişi en azından Orta veya İleri Seviye bir maceracı olmalıydı, belki daha da üstü.
Gözümün önüne, yılların getirdiği sıkı çalışmaların izini taşıyan, bu tür büyücüler için olmazsa olmaz upuzun sakalıyla orta yaşlı ya da yaşlıca bir adam geliyordu.
“Ben Roxy. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Beklentilerim fena hâlde boşa çıkmıştı. Çıkagelen kişi gencecik bir kızdı, belki ortaokul çağlarındaydı.
Üzerinde kahverengi büyücü cübbesi, örgülü mavi saçları ve son derece narin, hanımefendi bir duruşu vardı. Beyaz tenine hiç güneş değmemiş gibiydi, gözleri ise hafif uykuluydu. İfadesi pek cana yakın sayılmazdı; gözlüğü olmasa da burnunu kitaplara gömüp kütüphaneden çıkmayan kızlara benziyordu.
Bir elinde çanta, diğerinde ise bir büyücüye yaraşır bir asa taşıyordu. Ailecek onu karşılamaya çıktık, annem de beni kucağında taşıyordu.
“…”
“…”
Anne babam tek kelime edemeden onu baştan aşağı süzdü. Haksız da sayılmazlardı hani. Kesinlikle bekledikleri kişi bu olamazdı. Özel ders hocası tutacağın zaman yaşını başını almış birini beklersin. Karşılarındaysa şu ufacık tefecik şey duruyordu.
Oynadığım onca video oyunundan sonra büyücü loli fikri bana hiç de yabancı gelmiyordu.
Reşit değil. Küçümseyen bakışlar. Sosyal açıdan beceriksiz. İşte muhteşem üçlü tam karşımdaydı.
Mükemmeldi.
Gelinim olmasını istiyordum.
“Şey, e-özel ders öğretmeni siz misiniz?” diye sordu Zenith nihayet.
“Siz de biraz fazla, şey…” diye geveledi Paul.
Anne babam kelimeleri toparlayamayınca lafı dolandırmayıp babamın cümlesini tamamladım. “Bücürsün.”
“Bunu söyleyecek en son kişi sensin,” diye tersledi Roxy. Bu konularda epey alıngan görünüyordu. Üstelik daha göğüslerinden bahsetmemiştim bile.
Roxy iç çekti. “E, nerede bu öğrencim?” diye sordu etrafına bakınarak.
“Şey, ta kendisi kucağımdaki oğlumuz olur,” diye yanıtladı Zenith beni hafifçe kucağında zıplatarak.
Roxy'ye yılışık bir göz kırptım. Gözleri faltaşı gibi açıldı ve bir kez daha iç çekti. “Off, bazen böyle oluyor işte,” diye homurdandı kısık sesle. “Çocuk azıcık erken gelişme belirtisi gösterdi mi, lanet ebeveynler hemen özel bir yeteneği olduğuna kanaat getiriveriyor.”
Hey! Duyuyorum seni, Roxy!
Yani, dediklerine sonuna kadar katılıyordum gerçi ama yine de ayıp oluyordu.
“Bir şey mi dediniz?” diye sordu Paul.
“Yok, bir şey demedim,” diye cevapladı Roxy. “Sadece oğlunuzun büyünün temellerini kavrayabileceğinden pek emin değilim de.”
“Aman, hiç dert etmeyin,” dedi Zenith, anne gururuyla dolup taşarak. “Bizim küçük Rudy'miz zehir gibidir!”
Roxy bir kez daha iç çekti. “Peki madem. Elimden geleni yapmaktan başka çare yok sanırım.” Daha şimdiden bunun boşuna bir çaba olduğuna karar vermiş gibi bir hâli vardı.
Böylece sabahları Roxy'den ders alıp öğleden sonraları Paul ile kılıç talimi yapacağım ilk gün başlamış oldu.
***
“Pekâlâ, bu büyü kitabı… Aslında dur. Ona geçmeden önce, ne kadar büyü yapabildiğini görelim bakalım, Rudy?”
İlk dersimiz için Roxy beni bahçeye çıkarmıştı. Anladığım kadarıyla büyü genellikle dışarıda pratik edilen bir şeydi. Zaten evde büyüye serbestçe yol verirsen neler olabileceğini bizzat yaşayıp görmüştüm.
Kimse duvarlarda delikler açıp durmak istemez sonuçta.
“Önce ben göstereyim. Uçsuz bucaksız kutsal sular, dilediğin yerde toplan ve ortaya saf bir akıntı çıkar—Sucul Küre!” Roxy büyülü sözleri söylerken avucunda basketbol topu büyüklüğünde bir su küresi oluştu. Ardından bunu yüksek bir hızla bahçemizdeki ağaçlardan birine fırlattı.
Sucul Küre, ağacı sanki kuru bir dalmış gibi ortadan ikiye yardı ve arkasındaki çitleri sırılsıklam etti. Bir tahmin yürütecek olsaydım, Boyut 3, Hız 4 falan derdim herhalde.
“Eee?” diye sordu Roxy. “Nasıl buldun?”
“Annem o ağaca bayılır, bakımına da çok zaman harcar, bu yüzden bence çok fena kızacak.”
“Ha? Cidden mi?!”
“Hiç şüpheniz olmasın.” Bir keresinde Paul kılıcını savururken kazara ağacın dallarından birini uçurmuştu ama Zenith buna pek de öyle aşırı kızmamıştı gerçi.
“Ayy, bu hiç iyi olmadı,” diye kekeledi Roxy, panik içinde ağaca doğru koşturarak. “Buna bir çare bulmam lazım.”
Bir homurtuyla, düşen gövdeyi kaldırıp yerine koydu. Ardından yüzü kızarmış ve zorlanmaktan gerilmiş bir halde ilahiyi okumaya başladı: "Nngh… Bu kutsal güç, doyurucu bir gıda gibi olsun; gücünü yitirene yeniden ayağa kalkma gücü versin—İyileştirme!"
Ağacın gövdesi yavaş ve emin adımlarla eski hâline geri döndü. Tamam, sezarın hakkı sezara: Bayağı etkileyiciydi. “Fiyuu!” diye nefes verdi Roxy.
“Öğretmenim, siz İyileştirme büyüsü de mi biliyorsunuz?!”
“Hı? Ha, evet. Orta Seviye büyülere kadar hepsini.”
“Ooo, inanılmaz! Çok harikasınız!”
“Yok canım, ne münasebet! Doğru bir eğitimle herkes yapabilir bunu.” Roxy'nin ses tonu biraz mesafeliydi ama dudaklarının kenarı gevşemiş, burnu gururla havaya dikilmişti.
Evet evet, resmen sevinmişti. Tek gereken azıcık övgü yağdırmaktı. Yahu ne kadar da kolay pohpohlanıyordu böyle.
“Pekâlâ, Rudy. Şimdi sıra sende, dene bakalım.”
“Tamamdır!” Elimi uzattım ve—
Hay aksi. Büyü sözlerini kullanarak
Sucul Küre yapmayalı neredeyse bir yıl olmuştu ve sözlerin nasıl olduğunu hatırlayamıyordum. Gerçi Roxy az önce söylemişti.
Hımm. Bir bakalım…
“Şey, nasıldı o sözler?”
“Uçsuz bucaksız kutsal sular, dilediğin yerde toplan ve ortaya saf bir akıntı çıkar,” dedi Roxy gayet doğal bir sesle. Belli ki bunun benim harcım olduğunu düşünüyordu.
O kadar sıradan bir şeymiş gibi söylemişti ki tek seferde aklımda tutamamıştım. “Uçsuz bucaksız kutsal sular…” diye başladım ama gerisini hatırlayamayınca büyü sözlerini yarıda kestim. Roxy'ninkinden sadece birazcık daha küçük ve birazcık daha yavaş bir su küresi oluşturdum; ne de olsa onu geçersem falan surat asabilirdi. Ne yaparsın, benden küçük kızlara iyi davranmayı severim.
Basketbol topu büyüklüğündeki Sucul Küre büyük bir şapırtıyla hedefini vurdu; ağaç gıcırdayıp çatırdadı ve yere devrildi. Roxy kaskatı kesilmiş bir ifadeyle gözlerini bu manzaraya dikti.
“Büyü sözlerini yarıda kestin, değil mi?” diye sordu.
“Evet.” Eyvah. Başım dertte miydi?
Doğru ya: Büyü kitabında sözsüz büyü yapmaktan hiç bahsedilmiyordu. Ben öyle pek mühim bir şey değilmiş gibi yapıvermiştim ama yoksa bu kültürel bir tabu falan mıydı? Yoksa çok daha fazla eğitim gerektiren bir şeyi başardığım için bana mı öfkelenmişti? Umarım büyü sözlerini baştan savma söylediğim için falan azarlardı, o kadar.
“Normalde de sözleri böyle yarıda mı kesersin?” diye sordu.
Nasıl cevap vereceğimi bilemedim, biraz bocaladıktan sonra dürüst olmaya karar verdim. “Genelde, şey… hiç söz kullanmıyorum.” Nasıl olsa onun öğrencisi olacaktım, er ya da geç durumu anlayacaktı.
“Hiç mi?!” Roxy şaşkınlık ve inançsızlıktan fal taşı gibi açılmış gözleriyle bana baktı. Ancak çabucak toparlandı. “Ah, evet, şimdi anladım. Mantıklı. Peki şu anda kendini yorgun hissediyor musun?”
“Birazcık ama iyiyim.”
“Anlıyorum. Pekâlâ, Sucul Küre'nin boyutu ve gücü gayet yerindeydi.”
“Teşekkür ederim.”
Sonunda Roxy gülümsedi—gerçek bir gülümsemeydi bu. Sonra da kendi kendine mırıldandı. “Bu çocuğu eğitmeye değer belki de.”
Yine söylüyorum, seni duyabiliyorum.
“Hadi bakalım, sıradaki büyüye geçelim,” dedi Roxy heyecanla, büyü kitabının sayfalarını karıştırmaya devam ederek.
“Aaaaah!” Arkamızdan havayı yaran bir çığlık koptu. Zenith işlerin nasıl gittiğine bakmaya dışarı çıkmıştı. Taşıdığı içecek dolu tepsiyi elinden düşürdü ve hırpalanıp devrilmiş ağaca bakarken iki elini birden ağzına götürdü. Yüzünü derin bir keder kaplamıştı.
Bir an sonra bu keder yerini küplere binmiş bir öfkeye bıraktı. Hışımla Roxy'nin yanına gelip burnunun dibine kadar sokuldu.
“Bayan Roxy, aşk olsun! Ağaçlarımı deneyleriniz için kullanmasanız olmaz mıydı rica etsem?!”
“Şey! Rudy yaptı ama!”
“Rudy yaptıysa siz izin verdiniz de yaptı!”
Roxy'nin gözbebekleri büyüdü, sanki tepesinde şimşek çakmış gibi vücudu kaskatı kesildi. Sonra başını öne eğdi. Ee, suçu üç yaşındaki bir çocuğun üstüne atmaya çalışırsan olacağı buydu. “Haklısınız, tamamen haklısınız,” diye mırıldandı.
“Bunun bir daha tekrarlanmamasını sağlayın lütfen, küçük hanım!”
“Tekrarlanmayacak efendim. Çok özür dilerim.”
Zenith ağacın yanına gidip İyileştirme büyüsüyle onu eski güzelliğine kavuşturduktan sonra eve geri döndü.
“Daha ilk günden elime yüzüme bulaştırdım iyi mi,” diye söylendi Roxy.
“Öğretmenim…”
“Heh. Yarın kovulurum kesin.” Yere oturup eliyle toprakta küçük daireler çizmeye başladı.
Vay canına. Ufacık bir fırçaya bile hiç gelemiyordu demek? Yanında dikilip omzunu sıvazladım ama hiçbir şey söylemedim.
“Rudy?”
Omzunu sıvazladıktan sonra ne yapacağımı bilemedim. Neredeyse yirmi yıldır kimseyle doğru dürüst bir muhabbetim olmamıştı, bu yüzden onu teselli edecek kelimeleri bulamıyordum. Bu tür durumlarda ne söylenmesi gerektiğini cidden bilmiyordum.
Yok. Sakinleşip düşünmem lazımdı. Yetişkin flört simülasyonlarındaki ana karakterler böyle bir durumda birini teselli etmek için ne söylerdi?
Tamam. Şuna benzer bir şey olurdu herhalde.
“Başarısız olmadınız ki öğretmenim.”
“Rudy…?”
“Sadece biraz daha tecrübe kazandınız, hepsi bu.”
Roxy afalladı. “Evet, hak… haklısın.
Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. O zaman dersimize devam edebilir miyiz lütfen?”
Ve böylece, daha ilk günden Roxy ile aramızda ufak bir bağ kurulmuş oldu.
***
Öğleden sonraları Paul ile kılıç talimi yaparak geçiyordu.
Benim boyumdaki bir bücüre uygun tahta talim kılıcımız olmadığından odak noktamız fiziksel antrenmandı: koşu, şınav, mekik, o tarz şeyler. Paul'e göre vücudumu hareket etmeye alıştırmak birinci öncelikti. Benimle çalışamayacak kadar meşgul olduğu günlerde temel hareketleri aksatmamamı tembihlerdi.
Babalar her dünyada aynı demek ki. Dişimi sıkıp katlanmaktan başka çarem yoktu.
Küçük bir çocuğun bütün bir öğleden sonrayı egzersiz yaparak geçirecek dayanıklılığı olmadığından ikindi sularında işi bitirirdik. Durum böyle olunca, o vakitle akşam yemeği arasındaki zamanı büyü çalışarak geçirmeye karar verdim.
Bir büyünün boyutunu ayarlamak, onu beslemek için gereken büyü gücü miktarını artırıyordu. Büyülü sözler bittiğinde fazladan bilinçli bir çaba sarf etmezseniz büyünün harcadığı varsayılan bir güç miktarı vardı ve büyüyü bundan daha büyük yapmak da doğru orantılı olarak daha fazla büyü gücü tüketiyordu. Kütlenin korunumu kanunu gibi bir şeydi.
Gelgelelim tuhaf bir şekilde, bir büyüyü küçültmek de daha fazla büyü gücü tüketiyordu. Arkasındaki prensipten pek emin değildim ama yumruk büyüklüğünde bir su küresi yaratmak, yağmur damlası büyüklüğünde bir tane yaratmaktan daha az büyü enerjisi harcıyordu. Garip işti.
Bunu Roxy'ye sorduğumda sadece, “Evet, o işler öyledir,” dedi.
Görünüşe göre bu durum henüz açıklanabilmiş değildi.
Büyünün işleyiş mekanizmasını bilmiyordum ama pratik yaptıkça yöntemleri kavramak o kadar da zor olmuyordu. Büyü rezervlerim, büyük büyüler yapmadığım sürece kolay kolay tükenmeyecek bir noktaya kadar genişlemişti. Amacım sadece büyü gücümü tüketmek olsaydı, enerjim bitene kadar elimdeki en güçlü büyüleri savurur dururdum.
Fakat bir süre sonra büyünün asıl kullanım alanlarına geçmek istedim; bu yüzden daha hassas büyü yapma pratiklerine odaklanmaya karar verdim. Etkilerimi daha küçük, etki alanı daha dar ve daha karmaşık hâle getirmek istiyordum: örneğin buzdan heykeller yapmak, parmak ucumda ateş yakıp tahtalara yazı yazmak, arka bahçeden toprak alıp bunu bileşenlerine ayırmak, kapıları kilitleyip açmak gibi şeyler.
Zaten sağlam ve katı olan bir şeye yeniden şekil vermek bariz şekilde daha zordu. Söz gelimi metal kadar sert bir şeyi yeniden şekillendirmeye çalışmak daha fazla büyü gücüne mal oluyordu. Büyünüzü daha küçük, daha incelikli bir şey üzerinde kullanmak ya da aynı anda hem hız hem de hassasiyetle çalışmaya kalkışmak da katbekat fazla güç harcatıyordu. Gerektirdiği konsantrasyon ve çaba, aynı anda hem sert bir beyzbol atışı yapıp hem de iğne deliğinden iplik geçirmeye çalışmak gibi hissettiriyordu.
Ayrıca aynı anda farklı büyü kollarından büyüleri kullanmayı da denedim. Bu, aynı koldan iki büyüyü kullanmaktan üç kat daha fazla büyü harcaması demekti. Başka bir deyişle, farklı ekollerden iki büyüyle aynı anda hem hızlı hem de hassas olmaya çalışmak, tüm büyü rezervlerinizi bir çırpıda tüketmenin harika bir yoluydu.
Antrenmanlarım her gün böyle devam etti; ta ki günün yarısından fazlasını büyü yaparak geçirdikten sonra bile rezervlerimin dibini göremeyeceğim bir noktaya gelene kadar. Artık onları yeterli seviyeye çıkardığımı hissediyordum. Özellikle eskiden benim gibi bir tembel teneke olan biri için fena başarı sayılmazdı hani.
Ama hemen kendimi uyardım. İnsan fiziksel antrenmanları boşlarsa vücudu gevşer, hantallaşır. Büyü de pekâlâ aynı şekilde işliyor olabilirdi ve rezervlerimi bu kadar büyütmüşken öyle kalmalarını sağlamak için çalışmaya devam etmek istiyordum.
***
Bir gece büyü çalışırken bir yerlerden gıcırdayan bir karyolanın ve şehvetli inlemelerin müstehcen sesleri geldi. Pek “bir yerlerden” sayılmazdı gerçi; sesler Paul ve Zenith'in yatak odasından geliyordu. Üstelik sesler bayağı bir hararetliydi. Çok uzak olmayan bir gelecekte küçük bir erkek ya da kız kardeşe merhaba diyebilirdim.
Umarım bir kız kardeş olurdu. Benden bir erkek kardeş daha çıkmasındı artık. Gözümün önünde hâlâ eski hayatımdaki küçük erkek kardeşimin elindeki sopayı var gücüyle savurup canım bilgisayarımı tuzla buz ettiği an canlanıyordu. Bir erkek kardeşe daha ihtiyacım yoktu.
Ama küçük bir kız kardeş hoş olurdu.
“Off, amma yaptılar ha…”
Eski hayatımda böyle seslerden rahatsız olduğumda olduğum yerde kalır, milleti susturmak için ya duvara ya da yere vururdum. Sayemde ablam eve erkek getirmeyi tamamen bırakmıştı. Vay be, ne günlerdi.
Aynı zamanda bu tür şeyler yapan insanların dünyanın yüz karası olduğunu düşünürdüm hep. Bana, bana zorbalık yapan, erişemeyeceğim bir mevkiden bana tepeden bakıp içimi boşaltamadığım bir öfkeyle dolduran insanları hatırlatırdı. O zorba bir şekilde benim seviyeme inse bile yine de bana bakar ve “Ne o, hâlâ burada mısın sen?” diye sorardı.
Rezaletti tek kelimeyle.
Ama işler artık öyle değildi. Belki artık bir çocuk olduğumdan, belki işi pişirenin kendi anne babam olmasından ya da sadece geleceğime daha çok odaklandığımdan mıdır nedir, onların iş tuttuğunu duymak aslında keyfimi yerine getiriyordu. Sadece seslerden bile aşağı yukarı ne yaptıklarını anlayabiliyordum.
Görünüşe göre Paul yatakta da epey iyiydi. Zenith'in nefesi kesilmiş olmasına rağmen Paul'ün, “Daha yeni ısınıyorum,” deyip yeniden pompalamaya başladığını duydum. Sınırsız şehveti ve her şeyiyle, o taciz dolu yetişkin flört simülasyonlarının ana karakteri gibiydi mübarek.
Hımm. Paul'ün oğlu olarak belki bu cinsel güçten ben de biraz nasibimi almışımdır? Günün birinde güçlerime uyanır, kendi kadın kahramanımı bulur ve vuslata ererdim.
Bu tür şeyler başta beni heyecanlandırsa da son zamanlarda kabak tadı vermeye başlamıştı; duvarlardan yankılanan gıcırtı sesleri eşliğinde gayet rahat bir tavırla koridordan tuvalete doğru yol alırdım. Ayrıca odalarına yaklaşır yaklaşmaz gıcırtıların ve inlemelerin anında kesilmesi de acayip komikti.
Bu gece de durum farksızdı. Artık yürüyebilen oğullarının orada olduğunu onlara hissettirip hissettirmemem gerektiğini düşünerek tuvalete doğru yöneldim. Belki de bu sefer bir şeyler söylemeyi denemeliydim. Mesela, “Aanneee? Baabaaa? Neden çıplaksınız siz?” gibi bir şey.
Uyduracakları bahaneleri dinlemek çok eğlenceli olurdu.
Hehehe.
Bunu aklımdan geçirerek elimden geldiğince sessizce odamdan süzüldüm—gelgelelim birisi benden önce davranmıştı bile. Mavi saçlı kız karanlık koridorda iki büklüm olmuş, kapı aralığından yatak odasını dikizliyordu. Yanakları kıpkırmızı kesilmişti, nefesi boğuk ve hırıltılı bir solumaya dönüşmüştü, bakışları ise odanın içine kilitlenmişti.
Bir eli cübbesinin içindeydi ve oldukça imalı hareketler yapıyordu. Sessizce kendi odama geri süzüldüm. Roxy de ergenliğin pençesindeydi sonuçta; hiçbir şey görmemiş gibi yapacak kadar da terbiyem vardı.
Yani, öyle bir şeydi işte. Her halükarda gördüğüm şey kesinlikle hoşuma gitmişti.
***
Dört ay sonra Orta Seviye büyüleri yapabilir hâle gelmiştim. Bu noktada Roxy akşamları bana sınıf usulü dersler vermeye başladı.
Şey, kulağa olduğundan daha çekici gelmiş olabilir. Her şeyden önce bu bir ders çalışmasıydı. Roxy iyi bir öğretmendi. Belirli bir müfredata bağlı kalma konusunda titizdi ama aynı zamanda konuları anlama düzeyime göre derslerin içeriğini de artırırdı. Öğrencisine sezgisel olarak karşılık verme konusunda ustaydı. Elinde Ders Kitabı'na ek niteliğinde bir kitap vardı, oradan bana sorular sorardı; birini doğru bilirsem bir sonrakine geçerdik, bilmediğim bir şey çıkarsa da gayet kibar bir şekilde bana açıklardı.
Kulağa pek öyle büyük bir şey gibi gelmeyebilir ama dünyamın genişlediğini hissedebiliyordum.
Eski hayatımda, ağabeyim giriş sınavlarına hazırlanırken ailemiz özel bir ders hocası tutmuştu. Bir defasında canım çekip derslerinden birine kulak misafiri olmuştum ama okulda öğretilenlerden zerre farkı yok gibiydi. Buna kıyasla Roxy'nin dersleri çok daha anlaşılır ve katbekat daha eğlenceliydi. Öğretim tarzı bana çok uyuyordu ve hızla sonuç veriyordu.
Tabii öğretmenimin cinsel olgunluğun eşiğindeki ortaokul çağında bir kız olmasının da bir zararı yoktu hani. Gayet şahane bir durumdu yani. Eski hayatımda olsam bu hayal beni üç saniyede kendimden geçirmeye yeterdi.
***
“Bayan Roxy, neden sadece savaşta kullanılacak şeyler için büyüler var?” diye sordum pat diye.
“Şey, aslında durum pek öyle sayılmaz,” diye yanıtladı Roxy. “Bakalım. Bunu en iyi nasıl açıklasam? Pekâlâ, her şeyden önce, büyünün aslen Yüce Elfler tarafından yaratıldığı söylenir.”
Oha, elfler mi?! Aha! Demek gerçekten varlarmış!
Sarı saçları, yeşilimsi giysileri, sırtlarına asılı yayları ve onları sımsıkı saran dokunaçlarıyla gözümün önüne geliverdiler.
Öhöm. Tamam, biraz sakinleşmem lazım.
“Elf” kelimesini yazmak için kullanılan ideografik karakterlere bakılırsa uzun kulakları var gibiydi.
“Bayan Roxy, elfler nedir?” diye sordum.
“Açıklayayım. Elfler, günümüzde Millis Kıtası’nın kuzey kesiminde yaşayan bir ırktır.”
Roxy’nin anlattığına göre, daha Büyük İnsan-İblis Savaşı’ndan bile çok önce, dünya sonu gelmez bir çatışma ve kaos girdabındayken Yüce Elfler, düşmanlarıyla savaşabilmek için orman ruhlarına yalvarıp rüzgârı ve toprağı kontrol etmelerini sağlamıştı. Böylece ilk büyü sözleri doğmuştu.
“Vay canına, demek işin arkasında koskoca bir tarih falan var?” diye sordum.
“Tabii ki var!” Roxy başını sallayıp beni azarlar gibi homurdandı. “Modern büyü, insanların elflerin savaşta kullandığı büyüleri taklit edip yeniden şekillendirmesiyle bugünkü hâlini aldı. Ne de olsa insanoğlunun eli böyle işlere pek yatkındır.”
“Öyle mi?”
“Öyle ya. Yeniliklerin peşinden koşanlar neredeyse her zaman insanlardır. Sadece savaş büyüleri var çünkü insanlar büyüyü çoğunlukla yalnızca savaşta kullandı; diğer her şey için büyüye bel bağlamak yerine elinin altındaki şeylerden faydalanabilirsin,” diye açıkladı Roxy.
“Elinin altındaki şeyler mi? Ne demek istiyorsunuz?”
“Mesela ışığa ihtiyacın varsa bir mum ya da fener yakıp geçebilirsin, değil mi?”
Hah, anladım. Demek alet edevat kullanmanın büyüye başvurmaktan daha pratik olduğu türden bir evrendeydik. Gayet mantıklıydı.
Gerçi sözsüz büyü yapmak hepsinden daha kolaydı ya, neyse.
“Üstelik,” diye devam etti Roxy, “büyülerin hepsi savaş için kullanılmaz. Örneğin Çağrı büyüsüyle güçlü canavarları ya da ruhları çağırabilirsin.”
“Çağrı büyüsü mü! Yakında bana da öğretir misiniz acaba?”
“Korkarım hayır. Ben de kullanamıyorum,” dedi Roxy. “Ama az önceki konuya dönecek olursak, sihirli aygıtlar da mevcuttur.”
Sihirli aygıtlar mı? Ne demek istediğini az çok tahmin edebiliyordum ama yine de biraz havada kalmıştı. “Onları da anlatabilir misiniz?” diye sordum.
“Sihirli aygıtlar, özel büyü etkilerine sahip düzeneklerdir. İçlerinin bir yerine büyü çemberi işlenmiştir; bu sayede büyücü olmayan biri bile onları kullanabilir. Gerçi bazıları muazzam miktarda büyü gücü tüketir.”
Tamam, kafamda canlandırdığım şeyle birebir örtüşüyordu. Yine de Roxy’nin Çağrı büyüsü kullanamaması kötüydü. Saldırı ve İyileştirme büyülerinin mantığını yeterince kavramıştım ama Çağrı büyüsünün pratikte nasıl çalıştığını bilmiyordum.
Yine de daha önce duymadığım bazı yeni kavramlar öğrenmiştim: Büyük İnsan-İblis Savaşı, canavarlar, ruhlar. Yüzeysel olarak anlasam da biraz daha üstelemenin zararı olmaz diye düşündüm.
“Bayan Roxy, habis yaratıklarla canavarlar arasındaki fark nedir?”
“Habis yaratıklarla canavarlar birbirinden pek de farklı sayılmaz.”
Canavarların, sıradan hayvanların ani mutasyonlar geçirmesiyle ortaya çıktığını anlattı. Şansları yaver gider de sayıca çoğalır, yeni bir tür olarak tutunur ve nesiller boyu zekâ geliştirirlerse habis yaratığa dönüşüyorlardı. Fakat görünüşe göre, zekâ sahibi olup da insanlara saldırmaya devam eden pek çok varlığa yine canavar deniyordu. Hatta nesiller geçtikçe daha da vahşileşip gaddarlaşarak yeniden canavara dönüşen habis yaratık örnekleri bile vardı.
Yani ikisi arasında kesin ve net bir sınır yoktu. Yine de genel olarak canavarlar insanlara saldırıyor, habis yaratıklar ise saldırmıyordu.
“O zaman iblisler, habis yaratıkların daha evrimleşmiş hâli mi oluyor?” diye sordum.
“Hayır, iblisler tamamen farklıdır. ‘İblis’ adı, çok uzun zaman önce insan ve iblis ırklarının birbiriyle savaştığı dönemden gelir.”
“Az önce bahsettiğiniz Büyük İnsan-İblis Savaşı mı?”
“Aynen öyle,” dedi Roxy. “İlk çatışma yaklaşık yedi bin yıl önce gerçekleşti.”
“Vay canına, düşününce insanın başı dönüyor, ne kadar eskiymiş.” Bu dünyanın epey köklü bir tarihi vardı anlaşılan.
“Yok canım, o kadar da uzak sayılmaz. İnsanlarla iblisler daha dört yüz yıl öncesine kadar savaşıyordu. Yedi bin yıl önce başladı ve iki taraf o günden beri aralıklarla çatışıp durdu.”
Dört yüz yıl bile kulağa fazlasıyla eski geliyordu, bir de yedi bin yıllık süregiden bir savaş mı? İnsanlarla iblislerin arası cidden bozuk olmalıydı.
“Anladım,” dedim. “Peki o hâlde, iblisler tam olarak nedir?”
“Şey, bunu tam olarak tanımlamak biraz zor,” dedi Roxy.
Onun dediğine göre en basit tabirle “iblisler”, son çatışmada iblislerin safında savaşan herkesi kapsıyordu. Fakat bunun da istisnaları vardı.
“Aslına bakarsan ben de bir iblisim,” dedi.
“Ha. Siz… siz öyle misiniz?”
Özel öğretmenim bir iblisti demek. Bu da şu an ortalıkta bir savaş olmadığını gösteriyordu herhalde. Barışa bir şans vermek cidden en doğrusuydu, değil mi?
“Öyleyim,” dedi Roxy. “Daha resmî bir ifadeyle, İblis Kıtası’nın Biegoya Bölgesi’nden bir Migurd’um. Anne babanın beni ilk gördüklerindeki şaşkınlığını fark etmişsindir herhâlde, değil mi Rudy?”
“Ufak tefek olduğunuz için sanmıştım.”
“Ufak tefek falan değilim,” diye çıkıştı Roxy. Bu konudan fena hâlde yaralı olduğu belliydi. “Saçımın rengine şaşırmışlardı.”
“Saçınıza mı?” Bana kalırsa mavinin gayet hoş bir tonuydu.
“İblis ırklarında saç rengimiz yeşile ne kadar yakınsa, o kadar vahşi olma eğiliminde olduğumuz söylenir. Işığa bağlı olarak benim saçım da epey yeşil görünebiliyor.”
Yeşil demek? Bu dünyanın tehlike rengi de buydu demek ki?
Roxy’nin dikkat çekici gök mavisi saçları vardı; kendini açıklarken parmağını kâküllerine doluyordu. Hareketleri pek sevimliydi.
Japonya’dayken mavi saç, serserilerle ya da yaşlı teyzelerle bağdaştırdığım bir şeydi. Öyle insanları görünce hep garipserdim ama Roxy’nin mavi buklelerinde hiç de yadırganacak ya da itici duran bir yan yoktu. Hatta hafif mahmur bakan gözlerinin bu görüntüyü tam anlamıyla tamamladığını düşünüyordum. Yetişkinlere yönelik bir flört simülasyonunda ilk rotasını tamamlamaya çalışacağım karakterlere benziyordu.
“Bence saçınız çok güzel,” dedim.
“Ah, teşekkür ederim. Ama bu tarz sözleri büyüdükten sonra hoşlandığın bir kıza söylemelisin.”
Fırsatı kaçırmadım. “Ben sizden hoşlanıyorum ama!” Elimde değildi; sevimli kızlara asılmak benim doğamda vardı.
“Anlıyorum. Pekâlâ, bir on ya da on beş yıl sonra hislerin değişmemiş olursa bana bunu tekrar söylemekten çekinme lütfen.” Beni gayet temiz bir şekilde terslemişti ama yüzünden geçen o mutlu ifadeyi yine de yakalamıştım.
Hentai oyunları oynayarak bilediğim ‘Centilmen Erkek’ becerilerimin bu dünyada ne kadar işe yarayacağından emin değildim ama sıfır çekmediği de kesindi. Japonya’da bayatlamış ve eskimiş olan espriler ve laflar, burada birinin kalbini çalmak için benzersiz ve tutkulu yöntemlere dönüşebilirdi.
Tamam, evet, ne demeye çalıştığımı ben de tam bilmiyordum. İşin özü, Roxy çok tatlı ve afacandı; ben de onun damarına basmak istiyordum. Yine de aramızdaki bariz yaş farkı kesinlikle bir sorundu. Belki de gelecek için üstüne düşünülecek bir konuydu.
“Konumuza dönecek olursak,” dedi Roxy, “daha açık renkli saçların tehlike işareti olduğu fikri bir batıl inançtan ibaret.”
“Öyle mi?” Şimdi de “tehlike rengi” meselesini ciddiye aldığım için kendimi aptal gibi hissetmiştim.
“Evet. Dört yüz yıl önceki savaş sırasında, Babynos Bölgesi’nden yeşil saçlı bir iblis ırkı olan Superdler acımasız bir katliama girişti. Bu çağrışım oradan geliyor; aslında birinin saç renginin bununla hiçbir ilgisi yok.”
“Acımasız bir katliam mı dediniz?”
“Kesinlikle. Savaşın henüz on yılı biraz aşkın bir süresi geride kalmışken, hem dostun hem düşmanın korkulu rüyası hâline geldiler; nefret edildikleri kadar şiddete de batmışlardı. O kadar tehlikeliydiler ki, savaştan sonra gördükleri baskılar yüzünden neredeyse tamamen İblis Kıtası’ndan sürüldüler.”
Savaştan sonra kendi müttefikleri bile onları dışlamıştı demek? Vay be.
“İnsanlar onlardan cidden bu kadar nefret ediyor mu?” diye sordum.
“Hem de nasıl.”
“Bu kadar fena ne yapmışlar ki?”
“Şey, ben sadece duyduklarımı anlatabilirim. Müttefik iblis yerleşimlerine saldırıp kadınları ve çocukları katletmek ya da savaş alanındaki tüm düşmanlarını yok ettikten sonra dönüp müttefiklerine de aynısını yapmak gibi şeyler. Çocukken hep böyle hikâyeler dinlerdim. ‘Geç saatlere kadar ayakta kalma, yoksa Superd gelip seni yer!’ falan gibi.”
Eski animelerdeki öcü tiplemelerinden bahsediyor gibiydi resmen.
Roxy devam etti. “Migurd ve Superd halkları yakın akrabadır ve duyduğuma göre eskiden biz de onlar gibi muamele görürmüşüz.” Dikkatimi topladığımdan emin olmak için durakladı. “Anne baban da yakında sana böyle bir şey tembihler muhtemelen ama zümrüt yeşili saçlı ve alnında kırmızı bir mücevhere benzer bir şey olan birini görürsen, sakın yanına bile yaklaşma. Eğer karşılaşmaktan kaçınamazsan da ne yaparsan yap, sakın onları öfkelendirme.”
Zümrüt yeşili saçlar ve alında kırmızı bir mücevher mi? Bana Superdleri tarif ediyor olmalıydı.
“Öfkelendirirsem ne olur?”
“Tüm ailenin canından olmasına yol açabilirsin.”
“Zümrüt yeşili ve alınlarında kırmızı mücevher dediniz, değil mi?”
“Doğru. Alınlarındaki şey onların üçüncü gözüdür ve büyü akışını görmelerini sağlar.”
“Superdlerin hepsi kadın mı?” diye sordum.
“Şey, hayır. Tahmin edeceğin gibi erkekler de var.”
“Kafalarındaki mücevherle bir şey yaptıklarında rengi maviye falan dönüyor mu peki?”
Roxy şaşkınlıkla başını yana eğdi. “Iıı, hayır? Yani en azından benim bildiğim kadarıyla yok?”
Neyse, en azından merak ettiğim şeyi sorabilmiştim. “Görünüşe göre fazlasıyla göze çarpıyorlar ve kolayca tanınıyorlar,” dedim.
“Öyle. Birini görecek olursan sanki başka bir işin varmış gibi gayet doğal davranıp oradan uzaklaş. Bir anda tabanları yağlarsan onları kışkırtabilirsin.”
Serserinin birini görüp kaçmaya başlamak kovalamacaya davetiye çıkarırdı, değil mi? Evet, bu konuda biraz tecrübem vardı. “Yani biriyle konuşmak zorunda kalırsam çok kibar konuştuğum sürece sorun çıkmaz, öyle mi?”
“Açıkça aşağılayıcı bir şey söylemediğin sürece sorun olmamalı; ancak insan kültürüyle iblis kültüründe normal kabul edilen şeyler arasında pek çok fark var, bu yüzden hangi kelimelerin bir öfke patlamasını tetikleyeceğini kestiremeyebilirsin. İğneleyici laflardan ve bu tarz şeylerden kaçınmak en güvenlisidir.”
Hımm. Bu heriflerin acayip bir damarı olmalıydı. Roxy baskı mağduru olduklarını söylemişti ama bu korkuların da haklı bir dayanağı var gibiydi. Yani öfkeleri insanlara onlardan uzak durmalarını tembihletecek kadar korkunçsa… vay canına.
Öldürülecek olursam hayatta üçüncü bir şans bulacak kadar şanslı olacağımdan şüpheliydim, bu yüzden uzak durmak için elimden gelen her şeyi yapmak en iyisiydi. Bu Superdler harbiden tehlikeli tiplerdi.
***
Aşağı yukarı bir yıl daha geçti. Büyü derslerim tıkırında ilerliyordu. Artık büyünün her farklı dalından İleri Seviye büyüleri kullanabiliyordum.
Üstelik hepsi de tılsımsızdı, elbette.
Sıradan antrenmanlarla kıyaslandığında İleri Seviye büyü burun karıştırmak gibiydi. Yani demek istediğim, bir sürü menzilli saldırı vardı ve kullanması epey tuhaf hissettiriyordu. Mesela geniş bir alana yağmur yağdırma yeteneği ne işime yarayacaktı ki?
Fakat sonra uzun süren bir kuraklığın ardından Roxy’nin buğday tarlalarına yağmur yağdırıp köylüleri nasıl sevince boğduğunu hatırladım. O sırada evde olduğum için bunların hepsini Paul’den dinlemiştim.
Görünen o ki Roxy köylülerden gelen birçok ricayla ilgilenmiş ve onların sorunlarını çözüp durmuştu. Kulağımda canlanıyordu resmen:
“Toprağı sürerken yere gömülü koca bir kayaya denk geldim! Yardım et bana, Roxyemon!”
“O iş bende!”
“Oha! Nasıl bir büyü bu böyle?”
“Kayanın etrafındaki toprağı nemlendirmek için su büyüsü kullandım, sonra da toprak büyüsüyle birleştirip çamura dönüştürdüm!”
“İnanılmaz bir şey bu! Kaya resmen gömülüp gidiyor!”
“Hihihi!”
Tahminimce (muhtemelen) böyle gerçekleşmişti.
“İnsanlara yardım etmeyi seven biri olduğunuzu biliyordum, Bayan Roxy!” dedim.
“Tam olarak öyle sayılmaz. Harçlığımı çıkarmak için yapıyorum bunu.”
“Böyle şeyler için para mı alıyorsunuz?”
“Elbette.”
İlk başta açgözlü olduğunu düşünsem de kasabalılar onun şartlarını gayet kabullenmiş görünüyordu. Daha önce onlar için böyle şeyler yapabilecek kimseleri olmamıştı ve Roxy’ye minnet duyuyorlardı. Alan razı satan razı dedikleri buydu sanırım.
Bu konuya yanlış açıdan yaklaşıyordum. Karşılığında hiçbir şey beklemeden birinin yardımına koşmak fazlasıyla Japonlara özgü bir düşünceydi. Böyle şeyler için bir bedel almak gayet doğaldı. Mantıklı olan da buydu zaten.
Gerçi önceki hayatımdaki hâlimle, bırakın birini zor durumdan kurtarmayı, ailemin başına gelen en büyük felaket bendim.
Hahaha…
***
Bir gün damdan düşer gibi Roxy’ye soruverdim:
“Size sadece ‘Bayan’ demek yerine ‘Ustam’ desem daha mı iyi olur?”
Roxy yüzünü tuhaf bir şekilde buruşturdu. “Yok, demesen daha iyi olur herhâlde. Çok geçmeden beni rahatça geride bırakacağına eminim.”
Roxy’den daha iyi olacak kadar yeteneğim var mıydı yani? Yanaklarımın kızarmasına yetmişti bu.
“Ne de olsa gücü senden aşağıda kalan birine ‘Usta’ demek garip kaçar,” diye ekledi Roxy.
“Bence o kadar da garip değil.”
“Benim için garip ama. Kendisinden açıkça daha üstün olan birinin bana ‘Ustam’ demesinin utancını ömrüm boyunca üstümden atamam.”
Demek mesele buydu ha? “Kendi ustanızdan daha güçlü olduğunuz için mi böyle söylüyorsunuz, Bayan Roxy?”
“Beni dinle Rudy: Usta dediğin, sana öğretecek başka bir şeyi kalmadığını söyleyen ama yine de yaptığın her şeye burnunu sokup akıl vermeye devam eden kişidir.”
“Siz öyle yapmazsınız ama, Bayan Roxy.”
“Yapabilirim.”
“Yapsanız bile onur duyarım.” Roxy bana akıl verirken hep pek bir gururlu görünürdü; ona iltifatlar yağdırırken benim yüzümde de muhtemelen kocaman bir sırıtış oluyordu.
“Yok artık. Kendi öğrencimin yeteneğini o kadar kıskanacak olursam ağzımdan nelerin kaçacağını kimse bilemez.”
“Ne gibi şeyler mesela?”
“Benim sadece pis bir iblis olduğum ya da senin taşralı bir köylüden ibaret olduğun gibi şeyler.”
Oha, Roxy bunu cidden yüzüme karşı söylemiş miydi? Onun adına biraz üzüldüm. Ayrımcılığa uğramak hoş bir şey değildi ne de olsa. Ama biriyle arandaki ilişkide bir hiyerarşi olunca böyle oluyordu herhâlde.
“Sorun olmaz,” dedim. “Benden üstünmüş gibi davranın yeter!”
“Sırf senden büyüğüm diye öyle kibirli ve üstten tavırlar takınacak değilim! Yetenek açısından bu kadar dengesiz bir usta-çırak ilişkisi yaşamaktan rahatsız oluyorum sadece!”
Beni hemen tersleyiverdi; ustamla olan bağım pek de iyi bir yöne gitmemişti anlaşılan. Yine de içten içe onu ustam olarak görmeye devam etmeye karar verdim. Sonuçta hâlâ gençliğinin izlerini taşıyan ve okuyarak öğrenemediğim her şeyi bana layıkıyla öğretebilecek bir kızdı.
5. Bölüm:
Kılıçlar ve Büyü
Artık beş yaşındaydım.
Doğum günümü kutlamak için küçük bir parti verdik. Bu topraklarda doğum günleri her yıl kutlanan bir şey değildi. Beş, on ve on beş yaşlarında ailenin hediye vermesi adettendi. On beşte yetişkin kabul edildiğin düşünülürse, gayet mantıklıydı.
Paul doğum günüm için bana bir çift kılıç hediye etti. Biri beş yaşındaki bir çocuğun savuramayacağı kadar uzun ve ağır, gerçek bir kılıçtı; diğeri ise kısa bir antrenman kılıcıydı. Gerçek kılıç düzgünce dövülmüş ve keskin bir ağza sahipti. Kesinlikle küçük bir çocuğa uygun bir şey değildi.
“Oğlum, bir erkek kalbinde daima bir kılıç taşımalıdır. Senin için önemli olan şeyleri korumak için, sen…” Babam lafı uzattıkça uzatan bir nasihat silsilesine başladı, bense sadece gülümsedim ve başımı salladım.
Konuşmasında samimi ve enerjik bir hava vardı ama sonunda Zenith bile lafı bu kadar uzattığı için onu azarladı. Uyarılınca gülümsedi ve “İhtiyacın olmadığında kınında tutmayı unutma yeter,” diyerek sözlerini noktaladı.
Adam açıkça kılıç taşıyabilecek bir bilinç ve hazırlığa sahip olmamı istiyordu.
Zenith bana bir kitap verdi. “Kitapları bu kadar çok sevdiğin için,” diyerek uzattı.
Bir botanik ansiklopedisiydi. “Ooo, harika,” diye fısıldadım elimde olmadan. Bu dünyada kitaplar epey pahalıydı. Kâğıt yapma imkânları vardı ama matbaa henüz icat edilmemişti, bu yüzden her şeyin elle yazılması gerekiyordu.
Ansiklopedi faydalı çizimler ve anlaşılır açıklamalarla dolu, kalın bir ciltti. Kaça patladığını tahmin bile edemiyordum.
“Teşekkür ederim anne. Tam da böyle bir şey istiyordum!”
Bunun üzerine Zenith bana sımsıkı sarıldı.
Roxy ise bana bir asa hediye etti. Yaklaşık otuz santim uzunluğunda, ucunda küçük kırmızı bir taş bulunan bir değnekti.
“Dün yaptım,” dedi Roxy. “Bunca zamandır zaten büyü kullandığın için tamamen aklımdan çıkmış. Bir ustanın, temel büyüleri kullanabilen öğrencisine bir değnek ya da asa yapması adettendir. Unuttuğum için kusura bakma.”
Roxy kendisine “Usta” denmesinden ne kadar hoşlanmasa da bu rolün geleneklerini çiğnemeye pek bir gönülsüz görünüyordu.
“Teşekkürler, Usta,” dedim. “Ona gözüm gibi bakacağım.”
Roxy yüzünü ekşitti.
***
Ertesi gün, kılıç savurma alıştırmalarına ve temel duruşlara odaklanarak asıl kılıç eğitimime başladım. Bahçemizde duruşlarımı ve vuruşlarımı çalışmak için kullandığım tahtadan bir antrenman kuklası vardı. Babam ayak hareketlerime, dengeme ve benzeri şeylere yardımcı oluyordu. Kılıç ustalığının esas can alıcı noktalarına inmek gerçekten harika hissettiriyordu.
Bu dünyada kılıç kullanmayı bilmek hayati önem taşıyordu. Kitaplarda boy gösteren kahramanlar bile çoğunlukla kılıç kullanırdı. Balta ya da çekiç kullananlar da vardı ama açık ara azınlıktaydılar. Kimse mızrak kullanmazdı çünkü nefret edilen Superdler üç dişli mızrak kullanırdı; mızrağın kötülüğün silahı olduğuna inanılırdı genel olarak. Bir hikâyede mızrak geçiyorsa, genellikle dost düşman demeden yutan, gözünü kırpmadan katliam yapan en aşağılık kötü adamların elinde olurdu.
Bu arka plan göz önüne alındığında, kılıç sanatı bu dünyada eski dünyamdakinden çok daha ileri düzeydeydi. Usta bir kılıç ustası tek bir vuruşta koca bir kayayı ikiye yarabilir ya da kılıcının bir parıltısıyla uzaktaki bir düşmanı vurabilirdi.
Paul ilkini başarabilecek yeteneğe sahipti. Arkasındaki mantığı öğrenmek istiyordum, bu yüzden bana övgüler yağdırıp cesaret verirken hareketi birkaç kez gösterdi. İleri Seviye büyü kullanan küçük oğlunun kendisini alkışlayıp tezahürat yapması muhtemelen onun da pek bir hoşuna gitmişti.
Yine de bu numarayı kaç kez gösterirse göstersin, nasıl yaptığını bir türlü anlayamadım. Bu yüzden açıklamasını istedim.
“Öne doğru bir adım atıyorsun, böyle hıınk diye, sonra da şraaak!”
“Böyle mi?”
“Hayır, seni gidi şapşal! Bu hıh diye bir adımdı, sonra da küt! Ben hıınk dedim, sonra da şraaak! Adımlarını daha hafif at!”
Ve bu böylece sürüp gitti.
Sadece kendi tahminimden ibaretti ama bana öyle geliyordu ki bu dünyada büyü, kılıç sanatının içine işlenmişti. Büyücülüğün yarattığı o gösterişli büyü etkilerinden gözle görülür şekilde farklıydı; bunun yerine kişinin fiziksel hünerini geliştirerek ve kılıcın metalini bizzat güçlendirerek işliyordu. Yoksa böylesine akıl almaz hızlarda hareket etmek ya da koca bir kayayı ikiye yarmak başka nasıl mümkün olabilirdi ki?
Paul büyüyü bilinçli olarak kullanmıyordu. Yaptığı şeyi nasıl yaptığını açıklayamamasının sebebi buydu. Bu da demek oluyordu ki onun yaptığını taklit edebilirsem, kendime fiziksel bir takviye sağlamak için büyüden yararlanabilecektim. Pes etmeden devam etmeliydim.
***
Bu dünyada kılıç sanatının üç ana ekolü vardı.
İlki Kılıç Tanrısı Ekolü’ydü. Bu ekol en iyi savunmanın saldırı olduğunu savunuyor ve rakibe ilk darbeyi vurma –ideal olarak da kavgayı tek bir vuruşla bitirme– amacıyla yüksek hızlı hamlelere odaklanıyordu. Rakip hâlâ ayaktaysa, dövüşçü zafere ulaşana kadar vurmaya ve yanıltma hamleleri yapmaya devam ederdi. Eski dünyamdan bir şeyle kıyaslamam gerekirse, en yakın şey Satsuma Jigen-ryu olurdu.
İkincisi ise Kılıç Tanrısı’nın taban tabana zıddı olan Su Tanrısı Ekolü’ydü: Darbeleri savuşturup ardından karşı saldırıya odaklanan savunmacı bir üsluptu. Temel ilkesi saldırgan olmayan bir savunmaydı; bu da uygulayıcıya pek fazla saldırı fırsatı bırakmıyordu ama gerçek bir usta, kendisine doğru gelen herhangi bir saldırıya karşı saldırı savurabilirdi —ve gerçekten de fırlatılan cisimler ve büyü saldırıları da dâhil olmak üzere her türlü saldırıyı kastediyorum. Korumaya odaklanması sebebiyle bu ekol, kraliyet muhafızlarının ve soyluların tercih ettiği kılıç tarzıydı.
Sonuncusu Kuzey Tanrısı Stiliydi. Bu, bir kılıç formundan ziyade genel bir savaş stratejisi sayılırdı. Belli hareketlere odaklanmak yerine, kullanıcının duruma anında ayak uydurmasını sağlıyordu. Paul'a göre bu anlık yaklaşım pek çok ucuz numara ve kurnazca hile içeriyordu, fakat stilde ustalaşmak gerçekten olağanüstü sonuçlar doğuruyordu. Gözümün önüne Jackie Chan'in kılıç kullanan bir versiyonu gelmişti. Yaraları tedavi etmeyi öğrettiği ve kusurlu duruşlarda bile dövüşmeye izin verdiği için paralı askerler ve maceracılar arasında en çok tercih edilen ekoldü.
Bunların hepsine birden Üç Büyük Stil denirdi ve her birinin dünyanın dört bir yanında takipçileri vardı. Söylentiye göre yeteneğinin sınırlarını sonuna kadar zorlamak isteyen bir kılıç ustası her ekolün kapısını çalar ve ölene dek eğitimine devam ederdi; gerçi bunu gerçekten yapan pek azdı. Dövüş gücünü "hızlıca" elde etmenin yolu, bu stillerden birini seçip onda yetkinleşene kadar çalışmaktı.
Gerçekte ise Paul ağırlıklı olarak Kılıç Tanrısı Stilini kullansa da araya Su Tanrısı ve Kuzey Tanrısı unsurlarından da bir tutam serpiştiriyordu. Anlaşılan çoğu insan dünyaya açılırken sadece tek bir stile bağlı kalmaya kesin olarak karar vermiyordu.
Tıpkı büyüde olduğu gibi kılıç ustalığı da şu beceri seviyelerine ayrılmıştı: Başlangıç, Orta, İleri, Aziz, Kral, İmparator ve Tanrı. Her stilin adındaki "Tanrı" kısmı, o ekolün kurucularına verilen unvanlardan geliyordu; örneğin Su Tanrısı Ekolünün ilk kılıç ustası, Tanrı seviyesinde su büyüleri kullanabiliyordu. Hem kılıç ustalığında hem de büyü kabiliyetinde Tanrı rütbesine sahip olmak, akılalmaz derecede güçlü bir savaşçı ortaya çıkarırdı.
Ayrıca, kılıç ustalarından bahsederken onlara "Su Tanrısı" veya "Su Azizi" ya da yetkinlik seviyeleri neyse öyle hitap etmek adettendi. Büyücüler içinse bu nitelemenin sonuna "seviye" eklemek gelenekti. Mesela Roxy, "Su Azizi Seviye Büyücü"ydü.
***
Paul hem Kılıç Tanrısı hem de Su Tanrısı Stilini öğrenmeme karar verdi: İlki hücumu iyice kavramam, ikincisi ise savunma içindi.
“Ama baba,” diye sordum, “anlattıklarına bakılırsa üçü arasında en dengelisi Kuzey Tanrısı Stili gibi duruyor.”
“Saçmalama. O bir stil bile sayılmaz; olsa olsa kılıçla dövüşmek işte, hepsi bu.”
“Ha, anladım.” Kuzey Tanrısı Stili açıkça Üç Büyük Stil arasındaki aykırı olanıydı. Ya öyleydi ya da Paul kişisel olarak pek haz etmiyordu. Gerçi sevmeyen birine göre bu stilde oldukça iyiydi.
“Büyüye yatkınlığın var Rudy, ama kılıç öğrenmenin de bir zararı olmaz. Kılıç Tanrısı Stili kullanan birinin saldırısını savuşturabilen bir büyücü olmak istersin.”
“Yani büyü şövalyesi gibi bir şey mi olacağımı söylüyorsun?”
“Hı? Hayır, büyü şövalyesi büyü de kullanabilen bir kılıç ustasıdır. Sen bunun tam tersisin.”
Farkın ne olduğundan pek emin değildim açıkçası. İster büyü öğrenen bir savaşçı olarak başla, ister tam tersi büyücü olarak başla; büyü şövalyesi sonuçta ikisini de kullanmayı biliyordu, değil mi? Ne olursa olsun, kılıç ustalığıma çalışırsam bunu büyü kullanımıma uyarlayabilirdim.
Sorun şuydu ki Paul, fiziksel gücünü büyüyle nasıl artırdığını bilinçli olarak fark etmediği için bunu bana öğretemiyordu. Bu yeteneği ya kendim edinmeliydim ya da doğru fiziksel eğitimle kazanmalıydım. İşleyen prensibi çözmem gerekiyordu.
Paul bir an için yüzünde huzursuz bir ifadeyle düşüncelere daldı. Sonunda, “Kılıç kullanmayı sevmiyorsun, değil mi?” diye sordu.
Bunu sırf büyüye yatkınlığım var diye mi söylüyordu? Kılıç eğitimi almak istemediğimden endişelenmiş olmalıydı. Beni yanlış anlamasın: Kılıç talimi yapmakla hiçbir derdim yoktu. Sadece bahçede başka bir erkekle terleyip kirlenmek yerine, Roxy ile baş başa büyü çalışmayı tercih ediyordum.
Ev kuşu bir tiptim ben.
Ama kişisel tercihler bu işin önüne geçemezdi. Hayattaki ikinci şansımda elimden gelenin en iyisini yapmaya karar vermiştim ve bu da hem büyüde hem de kılıçta elimden geleni ardıma koymamak anlamına geliyordu.
“Hayır,” dedim, “büyüde olduğum kadar kılıçta da iyi olmak istiyorum.”
Paul gururla kızardı ve tahta talim kılıcını hazır vaziyete getirirken mutlulukla başını salladı. “Pekala o zaman. Başlayalım bakalım. Gel üzerime!”
Düz bir adamdı.
Kılıç ve büyü. Nihayetinde hangisine bel bağlayacağımdan emin değildim. Dürüst olmak gerekirse ikisi de bana uyardı. Fakat henüz küçükken ailemle aramda iyi bir bağ kurmak da benim vazifemdi.
“Peki, baba!” diye seslendim.
Önceki hayatımda, öldükleri güne kadar aileme yük olmuştum. Onlara daha iyi davransaydım, belki de kardeşlerim beni kapının önüne koymazdı.
Bu sefer aileme karşı daha iyi olmalıydım.
***
Kılıç eğitiminde ilk adımlarımı atarken, büyü çalışmalarım da daha teknik ve pratik bir hal alıyordu.
“Sırasıyla Şelale, Sıcak Ada ve Buzul Alanı büyülerini yaparsan ne olur?” diye sordu Roxy.
“Sis oluşur.”
“Doğru. Peki o sisi dağıtmak için ne yapardın?”
“Şey… Tekrar Sıcak Ada büyüsü yapıp yeri mi ısıtırdım?”
“Aynen öyle. Şimdi lütfen bir gösteriver.”
Farklı ekollerden büyüleri art arda kullanarak başka doğa olayları yaratmak mümkündü. Buna Bileşik Büyü denirdi. Büyü Ders Kitabı yağmur yağdırmak için bir büyü içeriyordu fakat sis yaratmakla ilgili hiçbir şey yoktu. Bu yüzden büyücüler birden fazla ekolün büyülerini sırayla kullanmak zorundaydı. Bu sayede çeşitli doğa olaylarını yeniden üretmek mümkün oluyordu.
Burası mikroskopların olmadığı bir dünyaydı. Muhtemelen doğal dünyayı yöneten tüm prensipleri henüz keşfetmemişlerdi. Bileşik Büyü, eski çağların o büyük büyücülerinin tüm yaratıcı dehasını barındırıyordu.
Eh, benim bu tür saçmalıklarla uğraşmama gerek yoktu. Bulut oluşturmak isteseydim, yağmur yağdıran bir büyü kullanır ve onu yere mümkün olduğunca yakın yapardım. Bir doğa olayını kasten yaratma fikrini anlamak yeterince basitti. Kalıpların biraz dışına çıkarak her türlü şeyi yapabilirdiniz.
Şahsen benim için bunu söylemesi yapmasından biraz daha kolaydı tabii.
“Büyü her şeyi yapabilir, değil mi?” diye sordum Roxy'ye.
“Her şeyi yapamaz,” diye uyardı Roxy. “Ona fazla bel bağlamamalısın. Sadece sakin ve aklı başında kalıp yeteneklerini yapabildiğin ve yapman gereken şeyler doğrultusunda geliştirmelisin.” Bu sözlerine rağmen kafamın içi raylı tüfekler ve aktif kamuflaj gibi şeylerin görüntüleriyle doluydu. “Üstelik ortalıkta her şeyi yapabildiğini söyleyerek dolaşırsan, gün gelir altından kalkamayacağın bir işle yüz yüze kalırsın.”
“Kendi tecrübenizden mi bahsediyorsunuz, Bayan Roxy?”
“Evet, aynen öyle.”
Eh, kulağıma küpe etmem gereken bir dersti bu o zaman. Başa çıkamayacağım sorunların kucağıma bırakılmasını istemezdim.
“Büyücüler işlerinde çok fazla sorunla karşılaşır mı?” diye sordum.
“Aa, evet. Ne de olsa ortalıkta öyle pek fazla İleri seviye büyü kullanıcısı yok.”
Dövüşmeyi belki her yirmi kişiden sadece birinin öğrenebildiğini söylerlerdi. Ve aralarından bir büyücü bulma ihtimali de yine yirmide birdi. Yani yetenekli bir büyücü bulma ihtimali dört yüzde birdi demek ki.
Gerçi büyücülerin kendisi öyle pek nadir sayılmazdı.
“Sadece yüz büyücüden biri bu sanatı layıkıyla öğrenip büyü okulundan mezun olabilir ve İleri seviye büyücü haline gelir,” dedi Roxy.
Bu da İleri seviye büyücülerin kırk binde bir denk geldiği anlamına geliyordu. İşin içine Başlangıç ve Orta seviye büyüleri de katarsak, Bileşik Büyü ile yapılabilecek şeylerin sayısı muazzam ölçüde artıyordu; bu da onu bu kadar popüler kılıyordu zaten. Buralarda büyü eğitmeni olabilmek için İleri seviye veya daha üstünde olmak gerekiyordu.
Ağır şartlardı ama güçlü sonuçlar doğuruyordu.
“Yani büyü okulları var, öyle mi?” diye sordum.
“Evet. Büyük krallıklarda her tarafta büyü okulları bulunur.”
Öyle olduğunu tahmin etmiştim ama yine de... büyü okulu ha? Baksanıza. Bir denesem mi acaba? Okullu çocuk dönemi başlasın mı?
“Fakat en büyüğü,” diye devam etti Roxy, “Ranoa Büyü Üniversitesidir.”
Vay canına, bu işin üniversitesi bile mi vardı?
“Bu üniversitenin diğer büyü okullarından bir farkı var mı?” diye sordum.
“Harika tesisleri ve ona yaraşır bir eğitim kadrosu var. Orada diğer okullara kıyasla çok daha modern ve ileri düzey derslere erişimin olurdu herhalde.”
“Siz de mi Büyü Üniversitesine gittiniz, Bayan Roxy?”
“Evet. Büyü okullarının çok katı kural ve nizamları vardır, bu yüzden girebildiğim tek okul Büyü Üniversitesiydi.”
Anlaşılan diğer Ranoa büyü okulları benim gibi asil doğumlu bir çocuğun katılmasına izin verir, ancak insan olmayan birini kapı dışarı edebilirdi. İblislere yönelik ayrımcılık modern zamanlarda azalıyordu belki ama köklü ön yargılar hala sürüyordu.
“Ranoa Büyü Üniversitesi tuhaf kurallara ya da yersiz gururlara sırtını yaslamaz. Düzgün bir teoriye bağlı kaldığın sürece biraz nev-i şahsına münhasır biri olsan bile seni kapı dışarı etmezler ve tüm farklı ırklardan öğrencileri kabul ederler. Farklı ırklar kendi özel büyücülük türleri üzerine bireysel araştırmalar bile yürütür. Büyü eğitimini daha da ileriye taşımak istersen Rudy, Büyü Üniversitesini şiddetle tavsiye ederim.”
Kendi mezun olduğu okulu da ne övdü be. Zaten çok acele ediyordum. Beş yaşında üniversiteye kaydolsam muhtemelen pestilim çıkana kadar zorbalık görürdüm.
“Böyle bir karar vermek için biraz erken sanırım,” diye mırıldandım.
“Haklısın. Ayrıca Paul Bey'in kılıç ustası veya şövalye olma umutlarını da gerçekleştirebilirsin. Üstelik şövalye unvanı alıp Büyü Üniversitesine giden insanlar da var. Seçiminin kılıç ve büyü arasında kesin bir ayrım olduğunu düşünme. Sonuçta her zaman bir büyü şövalyesi falan da olabilirsin.”
“Peki.”
Demek öyle. Roxy de Paul'un tam aksini hissediyor, büyüyü yeterince sevmediğimden endişeleniyor gibiydi. Son zamanlarda büyü rezervlerim artıyordu ve bu sanatın arkasındaki teorinin çoğunu kavramıştım. Sonuç olarak, derslerimiz sırasında sık sık huzursuzlanıyor ve dikkatim dağılıyordu. Kaldı ki üç yaşımdan beri ders almaya zorlanmıştım. Muhtemelen son iki yılda bundan gına geldiğini düşünüyordu.
Paul bende büyüye karşı bir yetenek görüyordu; Roxy ise kılıca karşı bir tutku. Birbirinden farklı bu fikirlerle beni orta bir yola yönlendiriyorlardı.
“Gelecekteki şeyler hakkında konuşuyoruz, değil mi?” dedim.
“Senin için öyle, Rudy.” Roxy hüzünlü bir tebessüm etti. “Ne var ki çok geçmeden sana öğretebileceğim şeyler tükenecek. Mezuniyetin çok yakında, o yüzden bu tür konuşmalar pek de erken sayılmaz.”
Bir dakika—mezuniyet mi?
6. Bölüm:
Saygı Duyma Nedenleri
Bu dünyaya geldiğimden beri evden dışarı adımımı atmamıştım.
Bir noktadan sonra bu benim açımdan kasıtlı bir hal almıştı.
Korkuyordum.
Bahçeye adım atıp ötedeki dünyaya baktığımda anılar zihnime üşüşüyordu: O güne ait anılar. Böğrümdeki sızı. Yağmurun ayazı. Pişmanlık. Çaresizlik. O kamyonun çarpmasıyla gelen acı.
Dün gibi capcanlıydı. Bacaklarım titriyordu.
Pencereden dışarı bakabiliyordum. Bahçemize adım atabiliyordum. Fakat daha uzağa gitmeye bir türlü cesaret edemiyordum.
Ve nedenini biliyordum.
Önümde uzanan bu dingin kırsal manzara bir anda cehenneme dönebilirdi. Ne kadar huzurlu görünürse görünsün, beni asla kabullenmeyecekti.
Önceki hayatımda evde pineklerken, bir yandan hırçınlaşır bir yandan azar, Japonya'nın aniden bir savaşa sürüklendiğini hayal ederdim. Sonra bir gün kapıma kalacak bir yere muhtaç, afet gibi bir kız çıkagelirdi. Böyle bir şey olursa bu zorluğun üstesinden geleceğimi bilirdim.
Bu hayal benim gerçeklikten kaçışımdı. Rüyasını o kadar çok görmüştüm ki. O rüyalarda öyle olağanüstü biri falan değildim; sadece sıradan bir adamdım. Kendince normal şeyler yapan, normal bir hayat yaşayan sıradan bir adam.
Fakat sonra o rüyadan uyanırdım. Şimdi evimden bir adım bile uzaklaşsam bu rüyadan da uyanacağımdan korkuyordum. Uyanacak ve kendimi sayısız pişmanlığımın dalgalarıyla hırpalanmış halde, o ezici çaresizlik anının tam ortasında bulacaktım.
Hayır. Bu bir rüya değildi. Fazlasıyla gerçek hissettiriyordu. Bir VRMMORPG olduğunu söyleselerdi belki inanırdım ama—yok. Bu gerçeklik, diyordum kendime. Öyle olduğunu biliyordum. Bir rüya değil, düpedüz gerçekti.
Yine de evden o bir adımı atmaya hala elim varmıyordu.
Kendimi ne kadar teskin etmeye çalışsam da, kendi kendime sesli olarak ne kadar söz versem de bedenim laf dinlemiyordu.
Ağlamak istiyordum.
***
Roxy mezuniyet töreninin köyün dışında yapılacağını bildirdi.
Cılız bir sesle itiraz ettim. “Dışarıda mı?”
“Evet, hemen köyün dışında. Atı hazırladım bile.”
“Evin içinde yapamaz mıyız?”
“Hayır, yapamayız.”
“Yapamayız, öyle mi?” Ne yapacağımı şaşırmıştım. Mantıken bir gün dışarıdaki dünyaya açılmam gerektiğini biliyordum. Ne var ki vücudum itaat etmeyi reddediyordu. Hala geçmişe dair çok fazla şeyi hatırlıyordu.
Eski hayatımı hatırlıyordu. Serserilerden dayak yiyişimi. Yüzüme karşı kahkahalarla gülünüşünü. Yaşadığım o muazzam kalp kırıklığını. Eve kapanmaktan başka hiçbir seçeneğimin kalmayışını.
“Neden, neyin var?” diye sordu Roxy.
“Şey, yani, sadece… dışarıda canavarlar falan olabilir.”
“Ormanlara fazla yaklaşmadığımız sürece buralarda kesinlikle hiçbirine rastlamayız. Rastlasak bile benim halledebileceğim kadar zayıf olurlar. Hatta sen bile tek başına haklarından gelirsin herhalde.” Dışarı çıkmamak için kıvranıp durmama Roxy şüpheyle kaşlarını çattı. “Ha, doğru ya, evden hiç çıkmadığını duymuştum sanki, değil mi Rudy?”
“Şey… hayır.”
“Attan korktuğun için mi?”
“H-hayır, attan… o kadar da korkmam.” Aslında atları severdim bile. Derby Stallion falan oynamışlığım vardı.
“Hehe. Demek hepsi buymuş,” dedi Roxy. “Bazen yaşının gerektirdiği gibi davranıyorsun demek ki.”
Tamamen yanlış anlamıştı ama evden çıkmaya korktuğumu ona söyleyemezdim. Bu, attan korktuğumu söylemekten bile daha aşağılayıcı olurdu. Ve benim de hala bir gururum vardı; gerçeklikten kopuk, ufacık bir gurur.
Aslında tek istediğim onun gibi küçük bir kızın benimle dalga geçmemesiydi.
Hala kılımı kıpırdatmıyordum. “Başka çarem kalmadı öyleyse,” dedi Roxy. “Hoppa!” Bunu söyler söylemez beni kucakladığı gibi omzuna atıverdi.
“Böhh?!” diye kala kaldım.
“Ata bindin mi bütün korkuların uçup gidecek,
söz veriyorum.”
Karşı koymadım. Bir yanım bu olan bitenle çatışma halindeydi ama diğer yanım da öylece kucakta taşınmayı kabullenmem gerektiğini hissediyordu.
Roxy beni atın üstüne çıkardı ve arkama tırmandı. Dizginleri eline alıp çekti ve at tırıs giderek evi geride bıraktı.
Kendi bahçemden daha uzağa ilk kez gidiyordum. Roxy bizi yavaşça köyün içinden geçirdi. Zaman zaman köylüler bana doğru keskin, pervasız bakışlar fırlatıyordu.
Ah, lütfen, olamaz, diye düşündüm. O bakışlar her zamanki gibi korkutucuydu; özellikle de çok iyi bildiğim o alaycı üstünlük parıltısı. Yanıma gelip o iğneleyici, tepeden bakan tavırla bana laf atmazlardı herhalde… değil mi? Beni tanımıyorlardı bile. Nasıl tanıyabilirlerdi ki? Bu koca dünyada beni tanıyan tek insanlar o küçücük evin içindekilerdi.
Öyleyse neden bana bakıyorlardı? Dik dik bakmayı kesin artık, diye içimden homurdandım. İşinizin başına dönün.
Ama—hayır. Baktıkları kişi ben değildim.
Roxy'ydi.
Ve kasaba halkından bazılarının ona doğru eğilip selam verdiğini fark ettim. İşte o an dank etti: Bu krallıkta iblislere karşı hatırı sayılır bir ön yargı olmasına rağmen Roxy köyde kendine bir isim yapmıştı. Kırsalda olduğumuz için de bu tutumlar daha da belirgindi. İki yıl içinde Roxy, buradaki insanların önünde eğilmeye razı olduğu biri haline gelmişti.
Bunun farkına varınca Roxy'nin dönüştüğü o güvenilir varlığı hissettim. Yolu biliyordu ve yanından geçtiğimiz insanları açıkça tanıyordu. Biri bana bir şey söylemeye kalksa araya gireceğinden emindim.
Vay be, annemle babamın yatak odasındaki cilveleşmelerini gözetleyen kız nasıl olmuştu da bu kadar saygın birine dönüşebilmişti? Bu düşünceyle vücudumdaki gerginlik çekip gitti.
“Caravaggio'nun keyfi yerinde,” dedi Roxy. “Sırtında senin olmandan memnun görünüyor, Rudy.”
Caravaggio atın adıydı. Gerçi bir atın ruh halini nasıl okuyacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. “Ha, peki,” dedim belirsizce, kendimi Roxy'ye yaslarken. Küçük göğsü başımın arkasına baskı yapıyordu. İyi hissettirmişti.
Neyden bu kadar korkmuştum ki sanki? Bu sessiz sakin köydeki biri neden benimle dalga geçmek istesindi ki?
Roxy'nin sesi beni daldığım düşüncelerden çekip çıkardı. “Hala korkuyor musun?”
Başımı iki yana salladım. Köylülerin bakışları artık beni hiç mi hiç korkutmuyordu. “Yok, iyiyim.”
“Gördün mü? Ben sana ne demiştim?”
Artık biraz sakinleştiğime göre çevremi tamamen inceleyebilirdim. Göz alabildiğine tarlalar uzanıyor, yer yer evler göze çarpıyordu. Kesinlikle bir tarım köyü havası vardı.
Çok daha uzakta epey ev görünüyordu. Birbirlerine daha sıkışık olsalardı kasaba sanabilirdim. İsviçre falan gibi görünmesi için bir yel değirmeni eksikti sanki.
Sahi, su değirmenleri de yok muydu bunların?
Rahatlayınca etrafın ne kadar sessiz olduğunu fark ettim. Roxy ile birlikteyken ortalık asla bu kadar sessiz olmazdı. Gerçi daha önce hiç bu şekilde baş başa da kalmamıştık. Sessizlik fena değildi aslında; sadece birazcık tuhaftı.
Bu yüzden sessizliği bozmaya karar verdim. “Bayan Roxy, bu tarlalardan ne hasat ediyorlar?”
“Çoğunlukla ekmek yapımında kullanılan Asura buğdayı. Muhtemelen biraz Vatirus çiçeği ve biraz da sebze. Başkentte Vatirus çiçekleri işlenip parfüme dönüştürülür. Gerisi de yemeklerde sofranda görmeye alışık olduğun türden şeyler.”
“A, evet, biraz biber görüyorum! Siz onlardan yiyemiyordunuz, değil mi Bayan Roxy?”
“Yiyemediğimden değil, sadece pek haz etmiyorum.”
Bu minvalde sorular sormaya devam ettim. Roxy'nin dediğine göre bugün son sınavım olacaktı; bu da eğitmenlik rolünün sona ermesi anlamına geliyordu. Ve Roxy'nin ne kadar sabırsız olabileceğini bildiğimden, daha yarın bile evimizden ayrılabilirdi. Durum buysa eğer, bugün birlikte vakit geçirmek için son şansımızdı. Hala fırsatım varken onunla konuşmam gerektiğini düşündüm.
Ne yazık ki doğru sohbet konusunu bir türlü bulamadım, bu yüzden köyüm hakkında daha fazla soru sormakla yetindim.
Roxy'nin anlattığına göre Asura Krallığı'nın kuzeydoğu kısmındaki Fittoa Bölgesi'nde yer alan Buena Köyü'nde yaşıyorduk. Şu anda burada tarımla uğraşan otuzdan fazla hane vardı. Babam Paul, köye görevlendirilmiş bir şövalyeydi. İşi, kasaba halkının görevlerini layıkıyla yerine getirdiğinden emin olmak, anlaşmazlıkları karara bağlamak ve köyü canavar saldırılarından korumaktı. Kısacası, aslında kamu onaylı bir korumaydı.
Bununla birlikte köyün genç erkekleri de nöbetleşe koruma sağladığından, Paul sabah turlarını attıktan sonra öğleden sonralarının çoğunu evde geçirirdi. Bizimki oldukça huzurlu bir köydü, bu da ona yapacak pek az iş bırakıyordu.
Roxy bana bu detayları anlatırken buğday tarlaları seyrekleşti. Soru sormayı bıraktım ve sessizlik bir süre daha geri döndü. Yolculuğumuzun geri kalanı yaklaşık bir saat daha sürecekti.
Kısa süre sonra buğday tarlaları tamamen yok oldu ve bizi bomboş bir çayırda ilerlemek üzere baş başa bıraktı.
***
Düz ufka doğru, ovalar boyunca yolumuza devam ettik.
Hayır—uzakta dağları hayal meyal görebiliyordum. Başka hiçbir şey olmasa bile bu, Japonya'da göremeyeceğiniz bir şeydi. Bana bir coğrafya ders kitabındaki Moğol bozkırlarının resmini falan anımsattı.
“Burası gayet iyi iş görür,” dedi Roxy, atı tek başına duran bir ağacın yanında durdurarak. Aşağı indi ve dizginleri ağaca bağladı.
Sonra beni kucağına alıp yere inmeme yardım etti, yüz yüze geldik. “Su Azizi seviyesindeki saldırı büyüsü Kümülonimbus'u yapacağım,” dedi. “Gök gürültüsü yaratır ve geniş bir alana sağanak yağmur indirir.”
“Peki.”
“Lütfen beni takip et ve büyüyü kendin yapmayı dene.”
Su Azizi seviyesinde büyü kullanacaktım demek. Şimdi anlamıştım: Bu benim mezuniyet sınavımdı. Roxy repertuvarındaki en güçlü büyüyü kullanacaktı ve ben de onu kullanabilirsem bu, bana öğretebileceği her şeyi öğrettiği anlamına gelecekti.
“Gösteri amaçlı olarak büyüyü bir dakika sonra sonlandıracağım. Yağmuru… diyelim ki en az bir saat boyunca yağdırmaya devam edebilirsen, bunu geçer not sayacağım.”
“Gizli öğretiler içerdiği için mi kimsenin olmadığı buraya geldik?” diye sordum.
“Hayır, büyü insanlara zarar verebileceği veya ekinlere zarar getirebileceği için buraya geldik.”
Vay be. Ekinlere zarar verebilecek kadar güçlü bir yağmur mu? Kulağa inanılmaz geliyordu.
“Şimdi başlıyoruz.” Roxy iki elini birden göğe doğru kaldırdı. “Ey azametli suların ruhları, Yıldırım Prensi'ne yalvarıyorum! Dileğimi kabul eyle, vahşetinle beni kutsa ve bu naçiz kuluna kudretinden bir nebze göster! İlahi çekicin örsüne vururken insanın yüreğini korku sarsın ve yeryüzünü suyla kaplasın! Gel ey yağmur, o yıkıcı tufanınla her şeyi silip süpür—Kümülonimbus!”
Düzenli, yavaş ve kararlı bir şekilde ilahiyi okudu. Sözleri tamamlaması bir dakikadan biraz uzun sürdü.
Bir an sonra etrafımız karardı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı—ardından bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Şimşeklerle çakan kara bulutların eşliğinde müthiş bir rüzgar kükredi. Boşalan yağmur tabakalarının ortasında gökyüzü gürlemeye başladı ve bulutların arasından mor bir ışık fırladı. Çakan her yeni şimşekle birlikte yıldırımların gücü arttı. Sanki ışığın kendisi elle tutulur bir ağırlık kazanıyor, bir dalga gibi büyüyor ve tam—
—aşağı inmeye hazırlanıyordu.
Yıldırım hemen yanımızdaki ağaca çarptı. Kulak zarlarım çınladı ve görüşüm acı verici bir beyazlığa büründü.
Kıl payı kurtuluşun etkisiyle Roxy bir dehşet çığlığı attı. Bir an sonra bulutlar dağıldı, yağmur ve gök gürültüsü anında dindi. Yüzü kireç gibi olan Roxy ağaca doğru koşarken, “Olamaz,” diye mırıldandı.
Görüşüm yerine geldiğinde atın yere yığılmış olduğunu, bedeninden dumanlar yükseldiğini gördüm. Roxy ellerini atın gövdesine koyup alelacele ilahiyi okumaya başladı. “Ey ana şefkatinin tanrıçası, şunun yaralarını sar ve bedenine dinçliğini geri ver—İleri İyileştirme!”
Roxy telaşla okumuştu ilahiyi ama çok geçmeden at kendine geldi. Demek ki ölüme o kadar da yakın değildi; zira böylesi Orta seviye bir İyileştirme büyüsü ölüleri diriltemezdi.
At ürkmüş görünüyordu, Roxy’nin alnında ise boncuk boncuk terler birikmişti. “Phew! Ucuz atlattık!”
Evet, kesinlikle ucuz atlatmıştık. Ailemizin tek atıydı o! Paul her gün özenle onunla ilgilenir, ara sıra da yüzünde kocaman bir gülümsemeyle uzun gezintilere çıkarırdı. Öyle pek etkileyici bir soy ağacı falan yoktu ama Paul ile o at yıllar içinde çok şey atlatmıştı. Zenith’ten sonra Paul’ün en çok sevdiği şeyin o at olduğunu söylesem abartmış olmazdım. O derece önemliydi yani.
Son iki yılını bizimle geçiren Roxy de elbette bunun fazlasıyla farkındaydı. Paul ile atı hayran hayran gizlice izlediğini, sonra da çekinip geri adım attığını birden fazla kez görmüştüm.
Roxy gözlerinde yaşlarla, “Şey, acaba bunu aramızda bir sır olarak saklayabilir miyiz?” dedi.
Sakarın tekiydi. Böylesi kıl payı kurtuluşlar ve ufak tefek kazalar onun için sıradan şeylerdi. Yine de her şeye canını dişine takarak asılırdı. Bana ders hazırlamak için her gece geç saatlere kadar uykusuz kaldığını, yaşı yüzünden onu hafife almasınlar diye elinden geldiğince ağırbaşlı görünmeye çalıştığını biliyordum.
Onun bu yönünü seviyordum. Yaş farkımız olmasaydı onunla evlenmek isterdim.
“Endişelenmene gerek yok,” dedim. “Babama söylemem.”
Dudağı titredi. “Lütfen söyleme.”
Yani, yaş olarak en azından aramızda on yıldan fazla bir fark olmamasını isterdim tabii.
Roxy ağlamak üzere olmasına rağmen hemen başını iki yana salladı, yanaklarına hafifçe şaplak atıp kendine geldi. “Pekala Rudy. Hadi bakalım, bir dene. Ben Caravaggio’yu korurum.”
At hâlâ ürkmüş görünüyordu, her an kaçıp gidecek gibiydi ama Roxy ufacık bedeniyle yolunu keserek önüne geçti. Kuşkusuz bir atı fiziksel güçle alt edemezdi ama o gergin hayvan yavaş yavaş sakinleşti. Roxy yerini korudu ve fısıltıyla bir büyü sözü mırıldandı.
İkisi birden toprak bir duvarla sarıldı ve bu duvar bir igloyu andıran toprak bir kubbeye dönüştü. İleri seviye toprak büyüsü Toprak Hisarı’ydı bu. Onları fırtınadan korumaya yetip de artardı bile.
Güzel. Sıra bendeydi. Öyle inanılmaz bir iş çıkaracaktım ki Roxy’nin aklı hayali duracaktı.
Sözler nasıldı yine? Hah, tamam. “Ey görkemli suların ruhları, Gök Gürültüsü Prensi’ne yalvarıyorum! Dileğimi kabul eyle, beni gazabınla kutsa ve bu naçiz kuluna kudretinden bir parça göster! İlahi çekicin örsüne vururken insanların yüreğine korku salsın ve toprakları suyla kaplasın! Gel ey yağmur, yıkım tufanınla her şeyi silip süpür—Kümülonimbüs!”
Kelimeleri bir nefeste döküverdim ve bulutlar kabarıp şişmeye başladı.
Kümülonimbüs büyüsünün mahiyetini şimdi kavramıştım: Tepede bulut oluşturmanın yanı sıra, onları fırtına bulutuna çevirmek için karmaşık bir dizi hareketi de aynı anda idare etmek gerekiyordu—ya da ona benzer bir şeyi. Büyüye sürekli büyü gücü akıtmak zorundaydınız, aksi takdirde bulutlar hareket etmeyi bırakır ve dağılırdı. Büyü gücü bir yana, bir saatten fazla iki elim havada böyle dikilmek tam bir eziyet olacaktı.
Dur bir dakika, hayır. Büyücüler yaratıcı insanlardı. Bunu başarmak için bir saat boyunca böyle bir pozda kalmaya ihtiyaç duymazlardı. Hatırlamam lazımdı: Bu bir sınavdı. Benden beklenen bir saat kıpırdamadan durmak değildi; bulutları yarattıktan sonra büyünün devamlılığını sağlamak için bir tür Birleşik Büyü kullanmalıydım.
İşte kader anı gelmişti. Öğrendiğim her şeyi seferber etmeliydim.
“Tamam, sanırım bunu bir keresinde televizyonda görmüştüm. Bulutlar henüz oluşum aşamasındayken…”
Roxy’nin az önce yarattığı bulutların bir kısmı hâlâ duruyordu. Doğru hatırlıyorsam, yatay bir hava hortumu yaratıp altındaki havayı ısıtarak bir yukarı hava akımı oluşturabilirdim. Ardından, bu akımın üzerindeki havayı soğutursam hızlanırdı ve…
Bütün bunları yaparken büyü gücü rezervimin yarısını harcayıverdim. Ama elimden geleni yapmıştım. Artık geriye sadece bir saat dayanıp dayanmayacağını görmek kalmıştı. Tatmin olmuş bir halde, Roxy’nin yarattığı kubbeye doğru yöneldim; tepedeki gök gürlerken üzerime bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu.
Roxy atın dizginlerini elinde tutmuş, kubbenin bir kenarına yaslanmış oturuyordu. Beni görünce hafifçe başını salladı. “Bu kubbe yaklaşık bir saat içinde kaybolacak,” dedi, “yani öncesinde bozulmazsa güvendeyiz.”
“Peki.”
“Endişelenme. Caravaggio gayet iyi olacak.”
“Peki.”
“Peki, her şey 'yolundaysa' çık dışarı o zaman. O fırtına bulutlarını bir saat boyunca kontrol etmen gerekiyor, unuttun mu?”
Ha? “Kontrol etmek mi?”
“Hı? Evet ya. Tuhaf olan ne?” diye sordu Roxy.
“Yani… onları kontrol etmem mi gerekiyor?”
“Elbette. Bu bir Su Azizi seviyesi büyü; büyünü güçle beslemeyi sürdürmezsen bulutların dağılır gider.”
“Ama ben dağılmasınlar diye önlemimi aldım bile,” dedim.
“Ha? A!” Roxy birden bir şey fark etmiş gibi apar topar kubbeden dışarı fırlamaya kalkıştı. Bunun üzerine kubbe çökmeye başladı.
Hop yavaş, büyünü kontrol etmeyi unutma yoksa atı diri diri gömeceksin.
“Ayy!” Roxy aceleyle büyüsünün kontrolünü yeniden sağladı, sonra dışarı çıktı. Şaşkınlık içinde göğe baktı. “Anladım! Bulutları yukarı itmek için çapraz bir hortum oluşturdun!”
Yarattığım kümülonimbüs bulutları sanki sınırı yokmuşçasına büyümeye devam ediyordu.
Kendi adıma konuşursam, fena iş çıkarmamıştım hani.
Çok eskiden, süperhücre oluşumunun ardındaki bilimi anlatan bir televizyon programına denk gelmiştim. Bütün detayları hatırlamıyordum ama sürecin hayal meyal görsel bir izlenimi aklımda kalmıştı. Ondan yola çıkarak oldukça benzer bir şey yaratmayı başarmıştım.
“Rudy,” dedi Roxy, “geçtin.”
“Ha? Ama daha bir saat olmadı ki.”
“Gerek yok. Bunu yapabiliyorsan zaten fazlasıyla yetkinsin demektir,” diye yanıtladı. “Peki şimdi, onu dağıtabilir misin?”
“Şey, tabii. Ama biraz zaman alır.” Geniş bir alandaki toprağı soğutup ardından yukarıdaki havayı ısıtarak aşağı yönlü bir akım oluşturdum ve nihayetinde biraz rüzgâr büyüsü kullanarak bulutları dağıttım.
İşim bittiğinde, Roxy ile ikimiz sırılsıklam bir halde öylece duruyorduk. “Tebrik ederim,” dedi Roxy.
“Artık bir Su Azizi’sin.” Islak kâküllerini eliyle kenara iterken yüzündeki o nadir görülen tebessümle büyüleyici görünüyordu.
Önceki hayatımda hiçbir şey başaramamıştım. Ama şimdi bir şey yapmıştım işte. Bunu fark ettiğim anda içimden garip bir his kabardı. Ne olduğunu biliyordum. Bir başarmışlık duygusuydu bu.
Bu dünyaya geldiğimden beri ilk defa, gerçekten ilk adımımı atmış gibi hissediyordum.
Ertesi gün Roxy, iki yıl önce ilk geldiği günkü halinin tıpatıp aynısı yolculuk kıyafetleriyle evimizin girişinde dikiliyordu. Annemle babam da pek farklı görünmüyordu. Değişen tek şey neredeyse benim boyumun uzamış olmasıydı.
“Roxy,” dedi Zenith, “kalmandan memnuniyet duyarız. Sana öğretebileceğim daha pek çok yemek tarifi var.”
Paul lafa girdi. “Aynen öyle. Ev öğretmenliği görevin sona ermiş olabilir ama geçen yılki kuraklıktaki yardımın için sana borçluyuz. Köylülerin de buralarda kalmandan mutluluk duyacağına eminim.”
İşte annemle babam, Roxy’nin gitmesini engellemeye çalışıyorlardı. Benim haberim olmadan meğer epey iyi arkadaş olmuşlardı. Mantıklıydı gerçi; öğleden sonraları kocaman bir boş vakti vardı ve sanırım bu zamanı çevresini genişletmek için harcamıştı. O, sadece ana karakter bir şey yaptığında durumu değişen bir video oyunundaki romantik ilgi odağı değildi sonuçta.
“Teklifiniz için minnettarım ama ne yazık ki kabul edemem,” diye yanıtladı Roxy. “Oğlunuza öğretmenlik yapmak, gerçekte ne kadar aciz olduğumu fark etmemi sağladı; bu yüzden büyümü geliştirmek adına bir süre dünyayı dolaşmaya çıkacağım.”
Onunla aynı mertebeye ulaşmış olmam karşısında biraz şoke olmuş olmalıydı. Zaten daha önce de becerilerini aşan bir öğrenciye sahip olmanın onu rahatsız ettiğini söylemişti.
“Anlıyorum,” dedi Paul. “Kısmet böyleymiş demek ki. Oğlumuzun kendine olan güvenini kaybetmene yol açtığı için üzgünüm.”
Hey! Öyle söylemek zorunda değildin baba!
“Yok, hayır,” dedi Roxy. “Ne kadar kibirli olduğumu görmemi sağladığı için minnettarım.”
“Su Azizi seviyesinde büyü kullanabilen birine kibirli demezdim doğrusu,” diye itiraz etti Paul.
“Kullanamıyor olsaydım bile, oğlunuzun yaratıcılığı bana çok daha güçlü büyüler yapabileceğimi gösterdi.” Roxy yüzünü hafifçe ekşiterek elini başıma koydu. “Rudy, senin için elimden gelenin en iyisini yapmak istedim ama sana hocalık edecek kabiliyet bende yokmuş.”
“Bu doğru değil. Bana her türlü şeyi öğrettiniz,
Bayan Roxy.”
“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Roxy. “A, bu da bana hatırlattı!” Cübbesinin kıvrımları arasına uzandı, biraz debelendi ve deri bir ipe dizilmiş bir kolye ucu çıkardı. Birbirine geçmiş üç mızrak şeklinde biçimlendirilmiş, yeşilimsi parıldayan bir metalden yapılmıştı. “Bu, mezuniyetini kutlamak için. Hazırlamak için pek vaktim olmadı ama umarım iş görür.”
“Nedir bu?”
“Bir Migurd tılsımı. Olur da canını sıkan iblislere denk gelirsen bunu gösterip adımı verirsin, sana biraz daha müsamaha gösterirler… muhtemelen.”
“Ona çok iyi bakacağımdan emin olabilirsiniz.”
“Unutma, kesin bir garantisi yok. Fazla özgüvene kapılma.”
Sonra, en ama en sonunda, Roxy hafifçe gülümsedi ve ayrıldı.
Farkına bile varmadan ağlamaya başlamıştım.
Gerçekten de bana çok şey katmıştı: bilgelik, deneyim, teknik… Onunla hiç karşılaşmamış olsaydım muhtemelen hâlâ eskisi gibi bir elimde Büyü Kitabı ile el yordamıyla yolumu bulmaya çalışıyor olurdum.
Her şeyden öte, beni dışarı çıkarmıştı.
Beni dışarı çıkarmıştı. Hepsi buydu. Bu kadar basit bir şey. Bunu benim için yapan kişi Roxy’ydi. Ve bu çok şey ifade ediyordu. Bu köye geleli iki yıl bile olmamış olan Roxy. Yabancılarla asla iyi geçinemeyecek biri gibi duran Roxy. Köylülerin kale bile almaması gereken bir iblis olan Roxy.
Paul değil. Zenith değil. Beni dış dünyaya çıkaran kişi Roxy’ydi ve bu çok şey ifade ediyordu.
Dış dünyaya çıkardı diyorum ama aslında tek yaptığı beni köyde gezdirmekti. Yine de evden ayrılma düşüncesi benim için kesinlikle travmatik bir şeydi ve beni bundan kurtarmıştı—sadece köyün içinden geçirerek bile. Bu bile moralimi düzeltmeye yetmişti. Beni rehabilite etmeye çalışmıyordu ama yine de onun sayesinde bir dönüm noktası yaşamıştım.
Dün eve sırılsıklam döndükten sonra bahçe kapısına bakmış ve dışına doğru sadece tek bir adım atmıştım. Ve hemen orada toprak vardı. Sadece toprak, başka hiçbir şey değil. Endişelerim beni terk etmişti.
Artık dışarıda kendi başıma yürüyebiliyordum.
Önceki hayatımdaki ailemin veya kardeşlerimin bile yapamadığı bir şeyi benim için başarmıştı. Bunu benim için yapan o olmuştu. Bana sorumsuzca sarf edilmiş laflar değil, sorumluluk sahibi bir cesaret duygusu verilmişti.
Amacı bu değildi, biliyordum. Bunu kendisi için yapmıştı, onu da biliyordum. Ama ona saygı duyuyordum.
Gencecik olmasına rağmen ona saygı duyuyordum.
Roxy gözden kaybolana kadar bakışlarımı ayırmayacağıma kendi kendime söz verdim. Ellerimde, bana verdiği asayı ve kolye ucunu sımsıkı tutuyordum. Bana öğrettiği her şey hâlâ benimleydi.
Sonra fark ettim: Odamda hâlâ birkaç ay önce aşırdığım kullanılmış külotlarından biri duruyordu.
Kusura bakma artık, Roxy.
Bölüm 7:
Arkadaşlar
Dışarı çıkmayı denemeye karar verdim. Ne de olsa Roxy bunu yapabileceğimi göstermişti ve ben de bu fırsatı heba edecek değildim.
Bir elimde botanik ansiklopedimle, “Baba,” dedim, “dışarı çıkıp oynayabilir miyim?”
Benim yaşımdaki çocuklar gözünüzü ayırdığınız an bir yerlere kaybolmaya meyilli olurdu. Mahallenin sınırları içinde kalsam bile, haber vermeden sıvışıp ailemi endişelendirmek istemiyordum.
“Hı? Dışarıda oynamak mı? Sadece bahçede değil yani, öyle mi?”
“Evet.”
“Ha. Şey, tabii. Çıkabilirsin elbette.” Paul hiç ikiletmeden izin verdi. “Düşününce, sana pek boş vakit tanımadık. Kılıçtı, büyüydü derken bütün vaktini alıp duruyoruz ama çocukların oynaması da önemli tabii.”
“Böyle iyi öğretmenlerim olduğu için gerçekten minnettarım.”
Paul’ü çocuğunun eğitimine fazlaca kafayı takmış katı bir baba sanıyordum ama düşünce tarzı aslında gayet esnekti. Bütün günümü kılıç ustalığı çalışarak geçirmemi talep etmesini yarı yarıya bekliyordum. Neredeyse hayal kırıklığına uğrayacaktım.
Paul sezgileri kuvvetli bir adamdı. “Ama, hmmm… Gerçekten dışarı çıkmak istiyor musun? Eskiden seni öyle narin bir çocuk sanırdım ki; ama zaman uçup gidiyor işte, değil mi?”
“Beni narin mi sanıyordun?” Bunu ilk defa duyuyordum. Hiç hastalanmamıştım bile.
“Eskiden hiç ağlamazdın da ondan.”
“Ha. Pekala. Ama şu an iyi durumdaysam sorun yok, değil mi? Büyüyüp sağlıklı ve sevimli bir çocuk oldum işte! Bakııııın!” Yanaklarımı çekip komik bir yüz ifadesi takındım.
Paul kaşlarını çattı. “Beni asıl endişelendiren, çocukça olmayan yönlerin.”
“İstediğin gibi bir ilk evlat olamıyor muyum yoksa?”
“Yok, ondan değil.”
“Yüzündeki hayal kırıklığı ifadesine bakılırsa, Greyrat ailesine daha yakışır bir varis olmamı umduğunu söylemek daha mı doğru olur?” diye fikir yürüttüm.
“Övünülecek bir şey değil ama senin yaşındayken baban, sürekli kızların peşinde koşan tam bir veletti.”
“Kız peşinde mi koşuyordun?” Demek bu dünyada da varmış onlardan, ha?
Bir dakika—az önce kendisine velet mi dedi o?
“Gerçekten Greyrat ailesine layık olmak istiyorsan, çık dışarı ve eve bir kız arkadaş getir,” dedi.
Dur bir dakika—biz öyle bir aile miydik? Babam alt kademe bir soylu olmanın yanında sınır kasabasını korumakla görevli bir şövalye değil miydi? Sosyal statümüz hiç mi yoktu yani? Yok ya, sadece rütbemiz epey düşüktü herhalde.
“Anlaşıldı,” dedim. “O zaman peşinden koşacak bir iki kız bulmak için köye doğru yola koyuluyorum.”
“Hop bakalım. Kızlara nazik davranman gerek. Güçlü büyü yapabiliyorsun diye de ortalıkta böbürlenip durma. Gerçek erkekler sadece hava atmak için güçlenmez.”
Aslında gayet iyi bir tavsiyeydi. Ah, keşke önceki hayatımdaki kardeşlerim de bunu duyabilseydi.
Ama Paul haklıydı; salt kendi varlığı için kullanılan gücün hiçbir anlamı yoktu. Onun anlattığı şekliyle ben bile bunu anlayabiliyordum. “Anladım baba; güç, kızlara ne kadar havalı göründüğünü gösterebileceğin anlar için saklanmalıdır.”
“Şey, tam olarak öyle demek istemedim…”
Öyle değil mi? Muhabbet oraya gitmiyor muydu yani?
Heheh. Ayy pardon!
“Şaka yapıyorum,” dedim. “Zayıfları korumak içindir, değil mi?”
“Evet, aynen öyle.”
Konuşma bittikten sonra botanik ansiklopedimi koltuğumun altına sıkıştırdım, Roxy’den aldığım asayı belime astım ve dışarı yöneldim. Ancak fazla uzaklaşamadan son bir şeyi hatırlayıp durdum ve arkamı döndüm. “Ha bu arada baba, muhtemelen arada bir böyle dışarı çıkarım ama söz veriyorum önce evdekilerden birine mutlaka haber vereceğim; günlük büyü ve kılıç çalışmalarımı da aksatmayacağım. Ayrıca güneş batıp hava kararmadan evde olacağıma ve tehlikeli yerlere gitmeyeceğime de söz veriyorum.” Ne de olsa içini rahatlatmak istiyordum.
“Ha, evet. Olur.” Nedense Paul’ün sesi biraz dalgın geliyordu. Yahu izin veriyorsan açıkça söyle işte.
“Tamam o zaman,” dedim. “Ben kaçtım.”
“Sağ salim dön.”
Ve böylece evden ayrıldım.
***
Aradan birkaç gün geçti. Artık dış dünyadan korkmuyordum. İşler gayet iyi gidiyordu. Hatta yoldan geçenlerle lafı gevelemeden selamlaşabiliyordum bile.
İnsanlar beni tanıyordu; Paul ile Zenith’in oğlu ve Roxy’nin öğrencisi olduğumu biliyorlardı. İlk kez karşılaştığım insanlarla düzgünce selamlaşıp kendimi tanıtıyordum. Daha önce gördüklerime ise bir “iyi günler” patlatıyordum. Herkes yüzünde pırıl pırıl bir tebessümle selamımı alıyordu. Bu kadar açık ve kaygısız hissetmeyeli uzun zaman olmuştu.
Kendimi bu kadar rahat hissetmemin yarısından fazlası Paul ve Roxy’nin ortaklaşa sahip olduğu şöhret sayesindeydi. Gerisi ise tamamen Roxy’nin benim için yaptıklarına dayanıyordu. Yani aslan payı yine Roxy’ye aitti sanırım.
O kıymetli külota çok iyi bakmam gerekecekti.
***
Dışarı çıkmaktaki asıl amacım, kendi ayaklarım üzerinde keşfe çıkıp etrafı tanımaktı. Çevreyi iyi bilirsem günün birinde evden kovulacak olursam kaybolmazdım.
Aynı zamanda botanik araştırmaları da yapmak istiyordum. Ne de olsa ansiklopedim vardı; hangi bitkilerin yenilebilir, hangilerinin yenmez olduğunu, hangilerinin ilaç niyetine kullanılıp hangilerinin zehirli olduğunu ayırt edebilmeyi garantilemek istiyordum. Böylece evden kovulursam nereden yiyecek bulacağımı dert etmeme gerek kalmazdı.
Roxy bana sadece temel şeyleri öğretmişti ama anladığım kadarıyla köyümüzde buğday, sebze ve parfüm yapımında kullanılan kokulu hammaddeler yetiştiriliyordu. O parfümlerde kullanılan Vatirus çiçeği lavantaya çok benziyordu: soluk mor renkteydi ve yenilebiliyordu.
Böylesine göze çarpan bir örneği denek olarak alıp, gözüme ilişen bitkileri botanik ansiklopedisinden teyit etmeye başladım.
Gelgelelim köy pek büyük değildi ve öyle aman aman kayda değer bir bitki örtümüz de yoktu. Neredeyse hiçbir şey bulamadığım birkaç günün ardından arama alanımı genişletip ormana doğru yaklaştım. Orada çok daha fazla bitki vardı sonuçta.
“Doğru hatırlıyorsam ormanlarda büyü gücü daha kolay birikiyor, bu da oraları daha tehlikeli kılıyor.” Daha tehlikeliydi çünkü yoğunlaşan büyü gücü, normalde zararsız olan canlılarda ani mutasyonlara yol açarak canavarların ortaya çıkma olasılığını artırıyordu. Bilmediğim şey ise büyü gücünün orada neden daha kolay biriktiğiydi.
Bu civarda canavarların oldukça nadir görülmesinin yanı sıra, düzenli olarak canavar avlarına da çıkılırdı, bu da ortamı daha da güvenli kılıyordu. Canavar avı tam olarak adının anlattığı şeydi: Ayda bir kez şövalyeler, avcılar ve yerel milislerden oluşan bir grup genç erkek ormana dalar ve canavarları temizlerdi.
Fakat görünüşe göre ormanın derinliklerinde bir anda oldukça korkunç canavarlar belirebiliyordu. Büyü öğrenmemin bir nedeni de belki bu tür şeylerle savaşmaktı. Ama ben okul kavgalarını bile kaldıramayan eski bir eve kapanıktım. Kibre kapılacak durumda değildim. Gerçek bir savaş deneyimim yoktu ve o anın hararetiyle bir çuvallarsam tam bir felaket olurdu. Böyle şeyler yaparken canından olan çok insan görmüştüm—yani, mangalarda falan tabii.
Ama ben öyle gözü kara biri değildim. Bana göre çatışma, elden geldiğince kaçınılması gereken bir şeydi. Bir canavara denk gelirsem hemen eve koşup Paul’e haber verirdim.
Evet, bu iyi bir plandı işte.
Bunu aklımın bir köşesine yazarak küçük bir tepeye doğru tırmandım. Tepesinde civardaki en büyük ağaç tek başına dikiliyordu. Böylesi yüksek bir gözetleme noktası, köyümün yerleşimini kavramak için biçilmiş kaftandı. Ayrıca bölgedeki en büyük ağaç olduğundan ne tür bir ağaç olduğunu da görmek istiyordum.
İşte tam o anda sesler duydum. Konuşma sesleri.
“Köyümüzde iblis falan istemiyoruz!”
O sesin tınısıyla acı dolu hatıralar zihnime üşüştü. Lise günlerimi ve eve kapanmama neyin yol açtığını hatırladım. Bana “Sıska Çük” dedikleri o kâbusları hatırladım.
Bu sesler, bana o berbat lakapla seslenenlerin sesini öyle çok andırıyordu ki. Sayıca üstünlüklerine güvenip kendilerinden güçsüz birine eziyet eden birilerinin sesleriydi bunlar.
“Defol git buradan!”
“Al bakalım!”
“Ha, helal! Tam isabet abi!”
Geçen günkü yağmurdan çamur deryasına dönmüş bir tarla gördüm. Üstleri başları çamura bulanmış üç oğlan çocuğu, yolda yürüyen başka bir çocuğa çamur fırlatıyordu.
“Kafasına tutturan on puan kapar!”
“Hngh!”
“Vurdum! Gördünüz mü?! Tam kafasından!”
Felaket. Bu hiç ama hiç iyi değildi. Basbayağı klasik bir zorbalıktı bu. Bu çocuklar diğer çocuğun onlara denk olmadığını düşünüyor, bu yüzden canları ne isterse yapabileceklerini sanıyorlardı. Ellerine bir havalı tüfek geçse, bu çocuğa doğrultup ateş açarlardı kesin. Kullanma talimatlarında o aletleri insanlara doğrultup sıkmayın yazar hep ama bunlar gibi veletler hedeflerini insan olarak görmezdi ki. İğrenç yaratıklardı.
Hedef aldıkları çocuk hızlıca uzaklaşıp gidebilirdi ama nedense oyalanıp duruyordu. Daha dikkatli bakınca göğsüne sepet gibi bir şey bastırdığını ve üzerine fırlatılan çamur toplarından içindekileri korumak için iki büklüm olduğunu gördüm. Bu yüzden zorbaların saldırısından kaçamıyordu.
“Hey, elinde bir şey var!”
“İblis hazinesi mi o yoksa?!”
“Kesin çaldığı bir şeydir!”
“Onu tam ortadan vurana yüz puan!”
“Alalım şu hazineyi!”
Çocuğa doğru koşmaya başladım. Koşarken büyü gücümle bir çamur topu oluşturdum ve menzile girdiğim anda var gücümle fırlattım.
Şlaaak!
“Ne oluyor be?!” Elebaşı gibi duran o göze çarpan iri kıyım çocuğun suratının tam ortasına patlattım. “Kahretsin, gözüme kaçtı!”
Arkadaşlarının hepsi birden dikkatini bana çevirdi.
“Sen de kimsin be?”
“Bu seni hiç ilgilendirmez! Burnunu sokma!”
“Nesin sen, iblislerin yandaşı falan mı?” Demek böyle tipler her dünyada aynıydı.
“İblis yandaşı falan değilim,” dedim. “Ben güçsüzlerin yanındayım.” Suratlarına kibirli bir sırıtış fırlattım.
Diğer çocuklar kendilerinden emin bir tavırla dikleşip haklılarmış gibi bir havaya büründüler. İçlerinden biri, “Bize öyle artislik taslama!” diye çıkıştı.
“Hey, bu şu şövalyenin veledi!”
“Hah! Daha dünkü bebek o be!”
Hah işte. Kim olduğumu anlamışlardı.
“Bir şövalye oğlunun böyle şeyler yapması doğru mu sence, ha?”
“Gördünüz mü, o şövalyenin iblislerin tarafında olduğunu söylemiştim!”
“Hadi, gidip diğerlerini çağıralım!”
“Hey, millet! Burada bir ucubeyle karşılaştık!” Hay aksi. Bu çocuklar arkadaşlarını çağırıyordu!
Ama kimse gelmedi.
Yine de bacaklarım kaskatı kesilmiş, yere çivilenmiştim. Tamam, karşımda üç kişi vardı ama çocukların bana bağırmasından dolayı donup kalmak çok acınası hissettiriyordu. Benim kaderim zorbalığa uğramış bir eve kapanık olarak mı yazılmıştı yani?
“K-kesin sesinizi!” diye çıkıştım. “Üçe bir çocuğun üstüne çullanıyorsunuz, iğrençsiniz!”
Yüzleri şaşkınlıkla buruştu. Of. Lanet olsun.
İçlerinden biri pat diye, “Hey, asıl bağıran sensin be gerizekalı!” dedi.
Tepem attığı için üstlerine bir çamur topu daha fırlattım.
Iska geçtim.
“Seni küçük velet!”
“Bu çamuru nereden buluyor bu be?!”
“Fark etmez! Siz de ona fırlatın!”
Attığım şey üç katı olarak geri dönüyordu ama Paul’ün bana öğrettiği ayak hareketleri ve birazcık büyü sayesinde yağmur gibi yağan çamurlardan gayet zarif bir şekilde sıyrılmayı başardım.
“Hey! Bırak şunu!”
“Evet, kaçmaman gerekiyordu!”
Hehehe. Vuramıyorsanız bu sizin sorununuz beyler!
Üç çocuk bir süre daha bana çamur topları fırlatmaya devam etti ama bana isabet ettiremeyecekleri anlaşılınca, sanki birdenbire yapacak daha iyi bir iş bulmuşlar gibi pes ettiler.
“Aman, çok sıkıcı oldu!”
“Aynen, gidelim.”
“Biz de herkese şövalyenin oğlunun bir iblis aşığı olduğunu söyleyelim!”
Yenilmemişler de sadece oynamayı bırakmaya karar vermişler gibi davranmaya çalıştılar. Küçük serseriler bunu söyledikten sonra tarlanın diğer ucuna doğru uzaklaştılar.
Başarmıştım! Hayatımda ilk defa zorbaları alt etmiştim!
Şey, hava atmak gibi olmasın da.
Püff. Böyle tartışmalar gerçekten bana göre değildi. İşin kavgaya varmamasına sevindim. Şimdilik çamur fırlattıkları çocuğun durumuna bakmam gerekiyordu. Ona dönüp, “Hey, iyi misin? Eşyalarına bir şey oldu mu?” diye sordum.
Vay canına…
Çocuk o kadar güzeldi ki aynı yaşta olduğumuza inanmak zordu. Bu yaşta birine göre epey uzun kirpikleri, minik ve narin bir burnu, ince dudakları ve hafif sivri bir çene hattı vardı. Teni porselen gibi bembeyazdı ve tüm bu hatları birleşerek ona hem ürkmüş bir tavşan havası hem de tarif edilemez bir güzellik katıyordu.
Ah, Paul biraz daha yakışıklı olsaydı keşke. Belki benim de böyle bir yüzüm olurdu.
Yok canım, Paul çirkin sayılmazdı. Zenith de gayet güzeldi. Yani benim yüzüm de fena değildi. Kesinlikle önceki hayatımdaki o sarkık, sivilcelerle dolu yüzümle kıyaslanamazdı bile. Yani evet, bayağı yakışıklı sayılırdım. Aynen.
Çocuk çekingen bakışlarını bana çevirdi. “E-evet, i… iyiyim.”
İnsanda sanki küçük bir hayvanmış gibi onu koruyup kollama isteği uyandırıyordu. Eğer shota seven kadınlardan biri olsaydınız, anında aklınızı başınızdan alırdı—tabii her yanının çamura bulanmış olmasını görmezden gelebilirseniz.
Kıyafetleri berbat haldeydi ve yüzünün yarısına çamur yapışmıştı. Kafasının üstü neredeyse tek parça kahverengi bir tabakaya dönüşmüştü. Sepetini korumayı başarmış olmasıysa neredeyse bir mucizeydi.
Yapabileceğim tek bir şey vardı. “Al, şunu şuraya bırak da sulama kanalının yanına diz çök bakalım,” dedim.
“Ha? Nasıl?” Çocuk şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ama yine de dediğimi yapmaya koyuldu. Söz dinleyen çocuklardandı herhalde. İsyankar biri olsaydı daha önce o zorbalara karşı koyardı zaten.
Sulama kanalına doğru emekledi, dört ayak üstünde kamburunu çıkarıp suya baktı. Shota meraklısı bir erkek olsaydınız, bu görüntü kesinlikle içinizi kıpır kıpır ederdi.
“Şöyle,” dedim. “Kapat gözlerini.” Suyu uygun bir sıcaklığa getirmek için biraz ateş büyüsü kullandım: ne çok sıcak ne de çok soğuk, tam kararında, sıcacık bir kırk derece. Sonra sudan biraz alıp çocuğun başından aşağı döktüm.
“Gvah!”
Kıvranıp kaçmaya çalışırken yakasından tuttum ve çamurları temizlemeye başladım. İlk başta debelendi ama suyun sıcaklığına alışınca sakinleşti. Kıyafetlerine gelince, onları evde yıkaması gerekecekti.
“Tamamdır, bu kadar yeter herhalde,” dedim. Çamur gidince saç kurutma makinesi gibi sıcak bir rüzgar yaratmak için ateş büyüsü kullandım, sonra da bir mendil çıkarıp çocuğun yüzünün geri kalanını dikkatlice sildim.
Böylece elflere benzeyen sivri kulaklarını ve zümrüt yeşili saçlarını sonunda görebildim. Aklıma hemen Roxy’nin bana anlattığı bir şey geldi.
“Zümrüt yeşili saçlı birini görürsen, sakın yanına yaklaşma.”
Hm? Bir dakika, dur bakalım. Tam olarak öyle değildi sanki. Sanırım şeydi…
“Zümrüt yeşili saçlı ve alnında kırmızı bir mücevher olan birini görürsen, sakın yanına yaklaşma.”
Evet, aynen öyleydi! Kırmızı mücevher kısmını unutmuştum. Oysa bu çocuğun alnı pürüzsüz ve bembeyazdı.
Oh be. Güvendeydim. O belalı Superd’lerden değildi. “T-teşekkür ederim…”
Çocuğun teşekkür dolu sözleri beni kendime getirdi. Vay be. İçimi bir tuhaf kıpırdatmıştı.
Ona biraz akıl vermeye karar verdim. “Bak, böyle tiplere boyun eğersen seni asla rahat bırakmazlar, biliyorsun değil mi?”
“Onları yenemem ki…”
“Karşı koymayı istemen gerek; asıl mesele bu.”
“Ama yanlarında hep daha büyük çocuklar oluyor. Canımın yanmasını istemiyorum…”
Ah, demek mesele buydu. Karşı koysa o çocuklar arkadaşlarını çağıracak ve onu bir temiz döveceklerdi. Hangi dünyada yaşarsanız yaşayın bu değişmiyordu. Roxy çok çaba sarf etmişti, bu yüzden yetişkinler iblisleri kabullenmiş görünüyordu ama çocuklar öyle değildi. Çocuklar çok acımasız olabiliyordu.
Bu durum resmen düpedüz ırkçılıktan farksızdı. “Sırf saç rengin yüzünden Superd sanılıp zorbalığa uğramak zor olmalı.”
“Sen… rahatsız olmuyor musun?”
“Benim öğretmenim bir iblisti. Sen hangi ırktansın?” diye sordum. Roxy bana Migurd ve Superd ırklarının yakın akraba olduğunu söylemişti. Belki onun ırkı da öyleydi.
Fakat çocuk sadece başını iki yana salladı. “Bilmiyorum.”
Bilmiyor muydu? Bu yaşta mı? Tuhaftı. “Peki baban hangi ırktan?”
“O bir yarı elf. Diğer yarısı da insanmış, öyle dedi.”
“Ya annen?”
“O insan ama kanında canavaradamlık da var.”
Yarı elf ve çeyrek canavaradam birinin çocuğu mu? Saç rengi bu yüzden miydi acaba?
Çocuğun gözleri doldu. “Bu yüzden onlar… b-babam, o… bana iblis olmadığımı söylüyor a-ama… saçım ne onunkiyle ne de anneminkiyle aynı renkte…”
Hıçkırarak ağlamaya başladı, ben de içini rahatlatmak için uzanıp başını okşadım. Saç rengi ebeveynlerinden hiçbiriyle uyuşmuyorsa bu ciddi bir durumdu. Annesinin onu aldattığı ihtimali aklıma geldi. “Farklı olan tek şey saç rengin mi?”
“Kulaklarım… kulaklarım da babamınkilerden daha uzun.”
“Anladım.” Uzun kulaklı ve yeşil saçlı bir iblis ırkı kulağa gayet mantıklı geliyordu. Yani, bir yabancının ailevi meselelerini öyle pek de deşmek istemiyordum ama ben de zamanında zorbalığa uğramış bir çocuktum, bu yüzden onun için bir şeyler yapmak istiyordum. Üstelik sadece yeşil saçlı olduğu için zorbalığa uğramasına da gerçekten çok üzülmüştüm.
Benim yaşadığım zorbalıkların bazıları kendi aptallıklarımdan kaynaklanmıştı. Ama bu çocuk öyle değildi. Kendi çabasıyla doğuştan gelen hiçbir şeyi değiştiremezdi. Sırf saçı biraz yeşil diye yol kenarında çamur toplarına hedef olmak onun kaderiydi resmen. Of.
Bunu düşünmek bile tepemi attırmaya yetti.
“Baban sana iyi davranıyor mu?” diye sordum.
“Evet. Kızınca korkutucu oluyor ama uslu durursam kızmaz.”
“Peki ya annen?”
“O iyidir.”
Hmm. Ses tonuna bakılırsa doğruyu söylüyordu. Gerçi kendi gözlerimle görmeden tam olarak emin olamazdım.
“Pekala,” dedim. “Hadi gidelim mi?”
“N-nereye?”
“Nereye gidiyorsan oraya.” Ne de olsa bir çocuğun yanında durursan eninde sonunda ailesi çıkagelir. Bu doğa kanunu gibi bir şeydi.
“N-neden benimle geliyorsun?”
“Şey, az öncekiler geri gelebilir. Onları kovarım. Eve mi gidiyorsun? Yoksa o sepeti bir yere mi götürüyorsun?”
“Şey, b-babamın öğle yemeğini götürüyorum…”
Babası yarı elfti, değil mi? Hikayelerde elfler genelde uzun ömürlü, diğer ırkları küçümseyen kibirli mizaçlarıyla içine kapanık bir halk olarak tasvir edilirdi. Yay kullanmada ve büyüde yetenekli olurlardı. Su ve rüzgar büyüsü onların uzmanlık alanıydı. Bir de tabii ki uzun kulakları vardı.
Roxy, “Büyük oranda doğru ama pek de öyle içlerine kapanık değiller,” demişti.
Bu dünyada da elf erkek ve kadınlarının çoğu aşırı muazzam güzellikte miydi acaba? Yok yok. Bütün elflerin aşırı güzel olduğunu düşünmek bayağı bir Japon önyargısıydı. Batı oyunlarındaki elflerin yüzleri fazla köşeli ve sivriydi, hiç de öyle muazzam güzel görünmezlerdi. Sanırım Japon otakuları ile yabancı sıradan insanların zevkleri farklıydı.
Yine de bu çocuğun durumunda, anne babasının taş gibi olduğu kesindi.
Tavırlarıyla içimdeki koruma içgüdüsünü iyice depreştirerek, “Şey, peki… beni… beni neden koruyorsun?” diye sordu çekinerek.
“Babam bana güçsüzlerin yanında olmam gerektiğini söyledi.”
“Ama… diğer çocuklar bu yüzden seni dışlayabilir…”
Olabilirdi. Klasik bir hikayeydi bu: Zorbalığa uğrayan birine yardım ettiğin için zorbalığa uğramak.
“Öyle olursa ben de seninle oynarım,” dedim. “Bugünden itibaren arkadaşız.”
“Ne?!”
Artık aynı gemideydik. Zorbalık zinciri, yardım edilen kişi minnet duyup bu iyiliğin karşılığını vermek yerine kurtarıcısına sırt çevirdiğinde büyürdü. Gerçi bu çocuğun kurban seçilmesinin sebebi bundan çok daha derin bir şeye dayanıyordu, o yüzden saf değiştirip zorbaların tarafına geçeceğini sanmıyordum.
“Ha, genelde ev işlerine yardım etmekten çok mu meşgulsün?” diye sordum.
“Y-yok, pek sayılmaz…” Çekingen bir ifade takınıp başını iki yana salladı. Vay be, cidden inanılmaz bir yüzü vardı. Shota düşkünü bir kadın olsaydınız sizi anında kendine bağlardı.
Biliyor musunuz, böyle bir yüze sahip olması işime gelebilirdi. Büyüdüğünde bir sürü kızı etrafına toplayacağı kesindi ve onun yanında takılırsam, seçmediği kızlar bana kalabilirdi. Kendi yüzüm pek öyle ahım şahım bir şey değildi ama iki erkeği yan yana koyarsanız, biri ne kadar iyi görünürse diğeri o kadar sıradan görünürdü. Dolayısıyla kendine daha az güvenen kızlar şansını bende denerdi.
Ayrıca ben özgüvenden taşan kızlardansa kendine biraz güvensiz olanları tercih ederdim.
Bu iş tutabilirdi. Hani güzel kızlar ne kadar güzel oldukları anlaşılsın diye yanlarında çirkin kızları gezdirirler ya, tıpkı onun tersi gibi bir durumdu.
“A, bu arada adını sormadım daha. Ben Rudeus.”
“Ben… ben Sylph—” Sesi o kadar kısıktı ki ikinci kısmını anlamak zordu. Sylph, ha?
“Güzel isimmiş. Tıpkı rüzgar ruhu gibi.”
Bunun üzerine Sylph’in yüzü kızardı ve başını salladı. “Evet.”
***
Sylph’in babası çok çekici bir adamdı. Sivri kulakları, adeta parıldayan sarı saçları vardı; zayıf olmasına rağmen kasları gayet belirgindi. Kesinlikle hem elfin hem de insanın en iyi yanlarını miras alarak yarı elf unvanının hakkını veriyordu.
Ormanın kenarındaki bir gözetleme kulesinde, bir elinde yayla nöbet tutuyordu. “Baba,” diye seslendi Sylph. “Öğle yemeğini getirdim.”
“Ah, teşekkürler Phi, her zamanki gibi. Bugün yine zorbalık yaptılar mı sana?”
“İyiyim ben. Biri bana yardım etti.”
Sylph bana doğru döndü, ben de hafifçe eğilerek selam verdim.
“Tanıştığıma memnun oldum,” dedim. “Ben Rudeus Greyrat.”
“Greyrat mi? Paul Greyrat’in oğlu musun?”
“Evet efendim. Babam olur.”
“Ah, evet, seni duymuştum! Ne kadar da terbiyeli bir çocuksun öyle. Kusura bakma lütfen. Ben Laws. Genelde bu ormanlarda avlanırım.”
Duyduğuma göre bu gözetleme kulesi, canavarların ormandan çıkmasını engellemek için bir gözetleme noktası olarak kurulmuştu ve köyün erkekleri tarafından yirmi dört saat nöbet tutuluyordu. Doğal olarak Paul da nöbet listesindeydi, Laws’ın onu tanıması bundandı. Birbirlerine çocuklarından bahsettiklerine emindim.
“Çocuğumun nasıl göründüğünün farkındayım ama bu soyumuzun daha eski kısımlarından gelen bir şey,” dedi Laws. “Umarım arkadaş olursunuz.”
“Elbette efendim. Sylph bir Superd olsa bile tavrım zerre değişmezdi. Babamın şerefi üzerine yemin ederim.”
Laws şaşkınlıkla bir nida koyuverdi. “Senin yaşındaki bir çocuk için çok etkileyici sözler,” dedi. “Paul’ün bu kadar akıllı bir çocuğu olmasına biraz imrendim doğrusu.”
“Çocukken bir şeylerde iyi olmak, o kişinin yetişkin olunca da iyi olmaya devam edeceği anlamına gelmez,” dedim. “Sylph’in önünde daha büyüyecek koca bir ömür varken şimdiden kıskanmanıza gerek yok.” Araya güzel bir laf sıkıştırayım dedim.
“Heh. Paul’ün neden bahsettiğini şimdi anladım işte.”
“Babam ne dedi ki?”
“Seninle konuşunca insanın kendini yetersiz bir ebeveyn gibi hissettiğini söyledi.”
Biz konuşurken tişörtümün eteğinde bir çekiştirme hissettim. Baktığımda Sylph başını öne eğmiş, eteğimi tutuyordu. Sanırım böyle yetişkin muhabbetleri çocuklar için sıkıcıydı.
“Bay Laws,” diye sordum, “ikimiz biraz oynayabilir miyiz?”
“A, tabii ki. Yalnız ormana fazla yaklaşmayın.”
Yani, bunu söylemeye gerek bile yoktu. Bence daha fazla temel kural koymalıydı.
“Buraya gelirken tepesinde büyük bir ağaç olan bir tepe vardı. Orada oynarız diye düşündüm. Söz veriyorum Sylph hava kararmadan önce eve dönmüş olacak. Çocuğunuz eve varınca o tepenin olduğu tarafa bir bakabilir misiniz? Eğer eve gitmemiş gibi görünürsem bir terslik olma ihtimali yüksektir. Böyle bir durumda lütfen bir arama ekibi ayarlayabilir misiniz?”
Ne de olsa bu dünyada cep telefonu yoktu. Düzgün bir iletişim ağı kurmak önemliydi. Olası bütün sorunlardan kaçınmak imkansızdı ama problemlerden çabucak kurtulabilmek de bir o kadar mühimdi. Bu krallık oldukça güvenli görünüyordu ama tehlikelerin nerede pusuya yattığı hiç belli olmazdı.
Biraz afallamış olan Laws’a son bir kez bakıp Sylph ile birlikte tepedeki ağaca doğru yöneldik. “Ee, ne oynamak istersin?” diye sordum.
“Bilmiyorum ki. Daha önce… hiç bir… bir arkadaşla oynamadım.” Sylph “arkadaş” kelimesini telaffuz ederken epey zorlandı. Gerçekten de daha önce hiç arkadaşı olmamıştı herhalde. Onun adına çok üzüldüm… ama benim de hiç arkadaşım yoktu ki.
“Haklısın,” dedim, “ben de yakın zamana kadar pek evden çıkmazdım zaten. Her neyse, ne oynamak istersin?”
Sylph ellerini ovuşturup bana baktı. Boylarımız hemen hemen aynıydı ama sürekli kambur durduğu için kafasını kaldırıp bana bakması gerekiyordu. “Şey, konuşma şeklini neden sürekli değiştiriyorsun?”
“Hm? Ha! Konuştuğun kişiye göre düzgün konuşmazsan kabalık olur. Büyüklere saygı göstermek gerekir.”
“Say-gı mı?”
“Az önce babanla konuştuğum gibi işte.”
“Hmm…” Tam olarak anlamamış gibiydi ama zamanla anlardı. Büyümenin bir parçasıydı bu.
“Daha da önemlisi,” dedi Sylph, “az önce yaptığın şeyi bana da öğretebilir misin?”
“Hangi şeyi?”
Sylph’in gözleri parıldadı. Açıklarken ellerini kollarını sallayarak heyecanla anlattı: “Hani ellerinden ılık suları böyle şılap diye akıttın ya, bir de o güzel ılık rüzgarı fıuuu diye estirdin hani.”
“Ha, evet. O mu.” Çamuru temizlemek için kullandığım büyü.
“Zor mu peki?”
“Zordur ama antrenmanla herkes yapabilir. Muhtemelen.” Son zamanlarda büyü rezervlerim o kadar artmıştı ki ne kadar harcadığımdan bile emin değildim, buradaki insanların ortalamasının ne olduğunu söylemeye gerek bile yoktu. Ama yani, bu sadece suyu ısıtmak için ateş kullanmaktı. İnsanlar muhtemelen büyü sözleri olmadan pat diye sıcak su yaratamazdı ama Birleşik Büyü ile herkes bu etkiyi taklit edebilirdi. O yüzden muhtemelen sorun olmazdı. Muhtemelen.
“Tamam o zaman!” diye duyurdum. “Bugün eğitimine başlıyoruz!”
Böylece Sylph ile güneş batana kadar oynadık.
***
Eve döndüğümde Paul küplere binmişti.
Girişte heybetli bir şekilde durmuş, öfkesini belli edercesine ellerini beline koymuştu. Hemen ne yanlış yapmış olabileceğimi düşündüm. Aklıma gelen ilk şey, sakladığım o değerli külotları bulmuş olabileceğiydi.
“Baba, ben geldim,” dedim.
“Neden kızgın olduğumu biliyor musun?”
“Bilmiyorum.” Önce salağa yatmam lazımdı. En değerli eşyam henüz bulunmadıysa boş yere başıma dert açmak istemiyordum.
“Eto Bey’in karısı az önce geldi; oğulları Somal’ı yumrukladığını söyledi.”
Eto Bey ve Somal da kimin nesiydi? İsimler hiç tanıdık gelmeyince düşünmek zorunda kaldım. Basit tanışmalar dışında kasaba halkıyla pek bir münasebetim olmamıştı.
İsmimi söyleyip onlarınkini öğrenmiştim öğrenmesine ama aralarında bir “Eto” var mıydı, hiç hatırlamıyordum.
Bir dakika. Dur bakalım. “Bugün mü olmuş?” diye sordum.
“Evet.”
Bugün karşılaştığım tek kişiler Sylph, Laws ve o üç serseriydi. Somal o üç çocuktan biri miydi yani? “Ona yumruk atmadım. Sadece biraz çamur fırlattım.”
“Daha önce sana ne dediğimi hatırlıyor musun?”
“Erkekler güçlerini böbürlenmek için kullanmaz, demiştin.”
“Aynen öyle.”
Aha. Şimdi jeton düştü. Düşününce, o çocuk iblis aşığı olduğumu herkese yayacağını söyleyip durmuştu. O laf dönüp dolaşıp ona yumruk attığım yalanına nasıl bağlandı bilmiyordum ama her halükarda adımı lekelemeye kararlıydı.
“Ne duydun bilmiyorum baba, ama—”
“Yok öyle yağma!” diye tersledi Paul. “Bir hata yaptıysan ilk işin özür dilemektir!” Bu velet ne yalan sıktıysa babam balıklama atlamıştı. Kahretsin. Bu saatten sonra Sylph’i zorbalardan kurtardığımı anlatsam bile kulağa düpedüz yalan gibi gelecekti.
Yine de en baştan anlatmaktan başka çarem yoktu. “Peki, şöyle oldu; yolda yürüyordum, birden—”
“Bahane istemiyorum!” Paul iyice köpürdü. Beni dinlemeye hiç mi hiç niyeti yoktu.
Sadece “özür dilerim” deyip geçebilirdim ama bu Paul’a da haksızlık olurdu sanki. İleride bana yapabileceği herhangi bir kız ya da erkek kardeşime de böyle davranmayı alışkanlık haline getirmesini istemiyordum.
Böyle terbiye etmek adil değildi. Ağzımı açmadım.
“Neden bir şey demiyorsun?” diye diklendi Paul.
“Çünkü bir şey dersem yine bahane üretme diye bağıracaksın.”
Paul gözlerini kıstı. “Ne?”
“Bir çocuğun ağzını açmasına bile fırsat vermeden bağırıp çağırıyor, zorla özür diletmeye çalışıyorsun. Siz yetişkinler için her şey ne kadar kolay ve kestirme, değil mi? Ne ala memleket.”
“Rudy!”
Şılak! Yanağıma kızgın bir acı saplandı.
Bana vurdu.
Yani, bekliyordum zaten. Kaşınanı kaşırlar.
Bu yüzden istifimi bozmadım, dimdik durdum. En son yirmi yıl önce falan tokat yemiştim herhalde. Yok—evden tekmeyi yediğimde fena benzetmişlerdi, yani beş yıl oluyordu galiba.
“Baba, bugüne kadar iyi bir evlat olmak için elimden geleni ardıma koymadım. Sana da anneme de bir kez olsun saygısızlık etmedim, ne derseniz hep canla başla yerine getirdim.”
“Bunun… bunun konumuzla hiçbir alakası yok!” Paul bilerek vurmuş gibi durmuyordu. Gözlerinde bariz bir dehşet ve pişmanlık okunuyordu.
Aman, neyse. Benim işime gelirdi. “Bal gibi de var. Senin için rahat etsin, bana güvenesin diye hep çabaladım baba. Ama sen lafımı dinlemedin bile; tanımadığım birinin sözüne bakıp bana bağırmakla kalmadın, bir de el kaldırdın.”
“Ama bu Somal denen çocuk yaralanmış…”
Yaralanmış mı? Bunu ilk defa duyuyordum. Ona bunu ben mi yapmıştım? Öyleyse belki de lafını inandırıcı kılmak için kullanıyordu. Aman, çok da umrumdaydı. Yaptığım şey sonuna kadar haklıydı. Tabii yaralandığı meselesi de uyduruk bir yalandan ibaret değilse.
“Yaralanması benim yüzümden çıksa bile gidip de özür dilemeyeceğim,” dedim. “Bana öğrettiğin hiçbir şeye ters düşmedim ve yaptığım şeyle gurur duyuyorum.”
“Bir dakika, dur bakalım. Ne oldu ki?”
Bak sen, şimdi kıymete binmişti he? Beni dinlememeye karar veren kendisiydi, kendi hatasıydı. “Hani bahane dinlemek istemiyordun?”
Paul yüzünü buruşturdu. Sanırım sonuca yaklaşıyordum.
“Hiç canını sıkma baba. Bir dahaki sefere karşılık veremeyen birine üç kişinin çullandığını görürsem görmezden gelirim. Hatta ben de dalarım da dörde tek olsunlar. Greyratların güçsüzleri ezmekten ve zayıfa çullanmaktan gurur duyduğunu herkesin kafasına kakarım. Ama büyüyüp bu evden ayrıldığımda, Greyrat adını bir daha asla ağzıma almam. Gerçek şiddeti görmezden gelip ağız dalaşına boyun eğen böylesine berbat bir aileye mensup olduğumu birileri bilecek diye utancımdan yerin dibine girerim.”
Paul suspus oldu. Yüzü önce kızardı, sonra bembeyaz kesildi; mimiklerinden nasıl bir ikilemde kaldığı okunuyordu. Kızacak mıydı? Yoksa damarına yeterince basamamış mıydım?
Zararın neresinden dönsen kardır Paul, benden söylemesi. Pek öyle durmasam da yirmi yılımı kazanamayacağım tartışmalardan kıvırarak geçirdim. Elinde tek bir sağlam koz olsaydı durum belki berabere biterdi ama bu kez haklı olan taraf benim. Bu maçı kazanma şansın sıfır.
“Özür dilerim,” dedi Paul başını öne eğerek. “Hatalıydım. Anlat bakalım, ne oldu?”
Heh, gördün mü bak? Boşuna dikleşmek ikimizin de canını sıkmaktan başka işe yaramaz. Unutma; bir hata yaptıysan, ilk işin özür dilemektir.
Rahatlayarak durumu elimden geldiğince tarafsız bir şekilde anlattım. Tepeye doğru çıkarken sesler duyduğumu; boş arazide üç çocuğun, yolda yürüyen başka bir çocuğa çamur fırlattığını anlattım. Çocuklar geri basana kadar ben de onlara bir iki çamur attım, onlar da bana küfür kıyamet söverek çekip gittiler. Sonra da büyüyle o çocuğun üzerindeki çamurları temizledim ve beraber oyun oynadık.
“İşte böyle,” dedim, “yani bir özür dilenecekse, o Somal veletinin önce Sylph’ten özür dilemesi gerek. Fiziksel yaralar hemen geçer ama duygusal yaraların kabuk bağlaması öyle çabuk olmaz.”
Paul’un omuzları kederle çöktü. “Haklısın. Tamamen yanlış anlamışım. Özür dilerim.”
Onu böyle görünce Laws’ın az önce söyledikleri aklıma geldi: “Seninle konuşunca insan kendini yetersiz bir ebeveyn gibi hissediyor.” Paul’un bana çıkışması, babalık otoritesini gösterme çabasından mı ibaretti yani?
Eh, öyleyse bile bu raundu kaybetmişti.
“Özür dilemene gerek yok. İleride yanlış bir şey yaptığımı düşünürsen elbette dilediğin gibi kız bana. Tek ricam, önce beni dinlemen. Bazen kelimelerin yetmediği ya da söylediklerimin kulağa sadece bahaneymiş gibi geldiği durumlar olacak ama söyleyecek bir şeyim varsa lütfen olaya bir de benim gözümden bakmaya çalış.”
“Bunu aklımda tutacağım. Yani zaten en başta haksız çıkacağını sanmıyorum ama—”
“Haksız olduğum zamanlarda da bunu, ileride bana yapacağın kız veya erkek kardeşimi terbiye etmek için bir tecrübe olarak görürsün.”
“Evet. Öyle yaparım,” dedi Paul kendini alaya alan bir tavırla. Adamın hevesi fena kaçmıştı.
Fazla mı ileri gitmiştim acaba? Yani beş yaşındaki oğluna laf yarışında yenilmek… Benim de kolumu kanadımı kırardı doğrusu. Baba olmak için biraz gençti tabii.
“Bu arada baba, sen kaç yaşındasın?”
“Ha? Yirmi dörde girdim.”
“Anladım.” Demek evlenip beni kucağına aldığında on dokuzundaymış? Bu dünyadaki ortalama evlilik yaşını bilmiyordum ama canavarlar, savaşlar falan günlük hayatın bir parçasıyken gayet makul bir yaştı.
Benden on yaş daha genç bir adam evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış ve şimdi onu nasıl yetiştireceğinin derdine düşmüştü. Otuz dört yıllık miskin ve işsiz geçmişime bakılırsa, herhangi bir konuda onun eline su dökebilmem bile beklenemezdi.
Neyse ne.
“Baba, bir ara Sylph’i bize oynamaya çağırabilir miyim?”
“Ha? Şey, tabii ki.”
Bu cevaptan tatmin olarak babamla birlikte eve doğru yürüdüm. İblislere karşı bir ön yargısı olmamasına sevinmiştim.
Paul
Oğlum bana öfkeliydi. Duygularını öyle kolay kolay dışa vuran bir çocuk değildi ama işte karşımda durmuş, sessiz sessiz köpürüyordu. İşler bu noktaya nasıl gelmişti?
Her şey öğleden sonra Bayan Eto’nun burnundan soluyarak kapımıza dayanmasıyla başladı. Yanında mahallenin fırlamalarından biri sayılan oğlu Somal’ı da getirmişti. Veledin gözünün etrafında mosmor bir çürük vardı. Savaş meydanlarının tozunu yutmuş bir kılıç ustası olarak yumruk yediğini bir bakışta anlamıştım.
Annesinin anlattığı masal uzayıp gitse de lafın kısası, benim oğlan onununkine bir temiz patlatmıştı. Bunu duyunca içten içe bir rahatlama hissettim.
Normalde olsa, oğlum dışarıda oynarken Somal ve arkadaşlarını görüp aralarına katılmak istemiştir diye düşünürdüm. Ama benim oğlan diğer çocuklara benzemiyordu; bu yaşta Su Azizi seviyesinde bir büyücüydü. Muhtemelen havalı havalı bir şeyler söylemiş, diğerleri de altta kalmayınca aralarında kavga çıkmıştı. Benim oğlan zekiydi, yaşına göre pek bir olgundu ama günün sonunda o da bir çocuktu işte.
Bayan Eto çocukların basit bir dalaşmasını sanki ortalık kan gölüne dönmüş gibi göstererek bir kızarıp bir bozarmaya devam etti. Oysa şöyle bir baksanız bile oğlunun yüzündeki çizikten iz bile kalmayacağı belliydi. Bizimkine biraz çıkışırdım, konu da orada kapanırdı.
Çocuk dediğin illaki sürtüşür, işi kavgaya dökerdi ama Rudeus öbür veletlere kıyasla fersah fersah güçlüydü. Sadece o genç Su Azizi Roxy’nin çırağı olmakla kalmamış, üç yaşından beri bizzat benim elimden de eğitim almıştı. Gireceği her kavganın tek taraflı biteceği kesindi.
Bu seferlik ucuz yırtmışlardı ama kafasının tası atarsa işi fazlasıyla ileri götürebilirdi. Rudeus gibi akıllı bir çocuk, Somal gibi birinin hakkından yumruk atmadan da gelebilmeliydi. Birine vurmanın düşüncesizce bir hareket olduğunu, yumruğa başvurmadan önce iki kere düşünmesi gerektiğini kafasına sokmam lazımdı.
Ona şöyle okkalı bir azar çekmem şarttı.
Plan buydu en azından. Peki nasıl bu kadar sarpa sarmıştı?
Oğlumun benden özür dilemeye zerre kadar niyeti yoktu. Aksine, bana sanki bir böceğe bakarmış gibi bakıyordu.
Eminim oğlumun gözünde eşit şartlarda bir kavgaydı bu. Fakat onun gibi yetenekleri olan biri, ne kadar güçlü olduğunun bilincinde olmalıydı. Üstelik birini yaralamıştı. Özür dilemesi gerekiyordu. Zeki çocuktu. Şimdi anlamasa bile zamanı gelince doğru yolu bulacağına şüphem yoktu.
Bu düşünceyle ne olduğunu sormak için sert bir ton takındım ama o bana tepeden bakıp laf sokmakla yetindi. Kan beynime sıçradı ve bir anlık öfkeyle ona vurdum. Güç sahibi olanların kendilerinden zayıflara şiddet uygulamaması gerektiği dersini vermek isterken düştüğüm hale bak.
Ona vurmuştum. Hatalı olduğumu biliyordum ama oğluma nasihat çekerken bunu dile getiremezdim. Az önce kendimin yaptığı şeyi ona yapma diyemezdim ki. Ben bozulan istifimi toplamaya çalışırken oğlum haksız olmadığını ima etti, hatta buna bir itirazım varsa evi terk edeceğini söyledi.
Oracıkta ağzımdan neredeyse “Defol git o zaman!” lafı çıkacaktı ama kendimi tutmayı başardım. Tutmak zorundaydım. Ben de katı bir aileden geliyordum; beni dinlemeden, anlamadan yerden yere vuran baskıcı bir babam vardı. İçimdeki kin öyle bir birikmişti ki sonunda büyük bir kavga koparmış, kapıyı çarpıp gitmiştim.
Babamın kanı damarlarımda akıyordu—inatçı, dik kafalı bir herifin kanı. Ve aynı kan Rudeus’un damarlarında da vardı. Baksanıza şu inadına. Kesinlikle benim oğlumdu.
Bana kapı gösterildiğinde babama inat dediğini yapmış, çekip gitmiştim. Aynı şekilde Rudeus’u da kaçırabilirdim. Büyüyene kadar bekleyeceğini söylemişti ama şu an “Yıkıl karşımdan” desem arkasına bile bakmadan çeker giderdi, adım gibi emindim. Hamurunda vardı bu.
Duyduğuma göre ben ayrıldıktan kısa bir süre sonra babam yataklara düşüp ölmüş. Ve son nefesine kadar o büyük kavgamızın pişmanlığını çekmiş. Bunu duyduğuma sevinmiştim.
Yok be—eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, ben de pişmandım. Rudeus’a defol git desem ve o da gerçekten çekip gitse, kahrolurdum herhalde.
Sabırlı olmam lazımdı. Bunca şeyi boşuna mı yaşamıştım sanki? Hem, çocuğumun doğduğu gün babam gibi bir baba olmayacağıma yemin etmemiş miydim?
“Haklısın. Tamamen yanlış anlamışım. Özür dilerim.” Kelimeler ağzımdan kendiliğinden döküldü.
Rudeus’un yüzü yumuşadı ve ne olduğunu anlatmaya koyuldu. Laws’ın çocuğunun hırpalandığını görüp araya girdiğini söyledi. Kimseye yumruk atmamış, sadece çamur fırlatmıştı. Buna doğru dürüst kavga bile denmezdi.
Rudeus’un anlattıkları doğruysa yaptığı şey övgüyü hak eden, gurur duyulacak bir hareketti. Ama yaptıklarının karşılığında takdir görmek yerine, onu dinlemeyip bir de tokat atan bir babayla karşılaşmıştı.
Ben küçükken babam bana bunu sayısız kez yapmıştı; derdimi hiç dinlemez, kusursuz bir evlat olamadığım için hep beni suçlardı. Her defasında kendimi öyle çaresiz, öyle ezik hissederdim ki.
Neyse, burada ne ders vermeye çalıştıysam elime yüzüme bulaştırmıştım. Off.
Ama Rudeus beni suçlamadı. Hatta sonunda beni teselli bile etti. İyi çocuktu. Fazla iyiydi hatta. Gerçekten onun babası ben miydim? Yok canım—Zenith beni aldatacak kadın değildi, hem böyle bir çocuğu yapabilecek benden daha iyi bir baba da olamazdı ya. Vay be, tohumumdan böylesine güçlü bir meyve çıkacağını hiç ummazdım.
Yine de duyduğum gururdan çok, içimde hissettiğim şey derin bir sızıydı.
“Baba, bir ara Sylph’i bize oynamaya çağırabilir miyim?”
“Ha? Şey, tabii ki.”
Şimdilik oğlumun ilk arkadaşını edinmiş olmasına sevinebilirdim en azından.
Bölüm 8:
Dünyadan Bihaner
Artık altı yaşındaydım. Günlük hayatımda pek bir değişiklik yoktu. Sabahları kılıç talimi yapıyordum. Öğleden sonraları vaktim olursa tarlada çalışıyor ya da tepedeki ağacın altında büyü çalışıyordum.
Son zamanlarda kılıç ustalığımı büyüyle harmanlamanın yollarını deniyordum. Kılıcımın savruluşunu hızlandırmak için bir rüzgar dalgası kullanıyor, hızla arkamı dönmek için bir şok dalgası yaratıyor, rakibin bastığı yeri çamura çevirip olduğu yere çakılmasını sağlıyordum; bu minvalde şeyler işte.
Böyle ufak tefek numaralarla vakit kaybettiğim için kılıç tekniğimin gelişmediğini düşünenler çıkabilirdi ama ben aynı fikirde değildim. Dövüş oyunlarında ustalaşmanın iki yolu vardı: ya durmadan pratik yapıp kendini geliştirecektin ya da elindeki zayıf yeteneklerle rakibini alt etmenin başka bir yolunu bulacaktın.
Şu an aklım fikrim ikinci yoldaydı. Önümdeki asıl mesele Paul’u yenmekti. Paul yaman bir herifti. Babalık konusunda kırk fırın ekmek yemesi gerekebilirdi ama kılıç ustalığına diyecek yoktu, birinci sınıftı. İlk yönteme odaklanıp vücudumu deli gibi geliştirirsem günün birinde onu yenebileceğimden emindim.
Gelgelelim, henüz altı yaşındaydım. On yıl sonra ben on altı olacaktım, Paul ise otuz beş. Beş yıl sonra ben yirmi birime gelecektim, o ise kırkına. Yani evet, elbet bir gün onu yenebilirdim ama o vakit bunun hiçbir anlamı kalmazdı. Senden katbekat yaşlı birini yenince adamın “Ah, benim gençliğimde olacaktı ki…” diye bahaneler sıralaması işten bile değildi.
Paul’u asıl çağındayken alt etmek—işte o bir anlam ifade ederdi. Şu an yirmi beşindeydi. Ön saflardan elini eteğini çekmiş olabilirdi ama fiziksel açıdan en parlak dönemindeydi. Önümüzdeki beş yıl içinde onu en az bir kez dize getirmek istiyordum. Mümkünse kılıçla; ama o yemezse, büyümü işin içine katabileceğim bir yakın dövüşte.
Günün talimine çıkarken aklımdaki düşünceler bunlardı.
***
Tepedeki ağacın altında Sylph her zamanki gibi çıkageldi. “Kusura bakma,” dedi. “Umarım çok bekletmemişimdir.”
“Yok canım,” dedim. “Ben de yeni geldim zaten.” Başlangıcımız hep böyle olurdu; birbirini bekleyen bir çift gibi, başlamadan önce ötekini beklerdik.
İlk oynamaya başladığımız zamanlarda Somal ya da mahallenin diğer fırlamaları dadanırdı. Bazen aralarında okul çağında ya da ergenliğe yeni girmiş daha büyük çocuklar da olurdu ama hepsini püskürtürdüm. Her defasında da Somal’ın annesi bana bağırmak için kapımıza dayanırdı.
İşte o zaman Somal’ın annesinin derdinin çocuk azarlamak değil, Paul’a yanık olmak olduğunu çaktım. Veletlerin sürtüşmelerini bahane edip onu görmeye geliyordu. Saçmalıktı resmen. Ufacık bir sıyrıkta bile oğlunu peşine taktığı gibi bizim kapıya dayanıyordu; bu durumdan Somal da pek memnun görünmüyordu hani. Demek ki çocuk numara yapmıyormuş. Günahını aldığım için kusura bakmasındı artık.
Sanırım üstümüze bir beş kere falan geldiler. Sonra bir gün ayakları tamamen kesildi. Bazen uzaktan oynadıklarını görürdük ya da yolda denk gelirdik ama iki taraf da tek kelime etmezdi. Birbirimizi görmezden gelmek konusunda zımni bir anlaşmaya varmıştık anlaşılan.
Böylece mesele tatlıya bağlanmış gibiydi ve tepedeki ağaç artık bizim çöplüğümüz olmuştu.
***
Her neyse, o veletleri boş verelim de Sylph’e dönelim.
Bizim “oyun oynamak” dediğimiz şey aslında büyü talimiydi. Sylph az buçuk büyücülük kaparsa zorbaları kendi başına da püskürtebilirdi.
Başlarda Sylph nefesi tükenmeden önce sadece beş altı başlangıç seviyesi büyü yapabiliyordu ama aradan bir yıl geçti ve büyü rezervleri inanılmaz derecede genişledi. Artık günün yarısını tık demeden talimle geçirebiliyordu.
Bir insanın büyü rezervlerinin bir sınırı olduğu fikrine artık zerre kadar inanmıyordum.
Yine de büyülerin kendisi üzerinde biraz çalışmak gerekiyordu. Sylph özellikle ateş konusunda çok zayıftı. Rüzgar ve su büyüsünü gayet ustalıkla kotarabiliyordu ama ateş onun yumuşak karnıydı. Nedenini merak ediyordum. Damarlarındaki elf kanından ötürü müydü acaba?
Yok, öyle değildi. Roxy ile derslerimiz sırasında “yatkınlık okulları” ve “karşıt okullar” hakkında bir şeyler öğrenmiştim. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere, bazı insanların belirli büyü okullarına doğuştan yatkınlığı varken, diğer okullar fıtratları gereği onlara kök söktürürdü.
Bir keresinde Sylph’e ateşten korkup korkmadığını sormuştum. Başını sallayıp korkmadığını söylemiş ama bana avcundaki yanık izini göstermişti. Üç yaşlarındayken anne babasının boşluğuna gelip ocağın üzerindeki demir şişe yapışmıştı. “Artık korkmuyorum,” demişti gerçi ama içgüdüsel bir korkunun hala baki olduğuna emindim.
Böyle tecrübeler, neyin karşıt okulunuz olacağını belirlemekte rol oynardı. Mesela cücelerde su, çok yaygın bir karşıt okuldu. Dağların yamacında yaşar, çocukluklarını toprakla oynayarak geçirir, sonra da anne babalarının izinden gidip demircilik ya da madencilik gibi işleri öğrenirlerdi; bu da onları doğal olarak toprak ve ateşte daha yetenekli kılardı. Dağlarda ayrıca gayzerlerin aniden patlayıp buhar yanıklarına yol açması veya sağanak yağışların sele dönüşüp insanları boğması gibi tehlikeler vardı; bu yüzden suyun karşıt okul haline gelmesi işten bile değildi. Yani evet, hangi ırktan olduğunuzla büyü arasında doğrudan bir bağ yoktu; daha ziyade çevresel bir durumdu.
Bu arada, rahat bir ortamda büyüdüğüm için bende hiç karşıt okul yoktu.
Ilık su veya ılık bir esinti yaratmak için ateşe pek de ihtiyacınız yoktu aslında ama bu mantığı anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor olduğu için Sylph’e ateşi de çalıştırıyordum. Gerektiğinde kullanabilmekten bir zarar gelmezdi. Mesela ısı, salmonellayı kökünden kurutmak için birebirdi; dolayısıyla gıda zehirlenmesinden nalları dikmek istemiyorsanız ateşe muhtaçtınız. Gerçi Başlangıç seviyesi arındırma büyüsü bile çoğu zehri etkisiz hale getirebilirdi gerçi.
Zorlanmasına rağmen Sylph talim boyunca gıkını çıkarmadı, muhtemelen korkmadığı iddiasının arkasında durmak istiyordu. Bir elinde asam (Roxy’nin bana verdiği), diğerinde büyü kitabım (evden getirdiğim), yüzünde büyü sözlerini mırıldanırken takındığı o kararlı ifadeyle öyle tatlı görünüyordu ki. Benim gibi bir oğlan çocuğu bile böyle düşünüyorsa, büyüdüğünde canlar yakacağı kesindi.
Babanın kalbi, kıskançlığın ta kendisidir…
Bu sözler sanki sesli söylenmiş gibi kafamın içinde yankılandı ama hemen kafamı iki yana sallayıp bu düşünceyi kovdum. Kıskançlıkla alakası yoktu. Zaten onun yakışıklı olması planımın bir parçasıydı: Yakışıklı Dost Yemi Operasyonu.
“Şey, Rudy?” diye sordu Sylph. “Şuradaki kelime ne demek?”
Sesi, aklımdaki şarkıyı silip süpürdü. Başını kaldırıp bana bakıyor, bir yandan da Büyü Ders Kitabı’ndaki sayfalardan birini işaret ediyordu. Bana öyle bir bakıyordu ki... Kollarımı boynuna dolayıp onu öpücüklere boğmak istedim. Ama bu dürtüye zar zor karşı koydum.
“Orada ‘çığ’ yazıyor.”
“O ne demek?”
“Bir dağda muazzam miktarda kar biriktiğinde ağırlığını taşıyamaz hale gelir ve hepsi birden aşağıya çöker. Çatıda kar biriktiğinde bazen küt diye aşağı kayar ya? İşte onun katbekat büyüğü.”
“Vay canına. Kulağa inanılmaz geliyor. Hiç gördün mü?”
“Çığ mı? Elbette... görmedim.” Televizyon haricinde tabii.
Sylph bana Büyü Ders Kitabı’ndan parçalar okuttu. Bu aynı zamanda ona okuma yazma öğretme sürecimin de bir parçasıydı. Okuma yazma öğrenmenin kimseye zararı olmazdı. Bu dünyada bunu senin yerine yapabilecek tek bir büyü bile yoktu. Okuryazarlık oranı ne kadar düşükse, okuyabilmek o kadar değerliydi.
“Yaptım!” diye sevindi Sylph. Orta seviye su büyüsü Buz Sütunu’nu yapmayı başarmıştı. Yerden fışkıran su sütunu, güneş ışığında pırıl pırıl parıldıyordu.
“Vay, bayağı bayağı kaptın bu işi,” dedim.
“Hı-hı!” diye karşılık verdi Sylph, sonra başını yana eğdi. “Ama senin yaptığın bazı şeyler burada yazmıyor, değil mi?”
“Ha?” Ilık suyla yaptığım şeyi kastettiğini anlamam birkaç saniyemi aldı. Hızlıca Büyü Ders Kitabı’nın sayfalarını çevirdim, ardından iki başlığı işaret ettim. “Hayır, bak burada yazıyor. Şelale ve Isı Eli.”
“Nasıl yani?”
“İkisini aynı anda kullandım.”
“Nasıl?” Sylph başını biraz daha eğdi. “Aynı anda iki büyüyü birden nasıl fısıldayabilirsin ki?”
Hah, harika. Kendimi ele vermiştim. Haklıydı tabii, aynı anda iki büyü sözünü birden söylemek imkansızdı. “Şey, yani, sözleri söylemeden Şelale büyüsü yaratıyorsun ve ısıtmak için de Isı Eli’ni kullanıyorsun. İstersen büyülerden birinin sözlerini okuyabilirsin ya da suyu bir kovaya koyup sonra da ısıtabilirsin tabii.”
Ardından iki büyüyü de sözsüz yaparak gösterdim. Sylph fal taşı gibi açılmış gözlerle beni izledi. Sözsüz büyü yapmak bu dünyada bariz bir şekilde çok üst düzey bir teknikti. Roxy bile yapamıyordu ve duyduğuma göre Büyü Üniversitesi’ndeki hocalardan sadece biri bunu becerebiliyordu. Sylph’in sözsüz büyüyü denemektense Birleşik Büyü kullanması çok daha iyiydi. Bu kadar zor bir şeye kalkışmadan da benzer sonuçlar elde edebilirdi böylece.
“Bana da öğretsene,” dedi Sylph.
“Neyi öğreteyim?”
“Hiçbir şey söylemeden büyü yapmayı.” Anlaşılan Sylph benimle aynı fikirde değildi. Belki de bir işi tek hamlede halletmeyi, iki büyü arasında mekik dokumaktan daha cazip bulmuştu?
Hmm. Baktım öğretemiyorum, nafile bir çaba olarak kalıyor, en kötü ihtimalle Birleşik Büyü’ye dönerdi nasılsa.
“Tamam. Şimdi, bir büyü için sözleri söylerken hissettiğin o duyguyu biliyorsun, değil mi? Hani tüm vücudundan geçip parmak uçlarında toplanan o hissi? İşte onu sözleri söylemeden yapmayı dene. Büyü enerjisinin toplandığını hissettiğin an, yapmak istediğin büyüyü aklında canlandır ve ellerinden dışarı fırlat. Böyle bir şey dene işte. Su Topu gibi basit bir şeyle başla.” Umarım ne demek istediğimi anlatabilmiştim. Bir şeyleri açıklamakta pek iyi sayılmazdım.
Sylph gözlerini kapattı, garip ve kıpır kıpır bir dans eşliğinde bir şeyler mırıldanıp durmaya başladı. Kendi hislerinle yaptığın bir şeyi başkasına aktarmak gerçekten çok zordu. Sessiz büyü akıldan yapılan bir şeydi; muhtemelen herkesin işine yarayan yöntem farklıydı.
Temellerin önemli olduğunu düşündüğüm için geçen bir yıl boyunca Sylph’e hep sözlü büyü yaptırmıştım. Belki de sözleri ne kadar çok kullanırsan, onlardan vazgeçmek o kadar zorlaşıyordu. Hep sağ elinle yaptığın bir şeyi sol elinle yapmaya çalışmak gibi bir şeydi bu; pat diye değiştirmek söylemesi kolay ama yapması zor bir şeydi.
“Yaptım! Rudy, başardım!”
Pekâlâ. Belki de o kadar zor değilmiş.
Sylph, arka arkaya Su Topları oluşturmayı başardıktan sonra gururla gülümsedi. Daha önce sözleri kullanıyordu gerçi ama nihayetinde sadece bir yıl olmuştu. Sanırım bu, bisikletin denge tekerleklerini çıkarmak gibi bir şeydi. Belki de çocukluk zekâsının getirdiği bir kıvraklıktı? Ya da Sylph’in doğuştan gelen bir yeteneği mi vardı?
“Güzel! Şimdi, şu ana kadar öğrendiğin büyüleri sözleri söylemeden yapmayı dene.”
“Tamam!”
Üstelik söz kısmını atlayabilirse, ona öğretmem de kolaylaşacaktı. İşleri tıpkı kendi yaptığım gibi anlatabilecektim.
Birkaç damla yağmur hissettim. “Hm?” Başımı kaldırdığımda, gökyüzünün ne ara olduğunu anlamadan kara yağmur bulutlarıyla kaplandığını gördüm. Bir an sonra yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Normalde yağmur başlamadan eve dönebilelim diye gökyüzünü kollardım ama bugün Sylph’in sessiz büyü öğrenmesine dalıp gitmiş, boş bulunmuştum.
“Vay canına. Bayağı fena yağıyor,” dedim.
“Rudy, yağmur yağdırabildiğini biliyorum ama durdurabilir misin peki?”
“Durdururum durdurmasına da zaten sırılsıklam olduk, hem yağmur yağmazsa ekinler büyümez. Sorun yaratmayacaksa havayla oynamamayı ilke edindim ben.”
O sırada çoktan koşmaya başlamıştık bile. Sylph’in evi çok uzakta kaldığı için Greyrat malikânesine doğru yöneldik.
***
“Ben geldim!” diye seslendim.
“Şey, m-merhaba,” diye ekledi Sylph.
Hizmetçimiz Lilia kapının hemen ardında elinde büyük bir bezle bizi bekliyordu. “Hoş geldiniz, genç Efendi Rudeus ve... arkadaşı,” dedi. “Sizin için ılık su hazırladım bile. Soğuk almamak için lütfen ikinci katta yıkanıp kurulanın. Beyefendi ve hanımefendi birazdan evde olurlar, ben de onlarla ilgilenmek için hazırlıklara başlayayım. Kendi başınıza halledebilir misiniz?”
“Evet, hallederim,” dedim. Lilia sağanağı görüp sırılsıklam geleceğimi tahmin etmiş olmalıydı. Az konuşan bir kadındı, benimle pek sohbet etmezdi ama gerçekten çok yetenekli bir hizmetçiydi. Hiçbir şeyi açıklamama gerek kalmamıştı; Sylph’in yüzüne bir baktı, içeri gitti ve onun için de büyük bir bezle geri döndü.
İkimiz de ayakkabılarımızı çıkardık, yukarı çıkmadan önce kafalarımızı ve çıplak ayaklarımızı kuruladık. Odama girdiğimde ılık suyla doldurulmuş bir kovanın hazır bekletildiğini gördüm. Bu dünyada duş, hatta küvet bile yoktu; bu yüzden böyle temizleniyorduk. Roxy’nin dediğine göre insanların yıkanabildiği kaplıcalar vardı ama zaten yıkanmaya pek bayılmayan biri olarak bu yöntem benim için gayet iyiydi.
Çırılçıplak soyundum, sonra Sylph’in yüzü kıpkırmızı kesilmiş halde garip garip kıvrandığını gördüm.
“Ne oldu?” diye sordum. “Üstündekileri çıkarman gerek, yoksa şifayı kapacaksın.”
“Ha? Ş-şey, evet...” Ama yine de kımıldamadı.
Birinin önünde soyunmaktan mı utanıyordu? Yoksa daha önce kendi kendine hiç soyunmamış mıydı? Ne de olsa henüz altı yaşındaydı. “Gel bakalım,” dedim, “kaldır kollarını.”
“Şey, tamam.” Sylph’in kollarını başının üstüne kaldırmasına yardım ettim, ardından sırılsıklam olmuş ceketini çekip çıkardım; bembeyaz teni ve henüz hiç belirginleşmemiş kasları gözler önüne serildi.
Sonra altındaki kıyafetlere uzandım ama kolumu tuttu. “H-hayır, onu değil,” diye mırıldandı. Onu görmemden mi utanıyordu? Küçükken ben de öyleydim. Anaokulundayken havuzda yüzme vakti geldiğinde çırılçıplak soyunup duşa girmemiz gerekirdi ama seninle aynı yaştaki insanların önünde çıplak kalmak her zaman biraz rahatsız edici olurdu.
Her halükarda, Sylph’in eli buz gibiydi. Acele etmezsek gerçekten hasta olacaktı. Pantolonunu kavrayıp zorla aşağı çektim.
“H-hey, dur...” diye ciyakladı ve ben bol çocuk donunu tutarken kafama vurmaya başladı.
Başımı kaldırıp baktım, gözlerinde yaşlarla bana dik dik bakıyordu. “Söz veriyorum gülmeyeceğim,” diyerek güvence verdim.
“O-ondan değil... ııh!”
Fena halde inat ediyordu. Onu tanıdığımdan beri Sylph bir şeyi yapmayı hiç bu kadar kararlı bir şekilde reddetmemişti. Biraz şaşırmıştım. Acaba elflerin çıplak görülmemek gibi bir kuralları mı vardı? Durum buysa, onu zorla soymaya çalışmak kötü bir fikirdi.
“Tamam, tamam,” dedim. “Yeter ki işimiz bitince üstünü değiştirmeyi unutma. Islak iç çamaşırı fena iğrençtir, soğuyunca da mideni üşütürsün.”
Ellerimi çektim, Sylph gözleri yaşlı bir şekilde başını salladı. “I-ıh...”
O kadar tatlıydı ki. Bu sevimli oğlanla daha da yakınlaşmak istiyordum.
Ve tam bunu düşünürken, içimdeki yaramazlık damarı aniden kabarıverdi. Ne de olsa sadece benim çıplak olmam hiç adil değildi.
“Yakaladım!” İç çamaşırını ellerimle kavradım ve tek hamlede aşağı indirdim. Gel bakalım, Çırılçıplak Sarkaç!
Sylph çığlığı bastı. Bir saniye sonra vücudunu gözlerden saklamak için çömelip büzüştü—ama tam o anda, gözlerimin önünde parıldayan şey son zamanlarda alıştığım o masum kısa kılıç değildi; doğal olarak uğursuz mühürler taşıyan karanlık bir kılıç da değildi.
Hayır, orada olan—daha doğrusu orada olmayan—şeyin yerini, pekala, orada olmaması gereken bir şey almıştı. Geçmiş hayatımda bilgisayar ekranımda defalarca gördüğüm bir şeydi bu. Bazen pikselli bir mozaikle kapatılmış olurdu, bazen de sansürsüzdü. Gözlerimi dikip bakar, günün birinde gerçeğini yalamayı ve içine girmeyi ne kadar çok istediğimi düşünürdüm; içimdeki o karanlık şehvet eninde sonunda beyaz topumun bir avuç mendili hedef almasına yol açardı.
İşte onlardan biri. Sylph’te olan şey tam olarak buydu.
O... bir kızdı.
Gözlerim karardı. Az önce yaptığım şey hiç ama hiç doğru değildi.
***
“Rudeus, ne yapıyorsun sen?”
Kendime geldiğimde Paul’un orada dikildiğini gördüm. Ne zaman gelmişti eve? Sylph’in çığlığını duyduğu için mi odaya dalmıştı?
Taş kesilmiş halde öylece duruyordum; Paul da aynı durumdaydı. Karşımızda Sylph iki büklüm olmuş, büzüşmüş, çırılçıplak ağlıyordu. Ben de çırılçıplaktım ve elimde onun külotu vardı.
Bu işin içinden konuşarak sıyrılmanın imkânı yoktu.
Dışarıda yağmur yağıyordu ama sesi sanki çok uzaklardan geliyordu.
Paul
İşten eve döndüğümde oğlumu, vakit geçirmeyi hep çok sevdiği o küçük kıza saldırırken buldum.
O an onu bir güzel haşlamak istedim ama sakin kalmayı başardım. Belki de yine bilmediğim durumların olduğu bir olaydı bu. Önceki hatamı tekrarlamak istemiyordum. Şimdilik ağlayan kızı eşimle hizmetçinin ellerine emanet etmeye karar verdim, bir yandan da oğlumun temizlenip kurulanmasına yardım ettim.
“Neden böyle bir şey yapıyordun?” diye sordum.
“Özür dilerim.”
Bir yıl önce onu azarladığımda hiç özür dileyecek gibi durmuyordu ama şimdi özür hemen ağzından dökülüvermişti; sotelenmiş ıspanak gibi pısıp uysallaşmıştı. “Ben sana nedenini sordum,” dedim.
“Şey, sırılsıklam olmuştu da. Çıkarmam gerekir diye düşündüm.”
“Ama o istemedi, değil mi?”
“Evet...”
“Sana kızlara iyi davranmanı söylememiş miydim ben?”
“Söylemiştin. Özür dilerim.”
Rudeus’un kendini savunacak hiçbir bahanesi yoktu. Acaba ben de onun yaşındayken böyle miydim diye düşündüm. Ne desem ağzımdan hep “ama”lar, “şey ama”lar dökülürdü sanki. Çocukken her şeye bir bahanem vardı. Oğlum benden daha dürüsttü.
“Pekala, sanırım senin yaşındayken kızlara sataşmak istemen gayet doğal ama bunu yapamazsın.”
“Biliyorum. Özür dilerim. Bir daha yapmayacağım.”
Oğlumu bu kadar çökmüş görmek içimde bir suçluluk duygusu uyandırdı. Bu kadın düşkünlüğü benden geçmişti ona. Küçükken içim kıpır kıpır, kanım kaynardı; gözüme çarpan sevimli kızların peşinden koşar dururdum. Şimdilerde kendimi daha iyi zapt edebiliyordum ama geçmişte gerçekten zapt edemezdim. Belki de bunu oğluma aktarmıştım.
Tabii ki onun gibi akıllı bir çocuk bu dürtülerle baş etmekte zorlanırdı. Bunu nasıl fark edememiştim? Ama yok—şimdi ona acıma vakti değildi. Kendi tecrübelerime dayanarak ona doğru yolu göstermem gerekiyordu.
“Benden özür dileme,” dedim. “Sylphiette’ten özür dilemen gerek. Değil mi?”
“Sylph... iette beni affeder mi ki?”
“Hemen affedilmeyi umarak özür dilenmez.” Bunu duyunca oğlum daha da kederli göründü. Geriye dönüp bakınca, başından beri bu kıza vurulmuş olduğu apaçık ortadaydı. Bir yıl önceki o tantana da onu korumak istediği için çıkmıştı zaten. Karşılığında da babasından bir tokat yemişti sadece.
Ondan sonra bile neredeyse her gün birlikte oynadılar; oğlum onu diğer çocuklardan koruyordu. Hem kılıç hem de büyü eğitimine yetişmek zorundaydı ama yine de ona olabildiğince çok vakit ayırıyordu. Onunla o kadar yakındı ki, her şeyden çok değer verdiği asasını ve büyü kitabını bile ona vermeyi teklif etti sanırım.
Kızın artık ondan nefret edebileceği düşüncesiyle neden bu kadar karalar bağladığını anlıyordum. Vaktiyle ben de benzer reddedilmeler yaşamıştım.
“Hey, düzelecektir,” dedim. “Eğer bundan önce ona hiç kötü davranmadıysan ve özrün de yürektense, seni affedeceğine eminim.”
Bunun üzerine oğlumun yüzü birazcık da olsa aydınlandı. Akıllı çocuktu; bu sefer çuvallamıştı ama yakında toparlardı. Hatta kim bilir, belki bu durumu tamamen lehine çevirip kızın kalbini çalmanın bir yolunu bulurdu. Bu hem umut verici hem de ürkütücü bir ihtimaldi.
Rudeus sudan kalktı, Sylphiette’e baktı ve lafa şöyle girdi: “Özür dilerim Sylphie. Saçların kısa olunca bunca zamandır seni erkek sandım!”
Oğlumuzun her zaman kusursuz olduğunu düşünmüştüm ama meğer düşündüğümden çok daha aptalmış. Ve bunu hayatımda ilk kez düşünüyordum.
Rudeus
Dil döktükten, iltifatlar edip içini rahatlattıktan sonra bir şekilde beni affetmesini sağladım.
Sylph’in kız olduğu ortaya çıktığına göre bundan sonra ona “Sylphie” demeyi uygun gördüm. Tam adı meğer Sylphiette miymiş neymiş? Paul, böylesine tatlı bir şeyi nasıl olup da erkek zannettiğime akıl sır erdiremiyormuş gibi bakıyordu bana. Ama Sylphie’nin sahiden kız çıkacağı hiç aklıma gelmemişti ki.
Sanırım bu gerçekten benim suçum değildi. İlk tanıştığımızda saçları benimkinden daha kısaydı. Yani öyle “tarz olsun diye” kısa kesilmiş gibi falan değil ama bir keşiş gibi görünecek kadar da kısa sayılmazdı. Üstelik hiç kız kıyafetine benzeyen bir şey de giymemişti; sıradan bir gömlek ve pantolon işte. Etek giymiş olsaydı bu hatayı yapmazdım.
Tamam. Sakinleşip düşünmem gerekiyordu. Saçının rengi yüzünden zorbalığa uğruyordu. Belki de bu kadar kısa kestirmesinin nedeni buydu; o kadar dikkat çekmesin diye. Ve zorbalar peşine düşerse tek çaresi olabildiğince hızlı koşmaktı, bu da etek yerine neden pantolon giydiğini açıklıyordu. Sylphie’nin ailesinin durumu pek iyi görünmüyordu, muhtemelen ona bir pantolon diktikten sonra bir de etek dikmeye güçleri yetmemişti.
Onunla üç yıl sonra tanışmış olsaydım asla erkek sanmazdım. Görünüşü çift cinsiyetli gibi olduğundan falan değil, sırf kendi önyargılarım yüzünden onu tatlı bir oğlan sanmıştım. Yani, eğer o—
Hayır, bu kadarı yeter. Şu saatten sonra söyleyeceğim her şey sadece birer bahane olacaktı.
Sylphie’nin kız olduğunu öğrenmek tavırlarımı değiştirdi. Onu o erkeksi kıyafetler içinde görmek tuhaf hissettiriyordu.
“Çok tatlısın, Sylphie,” dedim. “Belki saçlarını uzatmayı denemelisin, ne dersin?”
“Ha?”
Görünüşünü değiştirirse ona yeni bir gözle bakmamın daha kolay olacağını düşünmüştüm, bu yüzden böyle bir öneride bulundum. Sylphie saçlarından nefret ediyor olabilirdi ama o zümrüt yeşili güneş ışığında göz kamaştırırdı. Kesinlikle saçlarını uzatmayı denemesini—ve mümkünse iki yana örgü yapmasını ya da atkuyruğu toplamasını—istiyordum.
“Olmaz...” dedi.
O olaydan beri Sylphie bana karşı temkinliydi. Özellikle fiziksel temastan bariz bir şekilde kaçınıyordu. Ne teklif etsem her zaman bana ayak uydurduğu için biraz afallamıştım.
“Peki,” dedim. “Bugün biraz daha sessiz büyü pratiği yapmak ister misin?”
“Olur.”
Duygularımı gizlemek için sahte bir gülücük kondurdum yüzüme. Sylphie benim tek arkadaşımdı. En azından hala birlikte oynayabiliyorduk. Aramızda bir miktar yapışıp kalmış bir gariplik olabilirdi ama en azından hala beraber takılıyorduk.
Bugünlük bu kadarı da yeterdi bana göre.
***
Bu dünyanın standartlarına göre yeteneklerim şunlardı:
Kılıç Ustalığı
Kılıç Tanrısı Tarzı: Başlangıç; Su Tanrısı Tarzı: Başlangıç
Saldırı Büyüsü
Ateş: İleri; Su: Aziz; Rüzgar: İleri; Toprak: İleri
İyileştirme Büyüsü
İyileştirme: Orta; Zehir Giderme: Başlangıç
İyileştirme büyüsü her zamanki gibi yedi seviyeye ayrılıyordu ve dört okuldan oluşuyordu: İyileştirme, Koruma, Zehir Giderme ve İlahi Vuruş. Ancak bu okullarda Ateş Azizi ya da Su Azizi gibi havalı unvanlar yoktu; sadece Aziz seviye İyileştirme büyücüsü veya Aziz seviye Zehir Giderme büyücüsü deniyordu.
İyileştirme büyüsü, adından da anlaşılacağı gibi, yaraları iyileştirmek için kullanılıyordu. Yeni başlayanlar sadece yaraları kapatmak için bile var güçlerini harcarlardı ama İmparatorluk seviyesindekilerin kopan uzuvları yeniden çıkarabildiği söylenirdi. Fakat İlahi seviyedeki biri bile ölmüş bir canlıyı hayata döndüremezdi.
Zehir giderme büyüsü zehirleri ve hastalıkları temizlemeye yarıyordu. Daha yüksek seviyelerde zehirler yaratılabiliyor, panzehirler yapılabiliyor ve benzeri şeyler yapılabiliyordu. Anormal durum etkileriyle başa çıkan büyüler hep Aziz seviye veya üzerindeydi ve anlaşılan oldukça zordu.
Koruma büyüsü savunmayı artırma ve bariyerler oluşturma büyülerini kapsıyordu. Basit tabirle, bir tür destek büyüsüydü. Detayları pek bilmiyordum ama anladığım kadarıyla küçük yaraları iyileştirmek için metabolizmayı hızlandırmak veya acıyı hissetmemek için beyinde kimyasallar üretmek gibi şeyleri içeriyordu. Roxy bu tür büyüleri kullanamıyordu.
İlahi Vuruş okulundaki büyülerin hayalet türü canavarlara ve habis iblislere hasar vermede çok etkili olduğu söyleniyordu ama bu büyüler insan Rahip Savaşçıların gizli uzmanlık alanıydı. Büyü Üniversitesi bile bu okulu öğretmiyordu. Roxy bu türü de kullanamıyordu.
Daha önce hiç hayalet görmemiştim ama görünüşe göre bu dünyada vardılar ha?
Arkasındaki teoriyi anlamadan bir büyüyü sessizce yapamıyor olmak epey zahmetliydi. Örneğin Elemental Saldırı büyüsü bilimsel ilkelerle çalışıyordu. Diğer büyü türleri için, varsa bile, hangi ilkelerin geçerli olduğundan emin değildim. Büyünün her şeye gücü yeten bir tür element gibi olduğunu biliyordum ama onu herhangi bir şeye dönüştürmeyi bilmiyordum.
Mesela telekineziyi ele alalım: nesneleri havaya kaldırıp eline getirme yeteneği vesaire. Bunun büyüyle yapılabilecek bir şey olduğunu düşünsem bile, bu etkiyi nasıl taklit edebileceğimi öğrenmemin hiçbir yolu yoktu, çünkü daha önce hiç psişik güçlerim olmamıştı.
Aynı şekilde, yaraların nasıl iyileştiği hakkında çok ama çok az şey hatırlıyordum, bu yüzden sözleri söylemeden İyileştirme büyüsü yapabileceğimi sanmıyordum. Bir doktorun bilgisine sahip olsaydım işlerin çok farklı olacağına bahse girerdim.
Bunun ötesinde ise diğer pek çok etkiyi büyülerle yeniden üretebileceğimden neredeyse emindim. Hey, belki spora falan katılmış olsaydım kılıç ustalığımda da daha iyi olurdum.
Geriye dönüp bakınca, belki de geçmiş hayatımı fazlasıyla boşa harcamıştım.
Yok canım. Boşa harcamak değildi bu. Elbette bir işim yoktu ya da okula gitmiyordum ama bütün zamanımı kış uykusunda geçirmiş de değildim. Herkes ders çalışmakla veya çalışmakla meşgulken ben kendimi her türlü video oyununa ve hobiye kaptırmıştım. Ve o oyunlardan kazandığım tüm o bilgi, deneyim ve bakış açıları bu dünyada işe yarayacaktı.
Ya da en azından yaraması gerekirdi. Şimdiye kadar pek yaramış sayılmazdı gerçi.
***
Bir gün dışarıda Paul ile kılıç talimi yaparken farkında olmadan derin bir iç çektim.
Böylesine bariz bir şekilde nefes nefese kaldığım için babamın bana kızacağını düşündüm ama o bunun yerine sırıttı.
“Hehehe. Ne oldu Rudy?” diye sordu. “Sylphiette senden hoşlanmıyor diye moralin mi bozuldu?”
Ama iç çekmemin sebebi o değildi ki. Gerçi Sylphie aklımı kurcalayan şeylerden biriydi, orası ayrı.
“Şey, evet. Kılıç talimi pek iyi gitmiyor, Sylphie bana kızgın—evet, iç çektim işte.”
Paul tekrar sırıttı ve tahta talim kılıcını yere sapladı. Kılıca yaslanıp doğrudan bana baktı. Ah, lütfen benimle dalga geçmeye başlayacağını söylemeyin...
“Babandan biraz tavsiye ister misin?”
Bunu beklemiyordum. Biraz düşündüm. Paul—babam—kadınlar arasında popüler bir adamdı. Zenith kesinlikle güzel denebilecek bir kadındı, bir de Bayan Eto meselesi vardı. Bazen Lilia’nın kalçasına dokunurdu ve kadının yüzündeki ifade bunu hiç de umursamadığını gösterirdi. Onda bir şey olmalıydı: kızların senden nefret etmesini önleyecek bir yol.
Kabul, Paul daha çok sezgileriyle hareket eden biriydi, bu yüzden onu anlayabileceğimden emin değildim ama en azından üzerinde düşünecek bir malzeme olurdu. “Evet, lütfen,” dedim.
“Hmm. Nasıl anlatsam ki...?”
“Gidip çizmelerini mi yalayayım?”
“Yok artık, o da... Vay be, bir anda amma yılıştın sen de.”
“Eğer anlatmazsan anneme Lilia’ya nasıl göz süzdüğünü söylerim.”
“Bu durum üzerimde fena baskı kur—hoo, hop! Gördün mü onu?” Paul geri adım attı. “Tamam, tamam. Havalara girdiğim için kusura bakma.”
Lilia’dan sadece konuşmayı kendi istediğim yöne çekmek için bahsetmiştim ama... gerçekten bir ilişkisi mi vardı onunla? Yani, varsa bile, bana ne canım. Çapkın bir erkek olmanın raconuydu bu. Bu rolü düzgün oynamayı ona sormam gerekecekti.
“Dinle bak Rudy,” dedi. “Şimdi, kadınlar meselesi şöyle...”
“Evet?”
“Erkeklerde onları güçlü kılan şeyleri severler ama aynı zamanda biraz daha yumuşak yönlerimizi de severler.”
“Ooo.” Bunu daha önce de duymuştum. Annelik içgüdüleriyle falan mı alakalıydı acaba?
“Şimdiye kadar Sylphiette’e sadece seni güçlü kılan yönlerini gösterdin, değil mi?”
“Belki? Öyle mi yaptım pek farkında değilim açıkçası.”
“Bir düşün bakalım,” dedi Paul. “Senden bariz bir şekilde daha güçlü biri, sana karşı niyetlerini apaçık ortaya koyarak üstüne gelseydi ne hissederdin?”
“Korkardım herhalde?”
“Aynen öyle.” Sadece o gün olanlardan—onun bir kız olduğunu öğrendiğim günden—bahsettiğini varsayabilirdim. “İşte bu yüzden ona yumuşak yönlerini de göstermen gerek. Güçlü yönlerini onu korumak için kullan, o da senin zayıf yönlerini korusun. Bir ilişkiyi böyle yürütürsün.”
“Vay canına!” Bunu anlaması çok kolaydı! Paul gibi ne idüğü belirsiz bir adamın böyle bir açıklama yapabileceğini hiç düşünmezdim!
Sadece güçlü olamazdın ama sadece zayıf da olamazdın. Ancak her ikisinden de biraz barındırarak kızları kendine çekebilirdin.
“Ama ona zayıf yönlerimi nasıl göstereceğim?” diye sordum.
“Çok basit. Şu sıralar kafana taktığın şeyler var, değil mi?”
“Evet.”
“İçine attığın şeyleri al ve Sylphiette ile paylaş. ‘Beni yıpratan bir sürü şey var ve benden kaçman beni endişelendiriyor’ falan de işte.” Paul ağzı kulaklarına varacak kadar sırıttı. Tedirgin edici bir bakıştı bu. “İşler yolunda giderse aradaki mesafeyi kapatacaktır. Hatta seni teselli bile edebilir. O yüzden neşelen biraz. Seninle arasını düzeltecek bir arkadaşın var. Buna herkes sevinir.”
“Aha!” Şimdi anladım! Tavırlarımla diğer insanların duygularını kontrol edebilirdim. Tabii ya! “A-ama bekle, ya işe yaramazsa?”
“Öyle olursa bana gel. Bir sonraki adımda ne yapacağını öğretirim.”
Bir dakika, bu çok aşamalı bir plan mıydı? Bu adam tam bir entrikacıydı be!
“Ha, tamam. Anladım. Neyse, ben kaçtım!”
“Bol şans!” dedi Paul el sallayarak.
Daha fazla bekleyemeyip fırladım. Ayrılırken son bir şey söylediğini duyar gibi oldum sanki.
“Ben az önce altı yaşındaki oğluma ne bok öğrettim öyle?”
***
Ağacın altındaki yerimize her zamankinden daha erken vardım, bu yüzden Sylphie henüz gelmemişti. Her zamanki gibi tahta talim kılıcımı yanıma almıştım ama çıkmadan önce genelde yaptığım gibi temizlenmediğim için her yerim ter içindeydi.
Ne yapmalıydım? Yapılacak hiçbir şey yoktu aslında. Böyle zamanlarda zihin egzersizleri yapmam gerekirdi sadece. Kafamda bazı canlandırmalar yaparken kılıcımı savurup durdum. Ona güçlü yönlerimi göstermiştim. Şimdi zayıf yönlerimi göstermem gerekiyordu. Zayıflık. Bunu nasıl yapacaktım yine? Ha, doğru—moralimin bozuk olduğunu görmesini sağlayacaktım. Ama nasıl? Doğru zaman ne zamandı? Pat diye söylese miydim? Bu biraz garip olurdu sanki. Konuşmanın akışına mı yedirmeye çalışmalıydım? Bunu yapabilir miydim ki? Yok—yapacaktım.
Kılıcımı öylesine savururken bunları düşünmeye daldığımdan tutuşumu gevşetmiş olmalıydım, çünkü kılıç birden elimden kayıp gitti. “Hoppala!” Yerde kayarak ilerleyen kılıcın rotasını gözlerimle takip ettim; tam da Sylphie’nin ayaklarının dibine ulaştı.
Kafam tamamen bomboş kaldı. Kahretsin! Ne yapmalıydım? Ne söyleyecektim?!
“Ne oldu Rudy?” Sylphie gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Ne mi olmuştu? Çok erken geldim diye miydi acaba?
“Şey… kem küm… Yani… Ç-çok tatlısın da, ben de… seni görmek istedim ama, şey…”
“Hayır, o değil. Terin.”
“Hıh… Aa… T-ter mi? Ne demek istiyorsun?” Yaklaşınca irkilip geri çekildi. Her zamanki gibi aramızdaki o belli mesafeyi korumama izin vermiyordu. Sanki iki farklı mıknatısın aynı kutupları gibiydik.
Alnımdan ter damladı. Nefesim düzene girdi. Güzel.
Yıkılmış bir tavırla tahta kılıcı almak için eğildim, sonra ona arkamı dönüp pişman bir duruş sergiledim. Omuzlarımı düşürüp ağır bir iç çektim. “Off. Son zamanlarda bana çok soğuk davranıyorsun sanki, Sylphie.”
Birkaç saniye sessizlik oldu. İyi kotarmış mıydım? Doğru mu yapmıştım Paul? Kendimi daha da mı savunmasız göstermeliydim? Yoksa fazla mı belli etmiştim?
“Ah!”
Aniden arkamdan bir şey elimi tuttu. Hissettiğim şey sıcacık ve yumuşacıktı; dönüp baktığımda Sylphie’yi gördüm.
Oho! Çok yakındı. Sylphie uzun zamandır bana bu kadar yaklaşmamıştı. Paul! Başardım!
“Biliyor musun Rudy, son zamanlarda çok tuhaf davranıyorsun,” derken yüzünde biraz yalnız bir ifade vardı.
Bu beni kendime getirdi. Yani, haklıydı. Eskisi gibi davranmadığımı anlamam için bunu söylemesine gerek yoktu. Sylphie’nin açısından bakınca, bu değişim durup dururken olmuş gibi görünmeliydi. Evlenmek isteyen genç bir kadının, bir miktar paran olduğunu öğrendiği andaki o ani dönüş kadar keskindi.
Böyle davranmaktan keyif aldığım falan yoktu. Ama başka nasıl davranmam beklenirdi ki? Eskisi gibi davranamazdım ya. Onun gibi tatlı bir kızın yanında gerilmemem imkânsızdı.
Benim yaşlarımda, sevimli, küçük bir kız. Öyle biriyle nasıl arkadaş olunur, en ufak bir fikrim yoktu.
Yetişkin olsaydım ya da Sylphie daha büyümüş olsaydı, yetişkin görsel romanlarından edindiğim bilgileri kullanabilirdim. Erkek olsaydı, önceki hayatımda kardeşimin küçüklüğünden kalan tecrübelerimden faydalanabilirdim. Yetişkin olsaydım ya da Sylphie daha büyümüş olsaydı, yetişkin flört simülasyonları bilgimle idare edebilirdim. Ama o benim yaşımda bir kızdı. Gerçi onun yaşındaki kızlarla aşk yaşanabilen oyunlar oynamıştım ama zaten onunla öyle bir ilişki de istemiyordum. İkimiz de çok küçüktük.
Yani, şimdilik en azından. Geleceğe dair kesinlikle büyük umutlarım vardı!
Tüm bunlar bir yana, bu kız zorbalığa uğramıştı. Ben zorbalığa uğrarken yanımda hiç kimse yoktu. Bu yüzden onun yanında olmak istiyordum. Kız ya da erkek olması fark etmezdi. Bu kısım değişmemişti. Yine de ona eskisi gibi davranmak fazlasıyla zordu. Ben bir erkektim ve tatlı bir kızla iyi bir ilişki kurmak istiyordum.
Ama yani, sonrası için!
Off. Ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Belki bunu da Paul’a sormalıydım.
“Özür dilerim,” dedi Sylphie. “Ama Rudy, senden nefret etmiyorum.”
“S-Sylphie…” Yüzümde acınası bir ifade kalmış olmalı ki başımı okşadı. Sonra Sylphie bana harika, içten bir gülümseme sundu. Çok yumuşaktı.
Neredeyse ağlayacak kadar duygulanmıştım.
Açıkça haksız olan bendim ama özür dileyen o olmuştu. Elini tutup sıkıca kavradım. Şaşkınlıktan yüzü kızarsa da gözlerimin içine bakarak, “O yüzden, lütfen sadece normal davranır mısın?” dedi. Yukarı kalkık o gözleri, sözlerine ayrı bir ağırlık katıyordu.
İçimde bir yerde bu kararı vermek için gereken gücü buldum. Ve kararı verdim.
Doğru ya. Onun istediği şey normallikti. Eskiden beri aramızda olan o ilişkinin aynısı. Bu yüzden elimden geldiğince ona normal davranacak, onu korkutmamak ya da telaşlandırmamak için elimden geleni yapacaktım.
Yani… Ben de onlardan biri olacaktım. Eh, madem öyle, olayım bari.
Dünyadan habersiz başkarakter olma vakti gelmişti.
Bölüm 9:
Acil Aile Toplantısı
Zenith hamile olduğunu öğrenmişti. Bir erkek ya da kız kardeşim olacaktı. Ailemiz büyüyordu. Vay canına Rudy, şanslı adamsın vesselam!
Zenith birkaç yıldır bir çocuk daha doğuramamaktan dert yanıyordu. Arada sırada artık çocuk sahibi olamayabileceğine dair mırıldanıp iç çektiğini duyardım; ancak yaklaşık bir ay önce aşermelerinde bir değişim olmuş, buna mide bulantısı, kusma ve genel bir yorgunluk hissi eşlik etmişti; kısacası, klasik sabah bulantısı belirtileri baş göstermişti. Bu hislere yabancı değildi ve doktora gitmesiyle kendi kendine koyduğu teşhisin neredeyse kesinlikle doğru olduğu onaylandı.
Bu haberle Greyrat hanesi bayram yerine döndü. Erkek olursa adını ne koyacağız? Kız olursa ne koyacağız? Hâlâ boş odalarımız var, değil mi? Aa, Rudy’nin eski kıyafetlerini ve küçülenlerini kullanabiliriz. Konuşulacak konunun ardı arkası kesilmiyordu.
Coşku dolu bir neşe ve sayısız tebessümle geçen bir gündü. Bir kız kardeşim olmasını umarak içtenlikle çok sevinmiştim. Küçük bir erkek kardeş, tüm değerli eşyalarımı kırıp dökebilirdi (mesela bir beyzbol sopasıyla).
Sorunlar yaklaşık bir ay sonrasına kadar patlak vermedi.
***
Hizmetçimiz Lilia da hamile olduğunu öğrenmişti.
Biz masada otururken gayet sakin bir ifadeyle, “Çok özür dilerim,” diye duyurdu. “Hamileyim.”
O anda Greyrat ailesi donup kaldı. Baba kimdi? Fakat şartlar gereği, kimse bunu sormaya cesaret edemedi.
Herkes bir şekilde durumun farkına varmıştı. Lilia hizmetçimizdi. Maaşının neredeyse tamamını memleketindeki ailesine gönderirdi. Kasabadaki sorunları çözmeye sık sık giden Paul’un veya zaman zaman yerel klinikte yardım eden Zenith’in aksine, Lilia işle ilgili görevler dışında evden neredeyse hiç çıkmazdı ve kimseyle yakın bir ilişki kurduğuna dair dedikodu da duyulmamıştı. Acaba tek gecelik bir ilişki miydi?
Fakat ben gerçeği biliyordum.
Zenith hamile kaldığından beri Paul cinsellikten mahrum kalmıştı. Kendisi de bilhassa şehvet düşkünü bir adam olduğundan, gecenin bir yarısı Lilia’nın odasına sızıp duruyordu. Gerçekten çocuk olsaydım, sadece kâğıt falan oynadıklarını sanırdım.
Ne yazık ki gerçekte neler döndüğünü fazlasıyla iyi biliyordum. Papazkaçtı falan oynamıyorlardı; ortada bir kaçamak vardı, işin içinde bir hizmetçi de vardı ama bu basit bir kart oyunu değildi.
Yine de keşke daha dikkatli davransalardı. Muhtemelen ikisinin de aklından geçen buydu.
Merhaba çocuklar! Günün sözü: “Başarabilirsin!” Bugün doğum kontrolünün önemini öğreneceğiz!
İçimden bir ses bunu Paul’a dümdüz bir ifadeyle söylemek istiyordu ama doğum kontrolü kavramının bu dünyada var olup olmadığından bile emin değildim. Üstelik her şeyi açığa vurup bütün aileyi darmadağın etmek de istemiyordum tabii. Ayrıca hizmetçiye bulaşırsam, beni asla affetmeyeceğinden adım gibi emindim.
Hem Sylphie meselesinde bana yardım ettiği için Paul’a bir borcum vardı. Bu seferlik görmezden gelecektim. Bütün kızların peşinden koştuğu bir adam olmak zordu anlaşılan. Ondan şüphelenirlerse arkasını kollardım. Gerekirse ona bir mazeret uydurmak için yalan bile söylerdim.
Bu karara vardıktan sonra Paul’a dönüp gözlerimle endişelenecek bir şey olmadığını belirten bir bakış attım.
Ancak aynı anda Zenith de Paul’a öyle bir bakış fırlattı ki, yüzündeki şoke olmuş tahmin apaçık okunuyordu.
Tesadüf bu ya, ikimizin de bakışları aynı anda Paul’un üzerine kilitlendi ve ağırlığıyla onu ezmeye başladı.
“Şey, özür dilerim,” diye ağzından kaçırdı. “Bu çocuk, ııı… muhtemelen benden.”
Sabır ver Tanrım. Ciddi misin? Yok gerçi, dürüst olduğu için adamı takdir etmeliydim herhalde. Sabah akşam bana “dürüst ol”, “adam gibi adam ol”, “kadınları koruduğundan emin ol”, “onuruna asla leke sürdürme” gibi yüksek perdeden laflar edip durduğuna göre, en azından kendi öğütlerini tutması gerekirdi.
Aman, neyse ne. Bu yüzden ondan nefret ettiğimi söyleyemezdim.
Neresinden baksanız tam bir felaket senaryosuydu bu. Zenith’in öfkeden kudurmuş bir yüzle tüm boyuyla ayağa kalkışını ve elinin havaya yükselişini izlerken bu kanaatim iyice pekişti.
Ve böylece, Lilia’nın da dâhil olduğu acil bir aile toplantısı toplandı.
***
Sessizliği ilk bozan Zenith oldu. Bu toplantıda söz sahibi olan oydu. “Pekâlâ, şimdi ne yapacağız?”
Gördüğüm kadarıyla son derece sakindi. Kocasının kendisini aldatması yüzünden sinir krizlerine girmek yerine, tek bir tokatla yetinmişti. Paul’un yanağına akçaağaç yaprağı gibi kırmızı bir iz yayılmıştı.
“Evin hanımının doğumuna yardımcı olduktan sonra,” dedi Lilia, “evinizden ayrılacağımı tahmin ediyorum.”
Oldukça soğukkanlı görünüyordu. Belki de bu dünyada sık yaşanan bir durumdu bu? Hizmetçi, işvereninin metresi olur; itiraz edilirse de evi terk eder giderdi.
Böyle acıklı bir hikâye normalde beni heyecanlandırırdı ama şartlar göz önüne alındığında kılım bile kıpırdamadı. Hâlâ ilkelerim vardı. Paul’un aksine.
Paul köşeye sinmiş, büzüşüp kalmıştı. Babalık vakarından eser kalmamıştı.
“Peki ya çocuk?” diye sordu Zenith.
“Burada, Fittoa’da doğum yapıp sonra bebeği memleketimde büyütmeyi düşünüyordum,” diye yanıtladı Lilia.
“Aslen güneylisin, değil mi?”
“Aynen öyle.”
“Doğumdan sonra fiziksel olarak tükenmiş olacaksın,” dedi Zenith. “Uzun bir yolculuk yapacak durumda olamazsın.”
“Öyle olabilir ama gidecek başka hiçbir yerim yok.”
Fittoa Bölgesi, Asura Krallığı’nın kuzeydoğu kısmındaydı. Anladığım kadarıyla, bu bağlamda “güney” sayılan yere ulaşmak bir aya yakın sürüyor ve birkaç posta arabası değiştirmeyi gerektiriyordu. Yine de bu, güzel havalarda ve güvenli topraklarda geçen bir aylık bir seyahatti; üstelik posta arabalarında yolculuk etmek o kadar da zahmetli sayılmazdı.
Ancak bu durum sıradan bir yolcu için geçerliydi. Lilia’nın parası yoktu. Posta arabalarına binmeye gücü yetmezdi, yürüyerek gitmek zorunda kalacaktı. Greyratlar yol masraflarını karşılasa bile bu durum tehlikeyi azaltmıyordu. Henüz yeni doğum yapmış, tek başına yolculuk eden bir kadın olacaktı. Ben kötü bir adam olsaydım ve onu görseydim ne yapardım?
Ona saldırırdım. Resmen kolay bir avdı, âdeta birinin kendine saldırması için yalvarıyordu. Çocuğu rehin al, boş vaatlerle anneyi oyala. Bu sırada da bütün parasını ve eşyalarını soyup soğana çevir. Bu dünyada köleliğin olduğunu da öğrenmiştim; yani günün sonunda hem anneyi hem de çocuğu satardım, biter giderdi.
İnsanlar Asura Krallığı’nın dünyanın en güvenli ülkesi olduğunu söylese bile, bu hiç kötü niyetli insan olmadığı anlamına gelmiyordu. Bahse varım saldırıya uğrama ihtimalleri hâlâ çok yüksekti.
Zenith’in de dediği gibi, işin fiziksel boyutunu da düşünmek gerekirdi. Lilia’nın dayanacak gücü olsa bile, ya çocuk? Yeni doğmuş bir bebek böyle bir aylık bir yolculuğu kaldırabilir miydi? Muhtemelen hayır.
Elbette Lilia yolculukta hayatta kalamazsa, çocuk da yaşayamazdı. Basitçe hastalanacak olsa bile doktora gidecek parası yoksa işi biterdi. Birden gözümün önüne bir kar fırtınasının ortasında, kucağında bebeğiyle cansız yatan bir Lilia görüntüsü geldi. Şahsen onun böyle bir kadere mahkûm olduğunu görmek istemezdim.
“Hayatım,” diye söze başladı Paul, “burada kalsa—”
“Sen çeneni kapalı tut!” diye tersledi Zenith, lafını keserek.
Azarlanmış bir çocuk gibi sindi. Kesinlikle tek kelime etmeye hakkının olmadığı bir andı bu. Paul burada tamamen işe yaramazdı.
Zenith sıkıntılı bir ifadeyle tırnaklarını kemirdi. Belli ki o da büyük bir ikilemdeydi. Lilia’nın acı çekmesini istemiyordu; aksine, ikisi oldukça iyi arkadaştı. Son altı yılı bu evi birlikte çekip çevirerek geçirdikleri düşünülürse, muhtemelen en iyi dost olduklarını söylemek yanlış olmazdı.
Şey, tabii Lilia’nın şu an Paul’un çocuğunu taşıyor olması kısmı hariç.
Lilia bir arka sokakta tecavüze uğradığı için hamile kalmış olsaydı, Zenith hiç şüphesiz ona kol kanat gerer ve çocuğu evimizde büyütmesine izin—hayır, büyütmesi için ısrar ederdi.
Konuşmalardan çıkardığım kadarıyla, bu dünyada kürtaja erişmek pek kolay değildi.
Zenith iki ayrı duyguyla boğuşuyor gibiydi: Lilia’ya olan sevgisi ve hissettiği ihanet. Koşullar göz önüne alındığında, Zenith’in ikinci duygunun getirdiği hisleri bir kenara bırakabilmesini oldukça takdire şayan buldum. Onun yerinde olsam kıskançlığa yenik düşerdim.
Zenith’in sakinliğini koruyabilmesi, Lilia’nın kendi tavrıyla da bağlantılı gibiydi; kendini kurtarmak için tek bir laf bile etmemiş, bu kadar zamandır hizmet ettiği bir haneye ihanet etmenin tüm sorumluluğunu üstlenmişti.
Bana sorarsanız asıl sorumluluğu üstlenmesi gereken Paul’du. Suçu tamamen Lilia’ya yüklemek garipti. Hem de çok ama çok garip.
Böyle tuhaf şartlar altında yollarımızın ayrılmasına izin veremezdim.
Lilia’ya yardım etmeye karar verdim.
Ona borçluydum. Birlikte pek bir şey yapmazdık, benimle neredeyse hiç konuşmazdı ama hep oradaydı, hep yardım ederdi. Kılıç talimi yaparken terimi silmem için havlu ayırır, yağmura yakalandığımda bana banyo suyu hazırlar, ayaz gecelerde battaniye getirir, bir kitabı yanlış rafa koyduğumda yerini düzeltirdi.
Ama en önemlisi, her şeyden öte—
Benim o çok değerli külodumu biliyordu ve bu konuda ağzını sıkı tutmuştu.
Evet, Lilia onları biliyordu. Bu olay, Sylphie’yi hâlâ erkek sandığım zamanlarda yaşanmıştı. Yağmur yağıyordu, ben de odamda oturmuş botanik ansiklopedimi okuyup inceliyordum; o sırada Lilia içeri girip etrafı toplamaya başladı. Okumaya öyle dalmıştım ki temizlik yaparken raftaki gizli saklanma yerime yaklaştığını fark etmedim. Fark ettiğimde ise artık çok geçti; Lilia o kıymetli külodu çoktan eline almıştı bile.
Çok aptallık etmiştim. Neredeyse yirmi yıl boyunca tam bir asosyal olarak yaşamış, eşyalarımı sağa sola fırlatıp birinin denk gelmesini hiç umursamamıştım. Hatta porno klasörüm masaüstümün tam ortasında dururdu. Belki de bu yüzden bir şeyleri saklama becerim paslanmıştı ama eşyamın bu kadar kolay bulunacağını hiç tahmin etmemiştim. Aslında saklama konusunda fena iş de çıkarmamıştım hani! Hizmetçilere has bir süper güç falan mıydı bu?
İçimde bir yerlerde bir şeylerin yıkılmaya başladığını hissettim. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, kanımın çekildiğini hissedebiliyordum.
Sorgu başladı.
Lilia sordu: “Bunlar ne?”
Cevap verdim: “Sahi, onlar da ne öyle? Ahahahahahah.”
Lilia dedi ki: “Kokuyorlar.”
Cevap verdim: “E-evet, sanırım susam yağı gibi bir şey herhalde, değil mi?”
Lilia sordu: “Kimin bunlar?”
Cevap verdim: “Özür dilerim… Roxy’nin.”
Lilia sordu: “Yıkatmanız gerekmez mi?”
Cevap verdim: “Aman, sakın yıkamayın!”
Lilia tek kelime etmeden kıymetli külodumu kutsal saklanma yerine geri koydu. Sonra ben korkudan titrerken odadan çıkıp gitti.
O akşam kaçınılmaz aile toplantısına kendimi hazırlamıştım—ama o toplantı hiç yapılmadı. Uzun geceyi yatağımda korkudan tir tir titreyerek geçirdim ama sabah olduğunda bile hiçbir şey olmadı. Kimseye bir şey söylememişti.
Bu borcu ona ödemek boynumun borcuydu.
***
Ses tonumu elimden geldiğince çocuksu tutarak, “Anne?” diye sordum. “Aynı anda iki yeni kardeşim olacak diye neden herkes böyle üzgün duruyor?”
Şöyle safça bir izlenim yaratmak istiyordum: Lilia hamileyse ailemiz daha da büyüyecek demektir! Yaşasın! Herkes niye bu kadar üzüldü ki?
Zenith iç çekerek, “Çünkü baban ve Lilia yapmamaları gereken bir şey yaptı,” dedi; kelimelerine akıl almaz bir öfke karışmıştı. Ama bu öfke Lilia’ya yönelik değildi; Zenith suçun asıl kime ait olduğunu çok iyi biliyordu.
“Haa, anladım,” dedim. “Peki Lilia’nın babamın isteklerine karşı gelme hakkı var mı ki?”
“Ne demek istiyorsun yani?” diye sordu Zenith.
Paul’a haksızlık oluyordu ama ne ekersen onu biçerdin. Lilia’nın hatasını örtbas etme görevini tek başıma üstlenmek zorundaydım. Kusura bakma Paul. Sylphie meselesinin borcunu başka bir zaman öderdim artık.
“Yani, babamın onu tehdit edecek bir kozu olduğunu biliyorum.”
“Ne? Bu doğru mu?” dedi Zenith, şaşkınlıkla Lilia’ya bakarak.
Lilia her zamanki gibi ifadesizdi ama sanki iddiam tam isabet olmuş gibi merakla tek kaşını kaldırdı. Paul’un elinde gerçekten ona karşı bir koz mu vardı? Genelde duyup gördüklerime bakılırsa Lilia’nın elinde Paul’a karşı bir koz olması bana daha muhtemel geliyordu ama…
Neyse, boş ver. Aradığım fırsatı yakalamıştım. “Geçenlerde gece tuvalete gitmek için kalkmıştım, Lilia’nın odasının önünden geçerken babamın şöyle bir şey dediğini duydum… ‘Kimseye söylememi istemiyorsan aç bacaklarını!’”
“Ha?!” diye haykırdı Paul. “Lanet olsun Rudy, sen ne saçmalı—”
“Sen kes sesini!” diye tersledi Zenith, onu susturarak. “Lilia, bu doğru mu?”
Lilia’nın gözleri kaçamaklaştı. “Şey, yani, aslında…”
Gerçekten tam üstüne mi basmıştım? Yoksa o da sadece rolüme ayak mı uyduruyordu?
“Ah, anladım,” diye yanıtladı Zenith, durumu kavramış gibi görünerek. “Bunu yüksek sesle söylemeye dilin varmıyor.”
Paul gözlerini kırpıştırıp duruyor, ağzı bir japon balığı gibi açılıp kapanıyor ama tek kelime çıkaramıyordu. Harika. Artık bu işi bağlama vakti gelmişti.
“Anne, bence suç Lilia’da değil.”
“Herhalde öyle.”
“Bence suç babamda.”
“Sanırım öyle.”
“Babamın suçu olan bir şey yüzünden Lilia’nın bu kadar zor bir duruma düşmesi haksızlık.”
“Hımm. Sanırım.”
Annemin yanıtları umduğumdan daha kaçamaktı. Sadece biraz daha üstelemem gerekiyordu. “Ben her gün Sylphie ile oynarken çok eğleniyorum, bu yüzden küçük erkek ya da kız kardeşimin arkadaşlık edebileceği kendi yaşında birinin olması çok güzel olurdu bence!”
“Sanırım… evet.”
“Hem anneciğim, ikisi de benim erkek veya kız kardeşim olacak!”
“Pekâlâ Rudy. Anladım. Sen kazandın.” Zenith derin bir iç çekti.
Aşk olsun anne, beni de amma zorladın ha.
“Lilia, bizimle kalmanı ısrarla istiyorum,” diye buyurdu Zenith. “Artık bu ailedensin! Gitmek gibi bir aptallık yapmana izin vermiyorum!”
Ve bu konudaki son söz söylenmiş gibiydi. Paul’un gözleri fal taşı gibi açıldı; Lilia gözyaşlarını tutmak için elini ağzına götürdü.
Pekâlâ o zaman. Bu iş hallolup tatlıya bağlanmıştı.
***
Böylece bütün suç Paul’un üzerine yıkılmış halde, olayı başka bir pürüz çıkmadan atlattık. Sonunda Zenith, Paul’a sanki domuz boğazlamak üzere olan birinin soğukkanlılığıyla bakıyordu. Ona ne tür bir ceza keseceğini beklerken testislerim korkudan yukarı çekildi. Yine de Zenith gözlerindeki o bakışı koruyarak sadece odasına döndü.
Lilia ağlıyordu; yüzü tepkisiz ve ifadesizdi ama gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Paul ona sarılıp sarılmamak konusunda kararsız görünüyordu. Şimdilik çapkın adamın kendi işini halletmesine izin verecektim.
Zenith’in peşinden gittim. Bu durum Paul ile boşanmalarıyla sonuçlanırsa, başlı başına ayrı dertler açardı başımıza.
Yatak odasının kapısını çaldım ve Zenith başını dışarı uzattı. Lafı dolandırmamaya karar vererek, “Anne,” dedim, “az önce söylediklerim uydurduğum bir yalandı. Lütfen babamdan nefret etme.”
Zenith bir an afalladı ama sonra yüzünü ekşitip nazikçe başımı okşadı. “Biliyorum tatlım. O kadar berbat bir adama asla âşık olmazdım,” dedi. “Babannın kadınlara karşı zaafı vardır, bu yüzden bir gün böyle bir şeyin yaşanabileceğine kendimi hazırlamıştım. Sadece biraz ani oldu, hepsi bu.”
“Babamın kadınlara karşı zaafı mı var?” diye sordum, bilmezlikten gelerek.
“Evet. Son zamanlarda o kadar değil ama eskiden hiç seçici değildi. Rudy, dışarıda bilmediğimiz ağabeylerin ve ablaların bile olabilir.”
Saçlarımı karıştıran eliyle biraz daha baskı uyguladı.
“Büyüyünce sakın öyle biri olma, tamam mı Rudy?” Başımı ovdu—hayır, daha da sıkı kavradı. “Sylphie’ye çok iyi davrandığından emin ol, tamam mı Rudy?”
“Ah, acıdı! Elbette anne! A-acıtıyor!” Sanki gelecekte ne yapacağımı şimdiden kestirmiş gibiydi.
Yine de işler böyle kalırsa her şey yoluna girerdi. Buradan sonrasını toparlamak—artık tamamen Paul’a kalmıştı.
Yine de babamın iflah olmaz bir haz düşkünü olduğunu bilmek zordu. Benden sana başka avans yok mösyö.
Ertesi gün kılıç talimi son derece sert geçti.
Ona ayak uydurabiliyordum gerçi; tek istediğim hıncını benden bu şekilde çıkarmamasıydı.
Lilia
Açıkça söyleyeyim: Paul’u baştan çıkaran bendim.
Bu eve ilk geldiğimde böyle bir niyetim yoktu. Ama gece yarıları inlemelerini duymak, son derece tatmin olmuş bir kadın ve erkeğin koktuğu bir odayı temizlemek… Benim de ihtiyaçlarım vardı ve bunlar giderek birikiyordu.
İlk başlarda bu ihtiyaçlarımı kendi başıma halledebiliyordum. Ancak her sabah Paul’un avluda kılıç talimi yapışını izlemek, içimde hiçbir zaman tam olarak sönmemiş olan ateşi körükledi.
Onu izlemek bana ilk seferimizi hatırlattı. Birlikte çalıştığımız eğitim alanında kaldığı zamanlardı, henüz çok gençtik. Paul gece odama sızmış ve zorla benimle birlikte olmuştu. Ondan hoşlanmıyor değildim ama kesinlikle onu sevmiyordum da. Pek romantik bir karşılaşma sayılmazdı. İlk başta ağlamıştım.
Fakat benden sonra yararlanmaya kalkan bir sonraki kişi o kel, şişman bakandı. Bu durum, Paul ile olanların ne kadar daha iyi olduğunu kesinlikle anlamamı sağlamıştı. Ayrıca Paul’un bir hizmetçi aradığını duyduğumda, o zamanlar olanları pazarlıklarda koz olarak kullanabileceğimi düşünmüştüm.
Yeniden karşılaştığımızda Paul o günlere kıyasla çok daha olgun bir adam olmuştu; çocuksu havasından eser kalmamış, yerini hem bedenen hem de ruhen kendini geliştirmiş bir erkek görüntüsü almıştı. Onu gördüğümde aklımdan geçen ilk şeylerden biri, geçen altı yılın ona kesinlikle çok iyi geldiğiydi.
İlk başlarda Paul bana hiç yaklaşmaya çalışmadı. Ama arada bir kaçamak dokunuşlarla aklımı başımdan almayı ihmal etmiyordu. Yine de kendime hâkim olabiliyordum ama çok ince bir çizgide yürüdüğümün de gayet farkındaydım.
Zenith hamile kalınca her şey bir anda altüst oldu.
Paul’un ne kadar doyumsuz olduğunu bildiğimden, aklıma bunun bir fırsat olduğu fikri yerleşti. Fırsatı görünce Paul’u odama davet ettim. Yani aslında tüm suç bendeydi. Hamile kalmamı da bir ceza olarak gördüm; şehvetime yenik düşmenin ve Zenith’e ihanet etmenin cezası.
Ama affedildim. Rudeus beni bağışladı. O zeki çocuk, neler olup bittiğini doğru bir şekilde akıl edip konuşmayı tam da gitmesi gereken yere yönlendirmeyi ve hatta durumu ustalıkla tatlıya bağlamayı başardı. O kadar soğukkanlı ve hesaplıydı ki, sanki daha önce benzer bir deneyim yaşamış gibiydi.
İnsanı tedirgin eden bir durumdu... yok, henüz fırsatım varken bu düşünceleri kafamdan atmak en iyisiydi.
Rudeus beni ürkütüyordu, bu yüzden elimden geldiğince ondan uzak durmaya özen gösterdim. Çocuk zekiydi; muhtemelen ondan kaçtığımı fark etmişti. Yine de beni kurtarmıştı. Bunun ona kendini iyi hissettirdiğini hiç sanmıyordum ama kendi hisleri yerine beni ve çocuğumu seçmişti.
Hayatımın geri kalanında ona borçlu kalacaktım. O, saygımı sonuna kadar hak eden biriydi.
Evet, kesinlikle hak ediyordu. Yaşadığım sürece ona minnettar kalacaktım. Bu yüzden karnımdaki çocuk sağ salim doğup büyüdüğünde, onun genç Efendi Rudeus’un hizmetine girmesini sağlayacaktım.
Rudeus
Aradan kayda değer hiçbir olay yaşanmadan birkaç ay geçti.
Sylphie inanılmaz bir hızla gelişiyordu. Artık Orta seviye büyüleri tılsımsız yapabiliyor, ince işçilik gerektiren marifetleri sergileyebilecek noktaya geliyordu. Buna karşılık kılıçtaki becerim pek değişmemişti. Fena sayılmazdım ama Paul’a karşı henüz tek bir raunt bile kazanamamıştım; bu yüzden gelişmem beni pek de heyecanlandırmıyordu.
Lilia’nın tavrı da yumuşamıştı. Eskiden etrafımdayken hep tetikte olurdu; gerçi küçüklüğümden beri büyüyle içli dışlı olduğum düşünülürse bu gayet doğaldı. Duygularını açıkça belli etmeme huyu pek değişmese de, artık sözlerinde ve hareketlerinde bana karşı ezici bir hürmet seziyordum. Yardımıma sevindiğini anlıyordum ama keşke bunu biraz dizginleseydi.
En azından o olaydan beri Lilia benimle biraz konuşmaya başlamıştı; çoğunlukla Paul hakkındaki eski hikâyelerden bahsederdi. Görünüşe göre yıllar önce ikisi de aynı talimgâhta kılıç eğitimi almıştı. Paul’un o zamanlar çok yetenekli olduğunu ama pratik yapmaktan nefret ettiğini anlatırdı. Ya da Paul’un kasabada fink atmak için talimleri nasıl ektiğini. Veya Paul’un gecenin bir yarısı ona zorla sahip olup bekâretini aldığını... Ya da sonunda Paul’un talimgâhtan nasıl kaçtığını.
Lilia yavaş yavaş tüm bunları bana açtı. Geçmiş hakkında anlattıkça, Paul hakkındaki düşüncelerim daha da yerin dibine girdi. Resmen tecavüzcü ve aldatan bir herifti. Tam bir çöp tenekesiydi.
Yine de tamamen içi çürümüş biri sayılmazdı. Çocuksu ve sorumsuzdu; kadınların anaç duygularını da nedense bu yönüyle gıdıklıyordu. Bana karşı iyi ve sert bir baba olmaya çalışıyordu ama bu maskeyi pek sürdüremiyordu; kafasına koyduğunda sadece içten ve dobra biri gibi görünüyordu ve kesinlikle baştan aşağı kötü biri olmadığını biliyordum.
“Hadi ama, bana baksana,” dedi Paul, beni daldığım düşüncelerden çekip alarak. Kılıç taliminin tam ortasındaydık. “Büyüyünce baban gibi havalı bir herif olmak istemiyor musun?”
Bu herifteki yüzsüzlük de kimsede yoktu gerçekten.
“Karısını aldatıp ailesini dağıtma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan biri olmak çok mu havalı yani?”
“Ngh…” Paul yüzünü buruşturdu.
Yüzündeki ifadeyi görünce biraz daha dikkatli olmaya karar verdim. Güya küçük ve dünyadan bihaber bir çocuktum. Ben kimseyi aldatmazdım; kızlar kendi rızalarıyla bana gelebilirdi. Bu işleri böyle hallederdim.
“Baksanıza,” dedim, “bunu duymak sizi bu kadar rahatsız ediyorsa, annemden başkasına el uzatmayı bırakır mısınız lütfen?”
“L-Lilia hariç, değil mi?”
Bu adam hiç akıllanmamıştı.
“Bir dahaki sefere annem tek kelime etmeden ailesinin yanına taşınabilir, biliyorsunuz değil mi?”
“Guh.”
Bu herif kendine harem kurmayı falan mı hayal ediyordu? Taşrada gizli bir emeklilik hayatı sürüp güzel bir eşe, istediğinde el atabileceği bir hizmetçiye ve kılıç yolunda eğiteceği bir oğula sahip olmak mıydı amacı?
Vay canına. Doğrusu biraz kıskandım. Onun bakış açısından bakarsak muhtemelen en harika son buydu. Hani şu hafif roman serisinin sonunda hem Louise hem de Siesta’yı kapmak gibi bir şeydi. Belki de bir şeyden habersizmiş gibi davranmak yerine onun izinden gitmeliydim?
Yok yok, sakinleş. Bizim o aile toplantısı bittiğinde Zenith’in gözlerindeki bakışı hatırlıyordum. Birinin bana öyle bakmasını ister miydim sanki? Bir eş fazlasıyla yeterdi, kalsın.
“Erkeksin sonuçta,” dedi Paul. “Halden anlarsın.” Hâlâ geri adım atmaya niyeti yoktu.
Ne demek istediğini anlıyordum ama bu ona katıldığım anlamına gelmiyordu. “Altı yaşındaki bir erkek çocuğu ne anlasın?”
“Bak mesela Sylphie; ondan hoşlanıyorsun, değil mi? Büyüyünce fıstık gibi olacak.”
Doğrusu bu konuda ona haksızsın diyemezdim. “Haklısınız galiba. Gerçi bence şu an bile gayet sevimli.”
“Bak, anlıyorsun işte.”
“Öyle olsun.”
Evet, Paul beş para etmezin tekiydi ama bu konuda ikimiz de aynı kafadaydık sanki. Dışarıdan çocuk gibi görünebilirdim ama zihnen kırk yaşını geçmiş işsiz bir asalak sayılırdım. Hakiki bir çöpün sözlük tanımıydım yani.
Video oyunları söz konusu olduğunda kızlara bayılır, haremlere tapardım. Belki de özümde Paul ile aynı kumaştan, iflah olmaz bir çapkındım. Belki de Sylphie’nin iç çamaşırını çekip çıkardığım o olay, onunla aynı dili konuşmaya başladığımız andı. O günden beri Paul’un uzlaşmaya ve bana açılmaya daha istekli olduğunu hissediyordum. Zayıf yönlerimi görmek, belki de onda o mantıksız derecede sert bir baba olma arzusunu törpülemişti. O da bir yandan büyüyordu işte.
“Hehehe…”
Başımı çevirip baktığımda Paul’un pis pis sırıtıp kıkırdadığını gördüm. Bakışları bana değil, arkama dönüktü. Arkamı dönünce orada dikilen Sylphie’yi gördüm. Bizim eve gelmesi pek alışıldık bir durum değildi.
Daha dikkatli bakınca hafifçe kızardığını ve ellerini kıpır kıpır oynattığını fark ettim. Beni duymuş olmalıydı.
“Hadi, demin söylediğini bir de onun yüzüne söylesene,” dedi Paul.
Burnumdan hafifçe soludum. Bu adamı cidden hiç anlayamıyordum.
Anlaşılan Paul’un daha alacak çok yolu vardı. Yürekten gelen sözler bile, sürekli duyulup alışıldığında etkisini yitirirdi. O sözleri şimdi tekrarlamak olmazdı. Ben de Sylphie’ye sadece sessiz bir tebessümle karşılık verip el sallamakla yetindim.
Hem Sylphie henüz altı yaşındaydı; bu tür muhabbetler için önünde koskoca bir on yıl vardı. Bu körpe yaşta sürekli ona ne kadar tatlı olduğunu hatırlatırsam, büyüyünce burnu havada ve şımarık biri olup çıkardı. Önceki hayatımdaki ablam bunun yaşayan kanıtıydı.
“Şey, yani… b-bence sen de çok havalısın, Rudy,” dedi.
“Öyle mi? Teşekkürler, Sylphie!” Beyaz dişlerim göz kamaştırıcı bir parıltıyla parıldasın diye umarak sırıttım (gerçi parıldamadılar tabii).
Sylphie politik davranmakta harikaydı; yukarıya doğru bakan gözlerindeki ifadeyi neredeyse samimiyet zannedecektim. Sevimli olduğunu söylerken kesinlikle ciddiydim ama bunun altında hiçbir romantik his yatmıyordu.
En azından şimdilik.
“Pekâlâ baba. Biz çıkıyoruz,” dedim.
“Dışarıda samanların üstünde yuvarlanmayın sakın, tamam mı?”
Yok artık! Sanki yapacakmışım gibi! Benden bahsediyoruz, senden değil!
“Anne!” diye seslenmeye başladım. “Babam yine—”
“Gah! Hayır, dur!”
Böylece evimiz bugün de yine huzurlu bir gün geçirecekti.
***
Kısa bir süre sonra Zenith doğum yaptı.
Zorlu bir deneyimdi, ters doğumdu. Lilia bu haliyle gebe olmasına rağmen köyden yaşlı bir ebe çağırdı ama o bile durumun umutsuz olduğunu söyledi. O derece kötüydü.
Doğum epey uzun sürdü; hem anne hem de bebek tehlikedeydi. Lilia bildiği ne varsa ortaya koydu, ben de pek beceremediğim halde durmaksızın İyileştirme büyüleri yaparak destek oldum.
Neticede çabalarımız sonuç verdi ve doğum başarıyla tamamlandı. Bebek, ilk sağlıklı çığlıklarını atarak bu dünyaya sağ salim gözlerini açtı.
Bir kızdı. Bir kız kardeşim olmuştu. Erkek kardeş olmadığına sevinmiştim.
Fakat Lilia’nın da sancıları başlayınca rahatlamamız kısa sürdü. Hepimiz zaten bitkin düşmüştük, gardımız inmişti. Aklımdan “erken doğum” kelimeleri geçiverdi.
Ancak bu kez ebe işinin hakkını vermeyi bildi. Ters doğumlarda pek iyi olmasa da erken doğum konusunda tecrübeli olduğunu iddia ediyordu. Yaş kemale erince tecrübe de geliyordu gerçekten.
Ebenin talimatlarına uydum; Paul’un kıçına bir tekme basarak onu dalgınlığından çekip çıkardım ve Lilia’yı odama taşıttım. O bu işle uğraşırken ben de büyü kullanarak doğacak bebek için yeni bir banyo suyu hazırladım, evdeki bütün temiz bezleri ve havluları toplayıp ebenin yanına döndüm.
Oradan sonrasını ona bıraktım.
Bebek doğduğu anda Lilia tüm gücüyle Paul’un adını haykırdı. Paul yanı başında, eriyip biten bir halde onun elini tutuyordu.
Bebek, Zenith’inkine kıyasla daha küçüktü ama yine de aynı şekilde ciğerleri patlarcasına ağlıyordu. Bu da bir kızdı. İki kız evlat. İki küçük kız kardeş. Paul, her iki çocuğunun da kız olduğunu düşünürken kendi kendine mahcup bir şekilde kıkırdadı. O gün ikinci kez, yüzündeki o taze babalara has koca, aptal sırıtışa şahit oldum.
Yine de Paul hiç de özenilecek bir durumda değildi. Evdeki kadın nüfusu ikiye katlanmıştı. Böyle bir vaziyette hiyerarşinin en dibini kim boylardı peki? Muhtemelen hizmetçiyle aldatıp onu hamile bırakan o herif. Bana gelince, kendimi havalı ağabey olarak konumlandırmayı umuyordum. Paul’un saygı görmesine imkân yoktu.
Zenith’in kızına Norn adı verildi. Lilia’nın kızının adıysa Aisha oldu.
10. Bölüm:
Büyüme Sancısı
Artık yedi yaşındaydım.
İki küçük kız kardeşim Norn ve Aisha hızla büyüyordu. Altlarına işediklerinde ağlıyor, kaka yaptıklarında ağlıyor, bir şeye canları sıkılınca ağlıyor, ortada hiçbir şey yokken bile ağlıyorlardı. Gecenin bir yarısı ağlarlar, sabahın köründe ağlarlar, öğleden sonra gelip çattığında ise bilhassa cansiperane bir vaveyla kopardı.
Çok geçmeden Paul ve Zenith ortaklaşa bir sinir krizinin eşiğine geldi. Soğukkanlılığını koruyan tek kişi Lilia’ydı. “Gördünüz mü!” derdi, her zamanki gibi iki kızla da ustalıkla ilgilenirken. “İşte çocuk yetiştirmek böyle bir şeydir! Küçük Rudeus’la işler fazla kolaydı! Ona gerçek çocuk yetiştirme bile denemezdi!”
Benim durumuma gelince; önceki hayatımdaki küçük kardeşim sağ olsun, ağlayan bebeklere zaten alışkındım, bu yüzden pek umurumda olmuyordu. Övünmek gibi olmasın ama yine kardeşim sayesinde bebek bakma tecrübem de vardı; bu yüzden bezleri çevikçe değiştirir, çamaşıra ve temizliğe yardım ederdim. Paul beni izlerken kendi halinden epey utanırdı. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı öncesinde doğmuş tipik bir Japon erkeği gibi, ev işlerinden zerre kadar anlamıyordu.
Kılıçtaki ustalığı tartışılmazdı şüphesiz, kasaba halkı da ona saygı duyuyordu ama baba olmak için gereken vasıfların ancak yarısına sahipti.
Üstelik bu onun ikinci seferiydi. Sabır ver yarabbim.
***
Paul’un onurunu biraz olsun kurtarmak adına, gelin biraz onun meziyetlerinden bahsedeyim. Kabul, kusurları diz boyu bir adamdı ve aslına bakarsanız tam bir insan müsveddesiydi. Peki neden bunu anlatıyorum?
Çünkü güçlüydü. Becerileri şunlardı:
Kılıç Tanrısı Tarzı: İleri.
Su Tanrısı Tarzı: İleri.
Kuzey Tanrısı Tarzı: İleri.
Evet. Her üç ekolde de İleri seviyedeydi. Gözünüzde canlanması için şöyle diyeyim: Yetenekli birinin belli bir ekolde İleri seviyeye ulaşması için en az on yıllık sıkı bir adanmışlık gerektiği söylenirdi. Kendo terimleriyle ifade edecek olursak, dördüncü veya beşinci dan civarına denk geliyordu. Orta seviye yaklaşık birinci ile üçüncü dan arasındaydı ve kişinin tam teşekküllü bir şövalye sayıldığı mertebeydi. Aziz seviyesine ulaşmak ise altıncı dan veya daha üstüne denk bir ustalık gerektirirdi ama bunun konumuzla ilgisi yok.
Özetle Paul; kendo, judo ve karatede dördüncü dana ulaşmış ve tüm bunları eğitimini tamamlamadan yarıda bırakmış birinin becerilerine sahipti. Bir yetişkin olarak beş para etmezdi ama güç bakımından adam tescilli bir belalıydı. Üstelik henüz yirmili yaşlarının ortasında olmasına rağmen, neredeyse ürkütücü miktarda gerçek savaş tecrübesine sahipti.
Bu tecrübe onu hem kurnaz hem de pragmatik biri yapmıştı. İçgüdüsel bir mesele olduğundan yarısını bile zar zor idrak edebiliyordum ama adamın hakiki bir usta olduğu apaçık ortadaydı. Paul’un yanında geçirdiğim iki yıllık eğitimde Başlangıç seviyesinin ötesine bile geçememiştim. Belki birkaç yıl sonra vücudum daha da gelişince bu durum değişebilirdi ama şimdilik zihnimde hangi simülasyonu yaparsam yapayım, onu yenebileceğimi göremiyordum. Büyü repertuarımın tamamını kullansam ve aklıma gelen her türlü pis numarayı denesem bile zafer bana hiç de yakın hissettirmiyordu.
Paul’un canavarlarla savaştığını daha önce görmüştüm.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bunu bana bizzat göstermişti. Canavarların ortaya çıktığına dair birkaç rapor almıştı ve “bir savaşa tanık olmanın bana iyi bir tecrübe olacağını” söyleyerek uzaktan izlemem için beni peşinden sürüklemişti.
Dürüst olmak gerekirse: Gerçekten inanılmazdı.
Paul dört canavara karşı tek başınaydı. Bunlardan üçü, eğitimli Dobermanlar gibi hareket eden köpek benzeri yaratıklar, yani Taarruz Köpekleriydi. Dördüncüsü ise Yok Edici Yaban Domuzu olarak bilinen, iki ayak üzerinde duran, dört kollu domuzumsu bir ucubeydi. Domuz, arkasında nizam almış üç köpekle birlikte ormanın içinden çıkıvermişti.
Paul tek bir kılıç darbesiyle hepsinin kellesini alarak işlerini tereyağından kıl çeker gibi halletti.
Tekrar ediyorum: Gerçekten inanılmazdı.
Dövüş tarzında kendine has bir zarafet vardı; insanın kalbini hızlandıran ama izlerken de insana güven veren gizemli bir ritim. Bunu açıklayacak doğru düzgün bir kelimem yoktu ama tek bir kelimeye indirgemem gerekirse, buna karizma derdim.
Paul’un dövüş tarzının bir karizması vardı. Emrindeki adamların mutlak güvenini kazanmış, Zenith’in kalbini çalmış, Lilia’nın şehvetini körüklemiş ve hatta Bayan Eto’nun bile aklını başından almıştı. Tüm köydeki en gözde erkekti.
Karizmayı bir kenara bırakırsak, Paul’un yanımda olmasına, benden daha güçlü birinin bu kadar yakınımda bulunmasına minnettardım. O olmasaydı burnu havada bir velet olup çıkabilirdim. Büyüdeki yeteneğime güvenip birkaç canavara meydan okumaya kalkar ve bir Taarruz Köpeği sürüsüyle baş edemeyip kelimenin tam anlamıyla paramparça edilirdim.
Canavarlar yapmasa bile insanlar yapardı. Yeteneklerimin kibrine kapılsaydım, kesinlikle alt edemeyeceğim birine çatardım. Sık rastlanan bir hikâyeydi bu ve başıma ne gelse hak etmiş olurdum.
Bu dünyadaki kılıç ustaları, alışık olduğum sınırların ötesinde becerilere sahipti. Saatte elli kilometreye varan hızlarda koşabiliyorlardı ve refleksleri ile hareket takip yetenekleri dudak uçuklatıcıydı. İyileştirme büyüsünün varlığı sayesinde yaralanmalardan kaynaklanan ölümün önüne geçilebildiği için, bu kılıç ustaları düşmanlarını tek bir hamlede öldürme üzerine talim yapmışlardı. Canavarların cirit attığı bir dünyada insanların bu kadar güçlenmesi gayet doğaldı.
Yine de Paul bile sadece İleri seviyedeydi. Sırf resmi kademelerde bile sıralamada ondan çok daha üstte olan pek çok insan vardı. Ve dışarıda, Paul’un destek alsa bile yenmeyi hayal bile edemeyeceği kadar dünyaca ünlü şahsiyetler ve canavarlar mevcuttu.
Büyük balık her zaman küçük balığı yutardı sonuçta.
Bana kılıç kullanmayı öğrettiği için Paul’a minnettardım. Ancak bunun dışında baba olarak hâlâ bir hiçti. Tıpkı hem Olimpiyat altın madalyası sahibi olup hem de sabıkalı bir suçlu olan birine benziyordu.
***
Bir gün her zamanki gibi Paul ile kılıç talimi yapıyordum. O gün de onu yenemeyeceğimi bir kez daha anlamıştım. Muhtemelen ertesi gün de yenemeyecektim. Son zamanlarda hiç geliştiğimi hissetmiyordum. Yine de denemeye devam etmezsem kesinlikle daha iyiye gidemezdim.
Ayrıca o gelişme hissini yaşamasam bile vücudum talimleri hafızasına kazıyordu. Muhtemelen yani. Öyle olması gerekirdi, değil mi?
Tam bunları tartıp biçerken Paul sessizliği bozdu.
“Bu arada Rudy,” dedi aniden bir şey hatırlamış gibi, “okul işi… Yok ya, muhtemelen senin ihtiyacın yoktur. Boş ver. Hadi devam edelim.”
Sanki hiçbir şey olmamış gibi lafı hemen kesip tahta kılıcını hazır duruma getirdi.
Bunu öylece geçiştirmesine izin vermezdim. “Okul derken neyi kastettin?” diye sordum.
“Fittoa’nın başkenti Roa’da okuma yazma, aritmetik, tarih, görgü kuralları ve buna benzer şeylerin öğretildiği bir eğitim kurumu var.”
“Duymuştum.”
“Normalde senin yaşlarındayken oraya gitmeye başlarsın ama… senin pek ihtiyacın yok galiba? Okuyup yazmayı, hesap kitap yapmayı zaten biliyorsun, değil mi?”
“Şey, evet.”
Bana aritmetiği Roxy’nin öğrettiğini sanmalarına izin vermiştim. İki yeni kız bebekle birlikte evdeki maddi durum epey sıkışmıştı; Zenith de sürekli hesap defterlerini inceleyip durduğu için ona yardım etmeye karar vermiştim—bu da onda büyük bir şok yaratmıştı. Bir dahi olduğum konusunda yine bir curcuna kopacak gibi görününce bunu savuşturmak için Roxy’nin adını yumurtlayıvermiştim.
E haliyle, bu durum Roxy’nin onların gözündeki değerini artırdıysa ne âlâ.
“Ama okulu merak ediyorum,” dedim. “Orada benim yaşlarımda bir sürü çocuk olur, değil mi? Belki biraz arkadaş edinirim.”
Paul boğazına bir şey takılmış gibi yutkundu.
“Yani öyle pek matah bir yer sayılmaz. Görgü kuralları dediğin kasıntı saçmalıklardan ibaret, tarih bilmenin kimseye bir faydası yok ve kesin zorbalığa uğrarsın. Bir sürü yerel soylu veledi olacak orada gerçi ama birinci olamadıkları her an arıza çıkarırlar. Senin gibi bir çocuk aralarına girdiğinde muhtemelen çeteleşip seni hırpalarlar. Üstelik benim babam bir markiydi; sen benden bile daha düşük bir mevkide olacağın için seni daha da görmemiş bir sonradan görme olarak göreceklerdir.”
Paul’un bu özeti bizzat kendi tecrübelerinden süzülmüş gibiydi. Katı babasından ve yozlaşmış soylulardan iğrendiği için evden kaçmıştı. Görgü kuralları ve tarih, hakiki bir Asura soylusu olmanın kaçınılmaz bir parçası olduğuna göre bu derslere katlanmayı epey zor bulmuş olmalıydı.
Biz konuşurken aramızdaki havayı bariz bir gerginlik kapladı. “Sahi mi?” diye sordum. “Soyluların kızlarının epey sevimli olduğunu sanırdım.”
“Orada bir dur bakalım. Soylu kızları yüzlerine kat kat makyaj sıvar, saçlarına takıntılı bir özen gösterir ve buram buram parfüm kokarlar. Yani tamam, bazıları kılıç talimi yapar ve fıstık gibidir ama çoğunluğu vücutlarını korselerin altına gizler; üstelik birini yatağa atıp üstündekileri çıkardığında bile hiç hareket etmedikleri için vücutları vıcık vıcık ve sarkıktır. Baban bu konuda defalarca kazık yedi.” Konuşurken gözlerinde uzaklara dalıp giden bir bakış vardı.
Ne saçmalık ama. Yine de adam bu tecrübeleri yaşadıktan sonra Zenith gibi dünya güzeli bir eş bulduğuna göre belki de bir bildiği vardı.
“O zaman okula gitmesem de olur belki,” dedim. En başta Sylphie’ye öğretmek istediğim bir sürü şey vardı hâlâ. Üstelik kesin zorbalığa uğrayacağımı bildiğim bir yere gidecek kadar aklımı kaçırmamıştım. Neredeyse yirmi yıl boyunca laf olsun diye eve kapanmamıştım ya.
“Doğru karar,” dedi Paul. “Canın ille de bir şeyler öğrenmek isterse maceracı olup zindanlara dalarsın.”
“Maceracı mı?”
“Aynen öyle. Zindanlara dalmak harikadır. Oradaki hatunlar makyaj yapmaz, böylece kimin güzel kimin çirkin olduğunu bir bakışta anlarsın. Ve ister kılıç ustası, ister asker, ister büyücü olsunlar, hepsinin fiziği taş gibidir.”
Pekâlâ, bu işin pis kısımlarını bir kenara bırakırsak, okuduklarıma göre labirentler aslında bir tür canavardı. Basit mağaralar olarak başlar, ancak sihirli enerjinin birikmesiyle başkalaşarak labirentlere dönüşürlerdi.
Labirentin en derin noktasında, güç kaynağı olarak düşünebileceğiniz bir sihirli kristal bulunurdu ve bu kristal, muhafızlık görevi gören bir bölüm sonu canavarı tarafından korunurdu. Bu sihirli kristal, etrafa güçlü ve çekici bir enerji yayan bir yemdi. Canavarlar bu enerjiye kapılarak labirentin içine çekilir, orada tuzaklara kurban gider, açlıktan ölür veya kristali koruyan muhafız tarafından katledilirdi; labirent de ölen bu canavarların sihirli özünü emerdi.
Fakat yeni oluşan labirentlerin sihirli kristalleri çoğu zaman canavarlar tarafından mideye indirilir ya da mağaranın çökmesiyle tuzla buz olurdu. Bazılarının böyle eften püften sebeplerle yok olduğunu duymak, onları yaşayan birer varlık gibi gösteriyordu adeta.
Ancak bu sihirli kristallere çekilenler yalnızca canavarlar değildi. İnsanlar da onları oldukça cezbedici buluyordu. Bu kristaller belirli büyüler için katalizör olarak kullanılabilir ve oldukça yüksek fiyatlara alıcı bulurdu. Boyutları büyüdükçe fiyatları da artardı ama küçüğü bile bir insanın koca bir yılı bolluk içinde geçirmesine yeterdi. Üstelik canavarların umursadığı tek hazine bu sihirli kristallerken, insanlar için durum öyle değildi.
Zaman geçtikçe labirentin yuttuğu canavarlara ve maceracılara ait teçhizatlar sihirli enerjiyle dolup taşardı. Böylece yeni bir tür yeme dönüşürlerdi: sihirli eşyalar.
Sihirli eşyalar, kullanıcının kendi büyü enerjisine ihtiyaç duymadan kullanılabilmeleriyle sihirli aletlerden ayrılırdı. Yine de çoğu sihirli eşya öyle pek işe yarar güçlerle gelmezdi; çoğunun gücü çöp hükmündeydi. Yine de aralarında kullanıcıya Aziz mertebesindeki bir büyücünün yeteneklerini bahşeden bir tanesine denk gelme ihtimaliniz vardı. Bu tarz eşyalar bir servet değerindeydi ve insanlar köşeyi kısa yoldan dönme hayalleriyle labirentlerin derinliklerine dalardı.
Fakat büyük çoğunluğu ödüllerine ulaşamadan can verir, ölümleriyle labirenti beslerdi; zira labirent onların sihirli özlerini alıp daha da büyümek ve derinleşmek için kullanırdı. Köklü labirentlerin derinliklerinin hazine yığınlarıyla dolup taşmasının sebebi buydu işte.
Bilinen en eski ve en derin labirent, Kızıl Ejder sıradağlarındaki kutsal Ejder Haykırışı Dağı’nın eteğinde bulunan Ejder Tanrısı Çukuru’ydu. Okuduğum kadarıyla en az on bin yıldır oradaydı ve yaklaşık iki bin beş yüz kattan oluştuğu tahmin ediliyordu.
Görünüşe göre bu devasa zindan, Ejder Haykırışı Dağı’nın tam zirvesindeki bir deliğe bağlıydı. O deliğe atlayarak muhtemelen doğrudan en derin kata kadar dalabilirdiniz ama bu numarayı deneyip de sağ dönen tek bir Allah’ın kulu bile olmamıştı.
Bu arada o “delik” bir volkan krateri falan değildi. Söylentiye göre bizzat labirent kızıl ejderhaları yutmak için açmıştı orayı; yakınından biri uçacak olsa Çukur onu koca ağzıyla içine çekiveriyordu.
Bu efsaneyi doğrulayacak pek bir kanıt yoktu gerçi. Yine de Çukur’un kadim bir canavar olduğu düşünülünce kulağa o kadar da imkânsız gelmiyordu.
Salt zorluk açısından bakacak olursak… İlahi Kıta’da yer alan ve adına yaraşır Cehennem ile Ringus Denizi’nin ortasındaki İblis Mağarası vardı. İkisine de ulaşması bile ölümcül derecede zordu, yani oraya vardıktan sonra erzak tazelemek neredeyse imkânsızdı. Aşırı derinlikleri ve içlerini öyle ağırdan alarak keşfedemeyeceğiniz gerçeği göz önüne alındığında, bir maceracının karşılaşabileceği en çetin sınavlar olarak nam salmışlardı.
Şu an için bu konudaki bilgim bundan ibaretti.
“Labirentlerle ilgili biraz bir şeyler okumuştum…”
“Ha, Üç Kılıç Ustası ve Labirent’i diyorsun, değil mi? Öyle efsanevi bir zindanı keşfetmek, adını tarihe yazdırmanın kesin yoludur. Sen de bir şansını denemeyi düşündün mü hiç?”
Üç Kılıç Ustası ve Labirent, ileride Kılıç Tanrısı, Su Tanrısı ve Kuzey Tanrısı olarak anılacak üç dahi genç savaşçının hikâyesiydi. Kitap ilk tanışmalarıyla başlıyor ve onları devasa bir labirente meydan okumaya götüren türlü dönemeçlerle devam ediyordu. Yol boyunca bolca çekişme, kahkaha ve erkek erkeğe kurulan dostlukların yanı sıra birkaç acı veda da vardı; sonunda da tabii ki amaçlarına zaferle ulaşıyorlardı.
O kitaptaki labirent sadece yüz kat kadardı gerçi, ama o kadarı bile yetip de artıyordu.
“Ama o sadece bir hikâye değil mi?”
“Yok canım. Nesiller boyu aktardığımız o üç büyük ekolün o labirentin içinde doğduğunu söylerler.”
“Hmm, öyle mi? Ama o adamlar Tanrı sınıfı kılıç ustaları oldukları halde binbir türlü zorluk çekmişler… Benim orada beş dakika bile dayanabileceğimi sanmıyorum.”
“Hadi oradan, ben eskiden zırt pırt labirentlerde gezinirdim be. Senden bir şeycik olmaz.”
Paul hemen, Balıkadamlarla dolu bir labirente girmek için bir grup insan savaşçıyla birlik olan genç bir Oni adamın ve birkaç yoldaşlarının canı pahasına kazandıkları zaferin hikâyesine daldı. Ben daha bunu sindiremeden, kazara bir labirente düşen, tesadüfen kendi büyücüsünü kaybetmiş bir partiye katılan ve savaşın hararetiyle içindeki gizli yetenekleri keşfeden beceriksiz bir büyücünün hikâyesine geçti.
Sanki Paul bu konuşmanın provasını önceden yapmış gibiydi.
Düşününce… kılıç ustası olmamı istiyordu, değil mi? Sanırım planı kafamı macera hikâyeleriyle doldurup aklımı labirentler ve dramatik savaş hayalleriyle çelmekti. İlgimi çekmiyor değildi hani, özellikle de labirentlerin kendisi söz konusu olduğunda. Ama genel olarak bakınca kulağa fazlasıyla tehlikeli geliyordu.
Bir kere, o kitaptaki insanların eceli fena halde ansızın geliyordu. Üç kılıç ustası tek karakterler değildi elbette, ama seferden sağ çıkan yegâne kişiler onlardı. Yoldaşlarından biri daha lafın ortasındayken nereden geldiği belirsiz bir ateş topuyla kömüre dönmüştü. Bir diğeri yerdeki bir delikten aşağı düşüp pestil olmuştu. Ha, bir de saklandığı yerden kafasını çıkardığı an ikiye biçilen bir herif vardı. Korkunç canavarları tereyağından kıl çeker gibi devirebilecek kadar güçlü savaşçılar bile en ufak bir dikkatsizlik anında tuzaklara kurban gidiyordu.
Bizim üç kahraman ana karakter oldukları için bu engelleri burunları bile kanamadan aşmışlardı, ama benim gibi sakar birinin bunu başarabileceğinden şüpheliydim. Ne de olsa dünyadan bihaber bir tiptim ben.
“Ne diyorsun? Maceracılık da bayağı eğlenceli olabilir, değil mi?”
“Hadi ama, ciddi olamazsın.”
Sırf heyecan olsun diye kendimi neden bile bile tehlikeye atayım ki? Paul’ünkü gibi kadınlarla dolu, rahat bir hayat kulağa çok daha cazip geliyordu.
“Ben hayatımı etek peşinde koşarak geçirmeye daha yatkınım sanki.”
“Oho! Harbi benim oğlumsun be!”
“İdealim, tıpkı sevgili babacığım gibi kendime ufak bir harem kurmak.”
“Sahi mi? Şimdilik teker teker kovalasan daha iyi edersin ama.”
Paul sırıtırken arkamı işaret etti. Döndüğümde suratı fena halde asılmış bir Sylphie ile burun buruna geldim.
Harika zamanlama, aptal kafam.
***
Son zamanlarda odamda Sylphie ile çokça vakit geçiriyor, ona temel matematik ve fen anlatıyordum. Sözsüz büyü yapmanın gerçekte nasıl çalıştığını ayrıntılarıyla anlamasını sağlamanın en kestirme yolu bu gibi görünüyordu.
Ne yazık ki önceki hayatımda ortaokuldan sonra okulu bırakmıştım. Gerçi lafta kafasızlara layık bir liseye kapağı atmıştım ama hemen ardından terk etmiştim.
Haliyle ona öğretebileceklerimin belirgin bir sınırı vardı. Kitap bilgisi her şey demek değildi elbet… ama derslerimi biraz daha ciddiye almadığım için kendime kızmaya başlıyordum.
Şu ana kadar Sylphie temel okuma yazmayı sökmüş, iki basamaklı sayıları çarpmayı kavramıştı. Çarpım tablosunda biraz zorlanmıştı ama kız aptal değildi kesinlikle. Muhtemelen bölmeyi de yakında çözerdi. Büyünün yanı sıra ona bazı temel bilimsel kavramları da öğretiyordum.
“Su ısıtılınca neden, şey… buhara dönüşüyor?”
“Şöyle ki, su doğal olarak havaya karışır ama bunun için biraz ısı gerekir. Dolayısıyla hava ne kadar ısınırsa o kadar kolay karışır.”
Bugün buharlaşma, yoğuşma ve yağış döngüsünü işliyorduk.
“…?”
Sylphie’nin yüz ifadesinden ne dediğimi pek anlamadığı apaçık ortadaydı. Yine de genel olarak çabuk öğrenen biri olduğunu kanıtlamıştı. Muhtemelen hep dikkatini verdiği ve elinden geleni yaptığı içindi.
“Şey… Temelde yeterince ısıtırsan her şey erir, tamam mı? Yeniden soğursa da katı haline döner.” Öğretmen falan olmadığım için elimden gelenin en iyisi buydu.
Zaten Sylphie benden daha zekiydi. Muhtemelen aklına yatana kadar kendi kendine birkaç şey denerdi. Büyü sayesinde bu tür deneyler için öyle alet edevata da pek ihtiyaç kalmıyordu.
“Her şey eriyebilir mi? Taşlar bile mi?”
“Aynen öyle. Ama fena halde yüksek bir ısı gerekir.”
“Sen eritebilir misin, Rudy?”
“Elbette.” Gerçi hiç denememiştim.
Yine de iyice odaklandığımda etrafımdaki havadaki farklı elementleri kabaca ayırt edebiliyordum artık. Muhtemelen bir taşa eriyene kadar oksijen ve hidrojen basabilirdim.
Bu arada, aniden bir lav patlaması yaratmanı sağlayan Magma Fıskiyesi adında bir büyü de vardı. Bana toprak ve ateş büyüsünün birleşimi gibi geliyordu ama İleri düzey bir ateş büyüsü olarak sınıflandırılmıştı.
Burada her şeyi muntazam disiplinlere ayırmayı seviyorlardı ama aslında hepsi birbiriyle bağlantılıydı. Büyülerini güçlendirmenin tek yolu daha fazla ham büyü gücü pompalamak değildi; örneğin yanıcı gazları kontrol ederek çok daha verimli bir şekilde yoğun ısı üretebilirdiniz.
Şimdiye kadar bunları çözmüştüm. Ama ötesi gelmemişti. Roxy gittiğinden beri büyücülük kabiliyetim pek gelişmemişti aslında. Sadece elimdeki büyüleri birleştirmenin, onları daha etkili kullanmanın ve ufak tefek bilimsel dokunuşlarla güçlerini artırmanın yollarını bulup duruyordum.
Dışarıdan bakınca muhtemelen güçleniyormuşum gibi görünüyordu… ama daha çok bir duvara toslamışım gibi hissettiriyordu. Mevcut bilgi seviyemle, şu an yapabildiklerimden daha zorlu bir şeyi asla başaramayabilirdim.
Eski hayatımda ihtiyacım olduğunda internetten bilgi bulmak çok kolaydı, gelgelelim
bu dünyada öyle pratik bir şey yoktu. Belki de cidden bana öğretecek birine ihtiyacım vardı…
“Hmm. Okul, ha…?”
Roxy büyücülük okullarının çok katı kuralları ve standartları olduğundan bahsetmişti ama belki birine girmenin bir yolunu bulabilirdim.
“Okula mı gideceksin, Rudy?”
Görünüşe göre sesli düşünmüştüm. Sylphie yüzünde endişeli bir ifadeyle bana doğru döndü.
Bu hareket zümrüt yeşili saçlarının hafifçe dalgalanmasına neden oldu. Son zamanlarda biraz uzatıyordu… muhtemelen ayda bir üstü kapalı çıtlattığım içindi. Şu an sadece küt sayılabilecek bir boydaydı ama o dağınık buklelerinin kafasını her oynattığında kıpırdamasını izlemek pek hoştu.
Yakında at kuyruğu kıvamına gelirdi.
“Yok, öyle bir niyetim yok. Babam öyle acımasızca zorbalığa uğrarsın ki hiçbir şey öğrenemezsin diyor.”
“Ama yine bir tuhaf davranıyorsun…”
Bir dakika, ciddi miydi?
Bunu ilk kez duyuyordum. Yine mi çuvallamıştım? Halbuki onun yanındayken “dünyadan bihaber masum çocuk” rolünü sürdürmek için o kadar çabalıyordum ki…
“Annemle babama sorarsan bebekliğimden beri tuhafım zaten.”
Ufak bir şakayla ağzını aramaya çalışıyordum ama Sylphie kaşlarını çatıp başını iki yana salladı.
“Onu kastetmedim. Son zamanlarda biraz üzgün gibisin.”
Ha. Oh be.
Bir şekilde gerçek yüzümü gördü diye ödüm kopmuştu, meğer sadece benim için endişeleniyormuş.
“Şey, son zamanlarda pek ilerleme kaydedemedim de. Ne büyüde ne de kılıçta bir arpa boyu yol gidebiliyorum.”
“Ama şimdiden inanılmazsın ki, Rudy…”
“Yaşıma göre belki.”
Doğru, muhtemelen bu dünyada benim seviyemde pek çocuk yoktu. Yine de dişe dokunur pek bir şey başarmış sayılmazdım. Büyüdeki “hünerim” kısmen önceki hayatımın anılarından, kısmen de sözsüz büyü yapmayı erkenden kavramış olmamdan ileri geliyordu. Bu iki etken bana çoğu insanın önünde bir avantaj sağlamıştı. Ama şimdi bu duvara toslamıştım ve aşmanın bir yolunu bulamıyordum. Çoğu boşa geçmiş otuz dört yılı hatırlıyor olmamın artık pek bir faydası kalmamıştı.
Fırsatım varken ders çalışmadığım için kendime lanet okumak kolaydı ama olan olmuştu bir kere. Hem önceki dünyamdaki gerçekler bu dünyada her zaman geçerli olacak diye bir kural da yoktu. Buranın keşfetmem gereken kendi kuralları vardı. Sonsuza dek eski anılarıma sırtımı dayayamazdım.
Buradaki temel kanun büyüydü. Ve onu anlamak için bu dünyayı anlamam gerekiyordu.
“Yine de sanırım artık bir sonraki adımı atma vaktim geldi, anlıyor musun?”
Sylphie büyüde durmaksızın ilerliyor, her geçen gün daha da akıllanıyordu. Onun gelişimini izlemek beni biraz zavallı hissettirmeye başlamıştı. Onun yanında yerimde sayıyordum resmen.
Şimdilik kendimi bu hikâyenin dünyadan bihaber ana karakteri olarak görebilirdim. Ama şu kibirli kıçımı toparlamazsam, bu kız günün birinde beni fena halde sollayacaktı.
Sylphie kaşlarını daha da çatarak üsteledi. “Bir yere mi gideceksin?”
“Yani, belki,” diye cevap verdim. “Babam labirent keşfetmeyi denemem gerektiğini söyledi, hem bu köyde yapabileceğim pek bir şey kalmadı… Sanırım sonunda bir okula gideceğim ya da maceracılığı deneyeceğim.”
Öyle lafın gelişi, pek de düşünmeden söyleyivermiştim. Ama nedense…
“H-hayır!” diye bağırdı Sylphie ve kollarını boynuma doladı.
Oho. Bu da ne böyle, hmm? İtiraf sahnesi vakti mi geldi yoksa?!
Fakat bu düşünce aklımdan geçerken bile titrediğini fark ettim.
“Şey… Sylphiette Hanım?”
“Hayır… Hayır… Hayır!”
Kız beni öyle bir sıkıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. Ne diyeceğimi bilemeyip bir an sessiz kaldım.
“Git… Gitme, Rudy! Hık… Ühüüü!”
Bunu olumsuz yorumlamış olacak ki Sylphie hüngür hüngür ağlamaya başladı. Minik omuzları sarsılarak yüzünü göğsüme gömdü.
Ha? Ciddi misin? Neler oluyor yahu?
Şu an için kızın teselliye ihtiyacı olduğu açıktı, bu yüzden başını okşayıp sırtını sıvazladım. Kollarımı Sylphie’ye doladım. Yüzümü saçlarına gömdüğümde, son derece güzel koktuğunu fark ettim.
Aman tanrım. Katıksız bir saadet.
Onu öylece… yanımda tutabilir miyim? Lütfen?
“Hık… Lütfen, Rudy… Git… Gitme bir yere…”
Aman diyeyim. Kendine gel aptal.
“T-tamam…”
Aslında gayet mantıklıydı.
Bir süredir Sylphie neredeyse her gün sabahın köründe bize geliyordu. Kılıç talimi yapışımı mutlulukla izliyor, ardından büyüye ve derslerine geçiyorduk.
Birdenbire çekip gitsem, Sylphie’nin bütün günlük rutini yok olacak ve yine bir başına kalacaktı. Artık büyüsüyle zorbaları savuşturabiliyordu gerçi ama başka arkadaş edindiği de yoktu.
Bunu düşündükçe ona karşı sevgim daha da kabarıyordu. Sylphie’nin bu denli değer verdiği tek kişi bendim. O benimdi, yalnızca benim.
“Anladım, tamam mı? Hiçbir yere gitmiyorum.”
Böyle tatlı bir kızı bir kenara atıp çekip gitmeyi nasıl düşünebilirdim ki? Ne yapacaktım hem? Büyümü mü geliştirecektim? Batsın büyüsü. Zaten İleri ve Aziz seviye büyüler yapabiliyordum. Roxy’nin yaptığı gibi özel ders vererek hayatımı kazanmaya fazlasıyla yeterdi bu. O halde neden kendi ayaklarımız üzerinde durabilecek yaşa gelene kadar Sylphie ile burada kalamıyordum ki?
Bana gayet mantıklı geliyordu. Birlikte büyüyecektik… ve o da benim kusursuz kadınıma dönüşecekti.
Hikaru Genji tarzı, bebeğim!
Kheheheh.
…Hass! Hayır. Hayır. Kötü düşünceler. Kötü düşünceler bunlar.
Hani şu ‘dünyadan bihaber’ ayakları noldu birader? Fena halde gaza geliyorsun.
Hm. Gerçi şöyle bir durum var… Kural kitabında saf ayağına yatan bir ana karakterin çocukluk arkadaşının beynini yıkayamayacağına dair bir madde yok, değil mi?
Gah! Ne saçmalıyorum ben?! Ama… offf.
Kız henüz altı yaşındaydı. Benden çok hoşlandığı açıktı ama henüz romantik bir aşk hissedecek yaşta değildi.
Yani, şey… evet. Bunları şimdilik askıya alalım.
Ama ne zamana kadar? Asıl mesele buydu. On yaşına basana kadar beklemem mi gerekiyordu? On beşe mi? Yoksa daha da mı büyüğüne…?
Ya zamanını boşa harcadım diye sonunda benden nefret ederse?
Şimdilik sevgi göstergesi tavandaydı ama sonsuza kadar öyle kalacağının garantisi yoktu. Sıfıra düşerse bunu kaldırabilir miydim?
Hayır. Asla!!! Ben haddini bilen bir adamım ulan!
Cidden, öyle yumuşak, öyle sıcak ve pofuduk ki! Üstelik acayip güzel kokuyor! Şu an bana içini döküyor ve ben burada öylece aval aval oturacak mıyım?! Bu çok saçma! İkimiz de ne hissettiğimizi biliyoruz, o zaman bunu bir üst seviyeye taşımalıyız!
Kıymetli zamanımı neden boş yere harcayayım ki? Neden yanlış karar verdiğimi kabullenmeyeyim?!
Tamamdır. Kararımı verdim! Onu tam hayalimdeki kıza dönüştüreceğim!
Artık… artık saf ayağına yatmak yok, Sylphieeee!
“Hey, Rudy… sana mektup var.”
Tam o anda Paul odaya daldı ve beni kendi dünyamdan çekip çıkardı—hem de tam zamanında. İrkilerek Sylphie’den ayrıldım.
Sevgili babacığım bu hareketiyle muhtemelen bir teşekkürü hak etmişti. Fazlasıyla zavallı bir kötü karaktere dönüşmeme şunun şurasında iki dakika kalmıştı.
Yine de bir erkeğin sabrının bir sınırı vardı. Bu fırtınayı atlatmıştım ama bir dahaki sefere ne olacağını kestirmek imkânsızdı.
***
O gün aldığım mektup tesadüf bu ya, Roxy’dendi.
Sevgili Rudeus, nasılsın?
İnanması güç ama ayrılalı iki yıl su gibi akıp geçmiş.
Benim cephede işler nihayet biraz duruldu, ben de fırsat bulmuşken yazayım dedim.
Şu anda Shirone Krallığı’nın başkentinde kalıyorum. Çeşitli labirentleri keşfederken kendime biraz nam salmışım anlaşılan, bu sayede bir prense özel ders vermek üzere işe alındım.
Ona ders vermek bana Greyrat malikânesinde geçirdiğim günleri hatırlatıyor. Bir kere prens, orada ders verdiğim o genç adama epey benziyor. Senin kadar yetenekli olmasa da kıvrak zekâlı bir çocuk ve kendi çapında umut vadeden genç bir büyücü. Ne yazık ki tıpkı adını anabileceğim bir başkası gibi, o da iç çamaşırlarımı çalmaya ve ben üstümü değiştirirken beni dikizlemeye meyilli. Kişiliği biraz fazla kibirli ve senden çok daha enerjik, ama genel olarak davranış kalıplarınız fena halde benziyor.
Acaba hırslı erkeklerin hepsi özünde azgın birer hayvan mıdır? Ona ders vermeyi bitiremeden bana saldırır mı diye biraz endişelenmiyor değilim. Dürüst olmak gerekirse, sizlerin benim bu bir deri bir kemik vücudumda neyi bu kadar çekici bulduğunuzu anlayabilmiş değilim.
Hmm. Belki de bunları yazmamalıydım. Biri okursa kraliyet ailesinin onurunu lekelemekten beni zindana atabilir.
O köprüyü oraya varınca geçerim artık. Zaten hiçbirini kötü bir niyetle söylemiyorum.
Her halükarda kraliyet sarayı, kaldığım süre boyunca beni “saray büyücüsü” olarak atamayı planlıyor gibi görünüyor. Hâlâ üzerine atılmak için sabırsızlandığım bir sürü büyü araştırması var, dolayısıyla bu durum gayet işime gelir.
Ha, aklıma gelmişken—nihayet Kral seviyesi su büyüleri yapmanın püf noktasını çözdüm. Buradaki kraliyet kütüphanesinde tesadüfen bu konuda faydalı kitaplar vardı. Aziz seviyesi büyüde ustalaştığımda gelebileceğim en son noktanın bu olduğunu sanmıştım ama eski usul birazcık çaba gerçekten çok işe yarıyormuş.
Şimdiye kadar İmparator seviyesi su büyüleri yapmaya başladıysan hiç şaşırmam, Rudeus. Ya da belki ufkunu genişletip başka bir disiplinde Aziz seviyesine ulaşmışsındır? Bilgiye olan açlığını bildiğimden, Şifa veya Çağırma sanatlarına da el attığını tahmin edebiliyorum.
Gerçi kılıç talimine odaklanmayı seçmiş de olabilirsin. Dürüst olmak gerekirse biraz hayal kırıklığına uğrarım ama her iki türlü de dünyada iz bırakacağından şüphem yok. Şahsen ben bir Su Azizi büyücüsü olmayı hedefliyorum.
Daha önce de bahsettiğim gibi… büyü çalışmalarında tıkandığını hissedersen, git Ranoa Büyü Üniversitesi’ne kaydol. Tavsiye mektubu olmadan giriş sınavına girmen gerekir. Ama bunun senin için en ufak bir zorluk teşkil edeceğini sanmıyorum.
Öyleyse, tekrar görüşene dek—
Roxy
Not: Cevabın buraya ulaştığında saraydan ayrılmış olma ihtimalim yüksek, bu yüzden kendini cevap vermek zorunda hissetme.
Hadi be. Resmen kendime getirdi bu mektup.
Haritada Shirone Krallığı’nı bulmam bir dakikamı aldı. Merkez Kıta’nın güneydoğu kısmında küçük bir ülkeydi. Kuş uçuşu buradan çok uzak sayılmazdı ama aradaki dağ sırası kızıl ejderhalarla kaynadığı için geçmek imkânsızdı. Yolu uzatıp güneyden dolaşmak gerekiyordu.
Neresinden baksanız Shirone uzak bir diyardı. O büyü üniversitesine ev sahipliği yapan Ranoa’ya gelince… oraya varmak için de kuzeybatıya doğru koca bir kavis çizmek gerekiyordu.
“Hmm…”
En azından Roxy’nin bana neden Kral seviyesinin üzerindeki büyülerden hiç bahsetmediğini şimdi anlamıştım. O zamanlar kendisi de daha üst seviyedeki büyüleri bilmiyordu.
Mektuba kısa ve muğlak bir cevap yazmaya karar verdim. İçinde bulunduğum acınası durumu bütün çıplaklığıyla anlatmaya gerek yoktu. Kızın gözünde bir tür dâhi portrem vardı ve onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum.
Her neyse… Ranoa Büyü Üniversitesi, ha?
Roxy orayı hep harika bir yermiş gibi anlatırdı. Ama evden pek yakın sayılmazdı ve Sylphie’yi burada öylece yüzüstü bırakamazdım.
Ne yapmalıydım?
Şimdilik mektubumu bitirdim, biraz duraksadım ve ardından kısa bir not ekledim.
Not: Külotunu çaldığım için özür dilerim.
***
Ertesi gün ailemin yemek masasında toplanmasını bekledim ve ardından harekete geçtim.
“Baba, bencilce bir istekte bulunabilir miyim?”
“Hadi oradan, asla.”
…ve anında reddedildim.
Neyse ki Paul’ün bu cevabı, yanında oturan Zenith’ten kafasına okkalı bir tokat yemesine yol açtı. Diğer yanında oturan Lilia’dan da bir takip saldırısı geldi.
Şu beklenmedik hamilelik meselesinden bu yana Lilia, bir hizmetçi gibi bize servis yapmak yerine yemek masasında aramıza katılıyordu. Görünüşe göre artık resmen ailenin bir parçasıydı.
Bu ülkede çok eşlilik… var mıydı ki? Aman, her neyse. Benim derdim değil!
Zenith, o sırada başını ellerinin arasına almış olan kocasına ters ters bakarak, “Sen babana ne istediğini söyle yeter, Rudy. O bir yolunu bulur,” dedi.
Lilia da destek vererek, “Küçük efendi bugüne kadar neredeyse hiçbir şey istemedi. Bu, babalık vakarınızı göstermek için altın bir fırsat, Paul Efendi,” diye ekledi.
Paul yerine kurulduktan sonra kollarını kavuşturup çenesini otoriter bir tavırla öne doğru uzattı. “Bakın hele, çocuk öyle çılgınca bir şey istiyor ki sadece konuyu açabilmek için bile izin istedi. Her neyse, muhtemelen imkânsız bir şeydir.”
Bu yorumu, kafasını tekrar masaya yapıştıran iki şaplak daha kazanmasına yol açtı. Bildiğimiz klasik aile komedisi işte.
Pekala, doğrudan sadede gelelim.
“Mesele şu ki son zamanlarda büyü çalışmalarımda tıkanıp kaldım. Bu yüzden de Ranoa Büyü Üniversitesi'ne gitmeyi umuyordum…”
“Öyle mi?”
“Fakat bundan Sylphie’ye bahsettiğimde gözyaşlarına boğuldu ve onu bırakıp gitmemem için bana yalvardı.”
“Vay be, amma canlar yakıyor kerata! Kime çekti acaba?”
Bunu da iki şaplak daha takip etti tabii ki.
“En ideali ikimizin birlikte gitmesi olurdu ama Sylphie’nin ailesinin maddi durumu bizimki kadar iyi değil. İkimizin de masraflarını karşılamayı düşünüp düşünmeyeceğinizi sormak istedim.”
“Hadi ya?”
Dirseklerini masaya dayayan Paul, bana gözlüklü bir komutanı andıran keskin bir bakış fırlattı. Gözleri son derece ciddiydi; eline kılıç aldığında takındığı o ifadenin aynısıydı.
“Cevabım hayır.”
Beni bir kez daha geri çevirmişti. Ancak bu seferki öyle şakaya gelir türden değildi; Zenith ve Lilia da sessizliklerini korudular.
“Üç gerekçem var. Birincisi, kılıç eğitimin henüz bitmedi. Şimdi bırakırsan, ilerleme umudu kalmayan müzmin bir amatör olarak kalırsın. Eğitmenin olarak buna izin veremem. İkincisi, para meselesi. Seninkini belki karşılarız ama üstüne bir de Sylphie’ninkini ödeyemeyiz. Büyü okulları ucuz değil ve bizim de para basan bir ağacımız yok. Üçüncüsü, henüz yedi yaşındasın. Zeki bir çocuksun ama bilmediğin daha bir sürü şey var ve hayat tecrübesi konusunda fena halde eksiksin. Seni şu anda salıvermek sorumsuzluk olur.”
Paul’ün reddetmesi beni zerre kadar şaşırtmadı. Fakat vazgeçecek de değildim. Eskisinin aksine, bu seferki reddini mantıklı ve iyi temellendirilmiş üç itiraza dayandırıyordu. Bu da demekti ki o maddeleri çözersem iznini koparabilirdim.
Acele etmeye gerek yoktu. Zaten bütün bunların yarın hemen gerçekleşmesini beklemiyordum.
“Anladım baba. Kılıç eğitimime seninle devam edeceğim, elbette… ama bunun gerçekleşebilmesi için sence kaç yaşıma gelmem gerekiyor, sorabilir miyim?”
“Bakalım… On beş mi? Yok, on iki diyelim. En azından o zamana kadar buralarda kal.”
On iki mi? Hmm. Hatırladığım kadarıyla bu ülkede çocuklar on beşinde reşit oluyordu.
“Özellikle neden on iki yaşını seçtiğini sorabilir miyim?”
“Ben de evden ayrıldığımda o yaştaydım çünkü.”
“Anladım. Peki o zaman.”
Paul bu konuda taviz verecek gibi görünmüyordu. Tartışıp da adamın damarına basmanın bir âlemi yoktu.
“O halde son bir şey daha.”
“Olur.”
“İş bulmama yardım eder misin? Okumam, yazmam ve aritmetiğim var, dolayısıyla fena bir özel ders öğretmeni olmam. Büyücü olarak çalışmaya da itirazım yok. Hangisi daha iyi kazandırıyorsa onu yaparım.”
Paul gözlerini kısarak, “İş mi istiyorsun? Neden?” diye sordu.
“Sylphie’nin okul parasını kendim kazanmak istiyorum.”
“Bunu yapmanın onun iyiliğine olduğunu sanmıyorum.”
“Olmayabilir. Ama benim iyiliğime olduğunu düşünüyorum.”
Oda uzun bir an boyunca derin bir sessizliğe gömüldü. Oturduğum yerde huzursuzca kıpırdanma isteğime güçlükle engel oldum.
“Demek öyle. Olay bu yani, ha?”
Nihayetinde Paul, görünüşe göre bir şeylere ikna olarak kendi kendine başını salladı.
“Pekala, tamam. O halde senin için bir şeyleri araştıracağım.”
Zenith ve Lilia’nın yüzlerinde artık açıkça bir endişe okunurken, Paul’ün gözlerindeki ifade bana sözüne güvenebileceğimi söylüyordu.
Ailem yemeklerine dönerken ben de minnetle başımı eğip, “Çok teşekkür ederim,” dedim.
Paul
Bunu hiç beklemiyordum doğrusu.
Oğlumun hızlı büyüdüğünü biliyordum ama çoğu çocuk en erken on dört veya on beş yaşına gelene kadar böyle konuşmaya başlamaz. Kılıç Tanrısı Tarzı'nda İleri seviyeye ulaştığım on bir yaşıma kadar ben bile bu evreye gelememiştim. Bazı insanlarsa buraya asla ulaşamaz.
Neydi o laf? “Hayatı çok hızlı yaşama, yoksa ne olduğunu anlamadan biter.”
Vaktiyle savaşçının biri bana bunu söylemişti. O zamanlar sadece gözlerimi devirmiştim. Bana göre diğer herkes her şeyi fazlasıyla ağırdan alıyordu. Her insanın bir şeyler başarabileceği sınırlı bir zaman aralığı vardı ama kimsede zerre kadar acele etme duygusu yok gibiydi.
Fırsatım varken yapabileceğim her şeyi yapmak istiyordum. Biri çıkıp sonradan beni eleştirecek olursa da neyse, o köprüye vardığımda düşünürdüm.
Tabii elimden gelen her şeyi “yapmam” sayesinde en sonunda kendimi hamile bir eşle buluvermiştim. Maceracılık işini bırakıp kendime şövalye olarak düzenli bir iş bulmak için de soylu akrabalarımın bağlantılarına yaslanmak zorunda kalmıştım.
Gerçi orasını şimdilik boş verelim. Asıl mesele, Rudeus’un işleri benim hayatımda hiç yapmadığım kadar hızlı bir tempoda ele almasıydı. Çocuk öyle hızlı koşuyordu ki onu izlemek bile beni biraz tedirgin ediyordu.
Ben gençken etrafımdaki yetişkinlerin de benzer şeyler düşündüğüne eminim. Ancak arada büyük bir fark vardı: Rudeus, eskiden benim yaptığım gibi rastgele oraya buraya saldırmak yerine aslında işleri önceden planlıyordu. Kişiliğinin bu yönünü Zenith’ten aldığını varsaymak zorundayım.
Yine de onu biraz daha buralarda tutmam gerektiğini düşünüyorum.
Aklımda bu düşünceyle bir mektup yazmaya başladım.
Tıpkı Laws’un geçen gün bana anlattığı gibi, Sylphie’nin Rudeus’a epey bağlandığı açıktı.
Kızın gözünde o, hem kendisini erken çocukluğunun sefaletinden kurtaran beyaz atlı prensti hem de tüm sorularını yanıtlayabilen her şeyi bilen bir ağabeydi.
Ona hayran olduğu besbelliydi. Hatta son zamanlarda ona karşı hisler beslemeye de başlamış gibiydi.
Laws ise kendi adına, ikisinin günün birinde dünyaevine girmesini umduğunu söylemişti. O sıralar aileye böylesine tatlı bir kızın katılacağı ihtimali beni epey memnun etmişti… ama Rudeus’un bugün söylediklerini duyduktan sonra durumu yeniden değerlendirmem gerekti.
Şu anda kız resmen onun avucunun içindeydi. Eğer ikisi bu şekilde büyümeye devam ederlerse Sylphie, Rudeus’a ebediyen bağımlı kalacaktı. Bir yetişkin olduğunda bile.
Hâlâ “soylu” olduğum zamanlarda buna benzer birkaç vaka görmüştüm. Tamamen ebeveynleri tarafından kontrol edilen, kukladan farksız insanlara şahit olmuştum. İplerini elinde tutan kişi yanında olduğu sürece öyle bir hayat o kadar da fena sayılmaz sanırım. Rudeus, Sylphie’yi sevmeye devam ettiği sürece muhtemelen bir sorun çıkmazdı.
Fakat ne yazık ki çocukta babasından da bir parça vardı. Başka bir deyişle, doğuştan çapkındı. Gözüne takılan başka kızların peşinden koşturup gitme ihtimali bulunuyordu.
İhtimal mi? Yok be. Çocuk benim oğlumdu. Kesinlikle oraya buraya çapkınlık edecekti. Ve ortalık sakinleştiğinde, son tercihi Sylphie olmayabilirdi.
Kız bu darbeyi asla atlatamazdı. Asla. Oğlum o tatlı küçük çocuğun hayatını baştan sona mahvedebilirdi. Buna izin veremezdim. Bunun onun kendi iyiliğine olmayacağı da kesindi.
Böylece mektubumu yazdım. Umarım aradığım cevabı alırdım.
Yine de… o laf ebesi çocuğu buna razı olmaya nasıl ikna edecektim?
Hmm. Belki de kaba kuvvete başvurmak gerekiyordu.
Bölüm 11:
Ayrılış
Paul’e çalışmak istediğimi söylememin üstünden yaklaşık bir ay geçmişti ki bir sabah evimize onun adına bir mektup geldi.
Muhtemelen beklediğim yanıttı bu. Fazla sabırsızlanmadan kendimi habere hazırlamak için elimden geleni yaptım.
Bana antrenmandan sonra mı söyleyecekti? Öğle yemeğinde mi? Belki de akşam yemeğinde?
Şimdilik kılıç talimimize odaklanmaya karar verdim.
***
Fakat gelin görün ki konuyu antrenmanımız henüz bitmeden açmayı seçti.
“Baksana, Rudy.”
“Efendim baba? Ne oldu?”
Yüzümdeki sakinliği korumaya çalışarak Paul’ün söyleyeceklerini hevesle bekledim. Bu benim ilk işim olacaktı… her iki hayatımdaki ilk iş. Bunu yüzüme gözüme bulaştırmamalıydım.
Fakat Paul beklediğim o güzel haberi vermek yerine mevzuyu tuhaf bir yöne çekti.
“Söylesene bana. Sylphie ile bir süre görüşmeyi bırakman gerektiğini söyleseydim ne yapardın?”
“Ne? Şey, itiraz ederdim tabii ki…”
“Doğru ya, doğru. Tahmin etmiştim.”
“Ne demek oluyor bu şimdi?”
“Aman, boş ver. Bunu konuşmanın anlamı yok. Lafı çevirip dolaştırıp yine kendi lehine çevirirsin, eminim.”
Bu sözler Paul’ün ağzından döküldüğü an ifadesi çarpıcı bir şekilde değişti. Birdenbire gözlerinde ölümcül bir niyet belirdi. Benim gibi bir amatör bile birazdan neyin geleceğini hissedebiliyordu.
“Ne—?!”
“…!”
Babam akıcı ve göz korkutucu tek bir hareketle ileri atıldı.
Ölüm üzerime doğru soğuk ve sessizce koşuyordu.
Tamamen içgüdülerimle hareket ederek elimdeki tüm güçle karşılık verdim; ateş ve rüzgâr büyüsünü aynı anda kullanarak aramızda bir patlama yarattım. Sıcak rüzgâr dalgası bana çarptığı anda geriye doğru sıçrayarak darbenin beni daha uzağa taşımasına izin verdim.
Aslına bakılırsa bu senaryoyu kafamda birden fazla kez canlandırmıştım. Paul’e karşı bir kavgada, en başta aramıza biraz mesafe koymadığım sürece hiçbir şansım yoktu. Patlama ona olduğu kadar bana da zarar verecekti fakat hiç sendelemeden bu hasarı göğüslediğim sürece bana biraz mesafe kazandıracaktı.
Tabii ki sadece birazcık.
Zerre yara almamış olan babam, bedenini yere yakın tutarak hâlâ üzerime koşuyordu.
Kılı bile kıpırdamamıştı!
Başka bir şey beklemiyordum zaten ama yine de dehşet vericiydi. Sıradaki hamlemi yapmam gerekiyordu, hem de hemen.
Sadece geri geri gitmek işe yaramazdı. İleriye doğru koşan adam her zaman daha hızlı olurdu. Refleks icabı verdiğim anlık bir kararla hemen yanımda bir şok dalgası patlattım. Darbe beni yana fırlatacak kadar sertti.
Aynı anda kulağımın hemen dibinde havanın yarılma sesini duydum ve kanım dondu. Paul’ün kılıcı, bir salise önce başımın bulunduğu boşluğu kesip geçmişti.
Pekala. İyi bari, sanırım…
İlk saldırıyı savuşturmuştum. Bu çok büyük bir olaydı. Hâlâ yakındı ama aramıza biraz mesafe koyabilmiştim.
Bunu kazanabileceğime dair bir ihtimal görmeye başladım.
Paul saldırıyı sürdürmek için bana doğru döndüğü sırada, önündeki zemini obruğa dönüştüren bir büyü yaptım. Öndeki ayağı doğrudan tuzağa bastı.
Bütün vücut ağırlığını anında diğer bacağına verip kendini kurtardı; hızını neredeyse hiç kesmedi bile.
Kahretsin! İki bacağını birden mi yakalamam gerekiyor yani?!
Bu kez etrafımdaki zemini yoğun, sulu bir bataklığa dönüştürdüm. İçine batmadan önce önümdeki zemine ufak bir su jeti fırlatarak yüzeyde geriye doğru kaydım.
Yeterince hızlı hareket edemediğimi fark ettiğimde artık çok geçti. Paul yarattığım küçük bataklığın kenarına ulaştı ve öne doğru muazzam bir adım sıçradı. Adımının gücü yerde ufak bir krater bile bıraktı.
Adam tek bir sıçrayışta bana ulaşacaktı.
“Aaaaaah!”
Kör bir panik içinde onu durdurmaya çalışarak kılıcımı savurdum. Çirkin, dikkatsiz bir saldırıydı; öğrendiğim o vuruşlarla uzaktan yakından alakası yoktu.
Saldırım nazikçe savuşturulurken kılıcımın kabzası ellerimde hoş olmayan bir şekilde titredi. Paul’ün Su Tanrısı Tarzı bir savunma kullandığını anlayabiliyordum… ne işime yarayacaksa artık.
Bir Su Tanrısı kılıç ustası darbenizi saptırdı mı ardından mutlaka bir karşı saldırı gelir. Neyin geleceğini biliyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Paul’ün kılıcı sonsuzluk gibi gelen bir an boyunca üzerime doğru kavis çizdi.
Neyse ki tahta kılıç kullanıyoruz en azından…
Boynuma inen kısa, sert bir darbe beni oracıkta bayılttı.
***
Uyandığımda kendimi bir tür kutunun içinde buldum. Süregelen sallantı ve tıkırtılara bakılırsa muhtemelen bir çeşit araçtaydım.
Doğrulmaya çalıştım fakat hiç hareket edemediğimi fark ettim. Aşağı baktığımda, sıkıca bağlanmış olduğumu gördüm… bayağı bir iple.
Neler oluyor lan burada?
Boynumu etrafa bakabilecek kadar çevirmeyi başardım ve içeride benimle birlikte bir kadının olduğunu gördüm. Koyu kahverengi bir teni, yara izleriyle kaplı kaslı bir vücudu ve hayal gücüne pek bir şey bırakmayan açık saçık deri kıyafetleri vardı. Yüzünün sert hatları, taktığı göz bandıyla birleştiğinde ona tam bir belalı havası katıyordu.
Büyük, kürklü kulakları ve kaplanı andıran kuyruğu da hesaba katılırsa, fantastik bir diziden fırlamış korkusuz bir kadın savaşçının ta kendisiydi adeta.
Gözlerimin üzerinde olduğunu hissetmiş olacak ki kadın bana doğru baktı.
“Tanıştığımıza memnun oldum,” dedim. “Adım Rudeus Greyrat. Kusuruma bakmayın—şu an kalkamıyorum da.”
Önden kendimi tanıtmak doğru hamle gibi hissettirmişti. Konuşmanın en temel kuralı lafa ilk başlayan olmaktı. İnisiyatifi ele aldınız mı, işlerin oradan sonra nereye gideceğini kontrol edebilirdiniz.
“Paul’ün oğluna göre fazla kibarsın.”
“Aynı zamanda annemin de oğluyum neticede.”
“Ha, doğru ya. Sende biraz Zenith de var demek.”
Anlaşılan anne ve babamın ikisini de tanıyordu. Bu bir nebze olsun içimi rahatlattı.
“Benim adım Ghislaine. Yarından itibaren birbirimizi çok iyi tanıyacağız, ufaklık.”
Yarından itibaren mi? Ne?
“Şey, peki o halde. Tanıştığımıza memnun oldum, Ghislaine.”
“Aynen. Ben de.”
Bu noktada ufak bir ateş büyüsüyle etrafımdaki ipleri yakıverdim.
Vücudum fena halde sızlıyordu. En rahat yerlerde uyumadığım düşünülürse bu pek de şaşırtıcı sayılmazdı. Kollarımı ve bacaklarımı esnetip o tatlı özgürlük hissinin tadını çıkardım. Önceki hayatımın büyük bir kısmını daracık bir odada sadece parmaklarımı kıpırdatarak geçirmiş olabilirdim ama bu, sadist görünümlü yetişkin bir kadının ayaklarının dibinde öylece bağlı ve çaresiz yatarak çok fazla vakit geçirmek istediğim anlamına gelmiyordu. Bir süre sonra can sıkıcı bir hal alabilirdi.
Küçük “kutumuzun” önünde ve arkasında sıralar vardı, bu yüzden Ghislaine’in karşısına oturdum. Sağdaki ve soldaki pencereler dışarıyı görme imkânı sunuyordu; fakat dışarıda gördüğüm hiçbir şey uzaktan yakından tanıdık gelmiyordu.
Tamam, o halde burası kesinlikle bir taşıttı.
Öyle şiddetli sallanıyordu ki midem bulanacak diye biraz endişelendim ve ilerlediğimiz yönden nal sesleri gibi bir ses geliyordu. At arabası olduğunu varsaymak mantıklı görünüyordu.
Pekala. Yani. Tamamen belirsiz sebeplerden ötürü, yapılı bir hatunla at arabası yolculuğu yapıyordum.
Hah! Y-yoksa azgın bir kadın halterci tarafından mı kaçırılmıştım?! Diyarın en tatlı oğlanını seks kölesi yapmak için mi çalmıştı beni?
Lütfen, merhamet edin! Ben… kaslı kızlardan biraz hoşlanırım gerçi ama… kalbimi çoktan Sylphie’ye adadım ben!
Şey… ille de yapacaksanız… nazik olun bari, lütfeeen…
Dur. Dur, dur. Kötü düşünceler bunlar.
S-s-sakin ol salak herif. Böyle anlarda erkek dediğin soğukkanlılığını korumalıdır! Rahatlayana kadar içinden asal sayıları say! Hani şu rahibin dediğini hatırla: “Asal sayılar yalnız sayılardır, sadece bire ve kendilerine bölünürler… bana güç verirler!”
Üç. Beş. Şey… on bir. On üç…? Şey, ııı… hatırlayamıyorum kahretsin!
Tamam, asal sayıların canı cehenneme. Sadece sakinleş oğlum. Sakince düşün. Burada neler döndüğünü çözmen gerek. Derin nefesler. Deeeerin nefesler.
“Hooo… haaaa…”
Aferin sana. Şimdi, elimizdeki parçaları mümkün olduğunca birleştirelim bakalım.
Öncelikle, Paul ortada hiçbir sebep yokken bana saldırmış ve beni bayıltana kadar dövmüştü. Uyandığımda ise kendimi bir at arabasının içinde, elim kolum bağlı halde bulmuştum. Muhtemelen belirli bir sebepten ötürü beni nakavt etmiş, sonra da buraya fırlatıp atmıştı.
Bahsi geçen arabadaki diğer tek kişi ise yarından itibaren “tanışacağımızı” söyleyen o yapılı kadındı. Düşününce… Paul da bana saldırmadan hemen önce tuhaf bir şey söylemişti.
“Sylphie ile görüşmeyi bırak,” gibi bir şeydi.
Ya da belki de “Sylphie senin gibilere fazla gelir.”
Veya “Sylphie artık benim, ufaklık!”
O-o pislik sübyancı! Şehvetinin sınırı yok mu bu adamın?!
Dur ya, galiba bu son ikisini ben uydurdum. Hmm.
Konu Sylphie olunca sağlıklı düşünmek zor oluyordu. Çarçabuk raydan çıkıvermiştim. Kahretsin. Hepsi Paul’ün suçu… Neyse, sorup öğreneceğim artık mecburen.
“Şey, Hanımefendi?”
“Bana Ghislaine diyebilirsin.”
“Ha, peki. O zaman sen de bana Ruru diyebilirsin.”
“Olur, Ruru.”
Pekala. Anlaşılan kadının şakadan falan anladığı yoktu.
“Ghislaine Hanım, babam burada neler döndüğünü size anlattı mı?”
“Sadece Ghislaine, çocuk. Hanım demene gerek yok.”
Ghislaine konuşurken bir yandan ceketinin içine uzanıp bir mektup çıkardı ve bana uzattı. Önü tamamen boştu.
“Bu senin için, Paul’den. Sesli oku da dinleyeyim, olur mu? Yazı işleriyle pek aram yoktur.”
“Peki.”
Özensizce katlanmış kâğıt parçasını açıp okumaya başladım. “Sevgili oğlum Rudeus’a. Eğer bu mektubu okuyorsan, artık bu dünyada değilim demektir.”
“Ne, ne?!” diye bağırdı Ghislaine, ayağa fırlayarak.
Neyse ki bu arabanın tavanı yüksekti.
“Lütfen otur Ghislaine. Devamı var.”
“Hımm. Doğru…”
Hiç itiraz etmeden hemen yerine oturdu.
“Pardon ya, şaka yaptım! Hep birinde denemek istemiştim bu numarayı.
Neyse, sadede gelelim. Seni yere çaldım, bağladım ve prenses kaçıran bir haydut gibi arabaya fırlattım. Şimdi neler döndüğünü deli gibi merak ediyorsundur, değil mi? İdeal olan, yanındaki o kas yığınının her şeyi güzelce açıklaması olurdu… fakat ne yazık ki beyni bir süre önce fazladan bir pazıya dönüştüğü için o iş yaş.”
“Ne dedin sen?!” diye gürledi Ghislaine, tekrar ayağa fırlayarak.
“Lütfen otur Ghislaine. Bundan sonraki kısım tamamen iltifat.”
“Hımm. Peki.”
Tıpış tıpış oturdu yine. Pekâlâ, devam edelim.
“O kadın bir Kılıç Kralı. Kılıç konusunda, Kılıç Mabedi’nin bu yakasında ondan daha iyi bir hoca bulamazsın. Bu konuda babana güven: Kadın cidden fena. Yatak hariç… onu alt edebildiğim tek bir an bile olmadı.”
Baba. Yalvarırım. O son kısmı kendine saklayamaz mıydın?
Yine de Ghislaine pek rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. İhtiyar kesinlikle kadınlar konusunda şeytan tüyüne sahipti.
Neyse ne… Belli ki efsanevi bir savaşçıyla yolculuk ediyordum.
“Gelelim asıl işine. Fittoa Bölgesi’nin en büyük şehri olan Roa’da genç bir leydiye özel ders vereceksin. Ona okuma, yazma, matematik ve biraz da temel büyü öğret, tamam mı? Kız okuldan atılmış, şımarık, kaba saba bir velet; daha şimdiden bir sürü özel hocayı kaçırttı. Ama sana güvenim tam evlat! Bir şekilde üstesinden geleceğinden eminim.”
Vay canına. Çok yardımcı oldun Paul.
“Şey… p-pek şımarık gibi durmuyorsun Ghislaine…”
“Bahsi geçen leydi ben değilim.”
“Doğru. Tabii ya.”
Tamamdır, devam edelim.
“Yanındaki o kas kütlesi, o genç leydinin ailesine koruma ve kılıç eğitmeni olarak hizmet veriyor. Sana kılıç eğitimi vermesi karşılığında, sen de ona okuma, yazma ve aritmetik öğreteceksin. Biliyorum, pazı-beyinli bir kadından duymak için fazla saçma bir talep ama sakın kahkaha atayım deme. Muhtemelen gayet ciddidir.”
“Haysiyetsiz…”
Bana mı öyle geliyordu, yoksa Ghislaine’in alnındaki damar gerçekten zonkluyor muydu? Mektubun asıl amacı durumu bana izah etmekti belki ama Paul’ün ikincil hedefinin kadını çıldırtmak olduğu kesindi. Aralarındaki ilişkinin mahiyetini merak etmeye başlamıştım doğrusu.
“Çabuk kavrayan biri olmayacağı kesin ama yine de fena takas sayılmaz. En azından derslerin için para ödemen gerekmeyecek.”
Benim derslerim, ha? Doğru. Demek artık yeni hocam oydu…
Paul’ün kılıç ustalığı tamamen içgüdülere dayanıyordu. Belki de bu noktada daha iyi bir hocaya ihtiyacım olduğunu düşünmüştü. Ya da belki de zerre gelişmediğimi görmekten artık bıkmıştı.
Birazcık daha sabredebilirdin be adam…
“Senden kılıç dersi almanın normal bedeli ne kadar, Ghislaine?”
“Aylık iki Asura altın parası.”
Nasıl yani?! Yanlış hatırlamıyorsam Roxy bana özel ders verirken ayda beş gümüş para kazanıyordu. Bu kadınsa yaklaşık dört katını talep ediyordu.
O hâlde bu cidden harika bir anlaşmaydı. Asura’da sıradan bir insan ayda yaklaşık iki gümüş parayla geçinebilirdi.
“Önümüzdeki beş yıl boyunca, ona ders vermek için o leydinin malikânesinde kalacaksın. Tam beş koca yıl, anladın mı? O zamana kadar eve dönmek yok. Mektup yazmak falan da yok. Köyde dolanıp durursan Sylphie kendi ayakları üzerinde durmayı asla öğrenemez. Sen de gitgide ona bel bağlar olmuştun zaten. İkinizi ayırma kararını bu yüzden aldım.”
“Dur… ne?”
B-bir saniye. Ne?
Ciddi misin sen? Sylphie’yi beş koca yıl boyunca göremeyecek miyim? Ona mektup bile yazamayacak mıyım?!
“Neyin var Ruru? Sevgilinden mi ayrıldın?” diye sordu Ghislaine; yüzümdeki çaresiz ifade bariz bir şekilde hoşuna gitmişti.
“Hayır. Çocuk gibi davranan zorba babam bizi zorla ayırdı.”
Vedalaşma fırsatım bile olmamıştı. Kahretsin, Paul. Bunun bedelini ödeyeceksin…
“Sık dişini, Ruru. Geçecek.”
“Şey…”
“Ne var?”
“Bana sadece Rudeus dersen daha mutlu olurum aslında.”
“Hımm. Pekâlâ o zaman.”
Düşününce, Paul haksız da sayılmazdı hani. İşlerin gidişatına bakılırsa Sylphie, dandik bir görsel romandaki o "çocukluk arkadaşı" tiplemelerine dönüşebilirdi. Bilirsiniz işte… başkarakterin peşini hiç bırakmayan, uydusu gibi etrafında dönüp duran ve asla kendine ait bir kişilik geliştiremeyen tipler.
Gerçek dünyada böyle bir kız kendi arkadaşlarını edinir ve okulda yeni şeyler öğrenirdi. Ancak Sylphie, saç rengi yüzünden bunu başarmakta her zaman zorlanacaktı. Yıllar boyunca bana yapışık yaşama ihtimali hayli yüksekti. Gerçi benim açımdan pek hava hoştu ama yetişkinler aynı fikirde değildi.
Mantıklıydı. Paul bu sefer doğru kararı vermişti.
“Ücretine gelince; sana ayda iki Asura gümüşü ödenecek. Yatılı bir özel ders hocasının piyasa değerinin altında tabii ama bir çocuğun harçlığı için fazlasıyla yeterli. Boş vakit buldukça şehre çıkıp para harcama alışkanlığı edinmeye bak. İleride gerçekten ihtiyaç duyduğunda nakdini akıllıca kullanabilmenin en iyi yolu biraz pratik yapmaktır. Gerçi senin gibi zehir gibi bir velet için bu bile mesele olmayabilir. Ama sakın gidip de kadın satın almaya kalkma, tamam mı? Anladın sen onu.”
Ciddiyim baba. O kısmı hiç söylemesen de olurdu!
Neyin peşindeydi bu adam, ters psikoloji falan mı yapıyordu? Resmen, ‘Sakın genelevlere uğrayayım deme ha oğlum! Anlarsın ya, göz kırp, dirsek at’ der gibiydi.
“Ayrıca, beş yıllık kesintisiz hizmetini tamamlayıp leydinin her alanda sağlam bir eğitim almasını sağladığında, sözleşmen gereği özel bir ödül almaya hak kazanacaksın: Büyü Üniversitesi’nin iki kişilik eğitim masrafını karşılayacak yüklü bir ödeme.”
Hımm. Anladım.
Başka bir deyişle, özel ders görevimi tamamladığımda Paul… tıpkı söz verdiği gibi, ne yapmak istiyorsam ona izin verecekti.
“Tabii beş yıl sonra Sylphie’nin seninle gelmek isteyeceğinin garantisi yok; senin de kıza ilgin kalmayabilir. Ama her halükârda durumu ona tastamam izah edeceğimden şüphen olmasın.”
Öhöm… o konuda sana pek güvenemiyorum canım babacığım.
“Bu yeni ortamda geçireceğin yılların sana çok şey katacağını ve yeteneklerini daha da geliştireceğini umuyorum. Sevgilerle; asil, bilge ve dahi baban, Paul.”
Dahiymiş, kıçımın kenarı! Bütün planın beni döverek boyun eğdirmekten ibaretti be!
Yine de genel mantığının oldukça sağlam olduğunu itiraf etmeliydim. Hem benim hem de Sylphie için en iyisi buydu. Belki yeniden içine kapanık birine dönüşecekti ama… kendi sorunlarıyla yüzleşmeyi öğrenmedikçe, bir birey olarak asla gerçek anlamda büyüyemezdi.
“Paul seni cidden çok seviyor, değil mi?” dedi Ghislaine.
Bu söz üzerine gülümsememe engel olamadım.
“Eskiden biraz mesafeliydi ama sonradan babalık işine fena alıştı. Neyse, görünüşe göre sana da epey düşkünmüş Ghislaine…”
“Hı? Nereden çıkardın bunu?”
Mektubun son satırını sesli okumaya koyuldum.
“Not: İki tarafın da rızası olduğu sürece leydiye yürümende sakınca yok ama o kas yığını çoktan benim oldu, o yüzden ellerini çek.”
“Hımm,” dedi Ghislaine. “O mektubu benim yerime Zenith’e iletiverir misin?”
“Bana uyar.”
Böylece kendimi, Fittoa Bölgesi’nin en büyük yerleşimi olan Roa Hisarı’na doğru yol alırken buldum.
İçimde karmaşık hisler vardı elbette ama gerçekten de en hayırlısı buydu. Sylphie’nin dibinden ayrılamaz halde kalamazdım, yaşanması gereken bir durumdu.
Kesinlikle içimde en ufak bir kırgınlık yoktu. Kesinlikle.
Ah be. En azından yılda bir falan görebilseydim bari…
Neyse… belki bir ara kendimi buna inandırmayı başarırdım. Sadece, henüz o noktada değildim.
Paul
“H-hasstir, çok yakındı…”
Oğlum, çamura bulanmış kirli çizmelerimin önünde, yerde baygın yatıyordu.
Ona kılıç öğreteceğim son gün olduğu için onu bayıltmadan önce aklını başından alacak sağlam bir korku salayım demiştim ama
velet ben hamlemi yaptığım anda ardı ardına büyüler yağdırmıştı. Üstelik öyle panikle savrulmuş saldırılar da değildi. Asıl amacı beni yavaşlatmaktı. Ve her büyü yapışında bambaşka bir büyü kullanmıştı.
“Benim oğlum işte, ne beklersin. Savaş kumaşı var keratada…”
Dövüş sadece birkaç saniye sürmüştü gerçi. Ama tamamen baskın yapmıştım ve onu yere sermek için yine de üç adıma ihtiyacım olmuştu. O son adım özellikle tehlikeliydi. Zerre tereddüt etseydim iki bacağımı birden tuzağa düşürüp beni anında alaşağı ederdi.
Bir büyücüyle dövüşürken üç adım fazlasıyla fazlaydı. Yanında bir grup olsaydı, ben ikinci adımı atana kadar yoldaşlarından biri çoktan araya girip onu korumaya alırdı. Aramızda birazcık daha mesafe olsaydı belki de dört adıma ihtiyacım olacaktı.
Yalan yok, velet beni resmen köşeye sıkıştırmıştı. Onu şu an bir maceracı partisine fırlatsan sırıtmazdı bile. Bir labirentte kendi payına düşeni fazlasıyla sırtlardı.
“Su Azizi mertebesindeki bir büyücüde aşağılık kompleksi yaratan dâhi bir veletten de daha azı beklenmezdi zaten…”
Çocuk düpedüz korkutucuydu. Ama nedense bu beni mutlu ediyordu. Şimdiye kadar benden daha yetenekli olan herkesi kıskanmıştım… fakat mevzubahis oğlum olunca hissettiğim tek şey gururdu.
“Tamam, kendi kendime konuşmanın sırası değil. Laws buraya damlamadan şu işi halledelim…”
Hemen oğlumu bağlamaya koyuldum. İşim bittiğinde araba çoktan gelmişti, ben de çocuğu kucaklayıp içine fırlatmaya hazırlandım.
Tabii tam o anda Laws, peşinde Sylphie ile çıkageldi.
“Rudy?!”
Oyun arkadaşını eli kolu bağlı gören kız, tek bir sihirli söz bile mırıldanmadan bana doğru Orta seviye bir saldırı büyüsü fırlatıverdi. Kolayca savuşturdum savuşturmasına ama sessiz büyü yapmasının yanı sıra, saldırının gücü de hızı da etkileyiciydi. Normal bir insanı rahatlıkla öldürebilirdi.
Ulan Rudeus. Kıza böyle saçmalıklar öğretip durmasana…
Mektubumu Ghislaine’e verdikten sonra Rudeus’u arabaya palas pandıras atıp arabacıya yola çıkabileceğini işaret ettim. Başımı çevirdiğimde Laws’un Sylphie’nin yanına çökmüş, onunla sert ama sakin bir ses tonuyla konuştuğunu gördüm.
Hah, şöyle işte. Çocuğa neyin ne olduğunu öğretmek ana babanın görevidir.
Laws sorumluluklarının çoğunu Rudeus’a devretmişti ama nihayet hak ettiği rolü geri alma şansına kavuşmuştu. Usulca nefes vererek bu ufak aile toplantısını uzaktan izledim; bir an sonra rüzgâr Sylphie’nin sesini kulağıma taşıdı.
“Hayır… Rudy’ye yardım edebilecek kadar güçleneceğim!”
Hımm. Kız sana cidden tapıyor be oğlum.
Tam o sırada iki eşim birden evden çıktı. İzlemek istiyorlarsa içeride kalmalarını tembihlemiştim, çoğunlukla kendi güvenlikleri içindi bu. Ama sanırım en azından çocuğu uğurlamak istemişlerdi.
“Ah, tatlı Rudy’m beni terk ediyor!”
“Güçlü olun hanımım. Bu, göğüs germemiz gereken bir sınav!”
“Biliyorum Lilia. Biliyorum! Ah Rudeus, Rudeus! Yavrucuğum at arabasıyla uzaklaşıyor! Zavallı annesini yapayalnız bıraktı. Vah bana, vahlar bana!”
“Yalnız değilsiniz hanımım. O sizin tek çocuğunuz değil!”
“Haklısın tabii. Artık iki küçük kız kardeşi var.”
“İki mi?! Ah, hanımım!”
“Elbette Lilia. Senin çocuğunu da kendiminki kadar çok seveceğim!
Seni sevdiğim kadar çok!”
“Ah, hanımım! Ben de aynı şeyleri hissediyorum!”
Nedendir bilinmez, araba yola koyulurken Zenith ve Lilia garip bir şekilde tiyatral bir sahne sergilemeye başladılar. Rudeus için pek de endişelenmiyorlardı anlaşılan.
Velet aklı başında çocuktu ne de olsa.
Her neyse… şu ikisi de bugünlerde amma iyi anlaşıyordu ha. Keşke babacıklarına karşı da bu kadar samimi olsalar. Ya da en azından bana karşı birlik olmayı bıraksalar.
“Yine de… Sanırım Rudeus küçüklerin büyüdüğünü göremeyecek, ha?”
“Tüm zamanların en iyi abisi” olmayı planladığını biliyordum ama işler öyle yürümeyecekti işte.
Şansına küs velet. Küçük kızlarımın bütün sevgisi babacıklarına kalacak! Eheheheh.
Dur bir saniye ya.
Rudeus, bir Kılıç Kralı’nın gözetiminde özel ve hızlandırılmış bir eğitime başlamak üzereydi. Beş yıl sonra on iki yaşına basacaktı. Şimdikinden çok daha iri ve güçlü olacaktı. Döndüğünde kural tanımayan bir kavgaya daha tutuşursak zerre şansım kalacak mıydı acaba?
Hadi buyur. Babalık itibarım tehlikedeydi.
“Zenith, hayatım? Lilia? Madem Rudy bizi bıraktı, sanırım benim de biraz antrenman yapmaya başlamam gerekecek.”
Zenith ilgisiz bir ifadeyle bana şöyle bir baktı. Lilia da eğilip sahne fısıltısıyla kulağına fısıldadı: “Küçük efendinin yakında kendisini geçebileceğini fark etmesi için kıl payı yenilmesi mi gerekiyordu yani?”
“Hiç sorma, hep böyledir bu. Biri onu rezil etmenin eşiğine gelene kadar kılını bile kıpırdatmaz.”
Anlaşılan babalık itibarı departmanında şimdiden biraz sınıfta kalmıştım.
Aman be. İtibar neye yarıyordu ki sanki? Benim ihtiyar kibir ve asalet timsali bir herifti ve ona hiçbir zaman pek ısınamamıştım. Saygıdeğer bir baba olmak yerine samimi, sevilesi türden bir baba olmak istiyordum ben.
Bu yüzden şimdilik kadınlara zaafı olan işe yaramaz bir herif taklidi yapmaya devam edecektim. En azından üç çocuğum da tamamen büyüyene kadar…
Tam o anda göz ucuyla Zenith’e baktım.
Vay anasını, ne vücut ama. İki çocuk doğurduğunu hayatta anlamazsın… Belki dört beş taneye tamamlardık, ha? Süreyi biraz daha uzatmanın bir yolu da buydu hani. Nheheh.
Neyse, bunları düşünmek için ileride bolca vaktim olacaktı.
Rudeus’un arabası yolda tangır tungur uzaklaşırken aklımdan türlü düşünceler geçti.
Rudeus… İnan bana, bunu ben de böyle yapmak istemezdim. Planımı kabul etmezdin ve bir tartışmaya girsek seni ikna edebileceğimden emin değildim.
Yine de… baban olarak öylece elim kolum bağlı oturamazdım. Şimdilik seni bir başkasına devrediyorum gibi görünüyor ama böylesi gerekiyordu bence.
Sana hiç seçenek bırakmadığımı biliyorum ama senin gibi zeki bir velet anlayacaktır elbet. Dışarıda yaşayacağın tecrübeleri bu köyde asla edinemezdin. Sebeplerimi anlamasan bile, önündeki zorluklarla başa çıkmak günün sonunda seni daha da güçlendirecektir.
O yüzden bana istediğin kadar kin besle. Bana kin tut ve buna izin verdiğin için kendine de kız.
Ben de kendi ihtiyarımın boyunduruğu altında büyüdüm, biliyor musun? Karşısına dikilmek yerine çekip kaçtım en sonunda. Bir dereceye kadar pişmanım bundan. Keşke bazı şeyleri farklı yapsaydım dediğim oluyor.
Senin böyle hissetmeni istemiyorum elbette. Ama biliyor musun… öylece kaçıp gitmek beni cidden daha güçlü kıldı. Babamdan daha güçlü müyüm bilemem ama sevdiğim kadınları buldum, değer verdiğim şeyleri korudum ve kendi çocuğuma hesap sorabilecek kadar dişli biri oldum.
Karşı mı koymak istiyorsun? Bana uyar. Elinden geleni ardına koyma.
Daha güçlü dön evlat. Karşında dikilen şu zorba babana kafa tutabilecek kadar güçlü dön.
Ek Bölüm:
Greyrat Ailesinin Annesi
Benim adım Zenith Greyrat.
Köklü tarihi, eşsiz güzelliği ve katı ahlak kurallarıyla bilinen Millis Kutsal Ülkesi’nde doğdum. Doğuştan soyluydum; bir kontun ikinci kızıydım.
“İyi ailelerde” yetişen pek çok genç kız gibi ben de el bebek gül bebek büyütüldüm. Bildiğim o ufacık dünyanın her şeyden ibaret olduğunu sanırdım. Dünyadan bihaber ve saftım. Ama kendim söylüyorum diye demiyorum, aynı zamanda uslu bir çocuktum. Ailemin sözünden asla çıkmazdım. Okuldaki notlarım mükemmeldi. Millis Kilisesi’nin öğretilerine harfiyen uyar, sosyete toplantılarında benden beklenen rolü eksiksiz oynardım. Bazıları beni Millis leydisinin kusursuz bir timsali olarak görürdü. Ailem benimle ziyadesiyle gurur duyuyordu, eminim.
İşler olduğu gibi devam etseydi, muhtemelen bir davette ailemin benim için seçtiği bir adamla tanıştırılacaktım. Muhtemelen bir markinin ilk oğlu olurdu; terbiyeli ama kibirli, Millis Kilisesi’nin buyruklarına sonsuz saygı duyan biri. Bu ahlak abidesiyle evlenir, ona çocuklar doğurur ve adımı Millis soylular kütüğüne gayet saygın bir markiz olarak yazdırırdım.
Aristokrasinin bir kadını olarak önümde uzanan yol buydu.
Ama elbette, o yoldan gitmedim.
Hayatım, reşit olduğum gün yani on beşinci yaş günümde sonsuza dek değişti. Ailemle korkunç bir kavga ettim. Hayatımda ilk kez dediklerini yapmayı reddettim. Ve evden kaçtım.
Hayatımın her anını kontrol etmelerinden fena halde bıkmıştım. Küçük kız kardeşim Therese her zaman özgür ruhlu biri olmuştu, sanırım onu biraz da kıskanıyordum. Tüm bu etkenler ve daha nice ufak tefek sebep bir araya gelerek beni o zamana kadar yürüdüğüm yoldan saptırdı.
Gözden düşmüş bir aristokratın hayatta kendine yeni bir yol çizmesi hiç de kolay değildir. Neyse ki soylu kızlar akademisinde İyileştirme büyüsü öğrenmiş, hatta Orta seviye büyülerde bile yetkinleşmiştim. Millis, İyileştirme ve Koruma büyülerinin geliştiği bir ülkeydi ancak yine de bu alanlarda Başlangıç seviyesinin ötesine geçebilmek pek alışıldık bir durum değildi. Orta seviyeye ulaşmak, Millis Kilisesi’nin hastanelerinde çalışma kapısını aralıyordu; okulumuzda bana bolca hayranlık kazandıran bir başarıydı bu.
Sonuç olarak, nereye gidersem gideyim tek başıma ayakta kalabileceğime inanmıştım.
Gerçekten de iflah olmaz derecede saftım.
Bir handa oda tutmanın o yabancı süreçlerinde acemice debelenirken, tekinsiz bir grup beni neredeyse anında gözüne kestirdi. Bir şifacı aradıklarını iddia ederek, mutlak cehaletimden faydalanıp beni partilerine çektiler. Teklif ettikleri ücret Başlangıç seviyesindeki büyücülerin kazandığından bile düşüktü ama piyasa değerinin üzerinde olduğu konusunda ısrar etmişlerdi.
Tam bir aptal gibi, gösterdikleri yüzeysel iyiliği gerçek sanmıştım. Hatta kendi kendime, Demek ki dünyada hâlâ iyi insanlar da var, diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Onlarla kalsaydım başıma çok daha kötü şeyler geleceğinden hiç şüphem yok. Muhtemelen savaşta beni canlı kalkan olarak kullanmayı ya da bayılana kadar büyü yapmaya zorlamayı planlıyorlardı. Belki de benden ahlaksızca şeyler talep edeceklerdi.
Fakat Paul Greyrat adındaki genç bir kılıç ustası sayesinde buna fırsat bulamadılar.
Yeni “arkadaşlarımı” bir güzel patakladıktan sonra beni oldukça sert bir şekilde kendi seyahat partisine sürükledi. Yoldaşlarından biri olan Elinalise durumu izah edene kadar, azılı bir haydut tarafından kaçırıldığıma adım gibi emindim.
Her halükârda, müstakbel eşimle bu şekilde tanıştım işte.
İlk başta Paul’den nefret etmiştim. Doğuştan bir Asura soylusuydu ama ağzı inanılmaz bozuktu. Verdiği sözleri zırt pırt çiğner, fevri davranır, parayı çarçur eder ve durmadan benimle dalga geçerdi. Popomu elleyip durmasını ve bazen son derece hadsizce yakınlaşmalarda bulunmasını saymıyorum bile.
Yine de öyle kötü biri olmadığını anlayabiliyordum. Ne de olsa her zaman imdadıma koşardı. Dünyadan bihaber oluşumla dalga geçerdi geçmesine ama sonunda hep iç çekip yardımıma gelirdi.
Birbirimizin tamamen zıddıydık; fakat o güvenilir, özgür ruhlu ve yakışıklı biriydi. Sanırım ona kapılmama pek de şaşırmamak gerek.
Tabii etrafında her zaman güzel kadınlar olurdu. Bense tek eşliliğin erdemlerini vaaz eden Millis Kilisesi'nin bir müridiydim. Evden kaçmış olabilirdim ama inancımın öğretileri çocukluğumdan beri her gün zihnime kazınmıştı ve okuldaki tanıdığım herkes birer inananandı. Emirleri zihnimin derinliklerine kök salmıştı.
Bu yüzden bir gün ağzımdan şu sözler dökülüverdi: "Benimle yatabilirsin ama bir daha başka hiçbir kadına elini sürmemek şartıyla."
Paul rahat bir gülümsemeyle hemen kabul etti.
Tabii ki bana yalan söylediğini biliyordum. Yine de içten içe pek umursamadım. Sözünü tutmadığı an, belki onu unutabilirim diye düşündüm.
Fakat bir kez daha ne kadar saf, dikkatsiz ve aptal olduğumu kanıtlamıştım. Onunla geçirdiğim tek bir gecenin ardından hamile kalabileceğimi aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Öylesine çaresiz, endişeli ve korku doluydum ki. Paul'ün gerçekten dürüstçe davranıp benimle evleneceğini hiç mi hiç beklemiyordum.
Ona verdiğim çocuk bir erkek oldu.
Rudeus Greyrat. Benim minik Rudy'm.
***
Şu anda Rudy, babasına fena hâlde benzeyen o çok ciddi ifadesiyle küçük kız kardeşlerinin beşiklerinin yanına çömelmişti. Kaşlarını dikkatle çatarak önce bir beşiğe baktı, sonra da diğerine göz gezdirdi.
“Aah. Aah!”
Norn huysuzlanmaya başlayınca Rudy’nin yüzü daha da gerildi.
Fakat hemen ardından…
“Blablabvaah!”
Ona dilini çıkarıp komik bir surat yaptı.
“Ha haa! Baa, baa!”
Norn neşeyle agularken Rudeus halinden memnun bir şekilde başını salladı ve ardından yine o önceki ciddi ifadesine büründü.
“Aah! Aaah!”
Bu kez de aniden Aisha sesler çıkarmaya başladı. Rudeus hemen ona doğru döndü, avuçlarını yanaklarına bastırıp “Acojobloblo,” diye mırıldandı.
Belli ki bu Aisha’nın çok hoşuna gitmişti, keyifli bir “Nhah, ahah!” nidası patlattı.
Rudy bir kez daha yüzünde katıksız bir mutluluk tebessümüyle kendi kendine başını salladı. Epeydir bu küçük oyunu sürdürüp duruyordu.
“Heheh…”
Rudy’nin gülümsediğini görünce ben de kendimi tutamayıp kıkırdadım.
Sonuçta her gün görebileceğiniz bir manzara değildi bu. Rudy’nin yüzünde hep son derece ciddi bir ifade olurdu; kılıç taliminde ya da büyüde işler ne kadar iyi giderse gitsin, öyle pek tatmin olmuş görünmezdi. Bana ya da Paul’a gülümsediğini neredeyse hiç göstermezdi. Gösterdiğinde de bu genelde zoraki, eğreti bir sırıtış olurdu.
Şimdiyse küçük kız kardeşlerini eğlendirmek için şapşal şapşal suratlar yapıyor, işe yaradığında da içten gelen bir neşeyle gülümsüyordu. Onu öylece izlemek bile benim de keyfimi yerine getirmeye yetmişti.
Eski günlere kıyasla nereden nereye gelmiştik.
Rudy’nin ilk yıllarını hatırlayarak kendi kendime sessizce iç çektim. İlk başta, büyüye olan yeteneğini keşfettiğimizde havalara uçmuştum. Ama bir süre sonra, o kadar yetenekli olduğu için içten içe geri kalanımızı küçümsediğini hissetmeye başlamıştım. Ailesini gerçekten sevip sevmediğini bile merak ediyordum. Bir kere, bana hiçbir zaman öyle pek bağlanmamıştı.
Ama tamamen yanılmıştım tabii. Bunu, ailemizin yaşadığı en büyük krizin ortasında fark etmiştim—Lilia’nın hamile olduğunu açıkladığı ve Paul’un da suçunu itiraf ettiği o gün.
İkisi tarafından da öylesine feci bir ihanete uğramış hissetmiştim ki. Öyle öfkeli ve öyle üzgündüm ki.
Özellikle de bana verdiği sözleri çiğnediği için Paul’a öyle öfkeliydim ki adeta patlamak üzereydim. Ya Lilia’ya “Defol git!” diye çığlık atmanın ya da çekip gittiğimi ilan etmenin eşiğindeydim; sakin kalabilmek için muazzam bir irade göstermem gerekmişti.
Evlenmeden önce, Paul’un bir gün yalancı çıkacağını tahmin etmiş ve bunu yaptığı an onu terk etmeyi kafama koymuştum. Bunu neredeyse unutmuştum ama hislerim hiç değişmemişti anlaşılan. O kadar altüst olmuştum ki ailemizi temelli dağıtmaya hazırdım.
Fakat sonunda Rudy fikrimi değiştirdi. Masum bir çocuk rolü oynayarak araya girdi ve olayları tatlıya bağladı. Yöntemleri pek takdire şayan sayılmazdı elbette. Uydurduğu o küçük hikâyeye inansam bile bu, yoldan çıkmış kocamı affetmeme kesinlikle yetmezdi.
Yine de… Rudy’nin sözlerinden ve yüzündeki ifadeden, ta derinlerde gerçekten ne hissettiğini görebiliyordum.
Korkuyordu. Ailesinin dağılıp gitmesinden ölesiye korkuyordu.
Bunu fark ettiğim anda, bizi kendi tarzında sevdiğini nihayet anladım. İçimden sadece onu rahatlatmak geliyordu. Öfkem dindi. Oracıkta hem Paul'ü hem de Lilia'yı affetmeyi başardım.
Rudy olmasaydı işler asla bu şekilde tatlıya bağlanmazdı.
“Ayy, ne kadar da tatlı bir şeysin sen Norn. Büyüyünce tıpkı annen gibi çok güzel olacaksın, değil mi?”
Ve şimdi de Norn'un minik elleriyle oynayıp neşeyle gülümsüyordu. Her daim pek ciddi olan oğlum, bebek diliyle konuşup kız kardeşini sakinleştirmeye çalışıyordu.
O kadar… güvenilirdi ki.
Bir süredir Rudy'nin yeteneklerine zaten hayrandım ama son zamanlarda güvenilirliğinin de kıymetini bilmeye başlamıştım. Aisha ile Norn doğduktan sonra ortalık cidden ana baba gününe dönmüştü. İki yeni kızımız gecenin bir yarısı durmaksızın ağlıyor, içirdikleri sütün yarısını kusuyor ve onları yıkarken neredeyse her seferinde altlarına yapıyordu. Lilia bütün bunların gayet doğal ve beklenen şeyler olduğunu söyleyip duruyordu ama ben çok geçmeden tükenmiştim. Günlerce gözüme tek damla uyku girmedi.
Ama sonra Rudy devreye girdi ve daha biz istemeden türlü türlü işi sırtlanmaya başladı…
Bebekler konusunda tuhaf bir biçimde ustaydı. Daha önce hiç bebek bakmış olamazdı ama sanki bu işte tecrübeli gibiydi. Sanırım Lilia'yı izlerken birkaç şey kapmıştı.
İşte bizim Rudy böyle biriydi.
Kendi evladıma benden daha iyi bakabilmesi pek hoşuma gitmese de yine de inanılmaz bir yardımı dokunuyordu. Onun yaşındaki bir çocuğun bu kadar faydalı ve güvenilir olduğunu, hele ki yeni doğmuş bebeklerle böyle ilgilenebildiğini hiç görmemiştim.
Onu izlerken aklıma bazen muhtemelen hâlâ Kutsal Ülke'de yaşayan erkek kardeşim gelirdi. Tıpkı Rudy gibi o da ciddi, çalışkan ve yetenekliydi; babam hep onu örnek almamızı söylerdi. Fakat ailesine karşı soğuk biriydi, küçük kız kardeşlerinin yüzüne bile bakmazdı. Soylulara kıyasla iyi ve dürüst bir adamdı ama bir ağabey olarak pek bir şey ifade etmiyordu benim için. Rudy ise kesinlikle farklı olacaktı. İyi bir ağabey olacaktı. Kız kardeşlerinin hayran kalacağı türden bir ağabey.
En azından niyeti kesinlikle buydu. Norn ve Aisha'ya bakarlarken Paul'e gururla, "Dünyanın en havalı, en mükemmel ağabeyi olmaya çalışacağım," demişti. Şimdiden birkaç yıl sonra üçünün nasıl olacağını görmeyi iple çekiyordum.
“Aah. Agyaaah!”
Tam o sırada, Norn'un avazı çıktığı kadar ağlamaya başlamasıyla daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Rudy şaşkınlıkla irkildi ama hemen beşiğe dönüp komik suratlar yapmaya başladı.
“Gyaa! Vaaaah!”
Bu sefer Norn susmak bilmedi. Rudy bezinin ıslak olup olmadığına baktı, ardından kucağına alıp sırtında pişik var mı diye kontrol etti fakat gözyaşlarının ardı arkası kesilmiyordu.
Yalnız olsaydım muhtemelen elim ayağım birbirine dolanır, Lilia'ya seslenir ve onun alışverişte olduğunu hatırlayınca da iyice paniğe kapılırdım. Fakat Rudy takdire şayan bir sakinlikle duruyordu. İhtimalleri tek tek eleyerek olası sorunları dikkatle kontrol etti. Bir süre sonra ellerini birbirine vurup bana döndü.
“Anne, sanırım süt vakti geldi.”
Sahi ya, o saatler gelmişti değil mi? Rudy'yi kardeşleriyle oynarken izlerken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyordum.
“Doğru. Tabii ki.”
“Şöyle otur.”
Rudy’nin çektiği sandalyeye oturdum, bluzumun önünü açtım ve avazı çıktığı kadar ağlayan bebeğimi kucağıma aldım.
Tam da Rudy’nin düşündüğü gibi Norn epey acıkmıştı. Minicik ağzını hemen göğsüme dayayıp hırsla emmeye başladı. Bu his bana anne olduğumu her defasında derinden hissettirirdi.
“Nasıl yani?”
Az sonra Rudy’nin beni izlediğini fark ettim.
Norn’u her emzirdiğimde… gözünü dikip bakardı. Üstelik bu öyle masum, çocukça bir merak bakışı da değildi. Yedi yaşında bir çocuktan hiç beklemeyeceğiniz türden bir ilgi vardı gözlerinde.
Paul’e bu kadar benzeyen bir hareket yaptığını görmek sevimliydi gerçi… ama Rudy daha bu yaşta böyleyse, ileride başımıza dert açacağı kesindi. İsteyeceğim en son şey, babası gibi sağda solda kadınların kalbini kırıp durmasıydı.
“Ne oldu Rudy? Sen de mi istiyorsun?”
“Ha?!”
Yaptığım küçük şakayla irkilen Rudy başını hızla çevirdi, yüzü de kıpkırmızı kesildi.
“Yok, ondan değil. Ne kadar çok içtiğine şaşırdım sadece…”
“Heheh.”
Böyle afallaması çok şirindi. Hafifçe gülmekten kendimi alamadım.
“Kusura bakma ama sütüm artık Norn’a lazım. Bebekken bol bol içmiştin zaten, şimdi açgözlülük etme, tamam mı?”
“Elbette anne.”
Rudy hemen kabullendi ama yüzünde hafif bir pişmanlık belirtisi yakaladım. Ondan pek beklenmeyecek bir tepkiydi doğrusu. Ve fazlasıyla sevimliydi.
Belki biraz daha takılabilirdim.
“Hımm. Şey, o kadar canın çekiyorsa… ileride bir eşin olduğunda, sana da verip vermeyeceğini ona sorarsın artık, olmaz mı?”
“İyi fikir. Bir gün bunu denemeliyim.”
Bu noktada huysuzlaşıp savunmaya geçmesini bekliyordum ama sakin bir ifadeyle lafımı savuşturdu. Sanırım onunla sadece kafa bulduğumu anlamıştı.
Hiç eğlenceli değildi. Ama Rudy işte, ne beklersin ki.
“Kızı zorlamaya kalkma sakın, anladın mı?”
“Evet, biliyorum.”
Böyle büyük adam gibi davranması nedense içimi hep biraz burkardı.
Dikkatimi karnı doymuş olan Norn’a çevirdim. Minik bir gaz çıkarana kadar sırtını sıvazladıktan sonra onu nazikçe beşiğine geri yatırdım.
Bir bezle göğsümü silerken Rudy’nin yine bana dik dik baktığını fark ettim.
Onunla evlenecek kızın işi zor olacaktı. Şu an en güçlü aday Sylphie gibi görünüyordu… ve o kız da Rudy ne derse yapmaya meyilliydi. İstese bile ona 'hayır' diyemeyebilirdi…
Pekâlâ o zaman. İşler sarpa sararsa, onu ben yola getirmek zorunda kalacaktım.
Ne de olsa Rudy’nin annesiydim. Paul ona kadınları nasıl baştan çıkaracağını öğretebilirdi belki ama onlara nasıl düzgün davranılacağını ben öğretecektim.
“Guu…”
Karnı doyan Norn halinden gayet memnun görünüyordu. Beşiğinde uyuklamaya başlaması uzun sürmedi.
“Aferin kızıma,” diye mırıldandım usulca, minik başını okşayarak. “Bol bol süt iç, mışıl mışıl uyu, büyü de kocaman, sağlıklı bir kız ol.”
Ne yazık ki Aisha tam da bu anı seçip huysuzlanmaya başladı.
“Aaah… Vaaa!”
Gözlerini göğüslerimden ayıran Rudy, diğer beşiğe doğru eğildi.
“N’oldu Aisha? Sırtın mı kaşındı bakayım?”
Az önce Norn’a yaptığı gibi onu da kucağına aldı,
bezini kontrol etti, isilik ya da böcek ısırığı var mı diye baktı.
Fakat bir an sonra, bebeği hâlâ kucağında tutarken, yüzünde alışılmadık derecede endişeli bir ifadeyle bana döndü. Rudy’nin yüzünde farklı duygular görmeyi seviyordum ama bu kadar sıkıntılı görünmesini pek istemezdim.
“Ne oldu, Rudy?”
“Şey, Anne… Lilia Hanım bugün biraz gecikti, değil mi?”
“Düşününce, haklısın.”
Normalde alışverişten çoktan dönmüş olurdu. Bir şey mi olmuştu acaba?
Yok canım. Roa Kalesi’nden bir tüccar kafilesi kasabadaydı. Normalden biraz daha fazla şey almayı planladığını söylemişti; muhtemelen beklediğinden biraz daha uzun sürmüştü.
“Şey, görüyorsun ya… Aisha hakkında…”
“Evet?”
“Sanırım onun da karnı acıktı.”
“Ah, anladım.”
Bebekleri genelde aynı saatte beslediğimizden, ikisinin de aynı anda acıkması doğaldı. Normalde ben Norn’u emzirirken Lilia da Aisha’yla ilgilenirdi ama…
İşte o an, Rudy’nin yüzündeki o çekingen ifadenin sebebini sonunda anladım.
Her kelimesini dikkatle seçtiği besbelli bir halde, yavaşça ve temkinle devam etti.
“Anne… Lilia Hanım’ın ne zaman döneceği belli değil. Aisha biraz daha bekleyebilir elbet ama ağlamaya devam ederse Norn da uyanabilir, o yüzden… şey…”
Millis Kilisesi’nin sadık bir mensubu olarak, evlilik yeminimizi bozdukları için Paul’a da Lilia’ya da hâlâ kırgındım. Benim inancımı paylaşmadıklarını biliyordum ama birilerinin değerlerinizi hiçe sayması asla hoş bir şey değildi. Ve Rudy belli ki tüm bunları sezmişti.
Önerisinin beni kızdırmasından korkuyordu. Hatta öfkemi küçük kız kardeşinden çıkarabileceğimden endişeleniyordu. Çocuk resmen tedirginlikten kıvranıyordu.
Onun gözünde Norn da Aisha da ben de aynı derecede aileydik. Ve… işlerin geldiği nokta düşünülürse, benim de öyle hissetmem gerekirdi.
Yine de, bu gerçekten iyi bir fikir miydi? Ya Aisha’yı emzirmek içimde bir öfke veya tiksinti uyandırırsa?
Ya Rudy yüzümdeki nefreti görüp benden tiksinirse?
“İlahi, Rudy, neden bahsediyorsun sen öyle? Hadi ver Aisha’yı bana.” Kendi içimdeki kararsızlığı dağıtmaya çalışarak elimden geldiğince şefkatli bir ses tonuyla cevap verdim.
“Tabii,” dedi Rudy.
Yavaşça, tereddütle Aisha’yı kollarıma bıraktı.
Az önce Norn’u emzirdiğim tarafın diğerindeki göğsümü açıp bebeği oraya doğru kaldırdım.
Aisha bu noktada huysuzluk edip kıyameti koparsaydı muhtemelen biraz üzülürdüm ama hemen memeyi kavrayıp sütü kana kana içmeye başladı. Rudy’nin duyamayacağı kadar sessizce, hafif bir rahatlama nefesi verdim.
Tıpkı Norn’u beslerken hissettiğim şeyin aynısını hissediyordum. Kalbim, anneliğimin getirdiği o ılık, hoş huzur dışında hiçbir şeyle dolu değildi.
Ne tuhaftı. Aisha’yı göğsüme alırken neden azıcık da olsa tereddüt etmiştim ki? Bunun beni neden mutsuz edeceğini sanmıştım? Neden bunu katlanmam gereken bir sınav gibi görmüştüm?
Her şey düşündüğümden çok daha basitti. Ben bir anneydim. Başka hiçbir şeyin önemi yoktu.
İster Millis Kilisesi mensubu ol, ister olma… Böyle anlarda hiçbirinin bir farkı kalmıyordu.
“Nasıl da iştahla içiyor ama, değil mi?”
“Şey. Sütün çok lezzetli de ondan, Anne.”
“Bu… biraz garip bir iltifat oldu sanki Rudy.”
Aisha’nın göğsümden keyifle süt emdiğini ve benim yüzümdeki hoşnut ifadeyi gören Rudy, bariz bir rahatlamayla gülümsedi. Küçük kız kardeşlerini korumayı açıkça bir görev biliyordu. Çok takdir edilesi bir şeydi. Onların hayranlığına layık, iyi bir ağabey olma arzusu fazlasıyla samimi görünüyordu.
“İltifat değil ki. Tadını hâlâ hatırlıyorum.”
“Sahi mi, hatırlıyor musun gerçekten?”
Hafifçe kıkırdayarak elimi uzatıp Aisha’nın minik başını okşadım. Bir süre sonra karnı doydu ve ağzını göğsümden çekti; sadece birkaç saniye içinde kucağımda içi geçmeye başladığı için onu da yavaşça beşiğine bıraktım.
Rudy uzaktan bizi izliyordu, bakışları her zamankinden daha sıcaktı.
“Baksana, Rudy.”
“Evet, ne oldu?”
“Başını biraz sevebilir miyim?”
“Bunun için benden izin almana gerek yok ki. İstediğin zaman sevebilirsin beni.”
Rudy yavaşça yanıma oturup başını davetkâr bir tavırla bana doğru uzattı. Elimi uzatıp saçlarını nazikçe okşamaya başladım.
Rudy bizim ilk çocuğumuzdu ve bize hiçbir zaman pek ihtiyaç duymamıştı. Çoğu zaman ona tam olarak ebeveynlik yapabildiğimi hissedemezdim. Ama son zamanlarda bu durum değişmeye başlamıştı.
Ben gerçekten bu çocuğun annesiydim. O da gerçekten benim oğlumdu.
Bir sıcaklık hissedip o tarafa doğru döndüm. Bahar güneşi pencereden içeri süzülüyordu. Dışarıda, göz alabildiğine uzanan altın sarısı buğday tarlaları seriliydi. Huzurlu bir bahar ikindisinin resmi gibiydi adeta. Sessizce manzarayı seyrederken içimi tarifsiz bir mutluluk kapladı.
Nedense kendimi fazlasıyla huzurlu hissediyordum. “Keşke bu an sonsuza dek sürse.”
“Ben de öyle isterdim,” diye mırıldandı Rudy başını sallayarak.
Sanırım o da bu küçük aile tablosunu son derece dingin bulmuştu. Ama benim de aynı şeyleri hissedebilmem yalnızca onun sayesindeydi.
Araya girmemiş olsaydı… İki eşten birine indirgenmiş dindar bir Millis Kilisesi mensubu olarak, muhtemelen Norn’u kucağıma aldığım gibi kaderime lanetler okuyarak bu evden çeker giderdim. Ya da kalıp hıncımı Lilia ile Aisha’dan çıkarırdım.
İyi ki Rudy vardı.
O kadar bilge ve zeki bir çocuk olmasaydı, bu mutluluk dolu anı asla yaşayamazdım.
“Rudy…”
“Efendim, Anne?”
“Dünyaya geldiğin için teşekkür ederim.”
Şaşıran Rudy başını kaldırıp bana baktı. Kısa ve garip bir duraksamanın ardından başını kaşıdı ve son derece tatlı, utangaç bir ses tonuyla cevap verdi.
“Şey… beni doğurduğun için asıl ben teşekkür ederim.”
Cevap olarak yüzümde sadece keyifli bir tebessüm belirdi.
Okuduğunuz için teşekkürler!
mangamac.com
Yorumlar (4)
Yorum yapmak için giriş yapın
Gazoz bu yorumlar bildirim gelmiyo yanıta yanıtta atılmıyo sıkıntılı biraz
GAZOZ bunları sona kadar götürücen dimi
Sonra niye şöyle niye böyle ne izliyo acaba
Oha gazoz sakin daha gelicek varmı varsa söylede ona göre yerimi alim