ÇEVİRİ:GAZOZ
EDİTÖR:GAZOZ
Prolog
Bölüm 1: Küçük Hanımın Şiddeti
Bölüm 2: Her Şey Plana Göre mi?
Yan Hikâye: Sonrası ve Boreas Usulü Selamlaşma
Bölüm 3: Hırçınlığı Hız Kesmiyor
Bölüm 4: Personel Toplantısı ve Pazar Günü
Bölüm 5: Küçük Hanım On Yaşına Basıyor
Bölüm 6: Yabancı Dil Öğrenmek
Bölüm 7: Kesin Söz
Bölüm 8: Dönüm Noktası
Prolog
Kaçıyordum.
Peşimdeki alt tarafı vahşi bir hayvandı ama kaçmaktan başka çarem yoktu. Yüreğimi dehşet kaplamıştı. Merdivenleri ikişer ikişer tırmandım, bahçeyi boylu boyunca aştım ve büyüyle çatıya tırmanırken yol boyunca tökezleyip durdum.
“Nereye kayboldu?!”
Yaratığın korkunç sesi yankılanırken amansızca peşimden geliyordu.
Kondisyonumun fena olmadığını sanırdım. Ne de olsa son birkaç yıldır uzun mesafeler koşuyor, kılıç talimi yapıyordum. Şimdiyse paramparça olan özgüvenimle alay edercesine, o yaratık kızıl saçlarını savurarak arkamdan öyle bir geliyordu ki soluklanmaya bile fırsat bulamıyordum.
Pes etme, dedim kendi kendime. Araya ne kadar mesafe koyarsam koyayım, dikkatim dağıldığı anda yakalayacaktı beni.
Hah, hah. Nefesim tükenmişti. Daha fazla koşamayacaktım. Ondan kaçış yoktu. Geriye kalan tek çare saklanmaktı. İnleyerek merdivenlerin gölgesine, süs bitkisinin ardına sığındım.
Yaratığın gürleyen sesi malikanede yankılandı. “Seni asla affetmeyeceğim!”
Bu sözler dizlerimin bağını çözdü.
Benim adım Rudeus Greyrat. Yedi yaşındayım. Şimdilerde açık kahverengi saçlı, al yanaklı sevimli bir oğlan olsam da önceki hayatımda otuz dört yaşında, işsiz bir bakirdim. Bir eve kapanandım.
O hayatımda anne babamın cenazesine bile gitmeyince kapının önüne konmuştum. Çaresizlik içinde dolanırken bir kamyonun altında kalıp ölmüştüm. Ama kaderin bir cilvesi olsa gerek, anılarımı kaybetmeden bir bebek olarak reenkarne oldum.
Ölmeden önce bir çöp yığınından farksızdım ama yaptığım hataların farkına varıp son yedi yıldır düzgün bir hayat yaşamak için canla başla çabaladım. Buranın dilini öğrendim, büyü çalıştım ve kılıç talimi yaptım. Yeni anne babamla aram gayet iyi; üstelik Sylphie adında sevimli bir çocukluk arkadaşı bile edindim. Gelgelelim Sylphie ile aynı okula gidebilmek için okul masraflarını çalışıp kazanacağımı söyleyince, babam beni buraya, Roa Hisarı'na postaladı.
İşverenim olan Küçük Hanım'ın maddi desteğine karşılık, burada beş yıl geçirip onun dersleriyle ilgilenmem gerekiyordu.
İşte şu ana kadarki hikâyem böyle.
“Çık dışarı! Seni pestil edeceğim!”
Gölgede sinmiş beklerken yaratığın sözleri içime korku saldı. Ufacık bir kız çocuğu bedenine bürünmüş bu öfke timsalinden ölesiye korkuyordum.
Ne mi oldu?
Cevabı bulmak için bir saat öncesine dönelim…
Bölüm 1:
Küçük Hanımın Şiddeti
Roa Şehri'ne vardığımda akşam olmuştu.
Buena Köyü ile Roa Şehri arabayla bir günlük, yani altı yedi saatlik mesafedeydi. Ne çok yakın ne çok uzak, tam kıvamında bir mesafe. Roa, bu civarın en büyük yerleşim yerlerinden biri olan, cıvıl cıvıl bir şehirdi.
Gözüme çarpan ilk şey hisarın surları oldu. Şehri çevreleyen, yedi sekiz metre yüksekliğinde sapasağlam surlardı. Devasa kapıdan at arabaları girip çıkıyordu. Bizim arabamız da kapıdan geçerken sıra sıra dizilmiş tüccar tezgahlarını gördüm.
Şehre girer girmez beni bir at tavlası ve bir han karşıladı. İnsanlar bir aşağı bir yukarı kaynaşıp duruyordu: tüccarlar, kasabalılar ve hatta zırhlara bürünmüş savaşçılar. Tıpkı bir fantastik romandan fırlamış gibiydi.
Gözüm, insanların yığınla eşyayla oturduğu bir bekleme yerine takıldı. Bu da neyin nesi acaba? diye geçirdim içimden.
“Ghislaine, şunun ne olduğunu biliyor musun?” diye sordum yanımdakine.
Tıpkı bir hayvan gibi kulakları ve kuyruğu vardı; üzerindeki dar deri zırh, koyu kahverengi teninin büyük kısmını açıkta bırakıyordu. Uzun boylu ve kaslı bir kılıç ustasıydı.
Kılıç Tanrısı Tarzı'nda yedi aşama vardı ve Ghislaine Dedoldia, Kılıç Kralı unvanını alacak kadar etkileyici yetenekleriyle tepeden üçüncü sırada yer alıyordu. Bana kılıç sanatını öğretecek kişi oydu.
Benim için ikinci bir usta sayılırdı.
“Sen…” Ters bir tavırla bana döndü. “Benimle dalga mı geçiyorsun?” Öyle fena kaşlarını çattı ki yerimden sıçradım.
“Yok, sadece… oranın ne olduğunu merak ettim. Bilmediğim için bana söylersiniz diye ummuştum.”
“Ah, afedersin. Onu mu kastediyordun?” Ağlamak üzere olduğumu görünce alelacele açıklamaya girişti. “Orası posta arabası bekleme alanı. İnsanlar şehirler arasında seyahat ederken genelde bunu kullanır. Diğer seçenek de bir seyyar satıcıya para verip arabasına binmektir.”
Araba ilerledikçe Ghislaine her yeri tek tek işaret edip bana anlatmaya devam etti. Şurası silah demircisi, şurası meyhane, şurası Macera Loncası’nın bir şubesi ve şu tarafa hiç uğramamak daha iyi. Ghislaine’in sert bir yüzü vardı ama aslında nazik biriydi.
Bir sokak köşesini döndüğümüzde hava değişti. Maceracılara hitap eden dükkânlar, bir silah demircisi ve bir zırh demircisi sıralanmıştı; daha iç kısımlarda ise kasaba halkına yönelik dükkânlar diziliydi. Ara sokakların derinliklerine ise konutlar gizlenmişti.
Düşününce, şehri istila edecek olanlar dışarıdan içeriye doğru saldırmak zorundaydı. Bu yüzden şehrin, iç kısımlara doğru gidildikçe evlerin büyüdüğü ve dükkânlardaki malların lüksleştiği bir yapıda inşa edilmiş olması gayet doğaldı. Merkeze ne kadar yakın yaşıyorsan, o kadar zengindin.
Şehrin tam ortasında devasa bir bina yükseliyordu. Ghislaine, “Orası lordun malikânesi,” dedi.
“Malikâneden çok bir kaleye benziyor.”
“E yani, ne de olsa burası tahkimatlı bir şehir.”
Roa, köklü bir geçmişe sahip kadim bir şehirdi. Dört yüz yıl önce, iblis ırkına karşı verilen savaşta savunmanın son kalesiydi. Şehrin merkezinde bir kale olmasının sebebi de buydu. Yine de böylesine heybetli bir geçmişe sahip olmasına rağmen, imparatorluk başkentindeki soylular günümüzde Roa’yı maceracılarla dolu kaba saba bir taşradan ibaret görüyordu.
“Buraya geldiğimize göre, ders vereceğim Küçük Hanımefendi yüksek bir sosyal statüye sahip olmalı.”
Ghislaine başını iki yana salladı. “Pek sayılmaz.”
“Ha?” Lordun malikânesi tam karşımızdaydı. Hesabıma göre burada yaşayanlar yalnızca yüksek mevkideki insanlar olabilirdi. Tahminim yanlış mıydı?
Ben bunu düşünmeye başlar başlamaz, arabacı malikânenin kapı muhafızına hafifçe başıyla selam verdi.
“O zaman Lordun kızı olmalı.”
“Hayır.”
“Değil mi?”
“Pek sayılmaz.”
Sözlerinin ardında gizli bir anlam var gibiydi. Ne olabilirdi ki?
Araba durdu.
Malikâneye girdiğimizde bir uşak bizi kabul odası gibi görünen bir yere götürdü. Karşılıklı duran iki kanepeyi işaret etti.
Bu hayatımdaki ilk mülakatım olacaktı. Havalı davranmalıydım.
“Lütfen şöyle buyurun.”
Ben kanepeye otururken Ghislaine sessizce kenara çekilip odanın köşesinde nöbete durdu. Kesin tüm odayı görebilmek için o noktayı seçti, diye düşündüm. Önceki hayatımda olsaydım, çok fazla anime izlemiş ortaokullu bir ucube olduğunu sanırdım.
“Küçük Bey birazdan döner. O gelene kadar lütfen burada bekleyin.”
Uşak, pahalı görünen bir fincana çay olduğunu tahmin ettiğim bir içecek doldurdu. Ardından geri çekilip odanın kapısında beklemeye başladı.
Tüten içecekten bir yudum aldım. Fena değildi. Çaylardan pek anlamazdım ama pahalı bir şeye benziyordu. Adam Ghislaine’e doldurmadığına göre, misafir muamelesi gören tek kişinin ben olduğum açıktı.
“Nerede o?!”
Odanın dışından, öfkeli ve yeri göğü inleten ayak sesleri eşliğinde gürleyen bir ses duyuldu.
“Burada mı?!”
Kapılar sertçe açıldı ve içeri iri yarı, kaslı bir adam girdi. Elli yaşlarında olmalıydı. Koyu kahverengi saçlarındaki beyaz tellere rağmen hayatının baharında gibi görünüyordu.
Fincanı bırakıp ayağa kalktım ve derin bir reverans yaptım. “Tanıştığımıza memnun oldum. Benim adım Rudeus Greyrat.”
Burun delikleri genişledi. “Hıh, daha kendini tanıtmayı bile bilmiyorsun!”
“Efendim, Lord Rudeus daha önce Buena Köyü’nün dışına hiç çıkmadı. Hâlâ çok genç, eminim adab-ı muaşereti öğrenmeye vakti olmamıştır. Kusuruna bakmasanız…”
“Sen de kapa çeneni!”
Bu azarlama uşağı anında susturdu.
Evin efendisi buysa, işverenim de oydu, değil mi? Bayağı öfkeliydi doğrusu. Bende eksik bulduğu bir şeyler olmalıydı. Kendimi tanıtırken olabildiğince kibar davranmaya çalışmıştım ama belki de buralarda soylu görgü kuralları farklıydı.
“Hıh. Demek Paul kendi oğluna terbiye öğretmeyi bile lüzumlu görmemiş!”
“Babamın resmiyetten nefret ettiği, bu yüzden de babasının evini terk ettiği söylenir. Bana hiçbir şey öğretmemesinin sebebi de muhtemelen budur.”
“Daha şimdiden bahaneler! Tıpkı onun gibisin!”
“Babam gerçekten o kadar çok bahane uydurur muydu?”
“Evet! Ağzını her açtığında bir bahane. Altını ıslatsa bir bahane! Kavgaya tutuşsa bir bahane! Okulu assa bir bahane!” Adam gerçekten açmıştı ağzını yummuştu gözünü. “Sen bile! Terbiye öğrenmek isteseydin öğrenirdin! Öğrenmemenin tek sebebi hiç çaba göstermemiş olman!”
Bir yanım ona hak veriyordu. Büyü ve kılıç eğitimine o kadar dalmıştım ki başka bir şey öğrenmeye çalışmamıştım. Belki de fazla dar görüşlü davranmıştım.
En iyi karşılık hatamı kabul etmekti. “Haklısınız. Görgü kurallarını bilmemem tamamen benim kusurum. Bunun için özür dilerim.”
Başımı eğerken ayağını yere öyle bir vurdu ki zemin gıcırdadı. “Yine de! Terbiyesizliğine savunmalar dizmek yerine mertçe çaba gösterdiğini takdir edeceğim! Burada kalmana izin veriyorum!”
Neler döndüğünü pek anlamamıştım ama en azından kalabileceğimi söylemişti.
Bunun üzerine evin efendisi arkasını döndü, dik ve sert adımlarla odadan çıkıp gitti.
“Kendisi Fittoa Bölgesi’nin lordu Sauros Boreas Greyrat’tır. Aynı zamanda Efendi Paul’ün amcasıdır,” dedi uşak.
Demek lord oydu. Bu denli hiddetli olması beni yöneticilik becerileri konusunda endişelendirdi. Gerçi buralarda çok fazla maceracı vardı, bu yüzden sağlam bir lord olmak için belki de böyle baskın bir kişilik gerekiyordu.
Bir dakika. Uşak az önce Greyrat ve amca mı demişti? Yani, bu demek oluyordu ki… “O zaman benim büyük amcam mı oluyor?”
“Evet.”
Biliyordum.
Demek Paul, araları limoni de olsa bir aile ferdiyle olan bağını kullanmıştı. Böylesine soylu bir aileden geldiği aklımın ucundan bile geçmezdi. Bayağı ayrıcalıklı bir çocukluk geçirmişti.
“Neler oluyor Thomas? Kapıyı ardına kadar açık bırakmışsın.” Kapı eşiğinde biri belirdi: parlak kahverengi saçlı, zayıf, çelimsiz bir adam. “Görünüşe göre Babamın keyfi yerinde. Bir şey mi oldu?”
Hükümdara baba dediğine göre Paul’ün kuzeni olduğunu tahmin ettim.
Uşak, “Genç Efendi geldi. Kusura bakmayın,” dedi. “Az önce Efendimiz, Lord Rudeus ile görüştü. Kendisinden pek memnun kalmış gibiydi.”
“A-ha. Eğer babamın hoşlandığı türden biriyse… belki de yanlış bir seçim yapmışımdır?” Karşımdaki kanepeye oturdu.
Ah, doğru ya, kendimi tanıtmam gerek, diye hatırladım.
“Tanıştığımıza memnun oldum. Adım Rudeus Greyrat.” Az önce yaptığım gibi derin bir reverans yapıp başımı eğdim.
“Ah evet, ben de Philip Boreas Greyrat. Soylular birbirlerini sağ ellerini göğüslerine koyup başlarını hafifçe öne eğerek selamlarlar. Yanlış tavrınla babamı kızdırmış olmalısın, değil mi?”
“Böyle mi?” Onun yaptığını tekrarlayarak başımı hafifçe eğdim.
“Evet, aynen öyle. Gerçi az önceki denemen de fena sayılmazdı. Yine de kibarcaydı. Bir hizmetkâr babamı o şekilde selamlasaydı herhalde pek memnun olurdu. Şimdi lütfen, otur.” Gürültülü bir patırtıyla kendini kanepeye bıraktı.
Ben de onun gibi yerime oturdum. Ve işte mülakat başlıyor.
“Ne kadarını duydun?”
“Burada beş yıl geçirip Genç Hanımefendi'ye ders verirsem, Sihir Üniversitesi'nin harç masraflarını karşılamaya yetecek kadar para verileceği söylendi.”
“Hepsi bu mu?”
“Evet.”
“Anlıyorum.” Elini çenesine koydu ve düşüncelere dalmış gibi masaya dik dik baktı. “Kızlardan hoşlanır mısın?”
“Babam kadar değil.”
“Öyle mi? O zaman geçtin.”
B-bir dakika, ne? Bu biraz fazla hızlı olmadı mı?
“Şu anda o kızın sevdiği yegâne kişiler görgü kuralları eğitmeni Edna ve kılıç eğitmeni Ghislaine. Şimdiden beşten fazla kişiyi kovdum. Bunların arasında imparatorluk başkentinde öğretmenlik yapmış bir adam bile vardı.” Birinin imparatorluk başkentinde öğretmenlik yapmış olmasının, bu işte iyi olduğu anlamına gelmeyeceğini ima ettiğini anladım.
“Peki bunun kızlardan hoşlanıp hoşlanmamamla ne ilgisi var?”
“Hiçbir ilgisi yok. Sadece Paul, sevimli bir kız için elinden gelenin en iyisini yapacak türden bir adamdı. Ben de senin muhtemelen aynı olduğunu düşündüm.” Omuz silkti.
Asıl omuz silkmesi gereken bendim. Lütfen bizi aynı kefeye koyma.
“Dürüst olacağım, senden pek bir beklentim yok. Sadece Paul’ün oğlu olduğun için bir şans vereyim dedim.”
“Haklısınız, bu gerçekten çok dürüstçeydi,” dedim.
“Ne yani, yapabileceğine güveniyor musun?”
Hayır, zerre güvenmiyordum. Yine de bu durumda söylenebilecek bir şey değildi bu. “Kendisiyle bizzat tanışmadan bir şey diyemem.”
Üstelik bu işte çuvallayıp başka bir iş aramak zorunda kalırsam Paul’ün benimle nasıl alay edeceğini şimdiden tahmin edebiliyordum. Biliyordum, hâlâ sadece bir veletsin işte, derdi kesin. Hiç sırası değildi. Teknik olarak benden daha genç birinin beni hor görmesine katlanamazdım.
Hmm…
“Bakın, gidip onunla tanışacağım ve eğer bana zorluk çıkaracak gibi durursa… numaralarımdan birini deneyebilirim.” Önceki hayatımdan kalma bazı bilgileri kullanmak için bir fırsattı bu. Şımarık, velet bir kıza laf dinletmenin mükemmel yoluydu.
“Numara mı? Ne demek istiyorsun?”
Ona basitçe açıkladım. “Ben Küçük Hanım'ın yanındayken hanenize bağlı birinin bizi kaçırmasını sağlayacağız. Sonra da ikimizin kaçıp buraya sağ salim dönebilmesi için okuma, yazma ve aritmetik becerilerimin yanı sıra büyümü de kullanacağım. İşin özü bu.”
Philip bir an boş boş baktı, ardından durumu kavrayarak başını salladı. "Yani kendi rızasıyla ders çalışmasını sağlamaya çalışıyorsun. İlginç. Ama işe yarayacağından emin misin?"
"Yetişkinlerin onu buna zorlamasından daha çok işe yarayacağını düşünüyorum."
Bu, anime ve mangalarda sıkça kullanılan bir kurguydu: Ders çalışmaktan nefret eden bir çocuğun, paçayı kurtarmak için zekasını kullanmasını gerektiren bir olaya karıştıktan sonra eğitimin önemini anlaması. Bütün bunları tezgahlayanın kendi ailesi olması pek de fark etmezdi, değil mi?
“Bunu sana Paul mu öğretti? Bir kızı tavlama yollarından biri olarak mı?”
“Hayır. Babamın kadınlar arasında popüler olmak için bu kadar ileri gitmesine gerek yok.”
“Popüler, ha… Pfft.” Philip kahkahayı bastı. “Doğru ya. Her zaman popülerdi o. Zaten hiçbir şey yapmasına gerek kalmaz, kızlar kendiliğinden ayağına gelirdi.”
“Beni tanıştırdığı herkes metreslerinden biri çıktı. Ghislaine bile.”
“Evet, onu acayip kıskanıyorum.”
“Buena Köyü'nde geride bıraktığım çocukluk arkadaşıma bile el atar diye korkuyorum.”
Bu sözler ağzımdan çıkar çıkmaz içimi bir endişe kapladı. Beş yıl sonra… Sylphie o zamana kadar epey büyümüş olurdu. Eve döndüğümde onu babamın haremine katılmış bulmaktan nefret ederdim.
“Endişelenme. Paul sadece yetişkin kadınlarla ilgilenir.” Philip bunu söylerken odanın köşesindeki Ghislaine'e baktı.
“Ha.” Ne demek istediğini anladım. Ghislaine'in kesinlikle çok… gelişmiş bir vücudu vardı. Düşününce Zenith ve Lilia da öyleydi. Ne mi gelişmişti? Göğüsleri tabii ki.
“İçin rahat olsun, alt tarafı beş yıl. Biraz serpilebilir ama damarlarında elf kanı aktığı için o kadar büyüyeceğini sanmam. Paul bile o kadar azgın bir canavar değildir.”
Buna güvenebilir miydim ki? Hem Sylphie'nin yarı elf olduğunu nereden biliyordu? Belki de Buena Köyü'nde geçirdiğim zamanlara dair hiçbir şeyin sır kalmadığını varsaymak en iyisiydi.
“Ben daha çok senin kızımı baştan çıkarıp çıkarmayacağından endişeleniyorum.”
“Daha yedi yaşındayken bundan neden endişeleniyorsunuz ki?” Tanrım, ne kadar kaba bir laf. Hiçbir şey yapacak değildim. Olur da kendi rızasıyla bana aşık olursa, e, bu benim suçum olmazdı.
“Paul senin hakkındaki mektubunda, vaktini kadınlarla oynaşarak harcadığın için seni uzağa yolladığını yazmıştı. Şaka sanmıştım ama planını dinledikten sonra şüphelenmeye başladım.”
“Tek sebebi Sylphie'den başka arkadaşımın olmamasıydı.” Kendisini mükemmel, itaatkar kadınıma dönüştürmeye çalıştığım arkadaşım. Ayrıca, onu hiç alakadar etmezdi.
“Neyse, konuşarak bir yere varamayız. Kızımla tanışman gerek. Thomas, onu kızımın yanına götür.” Philip ayağa kalktı.
Ve böylece, nihayet onunla tanıştım.
***
Kibirli. Onu gördüğümde aklıma gelen ilk şey buydu. Benden iki yaş büyüktü, gözleri keskin ve kısıktı, saçları ise dalgalıydı. Üstelik saçları öyle saf bir kızıla çalıyordu ki sanki birisi üzerine bir kova boya dökmüş gibiydi.
Hakkındaki ilk izlenimim hırçın olduğuydu. Bir gün bir güzele dönüşeceğine şüphe yoktu ama çoğu erkeğin onunla başa çıkamayacağını tahmin edebiliyordum. Belki iflah olmaz bir mazoşistseniz… Şey, tamam, belki o kadar da kötü değildi.
Her hâlükârda tehlikeli biriydi. Ona yaklaştıkça içgüdülerim adeta çığlık çığlığa beni uyarıyordu.
Ama öylece kaçıp gidemezdim. Bu yüzden Philip'in bana tembihlediği gibi onu selamladım. “Tanıştığıma memnun oldum. Ben Rudeus Greyrat.”
“Hıh!” Bana şöyle bir baktı ve tıpkı büyükbabası gibi burun delikleri kabardı. Kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturmuş, bana tepeden bakıyordu—benden uzun olduğu için hem mecazi hem de gerçek anlamda. Yüzünü ekşiterek, “Bu da ne böyle, benden küçük bu! Bir de bana ders mi verecekmiş? Dalga geçmeyi kesin!” dedi.
Biliyordum işte; gururu fazlasıyla tavan yapmıştı. Ama öylece geri adım atamazdım. “Yaşın bununla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum,” dedim.
“Öyle mi?! Benimle bir derdin mi var senin?!” Sesi öyle gür çıktı ki kulaklarım çınladı.
“Demek istediğim küçük hanım, benim yapabildiğim ama sizin yapamadığınız şeyler olduğu.”
Bunu söylediğim an, öfkesinin somut bir tezahürüymüşçesine saçları dik dik oldu sanki.
Korkunçtu.
Hadi ama, henüz on yaşına bile basmamış bir kızdan neden korkmak zorundaydım ki!
“Pek bir havalısın bakıyorum! Sen beni kim sanıyorsun acaba?!”
Korkumu bastırıp cevap verdim. “İkinci dereceden kuzenimsiniz, değil mi?”
“İkinci mi…? O da ne demek be?”
“Yani babam, babanızın kuzeni oluyor. Bir başka deyişle, büyük amcamın torunusunuz.”
“Ne saçmalıyorsun sen?! Hiçbir şey anlamadım!”
Belki de bunu ifade etmenin en iyi yolu bu değildi? Belki de sadece akraba olduğumuzu söylemeliydim. “Paul’ü duymuşsunuzdur herhalde?”
“Tabii ki hayır!”
“Ha, anladım.” Bu beklenmedik bir şeydi. Görünüşe göre onun kim olduğunu bilmiyordu. Gerçi nasıl bir akrabalık bağımız olduğunun pek de bir önemi yoktu. Daha önemli olan şey onu konuşturmaktı. Ne de olsa bir video oyununa ilk başladığınızda, bir NPC ile aranızdaki ilişkiyi geliştirmenin en iyi yolu onunla defalarca konuşmaktır.
Tam böyle düşünürken elini kaldırdı ve bana bir tokat yapıştırdı.
“Ha…?” Çok ani olmuştu. Yüzümün ortasına öylece vurmuştu. Hafifçe afallamış bir hâlde, “Bana neden vurdunuz?” diye sordum.
“Benden küçük olduğun hâlde böyle havalara girdiğin için!”
“Demek öyle.” Tokadı bastığı yanağım hâlâ yanıyordu. Sızlıyordu. Bu acıttı işte, diye düşündüm.
Onun hakkındaki ikinci izlenimim ise şiddete meyilli olduğuydu.
Görünüşe göre başka seçeneğim kalmamıştı. “Pekâlâ, öyleyse bu jestinize karşılık vereceğim.”
“Ne?!”
Cevap vermesini beklemeden ben de ona bir tokat patlattım. Şılakkk! Pek de hoş bir ses çıkmamıştı.
Neyse, insanlara tokat atmaya alışkın olmadığım için muhtemelen zayıf kalmıştı. Sorun değil. En azından acıyı hissetmişti, diye kendimi teselli ettim. “Şimdi anladınız mı—”
Tokat yemenin nasıl hissettirdiğini, diyecektim ki gözümün ucuyla saçlarının dikildiğini ve yumruğunu geriye çektiğini gördüm. Tıpkı Buda'nın ilahi ve gazap dolu muhafızlarından biri olan Nio heykellerinin duruşunu almıştı.
Tam bunu düşündüğüm anda yumruğu yüzüme indi. Sendelemeye başladığım an bacağı bacağıma takıldı. Ardından eli göğsüme sertçe çarpıp beni yere serdi. Birkaç saniye içinde üzerime tünemişti bile. Neler olduğunu anlayamadan kollarımı dizlerinin altına kıstırıvermişti.
N-nasıl? Kıpırdayamıyor muyum? Panikledim. “Hey, bekle!”
Düştüğüm dehşetin sesi, onun kükremesiyle boğulup gitti. “Sen kime el kaldırdığını sanıyorsun be?! Pişman edeceğim seni!”
Yumruğu bir balyoz gibi üzerime indi. “Ah, ay, acıyor! Dur, ne, hayır, dur!”
Büyümü kullanarak kurtulmayı başarana kadar beş yumruk yedim. Bacaklarım altımda titrese de kendimi dik durmaya zorlayıp karşı saldırı için ona doğru döndüm. Rüzgâr büyüsünden bir dalgayla yüzünün ortasına vurdum.
“…Bunun yanına kâr kalacağını sanıyorsan yanılıyorsun.” Saldırım onu sarsmıştı ama bir an olsun durduramadı. Yüzünde şeytani bir ifadeyle üzerime doğru uçarcasına atıldı.
Yüzündeki ifadeyi gördüğüm anda hatamı anladım. Tökezleyerek kaçmaya başladım. O, alışık olduğum türden bir soylu hanımefendi değildi. Anlık hislerine göre kararlar alan o kaprisli, bencil tiplerden değildi. Daha çok bir manganın serseri ana karakteri gibiydi!
Belki büyümle onu pataklayabilirdim ama bunun beni dinlemesini sağlayacağından şüpheliydim. Toparlanmak için zaman kollar, sonra da intikam için geri dönerdi. Ona her defasında büyüyle vurabilirdim ama azmi asla kırılmazdı.
Bir manga ana karakterinin aksine, pis dövüşecek bir tipe de benziyordu. Merdivenlerin tepesinden kafama bir vazo fırlatabilir ya da gölgelerin arasından tahta bir kılıçla üstüme atılabilirdi. Aldığı hasarın on katını geri ödetmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Fırsatını bulduğu an hiçbir şeyi esirgemezdi.
Bu hiç de şaka değildi. İyileştirme büyüsü kullanamıyordum çünkü durup büyünün sözlerini okuyacak vaktim yoktu. Ama bu böyle devam ettiği sürece söyleyeceklerimi dinlemesine imkân yoktu. Beni dinlemesini sağlamak için kaba kuvvet kullanmak zorunda kalacaktım.
Fakat şu anda veremeyeceğim tek karar buydu.
İşte, şimdi her şeyi baştan sona anlattım.
***
Kovalarken yorgun düşen Küçük Hanım sonunda pes edip odasına döndü. Beni bulmayı başaramamıştı ama çok yaklaşmıştı.
O kızıl saçlı iblis yanımdan geçerken taş kesilmiştim. Bir korku filminin başrolü olmayı bu şekilde deneyimleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. İliklerime kadar tükenmiş bir hâlde, yüzünde acı bir tebessümle beni bekleyen Philip'in yanına döndüm.
“Eee, nasıl gitti?”
“Hiç de iyi gitmedi,” diye cevap verdim, neredeyse ağlamak üzereydim.
Beni yumruklarken gerçekten de beni öldürebileceğini düşünmüştüm. Kaçarken de neredeyse gözlerim dolmuştu.
Böyle hissetmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Yine de bunu daha önce yaşamıştım. Travmasını hâlâ taşıyor falan değildim gerçi.
“Peki, pes mi edeceksin yani?”
“Hayır, etmeyeceğim.” Nasıl edebilirdim ki? Henüz hiçbir şey başaramamıştım. Şimdi geri adım atarsam, boşu boşuna dayak yemiş olacaktım. “Daha önce konuştuğumuz şeyi yapmak için iş birliğinizi istiyorum.” Önünde sert ve alçak bir şekilde eğildim. O canavara gerçek korkunun ne olduğunu öğretecektim.
“Pekâlâ. Thomas, hazırlıkları yap.” Tam vaktinde kâhya oradan ayrıldı. Philip, “Gerçekten de ilginç fikirlerin var,” dedi.
“Öyle mi düşünüyorsunuz?”
“Öyle düşünüyorum. Yanıma böylesine cüretkâr bir planla gelen tek öğretmen sensin.”
“Yine de etkili olacağını düşünüyorum.”
Yine de biraz gergindim. Ufak numaram onun gibi bir karaktere sahip birinde gerçekten işe yarayacak mıydı acaba?
Philip omuz silkip, “Ne kadar çok çalıştığına bağlı,” dedi.
Doğal olarak.
Böylece planımız üzerinde çalışmaya başladık.
***
Bana verdikleri odaya geçtim. Zarif bir şekilde döşenmişti. Büyük bir yatak, son derece süslü mobilyalar, güzel perdeler ve yepyeni bir kitaplık vardı. Bir klima ve bir de bilgisayar olsa tam bir asosyal cenneti olurdu. Güzel bir odaydı.
Greyrat adını taşıdığım için bana hizmetkâr odaları yerine bir konuk odası vermiş olmalıydılar. Nedense hizmetçilerinin çoğu canavar ırkındandı. Bu ülkede iblislere karşı ayrımcılık yapıldığını duymuştum ama canavar ırkı farklı bir meseleydi anlaşılan.
“Ah, Paul, seni pislik. Beni bulaştırdığın yere bak.”
Yatağa yığılıp zonklayan başımı ellerimin arasına aldım. Muhtemelen yediğim yumrukların kalıcı bir etkisiydi. Yaralarımı iyileştirmek için fısıltıyla bir büyü sözü mırıldandım.
“En azından önceki hayatımda başıma gelenlerden daha iyi.”
Elbette, dayak yiyip evden kovulduğum kısım aynıydı. Ama bu sefer işler farklı olacaktı. Öylece ayazda tek başıma bırakılmayacaktım. Şimdiki durumumla geçmişim arasında dağlar kadar fark vardı.
Paul bunu garantiye almıştı. Bana çoktan bir iş ve uyuyacak bir yer ayarlamıştı. Hatta biraz harçlık bile vermişti. Bu fazlasıyla yeterliydi.
Eski ailem benim için bu kadarını yapmış olsaydı, belki hayatımı yoluna koyabilirdim. Bana bir iş, yaşayacak bir yer bulsalardı ve kaçmadığımdan emin olmak için göz kulak olsalardı…
Hayır, bu asla gerçekleşmezdi. Hiçbir iş geçmişi olmayan otuz dört yaşında bir adamdım. Benimle ne yapacaklarını bilemedikleri için beni terk etmişlerdi.
Zaten benim için bunları yapmış olsalar bile değişeceğimden şüpheliydim. Muhtemelen hiç iş bulmaya bile çalışmazdım. Yegâne aşkım olan bilgisayarımı elimden alsalardı, muhtemelen intiharı düşünürdüm.
Şimdi işler farklıydı çünkü ben farklıydım. Çünkü bu kez çalışıp para kazanmaya karar vermiştim. Bu duruma zorlanmış olabilirdim ama zamanlama mükemmeldi. Belki de Paul'ü yanlış anlamıştım.
“Ama beni şununla uğraşmam için buraya göndermesine gerek yoktu.”
Neydi o öfke küpü yaratık öyle? Kırk yıllık hayatımda böylesini hiç görmemiştim. Korkutucu demek hafif kalırdı. Resmen şiddet doluydu. Düdüklü tencerenin patlaması gibiydi. İnsana travma yaşatacak kadar kötüydü. Altıma biraz kaçırmış bile olabilirdim.
Çoğu Japon kılıcının kör bir tarafı varken, o iki tarafı da keskin bir kılıç gibiydi. Her yere saçılmış bir zehir şişesi gibiydi.
Şimdi okuldan neden atıldığını anlıyordum.
Yumruklarını bana savuruşunda bir tecrübe vardı. İnsanları yumruklamaya alışkın yumruklardı onlar. Karşılarındaki dirense de direnmese de insanları pestil gibi ezmiş yumruklar.
Daha dokuz yaşındaydı ama rakiplerini etkisiz hale getirmede son derece ustaydı. Böyle birine gerçekten ders verebilecek miydim?
Philip'le planımız hakkında konuşmuştum.
İlk olarak, onu kaçıracak ve çaresiz olmanın nasıl bir his olduğunu tatmasını sağlayacaktık. İşte o an ben devreye girip ona yardım edecektim. Böylece bana saygı duymayı öğrenecek ve derslerime uysalca katılacaktı. Basit bir plandı ama nasıl işlemesi gerektiğini biliyordum. Ondan doğru tepkiyi aldığım sürece her şey tıkırında gidecekti.
…Ama gerçekten öyle mi olacaktı? Hayal edebileceğimden çok daha vahşiydi. Karşısındaki tuzağa düşene kadar bağırıp çağıracak, sonra da onu kan revan içinde kalana kadar dövecekti. Hırçınlığı, kazanma arzusunun ne kadar güçlü olduğunu açıkça gösteriyordu.
Kaçırıldıktan sonra bile bundan hiç etkilenmemesi mümkün müydü? Ve ona yardıma gittiğimde hiç şaşırmayıp, “Çok geciktin, pislik herif,” deme ihtimali var mıydı?
Mümkündü. Onun gibi biri için bu kesinlikle mümkündü.
Tahmin edemeyeceğim bir tepki vermesi olasıydı. Bu yüzden kendimi zihnen buna hazırlamam gerekiyordu. Başarısızlık bir seçenek değildi.
Düşündüm. Kesinlikle başarılı olmamı sağlayacak bir plan bulmaya çalıştım. Ne var ki düşündükçe zihnim daha da bulandı.
“Tanrım, lütfen bu plan işe yarasın.”
Sonunda dua ettim. Tanrı'ya inanmıyordum ama yine de her Japon gibi başım sıkıştığında duaya sarılmıştım.
Lütfen, öyle ya da böyle, bir şekilde işe yarasın, diye dua ettim.
İşte o an, kıymetli külodumu Buena Köyü'nde unuttuğumu fark ettim ve ağladım. Burada bir Tanrı (namıdiğer Roxy) yoktu.
***
İSİM: “Küçük Hanım”
MEVKİ: Fittoa hükümdarının torunu
KİŞİLİK: Hırçın
YAPMADIĞI ŞEY: İnsanların söylediklerini dinlemek
OKUMA/YAZMA: Kendi adını yazabiliyor
ARİTMETİK: Tek basamaklı sayıları toplayabiliyor
BÜYÜ: Hiçbir fikri yok
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili – Başlangıç seviyesi
GÖRGÜ KURALLARI: Boreas usulü selam verebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
Bölüm 2:
Her Şey Plana Göre mi?
Gözlerimi açtığımda kendimi köhne bir deponun ortasında buldum. Demir parmaklıklı bir pencereden içeri güneş ışığı süzülüyordu.
Canım yanıyordu ama anladığım kadarıyla hiçbir kemiğim kırılmamıştı, bu yüzden iyileşmek için bir şifa büyüsü mırıldandım.
“İşte oldu.”
Tamamen iyileşmiştim. Kıyafetlerim bile yırtılmamıştı. Her şey tam olarak planladığım gibi gidiyordu.
Küçük Hanım'ı tuzağa düşürme planım aynen şöyleydi:
Küçük Hanım'la şehirdeki bir giyim mağazasına gitmek.
Hırçın tabiatının devreye girmesine izin verip kendi başına dışarı çıkmak istemesini sağlamak.
Her zamanki gibi Ghislaine'in ona eşlik etmesini sağlamak, ardından “yanlışlıkla” başka tarafa bakarak Küçük Hanım'ın onu atlatmasına izin vermek.
Peşinden gitmek, ancak pestilini çıkardığı bir velet olduğum için beni umursamayacaktı.
Bana bir uşak muamelesi yapıp şehrin kenar mahallelerine kadar peşinden sürüklemek (çünkü görünüşe göre maceracılara derin bir ilgisi vardı).
Greyrat hanesinden birinin ortaya çıkmasını sağlamak.
İkimizi de bayıltıp kaçırmalarını ve komşu kasabada bir yere kapatmalarını sağlamak.
Büyü kullanarak kaçış sahnesi ayarlamak.
Dışarı çıktığımızda, ona komşu kasabada olduğumuzu düşündüğümü söylemek.
İç çamaşırıma sakladığım parayla bir posta arabasına binerdik.
Sağ salim eve dönerdik ve ben de başım dik bir şekilde Küçük Hanım'a nutuk çekerdim.
Şu an için planım tıkır tıkır yedinci adıma kadar gelmişti. Geriye sadece büyümü, bilgimi, bilgeliğimi ve cesaretimi kullanarak muazzam bir kaçış gerçekleştirmek kalıyordu. İşlerin daha gerçekçi görünmesi için buradan sonrasında biraz doğaçlama yapacaktım. Bunun ne kadar iyi gideceği konusunda biraz gergindim.
“Ha…?”
Yine de işler planladığımdan biraz farklıydı. Bu depo tozla kaplıydı ve bir köşesinde kırık bir sandalye ile üzerinde delik olan, bir kenara atılmış bir zırh takımı duruyordu. Benim planım burasından biraz daha temiz bir yerde olmaktı.
Gerçi olabildiğince inandırıcı kılacağımızı söylemiştik, sanırım sonuç bu olmuştu.
“Mmm… ııııh…?”
Küçük Hanım birkaç dakika sonra uyandı. Gözlerini açtı, etrafını tanıyamadı ve ayağa fırlamaya çalıştı. Fakat elleri arkadan bağlı olduğu için yere kapaklandı ve bir tırtıl gibi kıvranmaya başladı.
Kıpırdayamadığını anladığı anda soğukkanlılığını kaybetti. “Ne oluyor be?! Dalga geçmeyi kesin! Siz beni kim zannediyorsunuz?! Çözün beni hemen!”
Sesi dayanılmaz derecede yüksekti. Bunu konakta da fark etmiştim. Bu daracık alanda bile sesinin ayarını hiç düşürmüyordu. Konak çok büyük olduğu ve konuştuğunda yerleşkenin her köşesinden duyulmak istediği için sesini yükselttiğini düşünmüştüm.
Ama hayır, dedesinin torunuydu işte. Sauros da torununu el üstünde tutsa bile karşısındakini bağırarak bastıran tiplerdendi; kız da dedesinin hizmetkârları ve Philip'i nasıl sindirdiğini görmüş olmalıydı. Çocuklar gördüklerini taklit etmeye bayılırdı, hele ki kötü bir şeyse.
“Kapa çeneni artık, lanet velet!” Muhtemelen kızın çığlıkları yüzünden kapı gürültüyle açıldı ve içeri bir adam girdi.
Üstü başı paçavra içindeydi ve üzerine leş gibi bir koku sinmişti. Keldi ve sakalları uzamıştı. Cebinden “Merhaba, ben haydudum!” yazan bir kartvizit çıkarsa hiç şaşırmazdım.
Güzel seçim, diye düşündüm. Artık her şeyi tezgâhladığımızı asla anlayamazdı.
“Iyy! Leş gibi kokuyorsun! Sakın bana yaklaşayım deme! İğrenç kokuyorsun! Siz beni kim zannediyorsunuz?! Neredeyse Ghislaine buraya damlayıp seni ikiye bölecek—gah!”
Çat! Duyulur bir rüzgâr sesiyle havaya savruldu. Duvara çarparken ağzından acı dolu bir çığlık kaçtı.
“Lanet velet! Bana artislik taslayabileceğini mi sanıyorsun, ha?! Derebeyinin torunları olduğunuzu zaten biliyoruz!” Adam hiç acımadan, elleri hâlâ arkadan bağlı olan Küçük Hanım'ı tekmelemeye başladı.
B-bu kadarı biraz fazla değil mi ama?
“A-acıyor… Dur—guh! Dur, ah… Yapma…”
“Tüh!” Onu bir süre daha tekmelemeye devam etti. İşi bittiğinde kızın yüzüne tükürdü ve bana dik dik baktı. Bakışlarından kaçmak için kafamı çevirdim ve yüzüme doğru bir tekme savruldu.
“…Ah!”
Bu acıttı! Güya rol yapıyorduk ama birazcık kendini tutabilirdi. İyileştirme büyüsü yapabildiğimi söylemiştim gerçi, ama…
“Tch! Bu da öyle pis pis sırıttığın için!”
Depodan çıktı. Kapının ardından sesler geliyordu.
“Sustular mı?”
“Aynen.”
“Öldürmedin, değil mi? Malı çok hırpalarsan değeri düşer.”
Bu konuşmada garip bir şeyler vardı. Fazla gerçekçiydi… ki sadece bir rol olsaydı sorun olmazdı. Sorun, hiç de role benzememesiydi. Yoksa, gerçekten de işin aslı bu muydu?
“Öyle mi? Aman, bir şey olmaz canım. En kötü ihtimalle, oğlan elimizde olduğu sürece sıkıntı çıkmaz.”
İyiye işaret değildi.
“…”
Sesler kesildikten sonra ellerimi bağlayan ipleri yakmadan önce içimden üçe kadar saydım. Küçük Hanım'ın yattığı yere doğru gittim. Burnundan oluk oluk kan akıyordu. Boş gözlerle bakarak kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
“Yanınıza kalmayacak,” ve “Dedeme söyleyeceğim,” dediğini fark ettim; araya dinlemeye tahammül edemeyeceğim daha tehlikeli laflar da karışıyordu.
Şimdilik yaralarını tespit etmem gerekiyordu.
“Bık!” Canı acımış olmalıydı, çünkü başını hızla kaldırıp gözlerinde korkuyla bana baktı.
Parmağımı dudaklarıma götürüp onu incelerken tepkisini ölçtüm. İki kemiği kırıktı.
“Ey ana şefkatinin tanrıçası, bu kulun yaralarını sar ve bedenine derman ver—X-İyileştirme!” Kısık bir sesle orta seviye bir iyileştirme büyüsü mırıldanarak Küçük Hanım'ın bedenini sağlığına kavuşturdum. Maalesef, sadece daha fazla büyü gücü yüklemek iyileştirme büyülerinin etkisini artırmıyordu. Umarım yaptığım şey yaralarını düzgünce iyileştirmeye yetmişti. Kemikleri doğru şekilde kaynadığı sürece bir şeyi kalmazdı.
“N-nasıl? Acı…?” Şaşkınlıkla vücuduna baktı.
Kulağına fısıldadım: “Şşş, sessiz olun. Kemikleriniz kırılmıştı, ben de iyileştirme büyüsü kullandım. Küçük Hanım, anlaşılan derebeyine kin besleyen kişiler tarafından kaçırıldık. Bu yüzden…”
Beni dinlemiyordu.
“Ghislaine! Ghislaine, yardım et! Beni öldürecekler! Kurtar beni, çabuk!” Boğazı yırtılırcasına haykırışı odada yankılandı.
Hemen ellerimi bağlayan ipi kıyafetlerimin altına sakladım, odanın köşesine koşup ellerimi sırtımla duvar arasına sıkıştırdım ve hâlâ bağlıymışım gibi yaptım.
Küçük Hanım'ın sesinin gücü adamı geri çekmeye yetti ve kapı hışımla açıldı. “Kapa lan çeneni!” Bu sefer onu eskisinden bile daha sert tekmeledi.
Hiç akıllanmıyor, diye düşündüm.
“Sürtük velet, bir daha sesini çıkarırsan seni öldürürüm!”
Ve tabii ki ben de payıma düşen ikinci tekmeyi yedim.
Ben bir şey yapmadım ki, beni niye tekmeliyorsun?! Ağlayasım geldi resmen, diye düşünerek Küçük Hanım'ın yanına döndüm.
“Öhö, öhö…”
Durum kötüydü. Kaburgası mı kırılmıştı emin değildim ama kan kusuyordu. Muhtemelen iç organlarından biri yırtılmıştı. Kolları ve bacakları da kırıktı. Tıbbi tedaviden pek anlamazdım ama bu yaralar onu öylece bırakırsam ölebileceği kadar ciddi görünüyordu.
“Bu ilahi güç doyurucu bir gıda olsun, takati kalmayana yeniden ayağa kalkacak gücü versin—İyileştirme!” Şimdilik hafif bir toparlanma sağlamak için temel bir iyileştirme büyüsü kullanmaya karar verdim.
Ağzından gelen kan durdu. En azından artık ölmeyecekti… muhtemelen.
“Öhö… H-hâlâ acıyor. H-hepsini… iyileştir.”
“Olmaz. Sizi iyileştirirsem yine tekme yersiniz, değil mi? Kendi büyünüzü kullanın.”
“Y-yapamam… ben.”
“Öğrenseydiniz yapardınız.”
Bunu söyledikten sonra deponun girişine gidip kulağımı kapıya dayadım. Bizi kaçıranların konuşmalarından daha fazlasını duymak istiyordum. Bu, planımdan tamamen farklıydı. Sebep ne olursa olsun, hadlerini aşmışlardı.
“Eee, şu adama satıyor muyuz şimdi?”
“Yok ya, fidye isteyelim.”
“Peşimize düşmezler mi?”
“Umrumda değil. Öyle bir şey olursa komşu ülkeye kaçarız.”
Demek bizi gerçekten satma niyetindeydiler. Görünüşe göre kaçırma planı aileye yakın birine emanet edilmişti ama iş gerçek fidyecilerin eline düşmüştü.
Planın nerede ters gittiğini merak ettim. Kaçırıldığımız anda mıydı? Yoksa Philip gerçekten kızını satmaya mı çalışıyordu? Hayır, ikincisi pek olası değildi. Neyse. Her halükarda benim görevim değişmemişti. Sadece artık hiçbir güvenlik ağımız yoktu.
“Fidye istesek satmaktan daha çok para kırarız, değil mi?”
“Akşama kadar karar veririz.”
“Aynen, ya satarız ya fidye isteriz.”
Bizi bir yere satmakla derebeyinden fidye talep etmek arasında kararsız kalmış gibiydiler. Her iki durumda da bu gece bizi buradan götüreceklerdi. Hâlâ hava aydınlıkken harekete geçmemiz gerekiyordu.
“Pekala.” Ne yapmalı?
Kapıyı kırıp büyüyle fidyecileri alt edebilirdim. Belki kendisini pestil gibi ezen adamları yendiğimi görse, Küçük Hanım saygı duymayı öğrenirdi…
Yok, pek sanmıyordum. Dayak yememiş olsaydı aynısını kendisinin de yapabileceğini düşünecek bir tipti o. Üstelik bu, ona şiddetin sonuç getirdiğini göstermekten başka bir işe yaramazdı. Şiddetin hiçbir şey kazandırmadığını öğretmem gerekiyordu, yoksa beni yumruklamaya devam ederdi. Kendisinde öyle bir güç olduğunu hissetmesini istemiyordum.
Ayrıca o fidyecileri yenebileceğinin de bir garantisi yok, diye düşündüm. Paul veya Ghislaine kadar güçlülerse kesinlikle kaybederdim. Ve kaybedersem beni kesin öldürürlerdi.
Pekala, o zaman fidyecilere hiç bulaşmadan buradan tüyelim.
Küçük Hanım’ı kontrol etmek için arkama baktım. Aman tanrım. Gözlerinden alevler saçarak bana dik dik bakıyordu.
Hmm.
Hemen plana başlayalım.
Önce toprak ve ateş büyüsü kullanarak kapının çatlaklarını doldurdum. Sonra kapı kolunu erittim, böylece kol çevrilemez hale geldi. Artık açılamayan alelade bir kapıydı. Tabii kırıp geçerlerse bir anlamı kalmazdı. Yine de bize biraz zaman kazandırırdı.
Sırada pencere vardı. Parmaklıklarla kapatılmış küçük bir delikti. Ateş büyümü tek bir noktaya odaklayıp demiri eritmeyi düşündüm ama bunun için gereken sıcaklık pratik olamayacak kadar yüksekti. Sonunda su büyüsü kullanarak demir parmaklıkları tutan tuğlaları gevşettim. Onları sökmeyi başardığımda geriye tam bir çocuğun sığabileceği büyüklükte bir delik kaldı.
Artık bir kaçış yolumuz vardı.
“Küçük Hanım. Bizi kaçıranların derebeyine bir garezi varmış gibi görünüyor. Arkadaşları bu gece burada olacakmış. Az önce bizi nasıl döverek öldüreceklerini konuşuyorlardı.”
“Y-yalan söylüyorsun… değil mi?”
Tabii ki yalandı. Ama yine de Küçük Hanım’ın yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu.
“Ölmek istemiyorum, bu yüzden… hoşça kal.”
Boş pencere pervazına tutunup kendimi yukarı çektim. Tam o sırada kapının ardından bir ses geldi.
“Hey, bu açılmıyor! Neler oluyor lan burada!”
Güm, güm! Kapıyı yumruklamaya başladılar.
Küçük Hanım çaresizlik içinde bir bana, bir kapıya baktı. “B-beni… burada bırakma… Yardım et.”
Vay canına. Düşündüğümden de çabuk pes etmişti. Sanırım bu durum onun için bile fazlasıyla korkutucuydu.
Yere çömelip ona yaklaştım ve fısıldadım: “Eve dönene kadar her dediğimi yapacağına söz veriyor musun?”
“D-dinleyeceğim, tamam.”
“Ayrıca bağırmayacağına da söz verir misin? Ghislaine burada değil, anladın mı?”
Hızla başını salladı. “S-söz veriyorum. O yüzden çabuk ol… yoksa gelecekler… Gelecekler!”
Bana yumruk attığı andaki tavrından eser kalmamıştı. İliklerine kadar korku ve tedirginlikle doluydu. Güzel, nihayet anlamıştı.
Sakin ve soğukkanlı görünmeye çalışarak, “Sözünü bozarsan seni arkamda bırakırım,” dedim.
Kapıyı toprak büyüsüyle güçlendirdim. Ardından ateş büyüsüyle iplerini çözdüm ve iyileştirme büyüsüyle onu tamamen eski sağlığına kavuşturdum.
Son olarak pencereden sıvışıp Küçük Hanım'ı da peşimden dışarı çektim.
***
Depodan kaçtığımızda bizi yabancı bir kasaba karşıladı. Kale surları falan yoktu. Burası Roa değildi. Köy denecek kadar küçük değildi ama oldukça ufak bir kasabaydı. Hızlı düşünmeliydim, yoksa bizi bulacaklardı.
“Hıh, bu kadar kaçmak yeter!” diye gürledi Küçük Hanım. Görünüşe göre düşmanlarımızı çoktan atlattığımızı sanıyordu.
“Eve dönene kadar bağırmayacağına söz vermiştin.”
Dünyanın en bariz şeyiymiş gibi, "Hıh! Ben neden sana verdiğim sözleri tutmak zorundaymışım ki?" dedi.
Seni gidi velet!
“Öyle mi? O zaman burada ayrılıyoruz. Güle güle.”
“Hıh!” Burnundan soluyarak yürümeye başladı, fakat tam o sırada uzaktan gelen öfkeli bağırışlar duyuldu.
“Lanet veletler! Nereye kayboldular be?!”
Kapıyı kırmış veya penceredeki parmaklıkların olmadığını görmüş olmalıydılar. Her halükarda kaçtığımızı anlamışlardı ve bizi arıyorlardı.
“…İık!” diye ciyaklayan Küçük Hanım koşa koşa yanıma geldi. “A-az önceki yalandı. Artık bağırmayacağım. Şimdi beni eve götür!”
“Ben senin ne uşağınım ne de kölen.” Fikrinin bu kadar kolay değişmesi canımı sıkmıştı.
“N-ne diyorsun sen? Benim özel öğretmenimsin, değil mi?”
“Hayır, değilim.”
“Ha?”
“Benden hoşlanmadığını söyledin, bu yüzden işe alınmadım.”
“Ş-şey, o zaman şimdi işe alıyorum seni,” dedi istemeye istemeye.
Bu sefer gerçek bir söze ihtiyacım vardı. “Yine mi söz? Malikaneye döndüğümüzde az önce yaptığın gibi sözünden döneceksin, değil mi?” dedim; umursamaz ve mesafeli görünmeye çalışırken, bir yandan da sözünü tutmayacağından kesinlikle eminmiş gibi bir tavır takındım.
“S-sözümü bozmayacağım, o yüzden… emrediyorum—yok yani… yardım et bana.”
“Bağırmayacağına ve sözümü dinleyeceğine dair verdiğin sözü tuttuğun sürece benimle gelebilirsin.”
“A-anladım.” Uysalca başını salladı.
Çok güzel, diye düşündüm. Şimdi bir sonraki adıma geçelim.
İlk olarak iç çamaşırıma sakladığım beş büyük bakır sikkeyi çıkardım. Bütün param buydu. On büyük bakır sikke bir gümüş sikke ediyordu, yani çok bir para sayılmazdı ama işimizi görmeye yeterdi.
“Şimdi lütfen beni takip et.”
Uzaktan gelen öfkeli bağırışlardan uzaklaşarak kasaba girişine doğru yöneldik. Nöbette uykulu bir muhafız duruyordu. Sikkelerimden birini ona uzattım. “Bizi soran olursa lütfen kasabadan çıktığımızı söyleyin.”
“Ha? Ne? Çocuk mu? Eh, olur herhalde. Saklambaç falan mı oynuyorsunuz? Bu bayağı iyi para. Yahu siz hangi zengin ailenin çocuklarısınız böyle…”
“Lütfen, sadece dediğimi söyleyin.”
“Tamam ya, anladık.” Kaba bir cevaptı ama oyalanacak vaktimiz yoktu.
Ardından posta arabasının bekleme alanına gittim. Ücretler ve kullanım şartları duvarda yazıyordu ama o bilgileri zaten günler önce okumuştum. Benim aradığım şey kasabanın nerede olduğuydu.
“Görünüşe göre Roa'dan iki şehir uzaktayız, Wieden adında bir kasabada,” diye fısıldadım Küçük Hanım'a.
Sözünü tutarak fısır fısır bir sesle yanıtladı: “Nereden anladın?”
“Tam şurada yazıyor.”
“Ben okuyamıyorum ki.”
İşte başlıyoruz, diye düşündüm.
“Okuma bilmek gerçekten çok işe yarıyor. Posta arabasının nasıl işlediği de burada yazıyor.”
Yine de sadece bir günde bizi bu kadar uzağa getirebilmiş olmaları hayret vericiydi. Bilmediğim bir şehirde olmak beni tedirgin ediyordu, sanki geçmişteki bir travmamı yeniden yaşıyor gibiydim.
Yok, yok, diye geçirdim içimden. Bu, Hello Work binasının yerini bulamadığım o zamanki durumdan tamamen farklı.
Düşüncelere dalmışken bağırış sesleri yaklaştı. “Kahretsin! Nereye saklandı bu veletler?! Çıkın ortaya!”
“Saklan!” Küçük Hanım'ı kaptığım gibi tuvalete daldım ve kapıyı arkamızdan kilitledim. Dışarıdan ağır ayak seslerinin gürültüsü geliyordu.
“Neredeler lan?!”
“Elimizden kurtulduğunuzu sanmayın sakın!”
Vay canına, amma korkutucu.
Aman, kesin artık şunu. Bizi avlamaya çalışırken böyle köpürüp duracağınıza… En azından kedisini dışarı çağırmaya çalışan bir sahip gibi tatlı bir ses tonuyla konuşabilirdiniz. Belki o zaman bizi kandırıp ortaya çıkarma şansınız olurdu. Gerçi yine işe yaramazdı ama en azından bir şansınız olurdu.
“Kahretsin, burada değiller!”
Çok geçmeden sesleri uzaklaştı. Gardımızı indirmek için henüz çok erken olsa da biraz olsun soluklanma fırsatı bulduk. Neticede insanlar paniğe kapıldıklarında dönüp dolaşıp aynı yeri tekrar arama eğiliminde olurlardı.
“İ-iyi miyiz?” Titreyen elini ağzının üzerine kapattı.
“Şey, bizi bulurlarsa sıkı bir dövüş çıkaralım.”
“H-haklısın… Tamam!”
“Gerçi kazanabileceğimizden şüpheliyim.”
“G-gerçekten mi…?”
Bunu söyledim çünkü savaşma azmini yeniden kazanıyor gibi görünüyordu. Onlardan bir kez daha dayak yemek istemiyordum.
“Posta arabasının ücretine bakıyordum da geri dönmek için iki kez araba değiştirmemiz gerekecek gibi görünüyor.”
“Araba değiştirmek mi?” Bunun neden önemli olduğunu anlamamış gibiydi.
“Buradan günde sadece beş posta arabası kalkıyor, sabah sekizden itibaren iki saatte bir. Her şehirde durum aynı. Buradan bir sonraki şehre gitmek de üç saat sürüyor. Hemen çıkarsak günün dördüncü arabasına binmiş olacağız. Başka bir deyişle…”
“Yani…?”
“Komşu şehre vardığımızda, Roa'ya giden son posta arabası çoktan kalkmış olacak. Bu yüzden yola çıkmadan önce o kasabada bir gece geçirmemiz gerekecek.”
“Hadi ca… Ş-şey, anladım. Hımm.” Bir an bağıracak gibi oldu ama kendini tuttu. Evet, lütfen o gür sesine biraz hakim ol.
“Dört büyük bakır param kaldı ama komşu şehre gitmemiz, bir gece kalmamız, sonra da Roa'ya geçmemiz gerek. Ucu ucuna yetecek.”
“Ucu ucuna ha… Ama yetecek, değil mi?”
“Yetecek.”
Rahatlamış görünüyordu ama henüz gevşememiz için çok erkendi.
"Tabii kimse bize para üstünde kazık atmaya kalkışmazsa."
"Para üstünde mi...?" Neden bahsettiğimi anlamamış gibi bir yüz ifadesi takındı. Belki de daha önce hiç kendi başına para harcamamıştı.
"Hancılar ya da arabacılar çocuk olduğumuzu görünce muhtemelen hesap yapamadığımızı düşünecekler, değil mi? Yani paradan tırtıklayıp bize eksik para üstü vererek kazıklamaya çalışabilirler. Şimdi, para üstünün eksik olduğunu belirtirsen gerisini verirler. Ama nasıl hesaplayacağını bilmezsen, o zaman..."
"O zaman ne olur?"
"O zaman son posta arabasına paramız yetmez. Ve az önceki herifler de bize yetişir."
Her an altına kaçıracakmış gibi titremeye başladı.
"Tuvalet şurada."
"B-biliyorum herhalde."
"Pekâlâ, öyleyse ben dışarıya bir bakıp geleyim."
Gitmeye yeltendiğimde gömleğimin eteğine yapıştı.
"G-gitme," dedi.
Ben de dışarı çıkmadan önce işini halletmesine izin verdim.
Peşimizdeki iki kişi gitmiş gibi görünüyordu ama hâlâ şehrin içinde mi yoksa dışında mı arama yaptıklarından emin değildim. Karşılaşırsak onları büyümle alt etmek zorunda kalacaktım.
Bekleme alanının bir köşesinde saklanırken, alt edebileceğim rakipler olmaları için dua ettim. Kalkış saati geldiğinde parayı arabacıya verip arabaya bindik.
***
Komşu şehre hiçbir sorun yaşamadan vardık.
Geceyi geçirmek için, Küçük Hanım'a dünyanın gerçekte ne kadar acımasız olabileceğini gösteren bir ders vermek amacıyla döküntü görünümlü bir baraka seçtim. Yataklarımız samandandı.
Küçük Hanım o kadar gergindi ki uyuyamadı. Ne zaman bir ses duysa irkilip korkuyla odanın girişine dik dik bakıyordu. Ters bir durum olmadığını anlayınca da rahat bir nefes alıyordu. Bunu defalarca tekrarladı.
Ertesi sabah, Roa'ya giden ilk posta arabasına atladık. Küçük Hanım neredeyse hiç uyumamış olmalıydı, çünkü gözleri kan çanağına dönmüştü. Yine de zerre yorgun görünmüyordu. Bunun yerine, olası takipçileri kollamak için durmadan arabanın arkasından dışarı bakıp durdu. Birkaç kez tek bir atlının yanımızdan geçip gittiği oldu, fakat hiçbiri bizi kaçıranlar değildi.
Oldukça mesafe katetmiştik, bu yüzden belki de vazgeçmişlerdi. Ya da ben safça öyle sanmıştım.
Saatler geçti. Sorunsuz bir şekilde Roa'ya vardık. O sağlam surlardan geçip uzaktaki derebeyi malikânesini gördüğümüzde içimi bir güven duygusu kapladı. Buraya kadar gelmeyi başardığımız için artık güvende olduğumuzu düşünerek farkında olmadan gardımı düşürdüm.
Arabadan inip yürüyerek malikâneye doğru yöneldik. Adımlarımız hafiflemişti. Saatlerce posta arabasında yolculuk etmenin üzerine bir de ilk defa saman üstünde uyuduğum için pestilim çıkmıştı.
Tam o anda, sanki özellikle o anı beklemişler gibi iki adam Küçük Hanım'ı yakalayıp ara sokağa çekti.
"Ne?!" Gardımı düşürmüştüm; fark etmem iki saniyemi aldı. Gözlerimi ondan ayırdığım o iki saniye içinde kayıplara karışmıştı. Bir an gerçekten sırra kadem bastığını düşündüm. Fakat bir binanın köşesinden sürüklenmeden hemen önce, göz ucuyla Küçük Hanım'ın giydiği kıyafetleri anımsatan bir kumaş yakaladım.
Hemen peşlerine düştüm. Ara sokağa daldığımda, biri Küçük Hanım'ı kucağında taşıyan ve kaçmaya çalışan iki adamı gördüm.
Vakit kaybetmeden toprak büyüsü kullanarak bir duvar ördüm. Büyü parmak uçlarımdan fırladı ve önlerinde bir bariyer yükseldi. Yolları öyle ani kesildi ki adamlar zamanında duramadı.
"Bu da ne?!"
"Hngh!" Küçük Hanım ağzındaki tıkacı ısırırken gözlerinde yaşlar birikmişti.
İnanılmaz... Birkaç saniye içinde ağzını tıkamayı başarmışlardı ha? Bayağı antrenmanlı olmalılar, diye düşündüm. Ayrıca ona yumruk atmış gibi görünüyorlardı, çünkü yanağı şişmiş ve kızarmıştı.
Rakiplerim bizi kaçıran o iki kişiydi. Biri beni tekmeleyen saldırgan olanıydı, diğeri ise muhtemelen deponun dışında konuşurken duyduğum adamdı. İkisi de hayduda benziyordu ve bellerinde kınında birer kılıç vardı.
"Aha, şu veletmiş. Burnunu bu işe sokmasaydın evine sağ salim dönebileceğini biliyordun oysa." Toprak duvarımın aniden ortaya çıkmasıyla hazırlıksız yakalanmalarına rağmen, rakiplerinin ben olduğumu görünce sırıttılar.
Saldırgan olanı, gardını bile almadan üzerime doğru yürüdü. Diğeri Küçük Hanım'ı taşıyordu. Acaba etrafta başka yoldaşları var mıydı? Ne olursa olsun, gözünü korkutmak için parmak uçlarımda küçük bir ateş topu var ettim.
"Hıh! Piç kurusu!" Bunu gördüğü anda, saldırgan adam kılıcını kınından çekti.
Diğer adam hemen gardını alıp geri çekilirken kılıcının ucunu Küçük Hanım'ın boynuna dayadı.
"Sen... Seni lanet velet! Fazla sakin durduğunu düşünmüştüm zaten! Görünüşe göre bir korumasın, ha? Bu kadar kolay kaçmana şaşmamalı. Kahretsin, dış görünüşüne aldandım! Bir iblissin sen!"
"Koruma değilim. Henüz işe bile alınmadım," dedim. İblis de değildim ama bunu düzeltmeye gerek yoktu.
"Ne? O zaman ne halt yemeye yolumuza taş koyuyorsun?!"
"Şey, bundan sonra beni işe almayı planlıyorlar da, o yüzden..."
"Ha, yani para peşindesin?
Para peşinde, ha? Tam olarak haksız sayılmazdı. Bu işi Sylphie ile üniversiteye birlikte gidebilmemiz için yeterli parayı kazanmak amacıyla yapıyordum. "Bunu inkâr etmeyeceğim."
Bunu söyler söylemez dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. "O zaman bize katılmalısın. Soylu bir aileden gelen genç bir kıza iyi para ödeyecek sapık bir soyluyla bağlantılarım var. Derebeyinin torununa pek düşkün olduğunu duydum, yani onu fidye için de rehin tutabiliriz. Her iki türlü de bir dünya para kırarız."
"Oho." Tekliflerinden etkilenmiş gibi bir ses çıkardım; Küçük Hanım yüzü bembeyaz bir hâlde dönüp bana baktı. Belki de okul masraflarını karşılamak için ailesinden iş koparmaya çalıştığımı biliyordu. "Peki tam olarak ne kadar paradan bahsediyoruz?"
Kendini beğenmiş bir sırıtışla, "Bahsettiğimiz şey öyle ayda bir-iki altın paralık dandik bir iş değil," dedi. "En az yüz altın eder."
Sanki buradaki ekonomi hakkında hiçbir fikri yokmuş da ilkokul çocuğu gibi, "Tam bir milyon yen! İnanabiliyor musun?!" diyerek hava atmaya çalışıyormuş gibiydi.
"Ya sen?" diye sordu. "Çocuk gibi görünüyorsun ama bahse varım göründüğünden çok daha yaşlısın."
"Neden öyle düşünüyorsun?"
"Az önce kullandığın büyü ve sergilediğin bu sakinlik var ya? Kabak gibi ortada. Dışarıda böyle iblislerin olduğunu biliyorum. Görünüşün yüzünden sana hayatı zindan etmişlerdir kesin, değil mi? O yüzden paranın ne kadar önemli olduğunu anlıyorsundur, öyle değil mi?"
"Anlıyorum."
Demek dışarıdan böyle görünüyordum ha? Kırkın üzerinde olduğum kesinlikle doğruydu gerçi.
Ta-da! Tebrikler, doğru bildin! Aferin.
“Haklısın. Benim kadar uzun yaşayınca paranın önemini gayet iyi anlıyorsun. Tek kuruşsuz, sadece üstündeki kıyafetlerle pek bir şey bilmediğin bir dünyaya fırlatılıp atılmanın ne demek olduğunu bilirim.”
“Heh, evet, halimizden anlıyorsun, değil mi?”
Hem de fazlasıyla; çünkü bu noktaya gelene kadar para konusunda zerre endişelenmemiştim. Bunun yerine neredeyse yirmi yılımı eve kapanarak geçirmiştim. Ömrümün yarısı erotik simülasyonlar ve çevrim içi oyunlardan başka hiçbir şeye harcanmamıştı. Bütün bunlar sayesinde bir şeyler öğrenmiştim. Onu tam burada satarsam ne olacağını da, ona yardım edersem ne olacağını da biliyordum.
“İşte tam da bu yüzden paradan daha önemli şeyler olduğunu biliyorum.”
“Bize öyle süslü laflar gevelemeye başlama!”
“Süslü laf falan değil. Parayla 'dere' satın alamazsın.” Kahretsin, içimdeki inek dışarı kaçmıştı. Bu adamların tsunderenin ne anlama geldiğini bilecek halleri yoktu ya.
“Dere mi? O da neyin nesi be?” Şiddet yanlısı adam afallamış görünüyordu ama en azından müzakeremizin çöktüğünü anlamıştı. Kılıcını Küçük Hanım'ın boynuna dayarken o tekinsiz gülümsemesinin yerini sert bir ifade aldı.
“O zaman bu kız rehinemiz olur! Önce şu ateş topunu havaya fırlat.”
“Havaya mı fırlatmamı istiyorsun?”
“Aynen öyle. Sakın bize doğru hedef alayım deme, kazara bile olsa. Ne kadar hızlı olursan ol, sen bizi vurana kadar bu veledin boğazını kesip onu kendimize canlı kalkan yaparız.”
İnsan normalde büyüyü dağıtmasını istemez miydi? Dur bir saniye, belki de bilmiyordur. Aslında mantıklıydı: Sözlü olarak yapılan bir büyü serbest bırakılana kadar devam ederdi. Büyüyü düzgün bir şekilde öğrenmediyseniz, muhtemelen sözlü büyü yapmakla yapmamak arasındaki farkı anlayamazdınız.
“Anlaşıldı.” Parmak ucumdaki Ateş Topu'nu fırlatmadan önce, büyü gücümü kullanarak içine özel bir Ateş Topu daha yerleştirdim. Ardından havaya fırlattım.
Yukarı doğru fırlarken akılalmaz bir ses çıkardı. Üzerimizde devasa bir patlama parıldadı.
“Ha!
“Oha?!
“Ngh?!”
Gürültü kulak zarlarını patlatacak kadar şiddetliydi. Işığı da kör ediciydi. Yaydığı ısı insanı yakacak kadar sıcaktı.
Herkes gökyüzüne bakarken ben ileriye atıldım. Koşarken büyü hazırladım. Alışkanlıktan, iki farklı büyü çağırdım. Sağ elimde Orta seviye rüzgâr büyüsü Sonik Patlama vardı. Sol elimde ise Orta seviye toprak büyüsü Taş Gülle vardı. Önümdeki adamların her birine birer büyü fırlattım.
“Gyaaaah!”
Sonik Patlama, patlamanın dikkatini dağıttığı kaba herifin kolunu kopardı. Çığlık atarak onun elinden düşen Küçük Hanım'ı kollarımın arasına alıp kucaklayarak sıkıca tuttum.
“Tch! O kadar kolay değil!”
Diğer hayduta göz ucuyla baktığımda Taş Güllemi kılıcıyla ikiye böldüğünü fark ettim.
“Ugh…” Bu kötüydü. Gerçekten de onu kesip geçmeyi başarmıştı. Hangi kılıç sanatı ekolünü kullanıyordu bilmiyordum ama bu hiç iyi değildi. Paul kadar güçlüyse başımız dertteydi. Bu adam yenebileceğim biri olmayabilirdi.
“Vah, vah, vah!”
Beni havaya fırlatacak bir patlama yaratmak için rüzgâr ve ateş büyüsünü birleştirdim. Patlamanın şiddeti o kadar sarsıcıydı ki bir yerlerimin kırıldığını sandım.
Kılıç saniyenin onda biri farkla gecikerek beni kıl payı ıskaladı. Tam burnumun ucundan havayı yararak geçti, çıkardığı ıslık sesi kulaklarımda çınladı.
Ucuz atlattım.
Fakat Paul kadar hızlı değildi, bu da paniklememe gerek olmadığı anlamına geliyordu. Daha önce kılıçlı rakiplere karşı sayısız pratik yapmıştım. Aynı performansı gösterebildiğim sürece buradan bir çıkış yolu bulabilirdim.
Havadayken bir sonraki büyü saldırımı hazırladım. Önce doğrudan yüzüne doğru bir Ateş Topu gönderdim. Büyü ona doğru yavaşça süzüldü.
“Bütün numaran bu mu!” Geliş yönünü hesaplayıp karşılamak için kılıcını hazırladı. O, Ateş Topu'nun ulaşmasını beklerken ben de su ve toprak büyüsüyle altındaki zemini girdap gibi dönen bir çamur deryasına çevirdim.
Ateş Topumu kesmeye çalıştığı anda, dizlerine kadar koyu ve yapışkan çamura battı. Artık kıpırdayamıyordu.
“Ne?!”
İşte bu, kazandım! Kesinlikle kazanmıştım, bundan emindim. Artık koşamazdı. Ateş Topumu savuşturmuş olabilirdi ama çoktan saldırı menzilinin dışına çıkmıştık. Kollarımda Küçük Hanım'la birlikte tek yapmam gereken kalabalığın karmaşasına karışıp kaybolmaktı, böylece güvende olacaktık. Ya da gerekirse yardım çığlıkları atabilirdim.
Tam böyle düşündüğüm sırada…
“Kaçmana izin vereceğimi mi sanıyorsun!” Kılıcını bize doğru fırlattı.
Paul'ün bana öğrettiklerini işte o an hatırladım. Kuzey Tanrısı Kılıç Tarzı'nda, rakibinizin bacağını kesseniz bile size kılıç fırlatabilecekleri bir teknikleri vardı.
Namlu bana doğru muazzam bir hızla uçtu ama ben onu sanki ağır çekimdeymiş gibi izledim. Doğrudan kafama nişan alınmıştı.
Ölüm.
Bu kelime aklıma geldiği anda önümde kahverengi bir karaltı belirdi. Porselen kırılmasına benzer bir ses duydum, ardından kılıç yere düştü.
“Ha?”
Biri haydutlarla arama girmişti. Geniş, sağlam sırtını bana dönmüş halde duruyordu. Başının arkasındaki kulakları tanıdım. Bu Ghislaine Dedoldia'ydı. Geriye, bana doğru bakıp başıyla onayladı.
“Gerisini bana bırak,” dedi.
Elini belindeki kılıca attığı an, kılıcın ucu kırmızı bir ışık parıltısıyla havayı yardı.
“Ha…?”
Dizlerine kadar çamura batmış adamın kellesi boynundan ayrılıp düştü. Üstelik Ghislaine ile arasındaki mesafe bir kılıcın erişemeyeceği kadar uzaktı.
“Hey, sen de nereden çık—“
Kuyruğu seğirdi ve bir sonraki an diğer adamın kellesi düştü. Yere çarparken çıkardığı küt sesini duyar gibi oldum.
Beynim olan bitene yetişemiyordu. Tek yapabildiğim, durduğumuz yerden metrelerce uzakta yere yığılan iki bedeni afallamış halde izlemekti. Gerçek gibi gelmiyordu. Az önce ne olduğunu hiç anlayamamıştım. Ha? Öldüler mi? Aklımdan geçen tek şey buydu.
“Hm. Rudeus, tek düşmanımız bu ikisi miydi?”
Kendime geldim. “Şey, evet. Teşekkür ederim. Bayan… Ghislaine?”
“Bayanı bırak, sadece Ghislaine de.” Arkasına bakıp başını salladı. “Gökyüzünde ani bir patlama gördüm, bu yüzden durumu kontrol etmeye geldim. Görünüşe göre doğru bir karar vermişim.”
“E-evet, gerçekten çok hızlıydın. Yani, onları saniyeler içinde alt ettin.” İlk büyümün üzerinden sadece bir dakika geçmişti. Nereden baksan fazlasıyla hızlı gelmişti.
“Yakındaydım. Üstelik o kadar da hızlı değildi. Dedoldia ailesinden herhangi bir savaşçı bir insanı saniyeler içinde öldürebilir. Bu arada Rudeus, Kuzey Tanrısı Tarzı kullanan biriyle ilk kez mi savaştın?”
“Bir ölüm kalım savaşına ilk kez girdim,” dedim.
“Öyleyse sana şunu söyleyeyim, bu tür insanlar taraflardan biri ölünceye dek pes etmez. Dikkatli ol.”
Taraflardan biri ölünceye dek…
Doğruydu, az kalsın ölüyordum. Haydutun kılıcının bana doğru savrulduğunu hatırladıkça titriyordum. Bir ölüm kalım savaşıydı. Gerçek bir ölüm kalım savaşı.
“H-Hadi eve dönelim.”
Tek bir hata bile yapsaydım, ölmüş olacaktım. Burası gerçekten de farklı bir dünyaydı. Büyü ve kılıçların olduğu bir dünya.
Bu kez ölürsem ne olurdu?
Omurgamdan aşağı tarif edilemez bir korkunun ürpertisi indi.
***
“Pöh…”
Nihayet malikâneye vardığımızda Küçük Hanım tamamen tükenmiş bir halde yere çöktü. Sinirleri yatışınca bacaklarının bağı çözülmüş olmalıydı.
Hizmetçiler endişeyle etrafına üşüştü. Ona yardım etmek için ellerini uzattıklarında, ellerini savuşturup kendi başına ayağa kalktı. Bacakları yeni doğmuş bir geyiğinki gibi titriyordu.
Kollarını göğsünde kavuşturup heybetli bir şekilde durdu. Belki de eve döndüğü için keyfi yerine gelmişti. Onu bu halde gören hizmetçiler bir tuhaflık olduğunu sezmiş gibi geri durdular.
Küçük Hanım parmağını bana doğru uzatıp kükredi: “Sözümü tuttum ve işte eve döndük! Artık konuşabilirim, değil mi?!”
“Ha, evet. Artık konuşabilirsin.” Yeniden bu kadar gürültücü davrandığını duyunca başarısız olduğumu anladım. Yaşadıklarımız bu bencil ve şiddet yanlısı kızı değiştirmeye yetmemişti besbelli. Hatta savaş sırasında korktuğumu tahmin etmiş bile olabilirdi. Belki de bu kadar zayıf olmama rağmen ne kadar da burnu havada davrandığımı yüzüme vuracaktı.
“Sana bana adımla, Eris diye hitap etme ayrıcalığını bahşediyorum!”
Sözleri beni gafil avladı. “Ha?”
“Bunu öyle herkes yapamaz, tamam mı?!”
Yani, bu… geçtiğim anlamına mı geliyordu? Burada onun özel öğretmeni olarak çalışabileceğim anlamına mı? O-oh, vay canına! Cidden mi? Y-yani, başardım mı?! Evet be!
“Teşekkür ederim! Hanımım Eris!”
“Hanımımı bırak! Sadece Eris de!” Ghislaine’i taklit ediyordu. Cümlesini bitirir bitirmez yere yığıldı.
Eris Boreas Greyrat’ın özel öğretmeni oluşum işte böyle gerçekleşti.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Hırçın
YAPMADIĞI ŞEY: İnsanların söylediklerini her zaman dinlemek
OKUMA/YAZMA: Kendi adını yazabiliyor
ARİTMETİK: Toplama yapabiliyor
BÜYÜ: İlgilenmiyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili – Başlangıç seviyesi
GÖRGÜ KURALLARI: Boreas usulü selam verebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
Yan Hikâye:
Sonrası ve Boreas Tarzı
Selamlaşma
Kaçırma olayının arkasındaki ipleri elinde tutan kişi uşak Thomas’tı. Serserilerin bahsettiği, sapık bir soyluyla bağlantısı olan kişi oydu. Küçük Hanım bir süre önce o soylunun dikkatini çekmişti ve adam onun bu hırçın, boyun eğmez ruhunu döverek sökmek istiyordu. Paranın cazibesine kapılan Thomas, sapık soylunun seçtiği iki adamı benim planıma dahil etmişti.
Yahu, dünyada harbiden yüzsüz insanlar vardı. Eğer bunu bir daha yapacak olursa, önce benimle konuşmasını dilerdim.
İki şeyi hesaba katmayarak tamamen yanlış hesap yapmıştı. Birincisi, iki hayduttan kaçabilecek kadar büyü hünerine sahip olduğumu; ikincisi ise o ikisinin kendisine en ufak bir sadakat duymadığını.
Sapık soyluya gelince, masumu oynayıp cezadan kurtuldu. Kısmen Thomas’ın ifadesinin yetersizliğinden, kısmen de iki haydut öldüğü için soylunun parmağı olduğuna dair hiçbir kanıt bulamayışımızdandı. Bilinmeyen değişken çok fazlaydı. İşin içinde siyasi dolaplar döndüğünden şüpheleniyordum.
Olayın çözüldüğü, tamamen Ghislaine’in müdahalesine bağlandı. Greyrat ailesi, Kılıç Kralı Ghislaine’in yanlarında kaldığı gerçeğini öne sürerek hem gelecekteki olası hadiselerin önüne geçebilir hem de hanelerinin gücünü ve zenginliğini ilan edebilirdi.
Neler olup bittiğini anlatmama rağmen bütün takdiri Ghislaine’e bırakmam emredildi. Greyrat ailesindeki diğer kişilerin varlığımdan haberdar olmasını istemiyor gibiydiler. Yine siyasi pazarlıklar, diye tahmin ettim. Benim için asıl büyük sürpriz, daha da fazla Greyrat’ın bulunmasıydı.
“İşte vaziyet böyle. Anlaşıldı mı?”
“Evet… anlaşıldı.”
Philip tüm bunları bana kabul odasında açıkladı. Yalnızca derebeyinin oğlu olduğunu sanıyordum ama aynı zamanda kasabanın belediye başkanıydı. Bütün meseleyi tatlıya bağlayan kişinin o olup olmadığını merak ettim.
“Kızı kaçırılmış birine göre oldukça rahat görünüyorsunuz.”
“Şu an öyleyim. Hâlâ kayıp olsaydı paniklerdim,” dedi.
“Elbette.”
“Şimdi, Eris’in özel öğretmeni olarak çalışman konusuna gelirsek…”
Geleceğim hakkında konuşmaya başlamak üzereydik ki kapı gürültüyle ardına kadar açıldı ve içeri Eris’in inanılmaz derecede hayat dolu büyükbabası süzüldü.
“Her şeyi duydum,” dedi Sauros. Kabul odasına daldı ve sert eliyle saçlarımı karıştırdı. “Eris’i kurtarmışsın!”
“N-n-neden bahsediyorsunuz? Her şeyi Ghislaine yaptı. Ben hiçbir şey yapmadım!”
Gözleri bir yırtıcı kuş gibi karanlıkça parıldadı.
Ç-çok korkunç!
“Seni gidi! Bana yalan söyleyebileceğini mi sanıyorsun!”
“H-hayır! Ama Lord Philip öyle söylememi—”
“Philip!” Oğluna doğru döndü ve bir an bile tereddüt etmeden yumruğunu savurdu. Feci bir çat sesiyle yerine oturdu.
“Ah!” Genç lord darbeyi doğrudan yüzüne yedi ve kanepenin arkasına yuvarlandı. Derebeyinin yumruğu o kadar hızlıydı ki. Eris'inkinden bile hızlıydı, gözle takip edilemeyecek kadar çabuktu.
“Aşağılık herif! Kızını kurtaran çocuğa reva gördüğün bu mu! Tek bir teşekkür kelimesini bile nasıl esrgersin! Sırf soylular arasındaki o ahmakça tiyatronuza alet olasın diye mi?!”
Hâlâ yerde boylu boyunca uzanan Philip, kıpırdamadan cevap verdi. “Baba, Paul ailemiz tarafından evlatlıktan reddedilmiş olabilir ama hâlâ bir Greyrat. Yani onun kanımızı taşıyan oğlu Rudeus da ailemizin bir parçası. Bu yüzden onu uluorta övüp ödüllendirmek yerine, ailemizin bir ferdi gibi şefkatle yaklaşmanın en iyi teşekkür yolu olacağını düşündüm.” Yere serilmiş birine göre son derece doğal bir tavırla konuşuyordu. Belki de Sauros'tan dayak yemeye alışıktı.
“Pekâlâ! Öyleyse git de soylularla o maskaralığına devam et!” Yaşlı adam kendini boş kanepeye bıraktı. Philip'e vurduğu için özür dileyecek gibi görünmüyordu. O tam olarak böyle bir insandı işte. Burada fiziksel ceza nefes almak kadar doğaldı.
Düşününce, Eris de benden hiç özür dilememişti. Onu kurtardığım için bana teşekkür de etmemişti.
Neyse ne, sorun değil.
“Rudeus!” Derebeyi kollarını kavuşturdu, çenesini kaldırdı ve dik dik bana baktı.
Bu tanıdık geliyordu.
“Bir ricam var!”
Birinden bir şey rica ederken takınılacak tavır gerçekten bu mu? Tıpkı Eris gibiydi! Hayır, tam tersiydi; ne de olsa onu taklit eden Eris'ti.
“Eris'e büyü öğretmenizi istiyorum.”
“Nedenini sorabilir miyim?”
“Bunu benden kendisi rica etti. Büyünün aklına öyle bir kazındığını söyledi ki kafasından çıkaramıyormuş.”
Nereden baksan gözleri dağlayan bir büyüydü zaten.
“Tabi—” İçgüdüsel olarak cevap vermeye başladığım anda dilimi ısırdım. Berbat kişiliğinin en olası sebebi, Sauros'un onu hep böyle şımartmasıydı. Belki tek sebebi değildi ama kişiliğinin ne kadarını taklit ettiğine bakılırsa, ondan kesinlikle etkilenmişti.
Bir insan olarak azıcık bile gelişecekse, şımartılmasını engellemek zorundaydım. Düzgün bir şekilde büyümesini sağlamak benim sorumluluğum olmayabilirdi ama işler böyle devam ederse, ona ders verme yetimi de etkileyecekti.
Her sorunla ortaya çıktıkça ilgilenmek en iyisiydi.
“Bunu benden sizin istemeniz doğru değil, Lord Sauros. Eris'in bizzat kendisi rica etmeli.”
“Ne dedin sen?!” Öfkeyle yumruğunu kaldırdı.
Panikleyip ellerimle yüzümü kapattım. Neydi bu adam, patlamaya hazır bir nükleer bomba falan mı? “E-Eris'i bir şey istediğinde başını eğip rica edemeyen bir yetişkin olarak yetiştirmeyi gerçekten istiyor musun?”
“Oho! Haklı bir noktaya değindin! Doğru söylüyorsun!” Yumruğunu dizine vurdu ve hararetle başını salladı. Güçlü, gür bir sesle, “Eriiiiis! Derhal kabul odasına gel!” diye haykırdı.
Kulak zarlarım patlayacak sandım. Bir insanın bu kadar yüksek sesle bağırabilmesi için nasıl bir akciğer kapasitesine sahip olması gerekirdi ki…? Eris de tıpatıp aynıydı. Bu konakta haber uçurmak diye bir kavramı anlayan kimse yok muydu?
Vahşiler sizi, diye düşündüm.
Philip kanepedeki yerine dönerken bir uşak (farklı bir adam, adı galiba Alphonse'du) açık bırakılmış olan kapıyı kapattı. Sauros odalara girdiği gibi hızla çıkıp fırtınalar estirdiği için, kapıyı kapatmadan önce bir süre beklediklerini sonradan öğrendim. Kapıları ardına kadar açmaya bayılan ama örtmekten pek hazzetmeyen bencil bir ihtiyardı.
“Geliyoruuum!” Konağın başka bir yerinden bir ses yanıt verdi. Bir süre sonra yaklaşan ayak seslerinin tıkırtısı duyuldu. “İşte geldim, istediğin gibi!” Büyükbabasınınki kadar olmasa da, Eris yine de kapıları enerjik bir şekilde ardına kadar açarak içeri daldı.
Yaptığı her bir hareket büyükbabası düşünülerek yapılmıştı. Ne de olsa çocuklar yetişkinleri taklit etmeye bayılırdı. Buradaki ilk günümde yumruğu yememiş olsaydım, bu benzerliğe gülümseyebilirdim. Ama bunun yerine, bunun da son bulması gerektiğini kesin bir dille söyleyebilirdim.
“Aa…” Beni görür görmez çenesini kaldırdı ve dik dik baktı. Bu gözdağı veren duruş Boreas ailesinde nesilden nesile mi aktarılıyordu? “Büyükbaba, konuştuğumuz şeyi ona söyledin mi?!”
Birden ayağa kalkıp kollarını kavuşturdu ve ona dik dik baktı. Birebir aynı duruştu. “Eris! Birinden bir şey isteyeceksen, kendi başını öne eğip rica etmen gerekir!”
Dudaklarını büzerek surat astı. “Ama benim yerime senin soracağını söylemiştin…”
“Yeter! Kendin istemeyeceksen, biz de onu işe almayız!”
Ha? D-daha demin ne dedi o?! Yok yok, dur bir dakika, yani, sanırım haklıydı. Bu benim için biraz sorun olurdu ama rüzgâr eken fırtına biçer dedikleri bu olsa gerekti?!
“Grr…” Eris yanakları al al olmuş hâlde bana dik dik baktı. Utançtan gelen bir kızarma değildi bu; küplere binmişti ve aşağılanmış hissediyordu. Yüzündeki ifade, büyükbabası orada olmasa beni cehennemin dibine kadar kovalayıp kıymaya çevireceğini söylüyordu.
Korkutucu…
“L-lütfen…”
“Birinden bir şey rica ederken takınılacak tavır bu mu?!” diye kükredi Sauros.
Bunu diyecek en son kişisin, diye geçirdim içimden.
“Grr…” Eris uzun, kızıl saçlarını iki eline birer tutam aldı. Şakaklarının iki yanında birer kuyruk yaptı; anında ikiz kuyruk oluverdi. Sonra, öylece bana göz kırptı. “Lütfen bana büyü öğret, miyav ✩”
***
Bir saniye. Rüya mı görüyordum? Bir anlığına bilincim kapanmıştı sanki. Çok fena bir kâbus görmüşüm gibi hissettirdi.
“Okuma yazma öğretmeyi dert etme, miyav ✩”
Hadi canım, rüya falan değildi! N-ne oluyordu yahu? Neler dönüyordu böyle?
Az önce tuhaf bir alternatif boyuta falan mı ışınlandım ben? Madem o kadar zahmete girdin, en azından iki boyutlu anime dünyasına ışınlasaydın ya!
“Aritmetiğe de ihtiyacım yok benim, miyav ✩”
N-neyse ne, bu durum hiç normal değildi. Hatta korkunçtu! Eris’in verdiği poz normalde sevimli olmalıydı ama bende sadece dehşet uyandırıyordu. Dudakları yukarı kıvrılmıştı ama gözleri gülmüyordu. Bir avcının gözleriydi onlar.
Daha da önemlisi, bu dünyada birinden ricada bulunurken cidden böyle mi davranılıyordu?! Dalga geçiyor olmalısınız!
“Büyü bana yeter, miyav ✩”
Benimle kafa bulmayı kes! Bu dürüst olmak gerekirse önceki hâlinden bile beterdi. Baksanıza şunun yüzüne bir kere.
Yanakları kor gibi kızarmıştı ve ifadesi resmen, Şartlar birazcık farklı olsaydı, sana öyle bir çakardım ki cehennemin dibinden ta cennete uçardın, diyordu. Yüzde sekseni öfke, yüzde yirmisi aşağılanma doluydu, mahcubiyetten eser yoktu. Sevimli hiçbir yanı yoktu, hem de zerre kadar.
H-hadi ama Sauros, haddini bildir şuna, diye içimden yalvardım.
“O-ooh~ Bizim Eri de pek tatlıymış. Rudeus, ona ders vereceksin, değil mi?”
Bir anda torununa düşkün bir ihtiyara dönüşüvermişti. Sen de kimsin be adam?! diye geçirdim içimden. Nereye gitti o sert ve güvenilir büyük amcam?!
“Efendimizin canavar ırkına karşı büyük bir zaafı vardır. Leydi Ghislaine işe alınırken de son sözü kendisi söylemişti,” diye açıkladı kâhya kibarca.
Ha, şimdi anladım. Demek o ikili at kuyrukları hayvan kulaklarını temsil ediyordu. Gerçekten de sarkık kulaklara benziyorlardı. Düşününce, hizmetçilerin çoğu da canavardı zaten.
Tamam, peki, şimdi anladım. Evet… İç sesim yavaşça kesildi.
“Eris.” Babası araya girdi.
Sahi ya, onun da burada olduğunu unutmuşum, diye düşündüm. Pekâlâ, Philip Bey, parlama sırası sizde, haddini bildirin şuna!
“Daha çekici görünmek için kalçalarını biraz daha dışarı çıkar.”
Harika, bundan da bir cacık olmaz.
Pekâlâ o zaman. Şimdi anlamıştım. Paul da dâhil olmak üzere Greyratların ne biçim insanlar olduğunu şimdi kavramıştım. Hatta Paul, bu güruhun yanında biraz daha normal bile kalıyordu.
“Şey, Lord… Sauros. Size tek bir şey sorabilir miyim…?”
“Konuş!”
“E-erkekler de mi böyle ricada bulunur?”
“Aptal! Erkek dediğin erkek gibi rica eder!”
Bunun ne anlama geldiğinden pek emin değildim ama azarı işitmiştim. Neyse, haklıymışım. Bu güruha kıyasla, Paul’ün düşkünlükleri neredeyse normal sayılırdı. Alt tarafı iri göğüslü kadınlardan hoşlanıyordu.
Tamam, sakin ol, dedim kendime. Şunu bir tartalım. Şimdi bu geçer not mu aldı, kaldı mı?
Gözler üzerimdeydi. Kendimi toparlayıp Eris’e baktım. Öfkeden ve aşağılanmaktan deliye dönmüş, kontrolünü kaybetmenin eşiğinde gibiydi. Kafesinin demir parmaklıklarından birine dişlerini geçirmiş bir aslan gibi.
Neyse, belki de sonrasını hiç düşünmeyip bunu kabul etmeliyim.
Hayır, bunu etraflıca düşünmeliydim. Doğurabileceği sonuçları öngörmem gerekiyordu.
Doğru ya, bu durum onun da hoşuna gitmiyor, diye fark ettim. Bu başlattıkları tuhaf âdete o da karşı! Baş başa kaldığımız bir gün benden bizzat bir ricada bulunmasını isteyecek olsam, beni paramparça edebilir!
Pekâlâ, fikrimi değiştirdim. Bu tuhaf âdetlerine bir son vermeliyim.
“Birinden ricada bulunurken böyle bir tavır mı takınılır?!” Sesim o kadar gür çıkmıştı ki tüm konakta yankılandı.
Ondan sonraki saatler boyunca ona uzun ve etkili bir nutuk çektim. Tutkum hedefine ulaşmış olmalı ki bundan sonra ricada bulunmanın Boreas tarzı terk edildi. İş bittiğinde Ghislaine çabalarımı övdü ama Eris bana sadece soğuk soğuk dik dik bakmakla yetindi.
Bölüm 3:
Hırçınlığı Hız Kesmiyor
Eris’in özel öğretmeni olalı bir ay geçmişti.
Ona ders vermeye başladığım andan itibaren beni dinlemiyordu. Okuma, yazma ve aritmetik vakti gelir gelmez ortadan kayboluyordu. Kılıç talimi zamanı gelene kadar da yüzünü göstermiyordu.
Tabii istisnalar da vardı. Düzgünce dikkatini verdiği tek ders büyü dersiydi. İlk kez bir Ateş Topu çıkardığında pek bir mutlu ve hevesliydi. Ateşinin kükreyip perdeyi sarmasını izledi ve "Bir gün, tıpkı senin gibi gökyüzünde havai fişekler yapacağım," dedi. Elbette alevleri hemen söndürdüm ve ben etrafta yokken ateş büyüsü kullanmaması konusunda onu uyardım.
Eris, kendinden memnun bir halde yarı yanmış perdeye gülümsedi. Kundakçının teki gibi görünüyordu ama en azından motive olmuştu. Müfredatın geri kalanını da halledebileceğinden emin hissetmiştim.
...Ya da ben öyle sanmıştım. Tahminimde fena halde yanıldığımı sonradan anladım. Eris okuma, yazma ve aritmetik derslerinde dinlemeyi reddediyordu. Onu uyarmaya kalksam hemen kaçıyordu. Onu yakalamaya çalıştığımda bana bir yumruk atıp sıvışıyordu. Ona yetiştiğimde ise sırf bana bir kez daha yumruk atıp tekrar kaçmak için geri geliyordu.
Kaçırılmamızdan sonra aritmetiğin ve okuma yazmanın önemini anlayacağını düşünmüştüm. Bu derslerden gerçekten nefret ediyor olmalıydı.
Bu sorunumla Philip'e gittiğimde, bana sadece, "Öğrencinin derslerine katılmasını sağlamak da özel öğretmen olarak işinin bir parçası," dedi.
Haksız sayılmazdı. Ghislaine derslerime katılıyor ve onları ciddiye alıyordu ama o sadece fazlalıktı. Yalnızca ona ders veremezdim. Bu yüzden Eris'i aramak zorundaydım.
Eris'i bulmak hiç de kolay değildi. Ben sadece bir aydır buradayken, o bütün hayatını burada geçirmişti. Araziye aşinalığımız arasında devasa bir fark vardı ve bu durum saklambaç meselesi için de geçerliydi.
Görünüşe göre diğer özel öğretmenler de aynı sorunla boğuşmuştu. Bazen eninde sonunda onu bulabiliyorlardı; ne de olsa saklanacak geniş bir alanı olsa da bu alan yine de malikaneyle sınırlıydı. Ancak onu bulanlar da pestili çıkana kadar dayak yiyordu. İlk öğretmeninin istifa etme sebebi de buydu.
Öğretmenlerden biri şiddete şiddetle karşılık verip onu dövmeye çalışmıştı. Eris ise gecenin bir köründe odasına sızmış ve o uyurken tahta kılıçla saldırmıştı. Tamamen iyileşmesi aylar süren yaralar aldıktan sonra istifa ettiğini söylemeye gerek bile yoktu.
Eris'i kendi oyununda alt etmeyi başaran tek kişi Ghislaine'di. Benim aynı şeyi yapabileceğime dair kendime güvenim yoktu. Onu bulmak hastanelik olacağım anlamına geliyorsa, bunu yapmak istemiyordum. Sırf onu bulup sonrasında her tarafım yara bere içinde kalacaksa hiç hevesli değildim.
İlgilendiği tek şey büyü ise, diğer derslerden vazgeçip sadece ona odaklansak olmaz mıydı? Fakat Philip ona okuma, yazma ve aritmetik de öğretmem konusunda ısrarcıydı. "Ona büyü öğrettiğin kadar bunları da öğret," demişti.
Bana, "Aslına bakarsan bunlar büyüden daha önemli," demişti.
Ona katılıyordum.
Belki de bir kez daha kaçırılmasını sağlamam gerekiyordu. Laf dinlemeyen çocukların cezalandırılması gerekirdi.
Tam böyle düşünürken nihayet onu buldum.
Ahırdaydı; göbeği açıkta, saman yığınının içine saklanmış, mışıl mışıl uyuyordu.
"Zzz... zzz..."
Derin bir uykudaydı. Uykudaki yüzü adeta bir meleğinkini andırıyordu. Hayır, görünüşe aldanmamalıydım. O, şeytanın tecessüm etmiş haliydi. Ve elbette şeytanın tecessüm etmiş halinden kastım, insanı kan kusana kadar yumruklayan cinstendi.
Yine de onu uyandırmam gerekiyordu.
Şimdilik, üşütmesin diye karnını örtmek için gömleğini aşağı çekmeye karar verdim. Sonra da içimdeki Yaşlı Bilge değerlendirmesini yaparken göğüslerini okşamaya başladım.
"Hmm, hâlâ AA kap. Fakat büyük bir büyüme potansiyeli seziyorum. Yaşın ilerledikçe E kap, hatta daha da büyüğüne ulaşabilirsin. İlerlemeni kontrol etmek için sana her gün masaj yapacağım. Bu da eğitiminin bir parçası. Hohoho."
Teşekkürler Yaşlı Bilge!
Hevesimi aldıktan sonra ona alçak bir sesle seslendim. "Küçük Hanım, uyanın lütfen. Eris Hanım, eğlenceli aritmetik vakti geldi!"
Uyanmıyordu. Başka çarem kalmamıştı.
Külodun elden giderse beni suçlama. Yaramaz bir kız olduğun için senin suçun, diye düşündüm.
Fakat tam ellerimi sessizce uzun ve bol eteğinin altına sokmaya çalıştığım anda…
“…!” Eris’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Bakışları ellerimin durduğu bacaklarından yavaşça yüzüme doğru kaydı. “Grrr!”
Artık uykulu gibi bir hali kalmamıştı. Aksine, dişlerini gıcırdatıyordu ve yüzü öfkeden kararmıştı.
G-geliyor, diye anladım, ama bir an geç kalmıştım. Sıktığı yumruğu bana doğru uçarak geldi. Yüzüm! Korumak için alelacele kollarımı önümde çapraz yaptım.
“Ağh!” Darbe yüzüm yerine karnıma indi. Yumruğu derine saplandı. Dizlerimin bağı çözülürken acıdan kendimden geçtim.
Neyse ki kan kusmadım ama sağlam bir yumruk yemiş oldum.
“Hıh!” Bana doğru bir kez burnundan soludu, ardından bir tekme savurdu. İşi bittiğinde, yere yığılmış bedenimin üzerinden geçip ahırdan dosdoğru çıkıp gitti.
***
Elimden bir şey gelmiyordu. Sonunda yardım için Ghislaine’e gittim. Paul’a göre beyni yerine kasları olan kadına. Okumayı, yazmayı ve aritmetiği neden öğrenmek istediğinden bahsederse, bu durum kesinlikle Eris’in içine işlerdi. Kızın, Ghislaine ne derse desin dinleyeceği kesindi.
Ya da ben öyle safça düşünmüştüm.
Ghislaine başta kendi başımın çaresine bakmamı söyledi ama sahte gözyaşları için su büyüsü kullandığımda gönülsüzce kabul etti. Çok kolaydı.
Tamamdır, şimdi göster bakalım marifetini, diye düşündüm.
Ghislaine ile bir plan yapmadık; her şeyi ona bıraktım. Büyü dersimizin mola vaktinde başlamayı seçti.
“Uzun zaman önce, bir kılıcım olduğu sürece sorun olmadığını düşünürdüm…”
Durup dururken Eris’e geçmişini anlatmaya başladı. Kötü bir çocuk olmasına rağmen Ustasının onu nasıl kabul ettiğinden… Maceracı olduğundaki ilk arkadaşlarından…
Uzun giriş faslının, kendisi ve kendi kişisel mücadeleleri hakkında basit bir hikaye olduğu anlaşıldı.
“Maceracıyken diğerleri her şeyi benim yerime yapardı. Silah ve zırhların, yiyeceklerin, erzakların ve günlük ihtiyaçların alım satımı. Sözleşmeleri, haritaları ve tabelaları okumak da dahil. Ayrıldıktan sonra pek çok şeyin önemini öğrendim: Dolu bir mataranın ağırlığını, ateş yakmak için kömür bulmanın gerekliliğini ve meşale taşırken sol elini kullanamamanın verdiği rahatsızlığı.”
Partileri yedi yıl önce dağılmıştı. Paul ve Zenith evlenip kırsala taşınarak kendilerini soyutlayınca bunu yapmak zorunda kalmışlardı. Zaten tahmin etmiştim; görünüşe göre Paul ve Ghislaine gerçekten de aynı partide bulunmuştu.
“Geriye kalanlarımız bir arada kalmaktan bahsetti ama vur-kaç saldırganımız Paul ve grubumuzun tek şifacısı Zenith ayrılmıştı. O zaman dağılmasaydık bile er ya da geç dağılırdık. Bu çok barizdi.”
Altı kişilik bir parti.
Bir savaşçı, bir kılıç ustası, bir kadın kılıç ustası, bir büyücü, bir rahip ve bir hırsız. Mesleklerine göre ayırırsam gruplarının düzeni muhtemelen böyleydi. Ghislaine o zamanlar yalnızca Aziz kademesinde bir kılıç ustası olsa da saldırı gücü epey yüksek olmalıydı.
Savaşçı (Bilinmeyen Kişi): Tank
Kılıç Ustası (Paul): İkincil tank ve Hasar Verici
Kadın Kılıç Ustası (Ghislaine): Hasar Verici
Büyücü (Bilinmeyen Kişi): Hasar Verici
Rahip (Zenith): Şifacı
Dengeli bir grup gibi görünüyorlardı.
Görünüşe göre “hırsız”, kilit açmaktan tuzak tespit etmeye, çadır kurmaktan tüccarlarla pazarlık yapmaya kadar her türlü getir götür işini yapan kişilere verilen genel bir addı. İyi okuyabilen, keskin zekâlı ve çevik kişilere ayrılmış bir pozisyondu. Çoğu da tüccar ailelerinden gelirdi.
“En azından hazine avcısı falan diyebilirdiniz,” dedim düşünmeden.
Ghislaine'in burun delikleri genişledi. “Paralarımızı habire aşırıp kumarda yiyen birine hırsız demek gayet uygun.”
“Öğrendiğinizde çullanmadınız mı üstüne?”
“Yok. Kumarda becerikliydi, bu yüzden çoğu zaman aldığından daha fazlasıyla dönerdi. Yarısından azıyla döndüğü nadirdi. Paramız az olduğunda da kendini tutardı.”
Yani öyle diyordu. Yine de kumardan ne kadar kâr etmeyi başarırsa başarsın, neden herkes yanına kâr kalmasına izin vermişti ki? Anlamakta zorlanıyordum. Övünmek gibi olmasın ama kumar, en azından hiç bulaşmadığım tek şeydi. Gerçi çevrim içi oyunlara 100.000 yenden fazla para harcamıştım harcamasına ama…
Yine de, partilerinde Paul gibi bir zampara olduğuna göre, üyelerinin ahlakını pek de umursamıyor olmalılardı. Herkesin sınırı bir yerlerde çizilirdi. İnsan sayısı kadar kural vardı.
“Savaşçı ile kılıç ustası arasındaki fark tam olarak nedir?” diye sordum merakla. İki meslek de ön saflarda yer alıyorsa, aralarında ayrım yapmak için bir neden yok gibi görünüyordu.
“Kılıç ve üç ana stilden birini kullanıyorsan, kılıç ustasısındır. Farklı bir stil kullanıyor ama yine de kılıç kuşanıyorsan, savaşçısındır. Bu stillerden birini kullanıyor ama kılıç kullanmıyorsan, o zaman da savaşçısındır.”
“Ooo, yani kılıç ustası özel bir unvan demek.”
Daha doğrusu, yeteneklerini özel kılan şey üç ana kılıç stiliydi. Ghislaine'in bizi kaçıranları alt ederken kullandığı teknik cidden muazzamdı. Kılıcını kınından çıkardığını bile görememiştim. Zar zor kıpırdamıştı ve kafaları öylece düşüvermişti. Sonradan o tekniğin Kılıç Tanrısı Stili'nin gizli bir tekniği olan Işık Kılıcı olduğunu öğrendim.
“Peki ya şövalye?”
“Şövalye şövalyedir. Şövalyeler Kral ya da derebeyleri tarafından atanır. Okuma ve aritmetik eğitimi alırlar. Aralarında basit büyüleri kullanabilenler bile vardır. Çoğu soylu olduğu için gururlarından da geçilmez.”
Muhtemelen okula gittikleri için bu kadar eğitimlilerdi.
“O zamanlar babam henüz şövalye değildi, değil mi?”
“Tam olarak emin değilim ama o zamanlar kendine kılıç ustası derdi.”
“Peki ya büyü şövalyeleri veya büyü savaşçıları? Onların da var olduğunu duymuştum.”
“Saldırı büyüsü kullanıp da kendine öyle diyenler var. Mesleğin ne olursa olsun, kendine ne demek istersen demekte özgürsün.”
“Anladım.”
Eris konuşmayı dinlerken gözleri parladı. Umarım Ghislaine'i ya da beni en yakın labirente sürüklemeye karar vermezdi. Bu beni tedirgin ediyordu. İstediğim türden bir macera bu değildi. Her günümü güzel kadınlarla çevrili geçirmek mi? Bak o olurdu işte.
Ah, kahretsin. Ghislaine'e okuma yazma öğrenmenin öneminden bahsettirecektim, bunlardan değil, diye yakındım içimden. Batırmıştım.
Yine de ufak bir teselli vardı.
Ertesi gün Eris tüm derslerine katıldı: okuma, yazma ve aritmetik. Hepsi Ghislaine sayesindeydi. Ondan sonra ne zaman bir şey olsa, Ghislaine maceracı olarak çektiği zorlukları anlatmaya başlardı. Her seferinde mideme kramplar giriyordu ama bu sayede Eris nihayet okuma, yazma ve aritmetiğin önemini kavradı.
Ya da belki katılmasının asıl nedeni Ghislaine'in hikayelerini çok ilginç bulmasıydı. Her iki durumda da benim için iyi bir sonuçtu.
Bir yanım bunu en başında akıl etmiş olmayı diledi… ama elbette kaçırılmamış olsaydık muhtemelen beni en baştan hiç dinlemezdi bile. O zamanlar bana solucanmışım gibi bakıyordu. Yani planım boşuna gitmemişti.
Her halükarda, işler yoluna girmişti.
***
İlk derslerimiz Eris'e dört temel aritmetik işlemini öğretmeyi içeriyordu. Okula gittiği ve daha önce özel dersler aldığı için basit toplamayı zaten biliyordu.
“Rudeus!” Öğrencim enerjik bir şekilde elini havaya kaldırdı.
“Efendim, Eris?”
“Bölme işlemi neden gerekli?”
Çarpma ve bölmenin önemini anlamıyordu. Üstelik çıkarmada berbattı. Basamak sayısı teki geçtiği an pes ediyordu.
“Gerekliliğine kafa yormaktansa, bunu çarpmanın tersini yapmak gibi düşün,” diye açıkladım.
“Bunu nerede kullanacağımı soruyorum ben!”
“Pekala, diyelim ki yüz gümüş paran var ve bunları beş kişi arasında eşit olarak paylaştırman gerekiyor.”
“Önceki öğretmenim de aynı şeyi söylemişti!” Yumruğunu masaya vurdu. “Peki neden! Eşit olarak! Paylaştırmak zorundayım!” Dik başlı bir çocuk gibi laf ebeliği yapıyordu.
Dürüst olmak gerekirse, öyle bir zorunluluk yoktu. “Kim bilir? Bunu o beş kişiye sorman gerekir. Sadece eşit olarak paylaştırmak istersen, bölme işlemini bilirsen daha kolay olur.”
“Daha mı kolay olur? Yani gerçekten kullanmama gerek yok, öyle mi?!”
“Kullanmak istemiyorsan, evet, zorunda değilsin. Gerçi bir şeyi kullanmamak ile bir şeyi kullanamamak arasında dağlar kadar fark vardır.”
“Öf…” Bir şeyi yapıp yapamayacaklarını sormak, Eris kadar gururlu birini susturmanın iyi bir yoluydu, gerçi sorunun kökünü çözmeye pek yaramıyordu. Aritmetik öğrenmesine gerek olmadığını savunmaya çalışıyordu.
Böyle zamanlarda en iyisi Ghislaine'den yardım istemekti.
“Ghislaine, hiç bir şeyleri eşit bölüştürmekle ilgili bir sorun yaşadın mı?”
“Evet. Bir keresinde bir labirentte erzaklarımı kaybetmiştim, bu yüzden geri dönmeye çalıştım. Ama dışarı çıkana kadar idare etsin diye yemeğimi paylaştırırken hata yaptım. Üç gün boyunca bir şey yiyip içmedim. Öleceğimi sandım. Artık dayanamayacak hale geldiğimde, yerde bulduğum bir iblis dışkısını yedim ama içimi paramparça etti. Karın ağrısı, mide bulantısı ve ishali atlatmayı başardım ama sonra bir öbek…”
Hikaye neredeyse beş dakika sürdü ve midemi altüst etti. Yüzüm sapsarı kesilmiş bir halde dinledim. Ama Eris için bu kahramanca bir hikayeydi. Gözleri tüm süre boyunca parıldadı.
“İşte bu yüzden bölme işlemini öğrenmek istiyorum. Derse devam et.”
Ghislaine bunu söyler söylemez Eris mızmızlanmayı kesti.
Sauros kadar olmasa da tüm Greyrat ailesinin canavarımsılara karşı bir zaafı var gibiydi. Eris'in Ghislaine'e bağlandığı apaçık ortadaydı. Ghislaine hikayelerinden birine başladığında her zaman sessizce dinlerdi. Ablasına yapışıp onu taklit etmeye hevesli küçük bir erkek kardeş gibiydi.
“Pekala o zaman, bugün biraz daha sıkıcı pratik yapalım. Hepsini çözdükten sonra bu soruları bana getir. Anlamadığın bir şey olursa bana sor.”
Böylece işler yavaş yavaş yoluna girdi.
***
Ghislaine mükemmel bir öğretmendi. Hatalarımın her birini en ince ayrıntısına kadar gösterip bana tavsiyeler veriyordu. Paul nerede çuvalladığınızı söylerdi ama kendinizi nasıl geliştireceğinizi söylemezdi.
Bugün hem Eris'in hem de benim elime birer kılıç vermiş, bize yol göstererek dövüş pratiği yaptırıyordu.
“Saldırı duruşunuzu unutmayın, rakibinizi pürdikkat izleyin.”
Eris tahta kılıcımı tok bir çat sesiyle savuşturdu.
“Rakibinizden daha hızlı hareket edebiliyorsanız, hamlelerini okuyup kılıcınızı ona göre hedefleyin. Eğer ondan yavaşsanız, kılıcının yörüngesinden kaçınmak için vücudunuzu kaydırın.”
İkisini de yapamayınca, Eris'in kılıcından sert bir darbe yedim. Darbe o kadar güçlüydü ki, tabaklanmış deri koruyucumun pamuklu astarının ardından bile hissettim.
“Rakibinizin ayak parmaklarının ucuna bakın ve hareketini tahmin edin!”
Bir darbe daha aldım.
“Rudeus! Kafanı kullanmayı bırak! Sadece rakibinden önce içeri sokulup kılıcını savurmaya odaklan!”
Ama odaklanmak kafa kullanmayı gerektirir, hangisini yapayım yani?!
“Eris! Saldırılarını kesme! Rakibin henüz teslim olmadı!”
“Tamam!”
Aramızdaki fark barizdi. Eris, benim aksime Ghislaine'e cevap verebilecek rahatlığa sahipti. Bu rahatlık, Ghislaine nihayet durmasını söyleyene dek bana vurmaya devam etmesine de olanak tanıyordu. Aritmetik derslerimizde biriken tüm öfkesini kusarcasına hiç acımıyordu.
Kahretsin.
Yine de bir ay içinde muazzam bir gelişme kaydettim. Benimle benzer becerilere sahip Eris gibi bir partnerim olduğu için memnundum. Tıpkı diğer tüm alanlarda olduğu gibi, eşit seviyede birinin yanında olmak insanın kendi gelişimini de kamçılıyordu.
Gerçi Eris benden biraz daha iyiydi. Fakat benimle Paul ya da Ghislaine arasındaki uçurum gibi bir şey değildi bu. En azından ne yaptığını anlayabileceğim bir seviyedeydi. Anlayabilirsem, bundan ders de çıkarabilirdim. Mesela beni belli bir teknikle alt ederse, aynı şey tekrarlanmasın diye daha temkinli davranırdım. Rakibinizle eşit şartlarda olduğunuzda böyle düşünebilirdiniz.
Paul ise tam tersine, hamlelerine karşılık vermenin imkânsız olduğu kadar yetenekliydi. Rakibinizin ne yaptığını anlayamazsanız, daha ne olup bittiğini kavrayamadan sizi yere sererdi.
Daha yetenekli birinden eğitim almak bile zor olabiliyordu, çünkü onun yetenekleriyle sizinkiler arasında temel bir fark vardı. Bu sadece yaptığınız şeyden şüphe duymanıza yol açardı.
Ghislaine öğretme konusunda iyiydi, bu yüzden onun durumu farklıydı. Ne var ki, aynı zamanda hem saldırılara nasıl karşılık verileceğini hem de karşı saldırıya nasıl geçileceğini öğretiyordu; bu yüzden saldırıya maruz kaldığınızda, karşı hamleyi nasıl yapacağınızı düşünmekten tereddüte düşüyordunuz.
Fakat rakip Eris olunca, ufak numaralar veya hareketteki en küçük bir değişiklik bambaşka bir sonuç doğuruyordu. Bazen bir gün önce işe yarayan bir şey ertesi gün işe yaramıyor ya da Eris tamamen farklı bir şey yapıyordu. Dün yapamadığım şeyleri bazen bugün yapabiliyordum, aynısı rakibim için de geçerliydi. Becerilerimiz arasında neredeyse hiç fark olmadığı için bu durum fayda sağlıyordu. Gelişimi besleyen ve biriken şey, işte bu küçük değişiklikler ve keşiflerdi.
Bir rakibimin olması güzeldi. Bazen o benim önüme geçiyor, bazen de ben onu aşıyordum. İlerlememiz azar azar gelse bile, sırayla birbirimizin önüne geçiyorduk ve sonunda devasa gelişmeler kaydediliyordu. Farkına bile varmadan o ilerleme birikmiş ve çok daha güçlenmiştik.
Yine de Eris benden daha çabuk öğreniyordu. Bir aslanla bir geyik aynı şekilde antrenman yapsa bile, aslanın daha güçlü olacağı aşikârdı. Küçüklüğümden beri Paul'le antrenman yaptığım düşünülürse, bunu kabullenmek zordu.
“Rudeus'un daha kırk fırın ekmek yemesi lazım, ha?!” Eris kollarını kavuşturup yerde pestili çıkmış yatan bana tepeden baktı.
Ghislaine onu azarladı. “Hemen havalara girme, Eris. Kılıcı ondan daha uzun süredir tutuyorsun ve ondan büyüksün.” Ghislaine “Leydi” hitabını yalnızca kılıç talimi yaparken bırakırdı. Bunun gerekli olduğunu söylerdi.
“Biliyorum herhalde! Hem onun sihri var!”
“Doğru.”
Hakkımı teslim ettiği tek konu sihir yeteneklerimdi.
Ghislaine, “Yine de sadece saldırıya uğradığında yavaşlaması garip,” diye belirtti.
“Sana gerçekten saldıran bir rakiple yüzleşmek korkutucu da ondan.”
Bunu söyler söylemez Eris kafama vurdu. “O da neydi öyle?! Ne kadar acınası! İşte bu yüzden insanlar seni hor görüyor!”
“Hayır, o sadece bir büyücü. Bunda bir sorun yok.”
Ghislaine bunu der demez Eris kibirli bir tavırla başını salladı. “Sahi mi? O zaman onu suçlayamam galiba!”
Peki ben niye yine yumruk yedim o zaman?
“Kusura bakma ama bu sinikliğini nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Bunu kendi başına halletmen gerekecek,” dedi Ghislaine.
“Tamam.” Şu an rakibimin kim olduğu fark etmiyordu; öylece donup kalıyordum. Önümde hâlâ uzun bir yol vardı. “Ama en azından sen bana öğretmeye başladığından beri çok daha güçlendiğimi hissediyorum.”
“Bunun sebebi Paul'ün içgüdüleriyle hareket eden tiplerden olması. İyi bir öğretmen olamaz.”
İçgüdüleriyle hareket eden tip! Ah, demek bu dünyada da o tiplerden vardı.
“O da ne demek, ‘içgüdüleriyle hareket eden tip’?” diye sordu Eris.
“Bir şeyleri yapmayı nasıl öğrendiğini açıklayamadan öylece yapabilen insan tipi.”
Açıkladığımda suratını astı, muhtemelen kendisi de aynı tip insanlardandı. “Bunda yanlış bir şey mi var?” diye sordu Eris.
Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Dersin ortasında olduğumuz için gerisini Ghislaine'e bırakmaya karar verdim. Bakışlarımı ona çevirdim.
“Yanlış bir şey yok. Ama ne kadar yetenekli olursan ol, kafanı kullanmazsan daha da güçlenemezsin ve insanlara da iyi öğretemezsin.”
“Neden insanlara iyi öğretemeyesin ki?”
“Çünkü ne yaptığını kendin bile anlamıyorsundur. Üstelik olayın bütününü kavrayamazsan, kendini geliştiremezsin.”
Görünüşe göre Ghislaine gibi bir Kılıç Kralı için ileri seviye bir beceri düzeyine ulaşmanın anahtarı, temel bilgileri pratikte uygulayabilmekti. Temel esaslarda ustalaşırsanız, onları her türlü durumda kullanabilirdiniz. Ancak o zaman Kutsal seviye bir kılıç ustası sayılırdınız.
Ama daha da önemlisi, azimli çalışma ve yetenekti.
Tabii ki işin sonunda her şey yeteneğe bakıyor, diye düşündüm.
“Ben de eskiden içgüdüleriyle hareket eden tiptendim ama kafamı kullanmaya ve mantıklı düşünmeye başladığımda Kral seviyesine ulaştım,” dedi Ghislaine.
“Bu harika.” Gerçekten etkilenmiştim. Başarılı olabilmek için yöntemlerini değiştirmişti. Bu inanılmaz bir şeydi.
“Sen de Su Seviyesi bir büyücüsün, Rudeus.”
“Ben de içgüdüsel tipim. Ama büyü kılıç ustalığından farklıdır. Yeterince büyü gücün olduğu sürece her şeyi yapabilirsin,” dedim.
“Hm. Sen öyle diyorsan… Ama öyle ya da böyle, temeller önemlidir, anlıyorsun değil mi?” diye üsteledi Ghislaine.
“Anlıyorum. Fakat bu durumda, Aziz Seviyesi'ne ulaşmam öğretmenimin işinde çok iyi olmasından kaynaklanıyordu.”
Ama hazır temellerin öneminden bahsediyorken, ben tamamen büyüleri sözsüz yapmaya odaklanmıştım. Büyünün temellerinde eksik olmak ne anlama geliyordu ki? Roxy’nin dersleri temellerde ustalaşmaktan ziyade ilerlemeye odaklanmıştı. Belki de kendisi bir dâhi olduğu için temeller konusunda o kadar endişelenmiyordu.
Hmm.
“Aman, ben o kadar güçlenmeyi dert etmiyorum, o yüzden beni hiç ilgilendirmez!” diye gururla ilan etti Eris, ben düşüncelere dalmışken.
Sözlerine burukça gülümsedim. Önceki hayatımda ortaokul öğrencisiyken ben de benzer bir şey söylerdim. “Bir numara olmaya çalıştığım falan yok ki,” der, çaba göstermeyişime kılıf uydururdum.
Tavrından ötürü onu azarlamak üzereydim ki devam etti. “Ama ikiniz kadar iyi olmak için elimden geleni yapacağım!”
Neyse ki öyle değilmiş. Bir hedefi vardı. Benim geçmişteki halimden farklıydı.
***
Sabah derslerimizden ve öğleden sonraki kılıç talimimizden sonra boş vaktimiz oluyordu. Bugün kütüphaneye doğru yola koyulmuştum. Ghislaine ve Eris’in ikisinde de büyü ders kitapları vardı, ben de orada bir büyü kitabı olabileceğini düşünmüştüm. Yolu bilmediğim için köpek kulaklı bir hizmetçinin bana rehberlik etmesini sağladım.
“Ah!”
Philip’in eşi Hilda’nın yanından geçtik. Eris ile aynı koyu kızıl saçlara ve dolgun göğüslere sahipti. Eris’in büyüdükçe ona benzeyeceğini tahmin ediyordum. Kendisiyle tanıştırılmıştım ama pek bir iletişimimiz olmamıştı. Şey, bir düşüneyim, sanırım bir elimi göğsüme koymam gerekiyordu…
“Leydim, öyle görünüyor ki bugün şanslı…”
“Tch,” diyerek bana dilini şaklattı ve selamımı görmezden geldi.
Elim hâlâ göğsüme basılı halde öylece donakaldım.
“Lord Rudeus…”
“Yok, sorun değil,” dedim, beni teselli etmeye çalışan hizmetçiyi durdurmak için elimi kaldırarak. Yine de biraz sarsılmıştım. Benden nefret mi ediyordu? Yanlış bir şey yaptığımı sanmıyordum.
Sahi, Eris’ten başka çocuğu yoktu, değil mi? Yok, bu soruyu sormayayım en iyisi. Sorarsam, Eris’ten bile beter birinin ortaya çıkıp iş yükümü üç dört katına çıkaracağını hissediyordum. Bu, hiç akla getirilmemesi gereken bir ihtimaldi.
Kütüphaneye vardığımda Philip oradaydı.
“Oo, kütüphaneyle ilgileniyorsun demek?” Philip’in gözlerinde heyecanlı bir parıltı vardı.
Neye bu kadar heyecanlandı ki? diye düşündüm.
“Evet, biraz.”
“O zaman etrafa bakınmak için acele etme.”
Bu tavsiyesine uyup kütüphaneyi baştan aşağı inceledim. Ne yazık ki aradığımı bulamadım. Roxy’ninki gibi bir büyü kitabı bulmayı umuyordum fakat tek bulabildiğim, kütüphaneden dışarı çıkarılamayan pahalı ciltlerdi. Görünüşe göre dünyada yalnızca sınırlı sayıda büyü kitabı vardı ve insanlar bunları öylece ortalıkta bırakmıyordu.
O kadar şanslı olamazdım herhalde. Sonunda bu dünyanın tarihi hakkında birkaç kitap aldım. En azından boş vaktim olduğunda bunları çalışabilirdim.
***
Her günün sonunda odamda ertesi günün derslerine hazırlanarak vakit geçiriyordum. Bunun büyük bir kısmı okuma, yazma ve aritmetik için alıştırma kağıtları hazırlamaktan ibaretti. Son olarak da büyü ders kitabımı gözden geçiriyordum.
Belirli bir ders müfredatı yoktu. Beş yıl boyunca öğretecek şeyim tükenmesin diye tempoyu ağırdan alıyordum. Temel prensibim, Eris ve Ghislaine’in konuyu tam olarak anladığından emin olmak için tekrarlı alıştırmalar yapmaktı. Sylphie’ye öğretirken de aynısını yapmıştım.
Büyüyü gözden geçirmek de önemliydi. Normalde büyü yapmak için sözleri fısıldamadığımdan kelimeleri sık sık unutuyordum. Gerçekten ezberlediğim tek büyüler iyileştirme ve temel zehir büyüleriydi. Saldırı büyülerini ezberleme zahmetine girmeyi hiç düşünmemiştim.
Bu büyü ders kitabı, evimdekinin aynısıydı. Eris ve Ghislaine’in de kendilerine ait kopyaları vardı. İlk baskısı neredeyse bin yıl önce yapılmıştı ve sayısız tekrar baskısıyla çok satan bir kitaptı. Bu kitap var olmadan önce, size büyüyü öğretmesi için bir usta bulmanız gerekirdi. Çoğu yalnızca her okulun temellerini bildiğinden, pek çok insan neredeyse hiçbir şey öğrenememek üzere öğrenci olurdu.
Kitap artık çok satan kabul edilse de yazıldığı dönemde pek fazla kopyası çıkarılmamıştı. Piyasada iyi dolaşım yapacak kadar kopya olsa bile, büyüye ilgisi olmayanlar kitabı öylece görmezden gelirdi. Ancak 500 yıl sonra nihayet kitleler halinde dağıtılmaya başlanmıştı.
Birdenbire herkes ucuza bir büyü ders kitabı edinebilir hale gelince büyücülerin sayısı katbekat arttı. Dünyada bir anda büyücü patlaması yaşanmış gibi olmasa da, en azından Asura Krallığı’nda büyü, birçok soylu ailenin müfredatının bir parçası haline geldi.
Yine de büyü ders kitaplarının sayısı neden aniden artmıştı? Merak içinde kitabın arkasına baktım. Orada şu satır basılıydı: Ranoa Büyü Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır. Vay canına, ne zekice bir pazarlama taktiği.
Böylelikle özel öğretmenlik günlerim göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Hırçın
YAPMADIĞI ŞEY: İnsanların söylediklerini dinlemekten gocunmamak
OKUMA/YAZMA: Aile üyelerinin isimlerini yazabiliyor
ARİTMETİK: Çıkarma becerileri güvenilmez
BÜYÜ: Elinden geleni yapacağını düşünüyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili – Başlangıç seviyesi
GÖRGÜ KURALLARI: Normal bir selam verebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
Bölüm 4:
Personel Toplantısı ve Pazar Günü
Altı ay geçti. Nihayet sakinleştiğini düşündüğüm Eris, hırçın hallerine geri dönmeye başladı.
Neden, nasıl, bunu kim yaptı?! Bir şeyi fark edene kadar panikledim. Ona hiç mola verilmemişti.
***
Akşam yemeğinden sonra Ghislaine’i ve görgü kuralları öğretmenini odama çağırdım. Görgü kuralları öğretmeni aslında bizimle kalmıyordu; şehirde yaşıyordu, bu yüzden bir uşakla ona haber yollatmıştım.
“Öncelikle sizinle tanıştığıma memnun oldum. Ben Rudeus Greyrat,” dedim.
“Edna Leylune. Leydi Eris’e adabımuaşeret öğretiyorum.”
Elimi göğsüme dokundurup hafifçe başımı eğdim. O da daha zarif hareketlerle karşılık verdi. Bir görgü kuralları öğretmeninden bekleneceği gibi.
Edna, kırışıklıkları yeni yeni belirmeye başlamış orta yaşlı bir kadının çehresine sahipti. Hatları yumuşaktı ve etrafa sıcaklık yayan nazik bir gülümsemesi vardı.
“Lütfen, oturun,” diyerek yakındaki sandalyeleri işaret ettim. Yerleştiklerinde, uşağa hazırlattığım çayı ikram ettim. “Sizi bugün buraya çağırma sebebim, Eris’in ders programı hakkında konuşmak.”
“Ders programı mı?” diye sordu Edna.
“Doğru. Duyduğuma göre şu anda sabahları kılıç talimi, öğleden sonraları boş vakti ve akşamları da görgü kuralları dersi varmış. Doğru mu?”
“Kesinlikle.”
Eris şu anda altı ders görüyordu: Okuma yazma, aritmetik, büyü, tarih, kılıç ustalığı ve görgü kuralları.
Modern terimlerle ifade edecek olursak Türkçe, matematik, ev ekonomisi, sosyal bilgiler, beden eğitimi ve şey, görgü kuralları. Saat olmadığı için dersler sadece yemek ve atıştırmalık saatleriyle bölünerek uzayıp gidiyordu. Dersler üç zaman dilimine yayılmıştı, şöyle ki:
Kahvaltı → Ders → Öğle Yemeği → Ders → Atıştırmalık Saati → Ders → Akşam Yemeği → Serbest Zaman
Tarih eğitmeni olmadığı için görünüşe göre Philip ona boş zamanlarında ders veriyordu.
“Ben başladığımdan beri akşam dersleri de almaya başladı, bu yüzden bütün günü doldu,” dedim.
“Doğru,” diye yanıtladı Edna. “Çalışmaları gayet pürüzsüz ilerliyor. Efendimiz son derece etkilenmiş durumda.”
Hiç şüphesiz öyleydi.
“Pürüzsüz ilerliyor gibi görünebilir ama burada bir sorun var.”
Edna'nın kafası karışmış görünüyordu. “Bir sorun mu dediniz?”
“Evet. Hiç ara vermeden her gün ders çalıştığı için stresi birikiyor.” Özellikle aritmetik derslerinde bu durum çok belirgindi. Bütün ders boyunca asabi oluyordu. Zor sorularla karşılaştığında hırsını benden çıkarıyordu. Tehlikeliydi. Bana ne zaman gerçekten saldıracağını kestirmek imkânsızdı. Çok tehlikeliydi.
“Şimdilik idare ediyoruz ama en sonunda patlayıp yine derslerden kaçabilir.”
“Aman Tanrım…” Edna elini dudaklarına götürdü. Yüz ifadesi, bu ihtimali kabul ettiğini gösteriyordu. Daha önce hiç görgü kuralları dersini görmemiştim ama Eris onları ciddiye alıyor gibiydi. Eris'in ondan neden hoşlandığı benim için bir gizemdi.
Devam ettim. “Bu yüzden her yedi günde bir, ona derslerin olmadığı serbest bir gün vermek istiyorum.”
Bu dünyada takvim vardı, bu yüzden hangi ayda ve hangi günde olduklarını biliyorlardı. Ne var ki hafta kavramları yoktu. Yıl içine serpiştirilmiş tatil günleri vardı ama pazar günü diye bir şey yoktu.
Yedi. Kolayca hatırlayabildiğim için bu sayıyı seçmiştim. Üstelik bu sayı bu dünyada da özel görünüyordu. İyiye işaret olduğu söylenirdi, bu yüzden kılıç ustalığında da yedi kademe vardı.
“Kalan altı günde ona okuma yazma, aritmetik, büyü, tarih, kılıç ustalığı ve görgü kuralları öğretmeye devam edeceğiz.”
Edna sesini yükseltti. “Bir şey sorabilir miyim?”
“Lütfen, buyrun.”
“İşler bu şekilde bölünürse benim derslerim azalmış olacak. O halde maaşım da…”
Cümlesini bitirmesine fırsat vermeden sözünü kestim. “Bunun için endişelenmenize gerek yok.” Para konusunda endişelenmesini yadırgayamazdım, kimsenin de yadırgamamasını umardım. Sonuçta ben de bu işe para için girmiştim. Neyse, Philip'le zaten konuşmuştum ve bir sorun yoktu. Aylık maaş alıyorduk, bu yüzden ders versek de vermesek de paramız yatacaktı.
Gerçi hiç ders vermezsek kovulurduk. O kadarı da malumdu zaten. Bu kadar basit bir şeyi anlamıyorsanız kovulmayı hak ediyordunuz demektir.
“Elbette bunu göz önünde bulundurarak dersleri farklı şekilde böleceğiz. Yedi günlük bir süreçte sadece iki okuma, yazma ve aritmetik dersi olmasında bir sakınca yok. Kılıç antrenmanı her gün yapılmaya devam edecek, aksi takdirde hiçbir anlamı kalmaz. Büyü pratiği de her gün yapılmalı ama bir insanın mana miktarı sınırlı olduğundan her ders çok uzun sürmeyecektir. Bundan arta kalan zamanı okuma, yazma ve aritmetiğe ayırmayı düşünüyorum.”
Bu son kısmı en başından beri yapıyorduk zaten. Mesela, “Bugün X kere Su Mermisi ve Y kere Su Sıçratma kullandın. O halde bugün kaç kere daha Su Mermisi kullanabilirsin?” gibi. Sırasıyla Eris ve Ghislaine'in bu büyüleri yapabilme sayılarına göre X ve Y'nin değerlerini değiştiriyordum. Görünüşe göre bu, bir odada oturup kâğıttaki sayılara bakmaktan Eris için daha kolaydı.
Kesin bir cevap bulmak zordu çünkü mana kullanımı, büyüyü yapan kişi için bile somut bir şey değildi. Önemli olan zihinden aritmetik yapmaktı, çünkü ne kadar çok yaparlarsa o kadar gelişirlerdi. Bütün amaç kafalarını çalıştırmalarını sağlamaktı.
Eninde sonunda sözsüz büyü yapma ve ev ekonomisi dersleri de vermek istiyordum ama bu, okuma, yazma ve aritmetiği bitirene kadar bekleyebilirdi.
“Şimdiden kusura bakmayın Bayan Edna, fakat Eris'le olan derslerinizi ayda üç veya dörde indirmek istiyorum.”
“Pekâlâ.” Hemen başıyla onayladı.
Altı gün, on sekiz ders saati. Bunları şu şekilde böldüm: Görgü kuralları – beş saat; kılıç ustalığı – altı saat; okuma ve yazma – iki saat; aritmetik – iki saat; ve büyü – üç saat. Ders süreleri benim zevkime göre biraz kısaydı ama çoğu tekrar üzerine kurulu olduğundan sorun olmazdı.
“Ayrıca,” diye ekledim, “ders veremeyeceğiniz herhangi bir durum olursa benimle iletişime geçmenizi rica ediyorum.”
“Ne amaçla?” diye sordu Edna.
“Ben her zaman buradayım, malikânedeyim, bu yüzden derslerimi sizin boşluğunuza sığdırabilirim. Uzun süreli bir izne ihtiyacınız olursa da sorun çıkmaz.”
“Pekâlâ o zaman.” Edna konuşma boyunca gülümsedi. Gerçekten anlamış mıydı?
“Ayrıca bu toplantıları her ayın birinde yapmak istiyorum,” dedim.
“Peki neden?”
“Birlikte çalışırsak ortaya çıkabilecek sorunlara hızla müdahale edebiliriz. Şart değil elbette ama öğretimimizi daha etkili kılacak ve acil durumlarla başa çıkmamıza yardımcı olacaktır. Sizin için bir sakıncası var mı?”
“Hayır.” Edna tatlı bir şekilde gülümsedi. “Daha çok gençsiniz Lord Rudeus, buna rağmen Leydi Eris'e karşı son derece düşüncelisiniz.” Gözleri, sanki çok sevimli bir şey görmüş gibi parıldıyordu.
Neyse ne.
İşte kendime bu şekilde bir tatil günü ayarlamayı başardım.
***
Sonunda ilk tatil günüm geldi çattı.
Philip'i kısaca selamladıktan sonra şehre inmeye karar verdim. Fakat çıkışta Ghislaine ve Eris'in beni pusuya yatmış beklediğini gördüm.
“Nereye gittiğini sanıyorsun?!” Eris yerinde duramıyor gibiydi, belki de ilk tatil günü olduğu içindi. Programının tamamen boş olduğu ilk günüydü. Gün için planlarımın ne olduğunu merak etmesine şaşmamalıydı.
“Roa'yı gezmeye gidiyorum,” dedim bir poz vererek.
“Gezmeye mi… Yani şehri görmeye mi gidiyorsun? Tek başına?”
“Yanımda başka biri var gibi mi duruyor?”
“Bu haksızlık! Ben daha önce bir kere bile tek başıma dışarı çıkamadım!” Hırsından ayaklarını yere vurdu.
“Kendi başına dışarı çıkarsan kaçırılacağın için olabilir mi acaba?”
“İyi de, sen de kaçırıldın,” diye terslendi.
Ah, haklıydı. Ben Eris'in yanında olduğum için kaçırılmıştım ama Greyrat ailesinin bir ferdi olarak görüldüğüm de bir gerçekti. Birilerinin fidye istemek için beni tekrar kaçırmaya kalkışması olasıydı.
“Ama ben kaçırılırsam eve kendi başıma dönebilirim.” Zafer edasıyla kıkırdadım, bunun üzerine bana vuracakmış gibi yumruğunu kaldırdı. Hemen kendimi korumak için siper aldım ama yumruk hiç gelmedi. Bu alışılmadık bir durumdu.
Kollarını göğsünde kavuşturup bana dik dik baktı. “Ben de geliyorum!”
Normalde böyle bir bildiriyi ancak bana vurduktan sonra yapardı ama görünüşe göre bu sefer şiddete başvurmama kararı almıştı. Bu da biraz olgunlaştığı anlamına geliyordu. Küçük, neredeyse önemsiz bir miktar olsa da en azından bir ilerleme vardı.
“Pekâlâ, hadi gidelim o zaman!”
“Gerçekten mi?!”
Elbette onu reddetmek için hiçbir sebebim yoktu. Üstelik ne kadar kalabalık, o kadar güvenlik. “Ghislaine de geliyor, değil mi?” diye sordum.
“Evet. Küçük Hanım'ı korumak benim görevim.”
Toplantımız sırasında bile Ghislaine tatil günü kavramını anlayamamış gibiydi. Ben de her zamanki gibi Eris'in yanından ayrılmamasını önermiştim. Ne de olsa başlangıçta koruma olarak işe alınmıştı, bu yüzden bunda bir sakınca olmamalıydı.
"Bekle! Hemen hazır oluyorum! Alphonse! Alphonse!!!" Eris'in malikanenin içinde gürültüyle koşturarak uzaklaşmasını izledim. Sesi her zamanki gibi avaz avazdı.
“Rudeus,” dedi Ghislaine.
Başımı çevirdiğimde hemen yanı başımdaydı. Ona bakmak için boynumu yukarı uzatmak zorunda kaldım. Neredeyse iki metre boyundaydı, bu yüzden tamamen büyümüş bir yetişkin olduğumda bile muhtemelen ona boynumu büküp yukarıdan bakmak zorunda kalacaktım.
“Yeteneklerini gözünde büyütme,” diye uyardı. Muhtemelen kaçırılırsam kendi başıma kurtulabileceğimi söylememle ilgiliydi.
“Biliyorum. Sadece onu biraz motive etmeye çalışıyordum.”
“Pekâlâ, ama bir şey olursa bana seslen. Sana yardım ederim.”
“Tamamdır. Bir şeye ihtiyacım olursa sana yine büyük bir havai fişek gösterisi sunarım.” Konusu açılınca aklıma bir anı geldi. “Küçük Hanım'a da aynısını yapmasını söyledin mi? Sana seslenmesini?”
“Hı? Söyledim, ne olmuş ki?”
“Bir dahaki sefere bunu yalnızca senin onu duyabileceğin bir yerdeyken yapması gerektiğini açıklasan iyi olur,” dedim.
“Peki ama neden?”
“Çünkü kaçırıldığımızda sürekli senin adını haykırdığı için neredeyse öldürülüyordu.”
“Sesini duysaydım onu kurtarırdım.”
Hmm. Şey, bizi kurtarmaya geldiğinde akılalmaz derecede hızlıydı. Havai fişekleri fırlatmamın üzerinden bir dakika geçmeden oradaydı.
Ses mesafesinde olduğumuz sürece neresi olursa olsun geleceğinden emindim. İşitme duyusu da oldukça iyi görünüyordu. Ne de olsa Eris'in adını haykırdığı kişi Philip veya Sauros değil, Ghislaine'di. Güvenilirdi.
“Ona çığlık atamayacağı anlar olduğunu da öğretmen gerek.”
Eris geri döndü ve konuşma orada bitti. Dışarı çıkmak için mi süslenmişti emin değildim ama daha önce hiç görmediğim bir kıyafet giymişti.
“Bugün çok hoş görünüyorsun.”
“Hıh!” Ona iltifat ettiğimde kafama bir yumruk indirdi. Bu da neyin nesiydi şimdi?
***
Fittoa bölgesindeki Roa Hisarı civardaki en büyük şehirlerden biriydi, fakat "büyük" göreceli bir tabirdi. Yine de Buena Köyü'nü oluşturan o kırsal alandan daha küçüktü. Dış surların çevresini turlasanız, muhtemelen tüm şehri iki saatte dolaşabilirdiniz. Yine de bir şehir için hatırı sayılır bir büyüklükteydi. Surların kendisi yaklaşık yedi sekiz metre boyundaydı ve Roa'nın dört bir yanını sarıyordu.
Bununla birlikte, şehir kusursuz bir daire şeklinde değildi. Araziye göre kıvrılıyordu, bu yüzden tam boyutlarından emin değildim ama muhtemelen otuz kilometrekare kadar bir alanı kaplıyordu. Bir Japon'un bakış açısından o kadar da büyük değildi, yine de bu boyutta surlar inşa etmenin kolay bir iş olmadığını anlayabiliyordum.
Böyle surlar inşa etmek için bir tür büyü kullanılmış olmalıydı. Muhtemelen Kral seviyesi ya da İmparator seviyesi. Yoksa taşlarla kaba bir hat çizip kalanını beden gücüyle mi doldurmuşlardı?
Üst sınıf yerleşim bölgesinden geçip kalabalık meydana doğru ilerlerken tüm bunları tarttım. Buradan ticaret bölgesine gidiyorduk. Soylu bölgesinin yakınındaki tüm dükkânlar lükstü ve şurada burada duran tezgâhlar bile pahalı mallar satıyordu.
"Hey, Küçük Efendi ve Hanımefendi, acele etmeyin de etrafa bir bakın hele." İkinci el eşyalar satan bir dükkânı işleten yaşlı bir adam, sanki bir RYO'dan fırlamış gibi bir replikle bize seslendi.
Sergilediği şeylere göz atıp ürünleri ve fiyatlarını not ettim. Açıkçası, epey şüpheli şeyler satıyordu. Bunları kim alır ki? diye düşündüm. Bir dakika, bir afrodizyak on altın sikke. Bunu yazmam gerek.
"Bu tuhaf harfler de ne böyle?! Hiçbir şey okuyamıyorum!" Eris'in sesiyle kulak zarlarım çınladı.
Döndüğümde yüzünün benimkine fazlasıyla yakın olduğunu gördüm. Omzumun üzerinden okumaya çalışıyordu. Yakından bakınca ne kadar tatlı olduğunu fark ettim. Yüz hatları çok muntazamdı.
Bu arada notum Japonca yazılmıştı.
"Ne yazıp durduğunu söyle bana!"
Baskıcı bir tavır takınıyordu ama söylememek için hiçbir sebebim yoktu. "Ürün isimlerini ve fiyatlarını yazıyorum."
"Bu bilgiyle ne yapacaksın ki?!"
"Piyasa fiyatlarını karşılaştırmak çevrimiçi oyunların temellerinden biridir," diye cevap verdim.
"Çevrim... Ne saçmalığı bu?"
Açıklasam da anlayamayacaktı, bu yüzden sergilenen mallardan birini işaret ettim. Küçük bir aksesuardı. "Bak şimdi, şuna bak. Bir önceki tezgâh o parçayı beş altın sikkeye satıyordu. Burası ise dört altın ve beş gümüş sikkeye satıyor."
Dükkân sahibi araya girdi: "Vay, Küçük Efendi, gözün pek keskinmiş! Bizim mallar ucuzdur, ya!"
Yaşlı adamı görmezden gelip tekrar Eris'e döndüm. "Yani, bu dükkânla pazarlık edip bunu üç sikkeye alsan, sonra da diğer dükkâna götürüp dört sikkeye satsan ne kadar kazanırsın?"
"Ha! Şey, beş eksi üç artı dört... Altı altın sikke!"
Bu ne biçim bir matematikti böyle?
“Dıııt, yanlış. Doğru cevap bir altın sikkeydi.”
"B-biliyordum zaten!" Dudak bükerek başını çevirdi.
"Gerçekten mi?"
"Ş-şey, en başta on altın sikken varsa, şimdi on bir altın sikken olurdu, değil mi?"
Hadi canım! Sonunda doğru yapmıştı! Bir dakika... hayır, sadece araya biraz daha ekleme yapmıştı. Neyse ne. Özellikle bu kadar gururluyken onu sadece övüp cesaretlendirmek daha iyiydi. "Ooo, bu sefer doğru bildin! Vay canına, çok zekisin Eris."
"Hıh, şüphen mi vardı sanki."
Yaşlı adam ekşi bir suratla konuşmamızı dinledi. "Küçük Efendi, buna tefecilik/vurgunculuk derler. İnsanların pek hoş karşıladığı bir şey değildir, o yüzden denemesen iyi edersin."
"Elbette. Para kazanmak isteseydim diğer dükkâna gider, sizin bunu dört altına sattığınızı söylerdim. Bu tür bir bilgi bana en azından bir büyük bakır kazandırmaya yeterdi, değil mi?"
Yüzü iyice asıldı. Yardım umarak arkamızdaki Ghislaine'e baktı ama o da ilgiyle bizi dinliyordu. Yaşlı adam, ne söylerse söylesin anlamsız olacağını fark etmiş gibi omuzlarını düşürüp iç çekti.
Kusura bakma, diye özür diledim, ama sadece içimden. Umarım fazla kafasına takmazdı. Yalnızca takılıyordum.
"Her neyse," dedim, "bir şey almayı düşünmesen bile eşyaların fiyatlarını bilmek yine de önemlidir."
"Peki bu bilgi ne işine yarayacak?!"
"Mesela, bir dükkâna bile gitmeden ne kadar harcayacağını hesaplayabilirsin."
"Bunun kime ne faydası olacak ki!"
Kime ne faydası mı... Şey, eğer yeniden satacaksan yaklaşık ne kadar... Bir dakika.
Hayır, böyle anlarda işi Ghislaine'e bırakmak en iyisiydi. "Sence ne işe yarar, Ghislaine?"
"Hiçbir fikrim yok."
Ciddi misin? Bilmiyor muydu? Bildiğini sanıyordum. Pekâlâ, neyse ne. Zaten bir ders de değildi bu.
"Pekâlâ o zaman, belki de hiçbir işe yaramıyordur." Bilgiler zaten kendi kullanımım içindi. Anlamamaları sorun değildi. Ne zaman bir pazara çıksam yaptığım ilk şey fiyatları karşılaştırmak olurdu. Çevrimiçi oyunlarda işleri hep böyle yürütürdüm ve şimdi bunu değiştirmek için hiçbir sebep yoktu. Bu hayatta daha önce hiç yapmamış olmama ve gerçekten bir değeri olup olmadığından tam emin olmamama rağmen durum buydu.
"İşe yarayıp yaramadığını bilmiyorsan neden yapıyorsun ki!"
"Çünkü işe yarayacağını düşünüyorum."
Cevabımdan hoşlanmadığı yüzünden apaçık belli oluyordu.
Aklına gelen her soruyu cevaplayamam ya. Biraz da kendin düşünmeye çalış.
"Biraz kafa yor," dedim. "İşe yarayacağını düşünüyorsan sen de yaparsın. Yararsız olduğunu düşünüyorsan da parmağınla gösterip gülersin."
"O zaman gülmeyi seçiyorum!"
"Ahahaha."
"Peki sen ne diye gülüyorsun be!"
Bana bir yumruk attı. Hüzünlü surat...
***
Bölgeyi turlayıp tüm tezgâhların dökümünü çıkarmayı bitirdim. Her şeyin fazlasıyla pahalı olacağını bildiğim için daha lüks dükkânları atladım. Bunun yerine şehrin dış kısımlarına doğru yöneldik. Sadece kısa bir yürüyüş mesafesinde dükkânlardaki mallar tamamen değişti. Fiyatlar da çarpıcı biçimde düşmüştü, beş altın sikkeden bir altına inmişti.
Hâlâ pahalı. Gücümün yeteceği bir şey değil, diye düşündüm.
Görünüşlerine bakılırsa soylulardan maceracılara kadar burada daha çok insan vardı. Dükkân sahipleri bile mallarını satmaya çalışırken daha canlı görünüyordu. Belki de bir altın sikke, karşılanabilirliğin tam üst sınırında olduğu içindi.
Not alırken bir dükkân gözüme çarptı; tam olarak bir kitapçıydı. İçeriye bir göz atmaya karar verdim.
Bir yetişkin kitapçısının genel bölümü gibi ıssızdı. Aynı başlıktan ikişer üçer dizilmiş ciltlerin bulunduğu iki kitaplık vardı. Her bir kitap yaklaşık bir altın sikkeydi.
Kalan alanda ise içinde sıra sıra kitapların bulunduğu kilitli bir vitrin vardı. Bunların cildi yaklaşık sekiz altın sikkeydi, en pahalısı ise on altındı. Dükkânın öne çıkan ürünleriydi herhalde.
"Hmpf." Dükkân sahibi bana şöyle bir baktı ve müşteri olma potansiyelimi hiçe sayarcasına esnedi. Raflarda gördüğüm tüm başlıkları not almaya başladığımda bakışları şüpheci bir hâl aldı. Muhtemelen kitapların içeriğini kopyalamaya çalıştığımdan endişeleniyordu. Bir mesaj verme umuduyla kitaplıklardan uzaklaştım: Merak etmeyin! Kitaplarınıza dokunmuyorum! Hiçbir şeyi kopyalamayacağım!
Kilitli vitrinin içine göz gezdirdim ve daha önce gördüğüm bir kitabı fark ettim. "Bitki Sözlüğü, on altın sikke," diye sesli okudum.
Zenith'in beşinci yaş günümde bana verdiği kitabın aynısıydı.
Pahalıymış, diye düşündüm. Bir altın sikke 10.000 yen olsa, bu kitabın 70.000 yen olduğu anlamına gelirdi! Annem bunu alırken gerçekten sınırları zorlamış olmalıydı.
"Hm."
Görünüşe göre sözlükler sahiden de pahalıydı. Sig'in Çağrı Büyüsü'nü okumayı çok isterdim ama on altın sikkeydi. Ayda iki gümüş sikke maaşla bunu karşılamamın imkânı yoktu.
En pahalı kitap Asura Kraliyet Sarayı İmparatorluk Divanı Törenleri idi. Buna kesinlikle ihtiyacım yoktu.
"Öyle hevesle neye bakıyorsun?" Eris'in sesiydi bu. Görünüşe göre bir ara peşimden içeri girmişti. Not almadan kitap başlıklarına baktığımı fark etmiş olmalıydı.
"Yok bir şey, sadece burada pek ilginç bir şey olmadığını düşünüyordum."
"Sahi, kitapları sevdiğini duymuştum, değil mi?" diye sordu Eris.
"Kimden duydun bunu?"
"Babamdan!"
Philip, demek ha? Şey, ne de olsa kütüphanesini bana göstermesini istemiştim.
"B-bu kadar çok istiyorsan, sana satın alabilirim," diye teklif etti.
"Bunu öyle kolay söylüyorsun da hiç paran yok ki, değil mi?"
"Dedem öder!"
Tahmin ettiğim gibi. Yine kendini ona şımarttıracaktı. Paranın sınırlı bir kaynak olduğunu ona anlatmam gerekiyordu.
Ama o kitabı istiyorum... O kitabı gerçekten çok istiyorum, diye düşündüm.
"İhtiyacım yok."
"Neden yokmuş!" Yine dudak büküyordu. Ne zaman keyfi kaçsa takındığı ifadeydi bu. Bu ruh hâli biraz daha kötüleşirse yüzü şeytani bir hâl alacak ve bana bir yumruk indirecekti. Şu an için hâlâ güvendeydim, çünkü hâlâ biraz aklı başındaydı.
"O para, istediğin her şey için harcayabileceğin bir para değil."
"Ne diyorsun sen?" Kaşları çatıldı. Anlamadığı için giderek daha da asabileşiyordu. Öfke barının dolduğunu neredeyse görebiliyordum.
Bunu en iyi nasıl açıklayabilirdim ki? Soylu bir ailenin kızına para kullanmayı öğretmenin bir manası var mıydı sahiden? Neyse, olsundu.
“Sana ders verdiğim için ayda ne kadar kazanıyorum, biliyor musun?”
“Beş altın falan mı?”
“İki gümüş,” dedim.
“Çok azmış!” diye bağırdı.
Dükkân sahibinin yüzü gürültüden ötürü rahatsızlıkla buruştu.
Kusura bakmayın, diye geçirdim içimden.
“Hayır, yaşım genç olduğu ve hiçbir yetkinliğim bulunmadığı düşünülürse gayet adil bir ücret.” Üstelik Sihir Üniversitesi’ne gitmem için gereken harç parasını da karşılayacaklardı.
“A-ama Ghislaine beş altın alıyor! Hem sen de bana bir sürü şey öğretiyorsun!”
“Fakat Ghislaine’in yetkinliği var, ayrıca Kılıç Kralı unvanına sahip. Bir de senin korumalığını üstleniyor. Ücretinin daha yüksek olması son derece mantıklı.” Kaldı ki yüksek maaşının bir kısmı da muhtemelen Boreas Greyrat ailesinin o nahoş gelenekleri sayesindeydi. Canavar ırkından gelen kadınlara iltimas geçecek türden insanlara benziyorlardı.
“O-o zaman ben ne olacağım?”
“Ne büyü yapabiliyorsun ne de kılıç sallayabiliyorsun, hiçbir vasfın yok; maaşını ne kadar şişirirlerse şişirsinler en fazla bir altın olurdu.” Dahası, zaten kıza en başta harçlık bile verilmiyordu.
“Hrr…”
“Birine bir şey almak istiyorsan, lütfen bunu parasını kendin kazandıktan sonra yap.”
“Peki, anladım.” Yüzünde nadir görülen, tam bir yenilgi ifadesi vardı. Bu tarz nutuklar normalde onun için hiçbir şey ifade etmezdi.
“Neyse, döndüğümüzde Philip’le konuşup en azından harcaman için sana biraz para vermesini sağlamaya çalışırım.”
“Gerçekten mi?!” Başını birden kaldırdı. Bana duyduğu sempatinin ibresinin yükseldiğini neredeyse hissedebiliyordum.
Paranın idaresini ona bırakmadan her istediğini almak sadece onu şımartmaya yarardı. Ona biraz para verip nasıl kullanacağını öğrenmesini sağlamaları daha iyiydi.
Gözüme çarpan kitabın adını bir kenara not ettim ve dükkândan çıktık. Bugünün ardından, neleri almak istediğimi ve eşyaların ne kadara mal olduğunu iyice kavramıştım.
***
Eve doğru dönerken gökyüzü kızıl ve turuncunun harika bir karışımıyla boyanmıştı. Hangi dünyada olursam olayım, gün batımı hiç değişmiyordu anlaşılan. Tam bunu düşündüğüm sırada başımı kaldırdım ve süzülen bir kale gördüm. Bulutların arasında asılı duruyordu, silik de olsa oradaydı.
“Oha!” Şaşkınlıkla yukarıyı işaret ettim. Etrafımdakiler kısa bir an yukarı baktıktan sonra anında ilgilerini kaybetti.
Ha? Göremiyorlar mıydı? Sadece ben mi görüyordum? Gökteki Kale Laputa’yı bir tek ben mi görebiliyordum yani?
Babam yalancı mıydı yoksa?
“İlk kez mi görüyorsun? Zırhlı Ejderha Kralı Perugius’un yüzen kalesidir o,” diye açıkladı Ghislaine.
Bilgiyi biraz geç verdin ama geç olsun güç olmasın Ryuk… yani Ghislaine!
Neyse, demek yüzen bir kale, ha? Bayağı havalıymış.
“Peki Perugius kim…?”
“Bunu biliyorsundur, değil mi?”
Bu ismi daha önce duymuş gibiydim ama hatırlayamıyordum. “Kimdi o yine?”
Ghislaine açıklayacak kelimeleri bulmaya çalışırken biraz şaşırmış görünüyordu. Fakat Eris ona fırsat vermedi. Önüme atılıp bacaklarını omuz hizasında açarak kollarını göğsünde kavuşturdu. “Sana öğretmeme izin ver!”
“Lütfen, öğret bana.”
“Pekâlâ!” Gururla göğsünü kabarttı. “Perugius, İblis Tanrısı Laplace’ı mağlup eden üç efsanevi kahramandan biridir!”
İblis Tanrısı Laplace. Bu ismi nereden duymuştum acaba…?
“İnanılmaz güçlüdür. On iki kişinin komutasını almış ve yüzen kalesiyle Laplace’ın kalesine yürümüştür!”
“Öyle mi? Muazzammış,” dedim.
“Değil mi ama?!”
“Bu konuda epey bilgilisiniz, Küçük Hanım. Teşekkür ederim.”
“Eheheh,” diye kıkırdadı. “Kırk fırın ekmek yemen lazım daha, Rudeus!”
Onun sözünü sorgulayıp yine yumruk yemeyecek kadar aklım başımdaydı.
Bunun yerine malikâneye döndükten sonra meseleyi araştırdım. Philip’e sorduğumda, ortalıkta bu konuyla ilgili bir kitap olacağını söyledi. Ben rica bile edemeden, uşağa gidip cildi benim için getirmesini emretmişti bile.
Onu bu kadar zahmete soktuğum için mahcup olmuştum çünkü kitap, Buena Köyü’ndeki evimde gördüklerimden biriydi: Perugius Efsanesi. Bir peri masalından ibaret sanıp üstünde durmamıştım ama anlaşılan tarihi bir gerçekti.
İçeriği şu şekilde özetlenebilirdi:
Zırhlı Ejderha Kralı Perugius. Nerede doğup büyüdüğünü kimse bilmiyordu. Hakkındaki en eski kayıt, henüz meşhur olmadığı gençlik günlerinde Ejderha Tanrısı Urupen’in onu peşinden Macera Loncası’na sürüklediği zamana aitti.
Öyle bir güç sergilemişti ki çok geçmeden Ejderha Tanrısı Urupen, Kuzey Tanrısı Kalman ve İkiz İmparatorlar Migus ile Gumis onunla bir grup kurmuştu. Karşılarına çıkan her rakibi ezip geçmişlerdi.
Kısmen Urupen’le olan kardeşlik bağı sayesinde Perugius, tarihe Zırhlı Ejderha ve Ejderha Tanrısı’nın beş ejderha komutanından biri olarak kazınmıştı.
Gücünün azametini Laplace’a karşı verilen savaşta göstermişti. Perugius en büyük kozu olan çağırma büyüsünü kullanarak on iki tanıdık varlığı yardıma çağırmıştı: Hiçlik, Karanlık, Aydınlık, Dalga, Yaşam, Şiddetli Deprem, Zaman, Gürleyen Yıldırım, Yıkım, Sezgi, Delilik ve Kefaret. Bunlar, hükmettiği en güçlü tanıdıkların takma adlarıydı. Onlarla birlikte Perugius, eski yüzen kale Chaos Breaker’ı onarıp Laplace’a karşı son savaşa doğru yola çıkmıştı.
Yine de bütün bu güç, İblis Tanrısı’nı tamamen yok etmeye yetmemiş, Perugius’u onu mühürlemekle yetinmek zorunda bırakmıştı.
Gelgelelim göklerde süzülen Chaos Breaker’ın kudreti ve heybetli görüntüsü, insanların ona Zırhlı Ejderha Kralı demesi için kâfi gelmişti.
Asura Krallığı başarılarından ötürü onu övgülere boğmuş ve o savaşın sona ermesiyle birlikte yeni bir çağın başladığını ilan etmişti. Bu çağ, şimdiki Zırhlı Ejderha Çağı’ydı. (Şu an Zırhlı Ejderha Çağı’nın 414. yılıydı.)
Zırhlı Ejderha Kralı Perugius hiçbir yere hükmetmiyor veya hükümdarlık yapmıyordu; yüzen kalesi Chaos Breaker ile yalnızca dünyanın üzerinde süzülüyordu. Gerçek niyetini kimse bilmiyordu.
Daha da önemlisi, aradan 400 yıl geçmişti. Adam hâlâ hayatta mıydı ki? Şimdi gökyüzünde başıboş dolaşan boş bir kale olamaz mıydı yani? Yine de elime fırsat geçerse bizzat gözlerimle görmeyi çok isterdim.
***
Ertesi gün Eris son derece berbat bir ruh halindeydi. Belki de ilk kez bütün bir gün özgürlüğün tadına vardığı için ya da şimdiye dek lüks dükkânlar haricinde hiçbir yere çıkmasına izin verilmediği içindi. Ne olursa olsun, dinlenmesi için ona bir gün vermek kesinlikle iyi bir fikirdi.
“Beni yine götürmeni emrediyorum!” Kolları kavuşmuş, bacakları yere sağlam basıyordu.
Her zamanki duruşuydu ama bu defa yanakları al al olmuştu. Bu nasıl bir kızarmaydı böyle? Öfkeden mi yoksa utançtan mı…? Ha? Yoksa çekiniyor muydu? Hayır, imkânı yoktu. Söz konusu Eris’ti sonuçta.
“Şey…” Cevap vermekte tereddüt ettim.
Dişlerini gıcırdattı. Sonra iki eliyle saçlarını avuçlayıp kalçasını geriye doğru itti. “Lütfen beni de yanında götür, miyav…”
“Tamam, götüreceğim! Seni de yanımda götüreceğim, yeter ki şunu yapmayı kes!” diye panikle çıkıştım. Tatlıydı, kabul ediyorum ama kalbime hiç iyi gelmiyordu. Bunu her yaptığında kötü karma birikiyormuş gibi hissediyordum. Yüzüme inecek bir yumrukla son bulacak kötü bir karma.
“Hıh! Anladığın sürece sorun yok!” Eris saçlarını savurdu ve kalçasına kadar uzanan buklelerin yatışmasına fırsat vermeden kendini koltuğuna bıraktı. “Hadi! Dersine devam et!”
“Bugün pek bir hevesli görünüyorsun.”
“Çünkü uslu durmazsam beni götürmeyeceğini söyleyeceğini biliyorum!”
N-ne zamandan beri bu kadar akıllanmıştı bu kız?!
“Ö-öyle, uslu durduğun sürece seni götürürüm!” Etkilenmiş bir halde günün son dersine başladım.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Biraz kaba saba
YAPTIKLARI: İnsanların söylediklerine kulak veriyor
OKUMA/YAZMA: Okumada oldukça başarılı
ARİTMETİK: Yüksek basamaklı sayıları çıkarabiliyor
BÜYÜ: Temel bilgileri çalışıyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili - Başlangıç Seviyesi
GÖRGÜ KURALLARI: Normal bir selam verebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
Bölüm 5:
Küçük Hanım On Yaşına Basıyor
Aradan bir yıl daha geçti.
Eris’in eğitimi tıkırında ilerliyordu. Kılıç ustalığı o kadar etkileyiciydi ki onuncu yaş gününden önce Orta Seviye’ye ulaştı. Bu da ortalama bir kılıç ustasıyla baş edebileceği anlamına geliyordu.
Ghislaine, henüz dokuz yaşında olmasına rağmen birkaç yıl içinde İleri Seviye’ye yükselebileceğini söylüyordu. Küçük Hanımımız tam bir dâhiydi.
Bana gelince… Doğrudan sorulsa gözlerimi kaçırırdım. Görünüşe göre kılıç konusunda dâhi falan değildim.
Eris’in okuma yazma becerisi, eh işte, en azından idare eder düzeydeydi. Okuma bilmediği için defalarca kandırılan ve hatta köle olarak satılan Ghislaine ise her şeyi ezberlemek için canını dişine takıyordu.
Ne yazık ki konu aritmetiğe gelince Eris geride kalıyordu. Zayıf noktası burasıydı. Yine de panik yapmanın âlemi yoktu. Büyüyünce ne iş yapacağını bilmiyordum fakat bu dünyada ileri düzey matematiğe pek ihtiyaç duyulmuyordu. Beş yıl içinde dört işlemi kavraması yeterliydi. Bu kadarı kâfiydi.
Büyü dersleri tüm hızıyla devam ediyordu ama ufak bir çıkmaza girmişiz gibi hissediyordum. İkisi de ilahi okuyarak temel büyülerin çoğunu yapabiliyordu. Eris, toprak dışındaki hemen her büyü ekolünde ustalaşmıştı, fakat Ghislaine yalnızca ateş büyüleri yapabiliyordu. İkisi de aynı dersi almasına rağmen yetenekleri arasındaki bu farkı merak ediyordum. Ghislaine su, rüzgâr ve toprak büyülerinde gerçekten beceriksiz miydi? Gözlemlerim bunu gösteriyor gibiydi ama emin olamıyordum.
Ne olursa olsun, bu sorunu aşmaları için sadece büyü kitabındaki ilahileri okumanın yeterli olmadığı açıktı. Farklı ekollerden büyü yapmak bana oldukça doğal geldiği için onlara nasıl yardım edeceğimi bilemiyordum. Son zamanlarda onlara ilahisiz büyü alıştırması yaptırıyordum ama sonuçlar pek tatmin edici değildi. Sylphie bunu kolayca yapabilmişti, bu yüzden sorunun yaşta olup olmadığını merak ediyordum. Ya da belki de Sylphie sadece olağanüstü yetenekliydi.
Belki de bu sadece nafile bir çabaydı. Doğrudan orta seviye büyülere geçmek en iyisi olabilirdi. Fakat hem Eris hem de Ghislaine birer kılıç ustasıydı, bu yüzden temel büyülerde ustalaşmaları daha iyi olurdu çünkü bunlar daha çok yönlüydü. Sonunda derslerimi olduğu gibi sürdürmeye karar verdim. Bir gün ilahi okumadan büyü yapabileceklerine inanmak istiyordum.
***
Eris'in onuncu yaş günü yaklaşıyordu. Bir insanın onuncu yaş günü özel bir gündü. Soyluların, bir çocuğun beşinci, onuncu ve on beşinci yaş günlerinde büyük partiler vermesi bir gelenekti.
Eris'in yaş gününde büyük kabul salonu ve bitişiğindeki avlu parti için açıldı. Dört bir yandan hediyeler yağdı ve tüm Roa soyluları davet edildi. Sauros kaba saba bir asker tipi olduğundan, ilk plan self-servis, ayakta bir açık büfe yapmaktı; ta ki Philip araya girip yerel ve daha az varlıklı soyluların katılımını kolaylaştırmak için bunu bir dans partisine dönüştürene kadar.
Malikâne çılgın bir hareketlilikle çalkalanıyordu. Köpek kulaklı hizmetçiler koridorlarda bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Hizmetçilerin normalde koşmaması gerekirdi ama anlaşılan bu ev halkı işler yoğunlaştığında buna izin veriyordu. Hatta bazıları tam gaz depar atıyordu; köşeyi döndükleri anda yeni gelen bir öğrenciye çarpıp onu aya fırlatacak kadar hızlıydılar.
Yollarına çıkmayacağım şekilde koridorun kenarından yürümeye özen gösterdim. Aklımda belirli bir hedef yoktu, sadece yürüyüşe çıkmıştım. Evet, doğru, yürüyüş.
Bu çılgın koşturmacayla hiçbir alakam yoktu. Şu anda Eris, partideki başrolüne özel görgü kuralları dersleri alarak hazırlanıyordu, bu yüzden bizim derslerimiz iptal edilmişti. Philip, Eris'ten "en azından kendisine utanç getirmeden on yaşında bir çocuk gibi davranmasını sağlamasını" istemişti. Görünüşe göre bu standardı karşılayamamıştı, zira Edna bitkin bir yüz ifadesiyle Eris'le olan derslerin sayısının ciddi şekilde artırılmasını talep etmişti.
Edna'nın ricasını kabul ettim ve böylece Edna'nın özel dersler için Eris'i sabahtan akşama kadar alıkoyduğu günler başladı. Bu da beni tamamen boşta bıraktı.
Elbette partiye evin bir misafiri olarak katılıyordum, zira bu asıl olarak Eris'in kutlamasıydı. Bir köşede durup yemek yemekten başka yapacak hiçbir şeyim yoktu. Benden özel bir şey beklenmiyordu.
Bu yeni kazandığım boş vakitte belki de görgü kuralları çalışmam gerektiğini düşündüm ama her günümü talimle geçirirsem kendimi tüketirdim. Üstelik herkes hazırlıklarla meşgulken malikâneye şöyle bir göz gezdirmek istiyordum. Bu, katılacağım ilk büyük etkinlik olacaktı. Etrafta muhakkak yardımıma ihtiyaç duyan birileri vardı. Gerçi elimden gelen tek şey tadım yapmaktı.
"Sahi, buralarda doğum günlerinde pasta olur mu ki?" Buena Köyü'nde olmazdı ama görünüşe göre buralarda pasta diye bir şey vardı. Daha önce hiç görmemiştim ama insan bazen tatlı bir şeyler yemek istiyordu.
Aklımda bu düşüncelerle mutfağa yöneldim. Pastanın var olup olmadığını sorabilirdim ama canım gerçekten yürümek istiyordu. Şansım yaver giderse parti için hazırlanan yemeklerden otlanacak bir şeyler de bulabilirdim.
Evet. Ayrıca karnım da acıkmıştı. Öğle yemeği vakti hâlâ gelmemiş miydi?
"Yetti artık!" Tam o anda önümdeki kapı gürültüyle açıldı ve Eris dışarı fırladı. Omuzlarını kısmış, etkileyici bir hızla koridorda depar atıyordu ve köşeyi dönüp gözden kayboldu.
Edna onun peşinden koşarak geldi. "Küçük Hanım!" İki yana bakındı ve Eris'ten hiçbir iz göremeyince iç çekti. Esnemeye başladı, ancak esnemenin ortasında beni fark etti.
Bana zayıf bir tebessüm sundu. "Şey, merhaba, Lord Rudeus." Kendisini dinlemem için yalvaran bir tebessümdü. Edna için böylesi bir ifade nadirdi.
"Çok yorulmuş olmalısınız, Bayan Edna."
"Bunu görmek zorunda kaldığınız için özür dilerim."
Ona doğru yaklaşırken elimi kaldırdım, Edna da zarif bir hareketle reverans yaptı. Elimi göğsüme koyup başımla karşılık verdim. "Sorun nedir?" diye sordum.
"Şey, söylemesi biraz utanç verici ama Küçük Hanım kaçtı."
Şey, evet, bunu biliyordum çünkü bizzat gerçekleştiğini görmüştüm. Oldukça inanılmazdı. Birkaç saniye içinde sırra kadem basmıştı. Ben de kaçma konusunda oldukça iyiydim ama Eris'in yanından bile geçemezdim.
Edna elini yanağına koyarak sıkıntılı bir ifadeye büründü. "Görüyorsunuz ya, son zamanlarda ona dans öğretiyordum ama bir türlü doğru dürüst kavrayamıyor. Artık ona ne zaman öğretmeye kalksam kaçıp gidiyor."
"Anlıyorum, can sıkıcı bir durum. Nasıl hissettiğinizi anlıyorum." Çoğunlukla eskiden benden de kaçtığı için. Eris hoşlanmadığı bir şeyi yapmayı reddeden tiplerdendi. Edna'nın işi zordu. Eris'i yakalamak hiç de kolay bir marifet değildi.
"Doğum gününe bir aydan az kaldı. İşler böyle devam ederse konukların önünde kendini rezil edecek."
Edna bunu sanki dünyanın sonuymuş gibi söylüyordu. Ama bunun için biraz geç değil miydi? Eris zaten yeterince şiddet meyillisi küçük bir canavar olarak nam salmıştı. Bir dans partisinde dans edememek, olası rezillikler listesinde epey alt sıralarda yer alıyordu sanki.
"Bu onun onuncu yaş günü. Özel bir gün. O günde maskara haline gelmesi çok ama çok acımasızca olurdu, sizce de öyle değil mi, Lord Rudeus?" İkide bir bana kaçamak bakışlar atıyordu.
Benden bir şey istiyorsa bunu açıkça söylemesini istiyordum. "Benden ne yapmamı istiyorsunuz peki?"
"Acaba, yani sakıncası yoksa Lord Rudeus, onu benim yerime ikna edebilir misiniz? Dans derslerine geri dönmesi için."
İşte baklayı ağzından çıkardı.
***
Ricasını neden kabul etmiştim? Yapacak başka bir işim olmadığı için sanırım ve Edna'nın söylediği bir şey yüzünden: "O günde maskara haline gelmesi çok ama çok acımasızca olurdu."
Bu dünyada beşinci, onuncu ve on beşinci yaş günlerinde büyük kutlamalar yapma geleneği vardı; sadece bu üç sefer. Böylesine neşeli bir günün acı verici anılardan başka bir şey getirmeyeceğini hayal etmek trajikti. Benim ufacık bir çabamla bu gün gerçekten keyifli geçebilirdi; aksi halde geriye sadece hüzün kalacaktı.
Önceki hayatımda birazcık daha sıkı çalışmış olsaydım, farklı bir ortaokula girebilirdim ve o korkunç şeyler belki de hiç yaşanmazdı. Kendimi dünyadan soyutlamayabilirdim. Eris'in bunu yapacağını düşündüğümden değil ama peşini uzun süre bırakmayacak berbat anılarla baş başa kalabilirdi.
Bunu aklımda tutarak onu aramaya başladım.
Neyse ki onu hemen buldum. Ahırların arkasında, bir saman yığınının tepesinde sırtüstü yatıyordu.
Beni görünce asık bir suratla "Hıh," diye soludu.
Yukarı tırmanıp yanına oturdum. "Dans etmeyi pek beceremediğini duydum... Ooooo!"
Beni bir tekmeyle saman yığınından aşağı yuvarladı. Yere güvenli bir şekilde inmeyi başarıp kendimi savunmak için döndüm. Eris her zaman devam saldırısı yapan tiplerdendi. Hazırlıklı olmazsam korumasız kafamın arkasına bir uçan tekme gelirdi.
Ya da ben öyle sanmıştım ama devamı hiç gelmedi. Sadece samanın üstüne yayılmış halde gökyüzüne bakmaya devam etti.
“…”
Tekrar yukarı tırmanıp yanına oturdum. Bu sefer fırlatılmamak için samana tutundum. Daha doğrusu başımın üstünde bir darbe hissedene kadar planım buydu. "Ah!"
Topuğu başımın tepesine tünemişti. Baltalı tekme olacak kadar güç yoktu arkasında, bu yüzden sadece ayağını oraya dayamış gibi görünüyordu. Morali bozuktu ama pek enerjisi de yok gibiydi.
"Pratiğe... geri dönmeyecek misin?"
"Nasıl dans edileceğini bilmeme gerek yok."
Ona bir göz attım. Hâlâ gökyüzüne bakıyordu. "Ama..."
"Doğum günümde de dans etmeyeceğim," diye kestirip attı açıkça.
Fakat bir dans partisinin yıldızının dans etmekten kaçınmasına imkân yoktu. Daha önce hiç katılmamıştım ama o gün geldiğinde bir şekilde herkesin önünde dans etmeye sürükleneceğini biliyordum.
"İyi olmadığım bir şeyi neden yapmak zorundayım ki?" diye homurdandı, dudaklarını büzerek.
Nasıl hissettiğini anlıyordum. Fakat kaçmak gelecekte işleri daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramazdı.
"Evet, böyle söyleyince cevap vermesi biraz zor oluyor."
Anlamasını sağlamak için ne söylemem gerekiyordu? Sadece pişman olacağını söylersem dinlemeyeceğini biliyordum. Bu, pişmanlıkları olan bir yetişkinin mantığıydı. İnsanın bunu anlayabilmesi için o duyguyu bizzat tatması gerekirdi.
"Sen anlamazsın. Sen her şeyi yapabiliyorsun," dedi.
"Hayır, kesinlikle yapamadığım şeyler var."
"Var mı?"
"Elbette."
"Hım." Bunların ne olduğunu sormadı. Bunun yerine bana bana hiç inanmadığını belirten bir ifadeyle bakmakla yetindi.
"Ama bence iyi olmadığın bir şeye elinden gelen tüm çabayı gösterdiğinde, sonunda başardığın an çok daha büyük bir tatmin hissedersin."
"Öyle mi düşünüyorsun?" Gökyüzüne bakmaya devam etti, zerre kadar ikna olmuş görünmüyordu.
"Ben de yardım ederim. Dans pratiğine bir şans daha vermeye ne dersin?"
"Vermem."
Bu konuşmayı orada kesti attı. Söyleyecek başka kelime bulamadım. Görünüşe göre bu iş imkânsızdı.
Belki de Ghislaine'den yardım istemek daha iyi olurdu. Elbette o da muhtemelen dans öğrenmenin gereğini görmezdi; ben bile görmüyordum. Gören tek kişiler muhtemelen Edna ve Philip'ti. Acaba Philip'e mi sorsaydım?
Ben öyle düşünürken Eris ayağını kafamdan çekti. Ardından bacağını sertçe savurdu ve geri tepmeyi kullanarak kendini samandan yere fırlattı.
"Rudeus."
"Efendim?"
"Dans derslerime geri dönüyorum. Benimle gel."
Söylediklerim işe mi yaramıştı? Yoksa sadece her zamanki gibi kafasına göre mi davranıyordu? Hangisi olursa olsun, biraz motivasyon bulmuş gibi görünüyordu, bu yüzden memnundum.
"Pekala, Küçük Hanım."
Onu dans salonuna kadar takip ettim.
***
Derslerine yardım etmek, benim de dans etmeyi öğrenmem anlamına geliyordu. Böyle şeylerde bir partnere sahip olmak insanın daha hızlı gelişmesini sağlardı.
Yine de iki hayatımda da tek bir gün bile dans etmemiştim. Deneyimim en fazla ortaokuldayken atari salonundaki dans oyunlarını oynamakla sınırlıydı, bu yüzden biraz endişeliydim.
"Harika. Bu konuda gerçekten çok yeteneklisiniz."
Beklentilerimin aksine, başlangıç adımlarının bazılarında şimdiden ustalaşmıştım. Dans tamamen rutini hatırlamak ve hareketlerinizi ritme uydurmakla ilgiliydi. Önceki halim tamamen hareketsizlikten ötürü zorlanabilirdi ama şimdiki halim oldukça formdaydı. En basit adımlara alışmak pek zaman almıyordu.
Edna beni övdüğünde Eris, "Hıh," diye somurttu.
Bunun üzerinde aylarca çalışıp sadece başarısız olmuştu, bu yüzden benim bu kadar kolay ustalaştığımı izlerken içerlemesi doğaldı. Ancak ben sadece dans etmeyi öğrenmiyordum. Neden zorlandığını çözebilmek için Eris'i gözlemliyordum.
Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, Edna'nın berbat bir öğretmen olmasıydı. Şey, tam olarak berbat bir öğretmen sayılmazdı; muhtemelen ortalama biriydi. Sorun, onun "Böyle yap", "Şöyle yap" ve "Sadece sana söylediğimi ezberle" şeklindeki yöntemiydi. Bu şeylerin neden gerekli olduğuna asla değinmiyordu.
İkinci neden ise Eris'in kendi kusuruydu. Adımları çok hızlı ve çok keskindi. Kişiliği ve hareketleri Kılıç Tanrısı Tarzı'na çok uygundu ama iş dansa gelince bir dezavantaj oluşturuyordu. Müziğin ritmine göre ayaklarını hafifçe hareket ettirmesi gereken yerde, bunun yerine vücudunu son hızla kaskatı bir şekilde yönlendiriyor ve partneriyle senkronizasyonunu kaybediyordu. Eris'in kendine has bir ritmi vardı ve bölünmekten içgüdüsel olarak hoşlanmazdı. Koşullar ne olursa olsun bunu korumacı bir şekilde sürdürürdü, böylece kimse onun akışını bozamazdı. Savaş alanında inanılmaz bir yetenekti bu ama dansta onu sadece geriye çekiyordu. Dans tamamen partnerine uyum sağlamakla ilgiliydi.
Edna'ya göre, dansa kesinlikle hiçbir yeteneği olmayan bir öğrenciyle ilk kez karşılaşıyordu. Oysa durum öyle değildi. Bu kadar hızlı hareket etmek, hareketlerinde bir keskinlik olduğu anlamına geliyordu. Bunu gerektiren bir dans koreografisinde harika bir şekilde dans edebilirdi.
Demek öğretme tarzının işe yaramamasının sebebi buydu. Yine de Edna'yı suçlamak Eris'in hareketlerini düzeltmeyecekti. Yine de yapılabilecek bir şey vardı.
Eris'in dans adımlarını beceriksizce atmasını izlerken bir şey denemeye karar verdim. "Eris, lütfen gözlerini kapat ve vücudunu kendi ritmine göre sallamayı dene."
Bana şüpheyle baktı. "Gözlerimi kapattırıp ne planlıyorsun sen?!"
"Lord Rudeus...?" Edna'nın nazik tebessümü sarsıldı.
Şey, hayır, düşündüğünüz gibi bir şey değil? Onu öpmeye çalışmıyorum, diye düşündüm savunmaya geçerek. Benim gibi bir centilmeni suçlamak ne büyük kabalık!
"Dans etmene yardımcı olmak için büyü kullanacağım."
"Ne! Bunun için büyü mü var?!"
"Hayır, sihir dedim. Büyü sözü falan yok. Daha çok mucizevi bir fenomen gibi."
Kafasını yana eğdi ama dediğimi yaptı.
Dansı, kılıç derslerimiz sırasında defalarca gördüğüm ritmi takip ediyordu: hızlı, detaylı, isabetli ama her zaman düzensiz. Hareketleri tahmin edilemezdi ve doğal olarak rakibinin ritmini bozuyordu. İstesem bile onları asla taklit edemezdim. Doğuştan bir egoistin ritmiydi bu.
"Şimdi ellerimi çırpacağım. Gelen bir saldırıdan kaçıyormuş gibi adımlarınla bu ritme uymaya çalış." Bunu söylerken düzenli bir tempoda ellerimi birbirine çarpmaya başladım.
Eris hızlı ve isabetli hareketlerle ritme ayak uydurdu. Bunu bir süre tekrarladım, belirli aralıklarla ona seslendim. "Evet! Evet!" Hep ellerimi çırpmamdan hemen önceydi. Eris bir an bekliyor, ardından ellerimin birbirine kavuştuğunu duyar duymaz tepki veriyordu.
"B-bu da ne!" Edna hayretle sesini yükseltti.
Eris adımları doğru bir şekilde dans etmişti. Hâlâ biraz fazla hızlıydı ama en azından ritme uymuştu.
Edna ellerini yumruk yaptı ve alışılmadık derecede heyecanlı bir gülümsemeyle, "Başardınız! Başardınız, Küçük Hanım!" diye bağırdı.
Eris gözlerini açtı, yüzü güleç ve neşeyle doluydu, "Gerçekten mi?!" dedi.
Kutlamalarına gölge düşürürcesine talimatlarıma devam ettim. "Tamam, tamam, gözlerini kapalı tut. Az önce yaptığını aklında tutman gerek."
"Aklımda mı tutayım? Sadece bir rakibin aldatmacalarına dikkat edip onlardan kaçıyorum işte!"
Doğruydu. Bu, Ghislaine'in saldırılarından kaçtığımız kılıç derslerimizde yaptığımız şeyin aynısıydı. Yalnızca gerçek saldırılardan kaçmayı öğrenmemiz için her şaşırtmaca yaptığında 'evet' diye seslenirdi.
Ghislaine'in şaşırtmacaları bile öldürme arzusuyla doluydu. Kıyaslandığında, benim sesimden ne zaman şaşırtmaca yapıp yapmadığımı anlamak kolaydı. Sırası gelmişken, o derste Eris'ten daha iyi sonuçlar almıştım. Eris fazla saftı, bu yüzden şaşırtmacalara kolayca kanıyordu.
"Eris. Bir derste öğrendiğin şeyleri diğerlerinde de kullanabilirsin. Bir şeyde zorlandığında, diğer derslerinden herhangi birinde benzer bir şey yapıp yapmadığını düşünmeye çalış."
"P-peki." Her zamanki tavrının aksine, Eris başka hiçbir şey söylemedi ve gözleri hâlâ faltaşı gibi açık bir şekilde sadece başını salladı.
Görünüşe göre sorun çözülmüştü.
"Şaşırmamam gerek. Ne de olsa bir yılı aşkın süredir Küçük Hanım'a aritmetik dersleri veriyorsunuz," dedi Edna. Bana bakarken gözleri duygu doluydu, son derece etkilenmiş görünüyordu.
Şaşırmaması gerekmiş, ha? Demek Eris'e aritmetik öğretmek bu derece umutsuz bir vakaydı. Gerçi, ben de epey zorlanmıştım. Başarının yarısı Ghislaine'e aitti. Havalara girmemeliydim.
"Benim için inanılmaz bir öğrenme deneyimi oldu. Görünüşe göre kılıç ustalığı ve dansın ortak bir yönü varmış." Edna sanki inanılmaz bir şey görmüş gibi bakıyordu. Hani, Ey Tanrım, bir mucizeye tanık oldum, der gibi falan. Tamamen abartıydı.
"Eh, kılıç kullanılan danslar da var sonuçta. Dans ve kılıç ustalığı birbiriyle yakından ilişkilidir," dedim.
"Kılıç kullanılan bir dans mı? Gerçekten öyle bir şey var mı?" diye hayretle sordu.
Kılıç dansı içimdeki ortaokullu inek için genel kültür gibi görünüyordu ama belki de bu dünyada yoktu. "Şey, evet ama ben sadece kitaplarda okudum," dedim.
"Peki o okuduğunuz kaynaklarda… o dansın nereden çıktığı yazıyor muydu?"
"Ş-şey, yani, bir çöl ülkesindenmiş gibi görünüyordu."
"Çöl… O halde Begaritt Kıtası mı?"
"Bilmiyorum. Kulağa ihtimal dışı gelse de, İblis Kıtasındaki iblis ırklarının bu şekilde dans ediyor olması da mümkün. Çok sayıda küçük klanları olduğunu duymuştum, belki oradan birileri kılıç kullanarak dans ediyordur," diye tereddütle yanıtladım.
"Anlıyorum, demek size bu bilgeliği kazandıran şey çeşitli konulardaki bu bilgi birikimi, Lord Rudeus," dedi ve beni överken nazikçe gülümsedi. Görünüşe göre kendini bu gerçeğe ikna etmişti.
"Aynen öyle, Rudeus harikadır!" diye araya girdi Eris, tuhaf bir şekilde gururla.
Aynen öyle, övün beni biraz daha, diye düşündüm. Ben övgüyle beslenen biriyim. Mwahahaha!
***
Dans partisi günü.
Sauros kutlamaların başlamasını kükrediğinde, Eris tepeden tırnağa süslenmiş ve bir prenses gibi oturmuştu. Ben de bir köşeye sinip oradan izledim.
Partinin açılış töreni sırasında Philip ve karısı, ailenin etrafına üşüşen daha yoksul ve daha alt kademedeki soyluları ustalıkla idare ettiler. O kadar etkileyici bir tavır sergilediler ki kimse aralarından sıyrılacak bir açık bulamadı.
Kazara aralarından sıyrılmayı başaran biri olursa, doğrudan Sauros'un kendisiyle karşı karşıya kalırdı. Onun gürleyen sesinin ve mantıksızca tek taraflı konuşma tarzının hedefi olduklarında, hızla kaçmanın yollarını ararlardı.
Onu da geçmeyi başarırlarsa, nihayet arzuladıkları yerde, bizzat gecenin yıldızının karşısında olurlardı: Eris'in. Hiçbir yetkisi olmayan ve siyasetten zerre anlamayan Eris'in. Ne konu açılırsa açılsın, "Lütfen babama iletiniz," sözlerini papağan gibi tekrarlayan bir robota dönüşmüştü.
Bazıları tanıştırmak için oğullarını da yanlarında getirmişti; iyi yetiştirilmiş genç ve orta yaşlı erkekler. Bazıları bizim yaşımızdaydı ama neredeyse hepsi gürültücü ve çekilmezdi. Muhtemelen bütün hayatlarını evde, dünyadan bihaber yaşamışlardı. Kendi geçmişime bakmak gibiydi.
Tam onlarla bir tür yakınlık hissetmeye başlamıştım ki dans vakti geldi.
En başından planladığımız gibi, Eris'in ilk dans partneri olarak görevimi devraldım. En basit, en çocuksu danstı ama Eris gecenin yıldızı olduğu için odanın ortasına geçtik. Sadece prova ettiğimiz gibi yapmamız gerekiyordu.
"N-n-ne yapıyorsun sen!"
Müzik çalmaya başladığında Eris gerginlikten kaskatı kesildi. Bu şekilde düzgünce dans etmemize imkân yoktu. Dansı boş verin, beni gerçekten kıçımın üstüne devirip kaçabilirdi.
Hmm.
Bakışlarımı ve adımlarımı kullanarak rutinimize birkaç yanıltmaca ekledim. Bunu yaptığımda, hemen dudaklarını büzdü.
"Bu da neydi şimdi?" diye mırıldandı yine, ama bu kez daha az gergin ve daha çok kendi gibi çıkmıştı sesi. Ondan sonra birkaç kez ayağıma bastı ama dansı düşmeden bitirmeyi başardık.
"Çok iyiydiniz, Lord Rudeus," diye seslendi Edna bittiğinde. Görünüşe göre Küçük Hanım'ın gerginliğini uzaktan bile yatıştırdığımı anlayabilmişti.
Bunu nasıl yaptığımı sorduğunda, sadece provada yaptığımız şeyin aynısını yaptığımı söyledim. Edna hayret dolu bir ifadeye büründü ama bunun kılıç ustalığıyla aynı şey olduğunu söylediğimde kıkırdamadan edemedi.
Görevim bitmişti, bu yüzden tıka basa yemek yeme vakti gelmişti. Bugün alışılmadık derecede geniş bir seçenek vardı; aralarında tuhaf tatlı ve ekşi bir meyveli turta, bütün bir dana kellesi kullanılan bir et yemeği ve güzelce düzenlenmiş bir pasta da bulunuyordu.
Tıkınırken gözüm nöbet tutan Ghislaine'e takıldı. Gözleri tam olarak yemek için yalvarmıyordu ama çenesinden biraz salya damlıyordu.
Neyse ki ortamın havasını okuyabilen bir adamdım. Bir peçeteye biraz yiyecek sarıp bir hizmetçiye bunu odama götürmesini söyledim. Nöbetçiler ve uşaklar bundan sonra kendileri de lüks bir ziyafet çekeceklerdi diye duymuştum ama burada sunulan yemeklerin yanına bile yaklaşamazdı.
Yiyecekleri neredeyse tamamen taşıttığım sırada, gözlerim önümdeki sevimli küçük bir kıza takıldı.
"Sizinle tanışmak bir şeref," dedi, ardından adını söyledi. Alt kademe soylulardan birinin kızıydı. Adı o kadar uzundu ki tamamını aklımda tutamadım.
"Benimle bir dans lütfeder misiniz?" diye sordu.
Dans pistine yönelmeden önce sadece temel hareketleri bildiğimi açıkladım. Bence aslında oldukça iyi dans etmiştim. Bittiğinde başka bir kız geldi ve benden yine dans etmem istendi.
Bu da ne böyle yahu? Bayağı popülerim ha? Biri gidip biri geliyordu, aralarında otuzunu geçmiş bir kadın ve benden daha küçük bir kız da vardı. Boy farkımız sorun teşkil ediyorsa geri çeviriyordum ama genel olarak soran herkese evet dedim.
Hayır diyemeyen bir Japon olduğumdan değildi. Sadece ilk kıza evet dedikten sonra diğerlerini reddetmek zor gelmişti. Belki art niyetim de vardı ama o kadar çoktular ki ne isimlerini ne de yüzlerini aklımda tutabildim, bu yüzden sadece kendimi yormakla kaldım.
Popülaritem yeterince azaldığında Philip yanıma yaklaştı ve "Bu babamın marifetiydi," diye açıkladı. Görünüşe göre insanlar Sauros'a başlangıçta Eris'le dans eden çocuğun kim olduğunu sorduğunda, böbürlenerek Greyrat ailesinin bir üyesi olduğumu söylemişti. Başka bir deyişle, her şey Sauros ihtiyarın suçuydu.
Aslında onu pek de suçlayamazdım. Biri gelip ona beni sormuştu: “İlk başta Küçük Hanım’la dans eden o çocuk, onun heyecanını yatıştırmada harika bir iş çıkardı. Yoksa gayrimeşru çocuklarınızdan biri mi, Lord Sauros?” Anlaşılan bu kadarı bile keyfini yerine getirmeye yetmişti. Soyadımı gizli tutmayı planlamıştık ama işin içine alkol girince sanırım bu kaçınılmaz olmuştu. Fakat artık soyadımı bildiklerine göre, yan koldan bir aile üyesi veya bir metresin çocuğu olduğumu varsayabilirlerdi. Her iki durumda da dikkate değer biri olacaktım; bu yüzden soylular kızlarını ve torunlarını peşime takmıştı.
Ona, “İlk danstan hemen sonra yanıma gelmek daha mantıklı olmaz mıydı?” diye sordum. Tatlıları peçetelere sardığımı fark ettiğini ve bunu öylesine sevimli bulduğunu söyledi ki işim bitene kadar beklemeye karar vermiş. Dikkatli insanlar gerçekten de her ayrıntıyı fark ediyordu.
Yanıma gelen kadınlar konusunda ne yapmam gerektiğini sorduğumda, onlarla dilediğim gibi ilgilenmemi söyledi. Görünüşe göre gelecekte işler nasıl gelişirse gelişsin, siyasete bulaşmamı istemiyordu. Ya da belki de o kızlardan biriyle birlikte olursam bunun siyasi bir fayda sağlayabileceğini düşünüyordu. Siyasi güç kullanmaya zerre kadar ilgim yoktu; bu yüzden bugünkü kısa şöhret deneyimim benim için geçici bir rüya gibiydi.
Ama bir saniye, belki de daha güçlü olursam istediğim tüm sevimli kızlara sahip olabilirim, diye düşündüm bir anlığına.
“Hanedanımızın asil adına leke sürmemek için, Paul’ün izinden gidip karşına çıkan her kadınla yatmaktan kaçınmanı rica ediyorum.” Pekâlâ. Philip bu fikri anında kökünden budamıştı.
Yanıma gelen son kız Eris’ti. Her zamanki canlı ve enerjik tarzının yerini mavi bir elbise almıştı. Saçları tepeden toplanmış, arasına çiçekli bir süs iliştirilmişti. Çok hoş görünüyordu.
Görünüşe göre hayatındaki ilk dans partisine katılıp tanımadığı yetişkinlerin birbiri ardına yanına gelmesinden sonra o bile bitkin düşmüştü. Yine de, belki de böylesine iyi giden bir partinin yıldızı olduğu için hâlâ heyecanlı görünüyordu.
“Benimle bir dans etmez misiniz?”
Tanıdığım o kaba saba Eris’in her zamanki gür sesi, bacaklarını açarak duruşu ve vahşi ifadesi yok olmuştu. Yanıma gelen diğer kızlar kadar zarif bir duruş sergiliyordu.
“Memnuniyetle.”
Elini tuttum ve salona doğru ilerledik. Dans pistinin ortasına doğru geçerken Eris etrafına bakındı ve son derece hanım hanımcık bir edayla hafifçe kıkırdadı.
Aniden, daha önce hiç çalışmadığımız, düzensiz ve hızlı tempolu bir şarkı çalmaya başladı. Belki de müzisyen konukları düşünerek böyle yapmıştı.
“Şey, ne…” Bu mecazi darbe Eris’in dengesini bozmaya yetmişti. Hepsi de o tuhaf rolü oynamaya çalıştığı içindi.
Bana yalvaran gözlerle baktı, ben de müziğin ritmine göre araya sahte adımlar eklemeye başladım. Düzensiz bir ritmi vardı ama adımları biraz dağınık olsa da bu Eris’in tarzına daha çok uyuyordu. Edna görseydi muhtemelen sinirlenir ya da saçını başını yolardı.
Elini tuttum ve tıpkı kılıç taliminde yaptığımız gibi bir içeri bir dışarı hareket ettim. Hareketlerimizi müziğe uyduruyorduk ama yine de dengesizdiler. İzleyenlere muhtemelen oldukça tuhaf görünüyorduk.
Eris eğleniyordu. Her zamanki gibi somurtup surat asmak yerine, sonunda kendi yaşındaki bir kız gibi gülüyordu. Sadece bunu görmek bile bu partiye katıldığıma değdiğini hissettirmeme yetmişti.
Dans bittiğinde bir alkış tufanı koptu. Sauros koşarak geldi, ikimizi de omuzlarına aldı ve kahkahalar atarak avlunun etrafında koşturdu.
Keyifli bir partiydi.
***
Parti bittiğinde Ghislaine ile Eris’i odama davet ettim. Doğrusu sadece Ghislaine’i çağırmayı düşünmüştüm ama Eris de yanındaydı, ben de teklifimi Eris’e de yönelttim.
Masanın yiyeceklerle dolu olduğunu görünce Eris’in karnı guruldadı. Parti boyunca fazla heyecanlı ve gergin olduğundan boğazından pek bir şey geçmemiş olmalıydı.
Şehirde alıp şifonyerimin derinliklerine sakladığım ucuz şarabı çıkarmadan önce buruk bir kahkaha attım. Ghislaine içindi ama Eris de içmek isteyince üç kadeh doldurdum. Kadeh tokuşturup içtik. Bu ülkede yasal içki içme yaşı on beşti ama bugün bunu görmezden geliyorduk. Arada bir çılgınlık yapmaktan zarar gelmezdi.
Kadehimin son damlasını da yuttuktan sonra aklıma bir şey geldi. Ayağa kalktım. “Hediyem için tam zamanı,” diyerek yatağımın yanındaki raftan iki asa aldım.
“Ne? O da ne?”
“Doğum günü hediyesi diyebilirsin.”
“Ciddi misin? Şunlardan birini tercih ederdim.” Eris, son zamanlarda toprak büyüsü çalışırken yaptığım çeşitli minyatür modelleri işaret etti. Bir ejderha, bir gemi ve hatta Sylphie’nin bir figürü yan yana dizilmişti.
Övünmek gibi olmasın ama önceki hayatımda yirmili yaşlarımdayken figürlere ve plastik maketlere fena sarmıştım. Hatta bir ara onları boyayabilmek için kartondan ev yapımı bir boyama kabini bile yapmıştım. Ne yazık ki bu dünyada malzemeler çok pahalıydı ve sprey boya diye bir şey yoktu, bu yüzden boyanmamışlardı. Yine de eğlenceliydi; parçaları yapmayı ve onları birleştirmeyi çok seviyordum, bu yüzden bir amatörün elinden çıkmış olsalar da oldukça ayrıntılıydılar.
İlk yaptığım 1/8 ölçekli Roxy figürünü bir seyyar satıcıya bir altın sikkeye satmıştım gerçi. Muhtemelen şu anda dünyayı geziyordu. Neyse, konumuz bu değil.
“Ustama göre, bir büyü öğretmeni çırağına bir asa hediye etmeliymiş. Nasıl yapılacağını bilmiyordum, malzemeleri alacak param da yoktu; bu yüzden biraz gecikti ama umarım kabul edersiniz.”
Ghislaine bunu duyar duymaz ayağa kalktı ve önümde saygıyla diz çöktü. Ah, bunun ne olduğunu biliyordum. Bu, Kılıç Tanrısı Tarzı’nın bir müridinin ustasına saygısını sunmak için kullandığı duruştu.
“Evet, Usta Rudeus. Bunu memnuniyetle kabul edeceğim.”
“Pekâlâ.” Kendini öylesine alçakgönüllü bir şekilde sunmuştu ki asayı ona olabildiğince saygıyla uzatmak zorunda kaldım.
Mutlulukla asaya baktı. “Artık kendime büyücü diyebilirim, değil mi?”
Ah, demek mesele buydu? Kendine büyücü mü diyecekti? Roxy ile bunu hiç konuşmamıştık ama… Hayır. Bu sadece derslere başladığınızı gösteren bir nesneydi, fazlası değil. Büyü öğrenmeye henüz yeni başlamışken gerçekten kendine büyücü diyebilir miydin? Hmm. Anlaşılan ustam bana yeterince açıklama yapmamıştı.
“Şey, peki Eris, istediğin bu muydu?” Sylphie figürünü ona uzatarak ortamı yumuşatmaya çalıştım ama o sadece başını iki yana salladı.
“Hayır! O, o asayı istiyorum!”
“Tamamdır, al bakalım.”
Elimden kapıverdi. Sonra, Ghislaine’in ne kadar alçakgönüllü davrandığını hatırlamış gibi kendini düzeltti ve iki eliyle saygıyla teslim aldı. “T-teşekkür ederim, Usta Rudeus.”
“Rica ederim, ona iyi baktığından emin ol.”
Eris, Ghislaine’e manidar bir bakış attı.
Bu da neydi şimdi? diye düşündüm.
Ghislaine bir an donakaldı, sonra bakışlarını kaçırdı. “Üzgünüm ama benim ırkımda böyle bir gelenek yok. Yanımda hiçbir şey yok.” Demek mesele buydu; Eris bir doğum günü hediyesi bekliyordu.
Eris hayal kırıklığına uğramış bir halde kanepeye çekildi. Çalışanların işverenlerine hediye vermesi gibi bir gelenek olmayabilirdi ama yine de Eris’in hiçbir şey alamamasına üzülmüştüm. Ghislaine’i çok seviyor ve onu neredeyse bir abla gibi görüyordu. En azından yardımcı olabilirdim.
“Ghislaine. Ona özel bir şey vermene gerek yok. Sadece üzerinde taşıdığın, bir tılsım gibi görebileceği bir şey olsun yeter. Öyle herhangi bir şey.”
“Hm.” Bir an düşündü, sonra parmağındaki yüzüklerden birini çıkardı. Ahşap bir yüzüktü, her yeri çiziklerle doluydu ve epey yıpranmıştı. Hafif yeşilimsi bir ışık yansıtıyordu. Üzerine yapılmış bir büyüden mi yoksa sadece yapıldığı malzemeden mi kaynaklandığından emin olamadım.
“Bu yüzük klanımda nesilden nesile aktarılan bir tılsımdır. Taşıyanı geceleri kötü kurtların saldırısına uğramaktan koruduğu söylenir.”
“G-gerçekten alabilir miyim?”
“Evet. Sadece bir batıl inanç zaten.”
Eris gergin bir şekilde yüzüğü ondan aldı. Sağ orta parmağına taktıktan sonra iki elini de göğsüne bastırdı. “O-ona çok iyi bakacağım.” Ona o asayı verdiğim andakinden bile daha mutlu görünüyordu.
Şimdi Ghislaine’e yenilmiş gibi hissediyordum. Ne yapalım, sonuçta bir yüzüktü. Eris bir kızdı, değil mi? Yani gayet mantıklıydı.
Bir şey kafamı kurcaladığı için şüphemi dile getirdim. “Batıl inanç mı? Yani kurtların saldırısına uğradın mı demek bu?”
Ghislaine sıkıntılı bir ifadeye büründü. “Evet. O gece hava o kadar sıcaktı ki uyuyamamıştım. Paul da beni duş almaya davet etti ve—”
“Fikrimi değiştirdim, bu kadar yeter. Devamında ne olduğunu zaten biliyorum.”
Daha fazlası olmasın. Bu konuşmaya devam edersek itibarım daha da zedelenecekti. Kahrolası Paul. Hep ayağıma dolanıyordu.
“Pekala. Şey, babanla senin hakkındaki ayrıntıları sormak istemiyorum zaten.”
“Bana uyar. Pekala o zaman, hadi yiyelim. Yemek soğudu ama yine de yumulalım. Şimdilik şu usta-çırak ilişkisini de bir kenara bırakalım.”
Ve böylece Eris’in onuncu yaş günü olaysız bir şekilde sona erdi.
***
Ertesi gün uyandığımda Eris hemen yanı başımdaydı. Öyle hırçın bir kişiliği vardı ki ama uyurkenki yüzü çok rahat ve sevimliydi.
“Vay canına.”
Olamaz, yoksa bekaretimi mi kaybetmiştim?!
Tabii ki hayır! Ne olduğunu hâlâ net bir şekilde hatırlayabiliyordum. Dün gece partinin ortasında Eris’in uykusu gelmiş, o yüzden yatağımda sızıp kalmıştı. O sırada Ghislaine geri döneceğini söyleyip Eris’i orada bırakmış ve kendi odasına gitmişti.
Eh, önüne konan yemeği yemeyen erkeğe aptal derlerdi. Gehehe, ona bir oyun oynayayım, diye düşünüp dudaklarımı yalayarak ona doğru yaklaştım.
Fakat Eris, parmağında Ghislaine’in süsü, göğsüne bastırdığı ona verdiğim asayla huzur içinde uyuyordu.
Şehvet dolu yüzüyle kötü kurt geri çekildi.
“Görünüşe göre şu küçük tılsımın gerçekten bir etkisi varmış,” diye fısıldadım. Uykusunu bölmeden yatakta sıvıştım.
Hâlâ sabahın erken saatleriydi. Dışarıya göz atarsanız gökyüzünün yeni yeni aydınlanmaya başladığını görürdünüz ama her yer hâlâ karanlıktı. Kalıp Eris’i uyurken izleyebilirdim ama uyandığında muhtemelen bana bir yumruk patlatırdı. Onun yerine yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Böylece yataktan kalkıp parmak uçlarımda odadan çıktım.
“Şimdi bakalım.” Soğuk koridorlarda ilerlerken nereye gideceğimi düşünmeye başladım. Malikane kapıları sabahın ilerleyen saatlerine kadar açılmıyordu, bu yüzden dışarı çıkamazdım. Pek fazla seçenek yoktu.
Burada geçirdiğim bir yılda malikanenin genel düzenini öğrenmiştim ama hâlâ hiç gitmediğim birçok yer vardı. Mesela asla yaklaşmamam söylenen o tek başına yükselen kule ilgimi çekmişti. Belki orada güzel bir şeyler ele geçirebilirdim, gölgede kuruyan birinin iç çamaşırı gibi.
Bu düşünceyle malikanenin en üst katına çıkan merdivenlere yöneldim. Orada nihayet ilginç bir döner merdivene rastlayana kadar amaçsızca dolandım. Bu kuleye çıkan giriş olmalıydı. Yaklaşmamam söylenmişti ama dün Eris’in doğum günüydü. Bunun bugünlük kuralları çiğneyebileceğim anlamına geldiğine karar verip tırmanmaya başladım.
Kulenin dış yüksekliği, içinde kıvrılan basamakların sayısıyla yarışıyordu. Sayamadığım kadar basamağı döne döne tırmandım. Tam o sırada yukarıdan bir ses duydum.
“Miyav, miyav.” Neredeyse kızışmış bir kediye benzeyen baştan çıkarıcı bir sesti. Kalan merdivenleri parmak uçlarımda çıkarak ayak seslerimi kısmaya çalıştım.
Zirvede Sauros’u buldum. Neredeyse tek bir kişinin bile zor sığacağı kadar küçük bir odanın içindeydi, kedi kulaklı hizmetçilerden biriyle işi pişiriyordu.
Aha, demek bana buraya gelmememi bu yüzden söylemişlerdi.
“Mm?” Sauros, onları iyice gördükten sonra orada olduğumu fark etti.
Hizmetçi beni ondan önce fark etmişti. Hatta bu durum onu heyecanlandırmış gibiydi. İş bittikten sonra kedi kulaklı kız merdivenlerden aşağı inerken yanımdan sıyrılıp geçti.
“Rudeus, demek sensin?” Sauros’un sesi kısık ve sakindi. Her zamanki tavrından farklıydı.
Bilge ihtiyar modu.
“Evet, Lord Sauros. Günaydın.”
Elimi göğsüme götürüp eğilmeye çalıştığımda bir hareketle beni durdurdu. “Yeter bu kadar. Buraya ne için geldin?”
“Merdiven vardı, ben de tırmandım.”
“Yüksek yerleri sever misin?” diye sordu.
“Evet.” Yine de buradan bir pencereden dışarı baksam muhtemelen bacaklarım kaskatı kesilirdi. Yüksek yerleri sevmekle yüksekten korkmamak çok farklı şeylerdi. Tüm dünyayı fethedip gelmiş geçmiş en yüksek kuleyi inşa etsem bile odamı en alt kata yapardım.
“Peki siz burada ne yapıyordunuz?” diye sordum.
“Şuradaki mücevhere dua ediyordum.”
Ha.
Bu hanenin fena halde yozlaşmış bir dua etme şekli vardı ama bunu söylemeyecektim. Sauros normalde çok sert görünse de yine de Greyrat ailesinin bir ferdiydi. Ne de olsa aynı ağacın meyvesiydi.
“Hangi mücevher?” Cumba pencereden dışarı baktığımda gökyüzünde süzülen tek bir kırmızı mücevher gördüm. Belki ışıktan kaynaklanıyordu ama içinde sanki bir şey hareket ediyor gibiydi. Büyüleyiciydi. Büyüyle mi orada havada asılı duruyordu? “O da nedir?”
“Bilmiyorum.” Başını iki yana salladı. “Onu üç yıl önce buldum. Ama kötü bir şey değil.”
“Bunu nasıl söyleyebiliyorsunuz?”
“Öyle düşünmek daha iyidir.”
Anladım; haklıydı. Mücevhere ulaşılamıyordu. Kendini kötü bir şey olduğuna inandırmak yalnızca akıl sağlığını olumsuz etkilerdi. Bunun yerine iyi bir şey olduğunu düşünüp ona dua etmek daha iyiydi.
Ben de dua ettim.
“Rudeus, uzun bir at gezintisine çıkacağım. Gelir misin?”
“Onur duyarım.”
İhtiyar tabiri caizse kurşununu yeni sıkmıştı ama hâlâ enerji doluydu. Görünüşe göre başka planı olmadığı için bugün benimle vakit geçirmeye niyetliydi. Muhtemelen "Yaşasın!" demem gerekirdi ama bu durum kulağa sadece yorucu geliyordu.
“Bu arada,” diye sormaya başladım.
“Ne var?”
“Eşiniz yok mu?”
Bir gıcırtı sesi duydum. Bunun Sauros'un dişlerini gıcırdatması olduğunu anlayınca omurgamdan aşağı bir ürperti indi.
“Öldü.”
“Ah, anladım. Çok üzüldüm.” Kedi kulaklı kızla harika vakit geçirmişti ve şimdi ona hoş olmayan bir şey hatırlatmıştım.
Bu durumda, Eris'in kardeşleri olup olmadığını da sormamak en iyisiydi.
“Pekâlâ, hadi gidelim o zaman.”
“Peki.”
Bugün izin günlerimizden biriydi. Yarın, Eris'in yine çok çalışması gerekecekti.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Biraz kaba saba
DAVRANIŞ: Düzgünce dinliyor
OKUMA/YAZMA: Okumada neredeyse kusursuz
ARİTMETİK: 99'a kadar olan sayıları yapabiliyor
BÜYÜ: Neredeyse tüm temel büyüleri sözlü yapabiliyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Tarzı - Orta seviye
GÖRGÜ KURALLARI: Bir partide kendini rezil etmeyecek kadar becerikli
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbaba, Ghislaine, Rudeus
Bölüm 6:
Yabancı Dil Öğrenmek
Eris onuncu yaş gününden sonra daha uslu biri haline geldi. Derslerini ciddiye alıyordu ve beni eskisinden daha az yumrukluyordu. Aile içi şiddet korkusundan kurtulup daha da rahatlayınca, kendi çalışmalarıma daha fazla odaklanmaya karar verdim.
Kütüphaneden ödünç aldığım kitapla bu dünyanın tarihine dair genel bir fikir edinmeye başladım. Bu dünyanın en az 10.000 yıldır var olduğunu gösteriyordu. Tarihi gerçekten fantastikti. Bu tarihin özeti şu şekildeydi:
100.000 Yıldan Daha Uzun Bir Süre Önce
Dünya, her birine hükmeden kendi tanrısının bulunduğu yedi küçük dünyaya bölünmüştü. Buna Tanrıların Kadim Çağı deniyordu. Bu yedi dünya ve onların ilgili tanrıları şunlardı:
İnsan dünyası, İnsan Tanrısı.
İblis dünyası, İblis Tanrısı.
Ejderha dünyası, Ejderha Tanrısı.
Canavar dünyası, Canavar Tanrısı.
Okyanus dünyası, Deniz Tanrısı.
Gökyüzü dünyası, Gökyüzü Tanrısı.
Çorak dünya, Çorak Tanrısı.
Bu dünyalar bariyerlerle ayrılmıştı, bu yüzden gidip gelmek kolay bir iş değildi. Bir dünyada yaşayan birinin diğerlerinden haberi yoktu. Diğer dünyaları yalnızca tanrılar ve bu bariyerleri aşabilecek kadar güçlü olanlar biliyordu.
Yirmi Bin ila On Bin Yıl Önce
Ejderha dünyasında iflah olmaz derecede kötü bir Ejderha Tanrısı doğdu. İnanılmaz ve korkunç gücüyle dünyaları ayıran bariyerleri yok etti. Beş Ejderha Komutanı olarak bilinen müritleriyle birlikte diğer dünyaları yok etmeye başladı. Yok edilen her dünyadan sağ kurtulanlar, sığınak arayışıyla diğer dünyalara kaçtı.
Geriye sadece bir dünya kaldığında, Ejderha Tanrısı'nın komutanları nihayet ona sırt çevirdi. Beş Ejderha Komutanı'nın başı olan Ejderha İmparatoru ve diğer dört Ejderha Kralı, Ejderha Tanrısı'na ve onun ezici gücüne karşı savaştı. Ölümüne bir savaşta bire karşı beş kişi.
Berabere bitti. Ardından gelen felakette ejderha dünyası çöktü ve geriye yalnızca insan dünyası kaldı. O da işte bu dünyaydı.
On Bin ila Sekiz Bin Yıl Önce
Kaotik Dönem olarak bilinir. Modern insanların ataları ile diğer dünyalardan gelen mültecilerin bir araya savrulduktan sonra çatışmaya başladığı bir dönem.
Bu döneme ait neredeyse hiç literatür bulunmamaktadır ancak akademisyenlere göre, uzun yıllar süren çekişmelerin ardından ırklar yavaş yavaş ayrıştı. Canavarlar ormanlarda yaşamaya başladı, su halkı okyanusları kontrol etti ve gökyüzü halkı bulabildikleri en yüksek yerleri ele geçirdi. Neredeyse hiç ejderha halkı kalmamıştı ama dikkat çekmekten kaçınarak gizlice yaşadılar; her yerde yaşayabilen hiçlik halkı ise etrafa yayıldı.
Bu durum, insanları ve iblisleri ovalarda kendi aralarında savaşmaya bıraktı. O dönemde Merkez Kıta ile İblis Kıtası hâlâ karadan birbirine bağlıydı ve Büyük Kıta olarak adlandırılıyordu.
Yaklaşık 7.000 Yıl Önce
Dövüş sanatları ve büyü geliştirildi, nüfus arttı. Birinci Büyük İnsan-İblis Savaşı da bu sırada gerçekleşti. Adından da anlaşılacağı gibi, insanlar ve iblisler arasında kafa kafaya bir çarpışmaydı. Önceki hayatımın dünyasındaki Dünya Savaşı gibi bir şeydi. Sadece insanları ve iblisleri değil, diğer ırkları da içine alan uzun bir savaştı.
Yaklaşık 6.000 Yıl Önce
Şiddetli savaşlar ve araya giren durgunluklarla Büyük Savaş devam ederken bin yıl geçti. Kahraman Arus, altı yoldaşını savaşa yönlendirerek Beş Büyük İblis Kralı'nı ve İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika'yı yenene kadar düşmanlığı sürdürdü.
Büyük İmparator'un ismine bakarak onun muhtemelen bir kadın olduğunu tahmin ettim. Kafamda, deri bir kıyafet giymiş, kahkahalar atan bir Eris canlandırdım.
Bir saniye bekle… Arus mu? Neydi bu şimdi, Dragon Quest 7 falan mı?
Yaklaşık 5.500 Yıl Önce
Ahmak oldukları için insanlar, iblisleri yenmenin getirdiği güç sarhoşluğuyla hem diğer ırklara hem de kendi aralarında savaşmaya başladılar. Bu dönemde iblislerin köle olarak kullanıldığı bildirilmektedir. Bu sürekli savaş dönemi neredeyse 500 yıl boyunca devam etti.
Beş Bin Yıl Önce
İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı patlak verdi. Bin yıllık bir kinciliğin intikamını almak isteyen İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika, iblisleri harekete geçirdi.
Kishirika'nın tahta çıkan her imparatora verilen bir tür unvan olduğunu düşünmüştüm ama anlaşılan o ki İmparator ölümsüzdü. Ölse bile yüzlerce yıl sonra yeniden diriliyordu. Belki de İblis Dünyasının Büyük İmparatoru olarak adlandırılmalarının nedeni, diğer Ejderha İmparatorlarından bir rütbe üstte olmalarıydı.
Her iki durumda da iblisler, canavar halkı ve deniz halkıyla ittifak kurarak insanları köşeye sıkıştırdı. İnsanlar çaresiz bir duruma düşmüştü.
Dört Bin İki Yüz Yıl Önce
İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı sona erdi.
Savaşçı insanlar, yenilgiyi kabul etmeden 800 yıl boyunca savaştı ve sonunda düşmanı geri püskürtmeyi başardı. Bu, efsanevi kahraman Altın Şövalye Aldebaran'ın çabaları sayesinde olmuştu.
Bu adam resmen hilebazın tekiydi. Tek başına 10.000'den fazla askeri bozguna uğratmıştı. Karşılaştığı tüm güçlü iblisleri alt etmiş ve Büyük İblis İmparatoru ile teke tek dövüşmüştü. Son saldırısı o kadar güçlüydü ki Büyük Kıta'da devasa bir yarık açarak onu Merkez Kıta ve İblis Kıtası olarak ikiye ayırmış, aralarında da Ringus Denizi oluşmuştu.
Bir pasajda onun bizzat İnsan Tanrısı olduğu yazılıydı. Benim bildiğim tek Aldebaran, kendi ölümcül tekniğini kullandığı takdirde ölecek olan adamdı. Görünüşe göre bu dünyanın Altın Azizi çok daha sağlam bir kumaştan yapılmıştı. Kıtayı ikiye böldüğü kısmı tam bir saçmalık gibi gelse de kıtanın ikiye ayrılıp yeni bir okyanus oluşturduğu bir gerçekti.
Kıtalar ayrıldıktan sonra, nihayet uzun zamandır beklenen barış topraklara hâkim oldu.
Dört Bin İki Yüz ila
Bin Yıl Önce
Ondan sonra zaman hızla akıp geçti. Dünyada barış vardı fakat iblisler Merkez Kıta'dan sürülüyordu. İnsanlar kurnaz bir milletti, diplomasiyi kullanarak tüm iblisleri İblis Kıtası'na hapsetmeyi başardılar.
Merkez Kıta'nın toprakları doğal olarak yemyeşil ve yaşanması kolayken, İblis Kıtası'nın toprakları çorak ve belirli bölgelerde büyü birikmesine meyilliydi. O iğrenç iblislerin sonuncusunu da İblis Kıtası'na sürüp abluka altına alan insanlar, mecazi anlamda boyunlarına ipek bir urgan geçirip onları yavaşça boğuyordu. Bunların hepsi, bir daha asla yeni bir Büyük İnsan-İblis Savaşı yaşanmasın umuduyla, diğer ırkların iş birliğiyle yapılmıştı.
İblisler büyük olasılıkla buna bir şekilde direnmişti. Ne de olsa topyekûn bir saldırının hedefi konumundaydılar. Fakat tepkileri ne olmuş olursa olsun, herhangi bir savaş patlak vermedi. Sonuç olarak, kıtalarından ayrılmalarının yasaklanmasına kısa sürede duyarsızlaştılar.
Kıt kaynakların paylaşılamadığı o çetin ortamda, doğal olarak bir iç savaş patlak verdi. Bu durum onları azılı savaşçılara dönüştürdü fakat sayıları da bir o kadar azaldı.
Bin Yıl Önce
İblis Tanrısı Laplace ortaya çıktı.
İblislerin uzun tarihinde pek çok İblis Kralı ve İblis İmparatoru olmuştu ama insanların İblis Tanrısı olarak andığı tek bir kişi vardı.
Laplace göz açıp kapayıncaya kadar iblisleri bir araya toplayıp İblis Kıtası'nı fethetti. O dönemdeki savaşların kayıtları, nesilden nesile aktarılan savaş destanlarına dönüştü. Bugün bile İblis Kıtası'nda Laplace'a hâlâ bir idol gözüyle bakılır.
Laplace, ırkını çetin ve amansız savaşçılar olarak yetiştirerek imparatorluğunu güçlendirmek için uzun yıllar harcadı.
Beş Yüz Yıl Önce
Laplace'ın askerî harekâtının başlangıcı.
Deniz halkını ve canavar halkını kendi safına çekmek için harcanan uzun yılların ardından, Laplace nihayet Merkez Kıta'ya taarruzunu başlattı. İnsanlar daha önce girdikleri hiçbir savaşa benzemeyen, çok daha acımasız bir savaşın içine sürüklendi.
Laplace işgalini güneyden başlatarak insanların tüm askerî gücünü oraya çekti. Ardından wyrm'lerini bölgeye salarak dağlardan geçişi imkânsız hâle getirdi. Sonrasında kuzeyden ayrı bir birlikle saldırarak fırtına gibi esti ve düşmanlarını darmadağın etti.
Kısa süre içinde kuzeyin ve güneyin kontrolünü tamamen ele geçirdi. Ardından her iki yönden de batı bölgesine doğru saldırısını ilerletti.
Dört Yüz Yıl Önce
Köşeye sıkışan insanlar son kozlarını oynadılar. Yedi kahraman, deniz halkını ablukayı kaldırmaya ikna etti ve ardından deniz yoluyla Millis Kıtası'na doğru yola çıktı.
Millis; Kutsal Millis'in etrafındaki bariyer, kudretli kutsal şövalyeler ordusu ve büyük bir ordunun karaya çıkmasını zorlaştıran coğrafi yapısı gibi pek çok nedenden ötürü işgalden kurtulmuştu. Bu denli izole kalmalarının bir diğer sebebi de kuzeyi kaplayan devasa ormandı.
Artık iblislerle müttefik olan canavar halkı, Kutsal Millis Şehri'nin kontrolünü ele geçirmişti. Bu yüzden yedi kahraman onları kendi taraflarına çekmek için kolları sıvadı. Daha doğrusu yedi kahraman klan reislerinin yanına gitti, çocuklarını rehin aldı ve onları tehdit ederek iş birliğine zorladı. Kitapta çocukların gönüllü olarak yardım ettiği yazılıydı ama bu kadar bariz bir çarpıtmaya kanacak değildim.
Sonunda nihai muharebe günü geldi çattı. Merkez Kıta'da kalan son insan krallığı olan Asura Krallığı, son savaş için varını yoğunu ortaya koydu. Çok geçmeden yedi kahraman, Millis'in kutsal şövalyeleri ve canavar halkının başında Laplace'ın ana kalesine saldırmak üzere çıkageldi.
Şiddetli bir çarpışmanın ardından yedi kahramandan dördü hayatını kaybetti fakat Laplace'ı mühürlemeyi ve en yakın yoldaşlarını yok etmeyi başardılar. Üç kahraman hayatta kaldı: Ejderha Kralı Urupen, Kuzey Tanrısı Kalman ve Zırhlı Ejderha Kralı Perugius. Onlara Efsanevi Üç İblis Tanrısı Katili deniyordu, ancak... ortada katlettikleri kimse yoktu!
Laplace yenilgiye uğratılmış olsa da insanlar savaş yüzünden fazlasıyla bitap düşmüştü ve artık dövüşü sürdürecek güçleri kalmamıştı. Bunun yerine, İblis Kıtası'nda kalan ve Laplace ile müttefik olmayıp iblislerin daha ılımlı bir fraksiyonuna önderlik eden iblis krallarından biriyle bir antlaşma imzaladılar.
İblis Kıtası'ndaki abluka kaldırıldı. İblisler artık diğer kıtalara özgürce seyahat edebiliyordu. Antlaşmanın şartlarına göre iblislere karşı ırkçılık yapmak yasaklanmıştı. Tıpkı önceki dünyamdaki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibiydi.
Günümüz
İblislere yönelik köklü ayrımcılık eğilimi devam etse de ortalık büyük ölçüde sakindi.
Bütün bunlardan birkaç şey çıkarmıştım:
Tarihî sebeplerden ötürü olaylar hep yedi sayısında sonlanıyordu. Yedi efsanevi kahraman ve yedi dünya vardı. Bu yüzden şanslı sayı yediydi. Altı ise uğursuzdu; zira Beş Ejderha Generali ve Beş Büyük İblis Kralı vardı ve her ikisi de kendi liderleriyle sayıldığında altı ediyordu.
Elfler, cüceler ve buçukluklar gibi çeşitli ırklar bir nevi alt türdü fakat iblislerden sayılırlardı. Kaos Dönemi'nde ortaya çıkmış yeni ırklar olmaları muhtemeldi. Ya da belki de ilk gelen çorak halkla bir ilgileri vardı.
Bu arada, bu uzun tarih hakkında bu kadar çok bilginin günümüze ulaşmasının nedenlerinden biri de bazı türlerin ölümsüz olmasıydı. Bu durum Büyük İblis İmparatoru Kishirika ve diğer birkaç İblis Kralı için de geçerliydi. Belki de sonsuza dek yaşamalarını sağlayan bir tür büyü vardı.
***
Bu dünyanın tarihini öğrenirken, burada var olan diğer diller hakkında da bazı bilgilere rastladım. En yaygın kullanılanlar şunlardı:
İnsan dili: Merkez Kıta'da kullanılır.
Canavar Tanrısı dili: Millis Kıtası'nın kuzey kısmında kullanılır.
Dövüş Tanrısı dili: Begaritt Kıtası'nda kullanılır.
Gök Tanrısı dili: İlahi Kıta'da kullanılır.
İblis Tanrısı dili: İblis Kıtası'nda kullanılır.
Deniz Tanrısı dili: Bütün denizlerde kullanılır.
Ayrım yapabilmek için diller, farklı kıtalarda yaşayan çeşitli ırkların Tanrılarının adlarıyla anılıyordu. Sadece İnsan dilinde bu kurala uyulmamıştı; bu da tanrılarının gazabını çekebilecek bir karardı.
Merkez Kıta'da İnsan dilini konuşan insanlar üç bölgeye ayrılmıştı: kuzey, batı ve güney. Her bölgenin dili diğerlerinden ufak farklılıklar gösteriyordu, Amerikan ve İngiliz İngilizcesi arasındaki fark gibi bir şeydi.
Benim anadilim İnsan dilinin batı lehçesiydi. Görünüşe göre bu lehçe kuzeydekiler tarafından anlaşılabiliyordu fakat diğer bölgelerde kullanılmaması en iyisiydi. Batı bölgesinden gelen insanların varlıklı olduğu düşünülürdü ve zenginlik yalnızca istenmeyen—bazen de talihsiz—dikkatleri üzerine çekerdi.
Millis Kıtası da kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmıştı. Kuzeyde Canavar Tanrısı dili konuşulurken, güneyde İnsan dili konuşuluyordu.
Denize gelince, deniz halkı dünyanın tüm sularında yaşıyordu. Daha önce "balık insanlar" terimini duymuştum ama şehirde hiç görmemiştim.
***
Aylık düzenli gelirimin yanı sıra figürler yapıp satıyor, Philip'e yarı zamanlı işçilerin günlük alımlarında yardım ediyor ve bazen de birkaç ay önce satın aldığım eşyaları satıyordum. Oradan buradan gelen bu ufak tefek şeylerle az da olsa bir miktar para biriktirmeyi başarmıştım.
Ne yazık ki istediğim o kitap, ben dikkat etmezken satılmıştı. Satılık olmayan bir şeyi satın alamazdım. Biriktirdiğim parayla başka bir şey almayı düşünmeye başladım. Dört altın parayla ne alınabilirdi ki? Hayır, hepsini bir kerede harcamaya gerek yok, diye akıl yürüttüm.
Tam o sırada bilmediğim bir dilde yazılmış bir kitap gözüme çarptı. Dünyanın tarihini okuyup dilleri hakkında bilgi edindikten sonra, onları öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlamıştım.
Yabancı bir dil öğrenmeye işte böyle başladım. Ghislaine'in anadili olan Canavar Tanrısı diliyle başlamaya karar verdim. Bir yandan da İblis Tanrısı dilini öğrenmek istiyordum. Az da olsa bana bir şeyler öğretebilir umuduyla Roxy'ye bir mektup göndermeye karar verdim.
***
Dokuz yaşıma bastım. Bu, Eris'in özel öğretmeni olmamın üzerinden iki yıl geçtiği anlamına geliyordu.
Canavar Tanrısı dilini öğrenmek için bir yıl harcamıştım. Ghislaine'in yardımı olmuştu gerçi ama dili sökmek pek vaktimi almamıştı. Ezberlenecek pek fazla harf yoktu ve dilbilgisi kuralını bildiğiniz sürece konuşması kolaydı. Önceki hayatımda yabancı diller konusunda berbattım ama bu beden bir şeyleri akılda tutma konusunda epey başarılı görünüyordu.
Şimdiyse İblis Tanrısı dilini öğrenecektim. Bu dilde yazılmış ucuz bir kitap aldım. Kitapçı sahibi satışı yapmadan önce, "İçinde ne yazdığına dair zerre fikrim yok, bilesin," diye uyardı. Yedi altındı ama pazarlıkla fiyatı altıya indirdim.
***
Üç ay geçti. İblis Tanrısı dili çalışmam pek ilerlemiyordu. Tercüme etmek bile zordu; aslında dürüst olmak gerekirse bu kitapta ne yazdığına dair hiçbir fikrim yoktu. En azından başlığını bilseydim, belki bağlamdan içeriğini tahmin edip bir yolunu bulabilirdim. Ama ne başlığını biliyordum ne de dili, bu yüzden vazgeçtim.
Canavar Tanrısı dilini bu kadar kolay öğrenebilmemin bir nedeni Ghislaine'di, diğer nedeni ise kullandığım kitabın Perugius Efsanesi'ndeki canavar halkı kahramanlarından birinin hikâyesini anlatıyor olmasıydı. Bir yan hikâyeydi ama yanımda Perugius Efsanesi olduğu sürece kelimeleri kolayca seçebiliyordum.
İblis Tanrısı dilindeki kitaba gelince, en ufak bir fikrim bile yoktu. Arkeologlar dilleri nasıl çözüyordu sahi? Kelimelerden başlıyorlardı herhalde. Önce benzer kelimeleri arıyor, sonra da bu kelimelerin anlamlarına dair varsayımlar yürütüyorlardı. Muhtemelen.
Neyse, şu anda hangi kısımların kelime olduğundan bile haberim yoktu. Zerre fikrim yoktu hem de.
Tam bundan sonra ne yapacağımı bilemez hâldeyken, nihayet Roxy'nin cevabı ulaştı. Bir yılı aşkın süredir çıt çıkmamıştı. Artık mektubuma bir şey mi oldu yoksa Şirone'nin Kraliyet Sarayı'nda mı kalmıyor diye merak etmeye başlamıştım. Ama sonunda bir cevap gelmişti.
“Heheh…” Yalnızca Roxy’den bir mektup almak bile beni fazlasıyla mutlu etmişti. Umarım iyidir diye geçirdim içimden. Hizmetçiden mektubu alırken kendimi dizginledim. Mektup mu? Daha çok küçük bir paketi andırıyordu. Oldukça ağır bir tahta kutu. O kadar da kocaman sayılmazdı gerçi, en azından bir telefon rehberi büyüklüğündeydi.
Kutunun içinde bir mektup ve kalın bir kitap vardı. Kitabın başlığı yoktu ama kapağı hayvan derisinden yapılmıştı. Kılıf geçirilmiş bir telefon rehberi gibiydi.
Önce mektupla başlamaya karar verdim. Açmadan önce kokladım; sanki doğrudan Roxy’nin kokusunu içime çekiyormuşum gibiydi.
Efendi Rudeus’a,
Mektubunu aldım.
Bu kısa sürede epey büyüdüğünden eminim. Fittoa lordunun torununa özel ders vermeye başladığını okuduğumda ağzım açık kaldı. Bilmek istersen, o işin mülakatında ben elenmiştim. O görevi kapabildiğine göre arkanda epey güçlü bağlantılar olmalı.
Şu an kralın oğluna özel ders veriyor olmasaydım seni kıskanabilirdim. Yine de Kılıç Kralı Ghislaine ile tanışmış, üstüne bir de onun öğrencisi olmuşsun. Kılıç Kralı Ghislaine çok ünlüdür. Ne de olsa Kılıç Tanrısı Tarzı’nın en güçlü dördüncü kişisi.
Ah, ben banyo yaparken beni dikizleyen o beş yaşındaki çocuk nereye gitti acaba? Artık bana öyle uzak geliyorsun ki.
Neyse, sadede gelelim. İblis Tanrısı dilini öğrenmek istediğini söylemiştin, değil mi? Her alt ırk, insanların bilmediği birtakım benzersiz büyülere sahiptir. Yazılı bir kaynak kaldığını sanmıyorum ama dili öğrenirsen o alt ırkların yerleşim yerlerine gidip sana öğretmelerini sağlayabilirsin. Tabii bu, önce onlarla iyi bir bağ kurabilirsen GEÇERLİ. Sıradan bir büyücü için imkânsız olurdu bu, fakat belki senin için değildir.
İşte bu büyük beklentilerle senin için bu ders kitabını hazırladım. Kendi ellerimle yazdım. Epey vaktimi aldı, o yüzden umarım onu kullanır, gözün gibi bakar ve satmaya ya da çöpe atmaya kalkmazsın. Bir dükkânda satıldığını görürsem ağlayabilirim.
Dükkân demişken, prens geçen gün kaleden gizlice sıvışıp tıpatıp bana benzeyen küçük bir heykelcik satın almış. Pelerini çıkarılabiliyor, hatta tenindeki benler bile kusursuz yerleştirilmiş. Ürpertici. Belki de üstüme bir lanet çökecek. Başüme ne geleceğini kestiremiyorum ama… güvende göründüğüm sürece bu mektubu sana göndereceğim.
Roxy’den.
Not: Yanında bir asa taşırsan maceracılar arasında büyücü olarak tanınırsın.
Anlıyorum.
Öncelikle, banyo yaparken onu dikizlediğim falan tamamen bir yanlış anlaşılmaydı. Dikizlemiyordum; sadece gözüm kaymıştı. Tamamen tesadüftü. Ciddiyim. Tamam, ne zaman duş aldığını biliyordum ama içeri bakmam tamamen bir talihti. Evin etrafında bilerek yürüyüşe çıktığım zamanlar olmuştu fakat o olay yaşandığında tamamen bir kazaydı!
Neyse bunu geçelim, Ghislaine gerçekten Kılıç Tanrısı Tarzı’nın en güçlü dördüncü kişisi miydi? İlah seviyesi vardı, İmparator seviyesi vardı ve Kral seviyesi… Bir dakika, nasıl yani?
Ah, belki İmparator seviyesinde iki kişi vardı. Bu durumda Kral seviyesinde sadece bir kişi olduğu anlamına mı geliyordu? Dünyadaki kılıç ustalarının çoğunun Kılıç Tanrısı Tarzı’nı kullandığını duymuştum, bu yüzden Kral seviyesinde yetkinliğe sahip on kişi falan vardır sanıyordum ama belki de bu seviyeye ulaşmak düşündüğümden zordu.
Ayrıca, yaptığım Roxy figürünün kazara sahibinin eline ulaştığı anlaşılıyordu. Prens zevk sahibiymiş.
Daha da önemlisi, pakete koyduğu kitap kendi elleriyle yazdığı bir şeydi. Mektubumun ona ne zaman ulaştığını bilmiyordum ama bu kitabı yarım yıldan kısa bir sürede yazmış olmalıydı. Benim için yazmak uğruna bu kadar çabaladığına göre İblis Tanrısı dilini çözmemde çok büyük faydası dokunacağından emindim. Bunu başarmak için elimden geleni yapacaktım.
Bu düşüncelerle oturup kitabı açtım. Sanki başımın üstünde ŞU AN OKUYOR yazan bir çubuk belirmişti.
“Vay canına, bu inanılmaz.”
İçine baktığımda şaşkınlığımı gizleyemedim. Bir ders kitabıydı ama aynı zamanda bir sözlüktü. İblis Tanrısı dilindeki her kelimenin çevirisi vardı.
Roxy büyük ihtimalle kraliyet sarayından bir sözlük alıp bütün kelimeleri kopyalamıştı. Kelime dağarcığını, dile özgü kalıpları ele almış, hatta telaffuzu bile ayrıntılı biçimde açıklamıştı.
Bu, sürprizlerin yalnızca ilkiydi.
Kitabın ikinci yarısında, çeşitli iblis ırkları hakkında bildiklerini de yazmıştı. Her ırkın anlatımına kendi kişisel yorumları eşlik ediyordu. Bu ırka şunu yapma, şu diğer ırka bunu yapma gibi. Hatta ırkların kendilerine has özelliklerinin not düşüldüğü (kötü çizilmiş) resimler bile vardı.
Beş sayfayı bulan, Migurd Irkı hakkında ince ayrıntılarına kadar yazdığı özellikle uzun bir bölüm vardı. Bunu, kendisi ve halkı hakkında daha fazla şey bilmemi gerçekten istediği için yaptığını düşünmek içimi ısıttı.
Migurd ırkından gelenler tatlı şeyleri sevmeye meyillidir, diye yazmıştı. Acaba doğru muydu? Eğer doğruysa, bir dahaki sefere karşılaştığımızda ona tatlı bir şeyler hazırlamak istiyordum.
Yine de bütün bunları bir yıldan kısa bir sürede yazmış olması, onun yanında bir hiçmişim gibi hissettirdi. Tekrar karşılaşırsak ayaklarını öpmem gerekecekti.
Bunun haricinde, bu kitap dileyebileceğim en iyi ders kitabıydı. Önceki hayatımda notlarım pek parlak değildi ama bu hayatımda bir şeyleri öğrenmekte inanılmaz derecede iyiydim. Altı ay içinde bu kitabın içeriğine bütünüyle hâkim olabileceğimden emindim. En azından temel düzeyde sohbet edebilecek kadar ustalaşmak istiyordum. Artık canla başla çalışma vaktiydi.
Ghislaine
Rudeus kendini odasına kapatmıştı. Yine bir işler çeviriyordu. Ghislaine’i bazen böyle şaşırtmak gibi bir huyu vardı. Onunla ilk karşılaştığında sadece bir velet olduğunu, hiç de güvenilir olmadığını düşünmüştü. Paul bu çocuğu onun kucağına attığında, fazla özgüvenli, burnu havada bir ebeveyn gibi davrandığını sanmıştı.
Ghislaine’in Paul’e borcu vardı. Ona karşı bir vefa duygusundan başka hiçbir his beslemiyordu. Rudeus’un Eris’e özel ders verme işinde başarısız olması gibi düşük bir ihtimalde bile burada kalmasını teklif etmeyi aklına koymuştu.
Nihayetinde çocuk rekor sürede Eris’in güvenini kazanmış ve evin eğitmeni olarak yerini sağlama almıştı.
Kaçırılma olayını bizzat kendisi teklif etmişti. Ghislaine, uşağın açgözlülük edip durumdan faydalandığını duymuştu fakat Rudeus ile Eris’e yardım etmek için olay yerine vardığında, çocuk uşağın kiraladığı iki kişiyle çoktan başa baş mücadele ediyordu.
Kusurlu da olsa benzersiz bir dövüş tarzıyla iki farklı büyü okulunu idare etmeyi başarmış, İleri seviye bir Kuzey Tanrısı Tarzı kılıç ustası olan rakibini alt etmişti. Gerçi sonunda gardını düşürmüştü, belki de hâlâ bir çocuk olduğundandı bu; fakat dövüş içgüdüleri yaşına göre dâhi düzeyindeydi. Ghislaine için bile yüz metreden fazla uzaktaki bir rakiple çatışmaya girmek büyük ihtimalle yenilgi anlamına gelirdi.
Dövüş içgüdülerinin de ötesinde, Eris için takip etmesi kolay, etkili dersler düzenleme konusunda olağanüstüydü. Ghislaine okuma, yazma, aritmetik öğrenebileceğini ya da bir asaya kavuşacağını hiç düşünmemişti. Henüz on yaşına bile basmadan gezgin bir kılıç ustasının eline bırakılmış, köyün baş belası o kız… Aziz seviyesinde bir kılıç ustası olmasına rağmen maceracı gruplarından geri çevrilen o kız… Nihayet birine katılmayı başardığında, aklı kıt, hafifmeşrep bir adamdan kafasının sadece kaslara bastığını, bu yüzden düşünmekle vakit kaybetmesinin anlamsız olduğunu durmadan dinleyen o kız… Şimdi evine dönse o insanlar ne derdi acaba? Bunu düşünmek bile dudaklarına bir tebessüm konduruyordu.
Ghislaine, köyündeki insanları düşünmenin ona bir zafer duygusu tattıracağı günün geleceğini hiç sanmazdı. Ve tüm bu eşi benzeri görülmemiş şeyleri, bir oğlu olsaydı onunla aynı yaşta olacak bir çocuk sayesinde yaşıyordu.
Grubu dağıldıktan sonra Ghislaine neredeyse her gün dolandırılmıştı. Bu dolandırıcılıklar onu meteliksiz bırakmıştı ancak ustasının başkalarının eşyalarına el sürmemesi yönünde aşıladığı katı disiplin, hırsızlığa başvurmasını engelliyordu. Açlıktan ölmenin eşiğindeydi. İşte Sauros ve Eris onu o zaman yanlarına almışlardı.
Ghislaine, o ikisine gösterdiği saygının aynısını Rudeus’a da gösteriyordu. Ona “usta” diyecek kadar ileri gitseydi, kılıç ustası muhtemelen ona köpürürdü. “O veletle beni sakın aynı kefeye koymaya kalkma!” Bunun yerine ona öğretmen demek muhtemelen en doğrusuydu.
Rudeus da bir öğretmen olarak yetenekleriyle saygıyı hak ediyordu. Ona aritmetik ve büyü öğretirken gerçekten çok sabırlıydı. Ghislaine elinden geleni yapıyordu ama yeni şeyler kapmakta pek iyi değildi. Aynı hataları tekrar tekrar yapıyordu. Buna rağmen Rudeus, en ufak bir bıkkınlık belirtisi göstermeden her şeyi ona tane tane anlatıyordu. Daha iyi anlamasını sağlamak için her defasında anlatımını değiştiriyordu.
Onun çabaları sayesinde Ghislaine iki kısa yılda ateş ve su büyüsünün temellerinde ustalaşmıştı. Ve şimdi, Rudeus’un müfredatına göre orta seviye büyülere geçmiyor, bunun yerine büyüyü sözsüz yapmayı öğreniyordu.
Mantıklı bir yaklaşımdı; bunda ustalaşabilirse iki eli de doluyken bile büyü kullanabilirdi. Bu mantığı kavrıyor ve başarmak için çok çalışıyordu. Gerçi bir şeye çok çalışmak, onu kesinlikle başaracağı anlamına gelmiyordu.
Ghislaine’in İlah seviyesindeki kılıç ustası, ona sürekli mantıktan dem vururdu. “Başka bir deyişle mantık, temeldir,” gibi şeyler söylerdi. Uzun yıllar boyunca yoğrulan kılıç tarzının akılcılık üzerine kurulduğunu anlatırdı. Ghislaine’in gençliği temellerin sadeliğinden nefret ederdi, bu yüzden ustası bunları kafasına sokmak için akla karayı seçmişti. Bunları defalarca tekrarlamak zorunda kalmıştı.
Rudeus’un öğretme tarzı da çok benzerdi. O buralarda yokken Eris sık sık, “Daha havalı büyüler kullanmak istiyorum,” diye sızlanırdı. Ama Ghislaine durumdan memnundu. Gerçek bir savaşta en güvenilir savaşçı, güçlü bir büyü yapmak için saatler harcayan ileri seviye büyücü değildi. Şartlara ayak uydurabilen, temel ve orta seviye büyülere bütünüyle hâkim olan büyücüydü.
Eskiden büyücülerin savaşta tamamen işe yaramaz olduğunu düşünürdü. Fakat Rudeus’un dövüştüğünü gördükten sonra Ghislaine fikrini değiştirmişti. Saldırı büyüleriyle rakibinin hareketlerini kısıtlarken bir yandan da çevikçe hareket eden bir düşman, herhangi bir kılıç ustası için dişli bir rakip olurdu.
Köydeyken tek gerçek rakibinin Paul olduğunu duymuştu. Toy olan ve Rudeus’a karşı kesinlikle kendini tutmadan saldıran Paul. Bunun sonucunda Rudeus bir kılıç dövüşünde stratejik hareket etme yeteneği kazandıysa… bu hoş bir tesadüftü.
Demek ki Paul bir işe yaramıştı sonunda. Tek bir yanlış adım atsa Rudeus dövüşmeyi tamamen bırakabilir ve potansiyelini heba edebilirdi. Rudeus pes etmeme huyunu babasından almış olmalıydı.
Ghislaine en nihayetinde ona Paul’ü yenecek bir teknik öğretmek istiyordu. Ne yazık ki Rudeus’un Kılıç Tanrısı Tarzı’na hiç yeteneği yoktu. Her şeyi haddinden fazla düşünüyordu. Tarzın mantıksal temellerini alıyor, bunları daha da mantıklı uygulamaya çalışıyor, sonucunda ise ortaya tamamen mantıksız bir şey çıkıyordu.
Kişiliği göz önüne alındığında, bu kötü bir şey değildi. Kılıç ustalığının temeli olarak büyük olasılıkla büyüyü kullanıyordu. Gelgelelim bu durum, tek bir adımın her şeyi belirlediği ve bir savaşın kılıçların çarpışmasından sonraki bir saniye içinde sona erdiği Kılıç Tanrısı Tarzı için uygun değildi. Kuzey Tanrısı Tarzı'na veya Su Tanrısı Tarzı'na daha uygundu ama görünüşe göre Paul ona ikisini de öğretmemişti. Ne yazık ki Ghislaine yalnızca Kılıç Tanrısı Tarzı'nı biliyordu. Ona bizzat öğretemezdi ama öğretebilecek birini tanıyordu. Üç yıl sonra hâlâ kılıç kullanmayı öğrenmek isterse, onu Kuzey Tanrısı Tarzı'nı kullanan biriyle tanıştıracaktı.
Şu an için ona yalnızca Kılıç Tanrısı Tarzı'nın temellerini öğretmeye devam edebilirdi. Onlarda ustalaşırsa, Kuzey Tanrısı Tarzı'nı öğrenmeye başladığında hızla gelişirdi. Tabii o zamana kadar hâlâ kılıç kullanmayı öğrenmek istiyor olursa.
Kendisine yol gösterecek bir ustası olmadığı için şu anda büyü konusunda bir çıkmazda gibi görünüyordu ancak bir gün kesinlikle usta bir büyücü olacaktı. Rudeus, neredeyse insanüstü bir başarı gibi görünen İlahî seviyeye ulaşamayabilirdi belki ama İmparator seviyesine pekâlâ ulaşabilirdi.
Ghislaine ona nasıl yol göstereceğini düşünüyordu. Büyü eğitmeni Roxy de şüphesiz aynı soruyla boğuşmuştu. Kızın bu sorundan kaçmasını biraz acınası bulsa da, Ghislaine bunu yaptığı için Roxy'yi suçlayamazdı. Aslına bakılırsa, Roxy'ye teşekkür etmesi bile gerekebilirdi. Ne de olsa Ghislaine, Roxy'nin dolaylı eğitimi sayesinde bizzat büyü kullanmayı öğrenmişti.
Ahmak bir öğretmenden ders almak bir öğrenciyi sadece geride tutardı. Kendisi de bir gün başkasına kılıç öğretirken bu acıyı tadabilirdi.
Düşünceleri yoldan sapmıştı. Ah, evet. Rudeus'un o odada ne yaptığını merak ediyordu. İzin gününün getirdiği boş vakit yüzünden ne yapacağını bilemez görünen Küçük Hanım'ın aksine, Rudeus sürekli yeni bir şeylere burnunu sokuyordu. En son akşam yemeğinden sonra bir elinde kitapla Ghislaine'in odasına gelmiş, Canavar Tanrısı dilini öğrenmek istediğini söylemişti.
Yalnızca büyük bir orman köyünde konuşulan bir dille ne yapmayı planladığından emin değildi ama Rudeus sonraki altı ayı bu dili öğrenerek geçirmişti. Canavar Tanrısı dilinde zor ifadeler bulunmadığından, muhtemelen günlük konuşmaları akıcı bir şekilde yürütebilirdi.
Sonrasında yüzünde en ufak bir neşe olmadan, “Artık istediğim zaman büyük orman köyüne gidebilirim,” demişti.
Peki böylesine ücra bir yerde ne yapmayı planlıyordu? Ghislaine bunu sorunca bocaladı.
“Ha? Özel bir şey yok… Şey, gerçi orada tatlı kızlar olabilir. Kedi kulaklı falan.”
Bu cevap onu ikna etti. Kesinlikle Paul’ün oğluydu ve Greyrat kanını fazlasıyla miras almıştı.
Bu kesinliği, Greyrat hanesindeki herkesin ona gözlerinde tuhaf bir bakışla dik dik bakmasından kaynaklanıyordu. Sırf kadın olduğu için ona dik dik baksalardı bu kadar canını sıkmazdı. Bakışları garipti. Diğer erkekler göğüslerine bakabilirdi. Önce yüzüne, sonra başka yere bakıyormuş gibi yaparak göğüslerine dik dik bakarlardı. Ardından daha aşağılara, karnına, sonra kasıklarına ve uyluklarına geçerlerdi. Arkasındayken de kalçalarını süzdüklerini bilirdi.
Oysa Greyrat erkekleri farklıydı. Ghislaine ilk başta onların da aynı olduğunu, yüzüne ve kalçasına baktıklarını düşünmüştü. Daha fazlasını beklemedikleri sürece sorun yoktu. Tabii Paul ve tuhaf zevkleri bir kenara.
Fakat gözlerinin garip yerlere odaklandığını fark etti. Yüzüne değil, hemen yukarısına. Dik dik baktıkları şey tam olarak kalçası da değildi. Kulaklarına ve kuyruğuna dik dik baktıklarını keşfetti. Eris, Sauros ve Philip, hepsi bu konuda aynıydı. Ghislaine, Rudeus'u evinden almaya gitmeden önce, neden sürekli kulaklarına dik dik baktıklarını ilk kez sormuştu.
Sorduğunda Philip, bundan zerre kadar utanmış görünmeyerek, “Çünkü Boreas ailesi canavarinsanları sever,” diye cevap verdi. Bunu söylerken de kulaklarına dik dik bakıyordu.
Rudeus'un ise farklı bir durum olduğu söylenmişti ona. Notos soylu adını miras almamış olsa da hâlâ ailenin bir parçasıydı. Philip, "Yine de Paul'ün oğlu olarak, babasının kadınlara olan düşkünlüğünü paylaştığından hiç şüphem yok," diye eklemişti.
Ghislaine o zamanlar bundan pek şüphe duymamıştı. Ancak onunla bizzat tanıştığında Rudeus öyle bir beyefendiydi ki Paul'ün oğlu olduğuna inanmak zordu. Babasının aksine son derece sıkı çalışıyor, derslerine çok önem veriyor ve cinsellik söz konusu olduğunda muazzam bir irade sergiliyordu... Gerçi bu son kısım için henüz erken olabilirdi. Ama yine de Paul'ün çocuğu olmayabileceğinden şüphelenmişti.
O zamandan beri bu fikrini değiştirmişti. Hiç şüphe yoktu: Rudeus Greyrat, Paul'ün öz be öz oğluydu.
“Demek cidden Paul'ün oğlusun. Kendi ırkından kadınlar sana yetmiyor, ha?”
“Sadece şaka yapıyordum. Lütfen öyle söyleme.”
Kesinlikle sadece bir şaka değildi. Bu çocuk ileride bir çapkın olacaktı.
Son zamanlarda Leydi Eris'in gözlerinde, Rudeus'a baktığında bir ışıltı belirmeye başlamıştı. Ghislaine aşk meselelerinde cahil olabilirdi ama bunu o bile görebiliyordu. Eris, tıpkı Paul'e aşık olmaya başladığı zamanki Zenith gibi görünüyordu.
Rudeus anlaşılan son zamanlarda İblis Tanrısı dilini öğrenmeye başlamıştı. Önce Canavar Tanrısı dili, şimdi de İblis Tanrısı dili. Gelecekte dünyadaki tüm kadınlarla tanışmak için bir yolculuğa çıkacak gibi görünüyordu.
Paul da bir zamanlar bir harem kurabilmek için tüm Merkezi Kıta'yı dolaşmakla ilgili benzer bir şey söylemişti. Zenith onu kıskıvrak yakaladığında Millis Kıtası'nda bundan vazgeçmişti ama belki de Rudeus bu fikri miras almıştı. Doğrusu, ne işe yaramaz bir baba-oğul ikilisi...
Hayır. Ghislaine Rudeus'a saygı duyuyordu. Bu bir yalan değildi. Hor gördüğü tek kişi Paul'dü. Rudeus aynı yaradılışın belirtilerini göstermiş olabilirdi ama henüz buna göre hareket etmemişti. Henüz.
Hâlâ saygı duyulmaya değer bir çocuktu. Evet. En azından şimdilik.
“Neyin var, Ghislaine?” O düşüncelere dalmışken Eris önünde belirdi.
Eris bu son iki yılda çok büyümüştü. Ghislaine onunla ilk kez beş yıl önce tanışmıştı. O zamanlar Ghislaine onun son derece umutsuz, bencil bir kız çocuğu olduğunu düşünmüştü. Kılıç derslerinin ilk gününde Ghislaine onu ayakta zor duracak hale gelene kadar eğitmişti. Gece olunca da Eris elinde tahta bir kılıçla Ghislaine'in üzerine çullanmıştı. Ghislaine durumu lehine çevirerek buna hızla bir son vermişti ama sonrasındaki aylar boyunca Eris'in öfkeli bakışları, gardını indirmesini bekleyerek Ghislaine'i takip etmişti.
Ghislaine'in kendisi de eskiden baş belası bir çocuk olduğundan, Eris'e karşı bir yakınlık hissediyordu. Ne de olsa gençken tam olarak öyleydi.
Başlarda Eris, antrenmanlar sırasında hep şundan bundan şikâyet ederdi. Bu durum nihayet son zamanlarda dindi. Üstelik geçen yılki doğum gününden sonra Eris bağırmayı ve üstünü başını kirletmeyi bıraktı. Ghislaine bunu görgü kuralları derslerine bağlamaktansa, Eris'in Rudeus'un gözüne güzel görünmek istemesinden kaynaklandığını düşünmeye meyilliydi.
Belki de Rudeus doğum gününde Eris'e bir şeyler söylemişti. Paul'den öğrendiği bir şeyler olduğuna emindi Ghislaine; hani şu bir kadının ta rahmine kadar titreten türden sözler.
Düşününce, Eris geceyi Rudeus'un odasında geçirmişti. Yoksa... Hayır, imkânsızdı, ikisi de henüz fazlasıyla küçüktü. Yine de Ghislaine, ikilinin eninde sonunda bir çift olmasına şaşırmazdı. Eris'in hakkından gelebilecek pek fazla erkek yoktu.
“Rudeus'u düşünüyordum.”
“Hım, neden ki?” Eris başını yana eğdi, gözlerinde bir kıskançlık gölgesi belirmişti.
Merak etme, diye düşündü Ghislaine, onu elinden alacak değilim.
“Merak ediyordum da, neden İblis Kıtası'nın dilini öğrenmeye çalışıyor acaba?”
“Daha önce açıklamıştı.”
Öyle mi yapmıştı? Ghislaine derslerine dikkat ettiğini sanıyordu ama yabancı dillere duyduğu bu ani ilginin nereden kaynaklandığına dair hiçbir fikri yoktu. “Neymiş peki?”
“‘Günün birinde işe yarayabilir,’ dedi.”
Doğru ya, bunu dükkânların arasında dolaşıp farklı malların adlarını ve fiyatlarını bir kenara yazarken söylemişti. Bunun gerçekten herhangi bir işe yaradığı olmuş muydu ki?
Şimdi düşününce, Ghislaine'in çok uzun zaman önceki grubunda yer alan o hırsız, sarf malzemelerinin piyasa değeri konusunda çok bilgiliydi. Bir keresinde o hırsız, şifalı merhemlerin normal fiyatının yarısına satıldığı bir dükkân bulmuş ve grubun bunları toptan almasını teklif etmişti, ancak daha sonra malların hepsinin kalitesiz olduğu anlaşılmıştı. Hoş olmayan bir anıydı.
Malların piyasa değerini bilmezseniz, kalitesiz mallar size iki üç katı fiyata satılabilir ve ruhunuz bile duymazdı. O zamanlar Ghislaine, Rudeus'a mantığını anlamadığını söylemişti ama sonradan düşününce gayet iyi bir fikir gibi görünüyordu.
Rudeus'un aritmetik dersleri sayesinde artık para üstü konusunda kandırılmayacaktı. Fakat bir dükkân sahibi en başından fiyatlarla oynarsa aldatılması hâlâ mümkündü. Sırf biraz matematik öğrendi diye tüccar olamazdı elbette ama bu tür becerilerin kesinlikle pek çok faydası vardı.
“Şimdilik Rudeus'u boş ver. Onu istediğin kadar düşün, yine de anlayamazsın,” dedi Eris. “Daha da önemlisi Ghislaine, eğer boşsan kılıç antrenmanında bana eşlik et.”
Son zamanlarda kendini gerçekten kılıca adamıştı. Ghislaine nedenini tam bilmiyordu ama belki de üzerinde biraz baskı hissediyordu. Rudeus dokuz yaşındaydı. İkisi ilk karşılaştığında Eris de aynı yaştaydı. Rudeus'un o yaştaki Eris'e kıyasla çok daha olgun olduğu barizdi. Yalnızca okuma, yazma, aritmetik ve büyüde değil; sosyal becerilerinde ve sohbet etme yeteneğinde de öyleydi. Görgü kurallarından yoksun olabilirdi ama terbiyeliydi. Bir tüccar kadar nazikti ve espri anlayışı da vardı. Onda, dokuz yaşından çok daha büyük görünmesini sağlayan muzip bir pırıltı vardı. Onunla yalnızca yazışarak iletişim kursanız, kırk yaşında olduğunu söylese muhtemelen inanırdınız.
Ejder Krallığı'nda yaygın bir dolandırıcılık yöntemiydi bu anlaşılan. Okuma yazma bilen bir haydut, soylu bir ailenin oğluymuş gibi davranır ve başka bir soylu ailenin kızına mektup yazardı. Haftalarca güvenini kazanır, sonra da kızı evinin güvenli sınırlarının dışına çekerdi. Ardından da onu yakalayıp köle tüccarlarına satardı.
Belki de Eris, Rudeus'u en azından bir konuda alt etmek istiyordu. Şayet o konu kılıç ustalığıysa, Ghislaine seve seve yardım ederdi.
“Pekâlâ, Eris. Avluya geçelim.”
“Tamam!” Coşkuyla başını salladı.
Eris bu azimle eğitime devam ederse günün birinde Ghislaine'i bile geçebilirdi. Şu anda beceri seviyesi yalnızca Orta Seviye'ydi ama temeller üzerinde üç yıl çalıştıktan sonra potansiyeli kendini göstermeye başlamıştı. Adımları keskindi, hızlıydı. Savaşçı ruhu hareketlerini yönlendirmeye başlıyordu. Bunu bilinçli olarak kullanmayı öğrenirse, Kılıç Tanrısı Tarzı'nda kesinlikle İleri Seviye'ye ulaşırdı. Eğer tamamen ustalaşırsa, Aziz Seviyesi'ne çıkabilirdi.
O gelecek kesinlikle pek uzak değildi. Ghislaine, Eris'in ne kadar gelişeceğini bilmiyordu ama hâlâ ona ders verirken Aziz Seviyesi becerilere ulaşmayı başarırsa, Eris'in ustasıyla tanışmasına izin verirdi. Mümkün olursa Rudeus'u da yanlarına alırdı.
Ghislaine, ustasının buna nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordu. Sabırsızlıkla bekliyordu bunu.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Biraz kaba saba
DAVRANIŞ: Düzgünce dinliyor
OKUMA/YAZMA: Yazmada da gelişme kaydediyor
ARİTMETİK: Bölme işleminde hâlâ kötü
BÜYÜ: Sözleri söylemeden hiçbir büyü yapamıyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Tarzı - Orta Seviye (yakında İleri Seviye)
GÖRGÜ KURALLARI: Hanımefendi tavırlarını taklit edebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbaba, Ghislaine, Rudeus
Bölüm 7:
Kesin Söz
Bütün bunlardan sonra, nihayet on yaşıma bastım.
Son iki yılımın çoğunu dil çalışmalarına adadım. Canavar Tanrısı ve İblis Tanrısı dillerinin yanı sıra Dövüş Tanrısı dilini de öğrendim. İnsan diline son derece yakındı, bu yüzden kolay oldu. Almanca ile İngilizce arasındaki benzerlik gibi bir şeydi. Dilbilgisinin temelleri İnsan diliyle aynıydı; tek fark ifadeler ve kelime dağarcığıydı.
Bu dünyadaki diller o kadar da zor değildi. Birini öğrendikten sonra, diğerlerini öğrenmek için temel olarak kullanabiliyordunuz. Muhtemelen ırklar arasındaki tüm o savaşların bir yan etkisiydi.
Ancak ne Gökyüzü Tanrısı ne de Deniz Tanrısı dilinde herhangi bir yazılı kaynak vardı, buralarda bu dilleri konuşan kimse de yoktu; bu yüzden onları öğrenemedim. Neyse, dört dil konuşabilmek bana fazlasıyla yeterdi.
Kılıç ustalığına gelince, yeteneklerim Orta kademeye yaklaşıyordu. Eris sadece iki yıl içinde Orta kademeden İleri kademeye geçmişti, bu yüzden artık onun dengi değildim. Yeteneklerimiz arasındaki uçurum gerçekten hissediliyordu.
Neyse, diye düşündüm. Görünüşe göre izin günlerini çok sıkı antrenman yaparak geçiriyordu, normal yani. Ben boş zamanlarımı dil öğrenerek geçirirken, o kılıçla geçiriyordu. Aramızdaki fark gayet doğaldı.
Büyüye gelince, sadece figürler yaparak pratik yaptım. Onları gittikçe daha ayrıntılı yapabiliyordum, bu da muhtemelen geliştiğim anlamına geliyordu. Yine de bir duvara tosladığım doğruydu. Tabii ki Büyü Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başladığımda bu çözülecekti. Sabırsızlanmanın bir anlamı yoktu.
Bu dünyaya geleli on yıl olmuştu, ha? Bu düşünce beni biraz duygulandırdı.
***
Doğum günüme yaklaşık bir ay kala malikanedekiler huzursuzlanmaya başladı, özellikle de Eris.
Neler oluyor, diye merak ettim. Önemli biri mi gelecekti? Greyrat ailesinden başka biri ya da belki Eris'in nişanlısı mı? Yok artık, olamazdı. Eris'in nişanlısı mı? İçimden garip bir kahkaha tufanı kopacak gibi hissettim. Ama bu huzursuzluk beni endişelendirdi, ben de araştırmaya karar verdim.
Eris'i muhteşem bir şekilde takip ettikten sonra, onu mutfakta bir hizmetçiyle neşeyle sohbet ederken gördüm. Ghislaine de oradaydı ama beni fark etmemişti. Kaslı, hayvan kulaklı kılıç ustasının dikkati, bir sonraki öğünümüz için kenara konmuş ete takılmıştı.
“Rudeus'un yüzündeki şaşkınlık ifadesini görmek için sabırsızlanıyorum! Hatta sevinçten ağlayabilir bile!”
“Ondan pek emin değilim. Söz konusu olan Lord Rudeus. Şaşırsa bile bunu dışa vurmayabilir.”
“Ama mutlu olacağını düşünüyorsun, değil mi?” diye sordu Eris.
“Evet, elbette. Yan ailenin bir parçası olarak zor zamanlar geçirdiğinden eminim.”
Aslında öyle zor zamanlar falan geçirmemiştim. Ama tam olarak neden bahsediyorlardı? İnsanlar arkamdan dedikodu mu yapıyordu? Uslu durma konusunda harika bir iş çıkardığıma oldukça emindim ama belki de öyle düşünen tek kişi bendim ve bu evdeki diğer insanlar aslında beni sevimsiz buluyordu.
Durum buysa, ağlayacağıma emindim. Özellikle de tüm gözyaşlarımı emmesi için yastığımı mendil niyetine kullanarak hizmetçilere daha fazla iş çıkaracağıma emindim.
“Zamanında hazır olduğundan emin olmalıyım!” dedi Eris.
“Acele etmek işlerin iyi gitmesini sağlamaz.”
“Güzel yapamazsam yemez mi sence?”
“Hayır, Lord Rudeus onun için yaptığınız her şeyi yer,” diye yanıtladı hizmetçi.
"Gerçekten mi?"
“Evet, Lord Sauros yanımızda olduğu sürece.”
Aha. Bunun ne olduğunu anlamıştım. Sürpriz parti hazırlıkları, ha?
“Keşke Rudeus o evde doğmasaydı.” Bunu söylerken Eris'in sesinde bir acıma vardı.
Konuşmanın ne hakkında olduğunu anladığıma göre, oradan ayrılmaya karar verdim.
Meğer gözlerden uzak tutulması gereken biriymişim. Eskiden babamın kimliği yüzünden beni saklamak istediklerini düşünebilirdim ama artık meselenin bu olmadığını biliyordum.
Bu, son birkaç yılda öğrendiğim bir şeydi. Paul'ün gerçek adı Paul Notos Greyrat'tı. Notos, Paul'ün soylu ailesinin adıydı. Çok, çok uzun zaman önce Paul, Notos hanesinden evlatlıktan reddedilmiş ve onun yerine kuzeni ya da erkek kardeşi hane reisi olmuştu.
Sorun yoktu, geçmişte kalmıştı. Ancak bazıları işleri geçmişte bırakmak istemiyordu ya da daha doğrusu bırakamıyordu. İktidardakiler paranoyayla doluydu. En kötü ihtimalle peşime suikastçılar gönderebilirlerdi. Bu yüzden beni saklamak gerekiyordu.
Normalde bir erkek çocuk olduğum için Eris'ten daha üstün tutulmam gerekirdi ama bunun yerine bir hizmetçi muamelesi görüyordum. En önemli soylu geleneklerinden biri olan onuncu yaş günü kutlaması bile benim için küçük çaplı tutulmak zorundaydı. Bu yüzden herkes durmadan, “Zavallı şey, ne kadar korkunç,” deyip duruyordu.
İşte bu yüzden Eris uzun bir aradan sonra ilk kez dedesine gidip benim için gizli bir parti talep etmişti. Sadece malikanedekilere özel bir parti. Özellikle bana özel, mütevazı bir ev partisi.
Yine de ucuz atlatmıştım. Kulak kabarttığıma sevinmiştim, zira buradaki gelenekleri bilsem de onuncu yaş günü benim için özel bir şey ifade etmiyordu. Aslında benim parti anlayışım zaten bir ev partisiydi, Eris'in doğum günündeki o devasa kutlama gibi bir şey değildi. Biri bana doğum günü partisi vereceğini söyleseydi, tepkim oldukça sönük kalırdı. “A, gerçekten mi? Teşekkürler,” falan gibi.
Ama bu Eris'in fikriydi. Buralarda onunla aynı yaşta olan tek kişi bendim, bu yüzden ilk kez böyle bir şey yapıyordu. Heyecanlı davranmazsam hayal kırıklığına uğrardı.
Su büyüsüyle sahte gözyaşları akıtma pratiği yapmaya karar verdim. Ne de olsa ortamın nabzını tutmasını bilen bir adamdım.
***
Doğum günüm.
Malikanedeki herkesin ne kadar tedirgin olduğunu fark etmemiş gibi davrandım. Öğleden sonraki dersler bitip ara verdiğimizde Ghislaine odama geldi. Alışılmadık derecede gergindi, kuyruğu dimdik ve kaskatı kesilmişti.
“B-bana öğretmeni istediğim bir büyü var.” Normalde sabit olan bakışları birden kaçamaklaştı. Belli ki beni bu odada tutmak istiyordu.
Pekala, pekala. Bu oyuna ayak uyduracaktım.
“Yaaa? Ne gibi?” diye sordum, vereceği cevabın kesinlikle planlanmış olduğunu bilerek.
Gözlerimin içine dik dik baktı ve gayet ciddi bir sesle, “Bana Aziz kademe büyünün neye benzediğini gösterir misin?” diye yanıtladı.
“Olur ama şehre zarar verir.”
“Ne? Nasıl bir büyü ki bu?”
“Aziz kademe su büyüsü, fırtına şiddetinde rüzgarlar ve bir şimşek fırtınası içerir. Yeterince zorlarsam muhtemelen tüm şehri sular altında bırakabilirim.”
“Bu inanılmaz… O zaman bir dahaki sefere bana bunu göstermeni isterim.” Bu konuda garip bir şekilde heyecanlanmıştı. Bu da planın bir parçası olmalıydı.
Pekala o zaman, biraz takılayım ona.
“Madem bu kadar ilgilisin, hadi yapalım. Yaklaşık iki saat at sürersek güvenli bir mesafeye ulaşmış oluruz. Şimdi çıkalım.”
Yanağı seğirdi. “İki saat mi?! H-hayır, bekle. Şimdi çıkarsak geç döneriz. Geceleri canavarlar çıkar. Düzlükler bile tekin değildir.”
“Gerçekten mi? Ama sen yanımda olduğun sürece sorun yaşamayız. Daha önce canavar halkının sese karşı hassas olduğunu, bu yüzden geceleri de gündüzleri olduğu kadar tetikte olduğunu söylemiştin, değil mi?”
“Doğru, ama kendini fazla büyütmek hiçbir zaman iyi değildir.”
“Doğru. Üstelik Aziz kademe büyü yaparken korkunç derecede büyü gücü harcıyorum. Bir sonraki izin günümüzde yapalım öyleyse.”
“Evet, peki. Güzel. Öyle yapalım.”
O konuşmayı sonlandırmak için iyi bir nokta bulmuştum. Normalde hiçbir şey Ghislaine'i telaşlandıramazdı, bu yüzden onunla bu şekilde dalga geçmek oldukça eğlenceliydi. Soğukkanlılığını kaybettiğinde kuyruğu da kaskatı kesiliyordu. Ağzımdan çıkan tek bir kelime bile seğirmesine yetiyordu. Bu kadarı bile beni eğlendirmeye yetmişti.
“Ha bu arada, kusura bakma, sana çay doldurmadım. Gidip biraz sıcak su alayım.”
“Yok, gerek yok. Boş ver. Kıpırdama. Susamadım.”
“Pekala o zaman.”
Aslında sıcak suyu kendim de yapabilirdim ama o bunu fark etmiş gibi görünmüyordu, ben de bozuntuya vermedim.
Beni burada tutmak için elinden geleni yapacağını görebiliyordum. Belki de biraz cinsel tacizin vakti gelmişti.
“Bu arada, bu son yaptığım figürlerden biri.” Rafımdan, henüz üzerinde çalıştığım Ghislaine'in 1/10 ölçekli bir figürünü aldım. Yapmaya ilk başladığımdan beri kendimi çok geliştirdiğime emindim. Sadece kas yapısının yontulması bile profesyonelce bir işti.
Ghislaine ona bakarken hafifçe nefesini verdi. “Bu ben miyim? Bu işte epey ustalaşmışsın. Daha önce Leydi Eris'inkini yaparken de iyi iş çıkarmıştın ama bu… Hm? Kuyruğu yok.”
“Maalesef kuyruklar hakkında sadece hayal meyal bir fikrim var. Bunları genelde hayal gücümden yaparım ama bu sefer gerçeğine olabildiğince yakın olmasını istediğim için çok titiz davranıyorum.”
“Hm.” Derin düşüncelere dalmış gibi kuyruğu seğirdi.
Heh, nasıl bir yüz ifadesine bürüneceğini görmek için sabırsızlanıyorum, diye düşündüm.
“Seninkini görmeme izin verir misin? Yani kuyruğunun dibini.”
“Sorun değil,” dedi. Arkasını dönüp pantolonunu indirdi. Tereddüt bile etmedi. Tam karşımda sımsıkı, kaslı kalçası ve kuyruğunun bağlandığı dip kısmı duruyordu.
İnanılmaz! Böyle olacağını biliyordum! Çok gözü kara! Ona karşı kazanmanın yolu yok, diye içten içe coştum.
Hayır! Burada geri adım atamazdım. Ghislaine her zaman tetikteydi ama şu anda merakım baskın gelmişti. “B-bir saniyeliğine dokunabilir miyim?”
“Tabii. Devam et.”
Sert, diye düşündüm. Ha?! Bir dakika, bu onun kıçı, değil mi? Değil mi?
Çelik kadar sertti. Yine de aynı zamanda belli bir yumuşaklığı vardı. İdeal denge, mükemmel kas miktarı. Kırmızı ve beyaz kas özelliklerinin mükemmel bir evliliği! Kim olursa olsun her erkek buna hayran kalırdı. Yine de bunu seksi bulmak biraz zordu.
Kasların Efendisi, Seks Tanrısı; benim tam zıddım olsanız da varlığınıza ne kadar minnettarım, diye düşündüm. Çok minnettarım, çok minnettarım. Lütfen bana da böyle kaslar bahşedin.
“Tamam, bu kadar yeter.” Zihnen hırpalanmış hissederek ellerimi kalçasından çektim.
Ghislaine pantolonunu düzeltti ve bana doğru döndü. “Bir keresinde bir ressamın Leydi Eris'in portresini yaptığını görmüştüm. Bunu görmek bende de benzer bir şey, vücudumun şu anki halini yakalayabilecek bir şey istememe yol açtı. Bitmiş halini görmeyi dört gözle bekliyorum.” Bunu bana söylerken gerçekten mutlu görünüyordu.
Bir erkeklik savaşında erkek olarak kaybetmişim gibi hissettim. Ghislaine kadar yakışıklı birine karşı kazanmamın hiçbir yolu yok muydu?
“Akşam yemeği vakti geldi neredeyse, değil mi?”
“H-hm, sanırım daha biraz vakit var?”
Hizmetçi bizi yemeğe çağırmaya gelmeden önce kuyruğunu son bir kez daha irkilttim.
“Pekala, Rudeus. Yemek vakti geldi, hadi gidelim.” Beni acele ettirmeye çalışırcasına hızla ayağa kalktı. Belli ki asıl gösteri başlamak üzereydi.
***
Yemek salonuna bir alkış tufanı eşliğinde girdim. Burada toplanan herkesle daha önce en az bir kez karşılaşmıştım. Tabii ki varlıkları genelde nadir görülen Sauros, Philip ve Hilda da oradaydı.
Parti her zaman kullandığımız yemek salonunda yapılıyordu. Bu özel gün için güzelce dekore edilmişti ve masalarda daha önce hiç görmediğim birbirinden süslü yiyecekler diziliydi. Elbette Eris'in partisindekiler kadar şaşaalı değildi ama bu ziyafet o kadar gösterişli olmasa da içinde bir sıcaklık barındırıyordu.
Neler olduğunu bilmiyormuş gibi bir yüz ifadesi takınıp odaya bakındım. “B-bu da ne…?” Arkamda Ghislaine alkışlıyordu. “Eh? Ha?” Şaşkın gibi davrandım.
“Rudeus! Doğum günün kutlu olsun!” Eris parlak kırmızı bir elbise giymişti ve kollarında büyük bir çiçek buketi vardı.
Çiçekleri ondan alırken yüzümdeki afallamış ifadeyi korudum. “A, doğru ya. Bugün on yaşıma basıyorum.” Sanki doğum günüm olduğunu daha yeni fark etmişim gibi, repliklerimi tıpkı çalıştığım gibi sıraladım.
Sonra, tam da planladığım gibi, yüzümü buruşturup kolumla gözlerimi kapattım. Aynı anda, gözlerimden yaşlar dökülmesi için su büyüsü kullandım. Birkaç saniye sonra burnumu çektim.
“Ö-özür dilerim. B-ben sadece, bu… Buraya geldiğimden beri ilk kez… Hep hata yapmamam gerektiğini, burada istenmediğimi düşünüp duruyordum… Hata yaparsam babam için sorun çıkaracağını… Hepinizin benim için böyle bir kutlama yapacağını hiç düşünmemiştim. Hık…”
Tepkilerini kontrol etmek için kolumu kaldırdım, ancak Eris'in küçük dilini yutmuş gibi baktığını gördüm. Philip, Sauros ve odadaki diğer herkes alkışlamayı kesmişti. Hepsi ağızları bir karış açık kalakalmıştı.
Kahretsin. Oyunculuğum fazla mı yapmacık oldu acaba, diye düşündüm.
Hayır, öyle değildi. Tam tersiydi. Fazla iyiydi.
Hata etmiştim, dozunda bırakmalıydım. Haaah. En başta bu planı kurduğum için gerçekten berbat bir yetişkindim. Neyse, artık çok geçti, planladığım gibi devam etmek en iyisiydi.
Telaşlanan Eris kahyaya dönüp sordu: “Ne yapmalıyım??”
Gözyaşlarım o kadar büyük bir olay mıydı? Tepkisi o kadar sevimliydi ki kollarımı ona doladım. Sonra genizden gelen bir sesle kulağına minnet sözleri fısıldadım. “Eris, teşekkür ederim.”
“Ö-önemli bir şey değil! N-ne de olsa ailedensin! Bunu yapmam gayet doğal! B-bunun Greyrat ailesi için lafı bile olmaz, d-değil mi baba! Dede!”
Normalde, “Minnettar olsan iyi edersin!” gibi bir şey söylerdi. Ama bunun yerine bahaneler uyduruyor ve arka çıksın diye Philip'e bakıyordu.
İşte o anda Sauros kükreyerek ayağa fırladı: “S-savaş! Notos'la savaşa gireceğiz! Pilemon'u öldürüp Rudeus'u hane reisi yapacağız! Philip! Alphoooonse!!! Ghislaaaaine! Takılın peşime! Askerleri toplayalım!”
Ve böylece Boreas Greyrat ile Notos Greyrat haneleri arasındaki aile içi savaş patlak verdi. Bu, kalan diğer iki Greyrat yan ailesini de içine çeken ve tüm Asura Krallığı'nı uzun, yıpratıcı bir iç savaşa sürükleyen kanlı bir kan davası oldu.
Yok canım, tabii ki öyle bir şey olmadı.
“B-baba, hakim ol kendine! Lütfen kendine hakim ol!”
“Philiiiip! Önüme mi dikileceksin?! Seni hergele! Rudeus'un o gülünç soytarıdan daha uygun bir hane reisi olacağını sen de düşünmüyor musun yani?!”
“Evet, tabii ki öyle düşünüyorum ama sakinleş! Bugün bir kutlama günü! Üstelik savaş iyi bir şey değil, hem Zephyros'u hem de Euros'u karşımıza almış oluruz!”
“Aptal herif! Herkesi tek başıma yenerim ben! Bırak beni, bırakın beniii!” Sauros, Philip'i peşinden sürükleyerek odadan çıktı. Gittikten sonra bile sesi hala duyulabiliyordu.
Afallayıp kalmıştım.
“Ö-öhöm,” Eris bir kez boğazını temizledi. “Dedemi şimdilik bir kenara bırakırsak, bugün için seni şaşırtacak bir şey hazırladım Rudeus!” Kıkırdayıp gururla göğsünü kabartırken yüzü kıpkırmızı oldu.
Çok tatlıydı. Göğüsleri büyümeye başladığı için son zamanlarda sütyen takmaya başlamıştı. Şu anda sadece sevimlilerdi ama bir gün inanılmaz bir şeye dönüşeceklerdi. Ya da Bilge Yaşlı Keşiş öyle diyordu. Teşekkürler, Bilge Yaşlı Keşiş.
“Beni şaşırtacak bir şey mi?” diye tekrarladım.
“Sence ne olabilir?!”
Beni şaşırtacak bir şey… Ne olabilirdi ki? Hoşuma gidecek bir şey… Bir dizüstü bilgisayar ve erotik bir oyun mu? Yok, yok. Eris'in aklına gelmesi muhtemel bir şey düşünmeliydim.
Şu anki durumumu tarttım. Ailemden uzaktaydım ve birkaç yıldır yalnızdım. Özellikle de doğum günüm olduğu için muhtemelen yalnızlık çektiğimi düşünüyordu.
Eris olsaydı ne isterdi? Ghislaine'in veya büyükbabasının gelip onunla kutlamasını, değil mi? Bunu kendime uyarlarsam, o zaman…
“Yoksa babam mı geldi…?”
Bunu söyler söylemez yüzü asıldı. Sadece onun değil, hizmetçilerin ve uşakların da yüzü düştü. Yüzlerinde bir acıma ifadesi vardı. Yanlış tahmin.
“B-Bay Paul… son zamanlarda ormanda canavarlar daha aktif hale geldiği için gelemediğini söyledi. A-ama zaten burada ona ihtiyacın olmadığını da belirtti. Bayan Zenith ise küçüklerin aniden ateşlenip hastalandığını, bu yüzden onun da gelemediğini söyledi.” Eris kesik kesik bir açıklama yaptı.
Aah. Demek onları davet etmişlerdi. Şey, elden bir şey gelmezdi. Köy Paul'e fazlasıyla güveniyordu ve iki kız da hastaysa, Zenith onların bakımını tek başına Lilia'ya bırakamazdı. Uzun zaman sonra onları tekrar görmek güzel olurdu ama neyse.
“Ş-şey, ımm, Rudeus. Şey baksana, ımm…” Eris yine kelimeleri gevelemeye başladı. Çok tatlıydı, sürekli sert davranıp sonra başını belaya sokan bir kedi gibiydi.
Ama endişelenme, diye düşündüm. Paul'ün burada olmaması daha iyi.
“Aa, anladım. Babamla annem gelemedi demek.” Umursamıyormuş gibi görünmek istemiştim ama ağlamayı yeni kestiğim için sesim hımhım çıkmıştı. Muhtemelen kulağa tamamen yıkılmış gibi gelmiştim.
Hizmetçilerden biri burnunu çekti.
Fena çuvallamıştım. Ortamı bu kadar kasvetli hale getirmek istememiştim. Kusura bakmayın millet, görünüşe göre ortamın havasını okuyamıyorum.
Tam böyle düşünürken Hilda hızla yanıma koşup bana sarıldı. Elimde tuttuğum çiçek buketini yanlışlıkla düşürdüm. “Aa!”
Hilda ile neredeyse hiç konuşmazdım. Eris'inkiyle aynı kızıl saçlara sahipti ve hâlâ gençliğinin baharında bir dul havası taşıyor, saf bir cinsellik yayıyordu. Başlığında “genç eş” ya da “dul” geçen bir erotik oyunda karşınıza çıkabilecek biriydi. Tabii ki Philip hayatta olduğu sürece dul sayılmazdı.
Bana sımsıkı sarılırken bağırdı: “Sorun yok Rudeus, sakin olabilirsin. Artık ailemizin bir parçasısın!”
Ha? Benden nefret etmiyor muydu?
“İtiraz kabul etmiyorum! Evlatlığımız olacaksın… Hayır, Eris'le evlen! Aynen öyle! Harika bir fikir! Öyle yapın!”
“A-Anne?!”
Hilda aklını kaçırmıştı. Evlilik diyordu. Eris bile şaşırmıştı.
“Eris! Bizim Rudeus'la bir derdin mi var?!”
“O daha on yaşında!”
“Yaşın bununla hiçbir ilgisi yok! Şimdi bahane üretmeyi bırak da o zamanı bir leydi gibi kendini geliştirmeye harca!”
“Zaten öyle yapıyorum!”
Hilda esti gürledi, Eris de karşılık verdi. Bana aileye gelin geldiği söylenmişti ama tepeden tırnağa tam bir Greyrat'tı anlaşılan. Sauros'la aynı vahşi havaya sahipti.
“Tamam, tamam, bunu başka bir zaman konuşalım.”
“Aah! Sevgilim! Ne yapıyorsun! Bırak beni! Zavallı çocuk, onu kurtarmam gerek!”
Philip, Sauros'u zapt ettikten sonra geri dönüp karısını zarifçe olay yerinden uzaklaştırdı. Ne zaman bir olay patlak verse, herkes şaşkınlıktan donakalmışken o buz gibi bir sükunetle duruma müdahale ederdi. Usta bir büyücü gibi havalıydı. Güvenebileceğiniz, her konuda akıl danışabileceğiniz bir adamdı.
Yerdeki buketi aldıktan sonra, “Peki, nedir o? Bahsettiğin sürpriz,” diye sordum.
Eris kollarını kavuşturdu, göğsünü kabarttı ve çenesini dikti. Bu pozu görmeyeli epey olmuştu.
“Hıh! Alphonse! Buraya getir!” Keskin, iddialı bir ses çıkarmak istercesine parmaklarını şıklattı ama çıkan ses boğuk ve sönüktü. Yanakları kızardı fakat Alphonse hiç istifini bozmadan bir heykelin gölgesinden bir asa çıkardı.
Bir asa; Roxy'nin kullandığının aynısı. Bir büyücü asası. Boğumlu, budaklı ahşaptan yapılmıştı. Ucunda büyük, pahalı görünen bir büyü kristali vardı. Gördüğüm anda anladım. O asa pahalıydı. Biliyordum çünkü kendim de iki tane asa yapmıştım.
Bir asanın derecesi, ahşabına ve ucundaki taşa göre belirlenirdi. Her büyü türünün farklı ahşap türleriyle belirli bir uyumu vardı. Ateş ve toprak büyüleri en iyi trabzon hurması ağacıyla, su ve rüzgâr ise en iyi japon mabet ağacıyla eşleşirdi.
Ancak uyumlar uyuşmasa bile, bu büyünün gücünün azaldığı anlamına gelmezdi. Önemli olan ahşap değil, büyü kristaliydi. Büyüyü kristalden geçirmek büyünün tesirini artırırdı. Pek çok kristal derecesi vardı ama ne kadar büyük ve saydam olursa, o kadar etkili olurdu. Bir kristalin fiyatı, etkililiğiyle birlikte fahiş bir şekilde artardı.
Eris ve Ghislaine'in asalarını yapmak için kullandığım kristallerin tanesi bir gümüş sikke değerindeydi. Daha ucuzları da vardı ama Roxy'nin bana verdiği asanın yaklaşık boyutunu hatırlayıp benzer bir şey seçmiştim. Serçe parmağımın ucu kadardılar.
Bu ise bir yumruk büyüklüğündeydi ve rahatlıkla yüz altın sikkeden fazla ederdi. Hele o lacivert tonuyla. Renkli bir kristal, büyünün gücünü büyük ölçüde artırırdı.
O şeye ne kadar para döktü acaba? diye merak ettim.
Bu arada, labirentlerde bulunan büyü yüklü kristallerin güçlendirici bir etkisi yoktu. Bunun yerine kendi büyü güçlerini taşırlardı, bu yüzden ya büyülü eşyalarda kullanılır ya da güçlü bir büyü yaparken kişinin mana maliyetini karşılamak için takviye olarak kullanılırlardı.
Ben onu incelerken Eris memnuniyetle başını sallayarak, “Beğenmişe benziyorsun!” dedi. “Alphonse, açıkla!”
“Emredersiniz leydim. Bu asanın ahşabı, Millis Kıtası'ndaki ulu ormanın doğu kısmında yaşayan canlı bir ulu treantın dalından gelmektedir. Geniş bilginiz sayesinde şüphesiz bunu zaten biliyorsunuzdur Lord Rudeus, fakat ulu treantın peri pınarının besiniyle doğan, küçük treantın daha üst bir alt türü olduğu söylenir. Su büyüsünü yönlendirebilen A-derece büyülü bir yaratıktır. Kristal ise Begaritt Kıtası'nın kuzey kısmından, serseri bir deniz ejderinden gelmektedir. O da A-derece bir parçadır. Ustası ise en büyük asa zanaatkârı, Asura Kraliyet Sarayı Büyücü Loncası'nın Asa Yöneticisi Chein Procyon'dur.”
İnanılmaz. Özellikle su büyüsü için yapılmış gibiydi. Ama çok pahalıydı, değil mi?
“Lütfen asayı Küçük Hanım'dan kabul buyurun.” Asa Eris'e verildi ve Eris onu bana uzattı.
Şu anda masrafını dert etmeyecektim. Eris'e parasını düşüncesizce harcamamasını söylemiştim ama böyle bir günde sorun değildi. Belli ki bunu özel olarak benim için sipariş etmişti, bu yüzden onu reddetmeye gönlüm elvermedi. Para böyle şeyler için vardı zaten.
“Adı Aqua Heartia—Kibirli Su Ejderi Kralı.”
Duraksadım; sanki az önce aşırı ergence bir şey duymuş gibi hissettim.
“Alsana! Bu Greyrat ailesinden bir hediye! Babam ve büyükbabam rica etti! Harika bir büyücüsün Rudeus, kendine ait bir asan olmaması çok tuhaftı zaten!”
Eris'in sesi beni kendime getirdi ve Aqua Heartia'yı kabul ettim.
Görünüşünün aksine oldukça hafifti. İki elimle tutup salladım. Kaldırması ve çevirmesi kolaydı. Ucundaki devasa kristale rağmen dengesi çok iyiydi. Bu kadar pahalı olduğu düşünülürse şaşırtıcı değildi tabii. İsmi biraz… özel olsa da.
“Teşekkür ederim. Hem parti için hem de bana bu kadar pahalı bir hediye verdiğin için.”
“Fiyatı dert etme! Hadi çabuk, partiye dönelim yoksa hazırladığımız ziyafet soğuyacak!” Eris neşeli bir halde beni çekiştirerek devasa bir pastanın önüne kurulmuş olan doğum günü koltuğuna doğru yönlendirdi. “Ben de yardım ettim!”
Eris'in berbat olan ilk ev yapımı yemekleri dışında, diğer tüm yemekler lezizdi.
***
Parti başladığında Eris'in ağzı makineli tüfek gibi çalıştı; yemeklerden ve asadan bahsedip durdu. Onu dinlerken kısa cevaplar verdim ama yolun yarısında kelimeleri yavaşlamaya başladı. Belki de yorgunluktandı. Gittikçe daha az konuştu, mırıldanmaya başladı ve sonunda sızıp kaldı.
Heyecandan tükendiği için miydi yoksa gerginliği sonunda üzerinden kalktığı için miydi, emin değildim. Her halükarda Ghislaine, Eris'i kendi odasında uyuyabilsin diye bir prenses gibi kucaklayıp götürdü.
İyi uykular, diye düşündüm.
Sauros ve Hilda partinin ortasında geri döndüler. Sauros, bana içki vermeye çalışırken Philip araya girince somurtup kalmıştı. Bunun yerine Hilda yaşlı adama biraz içki koydu ve sonunda adam zurnakütük sarhoş oldu. Sarhoş bir gülümseme ve kızarmış yanaklarla, neşeyle kahkahalar atarak kendi odasına çekildi.
Hilda kendi odasına çekilmeden önce eğilip bana son bir iyi geceler öpücüğü verdi. O noktada yemeklerin çoğu silinip süpürülmüştü. Hizmetçiler uykulu gözlerle son boş tabakları topladılar.
Geriye sadece Philip ve ben kaldık. Philip bir süre sessizce içkisini yudumladı. Şaraptı sanırım. Eris'in doğum gününde Asura Krallığı'nın her bölgesinin kendine has bir içkisi olduğunu öğrenmiştim. Bu bölgede çoğunlukla buğdaydan yapılırdı ama özel günler için üzüm şarabı hazırlanırdı.
Philip parti boyunca pek konuşmamıştı. Sauros ve Hilda'yı uyarmıştı ama bunun dışında zamanının çoğunu yüzünde bir tebessümle bizi izleyerek geçirmişti. İkimiz yalnız kaldığımızda sonunda kelimelerin dökülmesine izin verdi. “Ailenin reisi olma savaşını kaybettim. Şu anda Eris tek çocuğum.”
Demek ki ciddi bir konuşma olacaktı. Duruşumu düzeltip dikkatle ona baktım.
“Eris'in neden hiç erkek ya da kız kardeşi olmadığını merak etmiyor musun?”
Sessizce başımı salladım. “Biraz.” Merak ediyordum ama bunu sormaya hiç fırsatım olmamıştı.
“Aslında, hiç kardeşi olmadığı söylenemez. Bir ağabeyi ve bir erkek kardeşi var. Erkek kardeşi muhtemelen seninle aynı yaşlardadır, sanırım?”
“Ailenin reisi olma savaşında mı öldürüldü?”
Philip şaşkınlıkla bana baktı; soruyu biraz fazla doğrudan sormuştum. “Hayır, tabii ki hayır. Ölmedi. Doğar doğmaz ağabeyim tarafından imparatorluk başkentine götürüldü.”
“Götürüldü mü? Ne demek istiyorsunuz?” diye üsteledim.
“Görünüşte, okuması için onu evlatlık olarak oraya götürdü. Aslında… bir gelenek sanırım.”
Philip, aile reisi olma savaşıyla bağlantılı olan Boreas ailesinin geleneğini açıkladı.
Sauros'un on oğlu vardı. Aralarından sadece üçü sıra dışıydı: Philip, Gordon ve son olarak James. Belli bir lokomotifin adını andırıyordu.
Bu üçü arasından kimin aile reisi olacağını belirlemek için onları yarıştırdılar. Sonuç olarak James ailenin bir sonraki reisi olacaktı. Philip ve Gordon kaybetmişti.
Güç mücadelesinin ilk yarısında James, öncelikle gizlice Gordon ile Euros Greyrat ailesinin kızını bir araya getirmişti. İkisinin de diğerinin geçmişini öğrenemeyeceği şekilde olayları ayarlamış, ardından aşklarının alevini körüklemişti. Gordon bu aşka fazlasıyla kapılmış ve tam da James'in planladığı gibi ailenin Euros koluna içgüveyi gitmişti. Bu da Boreas ailesinin reisi olma yolunu fiilen kapatmıştı.
Mücadelenin ikinci yarısında Philip ve James denk güçteydi. Perde arkasından insanları manipüle ederek savaşmaya devam ettiler.
Fakat öyle dramatik bir gelişme falan yaşanmamıştı. Savaş sadece Philip'in yenilgisiyle sonuçlanmıştı. Bu bir nüfuz meselesiydi. James, Philip'ten altı yaş büyüktü, başkentte herkesçe tanınıyordu ve bir bakanın yaveri olarak görev yapmıştı. Bağlantıları, parası ve her şeyden önemlisi siyasi gücü vardı.
Philip mükemmel bir adaydı ama o altı yıllık farkı kapatmak neredeyse imkânsızdı. James aile reisi olunca, Philip'i Roa'nın belediye başkanı yaptı. O sıralar Philip henüz pes etmemişti. Bir geri dönüş stratejisi geliştirmeye çalıştı fakat Fittoa toprakları büyük ölçüde kırsaldı, bu da siyasi güç inşa etmeyi zorlaştırıyordu.
Philip elinden geleni yapmak için canını dişine takarken, James başkentte kalıp bakan olarak kendine sarsılmaz bir mevki edindi. Bu da aralarındaki farkın kapanmasını imkânsız hale getirdi. Ardından, Philip'in oğlu doğduğunda James onu evlatlık olarak aldı.
“Tüm oğullarınızı elinizden alması biraz zorbalık değil mi?”
“Hayır, sorun değil. Gelenek bu.”
Boreas Greyrat soyunda, ailede doğan tüm erkek çocuklar hane reisinin gözetimi altında yetiştirilirdi. Bu, önceki iktidar mücadelelerinde kaybedenlerin gelecekteki mücadelelere katılmasını engellerdi. Bir sonraki iktidar mücadelesinde kendi oğullarının nüfuzunu artırmak için duruma müdahale etmemelerini sağlardı.
Bu yaygın bir sorundu, tüm Asura Krallığı'nda yaşanan bir problemdi. Görünüşe göre Gordon'ın evlendiği Euros ailesinin farklı bir geleneği vardı ama Philip Boreas geleneğine boyun eğmiş ve tüm oğullarını henüz küçükken, dünyanın farkında bile değilken James'e teslim etmişti. Baba olarak tanıyacakları tek kişi James olacaktı.
“Ben kazansaydım durum tam tersi olurdu.” Philip'in durumu bu kadar sakince kabullenmesi, onun Sauros'un öz çocuğu olmayabileceğini düşündürdü bana.
Aynı şey karısı için söylenemezdi. Hilda sıradan bir soylu aileden geliyordu. Yeni doğan bebeğinin elinden alınması öylece sakince kabullenebileceği bir şey değildi. İlk oğlunu kaybetmesinin ardından uzun bir süre depresyona girdi. Eris doğunca toparlanmış gibi görünse de Eris'in erkek kardeşi de elinden alınınca dengesi yine bozuldu.
“Senden nefret ediyordu. Ne de olsa kendi öz oğulları bunu yapamazken, bir yabancının oğlu neden buralarda evin sahibiymiş gibi caka satabiliyordu ki?”
Benden nefret ettiğini zaten anlamıştım. En azından artık bunun için bir sebebi olduğunu biliyordum.
“Üstelik elimizde kalan tek çocuk olan Eris de bir leydi olmak yerine erkek fatma çıktı. Bütün umutların tükendiğini düşünmüştüm.”
“Bununla ne demek istiyorsunuz?”
“Eris'i James'i devirmek için kullanmaya çalışmak zor olurdu.”
Devirmek derken kastettiği şey…? Ah, aile reisi olmaktan hâlâ vazgeçmemişti.
“Ama son zamanlarda, seni gördükten sonra, içimde küçük bir umut belirmeye başladı.”
“Ha?”
“Oyunculuğun Hilda'yı ve babamı bile kandıracak kadar iyi.”
Demek rol kestiğimi fark etmişti. Ama “kandırmak” kelimesi kulağa pek hoş gelmiyordu. Ben sadece ortalığı tatsızlaştırmayacak şekilde davranmaya çalışmıştım.
Philip devam etti: “Paranın önemini anlıyorsun ve diplomasiyi biliyorsun. İnsanların kalbini kazanmak için kendini tehlikeye atma gerekliliğinden de geri durmuyorsun.”
Muhtemelen kaçırılma olayından bahsediyordu. Ya da benim yaşımda birisi (Eris) beni sürekli yumruklarken bile burada kalmaya devam etmemden.
"Fakat her şeyden öte, Eris senin gözetimin altında muazzam bir gelişim gösterdi." Philip sanki bunu asla hayal bile edemezmiş gibi konuşuyordu.
Paul'dan ne kadar olağanüstü olduğumu duymuştu ama benim yaşlarımda vaktini etek havalandırmakla geçiren birinin oğlu olduğum için muhtemelen benim de aynı türden bir hayta olacağımı düşünmüştü. Ele avuca sığmaz kızını bana karşı kışkırtarak, bir fen deneyindeki kimyasal tepkimeleri gözlemlercesine ilginç bir şeylerin olabileceğini tahmin etmişti. Anlaşılan, hayal gücü en fazla bu kadarına yetmişti.
“Paul'un buraya ağlayarak koştuğu günü dün gibi hatırlıyorum,” diye kendi kendine mırıldandı Philip.
Philip'ten açıklamasını istedim, o da Paul'un evleneceği için ağlayarak geldiğini ancak bir ev tutacak parasının olmadığını ve düzenli bir işe ihtiyacı olduğunu söyledi. Yine de Paul aynı zamanda soylu ailesine de dönmek istemiyordu. Anlaşılan benim hatırım için diz çökmüştü; Lilia ile yaşanan olayda bile yapmadığı bir şeydi bu. Eh, her neyse, geçmişte kalmıştı artık.
“Ben burada olmasaydım bile Eris bir yolunu bulamaz mıydı?”
“Bir yolunu bulmak mı? Elbette hayır. Ben bile Eris'in iflah olmaz biri olduğunu düşünüyordum. Soylu bir ailenin üyesi olarak hiçbir geleceği olmadığını sanıyordum. En azından bir maceracı olabilsin diye ona kılıç ustalığını öğretmesi için Ghislaine'i bu yüzden tutmuştum.” Philip bunu söyledikten sonra Eris'le geçmişteki birkaç anısını anlattı, her birini dinlemek birbirinden acı vericiydi.
“E, ne diyorsun? Eris'le evlenip Boreas ailesinin kontrolünü ele geçirmeme yardım eder misin? Eğer öyleyse, kollarını bağlayıp onu hemen bu gece yatağına atarım.”
Ağız sulandırıcı bir teklifti… Zihnimde, oyunlardaki gibi bir açılır pencere belirdi: “Bunu (bekaretinizi) elden çıkarmak istediğinizden emin misiniz? Bir kez gitti mi, sonsuza dek gitmiş olacak!”
Hayır, hayır, dur, dur, dur! Bu şaka değil. Bir önceki cümleyi tekrar oku, diye emrettim kendime. Boreas ailesinin kontrolünü ele geçirmek mi?
“Bana ne yaptırmaya çalışıyorsunuz siz? Ben on yaşındayım!”
“Sen de Paul'un çocuğusun, değil mi?”
“Ben ondan bahsetmiyorum!”
“Ailenin kontrolünü ele geçirecek olan benim. Senin tek yapman gereken o koltuğa oturmak. Kadın istiyorsan, sana kadın da veririm.”
Kadın vereceğini söyledi diye gerçekten sözünü dinleyeceğimi mi sanıyordu? Paul'un kötü şöhreti hakikaten iğrençti.
“Bütün bunları sarhoş olduğun için söylediğini varsayacağım.”
Bunu söylediğimde Philip kısık sesle güldü. “Aynen öyle, öyle yap bakalım. Boreas ailesiyle ilgili her şeyi bir kenara bırakırsak, Eris'le istediğin türde bir ilişki kurmakta özgürsün, biliyorsun değil mi? Onun üstünde hiçbir sorumluluğum yok. Onu evlendirsem bile kesin tıpış tıpış geri dönerdi. Onun yerine sana teslim etmeyi tercih ederim.” Bir kez daha kısık sesle güldü.
Eris'i evlendirseydi, muhtemelen birkaç gün içinde kocasını yumruklayarak öldürürdü. Gözümde canlandırması hiç de zor değildi. Tıpkı bu teklifi kabul edersem Philip'in kavalına göre dans edeceğimi canlandırmanın hiç de zor olmadığı gibi.
“Pekâlâ, o zaman artık uyuma vakti geldi.”
“Evet, iyi geceler,” diye karşılık verdim.
Eris'in benim için düzenlediği doğum günü partisi böylece sona erdi.
***
Odama döndüğümde, çoktan uyumuş olması gereken Eris yatağımda oturuyordu.
“Ş-şey, hoş geldin!” Kırmızı bir gecelik giymişti. Aşırı derecede seksiydi.
Daha önce hiç böyle bir şey giymediğine emindim. Neler oluyordu? Hem onun uyuyor olması gerekmiyor muydu?
“Bu saatte burada ne yapıyorsun?”
Bunu sorduğumda yanakları kıpkırmızı kesildi ve gözlerini kaçırdı. “T-tek başına yalnız kalırsın diye düşündüm, o yüzden bu gece seninle uyuyacaktım!”
Görünüşe göre parti sırasında ailemin gelip gelmeyeceği hakkında söylediklerim yüzünden hâlâ endişeleniyordu. Ne de olsa kendisi on iki yaşında olmasına rağmen hâlâ ailesine sıkı sıkıya bağlıydı. Belki de üç yıl boyunca onlardan ayrı kalmayı hayal etmek buraya gelmesini tetiklemişti.
Hayır. İhtimal dışı gibi görünse de bunun Hilda'nın fikri olması mümkündü. Belki de Eris'i uyandırmış, üzerini değiştirmeye zorlamış ve buraya göndermişti.
“…”
Eris'e alıcı gözle bir kez daha baktım. Vücudu henüz tamamen olgunlaşmamıştı ama serpilmeye başlamıştı. Muhtemelen kılıç talimlerinden ötürü kolları ve bacakları gayet sıkıydı. İster yaşıtlarına kıyasla daha uzun boylu olmasından, ister üzerindeki gecelikten kaynaklansın, her zamankinden daha olgun görünüyordu.
Ne de olsa Eris artık on iki yaşındaydı. Radarıma ancak yeni yeni giriyordu.
(BURDAKİ CÜME ÂHLAK VE ETİK SINIRLAR DIŞINDA OLDUĞUNU İÇİN ÇEVİRMEDİM.)
Bu düşünce aklımdan geçtiği an, kendimi yeniden o otuz dört yaşındaki evsiz, işsiz sapık gibi hissettim. Yüzü sivilcelerle kaplı, dudaklarında iğrenç bir gülümsemeyle Eris’in üzerine çullanan o halimin görüntüsü gözümün önüne geldi.
Kendime geldim. Hayır, yapamazdım. Ona dokunamazdım. Bu tam da Philip’in ekmeğine yağ sürmek olurdu. Kendimi şiddetli bir iktidar mücadelesinin tam ortasına atmış olurdum. Philip’in çoktan kaybettiği, Paul’ünse arkasına bakmadan kaçtığı o mücadelenin aynısına.
Bu kadar az getirisi olan bir şeye bulaşmak istemiyordum. Bu yüzden sadece bu durumdan olaysızca sıyrılabilmek için dua ettim.
Alışkanlık haline getirdiğim cinsel tacizlerimden nefret ediyordu, belki onu korkutup kaçırmak için bu minvalde bir şeyler söyleyebilirdim? “Ö-öyle tabii! Kendimi epey yalnız hissediyorum, yani gitmezsen sana sapıkça bir şeyler yapabilirim!”
Öyle düşünmüştüm ama hiç beklemediğim bir karşılık aldım.
“Y-yapabilirsin. S-sadece birazcık!”
Ciddi misin?!
Bugün gerçekten çok cesursun, Eris! Bugün gerçekten çok cesursun, Eris! Sen böyle dedikten sonra benim gibi yaşlı bir herif nasıl karşı koysun ki? Ne yapsam ki…
Kendi içimde bir muhakeme yaptım ve sonunda teklifini kabul etmeye karar verdim. Sadece birazcık.
“…”
Yanına oturdum. Yatak hafifçe gıcırdadı. Hâlâ önceki halimde olsaydım, kesinlikle çok daha büyük bir inilti koparır ve tüm havayı yerle bir ederdi.
Artık düşünmüyordum, o karmaşık şeylerin hiçbirini kafama takmıyordum. Bu durum Philip’in ekmeğine yağ mı sürüyordu? Sürsün bakalım. Üç yıl önce Eris tam bir tsun idi, ama şimdi nihayet bana dere tarafını gösteriyordu. Kendini isteyerek sunarken nasıl geri çevirebilirdim ki? Böyle anlarda riski göze alıp balıklama dalmak en iyisiydi, değil mi?
“Kekeliyorsun,” dedim.
“S-sana öyle geliyor.”
"Gerçekten mi?"
Başını okşadım. Saçları yumuşacıktı. Yüksek bir soylu ailesi olmasına rağmen konakta banyo yoktu, bu yüzden her gün saç yıkayabilmek gibi bir durum söz konusu değildi. Sabahtan akşama kadar dışarıda kılıç talimi yapmaktan saçları normalde sert ve pürüzlü olurdu. Bugün benim için temizlemiş olmalıydı. Benim için.
“Çok tatlı görünüyorsun.”
“N-ne saçmalıyorsun sen bir anda?”
Yüzü kulaklarına kadar kızarmış bir halde başını başka yöne çevirdi. Kollarımı omuzlarına doladım ve yanağına bir öpücük kondurdum.
“Hngh!” Vücudu kaskatı kesildi ama kaçmaya çalışmadı.
Ah, demek cidden bunda bir sakınca görmüyor ha? diye düşündüm. Kesinlikle bir şeyden hoşlanmadığı takdirde kaçacak bir tipti.
a (BURDAKİ CÜME ÂHLAK VE ETİK SINIRLAR DIŞINDA OLDUĞUNU İÇİN ÇEVİRMEDİM.)
“Mmm…”
Mırıldanmasının zevkten olmadığını adım gibi biliyordum. Yalnızca yaptığımız şeyin gerçekte ne kadar utanç verici olduğunu fark ediyordu. Bunun farkındaydım. Dudaklarını sımsıkı birbirine bastırmış, utancını ve kafa karışıklığını bastırmaya çalışırken gözlerinde yaşlarla bana bakıyordu.
Sırtını teselli edercesine okşadım. Bunca kılıç antrenmanı sayesinde kaslı ve sertti. Ghislaine’inki kadar olmasa da tabii ki diri ve pürüzsüzdü.
Eris gözlerini aniden yumup bana sarılırcasına omuzlarımı kavradı. Yoksa bu bana izin verdiği anlamına mı geliyordu? Öyleydi, değil mi? Öyleyse sonuna kadar gidecektim. Tam da şimdi.
P-peki o zaman, h-hadi yapalım, diye düşündüm.
Elimi bacağının iç kısmına doğru uzattım. Bir kıza ilk kez oradan dokunacaktım. Sıcak ve yumuşaktı elbette, ama kasları da sertti.
“Hayııır!”
Beni üzerinden itti. Ardından yanağıma şaklatarak sert bir tokat indirdi. Yediğim tekmenin ardından küt diye yere yapıştım. Saldırısını sürdürdü; darbelerinin sesleri odayı dolduruyordu.
Kendi şaşkınlığım yüzünden tamamen savunmasız kalarak saldırısının tüm gücünü üstüme aldım. Bittiğinde sırtüstü uzandığım yerden ona baktım.
Eris tepemde dikiliyordu. Yanakları kızarmıştı. Bana dik dik bakıyordu. “Sana sadece birazcık demiştim, değil mi?! Seni aptal!” Kapıya tekme savurup hışımla dışarı çıktıktan sonra kapı ardına kadar açık kaldı.
***
Boş boş tavana baktım. Beni ele geçiren o hummalı hararet tamamen dağılmıştı.
“İşte bu yüzden bakirsin.”
İçim kendime duyduğum nefretle doldu taştı. Ortamı tamamen yanlış okumuştum. Çok fazla acele etmiştim. İşin ortasında, onun hâlâ bir çocuk olduğunu unutmuştum.
Kendimi tamamen kaybetmiştim.
“Ah, kahretsin, aklın neredeydi senin?!”
Bunca erotik oyun oynadıktan sonra, kadın kahramanların neler hissettiğini belki de artık anlayabildiğimi düşünüyordum. Önceki hayatımda, ne olup bittiğinin farkına bile varamayan odun gibi başkarakterleri izler, içimden hep, “Hadi artık, bir hamle yap da şu iş bitsin!” diye geçirirdim.
Az önce yaptığım şey işte bu düşünce tarzının bir sonucuydu. Bir oyuncu olarak kızın iç sesini görebilirdiniz. Bu sırada ana karakterin onun ne düşündüğünden haberi bile olmazdı. Çoğu ana karakterin, diğer kişinin kendisinden hoşlandığını bilse bile böyle bir şeyin yaşanabileceğinin farkında olmasının sebebi buydu. Bu yüzden acele etmeyip ilişkiyi yavaşça geliştirirlerdi.
Onlarla karşılaştırıldığında tamamen dar görüşlü davranıyordum. Özellikle de Philip ile o konuşmayı yaptıktan sonra. Bütün bunları sadece sarhoş olduğu için söylediğini varsayacağımı söylerken ne düşünüyordum ki? Söylediklerimle yaptıklarım birbirine taban tabana zıttı.
Eris ile birlikte olursam ne olacağını biliyordum. Birlikte uyurduk, hamile kalırdı, evlenirdik. Beni resmen Boreas hanesinin bir üyesi yapacak muazzam bir olaylar zinciri. Yoksa tüm bunlardan sonra ardından gelecek o çirkin güç savaşından öylesine nefret edip kaçar mıydım? Hareketlerimin sorumluluğunu almamayı mı planlayacaktım? Bunu sadece tek gecelik bir ilişki olarak mı geçiştirecektim?
Ahmakça. Hiç şüphesiz her gece Eris’in peşine düşerdim. Önceki hayatımda cinsel dürtülerim oldukça güçlüydü ve Paul’u örnek almaya gerek bile kalmadan şimdiki bedenimin de aynı olabileceğini hissediyordum. Tek seferlik bir şeyle yetinmemin imkânı yoktu. Bugün o bana gelmiş olabilirdi ama bir dahaki sefere ona giden ben olurdum.
Philip ile Hilda kesinlikle bunu umuyordu. Kimse beni durdurmazdı. Geçici bir tatminin yemini yutacak ve Boreas hanesinin iç güç savaşından ibaret olan o pis tuzağa düşecektim.
“Ah!” Odanın köşesinde duran asa gözüme çarptı.
Eris’in hislerini de unutamazdım. Para Philip ve Sauros’tan çıkmış olabilirdi ama benim için partiyi planlayan ve bana o asayı hediye etme fikrini ortaya atan oydu. Partideki konuşmamız yüzünden endişelenen ve bu gece uyumadan önce beni teselli etmek için buraya gelen oydu. Bugün bütün gün beni düşünmüştü.
Oysa bir an önce şehvet yüzünden onun sınırlarını aşmak üzereydim. Bir insan olarak duygularımı gerçekten önemseyen bir kız vardı karşımda ve ben ondan faydalanmaya çalışmıştım.
Daha önce o hizmetçiyle konuşurken ne kadar mutlu göründüğünü hatırla. Az önce tüm bunların üzerine basıp geçmeye çalıştın.
“Haha…”
Pisliğin tekiydim. Paul’u yargılamaya hiç hakkım yoktu. Kimseye nutuk çekmeye hakkım yoktu. Önceki hayatımda pisliğin tekiydim ve başka bir dünyaya gelmekle hiçbir şey değişmemişti. Yarın eşyalarımı toplayıp gidecektim. Ait olduğum çöp gibi bir yol kenarında ölüp gidecektim.
“Ah!”
Birdenbire Eris’in kapı eşiğinde durduğunu fark ettim. Vücudunun sadece bir kısmı görünüyordu, yüzü çerçevenin arkasından dışarı uzanmıştı.
Panikleyip doğrulmaya çalıştım, hayır kalkmalı… Hayır! Doğrudan secde mi etmeliydim!
“A-az önceki şey için özür dilerim.” Bir kaplumbağa gibi kıvrılıp önünde secde ettim.
“…”
Yukarı doğru bir göz attım.
Eris kıpır kıpır kıpırdanırken bakışları oradan oraya kayıyor, bacakları bu hareketle birbirine sürtünüyordu. Sonra yavaşça fısıldadı: “B-bugün özel bir gün, bu yüzden bir istisna yapıp seni affedeceğim.”
B-beni affetti!
“Ayrıca, zaten sapığın teki olduğunu biliyorum.”
Bunu ona kim söyledi be!
Yok ya, doğruydu gerçi. O bendim. Sapık bendim. Benim hatamdı. Herkes buraya baksın. Sapık olan benim.
“Ama, b-bizim o şeyi yapmamız için henüz çok erken, bu yüzden… beş yıl! Beş yıl sonra, adamakıllı büyüdüğünde, o zaman…fısırfısır…a-ama o zamana kadar sabret!”
“Hahah!” Öne doğru yığıldım.
“Ş-şey o zaman, ben yatmaya gidiyorum. Hoşça kal Rudeus. İyi geceler. Yarın yine görüşürüz.” Bu kesik kesik, telaşlı vedanın ardından Eris gözden kayboldu. Koşarak uzaklaşırken ayak seslerinin ritmini duyabiliyordum.
Kapıyı kapatmadan önce sesin tamamen kesilmesini bekledim. “Oooooh be.” Sırtımı kapıya yaslayıp aşağı doğru kaydım. “Çok şükür!”
Bugün doğum günüm olduğu için şanslıydım. Bugünün özel bir gün olduğuna seviniyordum. Yaptığımdan daha da kötüsünü yapmadığıma şükrediyordum.
“Ve yaşasıııın!”
Bundan beş yıl sonra. Kesin bir söz! Eris’ten! Bir söz!
Pekala, o zamana kadar samimiyetsiz yaklaşımlar yok artık, dedim kendi kendime.
Beş yıl. On beş yaşında olacaktım. Hâlâ çok uzun bir süre vardı ama dayanabilirdim. Sonunda garanti bir ödül varsa gayret gösterebilirdim. O zamana kadar bir beyefendi olacaktım. Bir sapık değil, bir beyefendi. Bütün cinsel yaklaşımlara son verecektim.
Şarap, ancak yıllarca bekletirsen tadında bir derinliğe kavuşurdu. Bir şarj saldırısı da ne kadar çok güç toplarsan o kadar kuvvetli olurdu sonuçta. Karşıma ne tür bir ayartma çıkarsa çıksın boyun eğmeyecek türden bir adam olacaktım. Bu sefer, o kalın kafalı ana karakter olmayı hedefleyecektim. A tuşuna basılı tutacak ve o beş yıl geçene kadar bırakmayacaktım. Kendime verdiğim söz buydu.
Lolita iyi, dokunmak kötü.
Dur bir dakika, bundan beş yıl sonra mı…? Kalın kafalı ana karakter mi? Aklımın bir köşesinde birden Sylphie’nin solgun, melek gibi yüzü ve tatlı tebessümü beliriverdi.
***
Ertesi sabah kurumuş iç çamaşırıyla uyandım. Anlaşılan yanlışlıkla A tuşunu bırakmıştım. Neyse, yarın yeniden başlamam gerekecekti.
Çamaşırlarımızı almaya gelen hizmetçiyle konuşup Eris’in haberi olmasın diye bu konuyu gizli tutmasını rica ettim. Gözlerinde neşeli bir parıltıyla kıkırdadı. Biraz utanç vericiydi.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Duruma göre bazen hırçın, bazen uysal
DAVRANIŞ: Düzgünce dinliyor
OKUMA/YAZMA: Neredeyse kusursuz
ARİTMETİK: Bölme işlemi yapabiliyor
BÜYÜ: Sözsüz büyü yapamıyor, Orta kademe büyüler de zorluyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili - İleri kademe
GÖRGÜ KURALLARI: Şu anda saray görgü kurallarının zor kısımlarını öğreniyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
SEVDİĞİ KİŞİ: Rudeus
Bölüm 8:
Dönüm Noktası
Shirone Krallığı.
Roxy Migurdia kaşlarını çatmış halde pencereden dışarı baktı. Gökyüzünün rengi garipti. Kahverengi, siyah, mor ve sarı; insanın normalde görmediği bir renk cümbüşü. Yine de bu renkleri daha önce bir yerlerde görmüştü.
“Neyin nesi acaba?”
Tonlar ona tanıdık geliyordu ama gökyüzünü daha önce hiç böyle görmemişti. Net olan tek şey, bunun doğal bir fenomen olmadığıydı.
En makul açıklama, her ne sebeptense kontrolden çıkmış bir büyüydü. Boyutu öyle bir büyüklükteydi ki uzaktan bile girdap gibi döndüğü görülebiliyordu.
Sonra hatırladı. Bu parıltıyı—bunu daha önce Büyü Üniversitesi’nde görmüştü. Işık, çağırma büyüsüne benziyordu.
“O istikamet… Doğuda. Asura Krallığı mı? Sakın Rudeus olmasın?” Bir zamanlar öğrencisi olarak yanına aldığı çocuğu anımsadı. Henüz beş yaşındayken son derece sakin bir tavırla fırtına çıkaran o çocuğu. Şimdi on yaşında olmalıydı. Yaşının yarısındayken dipsiz mana havuzuna tamamen hâkimdi, bu yüzden böyle bir şey yapmış olması muhtemeldi.
En son mektubunda, çağırma büyüsü çalışırken yaşadığı zorluklardan bahsetmişti. Belki bir şekilde bu konuda bir kitap edinmişti ya da bir hoca bulmuştu.
“Açık verdin!”
O derin düşüncelere dalmışken birisi arkasından kollarını ona doladı. Göğüsleri avuçlanırken kalçalarına sert bir şeyin bastırdığını hissetti.
“Hnnngh…”
Roxy bıkmıştı artık. Karşısındaki onu nasıl ellerse ellesin, cübbesinin kalınlığı her şeyi gizliyordu. Üstelik bu işten o zevk alsa bile, kendisinin hissettiği tek şey hoşnutsuzluktu.
“Kudretli alevler sarıp sarmalasın bedenimi—Yerinde Yan!”
“Gyaah!”
Vücudunu saran alevlerin gücü arkasındaki kişiyi havaya uçurdu. Hâlâ sözsüz büyü yapmayı hiç beceremiyordu ama son beş yılda büyülerinin sözlerini büyük ölçüde kısaltmıştı. Rudeus’un kendi öğrencilerine sözsüz büyü yapmayı öğrettiğini öğrendiğinde, kendi büyülerinin sözlerini kısaltma alıştırmaları yapmaya karar vermişti. Hiç de kolay olmamıştı. O dahi çocuk öğrencilerinden tam olarak ne bekliyordu ki? Herkes onun gibi bir yetenekle kutsanmamıştı.
Roxy dönüp yerde yığılı duran oğlana baktı. “Ekselansları, bir kadının arkasından öylece yaklaşıp göğüslerini elleyemezsiniz.”
“Roxy! Beni öldürmeye mi çalışıyordun?! Seni zindana attıracağım!”
Shirone Krallığı’nın yedinci prensi Pax Shirone, henüz on beşine basmış, edepsiz tavırlı bir veletti. Başlardaki bu huysuz hâlleri sevimli geliyordu ama son zamanlarda cinselliğe ciddi bir ilgi duymaya başlamış ve her öğleden sonra Roxy’ye sarkıntılık eder olmuştu.
“Bağışlayın. Bu kadar zayıf bir saldırının ölümcül olacağını düşünmemiştim. Bir böceğin bünyesine sahip olmalısınız.”
“Gırrr! Haddini bilmez küstah! Bunu yanına bırakmayacağım! Affımı istiyorsan eteklerini kaldır da külotunu göreyim!”
“Kalsın.”
Prens şimdiden pek çok hizmetçiye el uzatmış, kralı da bu durumla nasıl başa çıkacağı konusunda kara kara düşündürür hale gelmişti. Şimdi de gözünü lafını esirgemeyen ev öğretmenine dikmiş gibi görünüyordu.
Onun gibi kaba bir kızın neyini çekici buluyordu ki? Roxy bunu anlayamıyordu. Yine de prens ne kadar üstüne gelirse gelsin, onun emirlerine itaat etmesi için hiçbir sebebi yoktu. Ülkenin yönetim erkiyle yaptığı sözleşmeye göre, prens ne kadar bencilce taleplerde bulunursa bulunsun, onunla nasıl başa çıkacağı tamamen Roxy'nin kendi takdirine kalmıştı.
Bu kalede onun emirlerine doğrudan itaat edecek pek fazla kişi yoktu zaten. Üstelik o yedinci prensti. Veraset sıralamasında gerilerdeydi, dolayısıyla neredeyse hiçbir yetkisi yoktu. Aslına bakılırsa, kendilerine tanınan ayrıcalıklar kıyaslandığında Roxy, bir saray büyücüsü olarak çok daha üst bir konumdaydı.
Prens başka bir yol denedi. “Roxy, zaten biliyorum. Bir sevgilin olduğunu biliyorum!”
“Öyle mi, ne zaman sevgili bulmak gibi inanılmaz bir işi başarmışım acaba?” diye karşılık verdi Roxy, başını yana eğerek bu anlamsız saçmalığa. Bir sevgili mi? Elbet bir gün bir sevgilisi olsun isterdi ama henüz hayalindeki kişiyle karşılaşmamıştı. Karşılaşsa bile, bir Migurd olarak sahip olduğu bu görünüşle o kişinin ona karşılık vermesi imkânsızdı. O da çoktan umudu kesmişti.
Prensin kendisi de tuhaf biriydi; muhtemelen bu yüzden, sadece bir kereliğine bile olsa onun bedeninin tadına bakmak istiyordu. Fakat Roxy'nin öyle kolayca ayartılmaya hiç niyeti yoktu.
“Eheheh, odana sızıp rafının arkasına istiflediğin o mektupları buldum! Nasıl bir dağ köylüsü olduğunu bilmem ama gücümle onu un ufak ettirebilirim! Onun feci bir şekilde idam edildiğini görmek istemiyorsan kadınım olsan iyi edersin!”
Demek diğer yöntemi buydu. Göz koyduğu kişinin sevgilisini rehin alır, ardından sevgilisini güvende tutması karşılığında arzusunun nesnesi olan kadının ona boyun eğmesini talep ederdi. Sonrasında da sırf başka birine hükmetmenin getirdiği o güç sarhoşluğunu tatmak için kadını sevgilisinin gözleri önünde koynuna alırdı.
Böyle bir yetkisi yoktu. Yine de bir ülkenin prensiydi. Emrinde dilediğini yaptırabileceği birkaç askeri vardı ve daha önce bir hizmetçinin sevgilisini rehin aldığına dair söylentiler dolaşıyordu.
Ne kadar zevksizce. Tek yaptığı midemi bulandırmak, diye düşündü Roxy. İyi ki bir sevgilim yok. O mektupların hepsi Rudeus'tandı. Saygıdeğer bir öğrenci olan ve sevgilisi olmayan Rudeus'tan.
“Keyfiniz bilir, buyrun deneyin,” dedi ona.
“Ne?! Gerçekten yaparım, biliyorsun değil mi?! Özür dileyeceksen şimdi dilesen iyi edersin! Şimdi dilersen bana sadece bedenini vermen yeterli olur!”
Prensin aklı başında olmadığı apaçıktı. En başta Rudeus'un nerede olduğunu bile bilmiyordu. Tavrına bakılırsa o mektuplardan hiçbirinin içeriğini de okumamıştı.
“Eğer Rudeus'a gerçekten bir şey yapmayı başarırsanız, o zaman bedenimle dilediğinizi yapabilirsiniz.”
“Ne diye bu kadar kendinden emin davranıyorsun? Ne kadar güçlü olduğumu biliyor olmalısın!”
Elbette biliyordu. Kraliyet ailesinin bir prensi olarak sahip olduğu o ufacık gücün, burun kıvırmaya bile değmeyeceğini gayet iyi biliyordu.
“Rudeus, Asura Krallığı'nın seçkin soylu ailelerinden biri olan Boreas hanesinin koruması altında.”
“Boreas mı...? Soyluların kraliyet ailesinden birinin otoritesine karşı koyabileceğini mi sanıyorsun!”
Asura Krallığı'nın seçkin soylu ailelerinin adlarını bile bilmiyordu. Bu gerçek, Roxy'nin içini çekmesine yol açtı. Diğer öğretmenler ona hiçbir şey öğretmemiş miydi?
Dört büyük bölgesel derebeyi olarak Notos, Euros, Zepiroth ve Boreas aileleri büyük bir üne sahipti. Asura Krallığı savaşa girdiğinde en ön saflarda yer alanlar onlardı. Nesiller boyu askerlik yapmışlardı. Üstelik bu seçkin soylu ailelerin üyeleri ara sıra diplomatik görevlerle Shirone'ye gelebiliyordu. Bu isimler kesinlikle akılda tutulmaya değerdi.
“Asura ülkesi, Shirone'nin on katı büyüklüğündedir. Seçkin bir soylu ailenin evladını asılsız bir şüpheyle alıp darağacına göndermek için muazzam bir siyasi güce ve stratejik yeteneğe sahip olmanız gerekir. Bu da sizin için imkânsızdır, Majesteleri.”
“O-ona suikast düzenletirim! Muhafızlarımı yollarım!”
Muhafızlar mı? Roxy içten içe bir ah çekti. Gerçekten de bunu hiç düşünmüyordu. “Muhafızlarınızın ülke sınırını geçmesine imkân yok. Geçebilseler bile—ki bu milyonda bir ihtimaldir—Boreas hanesi Kılıç Kralı Ghislaine'i evlerine misafir olarak davet etti. Gerçekten de Roa Hisarı'na, Boreas malikânesine sızıp Ghislaine'in keskin bakışlarını atlatabileceklerini ve usta bir büyücüye suikast düzenleyebileceklerini mi sanıyorsunuz?”
“G-gırrr!” Prens dişlerini gıcırdattı ve ayaklarını yere vurdu.
Roxy dudaklarının arasından bir iç çekiş daha kaçırdı. Ah, inanamıyorum. Şimdiden on beş yaşında ama neyin mümkün olup neyin olmadığını ayırt etmenin kıyısından bile geçemiyor.
Roxy, Rudeus'un öğrencisi Eris'in üç yıl önce zapt edilemez vahşi bir hayvan olduğunu ama son zamanlarda daha terbiyeli hale geldiğini duymuştu. Kendi öğrencisi ise bu acınası durumdaydı.
Yıllar önce onu sevimli bulmuş, hatta büyü yeteneğini bile takdir etmişti. Ne yazık ki sahip olduğu gücün ne olduğunu fark ettiği anda kendini geliştirme hevesi uçup gitmiş, derslerinin çoğunu uyuyarak geçirir olmuştu. Artık onda hiçbir potansiyel görmüyordu.
“Her neyse, yakında öğretmenlik görevimden ayrılacağım; bu yüzden şu saniye suikastçılar yollasanız bile vaktinde yetişemezsiniz.”
Bunu söylediği anda prens şaşkınlıkla sesini yükseltti. “N-neee?! Bundan bana hiç bahsedilmedi!”
“Hatırlamıyor olmalısınız o halde.”
En başından beri yapılan anlaşma, prens reşit olana kadar öğretmenliğini yapması yönündeydi. O zamanlar sözleşmesinin ötesinde kalmayı talep etmeyi düşünmüştü. Fakat kraliyet sarayında onun varlığından hoşnut olmayan pek çok kişi vardı. Ayrılmak en akıllıca hareketti.
“Hem bu iyi bir fırsat,” diye ekledi.
“Ne için iyi bir fırsat?”
“Batı göğünde tuhaf bir şeyler var. Artık gidip kendi gözlerimle görebilirim.”
“N-ne alaka be...”
Bunca zaman sonra Rudeus'un yüzünü görmek istediği için olduğunu söylemedi. Söyleseydi bu sadece prensi çileden çıkarırdı.
“B-benim sana hâlâ ihtiyacım var! Hâlâ derslerin ortasındayız, değil mi?!”
“Fark etmez. Nasılsa uyuyorsunuz.”
“O zaman beni uyandırmadığın için senin suçun!”
“Öyle mi? O halde kötü bir öğretmen olarak bir an önce ayrılsam iyi olacak. Lütfen bir dahaki sefere sizi uyandıracak birini tuttuğunuzdan emin olun. Ben ilgilenmiyorum.”
Bu prensle başa çıkmam imkânsız, diye düşündü Roxy. Onu Rudeus'la kıyaslamaktan kendimi alamıyorum. Rudeus'a tek bir şey öğretmem yeterliydi; onu alır, çalışır ve on, yirmi yeni şey öğrenirdi. Belki de öyle bir öğrenciyle karşılaştıktan sonra bir daha asla öğretmenlik yapamam.
Ve böylece Roxy, Shirone'den ayrılıp yola koyuldu. Çıkışta yedinci prens ve kişisel muhafızları tarafından önü kesildi ama onları çabucak püskürttü.
Sonrasında yedinci prens, kendisine karşı işlediği affedilemez şiddet eyleminin hesabını vermesi için onun yakalanıp huzuruna getirilmesi konusunda inatla ısrar etti. Ancak kral onun bu taleplerine hiç kulak asmadı. Bunun yerine prens, Su Kralı kademesindeki büyücü Roxy Migurdia'yı kalmaya ikna edemediği için azarlandı ve ağır bir şekilde cezalandırıldı.
***
Gökyüzündeki değişimi fark eden tek kişi Roxy değildi. Dünyanın dört bir yanındaki herkes hem bu anormalliği hem de bu kadar aniden ortaya çıkışını fark etmişti. Adı sanı duyulmuş yüce zatlar bile durumu dikkate almıştı.
Kızıl Ejderha Dağları
Ejderha Tanrısı Orsted, batı göğüne doğru baktı.
“Orada mana mı birikiyor? Ne bu, bu deliliğe ne sebep oldu?” diyerek şüpheyle kaşlarını çattı. “Fark etmez. Kendi gözlerimle görünce anlarım.”
Tek bir saldırıyla henüz katlettiği kızıl ejderhanın cesedinin üzerinden geçerek dosdoğru batıya yöneldi. Diğer kızıl ejderhalar bir böcek sürüsü gibi bölgeyi sarmıştı ama tek biri bile işe karışmaya yeltenmedi. Aşağıdaki toprakta nasıl bir varlığın yürüdüğünü biliyorlardı. Birlik olup saldırsalar bile yalnızca öldürüleceklerini biliyorlardı. Uzak durdukları sürece güvende olacaklarını da biliyorlardı.
O varlık Ejderha Tanrısı'ydı; bu dünyanın kurallarının ötesinde var olan bir varlık. Dokunamayacakları bir varlık.
Gururuna yenik düşen, dünyadaki haddini bilmeyen genç bir başka ejderha Orsted'in üzerine çullandı. Göz açıp kapayıncaya kadar bir et yığınından farksız hale geldi.
Kızıl ejderhalar, Merkez Kıtası'nda yaşayan dehşet verici güçte yaratıklardı. Onları korkutucu kılan sadece savaş hünerleri değil, aynı zamanda zekâlarıydı. İşte bu yüzden onun dünyadaki en güçlü kişi olduğu söylenen adam olduğunu ve sayıca ne kadar üstün olurlarsa olsunlar alt etmeyi umamayacakları bir rakip olduğunu biliyorlardı.
Kızıl ejderhalar izlerken Orsted yavaşça dağdan aşağı indi; niyetleri yalnızca kendisinin bildiği bir sırdı.
Uçan Hisar
Üç efsanevi kahramandan biri olan Zırhlı Ejderha Perugius, kuzey göğüne doğru baktı.
“O da ne? İblis Dünyasının Büyük İmparatoru yeniden dirildiğinde yayılan ışığa benziyor.”
Hemen yakınında yüzünde beyaz karga maskesi olan, siyah kanatlara sahip gökhalkından bir kadın duruyordu. Kadın fısıldadı: “Mana seviyesi farklı.”
“Gerçekten de öyle. Daha ziyade bir çağırma büyüsünün rengini andırıyor.”
“Evet ama yine de bir çağırma büyüsünden hiç bu kadar ışık yayıldığını görmemiştim.”
“Kaos Kırıcı'yı yarattığımız zamana benziyor.”
Perugius harekete geçmek zorundaydı.
Bugünü de her günkü gibi Kaos Kırıcı'daki tahtında oturarak, on iki takipçisinin refakatinde yeryüzünü izlemeye devam ederek geçirmişti. Tek bir amacı vardı; o da iğrenç düşmanı İblis Tanrısı Laplace dirilir dirilmez onu alt etmekti. Mührün çözüleceği o anı göklerde bekliyordu.
“Yoksa İblis Dünyasının Büyük İmparatoru, Laplace'ın mührünü mü çözmeye çalışıyor?”
“Mümkündür. İmparator dirildiğinden bu yana geçen 300 yıldır tekinsiz bir sessizlik içindeydi,” diye yanıtladı kadın.
“Pekâlâ. Arumanfi!”
“Buradayım.” Beyazlara bürünmüş ve sarı bir maske takmış bir adam belirdi ve Perugius'un önünde diz çöktü.
“Derhal araştır ve—hmm, bunun arkasında her kim varsa kesinlikle bir dolaplar çeviriyor olmalı. Bununla bağlantılı gibi görünen şüpheli birini görürsen öldür.”
“Anlaşıldı.”
Zırhlı Ejderha Perugius, arkasında on iki hizmetkârıyla birlikte harekete geçti. Her şey kaybettiği dört dostunun intikamını almak içindi. Bu sefer, kesinlikle, İblis Tanrısı Laplace'a son darbeyi indirecekti.
Kılıç Mabedi
Kılıç Tanrısı Gall Falion, güney göğüne doğru baktı.
“Gökyüzüne ne oluyor öyle? Bir de...” Dikkati başka bir şeye kaydığı anda, iki sevgili öğrencisi aynı anda ona saldırdı. “Dikkatim başka şeylerle meşgulken üzerime gelmeyin.”
Tavırları gayet rahattı. Buna karşılık, iki sevgili öğrencisinin de nefesi kesilmişti.
Her zamanki gibi ikisinde de akıl yoktu, diye düşündü. Kılıç İmparatoru unvanını kazandıkları için aşırı özgüvenliydiler ama hepsi bu kadardı işte. Ne büyük saçmalık. Kılıç ustalığında şöhretin yeri yoktu. Tek yapman gereken daha da güçlenmekti. Şöhretin sana kazandırdığı tek şey para ve siyasi güçtü. Bunların hiçbir değeri yoktu. Bu tür şeyleri herkes elde edebilirdi. Onun kadar yüce biri, tek bir darbeyle o çöpleri yarıp geçebilirdi. Güçlüysen, her şey senin istediğin gibi olurdu. İstediklerini elde etmek de hayatta kalmanın yoluydu.
Bunu en iyi Ghislaine anlamıştı ama o da yumuşamıştı. Bu yüzden Kılıç Kralı seviyesinde takılıp kalmıştı. Güçlü bir yaşama arzusu olanlar, fiziksel olarak ne kadar zayıf olurlarsa olsunlar ya da kılıç tutmaktan ne kadar aciz olurlarsa olsunlar, doğuştan güçlüydüler. Ancak güçlü hale gelenler bu itici gücü kaybedebilirdi. İşte bu yüzden Ghislaine yolunu kaybetmişti. Yeterince bencil değildi.
Karşısındaki öğrencilerin öyle pek üstün bir yeteneği olduğundan değildi. Onları güçlü kılan şey ahlaksızca açgözlülükleriydi. Ölüm kalım savaş alanında yaşayan bir ikilinin doymak bilmez iştahı.
“Hadi, hadi, gelin üstüme artık. Beni alt edin, sonra da biriniz kendine Kılıç Tanrısı diyebilsin diye birbirinizi ölümüne boğazlayın! Yüz ömür boyunca sefa sürmeye yetecek kadar paranız olacak! Köle kızlardan prenseslere kadar kadınları sıraya dizip dilediğinizi yapabileceksiniz! Sadece adınız bile insanları korkudan diz çöktürecek! Tek bir adım attığınızda kalabalıklar size yol açmak için ikiye ayrılacak!”
“Ben kılıç öğrenmeye böyle bir şey için başlamadım!”
“Usta! Lütfen bizi böyle aşağılamayın!”
İşte buydu. Kendilerine karşı daha dürüst olmayı öğreneceklerdi. Zira bunu yaparlarsa, onun gibi birini kolayca ezip kendilerine Kılıç Tanrısı diyebileceklerdi.
Kılıç Tanrısı Gall Falion, güney göğünü çoktan unutmuştu bile.
İblis Kıtasında Bir Yer
İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika Kishirisu, doğu göğüne doğru baktı. “Hıh, benim kadar yüce olunca ters yöne baksan bile her şeyi görebiliyorsun! Nasıl ama?! Harika, değil mi?”
Ona cevap verecek kimse yoktu. Tek bir kişi bile yoktu ortalıkta.
“Demek beni görmezden geliyorsunuz! Mwahaha! Pekâlâ, pekâlâ! Sizi affediyorum, insanlar! Daha doğrusu barış antlaşması yüzünden kimse yanıma yaklaşmıyor, o yüzden sizi affetmekten başka çarem yok! Mwahahaha, mwahahaha, mwaha—öhö...”
Kishirika yalnızdı.
Ölümden dirildiği anda, “Ben, İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika, yeniden dirildim! Hepinizi çok bekletmiş olmalıyım! Mwahahaha!” diye haykırmıştı. Fakat kimseler yoktu. Şehre gidip ilanını tekrarlamaya karar vermiş, ancak insanların ona acınası bir çocukmuş gibi bakmasıyla karşılaşmıştı. O zamandan beri kimse ona aldırış etmemişti.
Eski dostlarından birini ziyaret etmeyi denemiş ama onlar da sadece, “Şu an ortalık sütliman, uslu dur,” demişlerdi.
“Şu insan kâhinler ne halt ediyor acaba? Eskiden ben dirildiğimde aniden korkudan titremeye başlar, saçma sapan şeyler sayıklar, sonra da pencerelerden atlarlardı. O açılış gösterisi olmayınca yeniden dirilmemin hiçbir kıymeti kalmıyor sanki. Hah, cidden, şimdiki gençler de...”
Bir taşa tekme savurdu ve batı göğünde biriken büyüye baktı. İblis Dünyasının Büyük İmparatoru'nun bir diğer adı da İblis Gözlerin İblis İmparatoru'ydu. On taneden fazla göze sahipti ve ne kadar uzakta olursa olsun tek bir bakışta ne olup bittiğini anlayabilirdi. O gözlerle güçlü manayı, çağırma büyüsünün o tanıdık ışığını ve onu kontrol eden kişiyi gördü.
Ya da en azından, görebilmesi gerekirdi.
“Bu da ne? Bunu yapan kişiyi göremiyorum? Acaba bir bariyer mi var? Bu kadar kargaşa çıkardıktan sonra yüzünü gizlediğine göre pek bir utangaç olmalısın.”
Kishirika'nın gözleri her şeye kadir değildi. İşte bu yüzden yalnızca İblis Dünyasının Büyük İmparatoruydu ve üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin asla İblis Tanrısı olarak anılmayacaktı. Gerçi bu durumdan pek de rahatsız olduğu söylenemezdi.
“En azından bir kahraman çağırsalar fena olmazdı. Ama son zamanlarda herkes tutturmuş bir Laplace, gidiyor. ‘Kishirika mı? O da kim?’ Yani pek de bir önemi yok aslında. Sanırım kahramanlar bile Laplace gibi yakışıklı genç erkekleri tercih ediyor. Ben de biraz ilgi odağı olmak istiyorum. İlgiye boğulmak, adıma geçit törenleri düzenlensin istiyorum!”
İç çekerek yolculuğuna başladı. Aklında belirli bir varış noktası olmayan bir yolculuktu bu.
Aynı Anda - Rudeus’un Bakış Açısı
Roa Hisarı'nın eteklerindeki bir tepeye gitmiştik. Doğum günümde söz verdiğim gibi, Ghislaine'e Aziz seviye su büyüsünün neye benzediğini gösterecektim. Eris de elbette peşimize takılmıştı.
Aqua Heartia'yı çıkardım ve her ihtimale karşı kristalin etrafına sardığım bezi söktüm. Ne kadar tuhaf görünse de, hırsız olma ihtimali bulunanlara elimde ne kadar pahalı bir eşya olduğunu sergilemekten iyiydi. Asanın büyüsünü güçlendirmek için kullanılan mana yüklü bir bezmiş gibi görünsün diye sarmıştım. En azından insanların devasa bir mücevher sakladığımı düşünmelerinden daha iyiydi.
Aziz seviye su büyüsünü denemeden önce asayı bir alıştırma atışıyla test etmeye karar verdim. Bir Su Küresi oluşturmak için her zamanki mana miktarını odakladım, ancak sonuç muazzamdı; daha önce gördüğüm her şeyden daha büyüktü.
“Vay canına, bu devasa!”
Küreyi sıkıştırmaya çalıştığımda ise tam tersine o kadar küçüldü ki görünmez hale geldi. Yavaş yavaş ayarlamalar yaptım. Otuz dakikalık denemelerin ardından, bu asanın su büyümün etkilerini beş katına çıkardığını anladım. Bu, saldırı büyümün daha güçlü olduğu ve daha az mana harcayarak aynı güç seviyesini üretebileceğim anlamına geliyordu.
Bunu sayılarla ifade etmek gerekirse:
Asasız: Mana Maliyeti 10, Güç 5
Asayla: Mana Maliyeti 10, Güç 25
Asayla: Mana Maliyeti 2, Güç 5
Bunun gibi bir şeydi. Başka bir deyişle, büyüteç veya mikroskop gibi işliyordu. İnce ayarlar yapmak şu an için zordu ama asayı kullanmaya alıştığımda muhtemelen bir sorun kalmayacaktı.
“N-nasıl olmuş?” Eris'in yüzünde gergin bir ifade vardı.
Merak etme, resmen yeni oyuncağıma vuruldum, diye düşündüm. “Ayar yapması zor ama gerçekten inanılmaz.”
“G-gerçekten mi! Çok sevindim!”
Test etmeye devam ettim ve ateş büyüsünün iki katına çıktığını, toprak ve rüzgarın ise üçer kat güçlendiğini keşfettim. Ancak asayı farklı büyü türlerini birleştirmek için kullanmak zor görünüyordu. Yoksa bu da sadece alışma meselesi miydi?
“Pekala o zaman, hepinizin merakla beklediği an geldi. Ben, Rudeus Greyrat, size ulu ve her şeye kadir gizli tekniğimi sergileyeceğim!”
“Yaşasın!” Eris sevinçle el çırptı. Ghislaine de fazlasıyla ilgili görünüyordu. Ben de heyecanlanmaya başlamıştım. Ne kadar havalı olduğumu gösterme vaktiydi!
“Bwahaha!” Aziz seviye su büyüsü sözlerimi mırıldanarak asamı gökyüzüne doğru kaldırdım. “Mana, bana doğru toplan! Suyun Görkemli Ruhu, göklere yüksel… Ha?” İşte tam o anda fark ettim.
“Hm?”
“O da ne?”
Diğer ikisi de bakışlarımı takip edip yukarı baktılar.
“Bilmiyorum ama inanılmaz miktarda bir mana bu!”
Demek o gözüyle manayı görebiliyordu. Üç yılın ardından nihayet gerçek gücünün ne olduğunu öğrenmiştim… bir iblis gözü.
Ghislaine göz bandını hemen yerine taktı.
“Şimdilik şehre dönelim mi?” Gökyüzündeki bu anormalliğin neye delalet ettiğini bilmiyordum ama bir şey olursa başımızı sokacak bir çatı olsun istiyordum. Üzerimize mızrak yağmaya başlarsa başımız belaya girerdi.
“Hayır, şehre yaklaştıkça mana daha da yoğunlaşıyor. Aksine uzaklaşmamız daha iyi olabilir.”
“Ama en azından konağa dönüp herkesi uyarmalıyız!” Philip ve diğerlerine haber verip kasaba halkının güvenliğini sağlamak kesinlikle daha iyi olurdu.
“Öyleyse ben giderim— Rudeus! Eğil!”
Refleksle çömeldim. Az önce başımın olduğu yerden son sürat havayı yaran bir şey vınlayarak geçti. Sırtımdan aşağı bir ürperti indi.
Neydi… o? Az önce ne oldu öyle?
“Seni gidi!”
Yanımdaki Ghislaine elini kılıcına attı ve silüeti bulanıklaştı. Bir sonraki an, sanki kılıcıyla az önce hamle yapmış gibi bir duruş almıştı. Bunu bana daha önce defalarca göstermişti. Kılıç Tanrısı Tarzı'nın Aziz seviyesi tekniği, Işık Uzunkılıcı. Kılıç Tanrısı Tarzı'nın gizli bir tekniğiydi ve kusursuz yapıldığında kılıcın ucunun ışık hızına ulaştığı söylenirdi. Ghislaine bana Kılıç Tanrısı Tarzı'nı üç tarzın en güçlüsü yapan şeyin bu teknik olduğunu söylemişti.
“Hımm.” Ghislaine kaşlarını çattı. Hedefini ıskalamış olmalıydı. Rakibi, çıplak gözle görülemeyecek kadar hızlı olan o ölümcül saldırıdan kaçmıştı. Ghislaine arkamdaki bir şeye dik dik bakarken yüzü temkinle gerildi.
“…”
Bana saldırmaya kalkan ve Ghislaine'in karşı savuruşundan kaçan kişinin kim olduğunu görmek için yavaşça arkama döndüm.
“Kim…?”
Orada bir adam duruyordu. Sarı saçları vardı ve önü ilikli, bembeyaz bir okul üniformasını andıran bir şey giymişti. Muhtemelen yakışıklı bir yüzü vardı ama tilkiye benzeyen sarı bir maskenin ardına gizlenmişti. Sağ elinde bir hançer vardı.
O olmalıydı. Başıma doğru gelen şey oydu.
“Kimsin sen? Adını bağışla!”
“…”
Ghislaine bağırdıktan hemen sonra, adamın yüzü parıldadı. Bir anlığına hepimizin gözünü kör eden pırıl pırıl bir ışıktı bu. Hemen gözlerimi kapattım. “Ağhh!”
Ghislaine'in kükremesini duydum. Ardından metale çarpan metalin çıkardığı bir şıngırtı geldi. Sonra da hızlı hareketlerin sesi.
Kılıçları bir, iki, ardından üçüncü kez çarpıştı. Görüşüm yerine geldiğinde Ghislaine göz bandını geriye çekmiş, önümde duruyordu.
Demek böyle yapmıştı. O ışık görüşümüzü elimizden aldığı anda, diğer gözüyle görebilmek için göz bandını kenara çekmişti.
“Aşağılık herif, kimsin sen? Greyrat ailesinin düşmanı mısın?!”
“Parlak Arumanfi. Adım budur.”
“Arumanfi mi?”
“Lord Perugius’un emirleri doğrultusunda bu tuhaf fenomene son vermeye geldim.”
Perugius. İşte bu daha önce duyduğum bir isimdi. İblis Tanrısı'nı katleden üç efsanevi kahramandan biri ve o savaştan sağ kurtulanlardan biriydi. On iki tanıdığı olan bir çağırıcıydı. Sonra zincirleme bir tepki gibi Arumanfi ismini de hatırladım. O on iki tanıdıktan biriydi. Parlak Arumanfi.
“Dikkatli ol Ghislaine. Okuduğum metinlere göre bu herif ışık hızında hareket edebiliyor.”
“Rudeus, Küçük Hanım’ı al ve geri çekil.”
Tıpkı Ghislaine’in istediği gibi, sırtımı kalkan olarak kullandım ve savaşa dahil olmayalım diye Eris’e güvenli bir mesafeye kadar eşlik ettim. Fazla uzaklaşmamaya, Ghislaine’in koruma menzilinde kalmaya dikkat ettim.
Eğer bu gerçekten Parlak Arumanfi ise bir kılıç ona dokunamazdı. Perugius Efsanesi’nde böyle bir şey okuduğuma emindim.
Yine de nereden çıkmıştı bu? Hayır bekle, Parlak Arumanfi’nin ışığı yöneten ruh olduğu söylenirdi. Görüş alanı içinde olduğu sürece herhangi bir mesafeyi anında kat edebildiği rivayet edilirdi. Bunu okuduğum zamanlarda saçmalıktan ibaret olduğunu düşünmüştüm ama göz açıp kapayıncaya kadar arkamda belirivermişti. Ghislaine asla gardını düşürmezdi ve onun da önceden bu bölgede pusuya yatması için bir neden yoktu. Buraya kelimenin tam anlamıyla ışık hızında uçmuş olmalıydı. Ne de olsa bu onun yeteneklerinden biriydi.
“Kadın, çekil. O oğlanı katledersem bu tuhaf hadise sona erebilir.”
Bir dakika, neden bahsediyordu bu? Tuhaf hadise derken gökteki o şeyi mi kastediyordu? Nasıl bir yanlış anlamaya kapılmıştı böyle?
“Ben Kılıç Kralı Ghislaine Dedoldia. Gökteki o şeyin bizimle hiçbir alakası yok. Geri çekil!”
“Kılıç Kralı mı? Buna nasıl inanayım? Kanıt göster bana.”
“Bak! Bu, Yedi Asıl Kılıç Tanrısı’nın meşhur kılıçlarından biridir, Hiramune—Düz Gövde. Bunu gördükten sonra da mı inanmayacaksın?” Kabzasından sımsıkı tutmaya devam ederken kılıcını Arumanfi’ye doğru uzattı.
Kılıcında böyle bir yazıt olduğunu bilmiyordum. Düz gövde… Gövde derken göğüs gibi mi? Kesinlikle Ghislaine’in göğüsleriyle bağdaştıracağım bir kelime değildi.
“Efendinin ve hanenin adı üzerine yemin et.”
“Efendim Kılıç Tanrısı Gall Falion’un adı ve Dedoldia halkının onuru üzerine yemin ederim!”
“Dedoldia, öyle mi? Pekala. Eğer sonradan iddia ettiğin kadar masum olmadığını anlarsak kaderine Lord Perugius karar verecek.”
“Bana uyar.
Arumanfi hançerini kınına soktu. Neler döndüğünden pek emin değildim ama mesele görünüşe göre tatlıya bağlanmıştı. Bana göre bir şeyin doğru olduğuna yemin etmenin dürüst olunduğu anlamına gelmediği aşikardı ama anlaşılan bu dünyada işler böyle yürüyordu.
Yine de o insanların adı üzerine yemin etmek, sözlerine gerçekten de bu kadar güvenilirlik katıyor muydu? Ne bileyim, Roma Katolik Papası’nın Tanrı adına yemin etmesiyle aynı seviyede miydi yani?
“Sorumlular siz olmadığınız sürece sorun yok.”
“Bize durup dururken saldırdığın için özür bile dilemeyecek misin?”
“Burada şüpheli işler çeviren sizdiniz, sizin hatanız,” diyerek arkasını döndü.
Sakinleşip bunu mantıklıca düşünelim, diye düşündüm. İlk olarak, gökyüzünde tuhaf bir şeyler oluyordu. Sonra efsanevi ve nam salmış bir kahramanın tanıdığı olan bu herif çıkagelmişti. Bu efsanevi şahsiyet bana saldırmıştı. Gökteki fenomene benim sebep olduğumu sanıyordu. Tabii ki öyle değildi ama belki de yukarıda neler olup bittiğine dair bir şeyler biliyordu? Hayır, bilemezdi, bilseydi en başta bana saldırmazdı zaten.
“Şey…” demeye başladım.
“Hm?”
“Ah!”
Tam Arumanfi’ye seslendiğim sırada gökyüzü beyaza büründü ve yere doğru bir ışık parmağı hızla indi. Yere ulaştığı anda ışık akıl almaz bir hızla balon gibi şişti ve bir gelgit dalgası misali yoluna çıkan her şeyi şiddetle yuttu. Malikaneyi, şehri, hisarı, çiçekleri ve ağaçları. Genişledikçe her şey yutulup gitti.
Arumanfi neler olduğunu görür görmez altın rengi bir ışık patlamasıyla gözden kayboldu. Ghislaine bize doğru koştu ama daha bize ulaşamadan yutuldu. Eris şaşkınlıktan donup kalmıştı, bense onu korumak için bedenimi ona siper ettim.
Fittoa Bölgesi’nin yok olduğu gün işte o gündü.
Sonsöz
Fittoa Bölgesi’nin yok oluşunun üzerinden altı ay geçmişti. Roxy sonunda bölgeye varmıştı, fakat onu karşılayan tek şey çimlerle kaplı ovalar oldu. İri iri açılmış gözlerle ve donakalmış halde manzarayı seyretti.
Taş döşeli bir yol olan ana karayolunda duruyordu. Başka hiçbir ülkenin başkentinden bu kadar uzakta böylesine muazzam bir yolu yoktu. Asura Krallığı bu yolu geliştirip inşa etmiş, krallığın bir ucundan diğer ucuna kadar uzatmıştı.
Fakat bu, yolu en son geçtiğindeki haliydi. Şimdi ise yok olmuştu, önünde aniden kesilivermişti. Gözün görebildiği hiçbir yerde başka hiçbir şey yoktu. Uçsuz bucaksız uzanan çimenlerden başka hiçbir şey.
“…”
Bir şeyler olmuştu. Bunu biliyordu. Ama ne olduğundan emin değildi. Tek bildiği Fittoa Bölgesi’nin yok olduğu, Buena Köyü’nün silindiği ve Rudeus’un, ırkına rağmen onu kabul eden iyi kalpli ailesinin ve diğer herkesin kaybolduğuydu.
Roxy buraya yaptığı yolculuk sırasında bu hikayeyi birkaç kez duymuştu. Doğru olamayacağına, insanların onu kandırmaya çalıştığına emindi. Her halükarda duyduklarına inanmamayı seçmişti. Rudeus ve ailesinin kesinlikle hayatta olduğuna inanıyordu. Gayet iyilerdi ve başlarına hiçbir şey gelmemişti. Her şeyini bu tek umut kırıntısına bağlamıştı.
En azından şu ana kadar, önünde serilen gerçekliği nihayet görene dek.
Roxy’nin dizlerinin bağı çözüldü.
“Demek sen de birini kaybettin, ha?” dedi bindiği faytonun sürücüsü arkasından.
“Olağanüstü bir çırağı,” diye cevap verdi.
“Bir çırak, demek? Büyücü çırağı olduğuna göre hayatını kaybetme ihtimaline zaten hazırlıklı olmalıydı, değil mi?”
“Daha on yaşındaydı.”
“Şey… bu cidden çok erkenmiş.” Onu teselli etmek istercesine omzunu sıvazladı.
Roxy bir süre ayaklarının dibindeki toprağa dik dik bakmaktan başka bir şey yapamadı. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu; düşünemiyordu da. Buradan sonra ne yapması gerektiğinden bile emin değildi.
Sürücü tekrar konuşmadan önce tartarak ölçülü sözlerle onu sessizce izledi. “Aslında bir Fittoa Bölgesi mülteci kampı var. Gidip görmek ister misin? Yani, on yaşındaki bir çocuğun olanlardan sağ çıkması zor olurdu ama yine de belli olmaz.”
Roxy başını hızla kaldırdı. “Gideceğim!” Rudeus’tu bu ne de olsa. Kesinlikle iyiydi. Hayatta kalmak için o kıvrak zekasını kullandığına şüphe yoktu. Kesinlikle turp gibiydi, o yerleşim yerinde yaşıyordu.
Bir kez daha o tek umut kırıntısına sımsıkı tutundu.
***
Mülteci kampı çok sayıda ahşap binadan oluşuyordu ve kabaca bir köy büyüklüğündeydi. Çok sayıda insan oradan oraya koşturuyordu. Tasasız olmaktan fersah fersah uzaklardı; üzerlerine çökmüş karanlık, ağır bir hava vardı.
Asura Krallığı’nda böyle bir şey göreceğim hiç aklıma gelmezdi, diye düşündü Roxy.
Roxy’nin bildiği Asura Krallığı dünyanın en zengin ülkesiydi. Oradaki insanların yüzü iyimserlikle doluydu ve baktığınız her yerde gülümsemeler vardı. Yiyecek bol, canavarlar azdı. Yaşaması en kolay yerdi.
Burada ise tek bir tebessüm bile bulunmuyordu.
Yerleşim yerinde yiyecek sıkıntısı yok gibiydi. Burası oldukça bereketli bir bölgeydi. Çimleri söküp yiyebildikleri sürece aç kalmazlardı. Açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya olmadıkları sürece yüzleri gülüyor olmalıydı. Bir felaket yaşanmış olsa bile işler İblis Kıtası’ndaki kadar vahim değildi. Ya da en azından öyle düşünüyordu ama önündeki manzara karşısında kaşlarını çatmadan edemedi.
Mülteci kampında geçici bir maceracı loncası vardı. Hüznün en koyu olduğu yer, normalde çeşitli taleplerin asılı olduğu panonun önüydü.
Evini ve ailesini kaybetmiş bir adam orada durmuş feryat ediyordu. “Bu ne ya, bu da ne böyle! Tam altı ay, buraya geri dönmem tam altı ay sürdü lanet olsun! Laura, Francis, neden hepiniz öldünüz?!” Ailesini kaybetmişti ve sadece onları değil; evini, toprağını, zanaatının aletlerini, sahip olduğu her şeyi yitirmişti. Yürek parçalayan çığlıklarını dinlemek zordu ama hiç kimse onun feryat figan etmesine engel olamıyordu.
“Tanrım! Bunların hepsi senin suçun mu yani?!” Bir rahip, Millis dini örgütünün simgesi olan meslek aletlerini yere fırlattı. “Artık inanmayacağım! Siz tanrı falan değilsiniz; sadece bizimle alay edip bizi öldürüyorsunuz! Acımasız iblislerden farkınız yok!” Yüzü nefretle dolu bir hâlde göklere bakıp lanetler savurdu. Orada başka Millis inananları da vardı ama hiçbiri tanrılara dua etmiyordu.
Bir tüccar kendi boğazını kesmeye çalışıyordu, ancak etrafındakiler onu durdurdu. “Bırakın beni!”
“Hey, kes şunu! Ölmenin ne faydası var? Yaşarsan hâlâ başına güzel şeyler gelebilir!”
“Y-Yaşarsam mı?! Buna cidden inanıyor musun? Kahretsin, b-ben kendi hayatımdan… hayatımdan daha önemli bir şey kaybettim! Lütfen, sadece… ölmeme izin verin! Kahretsin, kahretsin, kahretsin!” Adam çömelip ağlamaya başladı, yüzü çaresizlikle buruşmuştu. Bütün vücudu titriyordu.
Burası korkunç bir yerdi. Herkesin yüzünden keder akıyordu.
Roxy daha önce hüznün bu denli hâkim olduğu bir yer görmemişti. Pek çok insanın ölümüne tanık olmuş, kendisi bile defalarca katliam sahnelerinden kaçmıştı. İlk kez böylesine katıksız bir ıstırap mekânına şahit oluyordu.
Bu boşuna bir çaba olabilir, diye düşündü.
Ağır atmosferin etkisine kapılıp gözyaşlarına boğulacak gibi oldu ama kendini toparlayıp bilgi arayışına koyuldu.
***
Bir saat geçti.
Roxy olan bitenin ana hatlarını öğrendi. Gökyüzü tuhaf bir hâl aldıktan sonra, Fittoa Bölgesi üzerinde büyük çaplı bir mana felaketi meydana gelmişti.
Tam olarak bir patlama sayılmazdı ama gerçekten de dört bir yana yayılmıştı. Fittoa Bölgesi'ndeki her şey bu felaket tarafından yutulmuş ve dünyanın dört bir yanındaki rastgele noktalara ışınlanmıştı. Binalar ve ağaçlar tamamen yok olmuş, geriye sadece orada bulunan insanlar dağılmıştı. Bazıları bölgeye geri dönmeyi başarmış, ancak memleketlerinden geriye hiçbir şey kalmadığını görünce tüm umutlarını yitirmişti.
“Gerçekten korkunç,” diye mırıldandı Roxy ilan panosuna bakarken. Ölen ya da kaybolan kişilerin adları sıra sıra dizilmişti. Yanlarına aile fertlerine yönelik mesajlar ve Yolculuklarınız sırasında bu kişiyi görürseniz lütfen buraya getirin gibi talepler asılmıştı.
İlan panosunun en dikkat çekici kısmı, Fittoa derebeyinin adı altında asılmış, görülmemiş sayıda kayıp ve ölü hakkında bilgi isteyen bir talepti.
Bir maceracı olarak Roxy işini fazlasıyla yapmıştı. Hayatında hiçbir zaman bu kadar çok taleple dolu, bu denli çaresiz ve yürek parçalayıcı bir ilan panosu görmemişti. Bu felaketin yol açtığı yıkımın ne kadar geniş bir alana yayıldığı apaçık ortadaydı.
Belki de buraya gelirken ölenler ve kaybolanlar listesindeki birine rastlamıştı. Aniden yeniden ortaya çıkan insanlarla ilgili dedikodular duymuştu. Elbette o zamanlar buna kulak asmamıştı; her zaman böyle boş laflar dönerdi. Keşke bir şeyler hatırlayabilseydi, buradaki insanlara biraz olsun faydası dokunabilirdi.
“Hayır…” Başını iki yana sallayarak düşünce silsilesini oracıkta kesti. Buraya gelmek için Merkezi Kıta'yı boydan boya geçen en büyük anayolu kullanmıştı. Sahip olduğu herhangi bir bilgiyi muhtemelen şimdiye dek başkası çoktan bildirmişti.
“…”
Roxy bunun yerine bakışlarını ölenler listesine çevirdi ve isimleri sırayla incelemeye başladı. Felaketin boyutuna rağmen ölenlerin listesi nispeten kısaydı ve isimlerin hiçbirini tanımıyordu.
Buna karşılık, kayıp kişilerin listesi bakması acı verecek kadar uzundu. Hepsinin başka yerlere ışınlandığı düşünülürse bu mantıklıydı. Elbette bazısı canavarların saldırısına uğrayıp öldürülmüş, geride kimliklerini teşhis edecek hiçbir kalıntı bırakmamıştı. İnsanı anında öldürebilecek pek çok yer vardı: dağ zirveleri, havanın ortası ya da denizin içi. Bazı ölümlerin doğrulanmış olması bile inanılmazdı.
“İşte burada.”
Roxy kaşlarını çattı. Rudeus ve diğerlerinin isimlerini kayıp şahıslar sütununda buldu.
Rudeus Greyrat. Zenith Greyrat. Lilia Greyrat. Aisha Greyrat.
Lilia'nın Paul'ün eşlerinden biri olduğunu biliyordu; Rudeus mektuplarından birinde bundan bahsetmişti. Paul ve Norn'un isimlerinin üstü çizilmişti. Her ihtimale karşı ölenler listesine bir kez daha baktı. Orada yoktular; bu da hayatta olmaları gerektiği anlamına geliyordu. Öte yandan, haklarında hiçbir bilgi olmadığı anlamına da gelebilirdi. Kısa süren bir rahatlama anı yaşadı. “En azından şimdilik ölmediklerine sevinebilirim.”
Dalgın bir şekilde mesaj panosunu tekrar gözden geçirdi. Yazanların çaresizliği öylesine barizdi ki.
Roxy, memleketteki kendi anne babasının iyi olup olmadığını merak etti. Onlarla kavga edip köyünden ayrılalı epey zaman geçmişti. Son zamanlara kadar, kısmen bir Migurd ırkı üyesi olduğu için, zamanın akışına pek dikkat etmemişti. Aylar hızla akıp gitmişti. Belki de en azından bir mektup göndermeliydi.
“Bu…”
Panoda bir mesaj buldu. Yazan Paul Greyrat'tı.
Rudeus'a,
Zenith, Lilia ve Aisha kayıp. Norn güvende, benim yanımda. Şu anda nerede olduğunu bilmiyorum ama yalnız olsan bile buraya geri dönmeyi başaracağından eminim. Bu yüzden en son seni arayacağım.
Şimdilik Millis Kıtası'na gidiyorum. Zenith'in doğup büyüdüğü yer orası. Lilia'nın memleketine ve evine de haber gönderdim. Senin Merkezi Kıta'nın kuzeyini aramanı istiyorum. İçlerinden birini bulursan aşağıdaki bilgilerden bana ulaş.
Zenith, Lilia, eğer ikinizden biri bunu görürse lütfen siz de bana ulaşın.
Beni ya da ailemi tanıyan veya Kara Kurdun Dişi'nin eski üyeleri olan herkes, lütfen aramama yardım edin. Kara Kurdun Dişi üyelerinin bana karşı karmaşık duygular beslediğinden eminim. Bunu örtbas etmenizi istemeyeceğim. Yüzüme istediğiniz kadar bağırabilirsiniz. Çizmelerinizi yalamamı isterseniz, yalarım. Tüm mal varlığım yok oldu, bu yüzden size ödeme yapamam ama lütfen. Ailemi aramama yardım edin.
İletişim bilgileri:
Millis Kıtası, Kutsal Millis Ülkesi'nin Başkenti Millishion, Maceracılar Loncası. Grup Adı: Buena Köyü Sakinlerini Arama Müfrezesi. Klan Adı: Roa Bölgesi Kayıp Şahısları Arama Derneği.
—Paul Greyrat'tan
Paul hayattaydı. Bunu bilmek içine su serpti. Rudeus mektuplarında Paul'den yakınmıştı ama görünüşe göre Paul böyle durumlarda özellikle güvenilirdi.
Roxy durup düşündü. En doğrusu aramaya yardım etmekti. Ne de olsa o aileye borçluydu. Birçok sebepten ötürü onlarla geçirdiği iki yılı hâlâ sevgiyle anıyordu. Yardım etmeye fazlasıyla istekliydi.
Pekâlâ, yapalım şu işi, diye karar verdi. Kararını verdiği anda zihni hızla çalışmaya başladı. Ama kimi aramalıyım ve nasıl?
Kara Kurdun Dişi, muhtemelen Paul'ün macera grubunun adıydı. O insanlar muhtemelen Rudeus'u da Lilia'yı da tanımıyordu. Fakat Paul, Rudeus'u en sona bıraktığı için, onun yerine çocuğu kendisi aramaya karar verdi. Paul, Rudeus'un Fittoa'ya döneceğini düşünüyor gibiydi ama o çocuk uyum sağlama konusunda son derece becerikliydi. Işınlandığı yer neresiyse oraya yerleşmiş olması da aynı derecede muhtemeldi. Eğer öyleyse, ona ne olduğunu anlatıp geri getirmesi gerekirdi.
Öyleyse Rudeus'u arayacağım. Peki, nereden başlamalı?
Paul, Kutsal Millis Ülkesi'nin başkentine gitmişti. Bu da yol boyunca, özellikle üç yerde benzer mesajlar bıraktığı anlamına geliyordu: Asura Krallığı'nın sınırları, Ejderha Kral Krallığı'nın doğu limanı ve Kutsal Millis Ülkesi'nin batı limanı.
Bu durumda, bu yerlerin ötesini aramalıydı. Yani Merkezi Kıta'nın kuzeyi, Begaritt Kıtası ve İblis Kıtası. Bu üçünden biri. Begaritt'e daha önce hiç gitmemişti ama oranın labirentler ve canavarlarla dolu olduğunu duymuştu. İblis Kıtası'nın coğrafyasına bir miktar aşina olsa da, oraya tek başına yolculuk etmek tehlikeliydi.
Güvenli bir rota istiyorsa, en iyisi kuzey bölgesi olurdu. Fakat tam da bu yüzden diğer ikisinden birine gitmeliydi. Bir grup bulup onun yerine o iki bölgeden birine yolculuk edebilirdi.
Güzel. Artık kararını verdiğine göre, burada oyalanmanın bir anlamı yoktu. Ejderha Kral'ın doğu limanına doğru yola çıkacaktı. Oradan Begaritt Kıtası'na ya da İblis Kıtası'na giden bir grup arayacaktı.
Bunu kararlaştırdıktan sonra Roxy hızla harekete geçti. Yolculuk hazırlıklarını tamamlayıp mülteci kampından ayrıldı.
Garip bir şekilde, sadece yola koyulmak bile hüzün perdesini kaldırmaya yetti. Sadece bu da değil, Rudeus'un hâlâ hayatta olduğuna dair inancı attığı her adımla daha da güçlendi.
Hepsiyle bir kez daha olsa bile aynı masaya oturmak istiyorum, diye düşündü ayakları onu güneye taşırken.
Bu, Roxy Migurdia'nın uzun yolculuğunun başlangıcıydı.
Ek Bölüm:
Orman Tanrıçası
Asura Krallığı'nın hemen doğusunda, dağların hemen ardında, Merkezi Kıta'nın tam ortasında, bölgenin hâkimiyeti için birbiriyle savaşan bir sürü küçük ulusun oluşturduğu bir alan vardı. Ülkelerin kurulup çok geçmeden yıkıldığı ve yeniden inşa edildiği bu yere yerliler Çatışma Bölgesi derdi.
Çatışma Bölgesi'ndeki küçük ülkelerden biri Markien Paralı Asker Ülkesi'ydi. Adını taşıdığı ulu paralı asker tarafından kurulan bu ülke, ekonomisini komşu ülkelere paralı asker göndermeye dayandıran savaşçı bir ulus hâline gelmişti.
Markien'in köşelerinden birine tünemiş bir meyhane vardı. Orada, bir paralı asker diğerine omzundaki yara izlerinden biriyle övünüyordu.
“Heheh, şu ize bak! Bunu Rudomin savunması sırasında aldım.”
“Ooo, o savaş mı! Çetin geçmişti, ha?”
“Sen nerede konuşlanmıştın?”
“Arus Kalesi'nin doğu kapısında. Orası cehennem gibiydi. Şu harika, pek sevgili sağ kolumu kaybetmeye ramak kalmıştı.”
“Cehennem bile orada olanları tarif etmeye yetmez. Kanatlardan kuşatıldığınızı ve birliklerinizin yerle bir edildiğini duymuştum!”
“Rudomin Savunma Muharebesi'nde sizin başınıza gelenlerden pek farklı sayılmaz. İkmal hatlarınız kesildiği için yiyeceğiniz bile kalmamış diye duydum.”
Markien Paralı Asker Ülkesi, diğer tüm ulusları eşit şekilde ve ayrım gözetmeksizin desteklerdi. Gönderdikleri paralı askerlerden inanılmaz derecede korkulurdu. Birlikleri ulu savaşçılardan oluşur, komutanları soğukkanlı ve temkinli olur, taktikçileri ise askeri taktiklerde üstün başarı gösterirdi. Savaşa girdiklerinde, müttefiklerini istisnasız zafere taşşırlardı. Savaş meydanında zaferin ve korkunun simgesiydiler. Markien paralı askeri olmak işte böyle bir şeydi.
“Oradan sağ çıkmış olmamız inanılmaz.”
“E, Orman Tanrıçası'nın lütfu denir işte buna.”
Paralı askerlerden biri göğüs cebinden bir kolye ucu çıkardı. Ahşaba oyulmuş bir kabartma vardı; hayvan benzeri kulakları olan bir kadının profiliydi bu.
Bunu gören diğer paralı asker belindeki kısa kılıcı kınından çıkardı. Kılıcın namlusu boyayla kırmızıya boyanmıştı. “O zaman bir kadeh de Orman Tanrıçası Laine'in şerefine!”
“Gelecek savaşlarda da galip gelen biz olalım! Şerefe!”
Bir ellerinde eşyaları, diğer ellerinde şarap kadehleriyle iki paralı asker, içkinin son damlasına kadar içti. Onların dua etme biçimi buydu.
“Ahh, nefis bir şey bu!”
“Evet, savaştan sonra içki şart. Markien'in malları buraların en iyisi.”
“Kadınları da öyle!”
“Bundan sonra geneleve uğrayalım mı o zaman?”
“O kısmı Tanrıça'dan saklayalım bari.”
“Ahahaha!”
İkili neşeyle kadeh kaldırırken gece akıp gitti.
Orman Tanrıçası Laine, Markien paralı askerlerinin tanrısıydı. Efsaneye göre, yüz yıl önce Markien Paralı Asker Ülkesi çöküşün eşiğindeyken ortaya çıkan Kurtuluş Tanrıçası'ydı. Ülkenin efsanevi başkomutanlarından birine yol göstererek ülkeyi felaketten kurtarmıştı.
Bu efsane sayesinde pek çok Markien paralı askeri, ölümün eşiğine geldiklerinde Orman Tanrıçası'nın bir anda ortaya çıkıp kendilerini kurtaracağına inanırdı. İşte bu yüzden ona dua ederlerdi.
Ne var ki işin tuhafı, koca dünyada Orman Tanrıçası Laine'e inanan tek bir ülke vardı, o da Markien Paralı Asker Ülkesi'ydi. Neden sadece bu ülkeye özgü böyle bir gelenek vardı peki?
Cevap, gerçekten de pek ilginç bir hikâyeydi.
***
Zırhlı Ejderha Yılı Dört Yüz On Yedi.
Asura Krallığı'ndaki Işınlanma Olayı'nın yaşandığı yıldı. Paralı Asker Kral Markien'in henüz çiçeği burnunda Markien Paralı Asker Ülkesi'nin kuruluşunu ilan etmesinin üzerinden iki yıl bile geçmemişti. Ülke çöküşün eşiğindeydi ve büyük bir krizle karşı karşıyaydı.
Bu nadir görülen bir durum değildi. Çatışma Bölgesi'nde küçük ülkeler sürekli kurulur ve yıkılırdı. İnsanlar tüm bölgeyi ele geçirip daha da büyük bir ülke kurma hırsıyla kendi ülkelerini inşa etmek için uygun bir fırsat kollar, ancak bu hayalin paramparça olup dağılmasıyla baş başa kalırlardı. Markien Paralı Asker Ülkesi de bu döngünün kurbanlarından biriydi yalnızca; aynı kaderi paylaşmak üzere olan düzensiz bir ulustu, ne bir eksik ne bir fazla.
Yine de hiçbir şey sebepsiz yere gerçekleşmezdi. Yıkımlarına giden yoldaki ilk adımları diplomasi olmuştu. Ekonomisi paralı asker konuşlandırmaya dayanan ülke, gelişmekte olan bir ülkeden beklenenin ötesinde bir ulusal ve askeri güce sahipti. Fakat sorunlarının asıl kaynağı da tam olarak buydu.
Markien ile en yakın temasta bulunan iki ülke, Dikuto Krallığı ve Broze İmparatorluğu, bu paralı asker ülkesinden son derece tedirgindi. Ona karşı entrikalar çevirdiler ve diplomatik ilişkiler koptuğunda, her iki ülke de aynı anda Markien'e savaş ilan etti.
Her ne kadar bir paralı asker ülkesi olsa da diğer iki ulusun birleşik gücü karşısında çaresizdi. Markien şiddetli bir direniş sergiledi sergilemesine, ancak önemli bir kalenin aniden teslim olması ve peş peşe kaybedilen büyük muharebelerin ardından topraklarının yarısını kaybetti.
Ülke için bir gelecek yoktu. Böyle düşünen paralı askerler ya başka ülkelere kaçtı ya da vatan haini oldu. Sonradan Markien'in Son Muharebe Alanı olarak anılacak olan nihai savaş, büyük bir havzada gerçekleşti.
Markien tüm askeri gücünü topladı ve iki müttefik ülkeye karşı mevzilendi. O ana kadar iki ülke saldırılarını ayrı ayrı başlatmıştı, ancak bu havza iki tarafında da canavarlarla kaynayan ormanların bulunduğu önemli bir geçiş noktasıydı. Bu durum havzada manevra yapma kabiliyetlerini kısıtlıyordu. Birleşmek zorundaydılar.
Havzanın bu kadar kilit bir nokta olmasının sebebi de buydu. Markien düştüğünde, diğer iki ülkenin başkentin etrafındaki bölgede hâkimiyet kurabilmesi için burayı kontrol etmesi gerekecekti. Üstelik bu iş bittikten sonra Dikuto Krallığı ile Broze İmparatorluğu arasında patlak verecek çatışmayı hayal etmek de hiç zor değildi.
Markien bu iki ülke arasındaki gergin ilişkiden faydalanmaya çoktan çalışmıştı, ancak askeri gücü anlamlı bir direniş gösteremeyecek kadar zayıflamıştı. Ülkenin çökmesini engellemeye çalışmaktan başka bir şeye güçleri yetmiyordu.
***
Markien Paralı Asker Bölüğü'nün üçüncü biriminin yüzbaşısı Bigott Mercenal, on adamını ormanın derinliklerine doğru yönlendirdi. Ejin Ormanı denen bu yer canavarlarla kaynıyordu. Civarda yaşayanların oybirliğiyle dile getirdiğine göre, ezelden beri bu bölgenin hükümdarı oradan geçişi yasaklamıştı. Oduncular bile Ejin Ormanı'na girmeyi reddediyordu. Bu da ordularla oradan geçmenin imkânsız olduğu anlamına geliyordu. Şimdiki savaşta bile Markien'in iki düşman ülkesi ormana yaklaşmaktan kaçınıyordu.
Kral Markien bundan faydalanmaya karar verdi. Birlikleri ormanı aşıp iki düşmanından birine sürpriz bir saldırı düzenleyecekti. Basit ama etkili bir plan.
Yine de Markien'in askeri gücü eskisi gibi değildi. Sırf ormana girmek bile, türlü canavarların saldırısına uğradıklarında sayılarını büyük ölçüde azaltırdı. Güçlü bir baskın düzenlemek bir yana, sadece kaynakları heba ediyor gibi görünüyorlardı.
Stratejileri tam da burada devreye giriyordu. Bir önceki savaşta birkaç Broze İmparatorluğu zırhı ele geçirmişlerdi. Askerlerinden bazılarına bunları giydirecek, ardından Dikuto İmparatorluğu'na arkadan saldıracaklardı.
İki ülke, Markien alt edilene dek geçici bir ittifak kurmuştu. Bu bittiğinde, fethettikleri toprakların kontrolü için kaçınılmaz olarak birbirleriyle savaşmaya başlayacaklardı. İki ülke de kendileri için en kârlı yöntemlerin neler olacağını düşünmeye başladığından, tansiyon şimdiden yüksekti. İttifaklarının kopması ve aralarında çatışma çıkması için tek bir küçük kıvılcım yetecekti. Markien'in amacı da buydu.
Gözü pekliği ve kararlılığıyla tanınan Bigott Mercenal, operasyonun başına getirildi. Ormandan geçecek ve küçük bir paralı asker birliğiyle güçlü bir gizli saldırı düzenleyecekti.
İnanılmaz derecede tehlikeli bir girişimdi. Başarsalar bile sağ dönemeyeceklerdi. Hatta yakalanmamak için kendi canlarına kıymak zorunda kalabilirlerdi. Kimliklerini ele verebilecek hiçbir şey taşıyamazlardı. Kim olduklarını veya nereden geldiklerini kimse bilmemeliydi. Bu görevden kazanılacak hiçbir şan şeref yoktu. Aksine, vatan haini olarak öleceklerdi.
Buna rağmen Bigott, Markien'e şöyle demişti: “Endişelenmeyin, zira hikâyelerimiz nesilden nesile aktarılacak. Tıpkı efsanevi İkiz Tanrılar Migus ve Gumis gibi, büyük savaşlarından birinde bu ülkeyi zafere taşıyan kahramanlar olarak yaşamaya devam edeceğiz. Bu başlı başına bir onur değil midir?” Bigott, Laplace'a karşı savaşta ölen 400 yıl önceki efsanevi kahramanlar ile kendisi arasındaki benzerliği görerek bu görevi üstlenmişti.
Emri altında on adam vardı. Üçü Kuzey Tanrısı Tarzı Orta seviye kılıç ustasıyken, diğer yedisi üç kılıç tarzıyla da bağı olmayan paralı askerlerdi. Bigott'un kendisi Kılıç Tanrısı Tarzı İleri seviye bir kılıç ustasıydı, ancak ekiplerinde şifacı yoktu ve aralarından hiçbiri de öyle aman aman becerikli değildi.
Bu diyarlarda büyücüler birlikler için değerli varlıklardı, ancak son savaşa hazırlandıkları için Markien harcanabilir piyonlardan oluşan bir takıma büyücü ayıramazdı. Gerçek zafer, ülkenin hem düşmanları arasında bir savaş tetiklemesini hem de bu fırsatı değerlendirip galip gelmesini gerektiriyordu.
Pöh, böyle bir şey yapacağım hiç aklıma gelmezdi, diye düşündü Bigott, kendiyle alay edercesine gülerek.
Bigott paralı asker olmak için doğmuştu. Bir paralı asker grubunun içine doğmuştu. Annesi ona hamileyken babası savaşta ölmüş, kendisi doğduktan kısa bir süre sonra da annesi savaşta can vermişti. Köle olarak satılmış ve sonradan Markien Paralı Asker Bölüğü'ne dönüşecek olan yapı tarafından satın alınmıştı. Kılıç kullanmayı ve savaşmayı orada öğrenmişti. O zamandan beri sadece para ve hayatta kalmak için yaşamıştı. İşin sonunda onur için savaşacağı kırk yıl düşünse aklına gelmezdi.
Sanki bir krallığın şövalyesiymişim gibi, diye düşündü. Herkes onur uğruna sadece şövalyelerin öldüğünü bilirdi. Ama sonra Bigott'un aklına bir fikir geldi. Belki de bir şövalyeyimdir. Markien'in bir şövalyesi.
Böyle düşünmek onu gururlandırıyordu. Çok uzun bir süre boyunca hiçbir yere ait olmamıştı. Markien'e evi diyebilmeyi ancak büyük zorluklar sayesinde başarmıştı. Şimdiyse onu korumak için savaşacaktı. Geçmişte bu ideallerle fazla duygusal oldukları gerekçesiyle alay ederdi, ama şimdi benzer bir durumda olduğundan o kadar da kötü görünmüyorlardı.
“Komutanım, az kaldı.”
“Gevşemeyin. Buraya kadar gelmişken insan eliyle öldürülmek istemeyiz.”
“Haha, haklısınız.”
O ana kadar çok az canavarla karşılaşmışlardı. Bütün gün yürümüşler ve sadece iki kez çatışmaya girmişlerdi. Mucize gibi bir şeydi.
Buna rağmen adamlarından birini kaybetmişti. Olabildiğince dikkatli ilerliyorlardı, ancak gür otların arasına gizlenmiş bir Kızıl Yaprak Kaplanı vardı. Görünmeden saldırmış ve bir asker ölmüştü. Fakat canavar zaten ağır yaralıydı ve birinden kaçıyor gibiydi. Kızıl Yaprak Kaplanı bu ormandaki canavarların en korkuncuydu. Dünyada bunu kim yapmış olabilirdi ki?
Bu ormanın hükümdarı olan kişi olabilir miydi? diye düşündü Bigott.
Ormanın hükümdarına dair söylentileri daha önce duymuştu. Beş metreden uzun, devasa, kertenkele benzeri bir gövdeye sahip A sınıfı bir canavar olan Karentosaurus. Gerçekten var olup olmadığını bilmiyordu, ama varsa, B sınıfı bir Kızıl Yaprak Kaplanı'nı ağır yaralı bırakabilecek güçte olacağı kesindi.
Bu da böyle bir yaratığın saldırısına uğrarlarsa ne kendisinin ne de geriye kalan dokuz adamının oradan sağ çıkamayacağı anlamına geliyordu. Bu yüzden eskisinden bile daha temkinli bir şekilde ilerledi.
Neyse ki ormanda yol alma konusunda tecrübeliydi; canavarlarla karşılaşmaktan kaçınmaya yetecek kadar tecrübesi vardı. Şayet denk gelirse de, en azından yaratık yardım çağırmadan önce onu öldürecek güce sahipti. Bunu başarabildikleri sürece sorun olmazdı.
Ne yazık ki böyle düşünenler sadece Bigott ve adamları değildi.
“Ne?!”
“Ha?!”
Bigott ne olduğunu anlayamadan, adamlarıyla birlikte başka bir gruba denk geldi. Bu birlik de on kişiden oluşuyordu. Bir araya geldiklerinde yirmi kişilik bir grup oluşturuyorlardı ve hepsi de Broze İmparatorluğu'nun zırhlarını kuşanmıştı. Tek fark, Bigott ve adamlarının sahte olmasıydı.
“Siz oradakiler, birliğinizin adını verin!” Parıl parıl parlayan, dikkat çekici bir zırh kuşanmış bir adam Bigott'un önünde durdu ve kimliğini açıklamasını talep etti.
“Kılıçları çekin! Hiçbiri sağ dönmesin!” Bigott soruyu duymazdan geldi ve bunun yerine kılıçlarını çekip düşmanın üzerine atılan adamlarına bağırdı.
“Kaçaklar, ha?! Geberin!” Broze İmparatorluğu Komutanı, onların saldırıya geçmesinin ardından durumu böyle yaftaladı. Yanılıyordu ama bu yapılması gerekeni değiştirmiyordu. “Öldürün onları! Broze'un savaştan kaçan korkaklara ihtiyacı yok!”
Broze askerleri çevikti.
“Gah!”
“L-lanet olsun!”
Göz açıp kapayıncaya kadar Bigott'un iki adamı biçilmişti. Birkaç dakika içinde savunmaya çekilmek zorunda kaldılar. Broze İmparatorluğu'nun askerleri inanılmaz derecede yetenekliydi. O sırada bilmiyordu ama aslında İmparator'un kişisel muhafızlarıyla savaşıyorlardı.
Muhafızların İmparator'dan uzakta, burada, ormanda ne işi vardı? Bir saat önce yaşanan bir olay yüzündendi. Broze İmparatoru, askerlerine moral vermek için bizzat ordugâhlarında teftişe çıkmışken aniden ormandan bir canavar fırlayıp saldırmıştı. Yaratık çabucak saf dışı bırakılmıştı ancak İmparator arbedede ufak bir çizik almış ve sonrasında tıbbi müdahale görmüştü. Yine de askerlerinin gözleri önünde saldırıya uğradığı gerçeği değişmiyordu.
Morallerin bozulduğunu sezen İmparator, muhafızlarına harekete geçmelerini emretmişti. Gidin ve büyük, azılı bir canavarın postunu getirin, diye buyurmuştu. Böylece yere serilen yaratıkla dövüştüğünü ve yarayı bu şekilde aldığını iddia edebilecekti.
Muhafızlar derhal ormanın yolunu tutmuştu. Gizemli bir şekilde hiçbir canavarla karşılaşmamış, onun yerine Bigott ve birliğine denk gelmişlerdi.
“N-neden burada...?”
Bigott'un adamlarının en güçlüsü, Broze muhafızları tarafından kolayca katledildi.
“Zaten bildiğinize eminim ama ben İmparatorluk Muhafızları'nın kaptanıyım, Klein Dinoltas! Su Azizi Klein! Cidden kazanabileceğinizi mi sanıyorsunuz?!”
“Lanet olsun!”
“Direnmeyi bırakıp teslim olun, o zaman en azından canınızı bağışlayabiliriz!”
Bigott paniğe kapıldı. Teslim olmalarının hiçbir yolu yoktu. Yakalanıp sorgulanırlarsa sahtekâr oldukları ortaya çıkardı. Markien düşerdi. Ardından Broze İmparatorluğu ile Dikuto Krallığı savaşırdı. Kimin kazanacağını bilmiyordu ama her iki durumda da böylesine güzel anılara sahip olduğu ülke yok olup giderdi.
Öte yandan başka seçeneği de yoktu. Açıkça güçleri yetmiyordu ve bu böyle devam ederse yok olmaları kaçınılmazdı.
Özür dilerim, Markien. Bigott içten içe saygı duyduğu yoldaşlarından özür diledi. İşte tam o anda olanlar oldu.
“Graaaaghh!”
Devasa bir kertenkele üzerlerine doğru uçarak geldi. Tam beş metrelik gövdesi canlı bir yeşildi ve o heybetli bedeni, içinden kanlar fışkıran açık yaralarla doluydu. Birbirine düşman iki grubun arasına dalıp yere yığılırken ağzından kırmızı köpükler saçılıyordu. Sonra, hemen bir an ardından…
“Aaah!”
Peşinden vahşi bir canavar fırladı. Bu canavar, kertenkelenin kafasının üzerine inip kılıcını kafatasından içeri saplarken vahşi bir savaş narası attı. Kertenkele, can vermeden önce acı dolu son bir çığlık kopardı.
“Gah!”
Daha az önce ne olduğunu idrak etmelerine fırsat kalmamıştı. Kertenkeleyi katlettikten sonra bile o vahşi canavar durmadı. Yere sıçradı ve göz açıp kapayıncaya dek İmparator'un korumalarından ikisini biçiverdi.
“Ne yapıyorsun sen?!”
Bigott bir an için bunun ormanın efendisi olması gerektiğini düşündü. Fakat bu vahşi canavar bir insan suretindeydi. Sıcak kahverengi bir ten, alev kırmızısı saçlar ve dimdik duran iki canavar insan kulağı. Elinde bir de kılıç tutuyordu. Tek ağızlı, ince, tekinsiz bir kırmızı renkte parıldayan ve üzerinde bir yazıt bulunan bir kılıçtı bu.
Korumaların yüzbaşısı Klein öne çıkarak, “Kimsin sen?!” diye bağırdı.
“Hrrr!” Canavar cevap vermedi. Yalnızca karşısında kılıç tutan bir düşmanın varlığına tepki gösterdi.
“Aaah!”
“Kahretsin, karşılık verin!”
Bir savaş narasıyla canavar Klein'a saldırdı. Klein bir Su Aziziydi. Su Tanrısı Ekolü, kişinin her türlü saldırıyı savuşturmasına ve karşılığında ölümcül bir karşı darbe indirmesine olanak tanıyan bir kılıç ekolüydü.
En azından öyle olması gerekiyordu.
“I-Işığın Uzun Kılıcı… D-demek Kılıç Tanrısı Ekolü bu…?”
Canavarın kılıcı Klein'ınkiyle buluştuğunda, Klein'ın kılıcı ikiye ayrıldı. Ardından Klein'ın zırhında bir yarık belirdi; darbe sırasıyla giysilerini, tenini, kaslarını ve son olarak kemiklerini biçip geçti. İşte o an, Klein'ın alt ve üst yarısı birbirinden ayrıldı. Komutanlarının gövdesi ıslak bir patırtıyla önlerine düşerken Broze korumaları kılını bile kıpırdatamadı.
“Nasıl cüret edersin!”
“Komutanımız!”
“İntikamını alacağız!”
Hepsi de Su Tanrısı ya da Kılıç Tanrısı Ekolünde Orta Seviye kılıç ustalarıydı. İnkâr edilemez derecede güçlüydüler. Yine de…
“Gaaah!” Canavar uludu. Kan kırmızısı kılıcının her savruluşunda, o adamlar teker teker deşildi. Canavar bir ışık huzmesi gibi hareket ediyordu. Sesi bile insanı geri püskürtmeye yeterdi. Kimse ona denk olamazdı. Birkaç dakika içinde tüm muhafız birliği yok edildi.
“…”
Bigott ve adamları kıpırdayamadı bile. Az önce ne olduğunu hiç anlayamamışlardı. Canavar bir anda ortaya çıkmış ve ezici bir güç gösterisiyle yoluna çıkan her şeyi yerle bir etmişti. Ama neden? Ne amaçla?
“Hrrr!”
Onlara doğru bakıyordu. Gözlerinden akıl firar etmişti. Şimdi Bigott ve adamlarına dikilen, kana susamışlıkla dolu bu gözler, korkularını katbekat artırıyordu. Üzerindeki kıyafetler açıktı saçşıktı ama dehşet, hissedebilecekleri her türlü çekim duygusunu bastırıyordu.
Doğruydu; bu canavar bir kadındı. Bir kadın suretine sahipti. Bunu fark ettiği anda, Bigott'un zihninin arka odalarındaki çarklar dönmeye başladı.
Kendisine kılıç kullanmayı öğreten Kılıç Azizi'nin anlattığı hikâyeydi bu. O Kılıç Azizi, Kılıç Kutsal Toprakları'nda eğitim görmüş, Kılıç Tanrısı Ekolü'ne mensup adil ve onurlu bir savaşçıydı. Neden paralı asker olmaya karar verdiğini söylemezdi ama geçmişteki eğitim deneyimlerinden bahsederdi.
Oradaki diğer kişilerden biri şiddet doluydu, kimseyi dinlemezdi. Neredeyse kuduz bir köpek gibiydi. Beni aşıp Kılıç Kralı oldu ama kötü biri değildi. Sadece bir aptaldı. Uç durumlarda kontrolünü kaybedip çıldırdığı ve dost düşman ayırt etmeksizin herkese saldırdığı için herkes ondan nefret ederdi.
O hikâyedeki kılıç ustası, şimdi tam karşısındaki kadındı. Tarif tıpatıp uyuyordu.
Tek dizinin üzerine çöküp başını öne eğerek, saygı ve boyun eğiş sergileyen hocasının ona öğrettiği Kılıç Tanrısı Ekolü selamına geçerken, “Yoksa siz…” diye seslendi ona. “Kılıç Kralı Leydi Ghislaine Dedoldia mısınız?!”
Bunu söylediği an canavar hareketsiz kaldı. Kısa bir süre sonra Ghislaine aklını başına topladı.
“Hakkınızda pek çok söylenti duymuştum ama sizinle böyle bir yerde karşılaşacağımı hiç hayal etmezdim.”
Sözlerine karşılık vermedi. Bunun yerine kan çanağına dönmüş gözleriyle ona dik dik baktı ve gayet dobra bir tavırla sorguladı: “Sen oradaki, kızıl saçlı, on iki yaşlarında bir kız gördün mü? Ya da on yaşlarında yetenekli bir büyücü olan bir oğlan?”
“Hayır, görmedim.” Başını iki yana salladı, kadının sözlerini zihninde tarttı. Yaklaşık on iki yaşında kızıl saçlı bir kız. Yaklaşık on yaşında bir büyücü çocuk. Hayatında buna benzer pek çok köle görmüştü ama bu civarda hiç görmemişti. Hem burası Ejin Ormanı'ydı. Canavarlarla dolu bir yerdi. Böyle bir yerde çocukların ne işi olacağını düşünüyordu ki?
“Anladım. Yolunuza çıktığım için kusura bakmayın.” Ghislaine uzaklaşmaya başladı. Birkaç adım attıktan sonra aniden durdu, başını yana eğerek geriye baktı. “Bu arada, burası neresi?”
Bigott da başını yana eğdi. Ona Merkez Kıta'nın güney yarısının en kuzeyinde yer alan Çatışma Bölgesi'nde olduğunu söyledi. Ardından Markien Paralı Asker Ülkesi'nin kuzey kesimindeki bir ormanda bulunduklarını açıkladı.
Bigott ve adamları bir operasyonun ortasındaydı. Aslında laf anlatacak vakitleri yoktu ama kadın az önce onların canını bağışlamıştı; onu kızdırırlarsa sıradaki kurbanlar kendileri olabilirdi. Bu onun kriz yönetimi çabasıydı.
“İmkânsız.” Ghislaine inanamıyordu. Kendini nasıl burada bulduğunu anlayamıyordu.
Bigott içinde bulunduğu durumun ayrıntılarını sordu. Ghislaine, Asura Krallığı'nın Fittoa Bölgesi'nde genç bir kıza korumalık yaparken saldırıya uğramışlardı. Ne olduğunu anlayamadan bir ışık tarafından yutulmuş ve kendini bu ormanda bulmuştu. Canavar sürüleriyle savaşırken savaşın heyecanına kapılmış ve yakınına gelen her şeyi katleden bir gözü dönmüşe dönüşmüştü.
“Her halükarda, burası Çatışma Bölgesi'nin Markien Paralı Asker Ülkesi. Bundan şüpheniz olmasın.”
“Demek öyle.” Ghislaine düşünmek için duraksadı.
Bigott kadının ne düşündüğü hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Beş uzun saniyenin ardından Ghislaine nihayet gökyüzüne baktı.
“Öyleyse Asura'ya dönmek için güneye gitmeliyim.”
Kendisine rehberlik etmesi için güneşi kullanarak dosdoğru güneye döndü. Bu, Bigott ve adamlarının ilerlediği istikametin ta kendisiydi.
“Lütfen bekleyin. O istikamette kurulmuş bir düşman kampı var.”
“Ne olmuş yani?”
“‘Ne olmuş yani’ derken? Ne yapmayı planlıyorsunuz yani?”
“Yoluma çıkan herkes biçilir. Bu kadar.” Gözlerinde öyle bir vahşet vardı ki aklının hâlâ başında olup olmadığından şüphe ettirdi. Bigott bir şey diyemedi. Onu böylesine kışkırtan neydi acaba?
“Umarım Rudeus, Leydi Eris’in yanındadır ama tıpkı benim gibi ikisinin de başka bir yere ışınlanmış olma ihtimali var. Acele etmeliyim.”
Bunu duyunca anladı. Pek de farklı değiliz, diye düşündü. O iki çocuk, bilhassa kızıl saçlı kız, Kılıç Kralı için her şeyden daha önemliydi. Kendisi için kıymetli olanı korumak adına canını dişine takmıştı.
“Madem öyle, yolun bir kısmını neden birlikte gitmiyoruz? Bizim de o tarafta halletmemiz gereken bir iş var.”
“Pekala.”
Nedense Bigott kendini fazlasıyla gururlu hissetti. Hedefleri farklı olsa da bu Kılıç Kralı ile omuz omuza durduğunu, korumak istediği bir şey uğruna savaştığını hissediyordu.
Bigott, adamları ve Ghislaine ormandan sıyrılıp Dikuto Krallığı’na arkadan saldırdılar. Şansları yaver gitmişti. Markien ile savaş başlar başlamaz tüm birlikler önlerindeki hedefe odaklanmıştı.
Broze İmparatoru, korumalarının geri dönmemesini şüpheli buldu. Dikuto Krallığı’nın birliklerine bir pusu planladığından ve korumalarının bu komployu keşfettikten sonra öldürüldüğünden şüphelendi. Ne de olsa Dikuto kralının ana ordusu ormana yakındı. Daha derinlerde saklanan birlikleri olması muhtemel görünüyordu.
Aslında Dikuto kralı bir korkaktı ve Broze İmparatorluğu tarafından bir baskına uğramamak için sırtını ormana vererek kamp kurmuştu. Bu etkenlerin birleşimi, daha sonra Bigott’un başarısını getirecekti.
Ghislaine uludu ve Bigott adamlarını savaşa sürerken vahşi bir nara attı. Dikuto kralının çadırının kurulu olduğu düşman kampının tam ortasına daldılar.
Kral bu ani saldırı karşısında dehşete düştü. Zırhlarını görünce, Broze İmparatoru’nun ormandan sinsi bir taarruz başlattığını sandı hemen. Yanındaki bir görevliye seslenip Broze İmparatorluğu’na saldırı emri verdi. Ardından kargaşadan sığınacak bir yer aramaya koyuldu.
Yalnızca on saniye sonra Ghislaine kılıcıyla Dikuto kralını paramparça ederek canını aldı. Yaşasaydı Bigott ile adamlarının Broze İmparatorluğu’ndan olmadığını anlayıp emirlerini geri çekebilirdi belki, ancak bir kraliyet fermanı mutlak güce sahipti. Dikuto Krallığı, Broze İmparatorluğu’na karşı hücuma kalktı.
Broze İmparatorluğu böyle bir saldırının geleceğini tahmin ettiğinden, zamanlaması karşısında hazırlıksız yakalansalar da direnmeyi başardılar. İşte o anda Markien Paralı Asker Ülkesi silaha sarıldı. Üç taraflı bir meydan savaşı patlak verdi.
Bigott kendini düşmanlarla çevrili buldu ama hâlâ hayattaydı. Dikuto Krallığı’nı bu saldırının Broze İmparatorluğu’nun işi olduğuna inandırarak ölmek onun göreviydi, yine de hayata tutunmaya devam ediyordu. Adamlarıyla yolları çoktan ayrılmıştı ve yanı başındaki tek müttefiki tek bir savaşçıydı.
Orada, tam önündeydi. Kılıcının ışığı parıldayıp düşmanı biçerken onun esmer sırtının gölgesini takip etti. Daha önce hiç bu kadar güven veren bir silüet görmemişti. Onun kanadını korumaktan büyük bir gurur duyuyordu.
Sonunda etraflarında Dikuto Krallığı’nın zırhları görünmez oldu. Bunun yerine Broze İmparatorluğu’nun askerleriyle çevrildiler. İmparatorluk, kan kırmızısı kılıçlı bir kadının aralarına dalmasıyla şaşırsa da onun Dikuto Krallığı’nın adamlarını biçişini izlemiş ve Broze zırhı içindeki Bigott’un onun yanını kolladığını fark etmişti. Bigott ile Ghislaine’i müttefik sandılar.
İşte o anda Markien dalga dalga hücum etti. Arkalarında savaş başlayınca iki müttefik ülke sarsıldı. Yalnızca ittifak bağları değil, düzenleri de bozulmuştu. Dezavantajlı olması gereken Markien, düşmanın ön hatlarını yarıp geçti.
Kaotik bir muharebe başladı. Şiddetli çatışmanın ortasında Bigott, Ghislaine’den koptu ama yoldaşlarına yeniden katılmayı başardı. Bigott’u tanıyan ve etrafında sağlam bir hat oluşturan Markien paralı askerlerinden sevinç naraları yükseldi. Bigott geri çekilmek yerine ön saflarda kalarak savaşmaya devam etti.
Askerler çamura ve kana bulanmış, etraflarında olup bitenin pek de farkında olmadan savaş olanca şiddetiyle sürdü.
Bigott sol gözüne bir ok yedi. Acı içinde kıvranarak bundan sorumlu olan okçuyu aradı. İşte o anda gördü.
Gözlerinin önünde cereyan edişini izledi. Göze çarpan bir sancağın altında, gösterişli bir Broze zırhı giymiş kara sakallı bir adam duruyordu. Bigott, o adamın, yani Broze İmparatoru’nun kafasının esmer tenli bir kadın tarafından uçurulduğu andaki kırmızı parıltıyı gördü.
“Ha, hah, hahaha!” Güldü ve o güldükçe savaş devam etti. Ve hayatta kaldı.
Nihai savaş, Markien Paralı Asker Ülkesi’nin zaferiyle sonuçlandı.
***
Başarıları sayesinde Bigott Mercenal generallik rütbesine yükseldi. Bir intihar görevini başarıyla tamamladığı ve Dikuto kralını infaz ettiği için efsanevi bir kahraman ilan edildi.
Bundan sonra Bigott Mercenal, Markien Paralı Asker Ülkesi’nin en seçkin Büyük Generallerinden biri olarak tanınmasını sağlayacak olağanüstü işler başarmaya devam etti. Ancak bu, başka bir zamanın hikâyesidir.
O kesin savaş bittikten sonra, Büyük General Bigott garip bir şey yapmaya başladı. Üzerine dişi bir canavar ırkının profili kazınmış bir kolye takmaya ve kılıcının namlusunu kırmızıya boyamaya başladı. “Bu bir uğur tılsımı.”
Adamları onu taklit etmeye başladı ve hikâyelerini duyanlar da aynı yolu izledi. Bu gelenekler yayılarak günümüzdeki halini alana dek devam etti.
Nasıl bir uğur tılsımı olduğu sorulduğunda Bigott şöyle yanıt verirdi: “O savaşta bir tanrıça bana yardım etti. Ben de onun izinden gidiyorum.”
Orman Tanrıçası Laine işte bu sözlerden doğdu. Ghislaine ismini Merkezi Kıta’nın güneyindekilerin telaffuz etmesi zordu, bu yüzden şiveleriyle değişen adı Laine’e dönüştü. Ormandan çıkagelmiş, büyük generalin hayatını kurtarmış ve Kurtuluş Tanrıçası olmuştu. Orman Tanrıçası Laine.
Sonraki yüz yıl boyunca Markien’in Koruyucu Tanrıçası olarak tapınıldı ve pek çok askerin yüreğine dayanak oldu. Elbette gerçek Ghislaine’in bu unvandan haberi yoktu.
Ghislaine ondan sonra nereye gitti? Hâlâ hayatta mıydı? O savaştan sağ çıkıp Asura Krallığı’ndaki evine dönebilmiş miydi? O çok kıymetli Küçük Hanım’ına tekrar kavuşabilmiş miydi?
Bigott Mercenal’in bunu bilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Yazar Hakkında:
Rifujin na Magonote
Gifu Vilayeti’nde ikamet ediyor. Dövüş oyunlarını ve kremalı pufları çok seviyor. Let’s Become Novelists web sitesindeki yayımlanmış diğer eserlerden ilham alarak Mushoku Tensei web romanını yazdı. Kısa sürede okurların desteğini kazandı ve web sitesinde yayımlanmaya başlamasından itibaren bir yıl içinde sitenin genel popülerlik sıralamasında 1. sıraya yerleşti.
Yazar, “Hayatımızda gereksiz olduğunu düşünerek bir kenara attığımız şeylerin arasına, bizim için gerçekten kıymetli olanlar karışmış olabilir,” diyor.
Okuduğunuz için teşekkürler!
EDİTÖR:GAZOZ
Prolog
Bölüm 1: Küçük Hanımın Şiddeti
Bölüm 2: Her Şey Plana Göre mi?
Yan Hikâye: Sonrası ve Boreas Usulü Selamlaşma
Bölüm 3: Hırçınlığı Hız Kesmiyor
Bölüm 4: Personel Toplantısı ve Pazar Günü
Bölüm 5: Küçük Hanım On Yaşına Basıyor
Bölüm 6: Yabancı Dil Öğrenmek
Bölüm 7: Kesin Söz
Bölüm 8: Dönüm Noktası
Prolog
Kaçıyordum.
Peşimdeki alt tarafı vahşi bir hayvandı ama kaçmaktan başka çarem yoktu. Yüreğimi dehşet kaplamıştı. Merdivenleri ikişer ikişer tırmandım, bahçeyi boylu boyunca aştım ve büyüyle çatıya tırmanırken yol boyunca tökezleyip durdum.
“Nereye kayboldu?!”
Yaratığın korkunç sesi yankılanırken amansızca peşimden geliyordu.
Kondisyonumun fena olmadığını sanırdım. Ne de olsa son birkaç yıldır uzun mesafeler koşuyor, kılıç talimi yapıyordum. Şimdiyse paramparça olan özgüvenimle alay edercesine, o yaratık kızıl saçlarını savurarak arkamdan öyle bir geliyordu ki soluklanmaya bile fırsat bulamıyordum.
Pes etme, dedim kendi kendime. Araya ne kadar mesafe koyarsam koyayım, dikkatim dağıldığı anda yakalayacaktı beni.
Hah, hah. Nefesim tükenmişti. Daha fazla koşamayacaktım. Ondan kaçış yoktu. Geriye kalan tek çare saklanmaktı. İnleyerek merdivenlerin gölgesine, süs bitkisinin ardına sığındım.
Yaratığın gürleyen sesi malikanede yankılandı. “Seni asla affetmeyeceğim!”
Bu sözler dizlerimin bağını çözdü.
Benim adım Rudeus Greyrat. Yedi yaşındayım. Şimdilerde açık kahverengi saçlı, al yanaklı sevimli bir oğlan olsam da önceki hayatımda otuz dört yaşında, işsiz bir bakirdim. Bir eve kapanandım.
O hayatımda anne babamın cenazesine bile gitmeyince kapının önüne konmuştum. Çaresizlik içinde dolanırken bir kamyonun altında kalıp ölmüştüm. Ama kaderin bir cilvesi olsa gerek, anılarımı kaybetmeden bir bebek olarak reenkarne oldum.
Ölmeden önce bir çöp yığınından farksızdım ama yaptığım hataların farkına varıp son yedi yıldır düzgün bir hayat yaşamak için canla başla çabaladım. Buranın dilini öğrendim, büyü çalıştım ve kılıç talimi yaptım. Yeni anne babamla aram gayet iyi; üstelik Sylphie adında sevimli bir çocukluk arkadaşı bile edindim. Gelgelelim Sylphie ile aynı okula gidebilmek için okul masraflarını çalışıp kazanacağımı söyleyince, babam beni buraya, Roa Hisarı'na postaladı.
İşverenim olan Küçük Hanım'ın maddi desteğine karşılık, burada beş yıl geçirip onun dersleriyle ilgilenmem gerekiyordu.
İşte şu ana kadarki hikâyem böyle.
“Çık dışarı! Seni pestil edeceğim!”
Gölgede sinmiş beklerken yaratığın sözleri içime korku saldı. Ufacık bir kız çocuğu bedenine bürünmüş bu öfke timsalinden ölesiye korkuyordum.
Ne mi oldu?
Cevabı bulmak için bir saat öncesine dönelim…
Bölüm 1:
Küçük Hanımın Şiddeti
Roa Şehri'ne vardığımda akşam olmuştu.
Buena Köyü ile Roa Şehri arabayla bir günlük, yani altı yedi saatlik mesafedeydi. Ne çok yakın ne çok uzak, tam kıvamında bir mesafe. Roa, bu civarın en büyük yerleşim yerlerinden biri olan, cıvıl cıvıl bir şehirdi.
Gözüme çarpan ilk şey hisarın surları oldu. Şehri çevreleyen, yedi sekiz metre yüksekliğinde sapasağlam surlardı. Devasa kapıdan at arabaları girip çıkıyordu. Bizim arabamız da kapıdan geçerken sıra sıra dizilmiş tüccar tezgahlarını gördüm.
Şehre girer girmez beni bir at tavlası ve bir han karşıladı. İnsanlar bir aşağı bir yukarı kaynaşıp duruyordu: tüccarlar, kasabalılar ve hatta zırhlara bürünmüş savaşçılar. Tıpkı bir fantastik romandan fırlamış gibiydi.
Gözüm, insanların yığınla eşyayla oturduğu bir bekleme yerine takıldı. Bu da neyin nesi acaba? diye geçirdim içimden.
“Ghislaine, şunun ne olduğunu biliyor musun?” diye sordum yanımdakine.
Tıpkı bir hayvan gibi kulakları ve kuyruğu vardı; üzerindeki dar deri zırh, koyu kahverengi teninin büyük kısmını açıkta bırakıyordu. Uzun boylu ve kaslı bir kılıç ustasıydı.
Kılıç Tanrısı Tarzı'nda yedi aşama vardı ve Ghislaine Dedoldia, Kılıç Kralı unvanını alacak kadar etkileyici yetenekleriyle tepeden üçüncü sırada yer alıyordu. Bana kılıç sanatını öğretecek kişi oydu.
Benim için ikinci bir usta sayılırdı.
“Sen…” Ters bir tavırla bana döndü. “Benimle dalga mı geçiyorsun?” Öyle fena kaşlarını çattı ki yerimden sıçradım.
“Yok, sadece… oranın ne olduğunu merak ettim. Bilmediğim için bana söylersiniz diye ummuştum.”
“Ah, afedersin. Onu mu kastediyordun?” Ağlamak üzere olduğumu görünce alelacele açıklamaya girişti. “Orası posta arabası bekleme alanı. İnsanlar şehirler arasında seyahat ederken genelde bunu kullanır. Diğer seçenek de bir seyyar satıcıya para verip arabasına binmektir.”
Araba ilerledikçe Ghislaine her yeri tek tek işaret edip bana anlatmaya devam etti. Şurası silah demircisi, şurası meyhane, şurası Macera Loncası’nın bir şubesi ve şu tarafa hiç uğramamak daha iyi. Ghislaine’in sert bir yüzü vardı ama aslında nazik biriydi.
Bir sokak köşesini döndüğümüzde hava değişti. Maceracılara hitap eden dükkânlar, bir silah demircisi ve bir zırh demircisi sıralanmıştı; daha iç kısımlarda ise kasaba halkına yönelik dükkânlar diziliydi. Ara sokakların derinliklerine ise konutlar gizlenmişti.
Düşününce, şehri istila edecek olanlar dışarıdan içeriye doğru saldırmak zorundaydı. Bu yüzden şehrin, iç kısımlara doğru gidildikçe evlerin büyüdüğü ve dükkânlardaki malların lüksleştiği bir yapıda inşa edilmiş olması gayet doğaldı. Merkeze ne kadar yakın yaşıyorsan, o kadar zengindin.
Şehrin tam ortasında devasa bir bina yükseliyordu. Ghislaine, “Orası lordun malikânesi,” dedi.
“Malikâneden çok bir kaleye benziyor.”
“E yani, ne de olsa burası tahkimatlı bir şehir.”
Roa, köklü bir geçmişe sahip kadim bir şehirdi. Dört yüz yıl önce, iblis ırkına karşı verilen savaşta savunmanın son kalesiydi. Şehrin merkezinde bir kale olmasının sebebi de buydu. Yine de böylesine heybetli bir geçmişe sahip olmasına rağmen, imparatorluk başkentindeki soylular günümüzde Roa’yı maceracılarla dolu kaba saba bir taşradan ibaret görüyordu.
“Buraya geldiğimize göre, ders vereceğim Küçük Hanımefendi yüksek bir sosyal statüye sahip olmalı.”
Ghislaine başını iki yana salladı. “Pek sayılmaz.”
“Ha?” Lordun malikânesi tam karşımızdaydı. Hesabıma göre burada yaşayanlar yalnızca yüksek mevkideki insanlar olabilirdi. Tahminim yanlış mıydı?
Ben bunu düşünmeye başlar başlamaz, arabacı malikânenin kapı muhafızına hafifçe başıyla selam verdi.
“O zaman Lordun kızı olmalı.”
“Hayır.”
“Değil mi?”
“Pek sayılmaz.”
Sözlerinin ardında gizli bir anlam var gibiydi. Ne olabilirdi ki?
Araba durdu.
Malikâneye girdiğimizde bir uşak bizi kabul odası gibi görünen bir yere götürdü. Karşılıklı duran iki kanepeyi işaret etti.
Bu hayatımdaki ilk mülakatım olacaktı. Havalı davranmalıydım.
“Lütfen şöyle buyurun.”
Ben kanepeye otururken Ghislaine sessizce kenara çekilip odanın köşesinde nöbete durdu. Kesin tüm odayı görebilmek için o noktayı seçti, diye düşündüm. Önceki hayatımda olsaydım, çok fazla anime izlemiş ortaokullu bir ucube olduğunu sanırdım.
“Küçük Bey birazdan döner. O gelene kadar lütfen burada bekleyin.”
Uşak, pahalı görünen bir fincana çay olduğunu tahmin ettiğim bir içecek doldurdu. Ardından geri çekilip odanın kapısında beklemeye başladı.
Tüten içecekten bir yudum aldım. Fena değildi. Çaylardan pek anlamazdım ama pahalı bir şeye benziyordu. Adam Ghislaine’e doldurmadığına göre, misafir muamelesi gören tek kişinin ben olduğum açıktı.
“Nerede o?!”
Odanın dışından, öfkeli ve yeri göğü inleten ayak sesleri eşliğinde gürleyen bir ses duyuldu.
“Burada mı?!”
Kapılar sertçe açıldı ve içeri iri yarı, kaslı bir adam girdi. Elli yaşlarında olmalıydı. Koyu kahverengi saçlarındaki beyaz tellere rağmen hayatının baharında gibi görünüyordu.
Fincanı bırakıp ayağa kalktım ve derin bir reverans yaptım. “Tanıştığımıza memnun oldum. Benim adım Rudeus Greyrat.”
Burun delikleri genişledi. “Hıh, daha kendini tanıtmayı bile bilmiyorsun!”
“Efendim, Lord Rudeus daha önce Buena Köyü’nün dışına hiç çıkmadı. Hâlâ çok genç, eminim adab-ı muaşereti öğrenmeye vakti olmamıştır. Kusuruna bakmasanız…”
“Sen de kapa çeneni!”
Bu azarlama uşağı anında susturdu.
Evin efendisi buysa, işverenim de oydu, değil mi? Bayağı öfkeliydi doğrusu. Bende eksik bulduğu bir şeyler olmalıydı. Kendimi tanıtırken olabildiğince kibar davranmaya çalışmıştım ama belki de buralarda soylu görgü kuralları farklıydı.
“Hıh. Demek Paul kendi oğluna terbiye öğretmeyi bile lüzumlu görmemiş!”
“Babamın resmiyetten nefret ettiği, bu yüzden de babasının evini terk ettiği söylenir. Bana hiçbir şey öğretmemesinin sebebi de muhtemelen budur.”
“Daha şimdiden bahaneler! Tıpkı onun gibisin!”
“Babam gerçekten o kadar çok bahane uydurur muydu?”
“Evet! Ağzını her açtığında bir bahane. Altını ıslatsa bir bahane! Kavgaya tutuşsa bir bahane! Okulu assa bir bahane!” Adam gerçekten açmıştı ağzını yummuştu gözünü. “Sen bile! Terbiye öğrenmek isteseydin öğrenirdin! Öğrenmemenin tek sebebi hiç çaba göstermemiş olman!”
Bir yanım ona hak veriyordu. Büyü ve kılıç eğitimine o kadar dalmıştım ki başka bir şey öğrenmeye çalışmamıştım. Belki de fazla dar görüşlü davranmıştım.
En iyi karşılık hatamı kabul etmekti. “Haklısınız. Görgü kurallarını bilmemem tamamen benim kusurum. Bunun için özür dilerim.”
Başımı eğerken ayağını yere öyle bir vurdu ki zemin gıcırdadı. “Yine de! Terbiyesizliğine savunmalar dizmek yerine mertçe çaba gösterdiğini takdir edeceğim! Burada kalmana izin veriyorum!”
Neler döndüğünü pek anlamamıştım ama en azından kalabileceğimi söylemişti.
Bunun üzerine evin efendisi arkasını döndü, dik ve sert adımlarla odadan çıkıp gitti.
“Kendisi Fittoa Bölgesi’nin lordu Sauros Boreas Greyrat’tır. Aynı zamanda Efendi Paul’ün amcasıdır,” dedi uşak.
Demek lord oydu. Bu denli hiddetli olması beni yöneticilik becerileri konusunda endişelendirdi. Gerçi buralarda çok fazla maceracı vardı, bu yüzden sağlam bir lord olmak için belki de böyle baskın bir kişilik gerekiyordu.
Bir dakika. Uşak az önce Greyrat ve amca mı demişti? Yani, bu demek oluyordu ki… “O zaman benim büyük amcam mı oluyor?”
“Evet.”
Biliyordum.
Demek Paul, araları limoni de olsa bir aile ferdiyle olan bağını kullanmıştı. Böylesine soylu bir aileden geldiği aklımın ucundan bile geçmezdi. Bayağı ayrıcalıklı bir çocukluk geçirmişti.
“Neler oluyor Thomas? Kapıyı ardına kadar açık bırakmışsın.” Kapı eşiğinde biri belirdi: parlak kahverengi saçlı, zayıf, çelimsiz bir adam. “Görünüşe göre Babamın keyfi yerinde. Bir şey mi oldu?”
Hükümdara baba dediğine göre Paul’ün kuzeni olduğunu tahmin ettim.
Uşak, “Genç Efendi geldi. Kusura bakmayın,” dedi. “Az önce Efendimiz, Lord Rudeus ile görüştü. Kendisinden pek memnun kalmış gibiydi.”
“A-ha. Eğer babamın hoşlandığı türden biriyse… belki de yanlış bir seçim yapmışımdır?” Karşımdaki kanepeye oturdu.
Ah, doğru ya, kendimi tanıtmam gerek, diye hatırladım.
“Tanıştığımıza memnun oldum. Adım Rudeus Greyrat.” Az önce yaptığım gibi derin bir reverans yapıp başımı eğdim.
“Ah evet, ben de Philip Boreas Greyrat. Soylular birbirlerini sağ ellerini göğüslerine koyup başlarını hafifçe öne eğerek selamlarlar. Yanlış tavrınla babamı kızdırmış olmalısın, değil mi?”
“Böyle mi?” Onun yaptığını tekrarlayarak başımı hafifçe eğdim.
“Evet, aynen öyle. Gerçi az önceki denemen de fena sayılmazdı. Yine de kibarcaydı. Bir hizmetkâr babamı o şekilde selamlasaydı herhalde pek memnun olurdu. Şimdi lütfen, otur.” Gürültülü bir patırtıyla kendini kanepeye bıraktı.
Ben de onun gibi yerime oturdum. Ve işte mülakat başlıyor.
“Ne kadarını duydun?”
“Burada beş yıl geçirip Genç Hanımefendi'ye ders verirsem, Sihir Üniversitesi'nin harç masraflarını karşılamaya yetecek kadar para verileceği söylendi.”
“Hepsi bu mu?”
“Evet.”
“Anlıyorum.” Elini çenesine koydu ve düşüncelere dalmış gibi masaya dik dik baktı. “Kızlardan hoşlanır mısın?”
“Babam kadar değil.”
“Öyle mi? O zaman geçtin.”
B-bir dakika, ne? Bu biraz fazla hızlı olmadı mı?
“Şu anda o kızın sevdiği yegâne kişiler görgü kuralları eğitmeni Edna ve kılıç eğitmeni Ghislaine. Şimdiden beşten fazla kişiyi kovdum. Bunların arasında imparatorluk başkentinde öğretmenlik yapmış bir adam bile vardı.” Birinin imparatorluk başkentinde öğretmenlik yapmış olmasının, bu işte iyi olduğu anlamına gelmeyeceğini ima ettiğini anladım.
“Peki bunun kızlardan hoşlanıp hoşlanmamamla ne ilgisi var?”
“Hiçbir ilgisi yok. Sadece Paul, sevimli bir kız için elinden gelenin en iyisini yapacak türden bir adamdı. Ben de senin muhtemelen aynı olduğunu düşündüm.” Omuz silkti.
Asıl omuz silkmesi gereken bendim. Lütfen bizi aynı kefeye koyma.
“Dürüst olacağım, senden pek bir beklentim yok. Sadece Paul’ün oğlu olduğun için bir şans vereyim dedim.”
“Haklısınız, bu gerçekten çok dürüstçeydi,” dedim.
“Ne yani, yapabileceğine güveniyor musun?”
Hayır, zerre güvenmiyordum. Yine de bu durumda söylenebilecek bir şey değildi bu. “Kendisiyle bizzat tanışmadan bir şey diyemem.”
Üstelik bu işte çuvallayıp başka bir iş aramak zorunda kalırsam Paul’ün benimle nasıl alay edeceğini şimdiden tahmin edebiliyordum. Biliyordum, hâlâ sadece bir veletsin işte, derdi kesin. Hiç sırası değildi. Teknik olarak benden daha genç birinin beni hor görmesine katlanamazdım.
Hmm…
“Bakın, gidip onunla tanışacağım ve eğer bana zorluk çıkaracak gibi durursa… numaralarımdan birini deneyebilirim.” Önceki hayatımdan kalma bazı bilgileri kullanmak için bir fırsattı bu. Şımarık, velet bir kıza laf dinletmenin mükemmel yoluydu.
“Numara mı? Ne demek istiyorsun?”
Ona basitçe açıkladım. “Ben Küçük Hanım'ın yanındayken hanenize bağlı birinin bizi kaçırmasını sağlayacağız. Sonra da ikimizin kaçıp buraya sağ salim dönebilmesi için okuma, yazma ve aritmetik becerilerimin yanı sıra büyümü de kullanacağım. İşin özü bu.”
Philip bir an boş boş baktı, ardından durumu kavrayarak başını salladı. "Yani kendi rızasıyla ders çalışmasını sağlamaya çalışıyorsun. İlginç. Ama işe yarayacağından emin misin?"
"Yetişkinlerin onu buna zorlamasından daha çok işe yarayacağını düşünüyorum."
Bu, anime ve mangalarda sıkça kullanılan bir kurguydu: Ders çalışmaktan nefret eden bir çocuğun, paçayı kurtarmak için zekasını kullanmasını gerektiren bir olaya karıştıktan sonra eğitimin önemini anlaması. Bütün bunları tezgahlayanın kendi ailesi olması pek de fark etmezdi, değil mi?
“Bunu sana Paul mu öğretti? Bir kızı tavlama yollarından biri olarak mı?”
“Hayır. Babamın kadınlar arasında popüler olmak için bu kadar ileri gitmesine gerek yok.”
“Popüler, ha… Pfft.” Philip kahkahayı bastı. “Doğru ya. Her zaman popülerdi o. Zaten hiçbir şey yapmasına gerek kalmaz, kızlar kendiliğinden ayağına gelirdi.”
“Beni tanıştırdığı herkes metreslerinden biri çıktı. Ghislaine bile.”
“Evet, onu acayip kıskanıyorum.”
“Buena Köyü'nde geride bıraktığım çocukluk arkadaşıma bile el atar diye korkuyorum.”
Bu sözler ağzımdan çıkar çıkmaz içimi bir endişe kapladı. Beş yıl sonra… Sylphie o zamana kadar epey büyümüş olurdu. Eve döndüğümde onu babamın haremine katılmış bulmaktan nefret ederdim.
“Endişelenme. Paul sadece yetişkin kadınlarla ilgilenir.” Philip bunu söylerken odanın köşesindeki Ghislaine'e baktı.
“Ha.” Ne demek istediğini anladım. Ghislaine'in kesinlikle çok… gelişmiş bir vücudu vardı. Düşününce Zenith ve Lilia da öyleydi. Ne mi gelişmişti? Göğüsleri tabii ki.
“İçin rahat olsun, alt tarafı beş yıl. Biraz serpilebilir ama damarlarında elf kanı aktığı için o kadar büyüyeceğini sanmam. Paul bile o kadar azgın bir canavar değildir.”
Buna güvenebilir miydim ki? Hem Sylphie'nin yarı elf olduğunu nereden biliyordu? Belki de Buena Köyü'nde geçirdiğim zamanlara dair hiçbir şeyin sır kalmadığını varsaymak en iyisiydi.
“Ben daha çok senin kızımı baştan çıkarıp çıkarmayacağından endişeleniyorum.”
“Daha yedi yaşındayken bundan neden endişeleniyorsunuz ki?” Tanrım, ne kadar kaba bir laf. Hiçbir şey yapacak değildim. Olur da kendi rızasıyla bana aşık olursa, e, bu benim suçum olmazdı.
“Paul senin hakkındaki mektubunda, vaktini kadınlarla oynaşarak harcadığın için seni uzağa yolladığını yazmıştı. Şaka sanmıştım ama planını dinledikten sonra şüphelenmeye başladım.”
“Tek sebebi Sylphie'den başka arkadaşımın olmamasıydı.” Kendisini mükemmel, itaatkar kadınıma dönüştürmeye çalıştığım arkadaşım. Ayrıca, onu hiç alakadar etmezdi.
“Neyse, konuşarak bir yere varamayız. Kızımla tanışman gerek. Thomas, onu kızımın yanına götür.” Philip ayağa kalktı.
Ve böylece, nihayet onunla tanıştım.
***
Kibirli. Onu gördüğümde aklıma gelen ilk şey buydu. Benden iki yaş büyüktü, gözleri keskin ve kısıktı, saçları ise dalgalıydı. Üstelik saçları öyle saf bir kızıla çalıyordu ki sanki birisi üzerine bir kova boya dökmüş gibiydi.
Hakkındaki ilk izlenimim hırçın olduğuydu. Bir gün bir güzele dönüşeceğine şüphe yoktu ama çoğu erkeğin onunla başa çıkamayacağını tahmin edebiliyordum. Belki iflah olmaz bir mazoşistseniz… Şey, tamam, belki o kadar da kötü değildi.
Her hâlükârda tehlikeli biriydi. Ona yaklaştıkça içgüdülerim adeta çığlık çığlığa beni uyarıyordu.
Ama öylece kaçıp gidemezdim. Bu yüzden Philip'in bana tembihlediği gibi onu selamladım. “Tanıştığıma memnun oldum. Ben Rudeus Greyrat.”
“Hıh!” Bana şöyle bir baktı ve tıpkı büyükbabası gibi burun delikleri kabardı. Kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturmuş, bana tepeden bakıyordu—benden uzun olduğu için hem mecazi hem de gerçek anlamda. Yüzünü ekşiterek, “Bu da ne böyle, benden küçük bu! Bir de bana ders mi verecekmiş? Dalga geçmeyi kesin!” dedi.
Biliyordum işte; gururu fazlasıyla tavan yapmıştı. Ama öylece geri adım atamazdım. “Yaşın bununla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum,” dedim.
“Öyle mi?! Benimle bir derdin mi var senin?!” Sesi öyle gür çıktı ki kulaklarım çınladı.
“Demek istediğim küçük hanım, benim yapabildiğim ama sizin yapamadığınız şeyler olduğu.”
Bunu söylediğim an, öfkesinin somut bir tezahürüymüşçesine saçları dik dik oldu sanki.
Korkunçtu.
Hadi ama, henüz on yaşına bile basmamış bir kızdan neden korkmak zorundaydım ki!
“Pek bir havalısın bakıyorum! Sen beni kim sanıyorsun acaba?!”
Korkumu bastırıp cevap verdim. “İkinci dereceden kuzenimsiniz, değil mi?”
“İkinci mi…? O da ne demek be?”
“Yani babam, babanızın kuzeni oluyor. Bir başka deyişle, büyük amcamın torunusunuz.”
“Ne saçmalıyorsun sen?! Hiçbir şey anlamadım!”
Belki de bunu ifade etmenin en iyi yolu bu değildi? Belki de sadece akraba olduğumuzu söylemeliydim. “Paul’ü duymuşsunuzdur herhalde?”
“Tabii ki hayır!”
“Ha, anladım.” Bu beklenmedik bir şeydi. Görünüşe göre onun kim olduğunu bilmiyordu. Gerçi nasıl bir akrabalık bağımız olduğunun pek de bir önemi yoktu. Daha önemli olan şey onu konuşturmaktı. Ne de olsa bir video oyununa ilk başladığınızda, bir NPC ile aranızdaki ilişkiyi geliştirmenin en iyi yolu onunla defalarca konuşmaktır.
Tam böyle düşünürken elini kaldırdı ve bana bir tokat yapıştırdı.
“Ha…?” Çok ani olmuştu. Yüzümün ortasına öylece vurmuştu. Hafifçe afallamış bir hâlde, “Bana neden vurdunuz?” diye sordum.
“Benden küçük olduğun hâlde böyle havalara girdiğin için!”
“Demek öyle.” Tokadı bastığı yanağım hâlâ yanıyordu. Sızlıyordu. Bu acıttı işte, diye düşündüm.
Onun hakkındaki ikinci izlenimim ise şiddete meyilli olduğuydu.
Görünüşe göre başka seçeneğim kalmamıştı. “Pekâlâ, öyleyse bu jestinize karşılık vereceğim.”
“Ne?!”
Cevap vermesini beklemeden ben de ona bir tokat patlattım. Şılakkk! Pek de hoş bir ses çıkmamıştı.
Neyse, insanlara tokat atmaya alışkın olmadığım için muhtemelen zayıf kalmıştı. Sorun değil. En azından acıyı hissetmişti, diye kendimi teselli ettim. “Şimdi anladınız mı—”
Tokat yemenin nasıl hissettirdiğini, diyecektim ki gözümün ucuyla saçlarının dikildiğini ve yumruğunu geriye çektiğini gördüm. Tıpkı Buda'nın ilahi ve gazap dolu muhafızlarından biri olan Nio heykellerinin duruşunu almıştı.
Tam bunu düşündüğüm anda yumruğu yüzüme indi. Sendelemeye başladığım an bacağı bacağıma takıldı. Ardından eli göğsüme sertçe çarpıp beni yere serdi. Birkaç saniye içinde üzerime tünemişti bile. Neler olduğunu anlayamadan kollarımı dizlerinin altına kıstırıvermişti.
N-nasıl? Kıpırdayamıyor muyum? Panikledim. “Hey, bekle!”
Düştüğüm dehşetin sesi, onun kükremesiyle boğulup gitti. “Sen kime el kaldırdığını sanıyorsun be?! Pişman edeceğim seni!”
Yumruğu bir balyoz gibi üzerime indi. “Ah, ay, acıyor! Dur, ne, hayır, dur!”
Büyümü kullanarak kurtulmayı başarana kadar beş yumruk yedim. Bacaklarım altımda titrese de kendimi dik durmaya zorlayıp karşı saldırı için ona doğru döndüm. Rüzgâr büyüsünden bir dalgayla yüzünün ortasına vurdum.
“…Bunun yanına kâr kalacağını sanıyorsan yanılıyorsun.” Saldırım onu sarsmıştı ama bir an olsun durduramadı. Yüzünde şeytani bir ifadeyle üzerime doğru uçarcasına atıldı.
Yüzündeki ifadeyi gördüğüm anda hatamı anladım. Tökezleyerek kaçmaya başladım. O, alışık olduğum türden bir soylu hanımefendi değildi. Anlık hislerine göre kararlar alan o kaprisli, bencil tiplerden değildi. Daha çok bir manganın serseri ana karakteri gibiydi!
Belki büyümle onu pataklayabilirdim ama bunun beni dinlemesini sağlayacağından şüpheliydim. Toparlanmak için zaman kollar, sonra da intikam için geri dönerdi. Ona her defasında büyüyle vurabilirdim ama azmi asla kırılmazdı.
Bir manga ana karakterinin aksine, pis dövüşecek bir tipe de benziyordu. Merdivenlerin tepesinden kafama bir vazo fırlatabilir ya da gölgelerin arasından tahta bir kılıçla üstüme atılabilirdi. Aldığı hasarın on katını geri ödetmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Fırsatını bulduğu an hiçbir şeyi esirgemezdi.
Bu hiç de şaka değildi. İyileştirme büyüsü kullanamıyordum çünkü durup büyünün sözlerini okuyacak vaktim yoktu. Ama bu böyle devam ettiği sürece söyleyeceklerimi dinlemesine imkân yoktu. Beni dinlemesini sağlamak için kaba kuvvet kullanmak zorunda kalacaktım.
Fakat şu anda veremeyeceğim tek karar buydu.
İşte, şimdi her şeyi baştan sona anlattım.
***
Kovalarken yorgun düşen Küçük Hanım sonunda pes edip odasına döndü. Beni bulmayı başaramamıştı ama çok yaklaşmıştı.
O kızıl saçlı iblis yanımdan geçerken taş kesilmiştim. Bir korku filminin başrolü olmayı bu şekilde deneyimleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. İliklerime kadar tükenmiş bir hâlde, yüzünde acı bir tebessümle beni bekleyen Philip'in yanına döndüm.
“Eee, nasıl gitti?”
“Hiç de iyi gitmedi,” diye cevap verdim, neredeyse ağlamak üzereydim.
Beni yumruklarken gerçekten de beni öldürebileceğini düşünmüştüm. Kaçarken de neredeyse gözlerim dolmuştu.
Böyle hissetmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Yine de bunu daha önce yaşamıştım. Travmasını hâlâ taşıyor falan değildim gerçi.
“Peki, pes mi edeceksin yani?”
“Hayır, etmeyeceğim.” Nasıl edebilirdim ki? Henüz hiçbir şey başaramamıştım. Şimdi geri adım atarsam, boşu boşuna dayak yemiş olacaktım. “Daha önce konuştuğumuz şeyi yapmak için iş birliğinizi istiyorum.” Önünde sert ve alçak bir şekilde eğildim. O canavara gerçek korkunun ne olduğunu öğretecektim.
“Pekâlâ. Thomas, hazırlıkları yap.” Tam vaktinde kâhya oradan ayrıldı. Philip, “Gerçekten de ilginç fikirlerin var,” dedi.
“Öyle mi düşünüyorsunuz?”
“Öyle düşünüyorum. Yanıma böylesine cüretkâr bir planla gelen tek öğretmen sensin.”
“Yine de etkili olacağını düşünüyorum.”
Yine de biraz gergindim. Ufak numaram onun gibi bir karaktere sahip birinde gerçekten işe yarayacak mıydı acaba?
Philip omuz silkip, “Ne kadar çok çalıştığına bağlı,” dedi.
Doğal olarak.
Böylece planımız üzerinde çalışmaya başladık.
***
Bana verdikleri odaya geçtim. Zarif bir şekilde döşenmişti. Büyük bir yatak, son derece süslü mobilyalar, güzel perdeler ve yepyeni bir kitaplık vardı. Bir klima ve bir de bilgisayar olsa tam bir asosyal cenneti olurdu. Güzel bir odaydı.
Greyrat adını taşıdığım için bana hizmetkâr odaları yerine bir konuk odası vermiş olmalıydılar. Nedense hizmetçilerinin çoğu canavar ırkındandı. Bu ülkede iblislere karşı ayrımcılık yapıldığını duymuştum ama canavar ırkı farklı bir meseleydi anlaşılan.
“Ah, Paul, seni pislik. Beni bulaştırdığın yere bak.”
Yatağa yığılıp zonklayan başımı ellerimin arasına aldım. Muhtemelen yediğim yumrukların kalıcı bir etkisiydi. Yaralarımı iyileştirmek için fısıltıyla bir büyü sözü mırıldandım.
“En azından önceki hayatımda başıma gelenlerden daha iyi.”
Elbette, dayak yiyip evden kovulduğum kısım aynıydı. Ama bu sefer işler farklı olacaktı. Öylece ayazda tek başıma bırakılmayacaktım. Şimdiki durumumla geçmişim arasında dağlar kadar fark vardı.
Paul bunu garantiye almıştı. Bana çoktan bir iş ve uyuyacak bir yer ayarlamıştı. Hatta biraz harçlık bile vermişti. Bu fazlasıyla yeterliydi.
Eski ailem benim için bu kadarını yapmış olsaydı, belki hayatımı yoluna koyabilirdim. Bana bir iş, yaşayacak bir yer bulsalardı ve kaçmadığımdan emin olmak için göz kulak olsalardı…
Hayır, bu asla gerçekleşmezdi. Hiçbir iş geçmişi olmayan otuz dört yaşında bir adamdım. Benimle ne yapacaklarını bilemedikleri için beni terk etmişlerdi.
Zaten benim için bunları yapmış olsalar bile değişeceğimden şüpheliydim. Muhtemelen hiç iş bulmaya bile çalışmazdım. Yegâne aşkım olan bilgisayarımı elimden alsalardı, muhtemelen intiharı düşünürdüm.
Şimdi işler farklıydı çünkü ben farklıydım. Çünkü bu kez çalışıp para kazanmaya karar vermiştim. Bu duruma zorlanmış olabilirdim ama zamanlama mükemmeldi. Belki de Paul'ü yanlış anlamıştım.
“Ama beni şununla uğraşmam için buraya göndermesine gerek yoktu.”
Neydi o öfke küpü yaratık öyle? Kırk yıllık hayatımda böylesini hiç görmemiştim. Korkutucu demek hafif kalırdı. Resmen şiddet doluydu. Düdüklü tencerenin patlaması gibiydi. İnsana travma yaşatacak kadar kötüydü. Altıma biraz kaçırmış bile olabilirdim.
Çoğu Japon kılıcının kör bir tarafı varken, o iki tarafı da keskin bir kılıç gibiydi. Her yere saçılmış bir zehir şişesi gibiydi.
Şimdi okuldan neden atıldığını anlıyordum.
Yumruklarını bana savuruşunda bir tecrübe vardı. İnsanları yumruklamaya alışkın yumruklardı onlar. Karşılarındaki dirense de direnmese de insanları pestil gibi ezmiş yumruklar.
Daha dokuz yaşındaydı ama rakiplerini etkisiz hale getirmede son derece ustaydı. Böyle birine gerçekten ders verebilecek miydim?
Philip'le planımız hakkında konuşmuştum.
İlk olarak, onu kaçıracak ve çaresiz olmanın nasıl bir his olduğunu tatmasını sağlayacaktık. İşte o an ben devreye girip ona yardım edecektim. Böylece bana saygı duymayı öğrenecek ve derslerime uysalca katılacaktı. Basit bir plandı ama nasıl işlemesi gerektiğini biliyordum. Ondan doğru tepkiyi aldığım sürece her şey tıkırında gidecekti.
…Ama gerçekten öyle mi olacaktı? Hayal edebileceğimden çok daha vahşiydi. Karşısındaki tuzağa düşene kadar bağırıp çağıracak, sonra da onu kan revan içinde kalana kadar dövecekti. Hırçınlığı, kazanma arzusunun ne kadar güçlü olduğunu açıkça gösteriyordu.
Kaçırıldıktan sonra bile bundan hiç etkilenmemesi mümkün müydü? Ve ona yardıma gittiğimde hiç şaşırmayıp, “Çok geciktin, pislik herif,” deme ihtimali var mıydı?
Mümkündü. Onun gibi biri için bu kesinlikle mümkündü.
Tahmin edemeyeceğim bir tepki vermesi olasıydı. Bu yüzden kendimi zihnen buna hazırlamam gerekiyordu. Başarısızlık bir seçenek değildi.
Düşündüm. Kesinlikle başarılı olmamı sağlayacak bir plan bulmaya çalıştım. Ne var ki düşündükçe zihnim daha da bulandı.
“Tanrım, lütfen bu plan işe yarasın.”
Sonunda dua ettim. Tanrı'ya inanmıyordum ama yine de her Japon gibi başım sıkıştığında duaya sarılmıştım.
Lütfen, öyle ya da böyle, bir şekilde işe yarasın, diye dua ettim.
İşte o an, kıymetli külodumu Buena Köyü'nde unuttuğumu fark ettim ve ağladım. Burada bir Tanrı (namıdiğer Roxy) yoktu.
***
İSİM: “Küçük Hanım”
MEVKİ: Fittoa hükümdarının torunu
KİŞİLİK: Hırçın
YAPMADIĞI ŞEY: İnsanların söylediklerini dinlemek
OKUMA/YAZMA: Kendi adını yazabiliyor
ARİTMETİK: Tek basamaklı sayıları toplayabiliyor
BÜYÜ: Hiçbir fikri yok
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili – Başlangıç seviyesi
GÖRGÜ KURALLARI: Boreas usulü selam verebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
Bölüm 2:
Her Şey Plana Göre mi?
Gözlerimi açtığımda kendimi köhne bir deponun ortasında buldum. Demir parmaklıklı bir pencereden içeri güneş ışığı süzülüyordu.
Canım yanıyordu ama anladığım kadarıyla hiçbir kemiğim kırılmamıştı, bu yüzden iyileşmek için bir şifa büyüsü mırıldandım.
“İşte oldu.”
Tamamen iyileşmiştim. Kıyafetlerim bile yırtılmamıştı. Her şey tam olarak planladığım gibi gidiyordu.
Küçük Hanım'ı tuzağa düşürme planım aynen şöyleydi:
Küçük Hanım'la şehirdeki bir giyim mağazasına gitmek.
Hırçın tabiatının devreye girmesine izin verip kendi başına dışarı çıkmak istemesini sağlamak.
Her zamanki gibi Ghislaine'in ona eşlik etmesini sağlamak, ardından “yanlışlıkla” başka tarafa bakarak Küçük Hanım'ın onu atlatmasına izin vermek.
Peşinden gitmek, ancak pestilini çıkardığı bir velet olduğum için beni umursamayacaktı.
Bana bir uşak muamelesi yapıp şehrin kenar mahallelerine kadar peşinden sürüklemek (çünkü görünüşe göre maceracılara derin bir ilgisi vardı).
Greyrat hanesinden birinin ortaya çıkmasını sağlamak.
İkimizi de bayıltıp kaçırmalarını ve komşu kasabada bir yere kapatmalarını sağlamak.
Büyü kullanarak kaçış sahnesi ayarlamak.
Dışarı çıktığımızda, ona komşu kasabada olduğumuzu düşündüğümü söylemek.
İç çamaşırıma sakladığım parayla bir posta arabasına binerdik.
Sağ salim eve dönerdik ve ben de başım dik bir şekilde Küçük Hanım'a nutuk çekerdim.
Şu an için planım tıkır tıkır yedinci adıma kadar gelmişti. Geriye sadece büyümü, bilgimi, bilgeliğimi ve cesaretimi kullanarak muazzam bir kaçış gerçekleştirmek kalıyordu. İşlerin daha gerçekçi görünmesi için buradan sonrasında biraz doğaçlama yapacaktım. Bunun ne kadar iyi gideceği konusunda biraz gergindim.
“Ha…?”
Yine de işler planladığımdan biraz farklıydı. Bu depo tozla kaplıydı ve bir köşesinde kırık bir sandalye ile üzerinde delik olan, bir kenara atılmış bir zırh takımı duruyordu. Benim planım burasından biraz daha temiz bir yerde olmaktı.
Gerçi olabildiğince inandırıcı kılacağımızı söylemiştik, sanırım sonuç bu olmuştu.
“Mmm… ııııh…?”
Küçük Hanım birkaç dakika sonra uyandı. Gözlerini açtı, etrafını tanıyamadı ve ayağa fırlamaya çalıştı. Fakat elleri arkadan bağlı olduğu için yere kapaklandı ve bir tırtıl gibi kıvranmaya başladı.
Kıpırdayamadığını anladığı anda soğukkanlılığını kaybetti. “Ne oluyor be?! Dalga geçmeyi kesin! Siz beni kim zannediyorsunuz?! Çözün beni hemen!”
Sesi dayanılmaz derecede yüksekti. Bunu konakta da fark etmiştim. Bu daracık alanda bile sesinin ayarını hiç düşürmüyordu. Konak çok büyük olduğu ve konuştuğunda yerleşkenin her köşesinden duyulmak istediği için sesini yükselttiğini düşünmüştüm.
Ama hayır, dedesinin torunuydu işte. Sauros da torununu el üstünde tutsa bile karşısındakini bağırarak bastıran tiplerdendi; kız da dedesinin hizmetkârları ve Philip'i nasıl sindirdiğini görmüş olmalıydı. Çocuklar gördüklerini taklit etmeye bayılırdı, hele ki kötü bir şeyse.
“Kapa çeneni artık, lanet velet!” Muhtemelen kızın çığlıkları yüzünden kapı gürültüyle açıldı ve içeri bir adam girdi.
Üstü başı paçavra içindeydi ve üzerine leş gibi bir koku sinmişti. Keldi ve sakalları uzamıştı. Cebinden “Merhaba, ben haydudum!” yazan bir kartvizit çıkarsa hiç şaşırmazdım.
Güzel seçim, diye düşündüm. Artık her şeyi tezgâhladığımızı asla anlayamazdı.
“Iyy! Leş gibi kokuyorsun! Sakın bana yaklaşayım deme! İğrenç kokuyorsun! Siz beni kim zannediyorsunuz?! Neredeyse Ghislaine buraya damlayıp seni ikiye bölecek—gah!”
Çat! Duyulur bir rüzgâr sesiyle havaya savruldu. Duvara çarparken ağzından acı dolu bir çığlık kaçtı.
“Lanet velet! Bana artislik taslayabileceğini mi sanıyorsun, ha?! Derebeyinin torunları olduğunuzu zaten biliyoruz!” Adam hiç acımadan, elleri hâlâ arkadan bağlı olan Küçük Hanım'ı tekmelemeye başladı.
B-bu kadarı biraz fazla değil mi ama?
“A-acıyor… Dur—guh! Dur, ah… Yapma…”
“Tüh!” Onu bir süre daha tekmelemeye devam etti. İşi bittiğinde kızın yüzüne tükürdü ve bana dik dik baktı. Bakışlarından kaçmak için kafamı çevirdim ve yüzüme doğru bir tekme savruldu.
“…Ah!”
Bu acıttı! Güya rol yapıyorduk ama birazcık kendini tutabilirdi. İyileştirme büyüsü yapabildiğimi söylemiştim gerçi, ama…
“Tch! Bu da öyle pis pis sırıttığın için!”
Depodan çıktı. Kapının ardından sesler geliyordu.
“Sustular mı?”
“Aynen.”
“Öldürmedin, değil mi? Malı çok hırpalarsan değeri düşer.”
Bu konuşmada garip bir şeyler vardı. Fazla gerçekçiydi… ki sadece bir rol olsaydı sorun olmazdı. Sorun, hiç de role benzememesiydi. Yoksa, gerçekten de işin aslı bu muydu?
“Öyle mi? Aman, bir şey olmaz canım. En kötü ihtimalle, oğlan elimizde olduğu sürece sıkıntı çıkmaz.”
İyiye işaret değildi.
“…”
Sesler kesildikten sonra ellerimi bağlayan ipleri yakmadan önce içimden üçe kadar saydım. Küçük Hanım'ın yattığı yere doğru gittim. Burnundan oluk oluk kan akıyordu. Boş gözlerle bakarak kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
“Yanınıza kalmayacak,” ve “Dedeme söyleyeceğim,” dediğini fark ettim; araya dinlemeye tahammül edemeyeceğim daha tehlikeli laflar da karışıyordu.
Şimdilik yaralarını tespit etmem gerekiyordu.
“Bık!” Canı acımış olmalıydı, çünkü başını hızla kaldırıp gözlerinde korkuyla bana baktı.
Parmağımı dudaklarıma götürüp onu incelerken tepkisini ölçtüm. İki kemiği kırıktı.
“Ey ana şefkatinin tanrıçası, bu kulun yaralarını sar ve bedenine derman ver—X-İyileştirme!” Kısık bir sesle orta seviye bir iyileştirme büyüsü mırıldanarak Küçük Hanım'ın bedenini sağlığına kavuşturdum. Maalesef, sadece daha fazla büyü gücü yüklemek iyileştirme büyülerinin etkisini artırmıyordu. Umarım yaptığım şey yaralarını düzgünce iyileştirmeye yetmişti. Kemikleri doğru şekilde kaynadığı sürece bir şeyi kalmazdı.
“N-nasıl? Acı…?” Şaşkınlıkla vücuduna baktı.
Kulağına fısıldadım: “Şşş, sessiz olun. Kemikleriniz kırılmıştı, ben de iyileştirme büyüsü kullandım. Küçük Hanım, anlaşılan derebeyine kin besleyen kişiler tarafından kaçırıldık. Bu yüzden…”
Beni dinlemiyordu.
“Ghislaine! Ghislaine, yardım et! Beni öldürecekler! Kurtar beni, çabuk!” Boğazı yırtılırcasına haykırışı odada yankılandı.
Hemen ellerimi bağlayan ipi kıyafetlerimin altına sakladım, odanın köşesine koşup ellerimi sırtımla duvar arasına sıkıştırdım ve hâlâ bağlıymışım gibi yaptım.
Küçük Hanım'ın sesinin gücü adamı geri çekmeye yetti ve kapı hışımla açıldı. “Kapa lan çeneni!” Bu sefer onu eskisinden bile daha sert tekmeledi.
Hiç akıllanmıyor, diye düşündüm.
“Sürtük velet, bir daha sesini çıkarırsan seni öldürürüm!”
Ve tabii ki ben de payıma düşen ikinci tekmeyi yedim.
Ben bir şey yapmadım ki, beni niye tekmeliyorsun?! Ağlayasım geldi resmen, diye düşünerek Küçük Hanım'ın yanına döndüm.
“Öhö, öhö…”
Durum kötüydü. Kaburgası mı kırılmıştı emin değildim ama kan kusuyordu. Muhtemelen iç organlarından biri yırtılmıştı. Kolları ve bacakları da kırıktı. Tıbbi tedaviden pek anlamazdım ama bu yaralar onu öylece bırakırsam ölebileceği kadar ciddi görünüyordu.
“Bu ilahi güç doyurucu bir gıda olsun, takati kalmayana yeniden ayağa kalkacak gücü versin—İyileştirme!” Şimdilik hafif bir toparlanma sağlamak için temel bir iyileştirme büyüsü kullanmaya karar verdim.
Ağzından gelen kan durdu. En azından artık ölmeyecekti… muhtemelen.
“Öhö… H-hâlâ acıyor. H-hepsini… iyileştir.”
“Olmaz. Sizi iyileştirirsem yine tekme yersiniz, değil mi? Kendi büyünüzü kullanın.”
“Y-yapamam… ben.”
“Öğrenseydiniz yapardınız.”
Bunu söyledikten sonra deponun girişine gidip kulağımı kapıya dayadım. Bizi kaçıranların konuşmalarından daha fazlasını duymak istiyordum. Bu, planımdan tamamen farklıydı. Sebep ne olursa olsun, hadlerini aşmışlardı.
“Eee, şu adama satıyor muyuz şimdi?”
“Yok ya, fidye isteyelim.”
“Peşimize düşmezler mi?”
“Umrumda değil. Öyle bir şey olursa komşu ülkeye kaçarız.”
Demek bizi gerçekten satma niyetindeydiler. Görünüşe göre kaçırma planı aileye yakın birine emanet edilmişti ama iş gerçek fidyecilerin eline düşmüştü.
Planın nerede ters gittiğini merak ettim. Kaçırıldığımız anda mıydı? Yoksa Philip gerçekten kızını satmaya mı çalışıyordu? Hayır, ikincisi pek olası değildi. Neyse. Her halükarda benim görevim değişmemişti. Sadece artık hiçbir güvenlik ağımız yoktu.
“Fidye istesek satmaktan daha çok para kırarız, değil mi?”
“Akşama kadar karar veririz.”
“Aynen, ya satarız ya fidye isteriz.”
Bizi bir yere satmakla derebeyinden fidye talep etmek arasında kararsız kalmış gibiydiler. Her iki durumda da bu gece bizi buradan götüreceklerdi. Hâlâ hava aydınlıkken harekete geçmemiz gerekiyordu.
“Pekala.” Ne yapmalı?
Kapıyı kırıp büyüyle fidyecileri alt edebilirdim. Belki kendisini pestil gibi ezen adamları yendiğimi görse, Küçük Hanım saygı duymayı öğrenirdi…
Yok, pek sanmıyordum. Dayak yememiş olsaydı aynısını kendisinin de yapabileceğini düşünecek bir tipti o. Üstelik bu, ona şiddetin sonuç getirdiğini göstermekten başka bir işe yaramazdı. Şiddetin hiçbir şey kazandırmadığını öğretmem gerekiyordu, yoksa beni yumruklamaya devam ederdi. Kendisinde öyle bir güç olduğunu hissetmesini istemiyordum.
Ayrıca o fidyecileri yenebileceğinin de bir garantisi yok, diye düşündüm. Paul veya Ghislaine kadar güçlülerse kesinlikle kaybederdim. Ve kaybedersem beni kesin öldürürlerdi.
Pekala, o zaman fidyecilere hiç bulaşmadan buradan tüyelim.
Küçük Hanım’ı kontrol etmek için arkama baktım. Aman tanrım. Gözlerinden alevler saçarak bana dik dik bakıyordu.
Hmm.
Hemen plana başlayalım.
Önce toprak ve ateş büyüsü kullanarak kapının çatlaklarını doldurdum. Sonra kapı kolunu erittim, böylece kol çevrilemez hale geldi. Artık açılamayan alelade bir kapıydı. Tabii kırıp geçerlerse bir anlamı kalmazdı. Yine de bize biraz zaman kazandırırdı.
Sırada pencere vardı. Parmaklıklarla kapatılmış küçük bir delikti. Ateş büyümü tek bir noktaya odaklayıp demiri eritmeyi düşündüm ama bunun için gereken sıcaklık pratik olamayacak kadar yüksekti. Sonunda su büyüsü kullanarak demir parmaklıkları tutan tuğlaları gevşettim. Onları sökmeyi başardığımda geriye tam bir çocuğun sığabileceği büyüklükte bir delik kaldı.
Artık bir kaçış yolumuz vardı.
“Küçük Hanım. Bizi kaçıranların derebeyine bir garezi varmış gibi görünüyor. Arkadaşları bu gece burada olacakmış. Az önce bizi nasıl döverek öldüreceklerini konuşuyorlardı.”
“Y-yalan söylüyorsun… değil mi?”
Tabii ki yalandı. Ama yine de Küçük Hanım’ın yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu.
“Ölmek istemiyorum, bu yüzden… hoşça kal.”
Boş pencere pervazına tutunup kendimi yukarı çektim. Tam o sırada kapının ardından bir ses geldi.
“Hey, bu açılmıyor! Neler oluyor lan burada!”
Güm, güm! Kapıyı yumruklamaya başladılar.
Küçük Hanım çaresizlik içinde bir bana, bir kapıya baktı. “B-beni… burada bırakma… Yardım et.”
Vay canına. Düşündüğümden de çabuk pes etmişti. Sanırım bu durum onun için bile fazlasıyla korkutucuydu.
Yere çömelip ona yaklaştım ve fısıldadım: “Eve dönene kadar her dediğimi yapacağına söz veriyor musun?”
“D-dinleyeceğim, tamam.”
“Ayrıca bağırmayacağına da söz verir misin? Ghislaine burada değil, anladın mı?”
Hızla başını salladı. “S-söz veriyorum. O yüzden çabuk ol… yoksa gelecekler… Gelecekler!”
Bana yumruk attığı andaki tavrından eser kalmamıştı. İliklerine kadar korku ve tedirginlikle doluydu. Güzel, nihayet anlamıştı.
Sakin ve soğukkanlı görünmeye çalışarak, “Sözünü bozarsan seni arkamda bırakırım,” dedim.
Kapıyı toprak büyüsüyle güçlendirdim. Ardından ateş büyüsüyle iplerini çözdüm ve iyileştirme büyüsüyle onu tamamen eski sağlığına kavuşturdum.
Son olarak pencereden sıvışıp Küçük Hanım'ı da peşimden dışarı çektim.
***
Depodan kaçtığımızda bizi yabancı bir kasaba karşıladı. Kale surları falan yoktu. Burası Roa değildi. Köy denecek kadar küçük değildi ama oldukça ufak bir kasabaydı. Hızlı düşünmeliydim, yoksa bizi bulacaklardı.
“Hıh, bu kadar kaçmak yeter!” diye gürledi Küçük Hanım. Görünüşe göre düşmanlarımızı çoktan atlattığımızı sanıyordu.
“Eve dönene kadar bağırmayacağına söz vermiştin.”
Dünyanın en bariz şeyiymiş gibi, "Hıh! Ben neden sana verdiğim sözleri tutmak zorundaymışım ki?" dedi.
Seni gidi velet!
“Öyle mi? O zaman burada ayrılıyoruz. Güle güle.”
“Hıh!” Burnundan soluyarak yürümeye başladı, fakat tam o sırada uzaktan gelen öfkeli bağırışlar duyuldu.
“Lanet veletler! Nereye kayboldular be?!”
Kapıyı kırmış veya penceredeki parmaklıkların olmadığını görmüş olmalıydılar. Her halükarda kaçtığımızı anlamışlardı ve bizi arıyorlardı.
“…İık!” diye ciyaklayan Küçük Hanım koşa koşa yanıma geldi. “A-az önceki yalandı. Artık bağırmayacağım. Şimdi beni eve götür!”
“Ben senin ne uşağınım ne de kölen.” Fikrinin bu kadar kolay değişmesi canımı sıkmıştı.
“N-ne diyorsun sen? Benim özel öğretmenimsin, değil mi?”
“Hayır, değilim.”
“Ha?”
“Benden hoşlanmadığını söyledin, bu yüzden işe alınmadım.”
“Ş-şey, o zaman şimdi işe alıyorum seni,” dedi istemeye istemeye.
Bu sefer gerçek bir söze ihtiyacım vardı. “Yine mi söz? Malikaneye döndüğümüzde az önce yaptığın gibi sözünden döneceksin, değil mi?” dedim; umursamaz ve mesafeli görünmeye çalışırken, bir yandan da sözünü tutmayacağından kesinlikle eminmiş gibi bir tavır takındım.
“S-sözümü bozmayacağım, o yüzden… emrediyorum—yok yani… yardım et bana.”
“Bağırmayacağına ve sözümü dinleyeceğine dair verdiğin sözü tuttuğun sürece benimle gelebilirsin.”
“A-anladım.” Uysalca başını salladı.
Çok güzel, diye düşündüm. Şimdi bir sonraki adıma geçelim.
İlk olarak iç çamaşırıma sakladığım beş büyük bakır sikkeyi çıkardım. Bütün param buydu. On büyük bakır sikke bir gümüş sikke ediyordu, yani çok bir para sayılmazdı ama işimizi görmeye yeterdi.
“Şimdi lütfen beni takip et.”
Uzaktan gelen öfkeli bağırışlardan uzaklaşarak kasaba girişine doğru yöneldik. Nöbette uykulu bir muhafız duruyordu. Sikkelerimden birini ona uzattım. “Bizi soran olursa lütfen kasabadan çıktığımızı söyleyin.”
“Ha? Ne? Çocuk mu? Eh, olur herhalde. Saklambaç falan mı oynuyorsunuz? Bu bayağı iyi para. Yahu siz hangi zengin ailenin çocuklarısınız böyle…”
“Lütfen, sadece dediğimi söyleyin.”
“Tamam ya, anladık.” Kaba bir cevaptı ama oyalanacak vaktimiz yoktu.
Ardından posta arabasının bekleme alanına gittim. Ücretler ve kullanım şartları duvarda yazıyordu ama o bilgileri zaten günler önce okumuştum. Benim aradığım şey kasabanın nerede olduğuydu.
“Görünüşe göre Roa'dan iki şehir uzaktayız, Wieden adında bir kasabada,” diye fısıldadım Küçük Hanım'a.
Sözünü tutarak fısır fısır bir sesle yanıtladı: “Nereden anladın?”
“Tam şurada yazıyor.”
“Ben okuyamıyorum ki.”
İşte başlıyoruz, diye düşündüm.
“Okuma bilmek gerçekten çok işe yarıyor. Posta arabasının nasıl işlediği de burada yazıyor.”
Yine de sadece bir günde bizi bu kadar uzağa getirebilmiş olmaları hayret vericiydi. Bilmediğim bir şehirde olmak beni tedirgin ediyordu, sanki geçmişteki bir travmamı yeniden yaşıyor gibiydim.
Yok, yok, diye geçirdim içimden. Bu, Hello Work binasının yerini bulamadığım o zamanki durumdan tamamen farklı.
Düşüncelere dalmışken bağırış sesleri yaklaştı. “Kahretsin! Nereye saklandı bu veletler?! Çıkın ortaya!”
“Saklan!” Küçük Hanım'ı kaptığım gibi tuvalete daldım ve kapıyı arkamızdan kilitledim. Dışarıdan ağır ayak seslerinin gürültüsü geliyordu.
“Neredeler lan?!”
“Elimizden kurtulduğunuzu sanmayın sakın!”
Vay canına, amma korkutucu.
Aman, kesin artık şunu. Bizi avlamaya çalışırken böyle köpürüp duracağınıza… En azından kedisini dışarı çağırmaya çalışan bir sahip gibi tatlı bir ses tonuyla konuşabilirdiniz. Belki o zaman bizi kandırıp ortaya çıkarma şansınız olurdu. Gerçi yine işe yaramazdı ama en azından bir şansınız olurdu.
“Kahretsin, burada değiller!”
Çok geçmeden sesleri uzaklaştı. Gardımızı indirmek için henüz çok erken olsa da biraz olsun soluklanma fırsatı bulduk. Neticede insanlar paniğe kapıldıklarında dönüp dolaşıp aynı yeri tekrar arama eğiliminde olurlardı.
“İ-iyi miyiz?” Titreyen elini ağzının üzerine kapattı.
“Şey, bizi bulurlarsa sıkı bir dövüş çıkaralım.”
“H-haklısın… Tamam!”
“Gerçi kazanabileceğimizden şüpheliyim.”
“G-gerçekten mi…?”
Bunu söyledim çünkü savaşma azmini yeniden kazanıyor gibi görünüyordu. Onlardan bir kez daha dayak yemek istemiyordum.
“Posta arabasının ücretine bakıyordum da geri dönmek için iki kez araba değiştirmemiz gerekecek gibi görünüyor.”
“Araba değiştirmek mi?” Bunun neden önemli olduğunu anlamamış gibiydi.
“Buradan günde sadece beş posta arabası kalkıyor, sabah sekizden itibaren iki saatte bir. Her şehirde durum aynı. Buradan bir sonraki şehre gitmek de üç saat sürüyor. Hemen çıkarsak günün dördüncü arabasına binmiş olacağız. Başka bir deyişle…”
“Yani…?”
“Komşu şehre vardığımızda, Roa'ya giden son posta arabası çoktan kalkmış olacak. Bu yüzden yola çıkmadan önce o kasabada bir gece geçirmemiz gerekecek.”
“Hadi ca… Ş-şey, anladım. Hımm.” Bir an bağıracak gibi oldu ama kendini tuttu. Evet, lütfen o gür sesine biraz hakim ol.
“Dört büyük bakır param kaldı ama komşu şehre gitmemiz, bir gece kalmamız, sonra da Roa'ya geçmemiz gerek. Ucu ucuna yetecek.”
“Ucu ucuna ha… Ama yetecek, değil mi?”
“Yetecek.”
Rahatlamış görünüyordu ama henüz gevşememiz için çok erkendi.
"Tabii kimse bize para üstünde kazık atmaya kalkışmazsa."
"Para üstünde mi...?" Neden bahsettiğimi anlamamış gibi bir yüz ifadesi takındı. Belki de daha önce hiç kendi başına para harcamamıştı.
"Hancılar ya da arabacılar çocuk olduğumuzu görünce muhtemelen hesap yapamadığımızı düşünecekler, değil mi? Yani paradan tırtıklayıp bize eksik para üstü vererek kazıklamaya çalışabilirler. Şimdi, para üstünün eksik olduğunu belirtirsen gerisini verirler. Ama nasıl hesaplayacağını bilmezsen, o zaman..."
"O zaman ne olur?"
"O zaman son posta arabasına paramız yetmez. Ve az önceki herifler de bize yetişir."
Her an altına kaçıracakmış gibi titremeye başladı.
"Tuvalet şurada."
"B-biliyorum herhalde."
"Pekâlâ, öyleyse ben dışarıya bir bakıp geleyim."
Gitmeye yeltendiğimde gömleğimin eteğine yapıştı.
"G-gitme," dedi.
Ben de dışarı çıkmadan önce işini halletmesine izin verdim.
Peşimizdeki iki kişi gitmiş gibi görünüyordu ama hâlâ şehrin içinde mi yoksa dışında mı arama yaptıklarından emin değildim. Karşılaşırsak onları büyümle alt etmek zorunda kalacaktım.
Bekleme alanının bir köşesinde saklanırken, alt edebileceğim rakipler olmaları için dua ettim. Kalkış saati geldiğinde parayı arabacıya verip arabaya bindik.
***
Komşu şehre hiçbir sorun yaşamadan vardık.
Geceyi geçirmek için, Küçük Hanım'a dünyanın gerçekte ne kadar acımasız olabileceğini gösteren bir ders vermek amacıyla döküntü görünümlü bir baraka seçtim. Yataklarımız samandandı.
Küçük Hanım o kadar gergindi ki uyuyamadı. Ne zaman bir ses duysa irkilip korkuyla odanın girişine dik dik bakıyordu. Ters bir durum olmadığını anlayınca da rahat bir nefes alıyordu. Bunu defalarca tekrarladı.
Ertesi sabah, Roa'ya giden ilk posta arabasına atladık. Küçük Hanım neredeyse hiç uyumamış olmalıydı, çünkü gözleri kan çanağına dönmüştü. Yine de zerre yorgun görünmüyordu. Bunun yerine, olası takipçileri kollamak için durmadan arabanın arkasından dışarı bakıp durdu. Birkaç kez tek bir atlının yanımızdan geçip gittiği oldu, fakat hiçbiri bizi kaçıranlar değildi.
Oldukça mesafe katetmiştik, bu yüzden belki de vazgeçmişlerdi. Ya da ben safça öyle sanmıştım.
Saatler geçti. Sorunsuz bir şekilde Roa'ya vardık. O sağlam surlardan geçip uzaktaki derebeyi malikânesini gördüğümüzde içimi bir güven duygusu kapladı. Buraya kadar gelmeyi başardığımız için artık güvende olduğumuzu düşünerek farkında olmadan gardımı düşürdüm.
Arabadan inip yürüyerek malikâneye doğru yöneldik. Adımlarımız hafiflemişti. Saatlerce posta arabasında yolculuk etmenin üzerine bir de ilk defa saman üstünde uyuduğum için pestilim çıkmıştı.
Tam o anda, sanki özellikle o anı beklemişler gibi iki adam Küçük Hanım'ı yakalayıp ara sokağa çekti.
"Ne?!" Gardımı düşürmüştüm; fark etmem iki saniyemi aldı. Gözlerimi ondan ayırdığım o iki saniye içinde kayıplara karışmıştı. Bir an gerçekten sırra kadem bastığını düşündüm. Fakat bir binanın köşesinden sürüklenmeden hemen önce, göz ucuyla Küçük Hanım'ın giydiği kıyafetleri anımsatan bir kumaş yakaladım.
Hemen peşlerine düştüm. Ara sokağa daldığımda, biri Küçük Hanım'ı kucağında taşıyan ve kaçmaya çalışan iki adamı gördüm.
Vakit kaybetmeden toprak büyüsü kullanarak bir duvar ördüm. Büyü parmak uçlarımdan fırladı ve önlerinde bir bariyer yükseldi. Yolları öyle ani kesildi ki adamlar zamanında duramadı.
"Bu da ne?!"
"Hngh!" Küçük Hanım ağzındaki tıkacı ısırırken gözlerinde yaşlar birikmişti.
İnanılmaz... Birkaç saniye içinde ağzını tıkamayı başarmışlardı ha? Bayağı antrenmanlı olmalılar, diye düşündüm. Ayrıca ona yumruk atmış gibi görünüyorlardı, çünkü yanağı şişmiş ve kızarmıştı.
Rakiplerim bizi kaçıran o iki kişiydi. Biri beni tekmeleyen saldırgan olanıydı, diğeri ise muhtemelen deponun dışında konuşurken duyduğum adamdı. İkisi de hayduda benziyordu ve bellerinde kınında birer kılıç vardı.
"Aha, şu veletmiş. Burnunu bu işe sokmasaydın evine sağ salim dönebileceğini biliyordun oysa." Toprak duvarımın aniden ortaya çıkmasıyla hazırlıksız yakalanmalarına rağmen, rakiplerinin ben olduğumu görünce sırıttılar.
Saldırgan olanı, gardını bile almadan üzerime doğru yürüdü. Diğeri Küçük Hanım'ı taşıyordu. Acaba etrafta başka yoldaşları var mıydı? Ne olursa olsun, gözünü korkutmak için parmak uçlarımda küçük bir ateş topu var ettim.
"Hıh! Piç kurusu!" Bunu gördüğü anda, saldırgan adam kılıcını kınından çekti.
Diğer adam hemen gardını alıp geri çekilirken kılıcının ucunu Küçük Hanım'ın boynuna dayadı.
"Sen... Seni lanet velet! Fazla sakin durduğunu düşünmüştüm zaten! Görünüşe göre bir korumasın, ha? Bu kadar kolay kaçmana şaşmamalı. Kahretsin, dış görünüşüne aldandım! Bir iblissin sen!"
"Koruma değilim. Henüz işe bile alınmadım," dedim. İblis de değildim ama bunu düzeltmeye gerek yoktu.
"Ne? O zaman ne halt yemeye yolumuza taş koyuyorsun?!"
"Şey, bundan sonra beni işe almayı planlıyorlar da, o yüzden..."
"Ha, yani para peşindesin?
Para peşinde, ha? Tam olarak haksız sayılmazdı. Bu işi Sylphie ile üniversiteye birlikte gidebilmemiz için yeterli parayı kazanmak amacıyla yapıyordum. "Bunu inkâr etmeyeceğim."
Bunu söyler söylemez dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. "O zaman bize katılmalısın. Soylu bir aileden gelen genç bir kıza iyi para ödeyecek sapık bir soyluyla bağlantılarım var. Derebeyinin torununa pek düşkün olduğunu duydum, yani onu fidye için de rehin tutabiliriz. Her iki türlü de bir dünya para kırarız."
"Oho." Tekliflerinden etkilenmiş gibi bir ses çıkardım; Küçük Hanım yüzü bembeyaz bir hâlde dönüp bana baktı. Belki de okul masraflarını karşılamak için ailesinden iş koparmaya çalıştığımı biliyordu. "Peki tam olarak ne kadar paradan bahsediyoruz?"
Kendini beğenmiş bir sırıtışla, "Bahsettiğimiz şey öyle ayda bir-iki altın paralık dandik bir iş değil," dedi. "En az yüz altın eder."
Sanki buradaki ekonomi hakkında hiçbir fikri yokmuş da ilkokul çocuğu gibi, "Tam bir milyon yen! İnanabiliyor musun?!" diyerek hava atmaya çalışıyormuş gibiydi.
"Ya sen?" diye sordu. "Çocuk gibi görünüyorsun ama bahse varım göründüğünden çok daha yaşlısın."
"Neden öyle düşünüyorsun?"
"Az önce kullandığın büyü ve sergilediğin bu sakinlik var ya? Kabak gibi ortada. Dışarıda böyle iblislerin olduğunu biliyorum. Görünüşün yüzünden sana hayatı zindan etmişlerdir kesin, değil mi? O yüzden paranın ne kadar önemli olduğunu anlıyorsundur, öyle değil mi?"
"Anlıyorum."
Demek dışarıdan böyle görünüyordum ha? Kırkın üzerinde olduğum kesinlikle doğruydu gerçi.
Ta-da! Tebrikler, doğru bildin! Aferin.
“Haklısın. Benim kadar uzun yaşayınca paranın önemini gayet iyi anlıyorsun. Tek kuruşsuz, sadece üstündeki kıyafetlerle pek bir şey bilmediğin bir dünyaya fırlatılıp atılmanın ne demek olduğunu bilirim.”
“Heh, evet, halimizden anlıyorsun, değil mi?”
Hem de fazlasıyla; çünkü bu noktaya gelene kadar para konusunda zerre endişelenmemiştim. Bunun yerine neredeyse yirmi yılımı eve kapanarak geçirmiştim. Ömrümün yarısı erotik simülasyonlar ve çevrim içi oyunlardan başka hiçbir şeye harcanmamıştı. Bütün bunlar sayesinde bir şeyler öğrenmiştim. Onu tam burada satarsam ne olacağını da, ona yardım edersem ne olacağını da biliyordum.
“İşte tam da bu yüzden paradan daha önemli şeyler olduğunu biliyorum.”
“Bize öyle süslü laflar gevelemeye başlama!”
“Süslü laf falan değil. Parayla 'dere' satın alamazsın.” Kahretsin, içimdeki inek dışarı kaçmıştı. Bu adamların tsunderenin ne anlama geldiğini bilecek halleri yoktu ya.
“Dere mi? O da neyin nesi be?” Şiddet yanlısı adam afallamış görünüyordu ama en azından müzakeremizin çöktüğünü anlamıştı. Kılıcını Küçük Hanım'ın boynuna dayarken o tekinsiz gülümsemesinin yerini sert bir ifade aldı.
“O zaman bu kız rehinemiz olur! Önce şu ateş topunu havaya fırlat.”
“Havaya mı fırlatmamı istiyorsun?”
“Aynen öyle. Sakın bize doğru hedef alayım deme, kazara bile olsa. Ne kadar hızlı olursan ol, sen bizi vurana kadar bu veledin boğazını kesip onu kendimize canlı kalkan yaparız.”
İnsan normalde büyüyü dağıtmasını istemez miydi? Dur bir saniye, belki de bilmiyordur. Aslında mantıklıydı: Sözlü olarak yapılan bir büyü serbest bırakılana kadar devam ederdi. Büyüyü düzgün bir şekilde öğrenmediyseniz, muhtemelen sözlü büyü yapmakla yapmamak arasındaki farkı anlayamazdınız.
“Anlaşıldı.” Parmak ucumdaki Ateş Topu'nu fırlatmadan önce, büyü gücümü kullanarak içine özel bir Ateş Topu daha yerleştirdim. Ardından havaya fırlattım.
Yukarı doğru fırlarken akılalmaz bir ses çıkardı. Üzerimizde devasa bir patlama parıldadı.
“Ha!
“Oha?!
“Ngh?!”
Gürültü kulak zarlarını patlatacak kadar şiddetliydi. Işığı da kör ediciydi. Yaydığı ısı insanı yakacak kadar sıcaktı.
Herkes gökyüzüne bakarken ben ileriye atıldım. Koşarken büyü hazırladım. Alışkanlıktan, iki farklı büyü çağırdım. Sağ elimde Orta seviye rüzgâr büyüsü Sonik Patlama vardı. Sol elimde ise Orta seviye toprak büyüsü Taş Gülle vardı. Önümdeki adamların her birine birer büyü fırlattım.
“Gyaaaah!”
Sonik Patlama, patlamanın dikkatini dağıttığı kaba herifin kolunu kopardı. Çığlık atarak onun elinden düşen Küçük Hanım'ı kollarımın arasına alıp kucaklayarak sıkıca tuttum.
“Tch! O kadar kolay değil!”
Diğer hayduta göz ucuyla baktığımda Taş Güllemi kılıcıyla ikiye böldüğünü fark ettim.
“Ugh…” Bu kötüydü. Gerçekten de onu kesip geçmeyi başarmıştı. Hangi kılıç sanatı ekolünü kullanıyordu bilmiyordum ama bu hiç iyi değildi. Paul kadar güçlüyse başımız dertteydi. Bu adam yenebileceğim biri olmayabilirdi.
“Vah, vah, vah!”
Beni havaya fırlatacak bir patlama yaratmak için rüzgâr ve ateş büyüsünü birleştirdim. Patlamanın şiddeti o kadar sarsıcıydı ki bir yerlerimin kırıldığını sandım.
Kılıç saniyenin onda biri farkla gecikerek beni kıl payı ıskaladı. Tam burnumun ucundan havayı yararak geçti, çıkardığı ıslık sesi kulaklarımda çınladı.
Ucuz atlattım.
Fakat Paul kadar hızlı değildi, bu da paniklememe gerek olmadığı anlamına geliyordu. Daha önce kılıçlı rakiplere karşı sayısız pratik yapmıştım. Aynı performansı gösterebildiğim sürece buradan bir çıkış yolu bulabilirdim.
Havadayken bir sonraki büyü saldırımı hazırladım. Önce doğrudan yüzüne doğru bir Ateş Topu gönderdim. Büyü ona doğru yavaşça süzüldü.
“Bütün numaran bu mu!” Geliş yönünü hesaplayıp karşılamak için kılıcını hazırladı. O, Ateş Topu'nun ulaşmasını beklerken ben de su ve toprak büyüsüyle altındaki zemini girdap gibi dönen bir çamur deryasına çevirdim.
Ateş Topumu kesmeye çalıştığı anda, dizlerine kadar koyu ve yapışkan çamura battı. Artık kıpırdayamıyordu.
“Ne?!”
İşte bu, kazandım! Kesinlikle kazanmıştım, bundan emindim. Artık koşamazdı. Ateş Topumu savuşturmuş olabilirdi ama çoktan saldırı menzilinin dışına çıkmıştık. Kollarımda Küçük Hanım'la birlikte tek yapmam gereken kalabalığın karmaşasına karışıp kaybolmaktı, böylece güvende olacaktık. Ya da gerekirse yardım çığlıkları atabilirdim.
Tam böyle düşündüğüm sırada…
“Kaçmana izin vereceğimi mi sanıyorsun!” Kılıcını bize doğru fırlattı.
Paul'ün bana öğrettiklerini işte o an hatırladım. Kuzey Tanrısı Kılıç Tarzı'nda, rakibinizin bacağını kesseniz bile size kılıç fırlatabilecekleri bir teknikleri vardı.
Namlu bana doğru muazzam bir hızla uçtu ama ben onu sanki ağır çekimdeymiş gibi izledim. Doğrudan kafama nişan alınmıştı.
Ölüm.
Bu kelime aklıma geldiği anda önümde kahverengi bir karaltı belirdi. Porselen kırılmasına benzer bir ses duydum, ardından kılıç yere düştü.
“Ha?”
Biri haydutlarla arama girmişti. Geniş, sağlam sırtını bana dönmüş halde duruyordu. Başının arkasındaki kulakları tanıdım. Bu Ghislaine Dedoldia'ydı. Geriye, bana doğru bakıp başıyla onayladı.
“Gerisini bana bırak,” dedi.
Elini belindeki kılıca attığı an, kılıcın ucu kırmızı bir ışık parıltısıyla havayı yardı.
“Ha…?”
Dizlerine kadar çamura batmış adamın kellesi boynundan ayrılıp düştü. Üstelik Ghislaine ile arasındaki mesafe bir kılıcın erişemeyeceği kadar uzaktı.
“Hey, sen de nereden çık—“
Kuyruğu seğirdi ve bir sonraki an diğer adamın kellesi düştü. Yere çarparken çıkardığı küt sesini duyar gibi oldum.
Beynim olan bitene yetişemiyordu. Tek yapabildiğim, durduğumuz yerden metrelerce uzakta yere yığılan iki bedeni afallamış halde izlemekti. Gerçek gibi gelmiyordu. Az önce ne olduğunu hiç anlayamamıştım. Ha? Öldüler mi? Aklımdan geçen tek şey buydu.
“Hm. Rudeus, tek düşmanımız bu ikisi miydi?”
Kendime geldim. “Şey, evet. Teşekkür ederim. Bayan… Ghislaine?”
“Bayanı bırak, sadece Ghislaine de.” Arkasına bakıp başını salladı. “Gökyüzünde ani bir patlama gördüm, bu yüzden durumu kontrol etmeye geldim. Görünüşe göre doğru bir karar vermişim.”
“E-evet, gerçekten çok hızlıydın. Yani, onları saniyeler içinde alt ettin.” İlk büyümün üzerinden sadece bir dakika geçmişti. Nereden baksan fazlasıyla hızlı gelmişti.
“Yakındaydım. Üstelik o kadar da hızlı değildi. Dedoldia ailesinden herhangi bir savaşçı bir insanı saniyeler içinde öldürebilir. Bu arada Rudeus, Kuzey Tanrısı Tarzı kullanan biriyle ilk kez mi savaştın?”
“Bir ölüm kalım savaşına ilk kez girdim,” dedim.
“Öyleyse sana şunu söyleyeyim, bu tür insanlar taraflardan biri ölünceye dek pes etmez. Dikkatli ol.”
Taraflardan biri ölünceye dek…
Doğruydu, az kalsın ölüyordum. Haydutun kılıcının bana doğru savrulduğunu hatırladıkça titriyordum. Bir ölüm kalım savaşıydı. Gerçek bir ölüm kalım savaşı.
“H-Hadi eve dönelim.”
Tek bir hata bile yapsaydım, ölmüş olacaktım. Burası gerçekten de farklı bir dünyaydı. Büyü ve kılıçların olduğu bir dünya.
Bu kez ölürsem ne olurdu?
Omurgamdan aşağı tarif edilemez bir korkunun ürpertisi indi.
***
“Pöh…”
Nihayet malikâneye vardığımızda Küçük Hanım tamamen tükenmiş bir halde yere çöktü. Sinirleri yatışınca bacaklarının bağı çözülmüş olmalıydı.
Hizmetçiler endişeyle etrafına üşüştü. Ona yardım etmek için ellerini uzattıklarında, ellerini savuşturup kendi başına ayağa kalktı. Bacakları yeni doğmuş bir geyiğinki gibi titriyordu.
Kollarını göğsünde kavuşturup heybetli bir şekilde durdu. Belki de eve döndüğü için keyfi yerine gelmişti. Onu bu halde gören hizmetçiler bir tuhaflık olduğunu sezmiş gibi geri durdular.
Küçük Hanım parmağını bana doğru uzatıp kükredi: “Sözümü tuttum ve işte eve döndük! Artık konuşabilirim, değil mi?!”
“Ha, evet. Artık konuşabilirsin.” Yeniden bu kadar gürültücü davrandığını duyunca başarısız olduğumu anladım. Yaşadıklarımız bu bencil ve şiddet yanlısı kızı değiştirmeye yetmemişti besbelli. Hatta savaş sırasında korktuğumu tahmin etmiş bile olabilirdi. Belki de bu kadar zayıf olmama rağmen ne kadar da burnu havada davrandığımı yüzüme vuracaktı.
“Sana bana adımla, Eris diye hitap etme ayrıcalığını bahşediyorum!”
Sözleri beni gafil avladı. “Ha?”
“Bunu öyle herkes yapamaz, tamam mı?!”
Yani, bu… geçtiğim anlamına mı geliyordu? Burada onun özel öğretmeni olarak çalışabileceğim anlamına mı? O-oh, vay canına! Cidden mi? Y-yani, başardım mı?! Evet be!
“Teşekkür ederim! Hanımım Eris!”
“Hanımımı bırak! Sadece Eris de!” Ghislaine’i taklit ediyordu. Cümlesini bitirir bitirmez yere yığıldı.
Eris Boreas Greyrat’ın özel öğretmeni oluşum işte böyle gerçekleşti.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Hırçın
YAPMADIĞI ŞEY: İnsanların söylediklerini her zaman dinlemek
OKUMA/YAZMA: Kendi adını yazabiliyor
ARİTMETİK: Toplama yapabiliyor
BÜYÜ: İlgilenmiyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili – Başlangıç seviyesi
GÖRGÜ KURALLARI: Boreas usulü selam verebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
Yan Hikâye:
Sonrası ve Boreas Tarzı
Selamlaşma
Kaçırma olayının arkasındaki ipleri elinde tutan kişi uşak Thomas’tı. Serserilerin bahsettiği, sapık bir soyluyla bağlantısı olan kişi oydu. Küçük Hanım bir süre önce o soylunun dikkatini çekmişti ve adam onun bu hırçın, boyun eğmez ruhunu döverek sökmek istiyordu. Paranın cazibesine kapılan Thomas, sapık soylunun seçtiği iki adamı benim planıma dahil etmişti.
Yahu, dünyada harbiden yüzsüz insanlar vardı. Eğer bunu bir daha yapacak olursa, önce benimle konuşmasını dilerdim.
İki şeyi hesaba katmayarak tamamen yanlış hesap yapmıştı. Birincisi, iki hayduttan kaçabilecek kadar büyü hünerine sahip olduğumu; ikincisi ise o ikisinin kendisine en ufak bir sadakat duymadığını.
Sapık soyluya gelince, masumu oynayıp cezadan kurtuldu. Kısmen Thomas’ın ifadesinin yetersizliğinden, kısmen de iki haydut öldüğü için soylunun parmağı olduğuna dair hiçbir kanıt bulamayışımızdandı. Bilinmeyen değişken çok fazlaydı. İşin içinde siyasi dolaplar döndüğünden şüpheleniyordum.
Olayın çözüldüğü, tamamen Ghislaine’in müdahalesine bağlandı. Greyrat ailesi, Kılıç Kralı Ghislaine’in yanlarında kaldığı gerçeğini öne sürerek hem gelecekteki olası hadiselerin önüne geçebilir hem de hanelerinin gücünü ve zenginliğini ilan edebilirdi.
Neler olup bittiğini anlatmama rağmen bütün takdiri Ghislaine’e bırakmam emredildi. Greyrat ailesindeki diğer kişilerin varlığımdan haberdar olmasını istemiyor gibiydiler. Yine siyasi pazarlıklar, diye tahmin ettim. Benim için asıl büyük sürpriz, daha da fazla Greyrat’ın bulunmasıydı.
“İşte vaziyet böyle. Anlaşıldı mı?”
“Evet… anlaşıldı.”
Philip tüm bunları bana kabul odasında açıkladı. Yalnızca derebeyinin oğlu olduğunu sanıyordum ama aynı zamanda kasabanın belediye başkanıydı. Bütün meseleyi tatlıya bağlayan kişinin o olup olmadığını merak ettim.
“Kızı kaçırılmış birine göre oldukça rahat görünüyorsunuz.”
“Şu an öyleyim. Hâlâ kayıp olsaydı paniklerdim,” dedi.
“Elbette.”
“Şimdi, Eris’in özel öğretmeni olarak çalışman konusuna gelirsek…”
Geleceğim hakkında konuşmaya başlamak üzereydik ki kapı gürültüyle ardına kadar açıldı ve içeri Eris’in inanılmaz derecede hayat dolu büyükbabası süzüldü.
“Her şeyi duydum,” dedi Sauros. Kabul odasına daldı ve sert eliyle saçlarımı karıştırdı. “Eris’i kurtarmışsın!”
“N-n-neden bahsediyorsunuz? Her şeyi Ghislaine yaptı. Ben hiçbir şey yapmadım!”
Gözleri bir yırtıcı kuş gibi karanlıkça parıldadı.
Ç-çok korkunç!
“Seni gidi! Bana yalan söyleyebileceğini mi sanıyorsun!”
“H-hayır! Ama Lord Philip öyle söylememi—”
“Philip!” Oğluna doğru döndü ve bir an bile tereddüt etmeden yumruğunu savurdu. Feci bir çat sesiyle yerine oturdu.
“Ah!” Genç lord darbeyi doğrudan yüzüne yedi ve kanepenin arkasına yuvarlandı. Derebeyinin yumruğu o kadar hızlıydı ki. Eris'inkinden bile hızlıydı, gözle takip edilemeyecek kadar çabuktu.
“Aşağılık herif! Kızını kurtaran çocuğa reva gördüğün bu mu! Tek bir teşekkür kelimesini bile nasıl esrgersin! Sırf soylular arasındaki o ahmakça tiyatronuza alet olasın diye mi?!”
Hâlâ yerde boylu boyunca uzanan Philip, kıpırdamadan cevap verdi. “Baba, Paul ailemiz tarafından evlatlıktan reddedilmiş olabilir ama hâlâ bir Greyrat. Yani onun kanımızı taşıyan oğlu Rudeus da ailemizin bir parçası. Bu yüzden onu uluorta övüp ödüllendirmek yerine, ailemizin bir ferdi gibi şefkatle yaklaşmanın en iyi teşekkür yolu olacağını düşündüm.” Yere serilmiş birine göre son derece doğal bir tavırla konuşuyordu. Belki de Sauros'tan dayak yemeye alışıktı.
“Pekâlâ! Öyleyse git de soylularla o maskaralığına devam et!” Yaşlı adam kendini boş kanepeye bıraktı. Philip'e vurduğu için özür dileyecek gibi görünmüyordu. O tam olarak böyle bir insandı işte. Burada fiziksel ceza nefes almak kadar doğaldı.
Düşününce, Eris de benden hiç özür dilememişti. Onu kurtardığım için bana teşekkür de etmemişti.
Neyse ne, sorun değil.
“Rudeus!” Derebeyi kollarını kavuşturdu, çenesini kaldırdı ve dik dik bana baktı.
Bu tanıdık geliyordu.
“Bir ricam var!”
Birinden bir şey rica ederken takınılacak tavır gerçekten bu mu? Tıpkı Eris gibiydi! Hayır, tam tersiydi; ne de olsa onu taklit eden Eris'ti.
“Eris'e büyü öğretmenizi istiyorum.”
“Nedenini sorabilir miyim?”
“Bunu benden kendisi rica etti. Büyünün aklına öyle bir kazındığını söyledi ki kafasından çıkaramıyormuş.”
Nereden baksan gözleri dağlayan bir büyüydü zaten.
“Tabi—” İçgüdüsel olarak cevap vermeye başladığım anda dilimi ısırdım. Berbat kişiliğinin en olası sebebi, Sauros'un onu hep böyle şımartmasıydı. Belki tek sebebi değildi ama kişiliğinin ne kadarını taklit ettiğine bakılırsa, ondan kesinlikle etkilenmişti.
Bir insan olarak azıcık bile gelişecekse, şımartılmasını engellemek zorundaydım. Düzgün bir şekilde büyümesini sağlamak benim sorumluluğum olmayabilirdi ama işler böyle devam ederse, ona ders verme yetimi de etkileyecekti.
Her sorunla ortaya çıktıkça ilgilenmek en iyisiydi.
“Bunu benden sizin istemeniz doğru değil, Lord Sauros. Eris'in bizzat kendisi rica etmeli.”
“Ne dedin sen?!” Öfkeyle yumruğunu kaldırdı.
Panikleyip ellerimle yüzümü kapattım. Neydi bu adam, patlamaya hazır bir nükleer bomba falan mı? “E-Eris'i bir şey istediğinde başını eğip rica edemeyen bir yetişkin olarak yetiştirmeyi gerçekten istiyor musun?”
“Oho! Haklı bir noktaya değindin! Doğru söylüyorsun!” Yumruğunu dizine vurdu ve hararetle başını salladı. Güçlü, gür bir sesle, “Eriiiiis! Derhal kabul odasına gel!” diye haykırdı.
Kulak zarlarım patlayacak sandım. Bir insanın bu kadar yüksek sesle bağırabilmesi için nasıl bir akciğer kapasitesine sahip olması gerekirdi ki…? Eris de tıpatıp aynıydı. Bu konakta haber uçurmak diye bir kavramı anlayan kimse yok muydu?
Vahşiler sizi, diye düşündüm.
Philip kanepedeki yerine dönerken bir uşak (farklı bir adam, adı galiba Alphonse'du) açık bırakılmış olan kapıyı kapattı. Sauros odalara girdiği gibi hızla çıkıp fırtınalar estirdiği için, kapıyı kapatmadan önce bir süre beklediklerini sonradan öğrendim. Kapıları ardına kadar açmaya bayılan ama örtmekten pek hazzetmeyen bencil bir ihtiyardı.
“Geliyoruuum!” Konağın başka bir yerinden bir ses yanıt verdi. Bir süre sonra yaklaşan ayak seslerinin tıkırtısı duyuldu. “İşte geldim, istediğin gibi!” Büyükbabasınınki kadar olmasa da, Eris yine de kapıları enerjik bir şekilde ardına kadar açarak içeri daldı.
Yaptığı her bir hareket büyükbabası düşünülerek yapılmıştı. Ne de olsa çocuklar yetişkinleri taklit etmeye bayılırdı. Buradaki ilk günümde yumruğu yememiş olsaydım, bu benzerliğe gülümseyebilirdim. Ama bunun yerine, bunun da son bulması gerektiğini kesin bir dille söyleyebilirdim.
“Aa…” Beni görür görmez çenesini kaldırdı ve dik dik baktı. Bu gözdağı veren duruş Boreas ailesinde nesilden nesile mi aktarılıyordu? “Büyükbaba, konuştuğumuz şeyi ona söyledin mi?!”
Birden ayağa kalkıp kollarını kavuşturdu ve ona dik dik baktı. Birebir aynı duruştu. “Eris! Birinden bir şey isteyeceksen, kendi başını öne eğip rica etmen gerekir!”
Dudaklarını büzerek surat astı. “Ama benim yerime senin soracağını söylemiştin…”
“Yeter! Kendin istemeyeceksen, biz de onu işe almayız!”
Ha? D-daha demin ne dedi o?! Yok yok, dur bir dakika, yani, sanırım haklıydı. Bu benim için biraz sorun olurdu ama rüzgâr eken fırtına biçer dedikleri bu olsa gerekti?!
“Grr…” Eris yanakları al al olmuş hâlde bana dik dik baktı. Utançtan gelen bir kızarma değildi bu; küplere binmişti ve aşağılanmış hissediyordu. Yüzündeki ifade, büyükbabası orada olmasa beni cehennemin dibine kadar kovalayıp kıymaya çevireceğini söylüyordu.
Korkutucu…
“L-lütfen…”
“Birinden bir şey rica ederken takınılacak tavır bu mu?!” diye kükredi Sauros.
Bunu diyecek en son kişisin, diye geçirdim içimden.
“Grr…” Eris uzun, kızıl saçlarını iki eline birer tutam aldı. Şakaklarının iki yanında birer kuyruk yaptı; anında ikiz kuyruk oluverdi. Sonra, öylece bana göz kırptı. “Lütfen bana büyü öğret, miyav ✩”
***
Bir saniye. Rüya mı görüyordum? Bir anlığına bilincim kapanmıştı sanki. Çok fena bir kâbus görmüşüm gibi hissettirdi.
“Okuma yazma öğretmeyi dert etme, miyav ✩”
Hadi canım, rüya falan değildi! N-ne oluyordu yahu? Neler dönüyordu böyle?
Az önce tuhaf bir alternatif boyuta falan mı ışınlandım ben? Madem o kadar zahmete girdin, en azından iki boyutlu anime dünyasına ışınlasaydın ya!
“Aritmetiğe de ihtiyacım yok benim, miyav ✩”
N-neyse ne, bu durum hiç normal değildi. Hatta korkunçtu! Eris’in verdiği poz normalde sevimli olmalıydı ama bende sadece dehşet uyandırıyordu. Dudakları yukarı kıvrılmıştı ama gözleri gülmüyordu. Bir avcının gözleriydi onlar.
Daha da önemlisi, bu dünyada birinden ricada bulunurken cidden böyle mi davranılıyordu?! Dalga geçiyor olmalısınız!
“Büyü bana yeter, miyav ✩”
Benimle kafa bulmayı kes! Bu dürüst olmak gerekirse önceki hâlinden bile beterdi. Baksanıza şunun yüzüne bir kere.
Yanakları kor gibi kızarmıştı ve ifadesi resmen, Şartlar birazcık farklı olsaydı, sana öyle bir çakardım ki cehennemin dibinden ta cennete uçardın, diyordu. Yüzde sekseni öfke, yüzde yirmisi aşağılanma doluydu, mahcubiyetten eser yoktu. Sevimli hiçbir yanı yoktu, hem de zerre kadar.
H-hadi ama Sauros, haddini bildir şuna, diye içimden yalvardım.
“O-ooh~ Bizim Eri de pek tatlıymış. Rudeus, ona ders vereceksin, değil mi?”
Bir anda torununa düşkün bir ihtiyara dönüşüvermişti. Sen de kimsin be adam?! diye geçirdim içimden. Nereye gitti o sert ve güvenilir büyük amcam?!
“Efendimizin canavar ırkına karşı büyük bir zaafı vardır. Leydi Ghislaine işe alınırken de son sözü kendisi söylemişti,” diye açıkladı kâhya kibarca.
Ha, şimdi anladım. Demek o ikili at kuyrukları hayvan kulaklarını temsil ediyordu. Gerçekten de sarkık kulaklara benziyorlardı. Düşününce, hizmetçilerin çoğu da canavardı zaten.
Tamam, peki, şimdi anladım. Evet… İç sesim yavaşça kesildi.
“Eris.” Babası araya girdi.
Sahi ya, onun da burada olduğunu unutmuşum, diye düşündüm. Pekâlâ, Philip Bey, parlama sırası sizde, haddini bildirin şuna!
“Daha çekici görünmek için kalçalarını biraz daha dışarı çıkar.”
Harika, bundan da bir cacık olmaz.
Pekâlâ o zaman. Şimdi anlamıştım. Paul da dâhil olmak üzere Greyratların ne biçim insanlar olduğunu şimdi kavramıştım. Hatta Paul, bu güruhun yanında biraz daha normal bile kalıyordu.
“Şey, Lord… Sauros. Size tek bir şey sorabilir miyim…?”
“Konuş!”
“E-erkekler de mi böyle ricada bulunur?”
“Aptal! Erkek dediğin erkek gibi rica eder!”
Bunun ne anlama geldiğinden pek emin değildim ama azarı işitmiştim. Neyse, haklıymışım. Bu güruha kıyasla, Paul’ün düşkünlükleri neredeyse normal sayılırdı. Alt tarafı iri göğüslü kadınlardan hoşlanıyordu.
Tamam, sakin ol, dedim kendime. Şunu bir tartalım. Şimdi bu geçer not mu aldı, kaldı mı?
Gözler üzerimdeydi. Kendimi toparlayıp Eris’e baktım. Öfkeden ve aşağılanmaktan deliye dönmüş, kontrolünü kaybetmenin eşiğinde gibiydi. Kafesinin demir parmaklıklarından birine dişlerini geçirmiş bir aslan gibi.
Neyse, belki de sonrasını hiç düşünmeyip bunu kabul etmeliyim.
Hayır, bunu etraflıca düşünmeliydim. Doğurabileceği sonuçları öngörmem gerekiyordu.
Doğru ya, bu durum onun da hoşuna gitmiyor, diye fark ettim. Bu başlattıkları tuhaf âdete o da karşı! Baş başa kaldığımız bir gün benden bizzat bir ricada bulunmasını isteyecek olsam, beni paramparça edebilir!
Pekâlâ, fikrimi değiştirdim. Bu tuhaf âdetlerine bir son vermeliyim.
“Birinden ricada bulunurken böyle bir tavır mı takınılır?!” Sesim o kadar gür çıkmıştı ki tüm konakta yankılandı.
Ondan sonraki saatler boyunca ona uzun ve etkili bir nutuk çektim. Tutkum hedefine ulaşmış olmalı ki bundan sonra ricada bulunmanın Boreas tarzı terk edildi. İş bittiğinde Ghislaine çabalarımı övdü ama Eris bana sadece soğuk soğuk dik dik bakmakla yetindi.
Bölüm 3:
Hırçınlığı Hız Kesmiyor
Eris’in özel öğretmeni olalı bir ay geçmişti.
Ona ders vermeye başladığım andan itibaren beni dinlemiyordu. Okuma, yazma ve aritmetik vakti gelir gelmez ortadan kayboluyordu. Kılıç talimi zamanı gelene kadar da yüzünü göstermiyordu.
Tabii istisnalar da vardı. Düzgünce dikkatini verdiği tek ders büyü dersiydi. İlk kez bir Ateş Topu çıkardığında pek bir mutlu ve hevesliydi. Ateşinin kükreyip perdeyi sarmasını izledi ve "Bir gün, tıpkı senin gibi gökyüzünde havai fişekler yapacağım," dedi. Elbette alevleri hemen söndürdüm ve ben etrafta yokken ateş büyüsü kullanmaması konusunda onu uyardım.
Eris, kendinden memnun bir halde yarı yanmış perdeye gülümsedi. Kundakçının teki gibi görünüyordu ama en azından motive olmuştu. Müfredatın geri kalanını da halledebileceğinden emin hissetmiştim.
...Ya da ben öyle sanmıştım. Tahminimde fena halde yanıldığımı sonradan anladım. Eris okuma, yazma ve aritmetik derslerinde dinlemeyi reddediyordu. Onu uyarmaya kalksam hemen kaçıyordu. Onu yakalamaya çalıştığımda bana bir yumruk atıp sıvışıyordu. Ona yetiştiğimde ise sırf bana bir kez daha yumruk atıp tekrar kaçmak için geri geliyordu.
Kaçırılmamızdan sonra aritmetiğin ve okuma yazmanın önemini anlayacağını düşünmüştüm. Bu derslerden gerçekten nefret ediyor olmalıydı.
Bu sorunumla Philip'e gittiğimde, bana sadece, "Öğrencinin derslerine katılmasını sağlamak da özel öğretmen olarak işinin bir parçası," dedi.
Haksız sayılmazdı. Ghislaine derslerime katılıyor ve onları ciddiye alıyordu ama o sadece fazlalıktı. Yalnızca ona ders veremezdim. Bu yüzden Eris'i aramak zorundaydım.
Eris'i bulmak hiç de kolay değildi. Ben sadece bir aydır buradayken, o bütün hayatını burada geçirmişti. Araziye aşinalığımız arasında devasa bir fark vardı ve bu durum saklambaç meselesi için de geçerliydi.
Görünüşe göre diğer özel öğretmenler de aynı sorunla boğuşmuştu. Bazen eninde sonunda onu bulabiliyorlardı; ne de olsa saklanacak geniş bir alanı olsa da bu alan yine de malikaneyle sınırlıydı. Ancak onu bulanlar da pestili çıkana kadar dayak yiyordu. İlk öğretmeninin istifa etme sebebi de buydu.
Öğretmenlerden biri şiddete şiddetle karşılık verip onu dövmeye çalışmıştı. Eris ise gecenin bir köründe odasına sızmış ve o uyurken tahta kılıçla saldırmıştı. Tamamen iyileşmesi aylar süren yaralar aldıktan sonra istifa ettiğini söylemeye gerek bile yoktu.
Eris'i kendi oyununda alt etmeyi başaran tek kişi Ghislaine'di. Benim aynı şeyi yapabileceğime dair kendime güvenim yoktu. Onu bulmak hastanelik olacağım anlamına geliyorsa, bunu yapmak istemiyordum. Sırf onu bulup sonrasında her tarafım yara bere içinde kalacaksa hiç hevesli değildim.
İlgilendiği tek şey büyü ise, diğer derslerden vazgeçip sadece ona odaklansak olmaz mıydı? Fakat Philip ona okuma, yazma ve aritmetik de öğretmem konusunda ısrarcıydı. "Ona büyü öğrettiğin kadar bunları da öğret," demişti.
Bana, "Aslına bakarsan bunlar büyüden daha önemli," demişti.
Ona katılıyordum.
Belki de bir kez daha kaçırılmasını sağlamam gerekiyordu. Laf dinlemeyen çocukların cezalandırılması gerekirdi.
Tam böyle düşünürken nihayet onu buldum.
Ahırdaydı; göbeği açıkta, saman yığınının içine saklanmış, mışıl mışıl uyuyordu.
"Zzz... zzz..."
Derin bir uykudaydı. Uykudaki yüzü adeta bir meleğinkini andırıyordu. Hayır, görünüşe aldanmamalıydım. O, şeytanın tecessüm etmiş haliydi. Ve elbette şeytanın tecessüm etmiş halinden kastım, insanı kan kusana kadar yumruklayan cinstendi.
Yine de onu uyandırmam gerekiyordu.
Şimdilik, üşütmesin diye karnını örtmek için gömleğini aşağı çekmeye karar verdim. Sonra da içimdeki Yaşlı Bilge değerlendirmesini yaparken göğüslerini okşamaya başladım.
"Hmm, hâlâ AA kap. Fakat büyük bir büyüme potansiyeli seziyorum. Yaşın ilerledikçe E kap, hatta daha da büyüğüne ulaşabilirsin. İlerlemeni kontrol etmek için sana her gün masaj yapacağım. Bu da eğitiminin bir parçası. Hohoho."
Teşekkürler Yaşlı Bilge!
Hevesimi aldıktan sonra ona alçak bir sesle seslendim. "Küçük Hanım, uyanın lütfen. Eris Hanım, eğlenceli aritmetik vakti geldi!"
Uyanmıyordu. Başka çarem kalmamıştı.
Külodun elden giderse beni suçlama. Yaramaz bir kız olduğun için senin suçun, diye düşündüm.
Fakat tam ellerimi sessizce uzun ve bol eteğinin altına sokmaya çalıştığım anda…
“…!” Eris’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Bakışları ellerimin durduğu bacaklarından yavaşça yüzüme doğru kaydı. “Grrr!”
Artık uykulu gibi bir hali kalmamıştı. Aksine, dişlerini gıcırdatıyordu ve yüzü öfkeden kararmıştı.
G-geliyor, diye anladım, ama bir an geç kalmıştım. Sıktığı yumruğu bana doğru uçarak geldi. Yüzüm! Korumak için alelacele kollarımı önümde çapraz yaptım.
“Ağh!” Darbe yüzüm yerine karnıma indi. Yumruğu derine saplandı. Dizlerimin bağı çözülürken acıdan kendimden geçtim.
Neyse ki kan kusmadım ama sağlam bir yumruk yemiş oldum.
“Hıh!” Bana doğru bir kez burnundan soludu, ardından bir tekme savurdu. İşi bittiğinde, yere yığılmış bedenimin üzerinden geçip ahırdan dosdoğru çıkıp gitti.
***
Elimden bir şey gelmiyordu. Sonunda yardım için Ghislaine’e gittim. Paul’a göre beyni yerine kasları olan kadına. Okumayı, yazmayı ve aritmetiği neden öğrenmek istediğinden bahsederse, bu durum kesinlikle Eris’in içine işlerdi. Kızın, Ghislaine ne derse desin dinleyeceği kesindi.
Ya da ben öyle safça düşünmüştüm.
Ghislaine başta kendi başımın çaresine bakmamı söyledi ama sahte gözyaşları için su büyüsü kullandığımda gönülsüzce kabul etti. Çok kolaydı.
Tamamdır, şimdi göster bakalım marifetini, diye düşündüm.
Ghislaine ile bir plan yapmadık; her şeyi ona bıraktım. Büyü dersimizin mola vaktinde başlamayı seçti.
“Uzun zaman önce, bir kılıcım olduğu sürece sorun olmadığını düşünürdüm…”
Durup dururken Eris’e geçmişini anlatmaya başladı. Kötü bir çocuk olmasına rağmen Ustasının onu nasıl kabul ettiğinden… Maceracı olduğundaki ilk arkadaşlarından…
Uzun giriş faslının, kendisi ve kendi kişisel mücadeleleri hakkında basit bir hikaye olduğu anlaşıldı.
“Maceracıyken diğerleri her şeyi benim yerime yapardı. Silah ve zırhların, yiyeceklerin, erzakların ve günlük ihtiyaçların alım satımı. Sözleşmeleri, haritaları ve tabelaları okumak da dahil. Ayrıldıktan sonra pek çok şeyin önemini öğrendim: Dolu bir mataranın ağırlığını, ateş yakmak için kömür bulmanın gerekliliğini ve meşale taşırken sol elini kullanamamanın verdiği rahatsızlığı.”
Partileri yedi yıl önce dağılmıştı. Paul ve Zenith evlenip kırsala taşınarak kendilerini soyutlayınca bunu yapmak zorunda kalmışlardı. Zaten tahmin etmiştim; görünüşe göre Paul ve Ghislaine gerçekten de aynı partide bulunmuştu.
“Geriye kalanlarımız bir arada kalmaktan bahsetti ama vur-kaç saldırganımız Paul ve grubumuzun tek şifacısı Zenith ayrılmıştı. O zaman dağılmasaydık bile er ya da geç dağılırdık. Bu çok barizdi.”
Altı kişilik bir parti.
Bir savaşçı, bir kılıç ustası, bir kadın kılıç ustası, bir büyücü, bir rahip ve bir hırsız. Mesleklerine göre ayırırsam gruplarının düzeni muhtemelen böyleydi. Ghislaine o zamanlar yalnızca Aziz kademesinde bir kılıç ustası olsa da saldırı gücü epey yüksek olmalıydı.
Savaşçı (Bilinmeyen Kişi): Tank
Kılıç Ustası (Paul): İkincil tank ve Hasar Verici
Kadın Kılıç Ustası (Ghislaine): Hasar Verici
Büyücü (Bilinmeyen Kişi): Hasar Verici
Rahip (Zenith): Şifacı
Dengeli bir grup gibi görünüyorlardı.
Görünüşe göre “hırsız”, kilit açmaktan tuzak tespit etmeye, çadır kurmaktan tüccarlarla pazarlık yapmaya kadar her türlü getir götür işini yapan kişilere verilen genel bir addı. İyi okuyabilen, keskin zekâlı ve çevik kişilere ayrılmış bir pozisyondu. Çoğu da tüccar ailelerinden gelirdi.
“En azından hazine avcısı falan diyebilirdiniz,” dedim düşünmeden.
Ghislaine'in burun delikleri genişledi. “Paralarımızı habire aşırıp kumarda yiyen birine hırsız demek gayet uygun.”
“Öğrendiğinizde çullanmadınız mı üstüne?”
“Yok. Kumarda becerikliydi, bu yüzden çoğu zaman aldığından daha fazlasıyla dönerdi. Yarısından azıyla döndüğü nadirdi. Paramız az olduğunda da kendini tutardı.”
Yani öyle diyordu. Yine de kumardan ne kadar kâr etmeyi başarırsa başarsın, neden herkes yanına kâr kalmasına izin vermişti ki? Anlamakta zorlanıyordum. Övünmek gibi olmasın ama kumar, en azından hiç bulaşmadığım tek şeydi. Gerçi çevrim içi oyunlara 100.000 yenden fazla para harcamıştım harcamasına ama…
Yine de, partilerinde Paul gibi bir zampara olduğuna göre, üyelerinin ahlakını pek de umursamıyor olmalılardı. Herkesin sınırı bir yerlerde çizilirdi. İnsan sayısı kadar kural vardı.
“Savaşçı ile kılıç ustası arasındaki fark tam olarak nedir?” diye sordum merakla. İki meslek de ön saflarda yer alıyorsa, aralarında ayrım yapmak için bir neden yok gibi görünüyordu.
“Kılıç ve üç ana stilden birini kullanıyorsan, kılıç ustasısındır. Farklı bir stil kullanıyor ama yine de kılıç kuşanıyorsan, savaşçısındır. Bu stillerden birini kullanıyor ama kılıç kullanmıyorsan, o zaman da savaşçısındır.”
“Ooo, yani kılıç ustası özel bir unvan demek.”
Daha doğrusu, yeteneklerini özel kılan şey üç ana kılıç stiliydi. Ghislaine'in bizi kaçıranları alt ederken kullandığı teknik cidden muazzamdı. Kılıcını kınından çıkardığını bile görememiştim. Zar zor kıpırdamıştı ve kafaları öylece düşüvermişti. Sonradan o tekniğin Kılıç Tanrısı Stili'nin gizli bir tekniği olan Işık Kılıcı olduğunu öğrendim.
“Peki ya şövalye?”
“Şövalye şövalyedir. Şövalyeler Kral ya da derebeyleri tarafından atanır. Okuma ve aritmetik eğitimi alırlar. Aralarında basit büyüleri kullanabilenler bile vardır. Çoğu soylu olduğu için gururlarından da geçilmez.”
Muhtemelen okula gittikleri için bu kadar eğitimlilerdi.
“O zamanlar babam henüz şövalye değildi, değil mi?”
“Tam olarak emin değilim ama o zamanlar kendine kılıç ustası derdi.”
“Peki ya büyü şövalyeleri veya büyü savaşçıları? Onların da var olduğunu duymuştum.”
“Saldırı büyüsü kullanıp da kendine öyle diyenler var. Mesleğin ne olursa olsun, kendine ne demek istersen demekte özgürsün.”
“Anladım.”
Eris konuşmayı dinlerken gözleri parladı. Umarım Ghislaine'i ya da beni en yakın labirente sürüklemeye karar vermezdi. Bu beni tedirgin ediyordu. İstediğim türden bir macera bu değildi. Her günümü güzel kadınlarla çevrili geçirmek mi? Bak o olurdu işte.
Ah, kahretsin. Ghislaine'e okuma yazma öğrenmenin öneminden bahsettirecektim, bunlardan değil, diye yakındım içimden. Batırmıştım.
Yine de ufak bir teselli vardı.
Ertesi gün Eris tüm derslerine katıldı: okuma, yazma ve aritmetik. Hepsi Ghislaine sayesindeydi. Ondan sonra ne zaman bir şey olsa, Ghislaine maceracı olarak çektiği zorlukları anlatmaya başlardı. Her seferinde mideme kramplar giriyordu ama bu sayede Eris nihayet okuma, yazma ve aritmetiğin önemini kavradı.
Ya da belki katılmasının asıl nedeni Ghislaine'in hikayelerini çok ilginç bulmasıydı. Her iki durumda da benim için iyi bir sonuçtu.
Bir yanım bunu en başında akıl etmiş olmayı diledi… ama elbette kaçırılmamış olsaydık muhtemelen beni en baştan hiç dinlemezdi bile. O zamanlar bana solucanmışım gibi bakıyordu. Yani planım boşuna gitmemişti.
Her halükarda, işler yoluna girmişti.
***
İlk derslerimiz Eris'e dört temel aritmetik işlemini öğretmeyi içeriyordu. Okula gittiği ve daha önce özel dersler aldığı için basit toplamayı zaten biliyordu.
“Rudeus!” Öğrencim enerjik bir şekilde elini havaya kaldırdı.
“Efendim, Eris?”
“Bölme işlemi neden gerekli?”
Çarpma ve bölmenin önemini anlamıyordu. Üstelik çıkarmada berbattı. Basamak sayısı teki geçtiği an pes ediyordu.
“Gerekliliğine kafa yormaktansa, bunu çarpmanın tersini yapmak gibi düşün,” diye açıkladım.
“Bunu nerede kullanacağımı soruyorum ben!”
“Pekala, diyelim ki yüz gümüş paran var ve bunları beş kişi arasında eşit olarak paylaştırman gerekiyor.”
“Önceki öğretmenim de aynı şeyi söylemişti!” Yumruğunu masaya vurdu. “Peki neden! Eşit olarak! Paylaştırmak zorundayım!” Dik başlı bir çocuk gibi laf ebeliği yapıyordu.
Dürüst olmak gerekirse, öyle bir zorunluluk yoktu. “Kim bilir? Bunu o beş kişiye sorman gerekir. Sadece eşit olarak paylaştırmak istersen, bölme işlemini bilirsen daha kolay olur.”
“Daha mı kolay olur? Yani gerçekten kullanmama gerek yok, öyle mi?!”
“Kullanmak istemiyorsan, evet, zorunda değilsin. Gerçi bir şeyi kullanmamak ile bir şeyi kullanamamak arasında dağlar kadar fark vardır.”
“Öf…” Bir şeyi yapıp yapamayacaklarını sormak, Eris kadar gururlu birini susturmanın iyi bir yoluydu, gerçi sorunun kökünü çözmeye pek yaramıyordu. Aritmetik öğrenmesine gerek olmadığını savunmaya çalışıyordu.
Böyle zamanlarda en iyisi Ghislaine'den yardım istemekti.
“Ghislaine, hiç bir şeyleri eşit bölüştürmekle ilgili bir sorun yaşadın mı?”
“Evet. Bir keresinde bir labirentte erzaklarımı kaybetmiştim, bu yüzden geri dönmeye çalıştım. Ama dışarı çıkana kadar idare etsin diye yemeğimi paylaştırırken hata yaptım. Üç gün boyunca bir şey yiyip içmedim. Öleceğimi sandım. Artık dayanamayacak hale geldiğimde, yerde bulduğum bir iblis dışkısını yedim ama içimi paramparça etti. Karın ağrısı, mide bulantısı ve ishali atlatmayı başardım ama sonra bir öbek…”
Hikaye neredeyse beş dakika sürdü ve midemi altüst etti. Yüzüm sapsarı kesilmiş bir halde dinledim. Ama Eris için bu kahramanca bir hikayeydi. Gözleri tüm süre boyunca parıldadı.
“İşte bu yüzden bölme işlemini öğrenmek istiyorum. Derse devam et.”
Ghislaine bunu söyler söylemez Eris mızmızlanmayı kesti.
Sauros kadar olmasa da tüm Greyrat ailesinin canavarımsılara karşı bir zaafı var gibiydi. Eris'in Ghislaine'e bağlandığı apaçık ortadaydı. Ghislaine hikayelerinden birine başladığında her zaman sessizce dinlerdi. Ablasına yapışıp onu taklit etmeye hevesli küçük bir erkek kardeş gibiydi.
“Pekala o zaman, bugün biraz daha sıkıcı pratik yapalım. Hepsini çözdükten sonra bu soruları bana getir. Anlamadığın bir şey olursa bana sor.”
Böylece işler yavaş yavaş yoluna girdi.
***
Ghislaine mükemmel bir öğretmendi. Hatalarımın her birini en ince ayrıntısına kadar gösterip bana tavsiyeler veriyordu. Paul nerede çuvalladığınızı söylerdi ama kendinizi nasıl geliştireceğinizi söylemezdi.
Bugün hem Eris'in hem de benim elime birer kılıç vermiş, bize yol göstererek dövüş pratiği yaptırıyordu.
“Saldırı duruşunuzu unutmayın, rakibinizi pürdikkat izleyin.”
Eris tahta kılıcımı tok bir çat sesiyle savuşturdu.
“Rakibinizden daha hızlı hareket edebiliyorsanız, hamlelerini okuyup kılıcınızı ona göre hedefleyin. Eğer ondan yavaşsanız, kılıcının yörüngesinden kaçınmak için vücudunuzu kaydırın.”
İkisini de yapamayınca, Eris'in kılıcından sert bir darbe yedim. Darbe o kadar güçlüydü ki, tabaklanmış deri koruyucumun pamuklu astarının ardından bile hissettim.
“Rakibinizin ayak parmaklarının ucuna bakın ve hareketini tahmin edin!”
Bir darbe daha aldım.
“Rudeus! Kafanı kullanmayı bırak! Sadece rakibinden önce içeri sokulup kılıcını savurmaya odaklan!”
Ama odaklanmak kafa kullanmayı gerektirir, hangisini yapayım yani?!
“Eris! Saldırılarını kesme! Rakibin henüz teslim olmadı!”
“Tamam!”
Aramızdaki fark barizdi. Eris, benim aksime Ghislaine'e cevap verebilecek rahatlığa sahipti. Bu rahatlık, Ghislaine nihayet durmasını söyleyene dek bana vurmaya devam etmesine de olanak tanıyordu. Aritmetik derslerimizde biriken tüm öfkesini kusarcasına hiç acımıyordu.
Kahretsin.
Yine de bir ay içinde muazzam bir gelişme kaydettim. Benimle benzer becerilere sahip Eris gibi bir partnerim olduğu için memnundum. Tıpkı diğer tüm alanlarda olduğu gibi, eşit seviyede birinin yanında olmak insanın kendi gelişimini de kamçılıyordu.
Gerçi Eris benden biraz daha iyiydi. Fakat benimle Paul ya da Ghislaine arasındaki uçurum gibi bir şey değildi bu. En azından ne yaptığını anlayabileceğim bir seviyedeydi. Anlayabilirsem, bundan ders de çıkarabilirdim. Mesela beni belli bir teknikle alt ederse, aynı şey tekrarlanmasın diye daha temkinli davranırdım. Rakibinizle eşit şartlarda olduğunuzda böyle düşünebilirdiniz.
Paul ise tam tersine, hamlelerine karşılık vermenin imkânsız olduğu kadar yetenekliydi. Rakibinizin ne yaptığını anlayamazsanız, daha ne olup bittiğini kavrayamadan sizi yere sererdi.
Daha yetenekli birinden eğitim almak bile zor olabiliyordu, çünkü onun yetenekleriyle sizinkiler arasında temel bir fark vardı. Bu sadece yaptığınız şeyden şüphe duymanıza yol açardı.
Ghislaine öğretme konusunda iyiydi, bu yüzden onun durumu farklıydı. Ne var ki, aynı zamanda hem saldırılara nasıl karşılık verileceğini hem de karşı saldırıya nasıl geçileceğini öğretiyordu; bu yüzden saldırıya maruz kaldığınızda, karşı hamleyi nasıl yapacağınızı düşünmekten tereddüte düşüyordunuz.
Fakat rakip Eris olunca, ufak numaralar veya hareketteki en küçük bir değişiklik bambaşka bir sonuç doğuruyordu. Bazen bir gün önce işe yarayan bir şey ertesi gün işe yaramıyor ya da Eris tamamen farklı bir şey yapıyordu. Dün yapamadığım şeyleri bazen bugün yapabiliyordum, aynısı rakibim için de geçerliydi. Becerilerimiz arasında neredeyse hiç fark olmadığı için bu durum fayda sağlıyordu. Gelişimi besleyen ve biriken şey, işte bu küçük değişiklikler ve keşiflerdi.
Bir rakibimin olması güzeldi. Bazen o benim önüme geçiyor, bazen de ben onu aşıyordum. İlerlememiz azar azar gelse bile, sırayla birbirimizin önüne geçiyorduk ve sonunda devasa gelişmeler kaydediliyordu. Farkına bile varmadan o ilerleme birikmiş ve çok daha güçlenmiştik.
Yine de Eris benden daha çabuk öğreniyordu. Bir aslanla bir geyik aynı şekilde antrenman yapsa bile, aslanın daha güçlü olacağı aşikârdı. Küçüklüğümden beri Paul'le antrenman yaptığım düşünülürse, bunu kabullenmek zordu.
“Rudeus'un daha kırk fırın ekmek yemesi lazım, ha?!” Eris kollarını kavuşturup yerde pestili çıkmış yatan bana tepeden baktı.
Ghislaine onu azarladı. “Hemen havalara girme, Eris. Kılıcı ondan daha uzun süredir tutuyorsun ve ondan büyüksün.” Ghislaine “Leydi” hitabını yalnızca kılıç talimi yaparken bırakırdı. Bunun gerekli olduğunu söylerdi.
“Biliyorum herhalde! Hem onun sihri var!”
“Doğru.”
Hakkımı teslim ettiği tek konu sihir yeteneklerimdi.
Ghislaine, “Yine de sadece saldırıya uğradığında yavaşlaması garip,” diye belirtti.
“Sana gerçekten saldıran bir rakiple yüzleşmek korkutucu da ondan.”
Bunu söyler söylemez Eris kafama vurdu. “O da neydi öyle?! Ne kadar acınası! İşte bu yüzden insanlar seni hor görüyor!”
“Hayır, o sadece bir büyücü. Bunda bir sorun yok.”
Ghislaine bunu der demez Eris kibirli bir tavırla başını salladı. “Sahi mi? O zaman onu suçlayamam galiba!”
Peki ben niye yine yumruk yedim o zaman?
“Kusura bakma ama bu sinikliğini nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Bunu kendi başına halletmen gerekecek,” dedi Ghislaine.
“Tamam.” Şu an rakibimin kim olduğu fark etmiyordu; öylece donup kalıyordum. Önümde hâlâ uzun bir yol vardı. “Ama en azından sen bana öğretmeye başladığından beri çok daha güçlendiğimi hissediyorum.”
“Bunun sebebi Paul'ün içgüdüleriyle hareket eden tiplerden olması. İyi bir öğretmen olamaz.”
İçgüdüleriyle hareket eden tip! Ah, demek bu dünyada da o tiplerden vardı.
“O da ne demek, ‘içgüdüleriyle hareket eden tip’?” diye sordu Eris.
“Bir şeyleri yapmayı nasıl öğrendiğini açıklayamadan öylece yapabilen insan tipi.”
Açıkladığımda suratını astı, muhtemelen kendisi de aynı tip insanlardandı. “Bunda yanlış bir şey mi var?” diye sordu Eris.
Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Dersin ortasında olduğumuz için gerisini Ghislaine'e bırakmaya karar verdim. Bakışlarımı ona çevirdim.
“Yanlış bir şey yok. Ama ne kadar yetenekli olursan ol, kafanı kullanmazsan daha da güçlenemezsin ve insanlara da iyi öğretemezsin.”
“Neden insanlara iyi öğretemeyesin ki?”
“Çünkü ne yaptığını kendin bile anlamıyorsundur. Üstelik olayın bütününü kavrayamazsan, kendini geliştiremezsin.”
Görünüşe göre Ghislaine gibi bir Kılıç Kralı için ileri seviye bir beceri düzeyine ulaşmanın anahtarı, temel bilgileri pratikte uygulayabilmekti. Temel esaslarda ustalaşırsanız, onları her türlü durumda kullanabilirdiniz. Ancak o zaman Kutsal seviye bir kılıç ustası sayılırdınız.
Ama daha da önemlisi, azimli çalışma ve yetenekti.
Tabii ki işin sonunda her şey yeteneğe bakıyor, diye düşündüm.
“Ben de eskiden içgüdüleriyle hareket eden tiptendim ama kafamı kullanmaya ve mantıklı düşünmeye başladığımda Kral seviyesine ulaştım,” dedi Ghislaine.
“Bu harika.” Gerçekten etkilenmiştim. Başarılı olabilmek için yöntemlerini değiştirmişti. Bu inanılmaz bir şeydi.
“Sen de Su Seviyesi bir büyücüsün, Rudeus.”
“Ben de içgüdüsel tipim. Ama büyü kılıç ustalığından farklıdır. Yeterince büyü gücün olduğu sürece her şeyi yapabilirsin,” dedim.
“Hm. Sen öyle diyorsan… Ama öyle ya da böyle, temeller önemlidir, anlıyorsun değil mi?” diye üsteledi Ghislaine.
“Anlıyorum. Fakat bu durumda, Aziz Seviyesi'ne ulaşmam öğretmenimin işinde çok iyi olmasından kaynaklanıyordu.”
Ama hazır temellerin öneminden bahsediyorken, ben tamamen büyüleri sözsüz yapmaya odaklanmıştım. Büyünün temellerinde eksik olmak ne anlama geliyordu ki? Roxy’nin dersleri temellerde ustalaşmaktan ziyade ilerlemeye odaklanmıştı. Belki de kendisi bir dâhi olduğu için temeller konusunda o kadar endişelenmiyordu.
Hmm.
“Aman, ben o kadar güçlenmeyi dert etmiyorum, o yüzden beni hiç ilgilendirmez!” diye gururla ilan etti Eris, ben düşüncelere dalmışken.
Sözlerine burukça gülümsedim. Önceki hayatımda ortaokul öğrencisiyken ben de benzer bir şey söylerdim. “Bir numara olmaya çalıştığım falan yok ki,” der, çaba göstermeyişime kılıf uydururdum.
Tavrından ötürü onu azarlamak üzereydim ki devam etti. “Ama ikiniz kadar iyi olmak için elimden geleni yapacağım!”
Neyse ki öyle değilmiş. Bir hedefi vardı. Benim geçmişteki halimden farklıydı.
***
Sabah derslerimizden ve öğleden sonraki kılıç talimimizden sonra boş vaktimiz oluyordu. Bugün kütüphaneye doğru yola koyulmuştum. Ghislaine ve Eris’in ikisinde de büyü ders kitapları vardı, ben de orada bir büyü kitabı olabileceğini düşünmüştüm. Yolu bilmediğim için köpek kulaklı bir hizmetçinin bana rehberlik etmesini sağladım.
“Ah!”
Philip’in eşi Hilda’nın yanından geçtik. Eris ile aynı koyu kızıl saçlara ve dolgun göğüslere sahipti. Eris’in büyüdükçe ona benzeyeceğini tahmin ediyordum. Kendisiyle tanıştırılmıştım ama pek bir iletişimimiz olmamıştı. Şey, bir düşüneyim, sanırım bir elimi göğsüme koymam gerekiyordu…
“Leydim, öyle görünüyor ki bugün şanslı…”
“Tch,” diyerek bana dilini şaklattı ve selamımı görmezden geldi.
Elim hâlâ göğsüme basılı halde öylece donakaldım.
“Lord Rudeus…”
“Yok, sorun değil,” dedim, beni teselli etmeye çalışan hizmetçiyi durdurmak için elimi kaldırarak. Yine de biraz sarsılmıştım. Benden nefret mi ediyordu? Yanlış bir şey yaptığımı sanmıyordum.
Sahi, Eris’ten başka çocuğu yoktu, değil mi? Yok, bu soruyu sormayayım en iyisi. Sorarsam, Eris’ten bile beter birinin ortaya çıkıp iş yükümü üç dört katına çıkaracağını hissediyordum. Bu, hiç akla getirilmemesi gereken bir ihtimaldi.
Kütüphaneye vardığımda Philip oradaydı.
“Oo, kütüphaneyle ilgileniyorsun demek?” Philip’in gözlerinde heyecanlı bir parıltı vardı.
Neye bu kadar heyecanlandı ki? diye düşündüm.
“Evet, biraz.”
“O zaman etrafa bakınmak için acele etme.”
Bu tavsiyesine uyup kütüphaneyi baştan aşağı inceledim. Ne yazık ki aradığımı bulamadım. Roxy’ninki gibi bir büyü kitabı bulmayı umuyordum fakat tek bulabildiğim, kütüphaneden dışarı çıkarılamayan pahalı ciltlerdi. Görünüşe göre dünyada yalnızca sınırlı sayıda büyü kitabı vardı ve insanlar bunları öylece ortalıkta bırakmıyordu.
O kadar şanslı olamazdım herhalde. Sonunda bu dünyanın tarihi hakkında birkaç kitap aldım. En azından boş vaktim olduğunda bunları çalışabilirdim.
***
Her günün sonunda odamda ertesi günün derslerine hazırlanarak vakit geçiriyordum. Bunun büyük bir kısmı okuma, yazma ve aritmetik için alıştırma kağıtları hazırlamaktan ibaretti. Son olarak da büyü ders kitabımı gözden geçiriyordum.
Belirli bir ders müfredatı yoktu. Beş yıl boyunca öğretecek şeyim tükenmesin diye tempoyu ağırdan alıyordum. Temel prensibim, Eris ve Ghislaine’in konuyu tam olarak anladığından emin olmak için tekrarlı alıştırmalar yapmaktı. Sylphie’ye öğretirken de aynısını yapmıştım.
Büyüyü gözden geçirmek de önemliydi. Normalde büyü yapmak için sözleri fısıldamadığımdan kelimeleri sık sık unutuyordum. Gerçekten ezberlediğim tek büyüler iyileştirme ve temel zehir büyüleriydi. Saldırı büyülerini ezberleme zahmetine girmeyi hiç düşünmemiştim.
Bu büyü ders kitabı, evimdekinin aynısıydı. Eris ve Ghislaine’in de kendilerine ait kopyaları vardı. İlk baskısı neredeyse bin yıl önce yapılmıştı ve sayısız tekrar baskısıyla çok satan bir kitaptı. Bu kitap var olmadan önce, size büyüyü öğretmesi için bir usta bulmanız gerekirdi. Çoğu yalnızca her okulun temellerini bildiğinden, pek çok insan neredeyse hiçbir şey öğrenememek üzere öğrenci olurdu.
Kitap artık çok satan kabul edilse de yazıldığı dönemde pek fazla kopyası çıkarılmamıştı. Piyasada iyi dolaşım yapacak kadar kopya olsa bile, büyüye ilgisi olmayanlar kitabı öylece görmezden gelirdi. Ancak 500 yıl sonra nihayet kitleler halinde dağıtılmaya başlanmıştı.
Birdenbire herkes ucuza bir büyü ders kitabı edinebilir hale gelince büyücülerin sayısı katbekat arttı. Dünyada bir anda büyücü patlaması yaşanmış gibi olmasa da, en azından Asura Krallığı’nda büyü, birçok soylu ailenin müfredatının bir parçası haline geldi.
Yine de büyü ders kitaplarının sayısı neden aniden artmıştı? Merak içinde kitabın arkasına baktım. Orada şu satır basılıydı: Ranoa Büyü Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır. Vay canına, ne zekice bir pazarlama taktiği.
Böylelikle özel öğretmenlik günlerim göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Hırçın
YAPMADIĞI ŞEY: İnsanların söylediklerini dinlemekten gocunmamak
OKUMA/YAZMA: Aile üyelerinin isimlerini yazabiliyor
ARİTMETİK: Çıkarma becerileri güvenilmez
BÜYÜ: Elinden geleni yapacağını düşünüyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili – Başlangıç seviyesi
GÖRGÜ KURALLARI: Normal bir selam verebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
Bölüm 4:
Personel Toplantısı ve Pazar Günü
Altı ay geçti. Nihayet sakinleştiğini düşündüğüm Eris, hırçın hallerine geri dönmeye başladı.
Neden, nasıl, bunu kim yaptı?! Bir şeyi fark edene kadar panikledim. Ona hiç mola verilmemişti.
***
Akşam yemeğinden sonra Ghislaine’i ve görgü kuralları öğretmenini odama çağırdım. Görgü kuralları öğretmeni aslında bizimle kalmıyordu; şehirde yaşıyordu, bu yüzden bir uşakla ona haber yollatmıştım.
“Öncelikle sizinle tanıştığıma memnun oldum. Ben Rudeus Greyrat,” dedim.
“Edna Leylune. Leydi Eris’e adabımuaşeret öğretiyorum.”
Elimi göğsüme dokundurup hafifçe başımı eğdim. O da daha zarif hareketlerle karşılık verdi. Bir görgü kuralları öğretmeninden bekleneceği gibi.
Edna, kırışıklıkları yeni yeni belirmeye başlamış orta yaşlı bir kadının çehresine sahipti. Hatları yumuşaktı ve etrafa sıcaklık yayan nazik bir gülümsemesi vardı.
“Lütfen, oturun,” diyerek yakındaki sandalyeleri işaret ettim. Yerleştiklerinde, uşağa hazırlattığım çayı ikram ettim. “Sizi bugün buraya çağırma sebebim, Eris’in ders programı hakkında konuşmak.”
“Ders programı mı?” diye sordu Edna.
“Doğru. Duyduğuma göre şu anda sabahları kılıç talimi, öğleden sonraları boş vakti ve akşamları da görgü kuralları dersi varmış. Doğru mu?”
“Kesinlikle.”
Eris şu anda altı ders görüyordu: Okuma yazma, aritmetik, büyü, tarih, kılıç ustalığı ve görgü kuralları.
Modern terimlerle ifade edecek olursak Türkçe, matematik, ev ekonomisi, sosyal bilgiler, beden eğitimi ve şey, görgü kuralları. Saat olmadığı için dersler sadece yemek ve atıştırmalık saatleriyle bölünerek uzayıp gidiyordu. Dersler üç zaman dilimine yayılmıştı, şöyle ki:
Kahvaltı → Ders → Öğle Yemeği → Ders → Atıştırmalık Saati → Ders → Akşam Yemeği → Serbest Zaman
Tarih eğitmeni olmadığı için görünüşe göre Philip ona boş zamanlarında ders veriyordu.
“Ben başladığımdan beri akşam dersleri de almaya başladı, bu yüzden bütün günü doldu,” dedim.
“Doğru,” diye yanıtladı Edna. “Çalışmaları gayet pürüzsüz ilerliyor. Efendimiz son derece etkilenmiş durumda.”
Hiç şüphesiz öyleydi.
“Pürüzsüz ilerliyor gibi görünebilir ama burada bir sorun var.”
Edna'nın kafası karışmış görünüyordu. “Bir sorun mu dediniz?”
“Evet. Hiç ara vermeden her gün ders çalıştığı için stresi birikiyor.” Özellikle aritmetik derslerinde bu durum çok belirgindi. Bütün ders boyunca asabi oluyordu. Zor sorularla karşılaştığında hırsını benden çıkarıyordu. Tehlikeliydi. Bana ne zaman gerçekten saldıracağını kestirmek imkânsızdı. Çok tehlikeliydi.
“Şimdilik idare ediyoruz ama en sonunda patlayıp yine derslerden kaçabilir.”
“Aman Tanrım…” Edna elini dudaklarına götürdü. Yüz ifadesi, bu ihtimali kabul ettiğini gösteriyordu. Daha önce hiç görgü kuralları dersini görmemiştim ama Eris onları ciddiye alıyor gibiydi. Eris'in ondan neden hoşlandığı benim için bir gizemdi.
Devam ettim. “Bu yüzden her yedi günde bir, ona derslerin olmadığı serbest bir gün vermek istiyorum.”
Bu dünyada takvim vardı, bu yüzden hangi ayda ve hangi günde olduklarını biliyorlardı. Ne var ki hafta kavramları yoktu. Yıl içine serpiştirilmiş tatil günleri vardı ama pazar günü diye bir şey yoktu.
Yedi. Kolayca hatırlayabildiğim için bu sayıyı seçmiştim. Üstelik bu sayı bu dünyada da özel görünüyordu. İyiye işaret olduğu söylenirdi, bu yüzden kılıç ustalığında da yedi kademe vardı.
“Kalan altı günde ona okuma yazma, aritmetik, büyü, tarih, kılıç ustalığı ve görgü kuralları öğretmeye devam edeceğiz.”
Edna sesini yükseltti. “Bir şey sorabilir miyim?”
“Lütfen, buyrun.”
“İşler bu şekilde bölünürse benim derslerim azalmış olacak. O halde maaşım da…”
Cümlesini bitirmesine fırsat vermeden sözünü kestim. “Bunun için endişelenmenize gerek yok.” Para konusunda endişelenmesini yadırgayamazdım, kimsenin de yadırgamamasını umardım. Sonuçta ben de bu işe para için girmiştim. Neyse, Philip'le zaten konuşmuştum ve bir sorun yoktu. Aylık maaş alıyorduk, bu yüzden ders versek de vermesek de paramız yatacaktı.
Gerçi hiç ders vermezsek kovulurduk. O kadarı da malumdu zaten. Bu kadar basit bir şeyi anlamıyorsanız kovulmayı hak ediyordunuz demektir.
“Elbette bunu göz önünde bulundurarak dersleri farklı şekilde böleceğiz. Yedi günlük bir süreçte sadece iki okuma, yazma ve aritmetik dersi olmasında bir sakınca yok. Kılıç antrenmanı her gün yapılmaya devam edecek, aksi takdirde hiçbir anlamı kalmaz. Büyü pratiği de her gün yapılmalı ama bir insanın mana miktarı sınırlı olduğundan her ders çok uzun sürmeyecektir. Bundan arta kalan zamanı okuma, yazma ve aritmetiğe ayırmayı düşünüyorum.”
Bu son kısmı en başından beri yapıyorduk zaten. Mesela, “Bugün X kere Su Mermisi ve Y kere Su Sıçratma kullandın. O halde bugün kaç kere daha Su Mermisi kullanabilirsin?” gibi. Sırasıyla Eris ve Ghislaine'in bu büyüleri yapabilme sayılarına göre X ve Y'nin değerlerini değiştiriyordum. Görünüşe göre bu, bir odada oturup kâğıttaki sayılara bakmaktan Eris için daha kolaydı.
Kesin bir cevap bulmak zordu çünkü mana kullanımı, büyüyü yapan kişi için bile somut bir şey değildi. Önemli olan zihinden aritmetik yapmaktı, çünkü ne kadar çok yaparlarsa o kadar gelişirlerdi. Bütün amaç kafalarını çalıştırmalarını sağlamaktı.
Eninde sonunda sözsüz büyü yapma ve ev ekonomisi dersleri de vermek istiyordum ama bu, okuma, yazma ve aritmetiği bitirene kadar bekleyebilirdi.
“Şimdiden kusura bakmayın Bayan Edna, fakat Eris'le olan derslerinizi ayda üç veya dörde indirmek istiyorum.”
“Pekâlâ.” Hemen başıyla onayladı.
Altı gün, on sekiz ders saati. Bunları şu şekilde böldüm: Görgü kuralları – beş saat; kılıç ustalığı – altı saat; okuma ve yazma – iki saat; aritmetik – iki saat; ve büyü – üç saat. Ders süreleri benim zevkime göre biraz kısaydı ama çoğu tekrar üzerine kurulu olduğundan sorun olmazdı.
“Ayrıca,” diye ekledim, “ders veremeyeceğiniz herhangi bir durum olursa benimle iletişime geçmenizi rica ediyorum.”
“Ne amaçla?” diye sordu Edna.
“Ben her zaman buradayım, malikânedeyim, bu yüzden derslerimi sizin boşluğunuza sığdırabilirim. Uzun süreli bir izne ihtiyacınız olursa da sorun çıkmaz.”
“Pekâlâ o zaman.” Edna konuşma boyunca gülümsedi. Gerçekten anlamış mıydı?
“Ayrıca bu toplantıları her ayın birinde yapmak istiyorum,” dedim.
“Peki neden?”
“Birlikte çalışırsak ortaya çıkabilecek sorunlara hızla müdahale edebiliriz. Şart değil elbette ama öğretimimizi daha etkili kılacak ve acil durumlarla başa çıkmamıza yardımcı olacaktır. Sizin için bir sakıncası var mı?”
“Hayır.” Edna tatlı bir şekilde gülümsedi. “Daha çok gençsiniz Lord Rudeus, buna rağmen Leydi Eris'e karşı son derece düşüncelisiniz.” Gözleri, sanki çok sevimli bir şey görmüş gibi parıldıyordu.
Neyse ne.
İşte kendime bu şekilde bir tatil günü ayarlamayı başardım.
***
Sonunda ilk tatil günüm geldi çattı.
Philip'i kısaca selamladıktan sonra şehre inmeye karar verdim. Fakat çıkışta Ghislaine ve Eris'in beni pusuya yatmış beklediğini gördüm.
“Nereye gittiğini sanıyorsun?!” Eris yerinde duramıyor gibiydi, belki de ilk tatil günü olduğu içindi. Programının tamamen boş olduğu ilk günüydü. Gün için planlarımın ne olduğunu merak etmesine şaşmamalıydı.
“Roa'yı gezmeye gidiyorum,” dedim bir poz vererek.
“Gezmeye mi… Yani şehri görmeye mi gidiyorsun? Tek başına?”
“Yanımda başka biri var gibi mi duruyor?”
“Bu haksızlık! Ben daha önce bir kere bile tek başıma dışarı çıkamadım!” Hırsından ayaklarını yere vurdu.
“Kendi başına dışarı çıkarsan kaçırılacağın için olabilir mi acaba?”
“İyi de, sen de kaçırıldın,” diye terslendi.
Ah, haklıydı. Ben Eris'in yanında olduğum için kaçırılmıştım ama Greyrat ailesinin bir ferdi olarak görüldüğüm de bir gerçekti. Birilerinin fidye istemek için beni tekrar kaçırmaya kalkışması olasıydı.
“Ama ben kaçırılırsam eve kendi başıma dönebilirim.” Zafer edasıyla kıkırdadım, bunun üzerine bana vuracakmış gibi yumruğunu kaldırdı. Hemen kendimi korumak için siper aldım ama yumruk hiç gelmedi. Bu alışılmadık bir durumdu.
Kollarını göğsünde kavuşturup bana dik dik baktı. “Ben de geliyorum!”
Normalde böyle bir bildiriyi ancak bana vurduktan sonra yapardı ama görünüşe göre bu sefer şiddete başvurmama kararı almıştı. Bu da biraz olgunlaştığı anlamına geliyordu. Küçük, neredeyse önemsiz bir miktar olsa da en azından bir ilerleme vardı.
“Pekâlâ, hadi gidelim o zaman!”
“Gerçekten mi?!”
Elbette onu reddetmek için hiçbir sebebim yoktu. Üstelik ne kadar kalabalık, o kadar güvenlik. “Ghislaine de geliyor, değil mi?” diye sordum.
“Evet. Küçük Hanım'ı korumak benim görevim.”
Toplantımız sırasında bile Ghislaine tatil günü kavramını anlayamamış gibiydi. Ben de her zamanki gibi Eris'in yanından ayrılmamasını önermiştim. Ne de olsa başlangıçta koruma olarak işe alınmıştı, bu yüzden bunda bir sakınca olmamalıydı.
"Bekle! Hemen hazır oluyorum! Alphonse! Alphonse!!!" Eris'in malikanenin içinde gürültüyle koşturarak uzaklaşmasını izledim. Sesi her zamanki gibi avaz avazdı.
“Rudeus,” dedi Ghislaine.
Başımı çevirdiğimde hemen yanı başımdaydı. Ona bakmak için boynumu yukarı uzatmak zorunda kaldım. Neredeyse iki metre boyundaydı, bu yüzden tamamen büyümüş bir yetişkin olduğumda bile muhtemelen ona boynumu büküp yukarıdan bakmak zorunda kalacaktım.
“Yeteneklerini gözünde büyütme,” diye uyardı. Muhtemelen kaçırılırsam kendi başıma kurtulabileceğimi söylememle ilgiliydi.
“Biliyorum. Sadece onu biraz motive etmeye çalışıyordum.”
“Pekâlâ, ama bir şey olursa bana seslen. Sana yardım ederim.”
“Tamamdır. Bir şeye ihtiyacım olursa sana yine büyük bir havai fişek gösterisi sunarım.” Konusu açılınca aklıma bir anı geldi. “Küçük Hanım'a da aynısını yapmasını söyledin mi? Sana seslenmesini?”
“Hı? Söyledim, ne olmuş ki?”
“Bir dahaki sefere bunu yalnızca senin onu duyabileceğin bir yerdeyken yapması gerektiğini açıklasan iyi olur,” dedim.
“Peki ama neden?”
“Çünkü kaçırıldığımızda sürekli senin adını haykırdığı için neredeyse öldürülüyordu.”
“Sesini duysaydım onu kurtarırdım.”
Hmm. Şey, bizi kurtarmaya geldiğinde akılalmaz derecede hızlıydı. Havai fişekleri fırlatmamın üzerinden bir dakika geçmeden oradaydı.
Ses mesafesinde olduğumuz sürece neresi olursa olsun geleceğinden emindim. İşitme duyusu da oldukça iyi görünüyordu. Ne de olsa Eris'in adını haykırdığı kişi Philip veya Sauros değil, Ghislaine'di. Güvenilirdi.
“Ona çığlık atamayacağı anlar olduğunu da öğretmen gerek.”
Eris geri döndü ve konuşma orada bitti. Dışarı çıkmak için mi süslenmişti emin değildim ama daha önce hiç görmediğim bir kıyafet giymişti.
“Bugün çok hoş görünüyorsun.”
“Hıh!” Ona iltifat ettiğimde kafama bir yumruk indirdi. Bu da neyin nesiydi şimdi?
***
Fittoa bölgesindeki Roa Hisarı civardaki en büyük şehirlerden biriydi, fakat "büyük" göreceli bir tabirdi. Yine de Buena Köyü'nü oluşturan o kırsal alandan daha küçüktü. Dış surların çevresini turlasanız, muhtemelen tüm şehri iki saatte dolaşabilirdiniz. Yine de bir şehir için hatırı sayılır bir büyüklükteydi. Surların kendisi yaklaşık yedi sekiz metre boyundaydı ve Roa'nın dört bir yanını sarıyordu.
Bununla birlikte, şehir kusursuz bir daire şeklinde değildi. Araziye göre kıvrılıyordu, bu yüzden tam boyutlarından emin değildim ama muhtemelen otuz kilometrekare kadar bir alanı kaplıyordu. Bir Japon'un bakış açısından o kadar da büyük değildi, yine de bu boyutta surlar inşa etmenin kolay bir iş olmadığını anlayabiliyordum.
Böyle surlar inşa etmek için bir tür büyü kullanılmış olmalıydı. Muhtemelen Kral seviyesi ya da İmparator seviyesi. Yoksa taşlarla kaba bir hat çizip kalanını beden gücüyle mi doldurmuşlardı?
Üst sınıf yerleşim bölgesinden geçip kalabalık meydana doğru ilerlerken tüm bunları tarttım. Buradan ticaret bölgesine gidiyorduk. Soylu bölgesinin yakınındaki tüm dükkânlar lükstü ve şurada burada duran tezgâhlar bile pahalı mallar satıyordu.
"Hey, Küçük Efendi ve Hanımefendi, acele etmeyin de etrafa bir bakın hele." İkinci el eşyalar satan bir dükkânı işleten yaşlı bir adam, sanki bir RYO'dan fırlamış gibi bir replikle bize seslendi.
Sergilediği şeylere göz atıp ürünleri ve fiyatlarını not ettim. Açıkçası, epey şüpheli şeyler satıyordu. Bunları kim alır ki? diye düşündüm. Bir dakika, bir afrodizyak on altın sikke. Bunu yazmam gerek.
"Bu tuhaf harfler de ne böyle?! Hiçbir şey okuyamıyorum!" Eris'in sesiyle kulak zarlarım çınladı.
Döndüğümde yüzünün benimkine fazlasıyla yakın olduğunu gördüm. Omzumun üzerinden okumaya çalışıyordu. Yakından bakınca ne kadar tatlı olduğunu fark ettim. Yüz hatları çok muntazamdı.
Bu arada notum Japonca yazılmıştı.
"Ne yazıp durduğunu söyle bana!"
Baskıcı bir tavır takınıyordu ama söylememek için hiçbir sebebim yoktu. "Ürün isimlerini ve fiyatlarını yazıyorum."
"Bu bilgiyle ne yapacaksın ki?!"
"Piyasa fiyatlarını karşılaştırmak çevrimiçi oyunların temellerinden biridir," diye cevap verdim.
"Çevrim... Ne saçmalığı bu?"
Açıklasam da anlayamayacaktı, bu yüzden sergilenen mallardan birini işaret ettim. Küçük bir aksesuardı. "Bak şimdi, şuna bak. Bir önceki tezgâh o parçayı beş altın sikkeye satıyordu. Burası ise dört altın ve beş gümüş sikkeye satıyor."
Dükkân sahibi araya girdi: "Vay, Küçük Efendi, gözün pek keskinmiş! Bizim mallar ucuzdur, ya!"
Yaşlı adamı görmezden gelip tekrar Eris'e döndüm. "Yani, bu dükkânla pazarlık edip bunu üç sikkeye alsan, sonra da diğer dükkâna götürüp dört sikkeye satsan ne kadar kazanırsın?"
"Ha! Şey, beş eksi üç artı dört... Altı altın sikke!"
Bu ne biçim bir matematikti böyle?
“Dıııt, yanlış. Doğru cevap bir altın sikkeydi.”
"B-biliyordum zaten!" Dudak bükerek başını çevirdi.
"Gerçekten mi?"
"Ş-şey, en başta on altın sikken varsa, şimdi on bir altın sikken olurdu, değil mi?"
Hadi canım! Sonunda doğru yapmıştı! Bir dakika... hayır, sadece araya biraz daha ekleme yapmıştı. Neyse ne. Özellikle bu kadar gururluyken onu sadece övüp cesaretlendirmek daha iyiydi. "Ooo, bu sefer doğru bildin! Vay canına, çok zekisin Eris."
"Hıh, şüphen mi vardı sanki."
Yaşlı adam ekşi bir suratla konuşmamızı dinledi. "Küçük Efendi, buna tefecilik/vurgunculuk derler. İnsanların pek hoş karşıladığı bir şey değildir, o yüzden denemesen iyi edersin."
"Elbette. Para kazanmak isteseydim diğer dükkâna gider, sizin bunu dört altına sattığınızı söylerdim. Bu tür bir bilgi bana en azından bir büyük bakır kazandırmaya yeterdi, değil mi?"
Yüzü iyice asıldı. Yardım umarak arkamızdaki Ghislaine'e baktı ama o da ilgiyle bizi dinliyordu. Yaşlı adam, ne söylerse söylesin anlamsız olacağını fark etmiş gibi omuzlarını düşürüp iç çekti.
Kusura bakma, diye özür diledim, ama sadece içimden. Umarım fazla kafasına takmazdı. Yalnızca takılıyordum.
"Her neyse," dedim, "bir şey almayı düşünmesen bile eşyaların fiyatlarını bilmek yine de önemlidir."
"Peki bu bilgi ne işine yarayacak?!"
"Mesela, bir dükkâna bile gitmeden ne kadar harcayacağını hesaplayabilirsin."
"Bunun kime ne faydası olacak ki!"
Kime ne faydası mı... Şey, eğer yeniden satacaksan yaklaşık ne kadar... Bir dakika.
Hayır, böyle anlarda işi Ghislaine'e bırakmak en iyisiydi. "Sence ne işe yarar, Ghislaine?"
"Hiçbir fikrim yok."
Ciddi misin? Bilmiyor muydu? Bildiğini sanıyordum. Pekâlâ, neyse ne. Zaten bir ders de değildi bu.
"Pekâlâ o zaman, belki de hiçbir işe yaramıyordur." Bilgiler zaten kendi kullanımım içindi. Anlamamaları sorun değildi. Ne zaman bir pazara çıksam yaptığım ilk şey fiyatları karşılaştırmak olurdu. Çevrimiçi oyunlarda işleri hep böyle yürütürdüm ve şimdi bunu değiştirmek için hiçbir sebep yoktu. Bu hayatta daha önce hiç yapmamış olmama ve gerçekten bir değeri olup olmadığından tam emin olmamama rağmen durum buydu.
"İşe yarayıp yaramadığını bilmiyorsan neden yapıyorsun ki!"
"Çünkü işe yarayacağını düşünüyorum."
Cevabımdan hoşlanmadığı yüzünden apaçık belli oluyordu.
Aklına gelen her soruyu cevaplayamam ya. Biraz da kendin düşünmeye çalış.
"Biraz kafa yor," dedim. "İşe yarayacağını düşünüyorsan sen de yaparsın. Yararsız olduğunu düşünüyorsan da parmağınla gösterip gülersin."
"O zaman gülmeyi seçiyorum!"
"Ahahaha."
"Peki sen ne diye gülüyorsun be!"
Bana bir yumruk attı. Hüzünlü surat...
***
Bölgeyi turlayıp tüm tezgâhların dökümünü çıkarmayı bitirdim. Her şeyin fazlasıyla pahalı olacağını bildiğim için daha lüks dükkânları atladım. Bunun yerine şehrin dış kısımlarına doğru yöneldik. Sadece kısa bir yürüyüş mesafesinde dükkânlardaki mallar tamamen değişti. Fiyatlar da çarpıcı biçimde düşmüştü, beş altın sikkeden bir altına inmişti.
Hâlâ pahalı. Gücümün yeteceği bir şey değil, diye düşündüm.
Görünüşlerine bakılırsa soylulardan maceracılara kadar burada daha çok insan vardı. Dükkân sahipleri bile mallarını satmaya çalışırken daha canlı görünüyordu. Belki de bir altın sikke, karşılanabilirliğin tam üst sınırında olduğu içindi.
Not alırken bir dükkân gözüme çarptı; tam olarak bir kitapçıydı. İçeriye bir göz atmaya karar verdim.
Bir yetişkin kitapçısının genel bölümü gibi ıssızdı. Aynı başlıktan ikişer üçer dizilmiş ciltlerin bulunduğu iki kitaplık vardı. Her bir kitap yaklaşık bir altın sikkeydi.
Kalan alanda ise içinde sıra sıra kitapların bulunduğu kilitli bir vitrin vardı. Bunların cildi yaklaşık sekiz altın sikkeydi, en pahalısı ise on altındı. Dükkânın öne çıkan ürünleriydi herhalde.
"Hmpf." Dükkân sahibi bana şöyle bir baktı ve müşteri olma potansiyelimi hiçe sayarcasına esnedi. Raflarda gördüğüm tüm başlıkları not almaya başladığımda bakışları şüpheci bir hâl aldı. Muhtemelen kitapların içeriğini kopyalamaya çalıştığımdan endişeleniyordu. Bir mesaj verme umuduyla kitaplıklardan uzaklaştım: Merak etmeyin! Kitaplarınıza dokunmuyorum! Hiçbir şeyi kopyalamayacağım!
Kilitli vitrinin içine göz gezdirdim ve daha önce gördüğüm bir kitabı fark ettim. "Bitki Sözlüğü, on altın sikke," diye sesli okudum.
Zenith'in beşinci yaş günümde bana verdiği kitabın aynısıydı.
Pahalıymış, diye düşündüm. Bir altın sikke 10.000 yen olsa, bu kitabın 70.000 yen olduğu anlamına gelirdi! Annem bunu alırken gerçekten sınırları zorlamış olmalıydı.
"Hm."
Görünüşe göre sözlükler sahiden de pahalıydı. Sig'in Çağrı Büyüsü'nü okumayı çok isterdim ama on altın sikkeydi. Ayda iki gümüş sikke maaşla bunu karşılamamın imkânı yoktu.
En pahalı kitap Asura Kraliyet Sarayı İmparatorluk Divanı Törenleri idi. Buna kesinlikle ihtiyacım yoktu.
"Öyle hevesle neye bakıyorsun?" Eris'in sesiydi bu. Görünüşe göre bir ara peşimden içeri girmişti. Not almadan kitap başlıklarına baktığımı fark etmiş olmalıydı.
"Yok bir şey, sadece burada pek ilginç bir şey olmadığını düşünüyordum."
"Sahi, kitapları sevdiğini duymuştum, değil mi?" diye sordu Eris.
"Kimden duydun bunu?"
"Babamdan!"
Philip, demek ha? Şey, ne de olsa kütüphanesini bana göstermesini istemiştim.
"B-bu kadar çok istiyorsan, sana satın alabilirim," diye teklif etti.
"Bunu öyle kolay söylüyorsun da hiç paran yok ki, değil mi?"
"Dedem öder!"
Tahmin ettiğim gibi. Yine kendini ona şımarttıracaktı. Paranın sınırlı bir kaynak olduğunu ona anlatmam gerekiyordu.
Ama o kitabı istiyorum... O kitabı gerçekten çok istiyorum, diye düşündüm.
"İhtiyacım yok."
"Neden yokmuş!" Yine dudak büküyordu. Ne zaman keyfi kaçsa takındığı ifadeydi bu. Bu ruh hâli biraz daha kötüleşirse yüzü şeytani bir hâl alacak ve bana bir yumruk indirecekti. Şu an için hâlâ güvendeydim, çünkü hâlâ biraz aklı başındaydı.
"O para, istediğin her şey için harcayabileceğin bir para değil."
"Ne diyorsun sen?" Kaşları çatıldı. Anlamadığı için giderek daha da asabileşiyordu. Öfke barının dolduğunu neredeyse görebiliyordum.
Bunu en iyi nasıl açıklayabilirdim ki? Soylu bir ailenin kızına para kullanmayı öğretmenin bir manası var mıydı sahiden? Neyse, olsundu.
“Sana ders verdiğim için ayda ne kadar kazanıyorum, biliyor musun?”
“Beş altın falan mı?”
“İki gümüş,” dedim.
“Çok azmış!” diye bağırdı.
Dükkân sahibinin yüzü gürültüden ötürü rahatsızlıkla buruştu.
Kusura bakmayın, diye geçirdim içimden.
“Hayır, yaşım genç olduğu ve hiçbir yetkinliğim bulunmadığı düşünülürse gayet adil bir ücret.” Üstelik Sihir Üniversitesi’ne gitmem için gereken harç parasını da karşılayacaklardı.
“A-ama Ghislaine beş altın alıyor! Hem sen de bana bir sürü şey öğretiyorsun!”
“Fakat Ghislaine’in yetkinliği var, ayrıca Kılıç Kralı unvanına sahip. Bir de senin korumalığını üstleniyor. Ücretinin daha yüksek olması son derece mantıklı.” Kaldı ki yüksek maaşının bir kısmı da muhtemelen Boreas Greyrat ailesinin o nahoş gelenekleri sayesindeydi. Canavar ırkından gelen kadınlara iltimas geçecek türden insanlara benziyorlardı.
“O-o zaman ben ne olacağım?”
“Ne büyü yapabiliyorsun ne de kılıç sallayabiliyorsun, hiçbir vasfın yok; maaşını ne kadar şişirirlerse şişirsinler en fazla bir altın olurdu.” Dahası, zaten kıza en başta harçlık bile verilmiyordu.
“Hrr…”
“Birine bir şey almak istiyorsan, lütfen bunu parasını kendin kazandıktan sonra yap.”
“Peki, anladım.” Yüzünde nadir görülen, tam bir yenilgi ifadesi vardı. Bu tarz nutuklar normalde onun için hiçbir şey ifade etmezdi.
“Neyse, döndüğümüzde Philip’le konuşup en azından harcaman için sana biraz para vermesini sağlamaya çalışırım.”
“Gerçekten mi?!” Başını birden kaldırdı. Bana duyduğu sempatinin ibresinin yükseldiğini neredeyse hissedebiliyordum.
Paranın idaresini ona bırakmadan her istediğini almak sadece onu şımartmaya yarardı. Ona biraz para verip nasıl kullanacağını öğrenmesini sağlamaları daha iyiydi.
Gözüme çarpan kitabın adını bir kenara not ettim ve dükkândan çıktık. Bugünün ardından, neleri almak istediğimi ve eşyaların ne kadara mal olduğunu iyice kavramıştım.
***
Eve doğru dönerken gökyüzü kızıl ve turuncunun harika bir karışımıyla boyanmıştı. Hangi dünyada olursam olayım, gün batımı hiç değişmiyordu anlaşılan. Tam bunu düşündüğüm sırada başımı kaldırdım ve süzülen bir kale gördüm. Bulutların arasında asılı duruyordu, silik de olsa oradaydı.
“Oha!” Şaşkınlıkla yukarıyı işaret ettim. Etrafımdakiler kısa bir an yukarı baktıktan sonra anında ilgilerini kaybetti.
Ha? Göremiyorlar mıydı? Sadece ben mi görüyordum? Gökteki Kale Laputa’yı bir tek ben mi görebiliyordum yani?
Babam yalancı mıydı yoksa?
“İlk kez mi görüyorsun? Zırhlı Ejderha Kralı Perugius’un yüzen kalesidir o,” diye açıkladı Ghislaine.
Bilgiyi biraz geç verdin ama geç olsun güç olmasın Ryuk… yani Ghislaine!
Neyse, demek yüzen bir kale, ha? Bayağı havalıymış.
“Peki Perugius kim…?”
“Bunu biliyorsundur, değil mi?”
Bu ismi daha önce duymuş gibiydim ama hatırlayamıyordum. “Kimdi o yine?”
Ghislaine açıklayacak kelimeleri bulmaya çalışırken biraz şaşırmış görünüyordu. Fakat Eris ona fırsat vermedi. Önüme atılıp bacaklarını omuz hizasında açarak kollarını göğsünde kavuşturdu. “Sana öğretmeme izin ver!”
“Lütfen, öğret bana.”
“Pekâlâ!” Gururla göğsünü kabarttı. “Perugius, İblis Tanrısı Laplace’ı mağlup eden üç efsanevi kahramandan biridir!”
İblis Tanrısı Laplace. Bu ismi nereden duymuştum acaba…?
“İnanılmaz güçlüdür. On iki kişinin komutasını almış ve yüzen kalesiyle Laplace’ın kalesine yürümüştür!”
“Öyle mi? Muazzammış,” dedim.
“Değil mi ama?!”
“Bu konuda epey bilgilisiniz, Küçük Hanım. Teşekkür ederim.”
“Eheheh,” diye kıkırdadı. “Kırk fırın ekmek yemen lazım daha, Rudeus!”
Onun sözünü sorgulayıp yine yumruk yemeyecek kadar aklım başımdaydı.
Bunun yerine malikâneye döndükten sonra meseleyi araştırdım. Philip’e sorduğumda, ortalıkta bu konuyla ilgili bir kitap olacağını söyledi. Ben rica bile edemeden, uşağa gidip cildi benim için getirmesini emretmişti bile.
Onu bu kadar zahmete soktuğum için mahcup olmuştum çünkü kitap, Buena Köyü’ndeki evimde gördüklerimden biriydi: Perugius Efsanesi. Bir peri masalından ibaret sanıp üstünde durmamıştım ama anlaşılan tarihi bir gerçekti.
İçeriği şu şekilde özetlenebilirdi:
Zırhlı Ejderha Kralı Perugius. Nerede doğup büyüdüğünü kimse bilmiyordu. Hakkındaki en eski kayıt, henüz meşhur olmadığı gençlik günlerinde Ejderha Tanrısı Urupen’in onu peşinden Macera Loncası’na sürüklediği zamana aitti.
Öyle bir güç sergilemişti ki çok geçmeden Ejderha Tanrısı Urupen, Kuzey Tanrısı Kalman ve İkiz İmparatorlar Migus ile Gumis onunla bir grup kurmuştu. Karşılarına çıkan her rakibi ezip geçmişlerdi.
Kısmen Urupen’le olan kardeşlik bağı sayesinde Perugius, tarihe Zırhlı Ejderha ve Ejderha Tanrısı’nın beş ejderha komutanından biri olarak kazınmıştı.
Gücünün azametini Laplace’a karşı verilen savaşta göstermişti. Perugius en büyük kozu olan çağırma büyüsünü kullanarak on iki tanıdık varlığı yardıma çağırmıştı: Hiçlik, Karanlık, Aydınlık, Dalga, Yaşam, Şiddetli Deprem, Zaman, Gürleyen Yıldırım, Yıkım, Sezgi, Delilik ve Kefaret. Bunlar, hükmettiği en güçlü tanıdıkların takma adlarıydı. Onlarla birlikte Perugius, eski yüzen kale Chaos Breaker’ı onarıp Laplace’a karşı son savaşa doğru yola çıkmıştı.
Yine de bütün bu güç, İblis Tanrısı’nı tamamen yok etmeye yetmemiş, Perugius’u onu mühürlemekle yetinmek zorunda bırakmıştı.
Gelgelelim göklerde süzülen Chaos Breaker’ın kudreti ve heybetli görüntüsü, insanların ona Zırhlı Ejderha Kralı demesi için kâfi gelmişti.
Asura Krallığı başarılarından ötürü onu övgülere boğmuş ve o savaşın sona ermesiyle birlikte yeni bir çağın başladığını ilan etmişti. Bu çağ, şimdiki Zırhlı Ejderha Çağı’ydı. (Şu an Zırhlı Ejderha Çağı’nın 414. yılıydı.)
Zırhlı Ejderha Kralı Perugius hiçbir yere hükmetmiyor veya hükümdarlık yapmıyordu; yüzen kalesi Chaos Breaker ile yalnızca dünyanın üzerinde süzülüyordu. Gerçek niyetini kimse bilmiyordu.
Daha da önemlisi, aradan 400 yıl geçmişti. Adam hâlâ hayatta mıydı ki? Şimdi gökyüzünde başıboş dolaşan boş bir kale olamaz mıydı yani? Yine de elime fırsat geçerse bizzat gözlerimle görmeyi çok isterdim.
***
Ertesi gün Eris son derece berbat bir ruh halindeydi. Belki de ilk kez bütün bir gün özgürlüğün tadına vardığı için ya da şimdiye dek lüks dükkânlar haricinde hiçbir yere çıkmasına izin verilmediği içindi. Ne olursa olsun, dinlenmesi için ona bir gün vermek kesinlikle iyi bir fikirdi.
“Beni yine götürmeni emrediyorum!” Kolları kavuşmuş, bacakları yere sağlam basıyordu.
Her zamanki duruşuydu ama bu defa yanakları al al olmuştu. Bu nasıl bir kızarmaydı böyle? Öfkeden mi yoksa utançtan mı…? Ha? Yoksa çekiniyor muydu? Hayır, imkânı yoktu. Söz konusu Eris’ti sonuçta.
“Şey…” Cevap vermekte tereddüt ettim.
Dişlerini gıcırdattı. Sonra iki eliyle saçlarını avuçlayıp kalçasını geriye doğru itti. “Lütfen beni de yanında götür, miyav…”
“Tamam, götüreceğim! Seni de yanımda götüreceğim, yeter ki şunu yapmayı kes!” diye panikle çıkıştım. Tatlıydı, kabul ediyorum ama kalbime hiç iyi gelmiyordu. Bunu her yaptığında kötü karma birikiyormuş gibi hissediyordum. Yüzüme inecek bir yumrukla son bulacak kötü bir karma.
“Hıh! Anladığın sürece sorun yok!” Eris saçlarını savurdu ve kalçasına kadar uzanan buklelerin yatışmasına fırsat vermeden kendini koltuğuna bıraktı. “Hadi! Dersine devam et!”
“Bugün pek bir hevesli görünüyorsun.”
“Çünkü uslu durmazsam beni götürmeyeceğini söyleyeceğini biliyorum!”
N-ne zamandan beri bu kadar akıllanmıştı bu kız?!
“Ö-öyle, uslu durduğun sürece seni götürürüm!” Etkilenmiş bir halde günün son dersine başladım.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Biraz kaba saba
YAPTIKLARI: İnsanların söylediklerine kulak veriyor
OKUMA/YAZMA: Okumada oldukça başarılı
ARİTMETİK: Yüksek basamaklı sayıları çıkarabiliyor
BÜYÜ: Temel bilgileri çalışıyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili - Başlangıç Seviyesi
GÖRGÜ KURALLARI: Normal bir selam verebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
Bölüm 5:
Küçük Hanım On Yaşına Basıyor
Aradan bir yıl daha geçti.
Eris’in eğitimi tıkırında ilerliyordu. Kılıç ustalığı o kadar etkileyiciydi ki onuncu yaş gününden önce Orta Seviye’ye ulaştı. Bu da ortalama bir kılıç ustasıyla baş edebileceği anlamına geliyordu.
Ghislaine, henüz dokuz yaşında olmasına rağmen birkaç yıl içinde İleri Seviye’ye yükselebileceğini söylüyordu. Küçük Hanımımız tam bir dâhiydi.
Bana gelince… Doğrudan sorulsa gözlerimi kaçırırdım. Görünüşe göre kılıç konusunda dâhi falan değildim.
Eris’in okuma yazma becerisi, eh işte, en azından idare eder düzeydeydi. Okuma bilmediği için defalarca kandırılan ve hatta köle olarak satılan Ghislaine ise her şeyi ezberlemek için canını dişine takıyordu.
Ne yazık ki konu aritmetiğe gelince Eris geride kalıyordu. Zayıf noktası burasıydı. Yine de panik yapmanın âlemi yoktu. Büyüyünce ne iş yapacağını bilmiyordum fakat bu dünyada ileri düzey matematiğe pek ihtiyaç duyulmuyordu. Beş yıl içinde dört işlemi kavraması yeterliydi. Bu kadarı kâfiydi.
Büyü dersleri tüm hızıyla devam ediyordu ama ufak bir çıkmaza girmişiz gibi hissediyordum. İkisi de ilahi okuyarak temel büyülerin çoğunu yapabiliyordu. Eris, toprak dışındaki hemen her büyü ekolünde ustalaşmıştı, fakat Ghislaine yalnızca ateş büyüleri yapabiliyordu. İkisi de aynı dersi almasına rağmen yetenekleri arasındaki bu farkı merak ediyordum. Ghislaine su, rüzgâr ve toprak büyülerinde gerçekten beceriksiz miydi? Gözlemlerim bunu gösteriyor gibiydi ama emin olamıyordum.
Ne olursa olsun, bu sorunu aşmaları için sadece büyü kitabındaki ilahileri okumanın yeterli olmadığı açıktı. Farklı ekollerden büyü yapmak bana oldukça doğal geldiği için onlara nasıl yardım edeceğimi bilemiyordum. Son zamanlarda onlara ilahisiz büyü alıştırması yaptırıyordum ama sonuçlar pek tatmin edici değildi. Sylphie bunu kolayca yapabilmişti, bu yüzden sorunun yaşta olup olmadığını merak ediyordum. Ya da belki de Sylphie sadece olağanüstü yetenekliydi.
Belki de bu sadece nafile bir çabaydı. Doğrudan orta seviye büyülere geçmek en iyisi olabilirdi. Fakat hem Eris hem de Ghislaine birer kılıç ustasıydı, bu yüzden temel büyülerde ustalaşmaları daha iyi olurdu çünkü bunlar daha çok yönlüydü. Sonunda derslerimi olduğu gibi sürdürmeye karar verdim. Bir gün ilahi okumadan büyü yapabileceklerine inanmak istiyordum.
***
Eris'in onuncu yaş günü yaklaşıyordu. Bir insanın onuncu yaş günü özel bir gündü. Soyluların, bir çocuğun beşinci, onuncu ve on beşinci yaş günlerinde büyük partiler vermesi bir gelenekti.
Eris'in yaş gününde büyük kabul salonu ve bitişiğindeki avlu parti için açıldı. Dört bir yandan hediyeler yağdı ve tüm Roa soyluları davet edildi. Sauros kaba saba bir asker tipi olduğundan, ilk plan self-servis, ayakta bir açık büfe yapmaktı; ta ki Philip araya girip yerel ve daha az varlıklı soyluların katılımını kolaylaştırmak için bunu bir dans partisine dönüştürene kadar.
Malikâne çılgın bir hareketlilikle çalkalanıyordu. Köpek kulaklı hizmetçiler koridorlarda bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Hizmetçilerin normalde koşmaması gerekirdi ama anlaşılan bu ev halkı işler yoğunlaştığında buna izin veriyordu. Hatta bazıları tam gaz depar atıyordu; köşeyi döndükleri anda yeni gelen bir öğrenciye çarpıp onu aya fırlatacak kadar hızlıydılar.
Yollarına çıkmayacağım şekilde koridorun kenarından yürümeye özen gösterdim. Aklımda belirli bir hedef yoktu, sadece yürüyüşe çıkmıştım. Evet, doğru, yürüyüş.
Bu çılgın koşturmacayla hiçbir alakam yoktu. Şu anda Eris, partideki başrolüne özel görgü kuralları dersleri alarak hazırlanıyordu, bu yüzden bizim derslerimiz iptal edilmişti. Philip, Eris'ten "en azından kendisine utanç getirmeden on yaşında bir çocuk gibi davranmasını sağlamasını" istemişti. Görünüşe göre bu standardı karşılayamamıştı, zira Edna bitkin bir yüz ifadesiyle Eris'le olan derslerin sayısının ciddi şekilde artırılmasını talep etmişti.
Edna'nın ricasını kabul ettim ve böylece Edna'nın özel dersler için Eris'i sabahtan akşama kadar alıkoyduğu günler başladı. Bu da beni tamamen boşta bıraktı.
Elbette partiye evin bir misafiri olarak katılıyordum, zira bu asıl olarak Eris'in kutlamasıydı. Bir köşede durup yemek yemekten başka yapacak hiçbir şeyim yoktu. Benden özel bir şey beklenmiyordu.
Bu yeni kazandığım boş vakitte belki de görgü kuralları çalışmam gerektiğini düşündüm ama her günümü talimle geçirirsem kendimi tüketirdim. Üstelik herkes hazırlıklarla meşgulken malikâneye şöyle bir göz gezdirmek istiyordum. Bu, katılacağım ilk büyük etkinlik olacaktı. Etrafta muhakkak yardımıma ihtiyaç duyan birileri vardı. Gerçi elimden gelen tek şey tadım yapmaktı.
"Sahi, buralarda doğum günlerinde pasta olur mu ki?" Buena Köyü'nde olmazdı ama görünüşe göre buralarda pasta diye bir şey vardı. Daha önce hiç görmemiştim ama insan bazen tatlı bir şeyler yemek istiyordu.
Aklımda bu düşüncelerle mutfağa yöneldim. Pastanın var olup olmadığını sorabilirdim ama canım gerçekten yürümek istiyordu. Şansım yaver giderse parti için hazırlanan yemeklerden otlanacak bir şeyler de bulabilirdim.
Evet. Ayrıca karnım da acıkmıştı. Öğle yemeği vakti hâlâ gelmemiş miydi?
"Yetti artık!" Tam o anda önümdeki kapı gürültüyle açıldı ve Eris dışarı fırladı. Omuzlarını kısmış, etkileyici bir hızla koridorda depar atıyordu ve köşeyi dönüp gözden kayboldu.
Edna onun peşinden koşarak geldi. "Küçük Hanım!" İki yana bakındı ve Eris'ten hiçbir iz göremeyince iç çekti. Esnemeye başladı, ancak esnemenin ortasında beni fark etti.
Bana zayıf bir tebessüm sundu. "Şey, merhaba, Lord Rudeus." Kendisini dinlemem için yalvaran bir tebessümdü. Edna için böylesi bir ifade nadirdi.
"Çok yorulmuş olmalısınız, Bayan Edna."
"Bunu görmek zorunda kaldığınız için özür dilerim."
Ona doğru yaklaşırken elimi kaldırdım, Edna da zarif bir hareketle reverans yaptı. Elimi göğsüme koyup başımla karşılık verdim. "Sorun nedir?" diye sordum.
"Şey, söylemesi biraz utanç verici ama Küçük Hanım kaçtı."
Şey, evet, bunu biliyordum çünkü bizzat gerçekleştiğini görmüştüm. Oldukça inanılmazdı. Birkaç saniye içinde sırra kadem basmıştı. Ben de kaçma konusunda oldukça iyiydim ama Eris'in yanından bile geçemezdim.
Edna elini yanağına koyarak sıkıntılı bir ifadeye büründü. "Görüyorsunuz ya, son zamanlarda ona dans öğretiyordum ama bir türlü doğru dürüst kavrayamıyor. Artık ona ne zaman öğretmeye kalksam kaçıp gidiyor."
"Anlıyorum, can sıkıcı bir durum. Nasıl hissettiğinizi anlıyorum." Çoğunlukla eskiden benden de kaçtığı için. Eris hoşlanmadığı bir şeyi yapmayı reddeden tiplerdendi. Edna'nın işi zordu. Eris'i yakalamak hiç de kolay bir marifet değildi.
"Doğum gününe bir aydan az kaldı. İşler böyle devam ederse konukların önünde kendini rezil edecek."
Edna bunu sanki dünyanın sonuymuş gibi söylüyordu. Ama bunun için biraz geç değil miydi? Eris zaten yeterince şiddet meyillisi küçük bir canavar olarak nam salmıştı. Bir dans partisinde dans edememek, olası rezillikler listesinde epey alt sıralarda yer alıyordu sanki.
"Bu onun onuncu yaş günü. Özel bir gün. O günde maskara haline gelmesi çok ama çok acımasızca olurdu, sizce de öyle değil mi, Lord Rudeus?" İkide bir bana kaçamak bakışlar atıyordu.
Benden bir şey istiyorsa bunu açıkça söylemesini istiyordum. "Benden ne yapmamı istiyorsunuz peki?"
"Acaba, yani sakıncası yoksa Lord Rudeus, onu benim yerime ikna edebilir misiniz? Dans derslerine geri dönmesi için."
İşte baklayı ağzından çıkardı.
***
Ricasını neden kabul etmiştim? Yapacak başka bir işim olmadığı için sanırım ve Edna'nın söylediği bir şey yüzünden: "O günde maskara haline gelmesi çok ama çok acımasızca olurdu."
Bu dünyada beşinci, onuncu ve on beşinci yaş günlerinde büyük kutlamalar yapma geleneği vardı; sadece bu üç sefer. Böylesine neşeli bir günün acı verici anılardan başka bir şey getirmeyeceğini hayal etmek trajikti. Benim ufacık bir çabamla bu gün gerçekten keyifli geçebilirdi; aksi halde geriye sadece hüzün kalacaktı.
Önceki hayatımda birazcık daha sıkı çalışmış olsaydım, farklı bir ortaokula girebilirdim ve o korkunç şeyler belki de hiç yaşanmazdı. Kendimi dünyadan soyutlamayabilirdim. Eris'in bunu yapacağını düşündüğümden değil ama peşini uzun süre bırakmayacak berbat anılarla baş başa kalabilirdi.
Bunu aklımda tutarak onu aramaya başladım.
Neyse ki onu hemen buldum. Ahırların arkasında, bir saman yığınının tepesinde sırtüstü yatıyordu.
Beni görünce asık bir suratla "Hıh," diye soludu.
Yukarı tırmanıp yanına oturdum. "Dans etmeyi pek beceremediğini duydum... Ooooo!"
Beni bir tekmeyle saman yığınından aşağı yuvarladı. Yere güvenli bir şekilde inmeyi başarıp kendimi savunmak için döndüm. Eris her zaman devam saldırısı yapan tiplerdendi. Hazırlıklı olmazsam korumasız kafamın arkasına bir uçan tekme gelirdi.
Ya da ben öyle sanmıştım ama devamı hiç gelmedi. Sadece samanın üstüne yayılmış halde gökyüzüne bakmaya devam etti.
“…”
Tekrar yukarı tırmanıp yanına oturdum. Bu sefer fırlatılmamak için samana tutundum. Daha doğrusu başımın üstünde bir darbe hissedene kadar planım buydu. "Ah!"
Topuğu başımın tepesine tünemişti. Baltalı tekme olacak kadar güç yoktu arkasında, bu yüzden sadece ayağını oraya dayamış gibi görünüyordu. Morali bozuktu ama pek enerjisi de yok gibiydi.
"Pratiğe... geri dönmeyecek misin?"
"Nasıl dans edileceğini bilmeme gerek yok."
Ona bir göz attım. Hâlâ gökyüzüne bakıyordu. "Ama..."
"Doğum günümde de dans etmeyeceğim," diye kestirip attı açıkça.
Fakat bir dans partisinin yıldızının dans etmekten kaçınmasına imkân yoktu. Daha önce hiç katılmamıştım ama o gün geldiğinde bir şekilde herkesin önünde dans etmeye sürükleneceğini biliyordum.
"İyi olmadığım bir şeyi neden yapmak zorundayım ki?" diye homurdandı, dudaklarını büzerek.
Nasıl hissettiğini anlıyordum. Fakat kaçmak gelecekte işleri daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramazdı.
"Evet, böyle söyleyince cevap vermesi biraz zor oluyor."
Anlamasını sağlamak için ne söylemem gerekiyordu? Sadece pişman olacağını söylersem dinlemeyeceğini biliyordum. Bu, pişmanlıkları olan bir yetişkinin mantığıydı. İnsanın bunu anlayabilmesi için o duyguyu bizzat tatması gerekirdi.
"Sen anlamazsın. Sen her şeyi yapabiliyorsun," dedi.
"Hayır, kesinlikle yapamadığım şeyler var."
"Var mı?"
"Elbette."
"Hım." Bunların ne olduğunu sormadı. Bunun yerine bana bana hiç inanmadığını belirten bir ifadeyle bakmakla yetindi.
"Ama bence iyi olmadığın bir şeye elinden gelen tüm çabayı gösterdiğinde, sonunda başardığın an çok daha büyük bir tatmin hissedersin."
"Öyle mi düşünüyorsun?" Gökyüzüne bakmaya devam etti, zerre kadar ikna olmuş görünmüyordu.
"Ben de yardım ederim. Dans pratiğine bir şans daha vermeye ne dersin?"
"Vermem."
Bu konuşmayı orada kesti attı. Söyleyecek başka kelime bulamadım. Görünüşe göre bu iş imkânsızdı.
Belki de Ghislaine'den yardım istemek daha iyi olurdu. Elbette o da muhtemelen dans öğrenmenin gereğini görmezdi; ben bile görmüyordum. Gören tek kişiler muhtemelen Edna ve Philip'ti. Acaba Philip'e mi sorsaydım?
Ben öyle düşünürken Eris ayağını kafamdan çekti. Ardından bacağını sertçe savurdu ve geri tepmeyi kullanarak kendini samandan yere fırlattı.
"Rudeus."
"Efendim?"
"Dans derslerime geri dönüyorum. Benimle gel."
Söylediklerim işe mi yaramıştı? Yoksa sadece her zamanki gibi kafasına göre mi davranıyordu? Hangisi olursa olsun, biraz motivasyon bulmuş gibi görünüyordu, bu yüzden memnundum.
"Pekala, Küçük Hanım."
Onu dans salonuna kadar takip ettim.
***
Derslerine yardım etmek, benim de dans etmeyi öğrenmem anlamına geliyordu. Böyle şeylerde bir partnere sahip olmak insanın daha hızlı gelişmesini sağlardı.
Yine de iki hayatımda da tek bir gün bile dans etmemiştim. Deneyimim en fazla ortaokuldayken atari salonundaki dans oyunlarını oynamakla sınırlıydı, bu yüzden biraz endişeliydim.
"Harika. Bu konuda gerçekten çok yeteneklisiniz."
Beklentilerimin aksine, başlangıç adımlarının bazılarında şimdiden ustalaşmıştım. Dans tamamen rutini hatırlamak ve hareketlerinizi ritme uydurmakla ilgiliydi. Önceki halim tamamen hareketsizlikten ötürü zorlanabilirdi ama şimdiki halim oldukça formdaydı. En basit adımlara alışmak pek zaman almıyordu.
Edna beni övdüğünde Eris, "Hıh," diye somurttu.
Bunun üzerinde aylarca çalışıp sadece başarısız olmuştu, bu yüzden benim bu kadar kolay ustalaştığımı izlerken içerlemesi doğaldı. Ancak ben sadece dans etmeyi öğrenmiyordum. Neden zorlandığını çözebilmek için Eris'i gözlemliyordum.
Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, Edna'nın berbat bir öğretmen olmasıydı. Şey, tam olarak berbat bir öğretmen sayılmazdı; muhtemelen ortalama biriydi. Sorun, onun "Böyle yap", "Şöyle yap" ve "Sadece sana söylediğimi ezberle" şeklindeki yöntemiydi. Bu şeylerin neden gerekli olduğuna asla değinmiyordu.
İkinci neden ise Eris'in kendi kusuruydu. Adımları çok hızlı ve çok keskindi. Kişiliği ve hareketleri Kılıç Tanrısı Tarzı'na çok uygundu ama iş dansa gelince bir dezavantaj oluşturuyordu. Müziğin ritmine göre ayaklarını hafifçe hareket ettirmesi gereken yerde, bunun yerine vücudunu son hızla kaskatı bir şekilde yönlendiriyor ve partneriyle senkronizasyonunu kaybediyordu. Eris'in kendine has bir ritmi vardı ve bölünmekten içgüdüsel olarak hoşlanmazdı. Koşullar ne olursa olsun bunu korumacı bir şekilde sürdürürdü, böylece kimse onun akışını bozamazdı. Savaş alanında inanılmaz bir yetenekti bu ama dansta onu sadece geriye çekiyordu. Dans tamamen partnerine uyum sağlamakla ilgiliydi.
Edna'ya göre, dansa kesinlikle hiçbir yeteneği olmayan bir öğrenciyle ilk kez karşılaşıyordu. Oysa durum öyle değildi. Bu kadar hızlı hareket etmek, hareketlerinde bir keskinlik olduğu anlamına geliyordu. Bunu gerektiren bir dans koreografisinde harika bir şekilde dans edebilirdi.
Demek öğretme tarzının işe yaramamasının sebebi buydu. Yine de Edna'yı suçlamak Eris'in hareketlerini düzeltmeyecekti. Yine de yapılabilecek bir şey vardı.
Eris'in dans adımlarını beceriksizce atmasını izlerken bir şey denemeye karar verdim. "Eris, lütfen gözlerini kapat ve vücudunu kendi ritmine göre sallamayı dene."
Bana şüpheyle baktı. "Gözlerimi kapattırıp ne planlıyorsun sen?!"
"Lord Rudeus...?" Edna'nın nazik tebessümü sarsıldı.
Şey, hayır, düşündüğünüz gibi bir şey değil? Onu öpmeye çalışmıyorum, diye düşündüm savunmaya geçerek. Benim gibi bir centilmeni suçlamak ne büyük kabalık!
"Dans etmene yardımcı olmak için büyü kullanacağım."
"Ne! Bunun için büyü mü var?!"
"Hayır, sihir dedim. Büyü sözü falan yok. Daha çok mucizevi bir fenomen gibi."
Kafasını yana eğdi ama dediğimi yaptı.
Dansı, kılıç derslerimiz sırasında defalarca gördüğüm ritmi takip ediyordu: hızlı, detaylı, isabetli ama her zaman düzensiz. Hareketleri tahmin edilemezdi ve doğal olarak rakibinin ritmini bozuyordu. İstesem bile onları asla taklit edemezdim. Doğuştan bir egoistin ritmiydi bu.
"Şimdi ellerimi çırpacağım. Gelen bir saldırıdan kaçıyormuş gibi adımlarınla bu ritme uymaya çalış." Bunu söylerken düzenli bir tempoda ellerimi birbirine çarpmaya başladım.
Eris hızlı ve isabetli hareketlerle ritme ayak uydurdu. Bunu bir süre tekrarladım, belirli aralıklarla ona seslendim. "Evet! Evet!" Hep ellerimi çırpmamdan hemen önceydi. Eris bir an bekliyor, ardından ellerimin birbirine kavuştuğunu duyar duymaz tepki veriyordu.
"B-bu da ne!" Edna hayretle sesini yükseltti.
Eris adımları doğru bir şekilde dans etmişti. Hâlâ biraz fazla hızlıydı ama en azından ritme uymuştu.
Edna ellerini yumruk yaptı ve alışılmadık derecede heyecanlı bir gülümsemeyle, "Başardınız! Başardınız, Küçük Hanım!" diye bağırdı.
Eris gözlerini açtı, yüzü güleç ve neşeyle doluydu, "Gerçekten mi?!" dedi.
Kutlamalarına gölge düşürürcesine talimatlarıma devam ettim. "Tamam, tamam, gözlerini kapalı tut. Az önce yaptığını aklında tutman gerek."
"Aklımda mı tutayım? Sadece bir rakibin aldatmacalarına dikkat edip onlardan kaçıyorum işte!"
Doğruydu. Bu, Ghislaine'in saldırılarından kaçtığımız kılıç derslerimizde yaptığımız şeyin aynısıydı. Yalnızca gerçek saldırılardan kaçmayı öğrenmemiz için her şaşırtmaca yaptığında 'evet' diye seslenirdi.
Ghislaine'in şaşırtmacaları bile öldürme arzusuyla doluydu. Kıyaslandığında, benim sesimden ne zaman şaşırtmaca yapıp yapmadığımı anlamak kolaydı. Sırası gelmişken, o derste Eris'ten daha iyi sonuçlar almıştım. Eris fazla saftı, bu yüzden şaşırtmacalara kolayca kanıyordu.
"Eris. Bir derste öğrendiğin şeyleri diğerlerinde de kullanabilirsin. Bir şeyde zorlandığında, diğer derslerinden herhangi birinde benzer bir şey yapıp yapmadığını düşünmeye çalış."
"P-peki." Her zamanki tavrının aksine, Eris başka hiçbir şey söylemedi ve gözleri hâlâ faltaşı gibi açık bir şekilde sadece başını salladı.
Görünüşe göre sorun çözülmüştü.
"Şaşırmamam gerek. Ne de olsa bir yılı aşkın süredir Küçük Hanım'a aritmetik dersleri veriyorsunuz," dedi Edna. Bana bakarken gözleri duygu doluydu, son derece etkilenmiş görünüyordu.
Şaşırmaması gerekmiş, ha? Demek Eris'e aritmetik öğretmek bu derece umutsuz bir vakaydı. Gerçi, ben de epey zorlanmıştım. Başarının yarısı Ghislaine'e aitti. Havalara girmemeliydim.
"Benim için inanılmaz bir öğrenme deneyimi oldu. Görünüşe göre kılıç ustalığı ve dansın ortak bir yönü varmış." Edna sanki inanılmaz bir şey görmüş gibi bakıyordu. Hani, Ey Tanrım, bir mucizeye tanık oldum, der gibi falan. Tamamen abartıydı.
"Eh, kılıç kullanılan danslar da var sonuçta. Dans ve kılıç ustalığı birbiriyle yakından ilişkilidir," dedim.
"Kılıç kullanılan bir dans mı? Gerçekten öyle bir şey var mı?" diye hayretle sordu.
Kılıç dansı içimdeki ortaokullu inek için genel kültür gibi görünüyordu ama belki de bu dünyada yoktu. "Şey, evet ama ben sadece kitaplarda okudum," dedim.
"Peki o okuduğunuz kaynaklarda… o dansın nereden çıktığı yazıyor muydu?"
"Ş-şey, yani, bir çöl ülkesindenmiş gibi görünüyordu."
"Çöl… O halde Begaritt Kıtası mı?"
"Bilmiyorum. Kulağa ihtimal dışı gelse de, İblis Kıtasındaki iblis ırklarının bu şekilde dans ediyor olması da mümkün. Çok sayıda küçük klanları olduğunu duymuştum, belki oradan birileri kılıç kullanarak dans ediyordur," diye tereddütle yanıtladım.
"Anlıyorum, demek size bu bilgeliği kazandıran şey çeşitli konulardaki bu bilgi birikimi, Lord Rudeus," dedi ve beni överken nazikçe gülümsedi. Görünüşe göre kendini bu gerçeğe ikna etmişti.
"Aynen öyle, Rudeus harikadır!" diye araya girdi Eris, tuhaf bir şekilde gururla.
Aynen öyle, övün beni biraz daha, diye düşündüm. Ben övgüyle beslenen biriyim. Mwahahaha!
***
Dans partisi günü.
Sauros kutlamaların başlamasını kükrediğinde, Eris tepeden tırnağa süslenmiş ve bir prenses gibi oturmuştu. Ben de bir köşeye sinip oradan izledim.
Partinin açılış töreni sırasında Philip ve karısı, ailenin etrafına üşüşen daha yoksul ve daha alt kademedeki soyluları ustalıkla idare ettiler. O kadar etkileyici bir tavır sergilediler ki kimse aralarından sıyrılacak bir açık bulamadı.
Kazara aralarından sıyrılmayı başaran biri olursa, doğrudan Sauros'un kendisiyle karşı karşıya kalırdı. Onun gürleyen sesinin ve mantıksızca tek taraflı konuşma tarzının hedefi olduklarında, hızla kaçmanın yollarını ararlardı.
Onu da geçmeyi başarırlarsa, nihayet arzuladıkları yerde, bizzat gecenin yıldızının karşısında olurlardı: Eris'in. Hiçbir yetkisi olmayan ve siyasetten zerre anlamayan Eris'in. Ne konu açılırsa açılsın, "Lütfen babama iletiniz," sözlerini papağan gibi tekrarlayan bir robota dönüşmüştü.
Bazıları tanıştırmak için oğullarını da yanlarında getirmişti; iyi yetiştirilmiş genç ve orta yaşlı erkekler. Bazıları bizim yaşımızdaydı ama neredeyse hepsi gürültücü ve çekilmezdi. Muhtemelen bütün hayatlarını evde, dünyadan bihaber yaşamışlardı. Kendi geçmişime bakmak gibiydi.
Tam onlarla bir tür yakınlık hissetmeye başlamıştım ki dans vakti geldi.
En başından planladığımız gibi, Eris'in ilk dans partneri olarak görevimi devraldım. En basit, en çocuksu danstı ama Eris gecenin yıldızı olduğu için odanın ortasına geçtik. Sadece prova ettiğimiz gibi yapmamız gerekiyordu.
"N-n-ne yapıyorsun sen!"
Müzik çalmaya başladığında Eris gerginlikten kaskatı kesildi. Bu şekilde düzgünce dans etmemize imkân yoktu. Dansı boş verin, beni gerçekten kıçımın üstüne devirip kaçabilirdi.
Hmm.
Bakışlarımı ve adımlarımı kullanarak rutinimize birkaç yanıltmaca ekledim. Bunu yaptığımda, hemen dudaklarını büzdü.
"Bu da neydi şimdi?" diye mırıldandı yine, ama bu kez daha az gergin ve daha çok kendi gibi çıkmıştı sesi. Ondan sonra birkaç kez ayağıma bastı ama dansı düşmeden bitirmeyi başardık.
"Çok iyiydiniz, Lord Rudeus," diye seslendi Edna bittiğinde. Görünüşe göre Küçük Hanım'ın gerginliğini uzaktan bile yatıştırdığımı anlayabilmişti.
Bunu nasıl yaptığımı sorduğunda, sadece provada yaptığımız şeyin aynısını yaptığımı söyledim. Edna hayret dolu bir ifadeye büründü ama bunun kılıç ustalığıyla aynı şey olduğunu söylediğimde kıkırdamadan edemedi.
Görevim bitmişti, bu yüzden tıka basa yemek yeme vakti gelmişti. Bugün alışılmadık derecede geniş bir seçenek vardı; aralarında tuhaf tatlı ve ekşi bir meyveli turta, bütün bir dana kellesi kullanılan bir et yemeği ve güzelce düzenlenmiş bir pasta da bulunuyordu.
Tıkınırken gözüm nöbet tutan Ghislaine'e takıldı. Gözleri tam olarak yemek için yalvarmıyordu ama çenesinden biraz salya damlıyordu.
Neyse ki ortamın havasını okuyabilen bir adamdım. Bir peçeteye biraz yiyecek sarıp bir hizmetçiye bunu odama götürmesini söyledim. Nöbetçiler ve uşaklar bundan sonra kendileri de lüks bir ziyafet çekeceklerdi diye duymuştum ama burada sunulan yemeklerin yanına bile yaklaşamazdı.
Yiyecekleri neredeyse tamamen taşıttığım sırada, gözlerim önümdeki sevimli küçük bir kıza takıldı.
"Sizinle tanışmak bir şeref," dedi, ardından adını söyledi. Alt kademe soylulardan birinin kızıydı. Adı o kadar uzundu ki tamamını aklımda tutamadım.
"Benimle bir dans lütfeder misiniz?" diye sordu.
Dans pistine yönelmeden önce sadece temel hareketleri bildiğimi açıkladım. Bence aslında oldukça iyi dans etmiştim. Bittiğinde başka bir kız geldi ve benden yine dans etmem istendi.
Bu da ne böyle yahu? Bayağı popülerim ha? Biri gidip biri geliyordu, aralarında otuzunu geçmiş bir kadın ve benden daha küçük bir kız da vardı. Boy farkımız sorun teşkil ediyorsa geri çeviriyordum ama genel olarak soran herkese evet dedim.
Hayır diyemeyen bir Japon olduğumdan değildi. Sadece ilk kıza evet dedikten sonra diğerlerini reddetmek zor gelmişti. Belki art niyetim de vardı ama o kadar çoktular ki ne isimlerini ne de yüzlerini aklımda tutabildim, bu yüzden sadece kendimi yormakla kaldım.
Popülaritem yeterince azaldığında Philip yanıma yaklaştı ve "Bu babamın marifetiydi," diye açıkladı. Görünüşe göre insanlar Sauros'a başlangıçta Eris'le dans eden çocuğun kim olduğunu sorduğunda, böbürlenerek Greyrat ailesinin bir üyesi olduğumu söylemişti. Başka bir deyişle, her şey Sauros ihtiyarın suçuydu.
Aslında onu pek de suçlayamazdım. Biri gelip ona beni sormuştu: “İlk başta Küçük Hanım’la dans eden o çocuk, onun heyecanını yatıştırmada harika bir iş çıkardı. Yoksa gayrimeşru çocuklarınızdan biri mi, Lord Sauros?” Anlaşılan bu kadarı bile keyfini yerine getirmeye yetmişti. Soyadımı gizli tutmayı planlamıştık ama işin içine alkol girince sanırım bu kaçınılmaz olmuştu. Fakat artık soyadımı bildiklerine göre, yan koldan bir aile üyesi veya bir metresin çocuğu olduğumu varsayabilirlerdi. Her iki durumda da dikkate değer biri olacaktım; bu yüzden soylular kızlarını ve torunlarını peşime takmıştı.
Ona, “İlk danstan hemen sonra yanıma gelmek daha mantıklı olmaz mıydı?” diye sordum. Tatlıları peçetelere sardığımı fark ettiğini ve bunu öylesine sevimli bulduğunu söyledi ki işim bitene kadar beklemeye karar vermiş. Dikkatli insanlar gerçekten de her ayrıntıyı fark ediyordu.
Yanıma gelen kadınlar konusunda ne yapmam gerektiğini sorduğumda, onlarla dilediğim gibi ilgilenmemi söyledi. Görünüşe göre gelecekte işler nasıl gelişirse gelişsin, siyasete bulaşmamı istemiyordu. Ya da belki de o kızlardan biriyle birlikte olursam bunun siyasi bir fayda sağlayabileceğini düşünüyordu. Siyasi güç kullanmaya zerre kadar ilgim yoktu; bu yüzden bugünkü kısa şöhret deneyimim benim için geçici bir rüya gibiydi.
Ama bir saniye, belki de daha güçlü olursam istediğim tüm sevimli kızlara sahip olabilirim, diye düşündüm bir anlığına.
“Hanedanımızın asil adına leke sürmemek için, Paul’ün izinden gidip karşına çıkan her kadınla yatmaktan kaçınmanı rica ediyorum.” Pekâlâ. Philip bu fikri anında kökünden budamıştı.
Yanıma gelen son kız Eris’ti. Her zamanki canlı ve enerjik tarzının yerini mavi bir elbise almıştı. Saçları tepeden toplanmış, arasına çiçekli bir süs iliştirilmişti. Çok hoş görünüyordu.
Görünüşe göre hayatındaki ilk dans partisine katılıp tanımadığı yetişkinlerin birbiri ardına yanına gelmesinden sonra o bile bitkin düşmüştü. Yine de, belki de böylesine iyi giden bir partinin yıldızı olduğu için hâlâ heyecanlı görünüyordu.
“Benimle bir dans etmez misiniz?”
Tanıdığım o kaba saba Eris’in her zamanki gür sesi, bacaklarını açarak duruşu ve vahşi ifadesi yok olmuştu. Yanıma gelen diğer kızlar kadar zarif bir duruş sergiliyordu.
“Memnuniyetle.”
Elini tuttum ve salona doğru ilerledik. Dans pistinin ortasına doğru geçerken Eris etrafına bakındı ve son derece hanım hanımcık bir edayla hafifçe kıkırdadı.
Aniden, daha önce hiç çalışmadığımız, düzensiz ve hızlı tempolu bir şarkı çalmaya başladı. Belki de müzisyen konukları düşünerek böyle yapmıştı.
“Şey, ne…” Bu mecazi darbe Eris’in dengesini bozmaya yetmişti. Hepsi de o tuhaf rolü oynamaya çalıştığı içindi.
Bana yalvaran gözlerle baktı, ben de müziğin ritmine göre araya sahte adımlar eklemeye başladım. Düzensiz bir ritmi vardı ama adımları biraz dağınık olsa da bu Eris’in tarzına daha çok uyuyordu. Edna görseydi muhtemelen sinirlenir ya da saçını başını yolardı.
Elini tuttum ve tıpkı kılıç taliminde yaptığımız gibi bir içeri bir dışarı hareket ettim. Hareketlerimizi müziğe uyduruyorduk ama yine de dengesizdiler. İzleyenlere muhtemelen oldukça tuhaf görünüyorduk.
Eris eğleniyordu. Her zamanki gibi somurtup surat asmak yerine, sonunda kendi yaşındaki bir kız gibi gülüyordu. Sadece bunu görmek bile bu partiye katıldığıma değdiğini hissettirmeme yetmişti.
Dans bittiğinde bir alkış tufanı koptu. Sauros koşarak geldi, ikimizi de omuzlarına aldı ve kahkahalar atarak avlunun etrafında koşturdu.
Keyifli bir partiydi.
***
Parti bittiğinde Ghislaine ile Eris’i odama davet ettim. Doğrusu sadece Ghislaine’i çağırmayı düşünmüştüm ama Eris de yanındaydı, ben de teklifimi Eris’e de yönelttim.
Masanın yiyeceklerle dolu olduğunu görünce Eris’in karnı guruldadı. Parti boyunca fazla heyecanlı ve gergin olduğundan boğazından pek bir şey geçmemiş olmalıydı.
Şehirde alıp şifonyerimin derinliklerine sakladığım ucuz şarabı çıkarmadan önce buruk bir kahkaha attım. Ghislaine içindi ama Eris de içmek isteyince üç kadeh doldurdum. Kadeh tokuşturup içtik. Bu ülkede yasal içki içme yaşı on beşti ama bugün bunu görmezden geliyorduk. Arada bir çılgınlık yapmaktan zarar gelmezdi.
Kadehimin son damlasını da yuttuktan sonra aklıma bir şey geldi. Ayağa kalktım. “Hediyem için tam zamanı,” diyerek yatağımın yanındaki raftan iki asa aldım.
“Ne? O da ne?”
“Doğum günü hediyesi diyebilirsin.”
“Ciddi misin? Şunlardan birini tercih ederdim.” Eris, son zamanlarda toprak büyüsü çalışırken yaptığım çeşitli minyatür modelleri işaret etti. Bir ejderha, bir gemi ve hatta Sylphie’nin bir figürü yan yana dizilmişti.
Övünmek gibi olmasın ama önceki hayatımda yirmili yaşlarımdayken figürlere ve plastik maketlere fena sarmıştım. Hatta bir ara onları boyayabilmek için kartondan ev yapımı bir boyama kabini bile yapmıştım. Ne yazık ki bu dünyada malzemeler çok pahalıydı ve sprey boya diye bir şey yoktu, bu yüzden boyanmamışlardı. Yine de eğlenceliydi; parçaları yapmayı ve onları birleştirmeyi çok seviyordum, bu yüzden bir amatörün elinden çıkmış olsalar da oldukça ayrıntılıydılar.
İlk yaptığım 1/8 ölçekli Roxy figürünü bir seyyar satıcıya bir altın sikkeye satmıştım gerçi. Muhtemelen şu anda dünyayı geziyordu. Neyse, konumuz bu değil.
“Ustama göre, bir büyü öğretmeni çırağına bir asa hediye etmeliymiş. Nasıl yapılacağını bilmiyordum, malzemeleri alacak param da yoktu; bu yüzden biraz gecikti ama umarım kabul edersiniz.”
Ghislaine bunu duyar duymaz ayağa kalktı ve önümde saygıyla diz çöktü. Ah, bunun ne olduğunu biliyordum. Bu, Kılıç Tanrısı Tarzı’nın bir müridinin ustasına saygısını sunmak için kullandığı duruştu.
“Evet, Usta Rudeus. Bunu memnuniyetle kabul edeceğim.”
“Pekâlâ.” Kendini öylesine alçakgönüllü bir şekilde sunmuştu ki asayı ona olabildiğince saygıyla uzatmak zorunda kaldım.
Mutlulukla asaya baktı. “Artık kendime büyücü diyebilirim, değil mi?”
Ah, demek mesele buydu? Kendine büyücü mü diyecekti? Roxy ile bunu hiç konuşmamıştık ama… Hayır. Bu sadece derslere başladığınızı gösteren bir nesneydi, fazlası değil. Büyü öğrenmeye henüz yeni başlamışken gerçekten kendine büyücü diyebilir miydin? Hmm. Anlaşılan ustam bana yeterince açıklama yapmamıştı.
“Şey, peki Eris, istediğin bu muydu?” Sylphie figürünü ona uzatarak ortamı yumuşatmaya çalıştım ama o sadece başını iki yana salladı.
“Hayır! O, o asayı istiyorum!”
“Tamamdır, al bakalım.”
Elimden kapıverdi. Sonra, Ghislaine’in ne kadar alçakgönüllü davrandığını hatırlamış gibi kendini düzeltti ve iki eliyle saygıyla teslim aldı. “T-teşekkür ederim, Usta Rudeus.”
“Rica ederim, ona iyi baktığından emin ol.”
Eris, Ghislaine’e manidar bir bakış attı.
Bu da neydi şimdi? diye düşündüm.
Ghislaine bir an donakaldı, sonra bakışlarını kaçırdı. “Üzgünüm ama benim ırkımda böyle bir gelenek yok. Yanımda hiçbir şey yok.” Demek mesele buydu; Eris bir doğum günü hediyesi bekliyordu.
Eris hayal kırıklığına uğramış bir halde kanepeye çekildi. Çalışanların işverenlerine hediye vermesi gibi bir gelenek olmayabilirdi ama yine de Eris’in hiçbir şey alamamasına üzülmüştüm. Ghislaine’i çok seviyor ve onu neredeyse bir abla gibi görüyordu. En azından yardımcı olabilirdim.
“Ghislaine. Ona özel bir şey vermene gerek yok. Sadece üzerinde taşıdığın, bir tılsım gibi görebileceği bir şey olsun yeter. Öyle herhangi bir şey.”
“Hm.” Bir an düşündü, sonra parmağındaki yüzüklerden birini çıkardı. Ahşap bir yüzüktü, her yeri çiziklerle doluydu ve epey yıpranmıştı. Hafif yeşilimsi bir ışık yansıtıyordu. Üzerine yapılmış bir büyüden mi yoksa sadece yapıldığı malzemeden mi kaynaklandığından emin olamadım.
“Bu yüzük klanımda nesilden nesile aktarılan bir tılsımdır. Taşıyanı geceleri kötü kurtların saldırısına uğramaktan koruduğu söylenir.”
“G-gerçekten alabilir miyim?”
“Evet. Sadece bir batıl inanç zaten.”
Eris gergin bir şekilde yüzüğü ondan aldı. Sağ orta parmağına taktıktan sonra iki elini de göğsüne bastırdı. “O-ona çok iyi bakacağım.” Ona o asayı verdiğim andakinden bile daha mutlu görünüyordu.
Şimdi Ghislaine’e yenilmiş gibi hissediyordum. Ne yapalım, sonuçta bir yüzüktü. Eris bir kızdı, değil mi? Yani gayet mantıklıydı.
Bir şey kafamı kurcaladığı için şüphemi dile getirdim. “Batıl inanç mı? Yani kurtların saldırısına uğradın mı demek bu?”
Ghislaine sıkıntılı bir ifadeye büründü. “Evet. O gece hava o kadar sıcaktı ki uyuyamamıştım. Paul da beni duş almaya davet etti ve—”
“Fikrimi değiştirdim, bu kadar yeter. Devamında ne olduğunu zaten biliyorum.”
Daha fazlası olmasın. Bu konuşmaya devam edersek itibarım daha da zedelenecekti. Kahrolası Paul. Hep ayağıma dolanıyordu.
“Pekala. Şey, babanla senin hakkındaki ayrıntıları sormak istemiyorum zaten.”
“Bana uyar. Pekala o zaman, hadi yiyelim. Yemek soğudu ama yine de yumulalım. Şimdilik şu usta-çırak ilişkisini de bir kenara bırakalım.”
Ve böylece Eris’in onuncu yaş günü olaysız bir şekilde sona erdi.
***
Ertesi gün uyandığımda Eris hemen yanı başımdaydı. Öyle hırçın bir kişiliği vardı ki ama uyurkenki yüzü çok rahat ve sevimliydi.
“Vay canına.”
Olamaz, yoksa bekaretimi mi kaybetmiştim?!
Tabii ki hayır! Ne olduğunu hâlâ net bir şekilde hatırlayabiliyordum. Dün gece partinin ortasında Eris’in uykusu gelmiş, o yüzden yatağımda sızıp kalmıştı. O sırada Ghislaine geri döneceğini söyleyip Eris’i orada bırakmış ve kendi odasına gitmişti.
Eh, önüne konan yemeği yemeyen erkeğe aptal derlerdi. Gehehe, ona bir oyun oynayayım, diye düşünüp dudaklarımı yalayarak ona doğru yaklaştım.
Fakat Eris, parmağında Ghislaine’in süsü, göğsüne bastırdığı ona verdiğim asayla huzur içinde uyuyordu.
Şehvet dolu yüzüyle kötü kurt geri çekildi.
“Görünüşe göre şu küçük tılsımın gerçekten bir etkisi varmış,” diye fısıldadım. Uykusunu bölmeden yatakta sıvıştım.
Hâlâ sabahın erken saatleriydi. Dışarıya göz atarsanız gökyüzünün yeni yeni aydınlanmaya başladığını görürdünüz ama her yer hâlâ karanlıktı. Kalıp Eris’i uyurken izleyebilirdim ama uyandığında muhtemelen bana bir yumruk patlatırdı. Onun yerine yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Böylece yataktan kalkıp parmak uçlarımda odadan çıktım.
“Şimdi bakalım.” Soğuk koridorlarda ilerlerken nereye gideceğimi düşünmeye başladım. Malikane kapıları sabahın ilerleyen saatlerine kadar açılmıyordu, bu yüzden dışarı çıkamazdım. Pek fazla seçenek yoktu.
Burada geçirdiğim bir yılda malikanenin genel düzenini öğrenmiştim ama hâlâ hiç gitmediğim birçok yer vardı. Mesela asla yaklaşmamam söylenen o tek başına yükselen kule ilgimi çekmişti. Belki orada güzel bir şeyler ele geçirebilirdim, gölgede kuruyan birinin iç çamaşırı gibi.
Bu düşünceyle malikanenin en üst katına çıkan merdivenlere yöneldim. Orada nihayet ilginç bir döner merdivene rastlayana kadar amaçsızca dolandım. Bu kuleye çıkan giriş olmalıydı. Yaklaşmamam söylenmişti ama dün Eris’in doğum günüydü. Bunun bugünlük kuralları çiğneyebileceğim anlamına geldiğine karar verip tırmanmaya başladım.
Kulenin dış yüksekliği, içinde kıvrılan basamakların sayısıyla yarışıyordu. Sayamadığım kadar basamağı döne döne tırmandım. Tam o sırada yukarıdan bir ses duydum.
“Miyav, miyav.” Neredeyse kızışmış bir kediye benzeyen baştan çıkarıcı bir sesti. Kalan merdivenleri parmak uçlarımda çıkarak ayak seslerimi kısmaya çalıştım.
Zirvede Sauros’u buldum. Neredeyse tek bir kişinin bile zor sığacağı kadar küçük bir odanın içindeydi, kedi kulaklı hizmetçilerden biriyle işi pişiriyordu.
Aha, demek bana buraya gelmememi bu yüzden söylemişlerdi.
“Mm?” Sauros, onları iyice gördükten sonra orada olduğumu fark etti.
Hizmetçi beni ondan önce fark etmişti. Hatta bu durum onu heyecanlandırmış gibiydi. İş bittikten sonra kedi kulaklı kız merdivenlerden aşağı inerken yanımdan sıyrılıp geçti.
“Rudeus, demek sensin?” Sauros’un sesi kısık ve sakindi. Her zamanki tavrından farklıydı.
Bilge ihtiyar modu.
“Evet, Lord Sauros. Günaydın.”
Elimi göğsüme götürüp eğilmeye çalıştığımda bir hareketle beni durdurdu. “Yeter bu kadar. Buraya ne için geldin?”
“Merdiven vardı, ben de tırmandım.”
“Yüksek yerleri sever misin?” diye sordu.
“Evet.” Yine de buradan bir pencereden dışarı baksam muhtemelen bacaklarım kaskatı kesilirdi. Yüksek yerleri sevmekle yüksekten korkmamak çok farklı şeylerdi. Tüm dünyayı fethedip gelmiş geçmiş en yüksek kuleyi inşa etsem bile odamı en alt kata yapardım.
“Peki siz burada ne yapıyordunuz?” diye sordum.
“Şuradaki mücevhere dua ediyordum.”
Ha.
Bu hanenin fena halde yozlaşmış bir dua etme şekli vardı ama bunu söylemeyecektim. Sauros normalde çok sert görünse de yine de Greyrat ailesinin bir ferdiydi. Ne de olsa aynı ağacın meyvesiydi.
“Hangi mücevher?” Cumba pencereden dışarı baktığımda gökyüzünde süzülen tek bir kırmızı mücevher gördüm. Belki ışıktan kaynaklanıyordu ama içinde sanki bir şey hareket ediyor gibiydi. Büyüleyiciydi. Büyüyle mi orada havada asılı duruyordu? “O da nedir?”
“Bilmiyorum.” Başını iki yana salladı. “Onu üç yıl önce buldum. Ama kötü bir şey değil.”
“Bunu nasıl söyleyebiliyorsunuz?”
“Öyle düşünmek daha iyidir.”
Anladım; haklıydı. Mücevhere ulaşılamıyordu. Kendini kötü bir şey olduğuna inandırmak yalnızca akıl sağlığını olumsuz etkilerdi. Bunun yerine iyi bir şey olduğunu düşünüp ona dua etmek daha iyiydi.
Ben de dua ettim.
“Rudeus, uzun bir at gezintisine çıkacağım. Gelir misin?”
“Onur duyarım.”
İhtiyar tabiri caizse kurşununu yeni sıkmıştı ama hâlâ enerji doluydu. Görünüşe göre başka planı olmadığı için bugün benimle vakit geçirmeye niyetliydi. Muhtemelen "Yaşasın!" demem gerekirdi ama bu durum kulağa sadece yorucu geliyordu.
“Bu arada,” diye sormaya başladım.
“Ne var?”
“Eşiniz yok mu?”
Bir gıcırtı sesi duydum. Bunun Sauros'un dişlerini gıcırdatması olduğunu anlayınca omurgamdan aşağı bir ürperti indi.
“Öldü.”
“Ah, anladım. Çok üzüldüm.” Kedi kulaklı kızla harika vakit geçirmişti ve şimdi ona hoş olmayan bir şey hatırlatmıştım.
Bu durumda, Eris'in kardeşleri olup olmadığını da sormamak en iyisiydi.
“Pekâlâ, hadi gidelim o zaman.”
“Peki.”
Bugün izin günlerimizden biriydi. Yarın, Eris'in yine çok çalışması gerekecekti.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Biraz kaba saba
DAVRANIŞ: Düzgünce dinliyor
OKUMA/YAZMA: Okumada neredeyse kusursuz
ARİTMETİK: 99'a kadar olan sayıları yapabiliyor
BÜYÜ: Neredeyse tüm temel büyüleri sözlü yapabiliyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Tarzı - Orta seviye
GÖRGÜ KURALLARI: Bir partide kendini rezil etmeyecek kadar becerikli
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbaba, Ghislaine, Rudeus
Bölüm 6:
Yabancı Dil Öğrenmek
Eris onuncu yaş gününden sonra daha uslu biri haline geldi. Derslerini ciddiye alıyordu ve beni eskisinden daha az yumrukluyordu. Aile içi şiddet korkusundan kurtulup daha da rahatlayınca, kendi çalışmalarıma daha fazla odaklanmaya karar verdim.
Kütüphaneden ödünç aldığım kitapla bu dünyanın tarihine dair genel bir fikir edinmeye başladım. Bu dünyanın en az 10.000 yıldır var olduğunu gösteriyordu. Tarihi gerçekten fantastikti. Bu tarihin özeti şu şekildeydi:
100.000 Yıldan Daha Uzun Bir Süre Önce
Dünya, her birine hükmeden kendi tanrısının bulunduğu yedi küçük dünyaya bölünmüştü. Buna Tanrıların Kadim Çağı deniyordu. Bu yedi dünya ve onların ilgili tanrıları şunlardı:
İnsan dünyası, İnsan Tanrısı.
İblis dünyası, İblis Tanrısı.
Ejderha dünyası, Ejderha Tanrısı.
Canavar dünyası, Canavar Tanrısı.
Okyanus dünyası, Deniz Tanrısı.
Gökyüzü dünyası, Gökyüzü Tanrısı.
Çorak dünya, Çorak Tanrısı.
Bu dünyalar bariyerlerle ayrılmıştı, bu yüzden gidip gelmek kolay bir iş değildi. Bir dünyada yaşayan birinin diğerlerinden haberi yoktu. Diğer dünyaları yalnızca tanrılar ve bu bariyerleri aşabilecek kadar güçlü olanlar biliyordu.
Yirmi Bin ila On Bin Yıl Önce
Ejderha dünyasında iflah olmaz derecede kötü bir Ejderha Tanrısı doğdu. İnanılmaz ve korkunç gücüyle dünyaları ayıran bariyerleri yok etti. Beş Ejderha Komutanı olarak bilinen müritleriyle birlikte diğer dünyaları yok etmeye başladı. Yok edilen her dünyadan sağ kurtulanlar, sığınak arayışıyla diğer dünyalara kaçtı.
Geriye sadece bir dünya kaldığında, Ejderha Tanrısı'nın komutanları nihayet ona sırt çevirdi. Beş Ejderha Komutanı'nın başı olan Ejderha İmparatoru ve diğer dört Ejderha Kralı, Ejderha Tanrısı'na ve onun ezici gücüne karşı savaştı. Ölümüne bir savaşta bire karşı beş kişi.
Berabere bitti. Ardından gelen felakette ejderha dünyası çöktü ve geriye yalnızca insan dünyası kaldı. O da işte bu dünyaydı.
On Bin ila Sekiz Bin Yıl Önce
Kaotik Dönem olarak bilinir. Modern insanların ataları ile diğer dünyalardan gelen mültecilerin bir araya savrulduktan sonra çatışmaya başladığı bir dönem.
Bu döneme ait neredeyse hiç literatür bulunmamaktadır ancak akademisyenlere göre, uzun yıllar süren çekişmelerin ardından ırklar yavaş yavaş ayrıştı. Canavarlar ormanlarda yaşamaya başladı, su halkı okyanusları kontrol etti ve gökyüzü halkı bulabildikleri en yüksek yerleri ele geçirdi. Neredeyse hiç ejderha halkı kalmamıştı ama dikkat çekmekten kaçınarak gizlice yaşadılar; her yerde yaşayabilen hiçlik halkı ise etrafa yayıldı.
Bu durum, insanları ve iblisleri ovalarda kendi aralarında savaşmaya bıraktı. O dönemde Merkez Kıta ile İblis Kıtası hâlâ karadan birbirine bağlıydı ve Büyük Kıta olarak adlandırılıyordu.
Yaklaşık 7.000 Yıl Önce
Dövüş sanatları ve büyü geliştirildi, nüfus arttı. Birinci Büyük İnsan-İblis Savaşı da bu sırada gerçekleşti. Adından da anlaşılacağı gibi, insanlar ve iblisler arasında kafa kafaya bir çarpışmaydı. Önceki hayatımın dünyasındaki Dünya Savaşı gibi bir şeydi. Sadece insanları ve iblisleri değil, diğer ırkları da içine alan uzun bir savaştı.
Yaklaşık 6.000 Yıl Önce
Şiddetli savaşlar ve araya giren durgunluklarla Büyük Savaş devam ederken bin yıl geçti. Kahraman Arus, altı yoldaşını savaşa yönlendirerek Beş Büyük İblis Kralı'nı ve İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika'yı yenene kadar düşmanlığı sürdürdü.
Büyük İmparator'un ismine bakarak onun muhtemelen bir kadın olduğunu tahmin ettim. Kafamda, deri bir kıyafet giymiş, kahkahalar atan bir Eris canlandırdım.
Bir saniye bekle… Arus mu? Neydi bu şimdi, Dragon Quest 7 falan mı?
Yaklaşık 5.500 Yıl Önce
Ahmak oldukları için insanlar, iblisleri yenmenin getirdiği güç sarhoşluğuyla hem diğer ırklara hem de kendi aralarında savaşmaya başladılar. Bu dönemde iblislerin köle olarak kullanıldığı bildirilmektedir. Bu sürekli savaş dönemi neredeyse 500 yıl boyunca devam etti.
Beş Bin Yıl Önce
İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı patlak verdi. Bin yıllık bir kinciliğin intikamını almak isteyen İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika, iblisleri harekete geçirdi.
Kishirika'nın tahta çıkan her imparatora verilen bir tür unvan olduğunu düşünmüştüm ama anlaşılan o ki İmparator ölümsüzdü. Ölse bile yüzlerce yıl sonra yeniden diriliyordu. Belki de İblis Dünyasının Büyük İmparatoru olarak adlandırılmalarının nedeni, diğer Ejderha İmparatorlarından bir rütbe üstte olmalarıydı.
Her iki durumda da iblisler, canavar halkı ve deniz halkıyla ittifak kurarak insanları köşeye sıkıştırdı. İnsanlar çaresiz bir duruma düşmüştü.
Dört Bin İki Yüz Yıl Önce
İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı sona erdi.
Savaşçı insanlar, yenilgiyi kabul etmeden 800 yıl boyunca savaştı ve sonunda düşmanı geri püskürtmeyi başardı. Bu, efsanevi kahraman Altın Şövalye Aldebaran'ın çabaları sayesinde olmuştu.
Bu adam resmen hilebazın tekiydi. Tek başına 10.000'den fazla askeri bozguna uğratmıştı. Karşılaştığı tüm güçlü iblisleri alt etmiş ve Büyük İblis İmparatoru ile teke tek dövüşmüştü. Son saldırısı o kadar güçlüydü ki Büyük Kıta'da devasa bir yarık açarak onu Merkez Kıta ve İblis Kıtası olarak ikiye ayırmış, aralarında da Ringus Denizi oluşmuştu.
Bir pasajda onun bizzat İnsan Tanrısı olduğu yazılıydı. Benim bildiğim tek Aldebaran, kendi ölümcül tekniğini kullandığı takdirde ölecek olan adamdı. Görünüşe göre bu dünyanın Altın Azizi çok daha sağlam bir kumaştan yapılmıştı. Kıtayı ikiye böldüğü kısmı tam bir saçmalık gibi gelse de kıtanın ikiye ayrılıp yeni bir okyanus oluşturduğu bir gerçekti.
Kıtalar ayrıldıktan sonra, nihayet uzun zamandır beklenen barış topraklara hâkim oldu.
Dört Bin İki Yüz ila
Bin Yıl Önce
Ondan sonra zaman hızla akıp geçti. Dünyada barış vardı fakat iblisler Merkez Kıta'dan sürülüyordu. İnsanlar kurnaz bir milletti, diplomasiyi kullanarak tüm iblisleri İblis Kıtası'na hapsetmeyi başardılar.
Merkez Kıta'nın toprakları doğal olarak yemyeşil ve yaşanması kolayken, İblis Kıtası'nın toprakları çorak ve belirli bölgelerde büyü birikmesine meyilliydi. O iğrenç iblislerin sonuncusunu da İblis Kıtası'na sürüp abluka altına alan insanlar, mecazi anlamda boyunlarına ipek bir urgan geçirip onları yavaşça boğuyordu. Bunların hepsi, bir daha asla yeni bir Büyük İnsan-İblis Savaşı yaşanmasın umuduyla, diğer ırkların iş birliğiyle yapılmıştı.
İblisler büyük olasılıkla buna bir şekilde direnmişti. Ne de olsa topyekûn bir saldırının hedefi konumundaydılar. Fakat tepkileri ne olmuş olursa olsun, herhangi bir savaş patlak vermedi. Sonuç olarak, kıtalarından ayrılmalarının yasaklanmasına kısa sürede duyarsızlaştılar.
Kıt kaynakların paylaşılamadığı o çetin ortamda, doğal olarak bir iç savaş patlak verdi. Bu durum onları azılı savaşçılara dönüştürdü fakat sayıları da bir o kadar azaldı.
Bin Yıl Önce
İblis Tanrısı Laplace ortaya çıktı.
İblislerin uzun tarihinde pek çok İblis Kralı ve İblis İmparatoru olmuştu ama insanların İblis Tanrısı olarak andığı tek bir kişi vardı.
Laplace göz açıp kapayıncaya kadar iblisleri bir araya toplayıp İblis Kıtası'nı fethetti. O dönemdeki savaşların kayıtları, nesilden nesile aktarılan savaş destanlarına dönüştü. Bugün bile İblis Kıtası'nda Laplace'a hâlâ bir idol gözüyle bakılır.
Laplace, ırkını çetin ve amansız savaşçılar olarak yetiştirerek imparatorluğunu güçlendirmek için uzun yıllar harcadı.
Beş Yüz Yıl Önce
Laplace'ın askerî harekâtının başlangıcı.
Deniz halkını ve canavar halkını kendi safına çekmek için harcanan uzun yılların ardından, Laplace nihayet Merkez Kıta'ya taarruzunu başlattı. İnsanlar daha önce girdikleri hiçbir savaşa benzemeyen, çok daha acımasız bir savaşın içine sürüklendi.
Laplace işgalini güneyden başlatarak insanların tüm askerî gücünü oraya çekti. Ardından wyrm'lerini bölgeye salarak dağlardan geçişi imkânsız hâle getirdi. Sonrasında kuzeyden ayrı bir birlikle saldırarak fırtına gibi esti ve düşmanlarını darmadağın etti.
Kısa süre içinde kuzeyin ve güneyin kontrolünü tamamen ele geçirdi. Ardından her iki yönden de batı bölgesine doğru saldırısını ilerletti.
Dört Yüz Yıl Önce
Köşeye sıkışan insanlar son kozlarını oynadılar. Yedi kahraman, deniz halkını ablukayı kaldırmaya ikna etti ve ardından deniz yoluyla Millis Kıtası'na doğru yola çıktı.
Millis; Kutsal Millis'in etrafındaki bariyer, kudretli kutsal şövalyeler ordusu ve büyük bir ordunun karaya çıkmasını zorlaştıran coğrafi yapısı gibi pek çok nedenden ötürü işgalden kurtulmuştu. Bu denli izole kalmalarının bir diğer sebebi de kuzeyi kaplayan devasa ormandı.
Artık iblislerle müttefik olan canavar halkı, Kutsal Millis Şehri'nin kontrolünü ele geçirmişti. Bu yüzden yedi kahraman onları kendi taraflarına çekmek için kolları sıvadı. Daha doğrusu yedi kahraman klan reislerinin yanına gitti, çocuklarını rehin aldı ve onları tehdit ederek iş birliğine zorladı. Kitapta çocukların gönüllü olarak yardım ettiği yazılıydı ama bu kadar bariz bir çarpıtmaya kanacak değildim.
Sonunda nihai muharebe günü geldi çattı. Merkez Kıta'da kalan son insan krallığı olan Asura Krallığı, son savaş için varını yoğunu ortaya koydu. Çok geçmeden yedi kahraman, Millis'in kutsal şövalyeleri ve canavar halkının başında Laplace'ın ana kalesine saldırmak üzere çıkageldi.
Şiddetli bir çarpışmanın ardından yedi kahramandan dördü hayatını kaybetti fakat Laplace'ı mühürlemeyi ve en yakın yoldaşlarını yok etmeyi başardılar. Üç kahraman hayatta kaldı: Ejderha Kralı Urupen, Kuzey Tanrısı Kalman ve Zırhlı Ejderha Kralı Perugius. Onlara Efsanevi Üç İblis Tanrısı Katili deniyordu, ancak... ortada katlettikleri kimse yoktu!
Laplace yenilgiye uğratılmış olsa da insanlar savaş yüzünden fazlasıyla bitap düşmüştü ve artık dövüşü sürdürecek güçleri kalmamıştı. Bunun yerine, İblis Kıtası'nda kalan ve Laplace ile müttefik olmayıp iblislerin daha ılımlı bir fraksiyonuna önderlik eden iblis krallarından biriyle bir antlaşma imzaladılar.
İblis Kıtası'ndaki abluka kaldırıldı. İblisler artık diğer kıtalara özgürce seyahat edebiliyordu. Antlaşmanın şartlarına göre iblislere karşı ırkçılık yapmak yasaklanmıştı. Tıpkı önceki dünyamdaki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibiydi.
Günümüz
İblislere yönelik köklü ayrımcılık eğilimi devam etse de ortalık büyük ölçüde sakindi.
Bütün bunlardan birkaç şey çıkarmıştım:
Tarihî sebeplerden ötürü olaylar hep yedi sayısında sonlanıyordu. Yedi efsanevi kahraman ve yedi dünya vardı. Bu yüzden şanslı sayı yediydi. Altı ise uğursuzdu; zira Beş Ejderha Generali ve Beş Büyük İblis Kralı vardı ve her ikisi de kendi liderleriyle sayıldığında altı ediyordu.
Elfler, cüceler ve buçukluklar gibi çeşitli ırklar bir nevi alt türdü fakat iblislerden sayılırlardı. Kaos Dönemi'nde ortaya çıkmış yeni ırklar olmaları muhtemeldi. Ya da belki de ilk gelen çorak halkla bir ilgileri vardı.
Bu arada, bu uzun tarih hakkında bu kadar çok bilginin günümüze ulaşmasının nedenlerinden biri de bazı türlerin ölümsüz olmasıydı. Bu durum Büyük İblis İmparatoru Kishirika ve diğer birkaç İblis Kralı için de geçerliydi. Belki de sonsuza dek yaşamalarını sağlayan bir tür büyü vardı.
***
Bu dünyanın tarihini öğrenirken, burada var olan diğer diller hakkında da bazı bilgilere rastladım. En yaygın kullanılanlar şunlardı:
İnsan dili: Merkez Kıta'da kullanılır.
Canavar Tanrısı dili: Millis Kıtası'nın kuzey kısmında kullanılır.
Dövüş Tanrısı dili: Begaritt Kıtası'nda kullanılır.
Gök Tanrısı dili: İlahi Kıta'da kullanılır.
İblis Tanrısı dili: İblis Kıtası'nda kullanılır.
Deniz Tanrısı dili: Bütün denizlerde kullanılır.
Ayrım yapabilmek için diller, farklı kıtalarda yaşayan çeşitli ırkların Tanrılarının adlarıyla anılıyordu. Sadece İnsan dilinde bu kurala uyulmamıştı; bu da tanrılarının gazabını çekebilecek bir karardı.
Merkez Kıta'da İnsan dilini konuşan insanlar üç bölgeye ayrılmıştı: kuzey, batı ve güney. Her bölgenin dili diğerlerinden ufak farklılıklar gösteriyordu, Amerikan ve İngiliz İngilizcesi arasındaki fark gibi bir şeydi.
Benim anadilim İnsan dilinin batı lehçesiydi. Görünüşe göre bu lehçe kuzeydekiler tarafından anlaşılabiliyordu fakat diğer bölgelerde kullanılmaması en iyisiydi. Batı bölgesinden gelen insanların varlıklı olduğu düşünülürdü ve zenginlik yalnızca istenmeyen—bazen de talihsiz—dikkatleri üzerine çekerdi.
Millis Kıtası da kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmıştı. Kuzeyde Canavar Tanrısı dili konuşulurken, güneyde İnsan dili konuşuluyordu.
Denize gelince, deniz halkı dünyanın tüm sularında yaşıyordu. Daha önce "balık insanlar" terimini duymuştum ama şehirde hiç görmemiştim.
***
Aylık düzenli gelirimin yanı sıra figürler yapıp satıyor, Philip'e yarı zamanlı işçilerin günlük alımlarında yardım ediyor ve bazen de birkaç ay önce satın aldığım eşyaları satıyordum. Oradan buradan gelen bu ufak tefek şeylerle az da olsa bir miktar para biriktirmeyi başarmıştım.
Ne yazık ki istediğim o kitap, ben dikkat etmezken satılmıştı. Satılık olmayan bir şeyi satın alamazdım. Biriktirdiğim parayla başka bir şey almayı düşünmeye başladım. Dört altın parayla ne alınabilirdi ki? Hayır, hepsini bir kerede harcamaya gerek yok, diye akıl yürüttüm.
Tam o sırada bilmediğim bir dilde yazılmış bir kitap gözüme çarptı. Dünyanın tarihini okuyup dilleri hakkında bilgi edindikten sonra, onları öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlamıştım.
Yabancı bir dil öğrenmeye işte böyle başladım. Ghislaine'in anadili olan Canavar Tanrısı diliyle başlamaya karar verdim. Bir yandan da İblis Tanrısı dilini öğrenmek istiyordum. Az da olsa bana bir şeyler öğretebilir umuduyla Roxy'ye bir mektup göndermeye karar verdim.
***
Dokuz yaşıma bastım. Bu, Eris'in özel öğretmeni olmamın üzerinden iki yıl geçtiği anlamına geliyordu.
Canavar Tanrısı dilini öğrenmek için bir yıl harcamıştım. Ghislaine'in yardımı olmuştu gerçi ama dili sökmek pek vaktimi almamıştı. Ezberlenecek pek fazla harf yoktu ve dilbilgisi kuralını bildiğiniz sürece konuşması kolaydı. Önceki hayatımda yabancı diller konusunda berbattım ama bu beden bir şeyleri akılda tutma konusunda epey başarılı görünüyordu.
Şimdiyse İblis Tanrısı dilini öğrenecektim. Bu dilde yazılmış ucuz bir kitap aldım. Kitapçı sahibi satışı yapmadan önce, "İçinde ne yazdığına dair zerre fikrim yok, bilesin," diye uyardı. Yedi altındı ama pazarlıkla fiyatı altıya indirdim.
***
Üç ay geçti. İblis Tanrısı dili çalışmam pek ilerlemiyordu. Tercüme etmek bile zordu; aslında dürüst olmak gerekirse bu kitapta ne yazdığına dair hiçbir fikrim yoktu. En azından başlığını bilseydim, belki bağlamdan içeriğini tahmin edip bir yolunu bulabilirdim. Ama ne başlığını biliyordum ne de dili, bu yüzden vazgeçtim.
Canavar Tanrısı dilini bu kadar kolay öğrenebilmemin bir nedeni Ghislaine'di, diğer nedeni ise kullandığım kitabın Perugius Efsanesi'ndeki canavar halkı kahramanlarından birinin hikâyesini anlatıyor olmasıydı. Bir yan hikâyeydi ama yanımda Perugius Efsanesi olduğu sürece kelimeleri kolayca seçebiliyordum.
İblis Tanrısı dilindeki kitaba gelince, en ufak bir fikrim bile yoktu. Arkeologlar dilleri nasıl çözüyordu sahi? Kelimelerden başlıyorlardı herhalde. Önce benzer kelimeleri arıyor, sonra da bu kelimelerin anlamlarına dair varsayımlar yürütüyorlardı. Muhtemelen.
Neyse, şu anda hangi kısımların kelime olduğundan bile haberim yoktu. Zerre fikrim yoktu hem de.
Tam bundan sonra ne yapacağımı bilemez hâldeyken, nihayet Roxy'nin cevabı ulaştı. Bir yılı aşkın süredir çıt çıkmamıştı. Artık mektubuma bir şey mi oldu yoksa Şirone'nin Kraliyet Sarayı'nda mı kalmıyor diye merak etmeye başlamıştım. Ama sonunda bir cevap gelmişti.
“Heheh…” Yalnızca Roxy’den bir mektup almak bile beni fazlasıyla mutlu etmişti. Umarım iyidir diye geçirdim içimden. Hizmetçiden mektubu alırken kendimi dizginledim. Mektup mu? Daha çok küçük bir paketi andırıyordu. Oldukça ağır bir tahta kutu. O kadar da kocaman sayılmazdı gerçi, en azından bir telefon rehberi büyüklüğündeydi.
Kutunun içinde bir mektup ve kalın bir kitap vardı. Kitabın başlığı yoktu ama kapağı hayvan derisinden yapılmıştı. Kılıf geçirilmiş bir telefon rehberi gibiydi.
Önce mektupla başlamaya karar verdim. Açmadan önce kokladım; sanki doğrudan Roxy’nin kokusunu içime çekiyormuşum gibiydi.
Efendi Rudeus’a,
Mektubunu aldım.
Bu kısa sürede epey büyüdüğünden eminim. Fittoa lordunun torununa özel ders vermeye başladığını okuduğumda ağzım açık kaldı. Bilmek istersen, o işin mülakatında ben elenmiştim. O görevi kapabildiğine göre arkanda epey güçlü bağlantılar olmalı.
Şu an kralın oğluna özel ders veriyor olmasaydım seni kıskanabilirdim. Yine de Kılıç Kralı Ghislaine ile tanışmış, üstüne bir de onun öğrencisi olmuşsun. Kılıç Kralı Ghislaine çok ünlüdür. Ne de olsa Kılıç Tanrısı Tarzı’nın en güçlü dördüncü kişisi.
Ah, ben banyo yaparken beni dikizleyen o beş yaşındaki çocuk nereye gitti acaba? Artık bana öyle uzak geliyorsun ki.
Neyse, sadede gelelim. İblis Tanrısı dilini öğrenmek istediğini söylemiştin, değil mi? Her alt ırk, insanların bilmediği birtakım benzersiz büyülere sahiptir. Yazılı bir kaynak kaldığını sanmıyorum ama dili öğrenirsen o alt ırkların yerleşim yerlerine gidip sana öğretmelerini sağlayabilirsin. Tabii bu, önce onlarla iyi bir bağ kurabilirsen GEÇERLİ. Sıradan bir büyücü için imkânsız olurdu bu, fakat belki senin için değildir.
İşte bu büyük beklentilerle senin için bu ders kitabını hazırladım. Kendi ellerimle yazdım. Epey vaktimi aldı, o yüzden umarım onu kullanır, gözün gibi bakar ve satmaya ya da çöpe atmaya kalkmazsın. Bir dükkânda satıldığını görürsem ağlayabilirim.
Dükkân demişken, prens geçen gün kaleden gizlice sıvışıp tıpatıp bana benzeyen küçük bir heykelcik satın almış. Pelerini çıkarılabiliyor, hatta tenindeki benler bile kusursuz yerleştirilmiş. Ürpertici. Belki de üstüme bir lanet çökecek. Başüme ne geleceğini kestiremiyorum ama… güvende göründüğüm sürece bu mektubu sana göndereceğim.
Roxy’den.
Not: Yanında bir asa taşırsan maceracılar arasında büyücü olarak tanınırsın.
Anlıyorum.
Öncelikle, banyo yaparken onu dikizlediğim falan tamamen bir yanlış anlaşılmaydı. Dikizlemiyordum; sadece gözüm kaymıştı. Tamamen tesadüftü. Ciddiyim. Tamam, ne zaman duş aldığını biliyordum ama içeri bakmam tamamen bir talihti. Evin etrafında bilerek yürüyüşe çıktığım zamanlar olmuştu fakat o olay yaşandığında tamamen bir kazaydı!
Neyse bunu geçelim, Ghislaine gerçekten Kılıç Tanrısı Tarzı’nın en güçlü dördüncü kişisi miydi? İlah seviyesi vardı, İmparator seviyesi vardı ve Kral seviyesi… Bir dakika, nasıl yani?
Ah, belki İmparator seviyesinde iki kişi vardı. Bu durumda Kral seviyesinde sadece bir kişi olduğu anlamına mı geliyordu? Dünyadaki kılıç ustalarının çoğunun Kılıç Tanrısı Tarzı’nı kullandığını duymuştum, bu yüzden Kral seviyesinde yetkinliğe sahip on kişi falan vardır sanıyordum ama belki de bu seviyeye ulaşmak düşündüğümden zordu.
Ayrıca, yaptığım Roxy figürünün kazara sahibinin eline ulaştığı anlaşılıyordu. Prens zevk sahibiymiş.
Daha da önemlisi, pakete koyduğu kitap kendi elleriyle yazdığı bir şeydi. Mektubumun ona ne zaman ulaştığını bilmiyordum ama bu kitabı yarım yıldan kısa bir sürede yazmış olmalıydı. Benim için yazmak uğruna bu kadar çabaladığına göre İblis Tanrısı dilini çözmemde çok büyük faydası dokunacağından emindim. Bunu başarmak için elimden geleni yapacaktım.
Bu düşüncelerle oturup kitabı açtım. Sanki başımın üstünde ŞU AN OKUYOR yazan bir çubuk belirmişti.
“Vay canına, bu inanılmaz.”
İçine baktığımda şaşkınlığımı gizleyemedim. Bir ders kitabıydı ama aynı zamanda bir sözlüktü. İblis Tanrısı dilindeki her kelimenin çevirisi vardı.
Roxy büyük ihtimalle kraliyet sarayından bir sözlük alıp bütün kelimeleri kopyalamıştı. Kelime dağarcığını, dile özgü kalıpları ele almış, hatta telaffuzu bile ayrıntılı biçimde açıklamıştı.
Bu, sürprizlerin yalnızca ilkiydi.
Kitabın ikinci yarısında, çeşitli iblis ırkları hakkında bildiklerini de yazmıştı. Her ırkın anlatımına kendi kişisel yorumları eşlik ediyordu. Bu ırka şunu yapma, şu diğer ırka bunu yapma gibi. Hatta ırkların kendilerine has özelliklerinin not düşüldüğü (kötü çizilmiş) resimler bile vardı.
Beş sayfayı bulan, Migurd Irkı hakkında ince ayrıntılarına kadar yazdığı özellikle uzun bir bölüm vardı. Bunu, kendisi ve halkı hakkında daha fazla şey bilmemi gerçekten istediği için yaptığını düşünmek içimi ısıttı.
Migurd ırkından gelenler tatlı şeyleri sevmeye meyillidir, diye yazmıştı. Acaba doğru muydu? Eğer doğruysa, bir dahaki sefere karşılaştığımızda ona tatlı bir şeyler hazırlamak istiyordum.
Yine de bütün bunları bir yıldan kısa bir sürede yazmış olması, onun yanında bir hiçmişim gibi hissettirdi. Tekrar karşılaşırsak ayaklarını öpmem gerekecekti.
Bunun haricinde, bu kitap dileyebileceğim en iyi ders kitabıydı. Önceki hayatımda notlarım pek parlak değildi ama bu hayatımda bir şeyleri öğrenmekte inanılmaz derecede iyiydim. Altı ay içinde bu kitabın içeriğine bütünüyle hâkim olabileceğimden emindim. En azından temel düzeyde sohbet edebilecek kadar ustalaşmak istiyordum. Artık canla başla çalışma vaktiydi.
Ghislaine
Rudeus kendini odasına kapatmıştı. Yine bir işler çeviriyordu. Ghislaine’i bazen böyle şaşırtmak gibi bir huyu vardı. Onunla ilk karşılaştığında sadece bir velet olduğunu, hiç de güvenilir olmadığını düşünmüştü. Paul bu çocuğu onun kucağına attığında, fazla özgüvenli, burnu havada bir ebeveyn gibi davrandığını sanmıştı.
Ghislaine’in Paul’e borcu vardı. Ona karşı bir vefa duygusundan başka hiçbir his beslemiyordu. Rudeus’un Eris’e özel ders verme işinde başarısız olması gibi düşük bir ihtimalde bile burada kalmasını teklif etmeyi aklına koymuştu.
Nihayetinde çocuk rekor sürede Eris’in güvenini kazanmış ve evin eğitmeni olarak yerini sağlama almıştı.
Kaçırılma olayını bizzat kendisi teklif etmişti. Ghislaine, uşağın açgözlülük edip durumdan faydalandığını duymuştu fakat Rudeus ile Eris’e yardım etmek için olay yerine vardığında, çocuk uşağın kiraladığı iki kişiyle çoktan başa baş mücadele ediyordu.
Kusurlu da olsa benzersiz bir dövüş tarzıyla iki farklı büyü okulunu idare etmeyi başarmış, İleri seviye bir Kuzey Tanrısı Tarzı kılıç ustası olan rakibini alt etmişti. Gerçi sonunda gardını düşürmüştü, belki de hâlâ bir çocuk olduğundandı bu; fakat dövüş içgüdüleri yaşına göre dâhi düzeyindeydi. Ghislaine için bile yüz metreden fazla uzaktaki bir rakiple çatışmaya girmek büyük ihtimalle yenilgi anlamına gelirdi.
Dövüş içgüdülerinin de ötesinde, Eris için takip etmesi kolay, etkili dersler düzenleme konusunda olağanüstüydü. Ghislaine okuma, yazma, aritmetik öğrenebileceğini ya da bir asaya kavuşacağını hiç düşünmemişti. Henüz on yaşına bile basmadan gezgin bir kılıç ustasının eline bırakılmış, köyün baş belası o kız… Aziz seviyesinde bir kılıç ustası olmasına rağmen maceracı gruplarından geri çevrilen o kız… Nihayet birine katılmayı başardığında, aklı kıt, hafifmeşrep bir adamdan kafasının sadece kaslara bastığını, bu yüzden düşünmekle vakit kaybetmesinin anlamsız olduğunu durmadan dinleyen o kız… Şimdi evine dönse o insanlar ne derdi acaba? Bunu düşünmek bile dudaklarına bir tebessüm konduruyordu.
Ghislaine, köyündeki insanları düşünmenin ona bir zafer duygusu tattıracağı günün geleceğini hiç sanmazdı. Ve tüm bu eşi benzeri görülmemiş şeyleri, bir oğlu olsaydı onunla aynı yaşta olacak bir çocuk sayesinde yaşıyordu.
Grubu dağıldıktan sonra Ghislaine neredeyse her gün dolandırılmıştı. Bu dolandırıcılıklar onu meteliksiz bırakmıştı ancak ustasının başkalarının eşyalarına el sürmemesi yönünde aşıladığı katı disiplin, hırsızlığa başvurmasını engelliyordu. Açlıktan ölmenin eşiğindeydi. İşte Sauros ve Eris onu o zaman yanlarına almışlardı.
Ghislaine, o ikisine gösterdiği saygının aynısını Rudeus’a da gösteriyordu. Ona “usta” diyecek kadar ileri gitseydi, kılıç ustası muhtemelen ona köpürürdü. “O veletle beni sakın aynı kefeye koymaya kalkma!” Bunun yerine ona öğretmen demek muhtemelen en doğrusuydu.
Rudeus da bir öğretmen olarak yetenekleriyle saygıyı hak ediyordu. Ona aritmetik ve büyü öğretirken gerçekten çok sabırlıydı. Ghislaine elinden geleni yapıyordu ama yeni şeyler kapmakta pek iyi değildi. Aynı hataları tekrar tekrar yapıyordu. Buna rağmen Rudeus, en ufak bir bıkkınlık belirtisi göstermeden her şeyi ona tane tane anlatıyordu. Daha iyi anlamasını sağlamak için her defasında anlatımını değiştiriyordu.
Onun çabaları sayesinde Ghislaine iki kısa yılda ateş ve su büyüsünün temellerinde ustalaşmıştı. Ve şimdi, Rudeus’un müfredatına göre orta seviye büyülere geçmiyor, bunun yerine büyüyü sözsüz yapmayı öğreniyordu.
Mantıklı bir yaklaşımdı; bunda ustalaşabilirse iki eli de doluyken bile büyü kullanabilirdi. Bu mantığı kavrıyor ve başarmak için çok çalışıyordu. Gerçi bir şeye çok çalışmak, onu kesinlikle başaracağı anlamına gelmiyordu.
Ghislaine’in İlah seviyesindeki kılıç ustası, ona sürekli mantıktan dem vururdu. “Başka bir deyişle mantık, temeldir,” gibi şeyler söylerdi. Uzun yıllar boyunca yoğrulan kılıç tarzının akılcılık üzerine kurulduğunu anlatırdı. Ghislaine’in gençliği temellerin sadeliğinden nefret ederdi, bu yüzden ustası bunları kafasına sokmak için akla karayı seçmişti. Bunları defalarca tekrarlamak zorunda kalmıştı.
Rudeus’un öğretme tarzı da çok benzerdi. O buralarda yokken Eris sık sık, “Daha havalı büyüler kullanmak istiyorum,” diye sızlanırdı. Ama Ghislaine durumdan memnundu. Gerçek bir savaşta en güvenilir savaşçı, güçlü bir büyü yapmak için saatler harcayan ileri seviye büyücü değildi. Şartlara ayak uydurabilen, temel ve orta seviye büyülere bütünüyle hâkim olan büyücüydü.
Eskiden büyücülerin savaşta tamamen işe yaramaz olduğunu düşünürdü. Fakat Rudeus’un dövüştüğünü gördükten sonra Ghislaine fikrini değiştirmişti. Saldırı büyüleriyle rakibinin hareketlerini kısıtlarken bir yandan da çevikçe hareket eden bir düşman, herhangi bir kılıç ustası için dişli bir rakip olurdu.
Köydeyken tek gerçek rakibinin Paul olduğunu duymuştu. Toy olan ve Rudeus’a karşı kesinlikle kendini tutmadan saldıran Paul. Bunun sonucunda Rudeus bir kılıç dövüşünde stratejik hareket etme yeteneği kazandıysa… bu hoş bir tesadüftü.
Demek ki Paul bir işe yaramıştı sonunda. Tek bir yanlış adım atsa Rudeus dövüşmeyi tamamen bırakabilir ve potansiyelini heba edebilirdi. Rudeus pes etmeme huyunu babasından almış olmalıydı.
Ghislaine en nihayetinde ona Paul’ü yenecek bir teknik öğretmek istiyordu. Ne yazık ki Rudeus’un Kılıç Tanrısı Tarzı’na hiç yeteneği yoktu. Her şeyi haddinden fazla düşünüyordu. Tarzın mantıksal temellerini alıyor, bunları daha da mantıklı uygulamaya çalışıyor, sonucunda ise ortaya tamamen mantıksız bir şey çıkıyordu.
Kişiliği göz önüne alındığında, bu kötü bir şey değildi. Kılıç ustalığının temeli olarak büyük olasılıkla büyüyü kullanıyordu. Gelgelelim bu durum, tek bir adımın her şeyi belirlediği ve bir savaşın kılıçların çarpışmasından sonraki bir saniye içinde sona erdiği Kılıç Tanrısı Tarzı için uygun değildi. Kuzey Tanrısı Tarzı'na veya Su Tanrısı Tarzı'na daha uygundu ama görünüşe göre Paul ona ikisini de öğretmemişti. Ne yazık ki Ghislaine yalnızca Kılıç Tanrısı Tarzı'nı biliyordu. Ona bizzat öğretemezdi ama öğretebilecek birini tanıyordu. Üç yıl sonra hâlâ kılıç kullanmayı öğrenmek isterse, onu Kuzey Tanrısı Tarzı'nı kullanan biriyle tanıştıracaktı.
Şu an için ona yalnızca Kılıç Tanrısı Tarzı'nın temellerini öğretmeye devam edebilirdi. Onlarda ustalaşırsa, Kuzey Tanrısı Tarzı'nı öğrenmeye başladığında hızla gelişirdi. Tabii o zamana kadar hâlâ kılıç kullanmayı öğrenmek istiyor olursa.
Kendisine yol gösterecek bir ustası olmadığı için şu anda büyü konusunda bir çıkmazda gibi görünüyordu ancak bir gün kesinlikle usta bir büyücü olacaktı. Rudeus, neredeyse insanüstü bir başarı gibi görünen İlahî seviyeye ulaşamayabilirdi belki ama İmparator seviyesine pekâlâ ulaşabilirdi.
Ghislaine ona nasıl yol göstereceğini düşünüyordu. Büyü eğitmeni Roxy de şüphesiz aynı soruyla boğuşmuştu. Kızın bu sorundan kaçmasını biraz acınası bulsa da, Ghislaine bunu yaptığı için Roxy'yi suçlayamazdı. Aslına bakılırsa, Roxy'ye teşekkür etmesi bile gerekebilirdi. Ne de olsa Ghislaine, Roxy'nin dolaylı eğitimi sayesinde bizzat büyü kullanmayı öğrenmişti.
Ahmak bir öğretmenden ders almak bir öğrenciyi sadece geride tutardı. Kendisi de bir gün başkasına kılıç öğretirken bu acıyı tadabilirdi.
Düşünceleri yoldan sapmıştı. Ah, evet. Rudeus'un o odada ne yaptığını merak ediyordu. İzin gününün getirdiği boş vakit yüzünden ne yapacağını bilemez görünen Küçük Hanım'ın aksine, Rudeus sürekli yeni bir şeylere burnunu sokuyordu. En son akşam yemeğinden sonra bir elinde kitapla Ghislaine'in odasına gelmiş, Canavar Tanrısı dilini öğrenmek istediğini söylemişti.
Yalnızca büyük bir orman köyünde konuşulan bir dille ne yapmayı planladığından emin değildi ama Rudeus sonraki altı ayı bu dili öğrenerek geçirmişti. Canavar Tanrısı dilinde zor ifadeler bulunmadığından, muhtemelen günlük konuşmaları akıcı bir şekilde yürütebilirdi.
Sonrasında yüzünde en ufak bir neşe olmadan, “Artık istediğim zaman büyük orman köyüne gidebilirim,” demişti.
Peki böylesine ücra bir yerde ne yapmayı planlıyordu? Ghislaine bunu sorunca bocaladı.
“Ha? Özel bir şey yok… Şey, gerçi orada tatlı kızlar olabilir. Kedi kulaklı falan.”
Bu cevap onu ikna etti. Kesinlikle Paul’ün oğluydu ve Greyrat kanını fazlasıyla miras almıştı.
Bu kesinliği, Greyrat hanesindeki herkesin ona gözlerinde tuhaf bir bakışla dik dik bakmasından kaynaklanıyordu. Sırf kadın olduğu için ona dik dik baksalardı bu kadar canını sıkmazdı. Bakışları garipti. Diğer erkekler göğüslerine bakabilirdi. Önce yüzüne, sonra başka yere bakıyormuş gibi yaparak göğüslerine dik dik bakarlardı. Ardından daha aşağılara, karnına, sonra kasıklarına ve uyluklarına geçerlerdi. Arkasındayken de kalçalarını süzdüklerini bilirdi.
Oysa Greyrat erkekleri farklıydı. Ghislaine ilk başta onların da aynı olduğunu, yüzüne ve kalçasına baktıklarını düşünmüştü. Daha fazlasını beklemedikleri sürece sorun yoktu. Tabii Paul ve tuhaf zevkleri bir kenara.
Fakat gözlerinin garip yerlere odaklandığını fark etti. Yüzüne değil, hemen yukarısına. Dik dik baktıkları şey tam olarak kalçası da değildi. Kulaklarına ve kuyruğuna dik dik baktıklarını keşfetti. Eris, Sauros ve Philip, hepsi bu konuda aynıydı. Ghislaine, Rudeus'u evinden almaya gitmeden önce, neden sürekli kulaklarına dik dik baktıklarını ilk kez sormuştu.
Sorduğunda Philip, bundan zerre kadar utanmış görünmeyerek, “Çünkü Boreas ailesi canavarinsanları sever,” diye cevap verdi. Bunu söylerken de kulaklarına dik dik bakıyordu.
Rudeus'un ise farklı bir durum olduğu söylenmişti ona. Notos soylu adını miras almamış olsa da hâlâ ailenin bir parçasıydı. Philip, "Yine de Paul'ün oğlu olarak, babasının kadınlara olan düşkünlüğünü paylaştığından hiç şüphem yok," diye eklemişti.
Ghislaine o zamanlar bundan pek şüphe duymamıştı. Ancak onunla bizzat tanıştığında Rudeus öyle bir beyefendiydi ki Paul'ün oğlu olduğuna inanmak zordu. Babasının aksine son derece sıkı çalışıyor, derslerine çok önem veriyor ve cinsellik söz konusu olduğunda muazzam bir irade sergiliyordu... Gerçi bu son kısım için henüz erken olabilirdi. Ama yine de Paul'ün çocuğu olmayabileceğinden şüphelenmişti.
O zamandan beri bu fikrini değiştirmişti. Hiç şüphe yoktu: Rudeus Greyrat, Paul'ün öz be öz oğluydu.
“Demek cidden Paul'ün oğlusun. Kendi ırkından kadınlar sana yetmiyor, ha?”
“Sadece şaka yapıyordum. Lütfen öyle söyleme.”
Kesinlikle sadece bir şaka değildi. Bu çocuk ileride bir çapkın olacaktı.
Son zamanlarda Leydi Eris'in gözlerinde, Rudeus'a baktığında bir ışıltı belirmeye başlamıştı. Ghislaine aşk meselelerinde cahil olabilirdi ama bunu o bile görebiliyordu. Eris, tıpkı Paul'e aşık olmaya başladığı zamanki Zenith gibi görünüyordu.
Rudeus anlaşılan son zamanlarda İblis Tanrısı dilini öğrenmeye başlamıştı. Önce Canavar Tanrısı dili, şimdi de İblis Tanrısı dili. Gelecekte dünyadaki tüm kadınlarla tanışmak için bir yolculuğa çıkacak gibi görünüyordu.
Paul da bir zamanlar bir harem kurabilmek için tüm Merkezi Kıta'yı dolaşmakla ilgili benzer bir şey söylemişti. Zenith onu kıskıvrak yakaladığında Millis Kıtası'nda bundan vazgeçmişti ama belki de Rudeus bu fikri miras almıştı. Doğrusu, ne işe yaramaz bir baba-oğul ikilisi...
Hayır. Ghislaine Rudeus'a saygı duyuyordu. Bu bir yalan değildi. Hor gördüğü tek kişi Paul'dü. Rudeus aynı yaradılışın belirtilerini göstermiş olabilirdi ama henüz buna göre hareket etmemişti. Henüz.
Hâlâ saygı duyulmaya değer bir çocuktu. Evet. En azından şimdilik.
“Neyin var, Ghislaine?” O düşüncelere dalmışken Eris önünde belirdi.
Eris bu son iki yılda çok büyümüştü. Ghislaine onunla ilk kez beş yıl önce tanışmıştı. O zamanlar Ghislaine onun son derece umutsuz, bencil bir kız çocuğu olduğunu düşünmüştü. Kılıç derslerinin ilk gününde Ghislaine onu ayakta zor duracak hale gelene kadar eğitmişti. Gece olunca da Eris elinde tahta bir kılıçla Ghislaine'in üzerine çullanmıştı. Ghislaine durumu lehine çevirerek buna hızla bir son vermişti ama sonrasındaki aylar boyunca Eris'in öfkeli bakışları, gardını indirmesini bekleyerek Ghislaine'i takip etmişti.
Ghislaine'in kendisi de eskiden baş belası bir çocuk olduğundan, Eris'e karşı bir yakınlık hissediyordu. Ne de olsa gençken tam olarak öyleydi.
Başlarda Eris, antrenmanlar sırasında hep şundan bundan şikâyet ederdi. Bu durum nihayet son zamanlarda dindi. Üstelik geçen yılki doğum gününden sonra Eris bağırmayı ve üstünü başını kirletmeyi bıraktı. Ghislaine bunu görgü kuralları derslerine bağlamaktansa, Eris'in Rudeus'un gözüne güzel görünmek istemesinden kaynaklandığını düşünmeye meyilliydi.
Belki de Rudeus doğum gününde Eris'e bir şeyler söylemişti. Paul'den öğrendiği bir şeyler olduğuna emindi Ghislaine; hani şu bir kadının ta rahmine kadar titreten türden sözler.
Düşününce, Eris geceyi Rudeus'un odasında geçirmişti. Yoksa... Hayır, imkânsızdı, ikisi de henüz fazlasıyla küçüktü. Yine de Ghislaine, ikilinin eninde sonunda bir çift olmasına şaşırmazdı. Eris'in hakkından gelebilecek pek fazla erkek yoktu.
“Rudeus'u düşünüyordum.”
“Hım, neden ki?” Eris başını yana eğdi, gözlerinde bir kıskançlık gölgesi belirmişti.
Merak etme, diye düşündü Ghislaine, onu elinden alacak değilim.
“Merak ediyordum da, neden İblis Kıtası'nın dilini öğrenmeye çalışıyor acaba?”
“Daha önce açıklamıştı.”
Öyle mi yapmıştı? Ghislaine derslerine dikkat ettiğini sanıyordu ama yabancı dillere duyduğu bu ani ilginin nereden kaynaklandığına dair hiçbir fikri yoktu. “Neymiş peki?”
“‘Günün birinde işe yarayabilir,’ dedi.”
Doğru ya, bunu dükkânların arasında dolaşıp farklı malların adlarını ve fiyatlarını bir kenara yazarken söylemişti. Bunun gerçekten herhangi bir işe yaradığı olmuş muydu ki?
Şimdi düşününce, Ghislaine'in çok uzun zaman önceki grubunda yer alan o hırsız, sarf malzemelerinin piyasa değeri konusunda çok bilgiliydi. Bir keresinde o hırsız, şifalı merhemlerin normal fiyatının yarısına satıldığı bir dükkân bulmuş ve grubun bunları toptan almasını teklif etmişti, ancak daha sonra malların hepsinin kalitesiz olduğu anlaşılmıştı. Hoş olmayan bir anıydı.
Malların piyasa değerini bilmezseniz, kalitesiz mallar size iki üç katı fiyata satılabilir ve ruhunuz bile duymazdı. O zamanlar Ghislaine, Rudeus'a mantığını anlamadığını söylemişti ama sonradan düşününce gayet iyi bir fikir gibi görünüyordu.
Rudeus'un aritmetik dersleri sayesinde artık para üstü konusunda kandırılmayacaktı. Fakat bir dükkân sahibi en başından fiyatlarla oynarsa aldatılması hâlâ mümkündü. Sırf biraz matematik öğrendi diye tüccar olamazdı elbette ama bu tür becerilerin kesinlikle pek çok faydası vardı.
“Şimdilik Rudeus'u boş ver. Onu istediğin kadar düşün, yine de anlayamazsın,” dedi Eris. “Daha da önemlisi Ghislaine, eğer boşsan kılıç antrenmanında bana eşlik et.”
Son zamanlarda kendini gerçekten kılıca adamıştı. Ghislaine nedenini tam bilmiyordu ama belki de üzerinde biraz baskı hissediyordu. Rudeus dokuz yaşındaydı. İkisi ilk karşılaştığında Eris de aynı yaştaydı. Rudeus'un o yaştaki Eris'e kıyasla çok daha olgun olduğu barizdi. Yalnızca okuma, yazma, aritmetik ve büyüde değil; sosyal becerilerinde ve sohbet etme yeteneğinde de öyleydi. Görgü kurallarından yoksun olabilirdi ama terbiyeliydi. Bir tüccar kadar nazikti ve espri anlayışı da vardı. Onda, dokuz yaşından çok daha büyük görünmesini sağlayan muzip bir pırıltı vardı. Onunla yalnızca yazışarak iletişim kursanız, kırk yaşında olduğunu söylese muhtemelen inanırdınız.
Ejder Krallığı'nda yaygın bir dolandırıcılık yöntemiydi bu anlaşılan. Okuma yazma bilen bir haydut, soylu bir ailenin oğluymuş gibi davranır ve başka bir soylu ailenin kızına mektup yazardı. Haftalarca güvenini kazanır, sonra da kızı evinin güvenli sınırlarının dışına çekerdi. Ardından da onu yakalayıp köle tüccarlarına satardı.
Belki de Eris, Rudeus'u en azından bir konuda alt etmek istiyordu. Şayet o konu kılıç ustalığıysa, Ghislaine seve seve yardım ederdi.
“Pekâlâ, Eris. Avluya geçelim.”
“Tamam!” Coşkuyla başını salladı.
Eris bu azimle eğitime devam ederse günün birinde Ghislaine'i bile geçebilirdi. Şu anda beceri seviyesi yalnızca Orta Seviye'ydi ama temeller üzerinde üç yıl çalıştıktan sonra potansiyeli kendini göstermeye başlamıştı. Adımları keskindi, hızlıydı. Savaşçı ruhu hareketlerini yönlendirmeye başlıyordu. Bunu bilinçli olarak kullanmayı öğrenirse, Kılıç Tanrısı Tarzı'nda kesinlikle İleri Seviye'ye ulaşırdı. Eğer tamamen ustalaşırsa, Aziz Seviyesi'ne çıkabilirdi.
O gelecek kesinlikle pek uzak değildi. Ghislaine, Eris'in ne kadar gelişeceğini bilmiyordu ama hâlâ ona ders verirken Aziz Seviyesi becerilere ulaşmayı başarırsa, Eris'in ustasıyla tanışmasına izin verirdi. Mümkün olursa Rudeus'u da yanlarına alırdı.
Ghislaine, ustasının buna nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordu. Sabırsızlıkla bekliyordu bunu.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Biraz kaba saba
DAVRANIŞ: Düzgünce dinliyor
OKUMA/YAZMA: Yazmada da gelişme kaydediyor
ARİTMETİK: Bölme işleminde hâlâ kötü
BÜYÜ: Sözleri söylemeden hiçbir büyü yapamıyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Tarzı - Orta Seviye (yakında İleri Seviye)
GÖRGÜ KURALLARI: Hanımefendi tavırlarını taklit edebiliyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbaba, Ghislaine, Rudeus
Bölüm 7:
Kesin Söz
Bütün bunlardan sonra, nihayet on yaşıma bastım.
Son iki yılımın çoğunu dil çalışmalarına adadım. Canavar Tanrısı ve İblis Tanrısı dillerinin yanı sıra Dövüş Tanrısı dilini de öğrendim. İnsan diline son derece yakındı, bu yüzden kolay oldu. Almanca ile İngilizce arasındaki benzerlik gibi bir şeydi. Dilbilgisinin temelleri İnsan diliyle aynıydı; tek fark ifadeler ve kelime dağarcığıydı.
Bu dünyadaki diller o kadar da zor değildi. Birini öğrendikten sonra, diğerlerini öğrenmek için temel olarak kullanabiliyordunuz. Muhtemelen ırklar arasındaki tüm o savaşların bir yan etkisiydi.
Ancak ne Gökyüzü Tanrısı ne de Deniz Tanrısı dilinde herhangi bir yazılı kaynak vardı, buralarda bu dilleri konuşan kimse de yoktu; bu yüzden onları öğrenemedim. Neyse, dört dil konuşabilmek bana fazlasıyla yeterdi.
Kılıç ustalığına gelince, yeteneklerim Orta kademeye yaklaşıyordu. Eris sadece iki yıl içinde Orta kademeden İleri kademeye geçmişti, bu yüzden artık onun dengi değildim. Yeteneklerimiz arasındaki uçurum gerçekten hissediliyordu.
Neyse, diye düşündüm. Görünüşe göre izin günlerini çok sıkı antrenman yaparak geçiriyordu, normal yani. Ben boş zamanlarımı dil öğrenerek geçirirken, o kılıçla geçiriyordu. Aramızdaki fark gayet doğaldı.
Büyüye gelince, sadece figürler yaparak pratik yaptım. Onları gittikçe daha ayrıntılı yapabiliyordum, bu da muhtemelen geliştiğim anlamına geliyordu. Yine de bir duvara tosladığım doğruydu. Tabii ki Büyü Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başladığımda bu çözülecekti. Sabırsızlanmanın bir anlamı yoktu.
Bu dünyaya geleli on yıl olmuştu, ha? Bu düşünce beni biraz duygulandırdı.
***
Doğum günüme yaklaşık bir ay kala malikanedekiler huzursuzlanmaya başladı, özellikle de Eris.
Neler oluyor, diye merak ettim. Önemli biri mi gelecekti? Greyrat ailesinden başka biri ya da belki Eris'in nişanlısı mı? Yok artık, olamazdı. Eris'in nişanlısı mı? İçimden garip bir kahkaha tufanı kopacak gibi hissettim. Ama bu huzursuzluk beni endişelendirdi, ben de araştırmaya karar verdim.
Eris'i muhteşem bir şekilde takip ettikten sonra, onu mutfakta bir hizmetçiyle neşeyle sohbet ederken gördüm. Ghislaine de oradaydı ama beni fark etmemişti. Kaslı, hayvan kulaklı kılıç ustasının dikkati, bir sonraki öğünümüz için kenara konmuş ete takılmıştı.
“Rudeus'un yüzündeki şaşkınlık ifadesini görmek için sabırsızlanıyorum! Hatta sevinçten ağlayabilir bile!”
“Ondan pek emin değilim. Söz konusu olan Lord Rudeus. Şaşırsa bile bunu dışa vurmayabilir.”
“Ama mutlu olacağını düşünüyorsun, değil mi?” diye sordu Eris.
“Evet, elbette. Yan ailenin bir parçası olarak zor zamanlar geçirdiğinden eminim.”
Aslında öyle zor zamanlar falan geçirmemiştim. Ama tam olarak neden bahsediyorlardı? İnsanlar arkamdan dedikodu mu yapıyordu? Uslu durma konusunda harika bir iş çıkardığıma oldukça emindim ama belki de öyle düşünen tek kişi bendim ve bu evdeki diğer insanlar aslında beni sevimsiz buluyordu.
Durum buysa, ağlayacağıma emindim. Özellikle de tüm gözyaşlarımı emmesi için yastığımı mendil niyetine kullanarak hizmetçilere daha fazla iş çıkaracağıma emindim.
“Zamanında hazır olduğundan emin olmalıyım!” dedi Eris.
“Acele etmek işlerin iyi gitmesini sağlamaz.”
“Güzel yapamazsam yemez mi sence?”
“Hayır, Lord Rudeus onun için yaptığınız her şeyi yer,” diye yanıtladı hizmetçi.
"Gerçekten mi?"
“Evet, Lord Sauros yanımızda olduğu sürece.”
Aha. Bunun ne olduğunu anlamıştım. Sürpriz parti hazırlıkları, ha?
“Keşke Rudeus o evde doğmasaydı.” Bunu söylerken Eris'in sesinde bir acıma vardı.
Konuşmanın ne hakkında olduğunu anladığıma göre, oradan ayrılmaya karar verdim.
Meğer gözlerden uzak tutulması gereken biriymişim. Eskiden babamın kimliği yüzünden beni saklamak istediklerini düşünebilirdim ama artık meselenin bu olmadığını biliyordum.
Bu, son birkaç yılda öğrendiğim bir şeydi. Paul'ün gerçek adı Paul Notos Greyrat'tı. Notos, Paul'ün soylu ailesinin adıydı. Çok, çok uzun zaman önce Paul, Notos hanesinden evlatlıktan reddedilmiş ve onun yerine kuzeni ya da erkek kardeşi hane reisi olmuştu.
Sorun yoktu, geçmişte kalmıştı. Ancak bazıları işleri geçmişte bırakmak istemiyordu ya da daha doğrusu bırakamıyordu. İktidardakiler paranoyayla doluydu. En kötü ihtimalle peşime suikastçılar gönderebilirlerdi. Bu yüzden beni saklamak gerekiyordu.
Normalde bir erkek çocuk olduğum için Eris'ten daha üstün tutulmam gerekirdi ama bunun yerine bir hizmetçi muamelesi görüyordum. En önemli soylu geleneklerinden biri olan onuncu yaş günü kutlaması bile benim için küçük çaplı tutulmak zorundaydı. Bu yüzden herkes durmadan, “Zavallı şey, ne kadar korkunç,” deyip duruyordu.
İşte bu yüzden Eris uzun bir aradan sonra ilk kez dedesine gidip benim için gizli bir parti talep etmişti. Sadece malikanedekilere özel bir parti. Özellikle bana özel, mütevazı bir ev partisi.
Yine de ucuz atlatmıştım. Kulak kabarttığıma sevinmiştim, zira buradaki gelenekleri bilsem de onuncu yaş günü benim için özel bir şey ifade etmiyordu. Aslında benim parti anlayışım zaten bir ev partisiydi, Eris'in doğum günündeki o devasa kutlama gibi bir şey değildi. Biri bana doğum günü partisi vereceğini söyleseydi, tepkim oldukça sönük kalırdı. “A, gerçekten mi? Teşekkürler,” falan gibi.
Ama bu Eris'in fikriydi. Buralarda onunla aynı yaşta olan tek kişi bendim, bu yüzden ilk kez böyle bir şey yapıyordu. Heyecanlı davranmazsam hayal kırıklığına uğrardı.
Su büyüsüyle sahte gözyaşları akıtma pratiği yapmaya karar verdim. Ne de olsa ortamın nabzını tutmasını bilen bir adamdım.
***
Doğum günüm.
Malikanedeki herkesin ne kadar tedirgin olduğunu fark etmemiş gibi davrandım. Öğleden sonraki dersler bitip ara verdiğimizde Ghislaine odama geldi. Alışılmadık derecede gergindi, kuyruğu dimdik ve kaskatı kesilmişti.
“B-bana öğretmeni istediğim bir büyü var.” Normalde sabit olan bakışları birden kaçamaklaştı. Belli ki beni bu odada tutmak istiyordu.
Pekala, pekala. Bu oyuna ayak uyduracaktım.
“Yaaa? Ne gibi?” diye sordum, vereceği cevabın kesinlikle planlanmış olduğunu bilerek.
Gözlerimin içine dik dik baktı ve gayet ciddi bir sesle, “Bana Aziz kademe büyünün neye benzediğini gösterir misin?” diye yanıtladı.
“Olur ama şehre zarar verir.”
“Ne? Nasıl bir büyü ki bu?”
“Aziz kademe su büyüsü, fırtına şiddetinde rüzgarlar ve bir şimşek fırtınası içerir. Yeterince zorlarsam muhtemelen tüm şehri sular altında bırakabilirim.”
“Bu inanılmaz… O zaman bir dahaki sefere bana bunu göstermeni isterim.” Bu konuda garip bir şekilde heyecanlanmıştı. Bu da planın bir parçası olmalıydı.
Pekala o zaman, biraz takılayım ona.
“Madem bu kadar ilgilisin, hadi yapalım. Yaklaşık iki saat at sürersek güvenli bir mesafeye ulaşmış oluruz. Şimdi çıkalım.”
Yanağı seğirdi. “İki saat mi?! H-hayır, bekle. Şimdi çıkarsak geç döneriz. Geceleri canavarlar çıkar. Düzlükler bile tekin değildir.”
“Gerçekten mi? Ama sen yanımda olduğun sürece sorun yaşamayız. Daha önce canavar halkının sese karşı hassas olduğunu, bu yüzden geceleri de gündüzleri olduğu kadar tetikte olduğunu söylemiştin, değil mi?”
“Doğru, ama kendini fazla büyütmek hiçbir zaman iyi değildir.”
“Doğru. Üstelik Aziz kademe büyü yaparken korkunç derecede büyü gücü harcıyorum. Bir sonraki izin günümüzde yapalım öyleyse.”
“Evet, peki. Güzel. Öyle yapalım.”
O konuşmayı sonlandırmak için iyi bir nokta bulmuştum. Normalde hiçbir şey Ghislaine'i telaşlandıramazdı, bu yüzden onunla bu şekilde dalga geçmek oldukça eğlenceliydi. Soğukkanlılığını kaybettiğinde kuyruğu da kaskatı kesiliyordu. Ağzımdan çıkan tek bir kelime bile seğirmesine yetiyordu. Bu kadarı bile beni eğlendirmeye yetmişti.
“Ha bu arada, kusura bakma, sana çay doldurmadım. Gidip biraz sıcak su alayım.”
“Yok, gerek yok. Boş ver. Kıpırdama. Susamadım.”
“Pekala o zaman.”
Aslında sıcak suyu kendim de yapabilirdim ama o bunu fark etmiş gibi görünmüyordu, ben de bozuntuya vermedim.
Beni burada tutmak için elinden geleni yapacağını görebiliyordum. Belki de biraz cinsel tacizin vakti gelmişti.
“Bu arada, bu son yaptığım figürlerden biri.” Rafımdan, henüz üzerinde çalıştığım Ghislaine'in 1/10 ölçekli bir figürünü aldım. Yapmaya ilk başladığımdan beri kendimi çok geliştirdiğime emindim. Sadece kas yapısının yontulması bile profesyonelce bir işti.
Ghislaine ona bakarken hafifçe nefesini verdi. “Bu ben miyim? Bu işte epey ustalaşmışsın. Daha önce Leydi Eris'inkini yaparken de iyi iş çıkarmıştın ama bu… Hm? Kuyruğu yok.”
“Maalesef kuyruklar hakkında sadece hayal meyal bir fikrim var. Bunları genelde hayal gücümden yaparım ama bu sefer gerçeğine olabildiğince yakın olmasını istediğim için çok titiz davranıyorum.”
“Hm.” Derin düşüncelere dalmış gibi kuyruğu seğirdi.
Heh, nasıl bir yüz ifadesine bürüneceğini görmek için sabırsızlanıyorum, diye düşündüm.
“Seninkini görmeme izin verir misin? Yani kuyruğunun dibini.”
“Sorun değil,” dedi. Arkasını dönüp pantolonunu indirdi. Tereddüt bile etmedi. Tam karşımda sımsıkı, kaslı kalçası ve kuyruğunun bağlandığı dip kısmı duruyordu.
İnanılmaz! Böyle olacağını biliyordum! Çok gözü kara! Ona karşı kazanmanın yolu yok, diye içten içe coştum.
Hayır! Burada geri adım atamazdım. Ghislaine her zaman tetikteydi ama şu anda merakım baskın gelmişti. “B-bir saniyeliğine dokunabilir miyim?”
“Tabii. Devam et.”
Sert, diye düşündüm. Ha?! Bir dakika, bu onun kıçı, değil mi? Değil mi?
Çelik kadar sertti. Yine de aynı zamanda belli bir yumuşaklığı vardı. İdeal denge, mükemmel kas miktarı. Kırmızı ve beyaz kas özelliklerinin mükemmel bir evliliği! Kim olursa olsun her erkek buna hayran kalırdı. Yine de bunu seksi bulmak biraz zordu.
Kasların Efendisi, Seks Tanrısı; benim tam zıddım olsanız da varlığınıza ne kadar minnettarım, diye düşündüm. Çok minnettarım, çok minnettarım. Lütfen bana da böyle kaslar bahşedin.
“Tamam, bu kadar yeter.” Zihnen hırpalanmış hissederek ellerimi kalçasından çektim.
Ghislaine pantolonunu düzeltti ve bana doğru döndü. “Bir keresinde bir ressamın Leydi Eris'in portresini yaptığını görmüştüm. Bunu görmek bende de benzer bir şey, vücudumun şu anki halini yakalayabilecek bir şey istememe yol açtı. Bitmiş halini görmeyi dört gözle bekliyorum.” Bunu bana söylerken gerçekten mutlu görünüyordu.
Bir erkeklik savaşında erkek olarak kaybetmişim gibi hissettim. Ghislaine kadar yakışıklı birine karşı kazanmamın hiçbir yolu yok muydu?
“Akşam yemeği vakti geldi neredeyse, değil mi?”
“H-hm, sanırım daha biraz vakit var?”
Hizmetçi bizi yemeğe çağırmaya gelmeden önce kuyruğunu son bir kez daha irkilttim.
“Pekala, Rudeus. Yemek vakti geldi, hadi gidelim.” Beni acele ettirmeye çalışırcasına hızla ayağa kalktı. Belli ki asıl gösteri başlamak üzereydi.
***
Yemek salonuna bir alkış tufanı eşliğinde girdim. Burada toplanan herkesle daha önce en az bir kez karşılaşmıştım. Tabii ki varlıkları genelde nadir görülen Sauros, Philip ve Hilda da oradaydı.
Parti her zaman kullandığımız yemek salonunda yapılıyordu. Bu özel gün için güzelce dekore edilmişti ve masalarda daha önce hiç görmediğim birbirinden süslü yiyecekler diziliydi. Elbette Eris'in partisindekiler kadar şaşaalı değildi ama bu ziyafet o kadar gösterişli olmasa da içinde bir sıcaklık barındırıyordu.
Neler olduğunu bilmiyormuş gibi bir yüz ifadesi takınıp odaya bakındım. “B-bu da ne…?” Arkamda Ghislaine alkışlıyordu. “Eh? Ha?” Şaşkın gibi davrandım.
“Rudeus! Doğum günün kutlu olsun!” Eris parlak kırmızı bir elbise giymişti ve kollarında büyük bir çiçek buketi vardı.
Çiçekleri ondan alırken yüzümdeki afallamış ifadeyi korudum. “A, doğru ya. Bugün on yaşıma basıyorum.” Sanki doğum günüm olduğunu daha yeni fark etmişim gibi, repliklerimi tıpkı çalıştığım gibi sıraladım.
Sonra, tam da planladığım gibi, yüzümü buruşturup kolumla gözlerimi kapattım. Aynı anda, gözlerimden yaşlar dökülmesi için su büyüsü kullandım. Birkaç saniye sonra burnumu çektim.
“Ö-özür dilerim. B-ben sadece, bu… Buraya geldiğimden beri ilk kez… Hep hata yapmamam gerektiğini, burada istenmediğimi düşünüp duruyordum… Hata yaparsam babam için sorun çıkaracağını… Hepinizin benim için böyle bir kutlama yapacağını hiç düşünmemiştim. Hık…”
Tepkilerini kontrol etmek için kolumu kaldırdım, ancak Eris'in küçük dilini yutmuş gibi baktığını gördüm. Philip, Sauros ve odadaki diğer herkes alkışlamayı kesmişti. Hepsi ağızları bir karış açık kalakalmıştı.
Kahretsin. Oyunculuğum fazla mı yapmacık oldu acaba, diye düşündüm.
Hayır, öyle değildi. Tam tersiydi. Fazla iyiydi.
Hata etmiştim, dozunda bırakmalıydım. Haaah. En başta bu planı kurduğum için gerçekten berbat bir yetişkindim. Neyse, artık çok geçti, planladığım gibi devam etmek en iyisiydi.
Telaşlanan Eris kahyaya dönüp sordu: “Ne yapmalıyım??”
Gözyaşlarım o kadar büyük bir olay mıydı? Tepkisi o kadar sevimliydi ki kollarımı ona doladım. Sonra genizden gelen bir sesle kulağına minnet sözleri fısıldadım. “Eris, teşekkür ederim.”
“Ö-önemli bir şey değil! N-ne de olsa ailedensin! Bunu yapmam gayet doğal! B-bunun Greyrat ailesi için lafı bile olmaz, d-değil mi baba! Dede!”
Normalde, “Minnettar olsan iyi edersin!” gibi bir şey söylerdi. Ama bunun yerine bahaneler uyduruyor ve arka çıksın diye Philip'e bakıyordu.
İşte o anda Sauros kükreyerek ayağa fırladı: “S-savaş! Notos'la savaşa gireceğiz! Pilemon'u öldürüp Rudeus'u hane reisi yapacağız! Philip! Alphoooonse!!! Ghislaaaaine! Takılın peşime! Askerleri toplayalım!”
Ve böylece Boreas Greyrat ile Notos Greyrat haneleri arasındaki aile içi savaş patlak verdi. Bu, kalan diğer iki Greyrat yan ailesini de içine çeken ve tüm Asura Krallığı'nı uzun, yıpratıcı bir iç savaşa sürükleyen kanlı bir kan davası oldu.
Yok canım, tabii ki öyle bir şey olmadı.
“B-baba, hakim ol kendine! Lütfen kendine hakim ol!”
“Philiiiip! Önüme mi dikileceksin?! Seni hergele! Rudeus'un o gülünç soytarıdan daha uygun bir hane reisi olacağını sen de düşünmüyor musun yani?!”
“Evet, tabii ki öyle düşünüyorum ama sakinleş! Bugün bir kutlama günü! Üstelik savaş iyi bir şey değil, hem Zephyros'u hem de Euros'u karşımıza almış oluruz!”
“Aptal herif! Herkesi tek başıma yenerim ben! Bırak beni, bırakın beniii!” Sauros, Philip'i peşinden sürükleyerek odadan çıktı. Gittikten sonra bile sesi hala duyulabiliyordu.
Afallayıp kalmıştım.
“Ö-öhöm,” Eris bir kez boğazını temizledi. “Dedemi şimdilik bir kenara bırakırsak, bugün için seni şaşırtacak bir şey hazırladım Rudeus!” Kıkırdayıp gururla göğsünü kabartırken yüzü kıpkırmızı oldu.
Çok tatlıydı. Göğüsleri büyümeye başladığı için son zamanlarda sütyen takmaya başlamıştı. Şu anda sadece sevimlilerdi ama bir gün inanılmaz bir şeye dönüşeceklerdi. Ya da Bilge Yaşlı Keşiş öyle diyordu. Teşekkürler, Bilge Yaşlı Keşiş.
“Beni şaşırtacak bir şey mi?” diye tekrarladım.
“Sence ne olabilir?!”
Beni şaşırtacak bir şey… Ne olabilirdi ki? Hoşuma gidecek bir şey… Bir dizüstü bilgisayar ve erotik bir oyun mu? Yok, yok. Eris'in aklına gelmesi muhtemel bir şey düşünmeliydim.
Şu anki durumumu tarttım. Ailemden uzaktaydım ve birkaç yıldır yalnızdım. Özellikle de doğum günüm olduğu için muhtemelen yalnızlık çektiğimi düşünüyordu.
Eris olsaydı ne isterdi? Ghislaine'in veya büyükbabasının gelip onunla kutlamasını, değil mi? Bunu kendime uyarlarsam, o zaman…
“Yoksa babam mı geldi…?”
Bunu söyler söylemez yüzü asıldı. Sadece onun değil, hizmetçilerin ve uşakların da yüzü düştü. Yüzlerinde bir acıma ifadesi vardı. Yanlış tahmin.
“B-Bay Paul… son zamanlarda ormanda canavarlar daha aktif hale geldiği için gelemediğini söyledi. A-ama zaten burada ona ihtiyacın olmadığını da belirtti. Bayan Zenith ise küçüklerin aniden ateşlenip hastalandığını, bu yüzden onun da gelemediğini söyledi.” Eris kesik kesik bir açıklama yaptı.
Aah. Demek onları davet etmişlerdi. Şey, elden bir şey gelmezdi. Köy Paul'e fazlasıyla güveniyordu ve iki kız da hastaysa, Zenith onların bakımını tek başına Lilia'ya bırakamazdı. Uzun zaman sonra onları tekrar görmek güzel olurdu ama neyse.
“Ş-şey, ımm, Rudeus. Şey baksana, ımm…” Eris yine kelimeleri gevelemeye başladı. Çok tatlıydı, sürekli sert davranıp sonra başını belaya sokan bir kedi gibiydi.
Ama endişelenme, diye düşündüm. Paul'ün burada olmaması daha iyi.
“Aa, anladım. Babamla annem gelemedi demek.” Umursamıyormuş gibi görünmek istemiştim ama ağlamayı yeni kestiğim için sesim hımhım çıkmıştı. Muhtemelen kulağa tamamen yıkılmış gibi gelmiştim.
Hizmetçilerden biri burnunu çekti.
Fena çuvallamıştım. Ortamı bu kadar kasvetli hale getirmek istememiştim. Kusura bakmayın millet, görünüşe göre ortamın havasını okuyamıyorum.
Tam böyle düşünürken Hilda hızla yanıma koşup bana sarıldı. Elimde tuttuğum çiçek buketini yanlışlıkla düşürdüm. “Aa!”
Hilda ile neredeyse hiç konuşmazdım. Eris'inkiyle aynı kızıl saçlara sahipti ve hâlâ gençliğinin baharında bir dul havası taşıyor, saf bir cinsellik yayıyordu. Başlığında “genç eş” ya da “dul” geçen bir erotik oyunda karşınıza çıkabilecek biriydi. Tabii ki Philip hayatta olduğu sürece dul sayılmazdı.
Bana sımsıkı sarılırken bağırdı: “Sorun yok Rudeus, sakin olabilirsin. Artık ailemizin bir parçasısın!”
Ha? Benden nefret etmiyor muydu?
“İtiraz kabul etmiyorum! Evlatlığımız olacaksın… Hayır, Eris'le evlen! Aynen öyle! Harika bir fikir! Öyle yapın!”
“A-Anne?!”
Hilda aklını kaçırmıştı. Evlilik diyordu. Eris bile şaşırmıştı.
“Eris! Bizim Rudeus'la bir derdin mi var?!”
“O daha on yaşında!”
“Yaşın bununla hiçbir ilgisi yok! Şimdi bahane üretmeyi bırak da o zamanı bir leydi gibi kendini geliştirmeye harca!”
“Zaten öyle yapıyorum!”
Hilda esti gürledi, Eris de karşılık verdi. Bana aileye gelin geldiği söylenmişti ama tepeden tırnağa tam bir Greyrat'tı anlaşılan. Sauros'la aynı vahşi havaya sahipti.
“Tamam, tamam, bunu başka bir zaman konuşalım.”
“Aah! Sevgilim! Ne yapıyorsun! Bırak beni! Zavallı çocuk, onu kurtarmam gerek!”
Philip, Sauros'u zapt ettikten sonra geri dönüp karısını zarifçe olay yerinden uzaklaştırdı. Ne zaman bir olay patlak verse, herkes şaşkınlıktan donakalmışken o buz gibi bir sükunetle duruma müdahale ederdi. Usta bir büyücü gibi havalıydı. Güvenebileceğiniz, her konuda akıl danışabileceğiniz bir adamdı.
Yerdeki buketi aldıktan sonra, “Peki, nedir o? Bahsettiğin sürpriz,” diye sordum.
Eris kollarını kavuşturdu, göğsünü kabarttı ve çenesini dikti. Bu pozu görmeyeli epey olmuştu.
“Hıh! Alphonse! Buraya getir!” Keskin, iddialı bir ses çıkarmak istercesine parmaklarını şıklattı ama çıkan ses boğuk ve sönüktü. Yanakları kızardı fakat Alphonse hiç istifini bozmadan bir heykelin gölgesinden bir asa çıkardı.
Bir asa; Roxy'nin kullandığının aynısı. Bir büyücü asası. Boğumlu, budaklı ahşaptan yapılmıştı. Ucunda büyük, pahalı görünen bir büyü kristali vardı. Gördüğüm anda anladım. O asa pahalıydı. Biliyordum çünkü kendim de iki tane asa yapmıştım.
Bir asanın derecesi, ahşabına ve ucundaki taşa göre belirlenirdi. Her büyü türünün farklı ahşap türleriyle belirli bir uyumu vardı. Ateş ve toprak büyüleri en iyi trabzon hurması ağacıyla, su ve rüzgâr ise en iyi japon mabet ağacıyla eşleşirdi.
Ancak uyumlar uyuşmasa bile, bu büyünün gücünün azaldığı anlamına gelmezdi. Önemli olan ahşap değil, büyü kristaliydi. Büyüyü kristalden geçirmek büyünün tesirini artırırdı. Pek çok kristal derecesi vardı ama ne kadar büyük ve saydam olursa, o kadar etkili olurdu. Bir kristalin fiyatı, etkililiğiyle birlikte fahiş bir şekilde artardı.
Eris ve Ghislaine'in asalarını yapmak için kullandığım kristallerin tanesi bir gümüş sikke değerindeydi. Daha ucuzları da vardı ama Roxy'nin bana verdiği asanın yaklaşık boyutunu hatırlayıp benzer bir şey seçmiştim. Serçe parmağımın ucu kadardılar.
Bu ise bir yumruk büyüklüğündeydi ve rahatlıkla yüz altın sikkeden fazla ederdi. Hele o lacivert tonuyla. Renkli bir kristal, büyünün gücünü büyük ölçüde artırırdı.
O şeye ne kadar para döktü acaba? diye merak ettim.
Bu arada, labirentlerde bulunan büyü yüklü kristallerin güçlendirici bir etkisi yoktu. Bunun yerine kendi büyü güçlerini taşırlardı, bu yüzden ya büyülü eşyalarda kullanılır ya da güçlü bir büyü yaparken kişinin mana maliyetini karşılamak için takviye olarak kullanılırlardı.
Ben onu incelerken Eris memnuniyetle başını sallayarak, “Beğenmişe benziyorsun!” dedi. “Alphonse, açıkla!”
“Emredersiniz leydim. Bu asanın ahşabı, Millis Kıtası'ndaki ulu ormanın doğu kısmında yaşayan canlı bir ulu treantın dalından gelmektedir. Geniş bilginiz sayesinde şüphesiz bunu zaten biliyorsunuzdur Lord Rudeus, fakat ulu treantın peri pınarının besiniyle doğan, küçük treantın daha üst bir alt türü olduğu söylenir. Su büyüsünü yönlendirebilen A-derece büyülü bir yaratıktır. Kristal ise Begaritt Kıtası'nın kuzey kısmından, serseri bir deniz ejderinden gelmektedir. O da A-derece bir parçadır. Ustası ise en büyük asa zanaatkârı, Asura Kraliyet Sarayı Büyücü Loncası'nın Asa Yöneticisi Chein Procyon'dur.”
İnanılmaz. Özellikle su büyüsü için yapılmış gibiydi. Ama çok pahalıydı, değil mi?
“Lütfen asayı Küçük Hanım'dan kabul buyurun.” Asa Eris'e verildi ve Eris onu bana uzattı.
Şu anda masrafını dert etmeyecektim. Eris'e parasını düşüncesizce harcamamasını söylemiştim ama böyle bir günde sorun değildi. Belli ki bunu özel olarak benim için sipariş etmişti, bu yüzden onu reddetmeye gönlüm elvermedi. Para böyle şeyler için vardı zaten.
“Adı Aqua Heartia—Kibirli Su Ejderi Kralı.”
Duraksadım; sanki az önce aşırı ergence bir şey duymuş gibi hissettim.
“Alsana! Bu Greyrat ailesinden bir hediye! Babam ve büyükbabam rica etti! Harika bir büyücüsün Rudeus, kendine ait bir asan olmaması çok tuhaftı zaten!”
Eris'in sesi beni kendime getirdi ve Aqua Heartia'yı kabul ettim.
Görünüşünün aksine oldukça hafifti. İki elimle tutup salladım. Kaldırması ve çevirmesi kolaydı. Ucundaki devasa kristale rağmen dengesi çok iyiydi. Bu kadar pahalı olduğu düşünülürse şaşırtıcı değildi tabii. İsmi biraz… özel olsa da.
“Teşekkür ederim. Hem parti için hem de bana bu kadar pahalı bir hediye verdiğin için.”
“Fiyatı dert etme! Hadi çabuk, partiye dönelim yoksa hazırladığımız ziyafet soğuyacak!” Eris neşeli bir halde beni çekiştirerek devasa bir pastanın önüne kurulmuş olan doğum günü koltuğuna doğru yönlendirdi. “Ben de yardım ettim!”
Eris'in berbat olan ilk ev yapımı yemekleri dışında, diğer tüm yemekler lezizdi.
***
Parti başladığında Eris'in ağzı makineli tüfek gibi çalıştı; yemeklerden ve asadan bahsedip durdu. Onu dinlerken kısa cevaplar verdim ama yolun yarısında kelimeleri yavaşlamaya başladı. Belki de yorgunluktandı. Gittikçe daha az konuştu, mırıldanmaya başladı ve sonunda sızıp kaldı.
Heyecandan tükendiği için miydi yoksa gerginliği sonunda üzerinden kalktığı için miydi, emin değildim. Her halükarda Ghislaine, Eris'i kendi odasında uyuyabilsin diye bir prenses gibi kucaklayıp götürdü.
İyi uykular, diye düşündüm.
Sauros ve Hilda partinin ortasında geri döndüler. Sauros, bana içki vermeye çalışırken Philip araya girince somurtup kalmıştı. Bunun yerine Hilda yaşlı adama biraz içki koydu ve sonunda adam zurnakütük sarhoş oldu. Sarhoş bir gülümseme ve kızarmış yanaklarla, neşeyle kahkahalar atarak kendi odasına çekildi.
Hilda kendi odasına çekilmeden önce eğilip bana son bir iyi geceler öpücüğü verdi. O noktada yemeklerin çoğu silinip süpürülmüştü. Hizmetçiler uykulu gözlerle son boş tabakları topladılar.
Geriye sadece Philip ve ben kaldık. Philip bir süre sessizce içkisini yudumladı. Şaraptı sanırım. Eris'in doğum gününde Asura Krallığı'nın her bölgesinin kendine has bir içkisi olduğunu öğrenmiştim. Bu bölgede çoğunlukla buğdaydan yapılırdı ama özel günler için üzüm şarabı hazırlanırdı.
Philip parti boyunca pek konuşmamıştı. Sauros ve Hilda'yı uyarmıştı ama bunun dışında zamanının çoğunu yüzünde bir tebessümle bizi izleyerek geçirmişti. İkimiz yalnız kaldığımızda sonunda kelimelerin dökülmesine izin verdi. “Ailenin reisi olma savaşını kaybettim. Şu anda Eris tek çocuğum.”
Demek ki ciddi bir konuşma olacaktı. Duruşumu düzeltip dikkatle ona baktım.
“Eris'in neden hiç erkek ya da kız kardeşi olmadığını merak etmiyor musun?”
Sessizce başımı salladım. “Biraz.” Merak ediyordum ama bunu sormaya hiç fırsatım olmamıştı.
“Aslında, hiç kardeşi olmadığı söylenemez. Bir ağabeyi ve bir erkek kardeşi var. Erkek kardeşi muhtemelen seninle aynı yaşlardadır, sanırım?”
“Ailenin reisi olma savaşında mı öldürüldü?”
Philip şaşkınlıkla bana baktı; soruyu biraz fazla doğrudan sormuştum. “Hayır, tabii ki hayır. Ölmedi. Doğar doğmaz ağabeyim tarafından imparatorluk başkentine götürüldü.”
“Götürüldü mü? Ne demek istiyorsunuz?” diye üsteledim.
“Görünüşte, okuması için onu evlatlık olarak oraya götürdü. Aslında… bir gelenek sanırım.”
Philip, aile reisi olma savaşıyla bağlantılı olan Boreas ailesinin geleneğini açıkladı.
Sauros'un on oğlu vardı. Aralarından sadece üçü sıra dışıydı: Philip, Gordon ve son olarak James. Belli bir lokomotifin adını andırıyordu.
Bu üçü arasından kimin aile reisi olacağını belirlemek için onları yarıştırdılar. Sonuç olarak James ailenin bir sonraki reisi olacaktı. Philip ve Gordon kaybetmişti.
Güç mücadelesinin ilk yarısında James, öncelikle gizlice Gordon ile Euros Greyrat ailesinin kızını bir araya getirmişti. İkisinin de diğerinin geçmişini öğrenemeyeceği şekilde olayları ayarlamış, ardından aşklarının alevini körüklemişti. Gordon bu aşka fazlasıyla kapılmış ve tam da James'in planladığı gibi ailenin Euros koluna içgüveyi gitmişti. Bu da Boreas ailesinin reisi olma yolunu fiilen kapatmıştı.
Mücadelenin ikinci yarısında Philip ve James denk güçteydi. Perde arkasından insanları manipüle ederek savaşmaya devam ettiler.
Fakat öyle dramatik bir gelişme falan yaşanmamıştı. Savaş sadece Philip'in yenilgisiyle sonuçlanmıştı. Bu bir nüfuz meselesiydi. James, Philip'ten altı yaş büyüktü, başkentte herkesçe tanınıyordu ve bir bakanın yaveri olarak görev yapmıştı. Bağlantıları, parası ve her şeyden önemlisi siyasi gücü vardı.
Philip mükemmel bir adaydı ama o altı yıllık farkı kapatmak neredeyse imkânsızdı. James aile reisi olunca, Philip'i Roa'nın belediye başkanı yaptı. O sıralar Philip henüz pes etmemişti. Bir geri dönüş stratejisi geliştirmeye çalıştı fakat Fittoa toprakları büyük ölçüde kırsaldı, bu da siyasi güç inşa etmeyi zorlaştırıyordu.
Philip elinden geleni yapmak için canını dişine takarken, James başkentte kalıp bakan olarak kendine sarsılmaz bir mevki edindi. Bu da aralarındaki farkın kapanmasını imkânsız hale getirdi. Ardından, Philip'in oğlu doğduğunda James onu evlatlık olarak aldı.
“Tüm oğullarınızı elinizden alması biraz zorbalık değil mi?”
“Hayır, sorun değil. Gelenek bu.”
Boreas Greyrat soyunda, ailede doğan tüm erkek çocuklar hane reisinin gözetimi altında yetiştirilirdi. Bu, önceki iktidar mücadelelerinde kaybedenlerin gelecekteki mücadelelere katılmasını engellerdi. Bir sonraki iktidar mücadelesinde kendi oğullarının nüfuzunu artırmak için duruma müdahale etmemelerini sağlardı.
Bu yaygın bir sorundu, tüm Asura Krallığı'nda yaşanan bir problemdi. Görünüşe göre Gordon'ın evlendiği Euros ailesinin farklı bir geleneği vardı ama Philip Boreas geleneğine boyun eğmiş ve tüm oğullarını henüz küçükken, dünyanın farkında bile değilken James'e teslim etmişti. Baba olarak tanıyacakları tek kişi James olacaktı.
“Ben kazansaydım durum tam tersi olurdu.” Philip'in durumu bu kadar sakince kabullenmesi, onun Sauros'un öz çocuğu olmayabileceğini düşündürdü bana.
Aynı şey karısı için söylenemezdi. Hilda sıradan bir soylu aileden geliyordu. Yeni doğan bebeğinin elinden alınması öylece sakince kabullenebileceği bir şey değildi. İlk oğlunu kaybetmesinin ardından uzun bir süre depresyona girdi. Eris doğunca toparlanmış gibi görünse de Eris'in erkek kardeşi de elinden alınınca dengesi yine bozuldu.
“Senden nefret ediyordu. Ne de olsa kendi öz oğulları bunu yapamazken, bir yabancının oğlu neden buralarda evin sahibiymiş gibi caka satabiliyordu ki?”
Benden nefret ettiğini zaten anlamıştım. En azından artık bunun için bir sebebi olduğunu biliyordum.
“Üstelik elimizde kalan tek çocuk olan Eris de bir leydi olmak yerine erkek fatma çıktı. Bütün umutların tükendiğini düşünmüştüm.”
“Bununla ne demek istiyorsunuz?”
“Eris'i James'i devirmek için kullanmaya çalışmak zor olurdu.”
Devirmek derken kastettiği şey…? Ah, aile reisi olmaktan hâlâ vazgeçmemişti.
“Ama son zamanlarda, seni gördükten sonra, içimde küçük bir umut belirmeye başladı.”
“Ha?”
“Oyunculuğun Hilda'yı ve babamı bile kandıracak kadar iyi.”
Demek rol kestiğimi fark etmişti. Ama “kandırmak” kelimesi kulağa pek hoş gelmiyordu. Ben sadece ortalığı tatsızlaştırmayacak şekilde davranmaya çalışmıştım.
Philip devam etti: “Paranın önemini anlıyorsun ve diplomasiyi biliyorsun. İnsanların kalbini kazanmak için kendini tehlikeye atma gerekliliğinden de geri durmuyorsun.”
Muhtemelen kaçırılma olayından bahsediyordu. Ya da benim yaşımda birisi (Eris) beni sürekli yumruklarken bile burada kalmaya devam etmemden.
"Fakat her şeyden öte, Eris senin gözetimin altında muazzam bir gelişim gösterdi." Philip sanki bunu asla hayal bile edemezmiş gibi konuşuyordu.
Paul'dan ne kadar olağanüstü olduğumu duymuştu ama benim yaşlarımda vaktini etek havalandırmakla geçiren birinin oğlu olduğum için muhtemelen benim de aynı türden bir hayta olacağımı düşünmüştü. Ele avuca sığmaz kızını bana karşı kışkırtarak, bir fen deneyindeki kimyasal tepkimeleri gözlemlercesine ilginç bir şeylerin olabileceğini tahmin etmişti. Anlaşılan, hayal gücü en fazla bu kadarına yetmişti.
“Paul'un buraya ağlayarak koştuğu günü dün gibi hatırlıyorum,” diye kendi kendine mırıldandı Philip.
Philip'ten açıklamasını istedim, o da Paul'un evleneceği için ağlayarak geldiğini ancak bir ev tutacak parasının olmadığını ve düzenli bir işe ihtiyacı olduğunu söyledi. Yine de Paul aynı zamanda soylu ailesine de dönmek istemiyordu. Anlaşılan benim hatırım için diz çökmüştü; Lilia ile yaşanan olayda bile yapmadığı bir şeydi bu. Eh, her neyse, geçmişte kalmıştı artık.
“Ben burada olmasaydım bile Eris bir yolunu bulamaz mıydı?”
“Bir yolunu bulmak mı? Elbette hayır. Ben bile Eris'in iflah olmaz biri olduğunu düşünüyordum. Soylu bir ailenin üyesi olarak hiçbir geleceği olmadığını sanıyordum. En azından bir maceracı olabilsin diye ona kılıç ustalığını öğretmesi için Ghislaine'i bu yüzden tutmuştum.” Philip bunu söyledikten sonra Eris'le geçmişteki birkaç anısını anlattı, her birini dinlemek birbirinden acı vericiydi.
“E, ne diyorsun? Eris'le evlenip Boreas ailesinin kontrolünü ele geçirmeme yardım eder misin? Eğer öyleyse, kollarını bağlayıp onu hemen bu gece yatağına atarım.”
Ağız sulandırıcı bir teklifti… Zihnimde, oyunlardaki gibi bir açılır pencere belirdi: “Bunu (bekaretinizi) elden çıkarmak istediğinizden emin misiniz? Bir kez gitti mi, sonsuza dek gitmiş olacak!”
Hayır, hayır, dur, dur, dur! Bu şaka değil. Bir önceki cümleyi tekrar oku, diye emrettim kendime. Boreas ailesinin kontrolünü ele geçirmek mi?
“Bana ne yaptırmaya çalışıyorsunuz siz? Ben on yaşındayım!”
“Sen de Paul'un çocuğusun, değil mi?”
“Ben ondan bahsetmiyorum!”
“Ailenin kontrolünü ele geçirecek olan benim. Senin tek yapman gereken o koltuğa oturmak. Kadın istiyorsan, sana kadın da veririm.”
Kadın vereceğini söyledi diye gerçekten sözünü dinleyeceğimi mi sanıyordu? Paul'un kötü şöhreti hakikaten iğrençti.
“Bütün bunları sarhoş olduğun için söylediğini varsayacağım.”
Bunu söylediğimde Philip kısık sesle güldü. “Aynen öyle, öyle yap bakalım. Boreas ailesiyle ilgili her şeyi bir kenara bırakırsak, Eris'le istediğin türde bir ilişki kurmakta özgürsün, biliyorsun değil mi? Onun üstünde hiçbir sorumluluğum yok. Onu evlendirsem bile kesin tıpış tıpış geri dönerdi. Onun yerine sana teslim etmeyi tercih ederim.” Bir kez daha kısık sesle güldü.
Eris'i evlendirseydi, muhtemelen birkaç gün içinde kocasını yumruklayarak öldürürdü. Gözümde canlandırması hiç de zor değildi. Tıpkı bu teklifi kabul edersem Philip'in kavalına göre dans edeceğimi canlandırmanın hiç de zor olmadığı gibi.
“Pekâlâ, o zaman artık uyuma vakti geldi.”
“Evet, iyi geceler,” diye karşılık verdim.
Eris'in benim için düzenlediği doğum günü partisi böylece sona erdi.
***
Odama döndüğümde, çoktan uyumuş olması gereken Eris yatağımda oturuyordu.
“Ş-şey, hoş geldin!” Kırmızı bir gecelik giymişti. Aşırı derecede seksiydi.
Daha önce hiç böyle bir şey giymediğine emindim. Neler oluyordu? Hem onun uyuyor olması gerekmiyor muydu?
“Bu saatte burada ne yapıyorsun?”
Bunu sorduğumda yanakları kıpkırmızı kesildi ve gözlerini kaçırdı. “T-tek başına yalnız kalırsın diye düşündüm, o yüzden bu gece seninle uyuyacaktım!”
Görünüşe göre parti sırasında ailemin gelip gelmeyeceği hakkında söylediklerim yüzünden hâlâ endişeleniyordu. Ne de olsa kendisi on iki yaşında olmasına rağmen hâlâ ailesine sıkı sıkıya bağlıydı. Belki de üç yıl boyunca onlardan ayrı kalmayı hayal etmek buraya gelmesini tetiklemişti.
Hayır. İhtimal dışı gibi görünse de bunun Hilda'nın fikri olması mümkündü. Belki de Eris'i uyandırmış, üzerini değiştirmeye zorlamış ve buraya göndermişti.
“…”
Eris'e alıcı gözle bir kez daha baktım. Vücudu henüz tamamen olgunlaşmamıştı ama serpilmeye başlamıştı. Muhtemelen kılıç talimlerinden ötürü kolları ve bacakları gayet sıkıydı. İster yaşıtlarına kıyasla daha uzun boylu olmasından, ister üzerindeki gecelikten kaynaklansın, her zamankinden daha olgun görünüyordu.
Ne de olsa Eris artık on iki yaşındaydı. Radarıma ancak yeni yeni giriyordu.
(BURDAKİ CÜME ÂHLAK VE ETİK SINIRLAR DIŞINDA OLDUĞUNU İÇİN ÇEVİRMEDİM.)
Bu düşünce aklımdan geçtiği an, kendimi yeniden o otuz dört yaşındaki evsiz, işsiz sapık gibi hissettim. Yüzü sivilcelerle kaplı, dudaklarında iğrenç bir gülümsemeyle Eris’in üzerine çullanan o halimin görüntüsü gözümün önüne geldi.
Kendime geldim. Hayır, yapamazdım. Ona dokunamazdım. Bu tam da Philip’in ekmeğine yağ sürmek olurdu. Kendimi şiddetli bir iktidar mücadelesinin tam ortasına atmış olurdum. Philip’in çoktan kaybettiği, Paul’ünse arkasına bakmadan kaçtığı o mücadelenin aynısına.
Bu kadar az getirisi olan bir şeye bulaşmak istemiyordum. Bu yüzden sadece bu durumdan olaysızca sıyrılabilmek için dua ettim.
Alışkanlık haline getirdiğim cinsel tacizlerimden nefret ediyordu, belki onu korkutup kaçırmak için bu minvalde bir şeyler söyleyebilirdim? “Ö-öyle tabii! Kendimi epey yalnız hissediyorum, yani gitmezsen sana sapıkça bir şeyler yapabilirim!”
Öyle düşünmüştüm ama hiç beklemediğim bir karşılık aldım.
“Y-yapabilirsin. S-sadece birazcık!”
Ciddi misin?!
Bugün gerçekten çok cesursun, Eris! Bugün gerçekten çok cesursun, Eris! Sen böyle dedikten sonra benim gibi yaşlı bir herif nasıl karşı koysun ki? Ne yapsam ki…
Kendi içimde bir muhakeme yaptım ve sonunda teklifini kabul etmeye karar verdim. Sadece birazcık.
“…”
Yanına oturdum. Yatak hafifçe gıcırdadı. Hâlâ önceki halimde olsaydım, kesinlikle çok daha büyük bir inilti koparır ve tüm havayı yerle bir ederdi.
Artık düşünmüyordum, o karmaşık şeylerin hiçbirini kafama takmıyordum. Bu durum Philip’in ekmeğine yağ mı sürüyordu? Sürsün bakalım. Üç yıl önce Eris tam bir tsun idi, ama şimdi nihayet bana dere tarafını gösteriyordu. Kendini isteyerek sunarken nasıl geri çevirebilirdim ki? Böyle anlarda riski göze alıp balıklama dalmak en iyisiydi, değil mi?
“Kekeliyorsun,” dedim.
“S-sana öyle geliyor.”
"Gerçekten mi?"
Başını okşadım. Saçları yumuşacıktı. Yüksek bir soylu ailesi olmasına rağmen konakta banyo yoktu, bu yüzden her gün saç yıkayabilmek gibi bir durum söz konusu değildi. Sabahtan akşama kadar dışarıda kılıç talimi yapmaktan saçları normalde sert ve pürüzlü olurdu. Bugün benim için temizlemiş olmalıydı. Benim için.
“Çok tatlı görünüyorsun.”
“N-ne saçmalıyorsun sen bir anda?”
Yüzü kulaklarına kadar kızarmış bir halde başını başka yöne çevirdi. Kollarımı omuzlarına doladım ve yanağına bir öpücük kondurdum.
“Hngh!” Vücudu kaskatı kesildi ama kaçmaya çalışmadı.
Ah, demek cidden bunda bir sakınca görmüyor ha? diye düşündüm. Kesinlikle bir şeyden hoşlanmadığı takdirde kaçacak bir tipti.
a (BURDAKİ CÜME ÂHLAK VE ETİK SINIRLAR DIŞINDA OLDUĞUNU İÇİN ÇEVİRMEDİM.)
“Mmm…”
Mırıldanmasının zevkten olmadığını adım gibi biliyordum. Yalnızca yaptığımız şeyin gerçekte ne kadar utanç verici olduğunu fark ediyordu. Bunun farkındaydım. Dudaklarını sımsıkı birbirine bastırmış, utancını ve kafa karışıklığını bastırmaya çalışırken gözlerinde yaşlarla bana bakıyordu.
Sırtını teselli edercesine okşadım. Bunca kılıç antrenmanı sayesinde kaslı ve sertti. Ghislaine’inki kadar olmasa da tabii ki diri ve pürüzsüzdü.
Eris gözlerini aniden yumup bana sarılırcasına omuzlarımı kavradı. Yoksa bu bana izin verdiği anlamına mı geliyordu? Öyleydi, değil mi? Öyleyse sonuna kadar gidecektim. Tam da şimdi.
P-peki o zaman, h-hadi yapalım, diye düşündüm.
Elimi bacağının iç kısmına doğru uzattım. Bir kıza ilk kez oradan dokunacaktım. Sıcak ve yumuşaktı elbette, ama kasları da sertti.
“Hayııır!”
Beni üzerinden itti. Ardından yanağıma şaklatarak sert bir tokat indirdi. Yediğim tekmenin ardından küt diye yere yapıştım. Saldırısını sürdürdü; darbelerinin sesleri odayı dolduruyordu.
Kendi şaşkınlığım yüzünden tamamen savunmasız kalarak saldırısının tüm gücünü üstüme aldım. Bittiğinde sırtüstü uzandığım yerden ona baktım.
Eris tepemde dikiliyordu. Yanakları kızarmıştı. Bana dik dik bakıyordu. “Sana sadece birazcık demiştim, değil mi?! Seni aptal!” Kapıya tekme savurup hışımla dışarı çıktıktan sonra kapı ardına kadar açık kaldı.
***
Boş boş tavana baktım. Beni ele geçiren o hummalı hararet tamamen dağılmıştı.
“İşte bu yüzden bakirsin.”
İçim kendime duyduğum nefretle doldu taştı. Ortamı tamamen yanlış okumuştum. Çok fazla acele etmiştim. İşin ortasında, onun hâlâ bir çocuk olduğunu unutmuştum.
Kendimi tamamen kaybetmiştim.
“Ah, kahretsin, aklın neredeydi senin?!”
Bunca erotik oyun oynadıktan sonra, kadın kahramanların neler hissettiğini belki de artık anlayabildiğimi düşünüyordum. Önceki hayatımda, ne olup bittiğinin farkına bile varamayan odun gibi başkarakterleri izler, içimden hep, “Hadi artık, bir hamle yap da şu iş bitsin!” diye geçirirdim.
Az önce yaptığım şey işte bu düşünce tarzının bir sonucuydu. Bir oyuncu olarak kızın iç sesini görebilirdiniz. Bu sırada ana karakterin onun ne düşündüğünden haberi bile olmazdı. Çoğu ana karakterin, diğer kişinin kendisinden hoşlandığını bilse bile böyle bir şeyin yaşanabileceğinin farkında olmasının sebebi buydu. Bu yüzden acele etmeyip ilişkiyi yavaşça geliştirirlerdi.
Onlarla karşılaştırıldığında tamamen dar görüşlü davranıyordum. Özellikle de Philip ile o konuşmayı yaptıktan sonra. Bütün bunları sadece sarhoş olduğu için söylediğini varsayacağımı söylerken ne düşünüyordum ki? Söylediklerimle yaptıklarım birbirine taban tabana zıttı.
Eris ile birlikte olursam ne olacağını biliyordum. Birlikte uyurduk, hamile kalırdı, evlenirdik. Beni resmen Boreas hanesinin bir üyesi yapacak muazzam bir olaylar zinciri. Yoksa tüm bunlardan sonra ardından gelecek o çirkin güç savaşından öylesine nefret edip kaçar mıydım? Hareketlerimin sorumluluğunu almamayı mı planlayacaktım? Bunu sadece tek gecelik bir ilişki olarak mı geçiştirecektim?
Ahmakça. Hiç şüphesiz her gece Eris’in peşine düşerdim. Önceki hayatımda cinsel dürtülerim oldukça güçlüydü ve Paul’u örnek almaya gerek bile kalmadan şimdiki bedenimin de aynı olabileceğini hissediyordum. Tek seferlik bir şeyle yetinmemin imkânı yoktu. Bugün o bana gelmiş olabilirdi ama bir dahaki sefere ona giden ben olurdum.
Philip ile Hilda kesinlikle bunu umuyordu. Kimse beni durdurmazdı. Geçici bir tatminin yemini yutacak ve Boreas hanesinin iç güç savaşından ibaret olan o pis tuzağa düşecektim.
“Ah!” Odanın köşesinde duran asa gözüme çarptı.
Eris’in hislerini de unutamazdım. Para Philip ve Sauros’tan çıkmış olabilirdi ama benim için partiyi planlayan ve bana o asayı hediye etme fikrini ortaya atan oydu. Partideki konuşmamız yüzünden endişelenen ve bu gece uyumadan önce beni teselli etmek için buraya gelen oydu. Bugün bütün gün beni düşünmüştü.
Oysa bir an önce şehvet yüzünden onun sınırlarını aşmak üzereydim. Bir insan olarak duygularımı gerçekten önemseyen bir kız vardı karşımda ve ben ondan faydalanmaya çalışmıştım.
Daha önce o hizmetçiyle konuşurken ne kadar mutlu göründüğünü hatırla. Az önce tüm bunların üzerine basıp geçmeye çalıştın.
“Haha…”
Pisliğin tekiydim. Paul’u yargılamaya hiç hakkım yoktu. Kimseye nutuk çekmeye hakkım yoktu. Önceki hayatımda pisliğin tekiydim ve başka bir dünyaya gelmekle hiçbir şey değişmemişti. Yarın eşyalarımı toplayıp gidecektim. Ait olduğum çöp gibi bir yol kenarında ölüp gidecektim.
“Ah!”
Birdenbire Eris’in kapı eşiğinde durduğunu fark ettim. Vücudunun sadece bir kısmı görünüyordu, yüzü çerçevenin arkasından dışarı uzanmıştı.
Panikleyip doğrulmaya çalıştım, hayır kalkmalı… Hayır! Doğrudan secde mi etmeliydim!
“A-az önceki şey için özür dilerim.” Bir kaplumbağa gibi kıvrılıp önünde secde ettim.
“…”
Yukarı doğru bir göz attım.
Eris kıpır kıpır kıpırdanırken bakışları oradan oraya kayıyor, bacakları bu hareketle birbirine sürtünüyordu. Sonra yavaşça fısıldadı: “B-bugün özel bir gün, bu yüzden bir istisna yapıp seni affedeceğim.”
B-beni affetti!
“Ayrıca, zaten sapığın teki olduğunu biliyorum.”
Bunu ona kim söyledi be!
Yok ya, doğruydu gerçi. O bendim. Sapık bendim. Benim hatamdı. Herkes buraya baksın. Sapık olan benim.
“Ama, b-bizim o şeyi yapmamız için henüz çok erken, bu yüzden… beş yıl! Beş yıl sonra, adamakıllı büyüdüğünde, o zaman…fısırfısır…a-ama o zamana kadar sabret!”
“Hahah!” Öne doğru yığıldım.
“Ş-şey o zaman, ben yatmaya gidiyorum. Hoşça kal Rudeus. İyi geceler. Yarın yine görüşürüz.” Bu kesik kesik, telaşlı vedanın ardından Eris gözden kayboldu. Koşarak uzaklaşırken ayak seslerinin ritmini duyabiliyordum.
Kapıyı kapatmadan önce sesin tamamen kesilmesini bekledim. “Oooooh be.” Sırtımı kapıya yaslayıp aşağı doğru kaydım. “Çok şükür!”
Bugün doğum günüm olduğu için şanslıydım. Bugünün özel bir gün olduğuna seviniyordum. Yaptığımdan daha da kötüsünü yapmadığıma şükrediyordum.
“Ve yaşasıııın!”
Bundan beş yıl sonra. Kesin bir söz! Eris’ten! Bir söz!
Pekala, o zamana kadar samimiyetsiz yaklaşımlar yok artık, dedim kendi kendime.
Beş yıl. On beş yaşında olacaktım. Hâlâ çok uzun bir süre vardı ama dayanabilirdim. Sonunda garanti bir ödül varsa gayret gösterebilirdim. O zamana kadar bir beyefendi olacaktım. Bir sapık değil, bir beyefendi. Bütün cinsel yaklaşımlara son verecektim.
Şarap, ancak yıllarca bekletirsen tadında bir derinliğe kavuşurdu. Bir şarj saldırısı da ne kadar çok güç toplarsan o kadar kuvvetli olurdu sonuçta. Karşıma ne tür bir ayartma çıkarsa çıksın boyun eğmeyecek türden bir adam olacaktım. Bu sefer, o kalın kafalı ana karakter olmayı hedefleyecektim. A tuşuna basılı tutacak ve o beş yıl geçene kadar bırakmayacaktım. Kendime verdiğim söz buydu.
Lolita iyi, dokunmak kötü.
Dur bir dakika, bundan beş yıl sonra mı…? Kalın kafalı ana karakter mi? Aklımın bir köşesinde birden Sylphie’nin solgun, melek gibi yüzü ve tatlı tebessümü beliriverdi.
***
Ertesi sabah kurumuş iç çamaşırıyla uyandım. Anlaşılan yanlışlıkla A tuşunu bırakmıştım. Neyse, yarın yeniden başlamam gerekecekti.
Çamaşırlarımızı almaya gelen hizmetçiyle konuşup Eris’in haberi olmasın diye bu konuyu gizli tutmasını rica ettim. Gözlerinde neşeli bir parıltıyla kıkırdadı. Biraz utanç vericiydi.
***
İSİM: Eris B. Greyrat
MESLEK: Fittoa derebeyinin torunu
KİŞİLİK: Duruma göre bazen hırçın, bazen uysal
DAVRANIŞ: Düzgünce dinliyor
OKUMA/YAZMA: Neredeyse kusursuz
ARİTMETİK: Bölme işlemi yapabiliyor
BÜYÜ: Sözsüz büyü yapamıyor, Orta kademe büyüler de zorluyor
KILIÇ USTALIĞI: Kılıç Tanrısı Stili - İleri kademe
GÖRGÜ KURALLARI: Şu anda saray görgü kurallarının zor kısımlarını öğreniyor
SEVDİĞİ KİŞİLER: Büyükbabası, Ghislaine
SEVDİĞİ KİŞİ: Rudeus
Bölüm 8:
Dönüm Noktası
Shirone Krallığı.
Roxy Migurdia kaşlarını çatmış halde pencereden dışarı baktı. Gökyüzünün rengi garipti. Kahverengi, siyah, mor ve sarı; insanın normalde görmediği bir renk cümbüşü. Yine de bu renkleri daha önce bir yerlerde görmüştü.
“Neyin nesi acaba?”
Tonlar ona tanıdık geliyordu ama gökyüzünü daha önce hiç böyle görmemişti. Net olan tek şey, bunun doğal bir fenomen olmadığıydı.
En makul açıklama, her ne sebeptense kontrolden çıkmış bir büyüydü. Boyutu öyle bir büyüklükteydi ki uzaktan bile girdap gibi döndüğü görülebiliyordu.
Sonra hatırladı. Bu parıltıyı—bunu daha önce Büyü Üniversitesi’nde görmüştü. Işık, çağırma büyüsüne benziyordu.
“O istikamet… Doğuda. Asura Krallığı mı? Sakın Rudeus olmasın?” Bir zamanlar öğrencisi olarak yanına aldığı çocuğu anımsadı. Henüz beş yaşındayken son derece sakin bir tavırla fırtına çıkaran o çocuğu. Şimdi on yaşında olmalıydı. Yaşının yarısındayken dipsiz mana havuzuna tamamen hâkimdi, bu yüzden böyle bir şey yapmış olması muhtemeldi.
En son mektubunda, çağırma büyüsü çalışırken yaşadığı zorluklardan bahsetmişti. Belki bir şekilde bu konuda bir kitap edinmişti ya da bir hoca bulmuştu.
“Açık verdin!”
O derin düşüncelere dalmışken birisi arkasından kollarını ona doladı. Göğüsleri avuçlanırken kalçalarına sert bir şeyin bastırdığını hissetti.
“Hnnngh…”
Roxy bıkmıştı artık. Karşısındaki onu nasıl ellerse ellesin, cübbesinin kalınlığı her şeyi gizliyordu. Üstelik bu işten o zevk alsa bile, kendisinin hissettiği tek şey hoşnutsuzluktu.
“Kudretli alevler sarıp sarmalasın bedenimi—Yerinde Yan!”
“Gyaah!”
Vücudunu saran alevlerin gücü arkasındaki kişiyi havaya uçurdu. Hâlâ sözsüz büyü yapmayı hiç beceremiyordu ama son beş yılda büyülerinin sözlerini büyük ölçüde kısaltmıştı. Rudeus’un kendi öğrencilerine sözsüz büyü yapmayı öğrettiğini öğrendiğinde, kendi büyülerinin sözlerini kısaltma alıştırmaları yapmaya karar vermişti. Hiç de kolay olmamıştı. O dahi çocuk öğrencilerinden tam olarak ne bekliyordu ki? Herkes onun gibi bir yetenekle kutsanmamıştı.
Roxy dönüp yerde yığılı duran oğlana baktı. “Ekselansları, bir kadının arkasından öylece yaklaşıp göğüslerini elleyemezsiniz.”
“Roxy! Beni öldürmeye mi çalışıyordun?! Seni zindana attıracağım!”
Shirone Krallığı’nın yedinci prensi Pax Shirone, henüz on beşine basmış, edepsiz tavırlı bir veletti. Başlardaki bu huysuz hâlleri sevimli geliyordu ama son zamanlarda cinselliğe ciddi bir ilgi duymaya başlamış ve her öğleden sonra Roxy’ye sarkıntılık eder olmuştu.
“Bağışlayın. Bu kadar zayıf bir saldırının ölümcül olacağını düşünmemiştim. Bir böceğin bünyesine sahip olmalısınız.”
“Gırrr! Haddini bilmez küstah! Bunu yanına bırakmayacağım! Affımı istiyorsan eteklerini kaldır da külotunu göreyim!”
“Kalsın.”
Prens şimdiden pek çok hizmetçiye el uzatmış, kralı da bu durumla nasıl başa çıkacağı konusunda kara kara düşündürür hale gelmişti. Şimdi de gözünü lafını esirgemeyen ev öğretmenine dikmiş gibi görünüyordu.
Onun gibi kaba bir kızın neyini çekici buluyordu ki? Roxy bunu anlayamıyordu. Yine de prens ne kadar üstüne gelirse gelsin, onun emirlerine itaat etmesi için hiçbir sebebi yoktu. Ülkenin yönetim erkiyle yaptığı sözleşmeye göre, prens ne kadar bencilce taleplerde bulunursa bulunsun, onunla nasıl başa çıkacağı tamamen Roxy'nin kendi takdirine kalmıştı.
Bu kalede onun emirlerine doğrudan itaat edecek pek fazla kişi yoktu zaten. Üstelik o yedinci prensti. Veraset sıralamasında gerilerdeydi, dolayısıyla neredeyse hiçbir yetkisi yoktu. Aslına bakılırsa, kendilerine tanınan ayrıcalıklar kıyaslandığında Roxy, bir saray büyücüsü olarak çok daha üst bir konumdaydı.
Prens başka bir yol denedi. “Roxy, zaten biliyorum. Bir sevgilin olduğunu biliyorum!”
“Öyle mi, ne zaman sevgili bulmak gibi inanılmaz bir işi başarmışım acaba?” diye karşılık verdi Roxy, başını yana eğerek bu anlamsız saçmalığa. Bir sevgili mi? Elbet bir gün bir sevgilisi olsun isterdi ama henüz hayalindeki kişiyle karşılaşmamıştı. Karşılaşsa bile, bir Migurd olarak sahip olduğu bu görünüşle o kişinin ona karşılık vermesi imkânsızdı. O da çoktan umudu kesmişti.
Prensin kendisi de tuhaf biriydi; muhtemelen bu yüzden, sadece bir kereliğine bile olsa onun bedeninin tadına bakmak istiyordu. Fakat Roxy'nin öyle kolayca ayartılmaya hiç niyeti yoktu.
“Eheheh, odana sızıp rafının arkasına istiflediğin o mektupları buldum! Nasıl bir dağ köylüsü olduğunu bilmem ama gücümle onu un ufak ettirebilirim! Onun feci bir şekilde idam edildiğini görmek istemiyorsan kadınım olsan iyi edersin!”
Demek diğer yöntemi buydu. Göz koyduğu kişinin sevgilisini rehin alır, ardından sevgilisini güvende tutması karşılığında arzusunun nesnesi olan kadının ona boyun eğmesini talep ederdi. Sonrasında da sırf başka birine hükmetmenin getirdiği o güç sarhoşluğunu tatmak için kadını sevgilisinin gözleri önünde koynuna alırdı.
Böyle bir yetkisi yoktu. Yine de bir ülkenin prensiydi. Emrinde dilediğini yaptırabileceği birkaç askeri vardı ve daha önce bir hizmetçinin sevgilisini rehin aldığına dair söylentiler dolaşıyordu.
Ne kadar zevksizce. Tek yaptığı midemi bulandırmak, diye düşündü Roxy. İyi ki bir sevgilim yok. O mektupların hepsi Rudeus'tandı. Saygıdeğer bir öğrenci olan ve sevgilisi olmayan Rudeus'tan.
“Keyfiniz bilir, buyrun deneyin,” dedi ona.
“Ne?! Gerçekten yaparım, biliyorsun değil mi?! Özür dileyeceksen şimdi dilesen iyi edersin! Şimdi dilersen bana sadece bedenini vermen yeterli olur!”
Prensin aklı başında olmadığı apaçıktı. En başta Rudeus'un nerede olduğunu bile bilmiyordu. Tavrına bakılırsa o mektuplardan hiçbirinin içeriğini de okumamıştı.
“Eğer Rudeus'a gerçekten bir şey yapmayı başarırsanız, o zaman bedenimle dilediğinizi yapabilirsiniz.”
“Ne diye bu kadar kendinden emin davranıyorsun? Ne kadar güçlü olduğumu biliyor olmalısın!”
Elbette biliyordu. Kraliyet ailesinin bir prensi olarak sahip olduğu o ufacık gücün, burun kıvırmaya bile değmeyeceğini gayet iyi biliyordu.
“Rudeus, Asura Krallığı'nın seçkin soylu ailelerinden biri olan Boreas hanesinin koruması altında.”
“Boreas mı...? Soyluların kraliyet ailesinden birinin otoritesine karşı koyabileceğini mi sanıyorsun!”
Asura Krallığı'nın seçkin soylu ailelerinin adlarını bile bilmiyordu. Bu gerçek, Roxy'nin içini çekmesine yol açtı. Diğer öğretmenler ona hiçbir şey öğretmemiş miydi?
Dört büyük bölgesel derebeyi olarak Notos, Euros, Zepiroth ve Boreas aileleri büyük bir üne sahipti. Asura Krallığı savaşa girdiğinde en ön saflarda yer alanlar onlardı. Nesiller boyu askerlik yapmışlardı. Üstelik bu seçkin soylu ailelerin üyeleri ara sıra diplomatik görevlerle Shirone'ye gelebiliyordu. Bu isimler kesinlikle akılda tutulmaya değerdi.
“Asura ülkesi, Shirone'nin on katı büyüklüğündedir. Seçkin bir soylu ailenin evladını asılsız bir şüpheyle alıp darağacına göndermek için muazzam bir siyasi güce ve stratejik yeteneğe sahip olmanız gerekir. Bu da sizin için imkânsızdır, Majesteleri.”
“O-ona suikast düzenletirim! Muhafızlarımı yollarım!”
Muhafızlar mı? Roxy içten içe bir ah çekti. Gerçekten de bunu hiç düşünmüyordu. “Muhafızlarınızın ülke sınırını geçmesine imkân yok. Geçebilseler bile—ki bu milyonda bir ihtimaldir—Boreas hanesi Kılıç Kralı Ghislaine'i evlerine misafir olarak davet etti. Gerçekten de Roa Hisarı'na, Boreas malikânesine sızıp Ghislaine'in keskin bakışlarını atlatabileceklerini ve usta bir büyücüye suikast düzenleyebileceklerini mi sanıyorsunuz?”
“G-gırrr!” Prens dişlerini gıcırdattı ve ayaklarını yere vurdu.
Roxy dudaklarının arasından bir iç çekiş daha kaçırdı. Ah, inanamıyorum. Şimdiden on beş yaşında ama neyin mümkün olup neyin olmadığını ayırt etmenin kıyısından bile geçemiyor.
Roxy, Rudeus'un öğrencisi Eris'in üç yıl önce zapt edilemez vahşi bir hayvan olduğunu ama son zamanlarda daha terbiyeli hale geldiğini duymuştu. Kendi öğrencisi ise bu acınası durumdaydı.
Yıllar önce onu sevimli bulmuş, hatta büyü yeteneğini bile takdir etmişti. Ne yazık ki sahip olduğu gücün ne olduğunu fark ettiği anda kendini geliştirme hevesi uçup gitmiş, derslerinin çoğunu uyuyarak geçirir olmuştu. Artık onda hiçbir potansiyel görmüyordu.
“Her neyse, yakında öğretmenlik görevimden ayrılacağım; bu yüzden şu saniye suikastçılar yollasanız bile vaktinde yetişemezsiniz.”
Bunu söylediği anda prens şaşkınlıkla sesini yükseltti. “N-neee?! Bundan bana hiç bahsedilmedi!”
“Hatırlamıyor olmalısınız o halde.”
En başından beri yapılan anlaşma, prens reşit olana kadar öğretmenliğini yapması yönündeydi. O zamanlar sözleşmesinin ötesinde kalmayı talep etmeyi düşünmüştü. Fakat kraliyet sarayında onun varlığından hoşnut olmayan pek çok kişi vardı. Ayrılmak en akıllıca hareketti.
“Hem bu iyi bir fırsat,” diye ekledi.
“Ne için iyi bir fırsat?”
“Batı göğünde tuhaf bir şeyler var. Artık gidip kendi gözlerimle görebilirim.”
“N-ne alaka be...”
Bunca zaman sonra Rudeus'un yüzünü görmek istediği için olduğunu söylemedi. Söyleseydi bu sadece prensi çileden çıkarırdı.
“B-benim sana hâlâ ihtiyacım var! Hâlâ derslerin ortasındayız, değil mi?!”
“Fark etmez. Nasılsa uyuyorsunuz.”
“O zaman beni uyandırmadığın için senin suçun!”
“Öyle mi? O halde kötü bir öğretmen olarak bir an önce ayrılsam iyi olacak. Lütfen bir dahaki sefere sizi uyandıracak birini tuttuğunuzdan emin olun. Ben ilgilenmiyorum.”
Bu prensle başa çıkmam imkânsız, diye düşündü Roxy. Onu Rudeus'la kıyaslamaktan kendimi alamıyorum. Rudeus'a tek bir şey öğretmem yeterliydi; onu alır, çalışır ve on, yirmi yeni şey öğrenirdi. Belki de öyle bir öğrenciyle karşılaştıktan sonra bir daha asla öğretmenlik yapamam.
Ve böylece Roxy, Shirone'den ayrılıp yola koyuldu. Çıkışta yedinci prens ve kişisel muhafızları tarafından önü kesildi ama onları çabucak püskürttü.
Sonrasında yedinci prens, kendisine karşı işlediği affedilemez şiddet eyleminin hesabını vermesi için onun yakalanıp huzuruna getirilmesi konusunda inatla ısrar etti. Ancak kral onun bu taleplerine hiç kulak asmadı. Bunun yerine prens, Su Kralı kademesindeki büyücü Roxy Migurdia'yı kalmaya ikna edemediği için azarlandı ve ağır bir şekilde cezalandırıldı.
***
Gökyüzündeki değişimi fark eden tek kişi Roxy değildi. Dünyanın dört bir yanındaki herkes hem bu anormalliği hem de bu kadar aniden ortaya çıkışını fark etmişti. Adı sanı duyulmuş yüce zatlar bile durumu dikkate almıştı.
Kızıl Ejderha Dağları
Ejderha Tanrısı Orsted, batı göğüne doğru baktı.
“Orada mana mı birikiyor? Ne bu, bu deliliğe ne sebep oldu?” diyerek şüpheyle kaşlarını çattı. “Fark etmez. Kendi gözlerimle görünce anlarım.”
Tek bir saldırıyla henüz katlettiği kızıl ejderhanın cesedinin üzerinden geçerek dosdoğru batıya yöneldi. Diğer kızıl ejderhalar bir böcek sürüsü gibi bölgeyi sarmıştı ama tek biri bile işe karışmaya yeltenmedi. Aşağıdaki toprakta nasıl bir varlığın yürüdüğünü biliyorlardı. Birlik olup saldırsalar bile yalnızca öldürüleceklerini biliyorlardı. Uzak durdukları sürece güvende olacaklarını da biliyorlardı.
O varlık Ejderha Tanrısı'ydı; bu dünyanın kurallarının ötesinde var olan bir varlık. Dokunamayacakları bir varlık.
Gururuna yenik düşen, dünyadaki haddini bilmeyen genç bir başka ejderha Orsted'in üzerine çullandı. Göz açıp kapayıncaya kadar bir et yığınından farksız hale geldi.
Kızıl ejderhalar, Merkez Kıtası'nda yaşayan dehşet verici güçte yaratıklardı. Onları korkutucu kılan sadece savaş hünerleri değil, aynı zamanda zekâlarıydı. İşte bu yüzden onun dünyadaki en güçlü kişi olduğu söylenen adam olduğunu ve sayıca ne kadar üstün olurlarsa olsunlar alt etmeyi umamayacakları bir rakip olduğunu biliyorlardı.
Kızıl ejderhalar izlerken Orsted yavaşça dağdan aşağı indi; niyetleri yalnızca kendisinin bildiği bir sırdı.
Uçan Hisar
Üç efsanevi kahramandan biri olan Zırhlı Ejderha Perugius, kuzey göğüne doğru baktı.
“O da ne? İblis Dünyasının Büyük İmparatoru yeniden dirildiğinde yayılan ışığa benziyor.”
Hemen yakınında yüzünde beyaz karga maskesi olan, siyah kanatlara sahip gökhalkından bir kadın duruyordu. Kadın fısıldadı: “Mana seviyesi farklı.”
“Gerçekten de öyle. Daha ziyade bir çağırma büyüsünün rengini andırıyor.”
“Evet ama yine de bir çağırma büyüsünden hiç bu kadar ışık yayıldığını görmemiştim.”
“Kaos Kırıcı'yı yarattığımız zamana benziyor.”
Perugius harekete geçmek zorundaydı.
Bugünü de her günkü gibi Kaos Kırıcı'daki tahtında oturarak, on iki takipçisinin refakatinde yeryüzünü izlemeye devam ederek geçirmişti. Tek bir amacı vardı; o da iğrenç düşmanı İblis Tanrısı Laplace dirilir dirilmez onu alt etmekti. Mührün çözüleceği o anı göklerde bekliyordu.
“Yoksa İblis Dünyasının Büyük İmparatoru, Laplace'ın mührünü mü çözmeye çalışıyor?”
“Mümkündür. İmparator dirildiğinden bu yana geçen 300 yıldır tekinsiz bir sessizlik içindeydi,” diye yanıtladı kadın.
“Pekâlâ. Arumanfi!”
“Buradayım.” Beyazlara bürünmüş ve sarı bir maske takmış bir adam belirdi ve Perugius'un önünde diz çöktü.
“Derhal araştır ve—hmm, bunun arkasında her kim varsa kesinlikle bir dolaplar çeviriyor olmalı. Bununla bağlantılı gibi görünen şüpheli birini görürsen öldür.”
“Anlaşıldı.”
Zırhlı Ejderha Perugius, arkasında on iki hizmetkârıyla birlikte harekete geçti. Her şey kaybettiği dört dostunun intikamını almak içindi. Bu sefer, kesinlikle, İblis Tanrısı Laplace'a son darbeyi indirecekti.
Kılıç Mabedi
Kılıç Tanrısı Gall Falion, güney göğüne doğru baktı.
“Gökyüzüne ne oluyor öyle? Bir de...” Dikkati başka bir şeye kaydığı anda, iki sevgili öğrencisi aynı anda ona saldırdı. “Dikkatim başka şeylerle meşgulken üzerime gelmeyin.”
Tavırları gayet rahattı. Buna karşılık, iki sevgili öğrencisinin de nefesi kesilmişti.
Her zamanki gibi ikisinde de akıl yoktu, diye düşündü. Kılıç İmparatoru unvanını kazandıkları için aşırı özgüvenliydiler ama hepsi bu kadardı işte. Ne büyük saçmalık. Kılıç ustalığında şöhretin yeri yoktu. Tek yapman gereken daha da güçlenmekti. Şöhretin sana kazandırdığı tek şey para ve siyasi güçtü. Bunların hiçbir değeri yoktu. Bu tür şeyleri herkes elde edebilirdi. Onun kadar yüce biri, tek bir darbeyle o çöpleri yarıp geçebilirdi. Güçlüysen, her şey senin istediğin gibi olurdu. İstediklerini elde etmek de hayatta kalmanın yoluydu.
Bunu en iyi Ghislaine anlamıştı ama o da yumuşamıştı. Bu yüzden Kılıç Kralı seviyesinde takılıp kalmıştı. Güçlü bir yaşama arzusu olanlar, fiziksel olarak ne kadar zayıf olurlarsa olsunlar ya da kılıç tutmaktan ne kadar aciz olurlarsa olsunlar, doğuştan güçlüydüler. Ancak güçlü hale gelenler bu itici gücü kaybedebilirdi. İşte bu yüzden Ghislaine yolunu kaybetmişti. Yeterince bencil değildi.
Karşısındaki öğrencilerin öyle pek üstün bir yeteneği olduğundan değildi. Onları güçlü kılan şey ahlaksızca açgözlülükleriydi. Ölüm kalım savaş alanında yaşayan bir ikilinin doymak bilmez iştahı.
“Hadi, hadi, gelin üstüme artık. Beni alt edin, sonra da biriniz kendine Kılıç Tanrısı diyebilsin diye birbirinizi ölümüne boğazlayın! Yüz ömür boyunca sefa sürmeye yetecek kadar paranız olacak! Köle kızlardan prenseslere kadar kadınları sıraya dizip dilediğinizi yapabileceksiniz! Sadece adınız bile insanları korkudan diz çöktürecek! Tek bir adım attığınızda kalabalıklar size yol açmak için ikiye ayrılacak!”
“Ben kılıç öğrenmeye böyle bir şey için başlamadım!”
“Usta! Lütfen bizi böyle aşağılamayın!”
İşte buydu. Kendilerine karşı daha dürüst olmayı öğreneceklerdi. Zira bunu yaparlarsa, onun gibi birini kolayca ezip kendilerine Kılıç Tanrısı diyebileceklerdi.
Kılıç Tanrısı Gall Falion, güney göğünü çoktan unutmuştu bile.
İblis Kıtasında Bir Yer
İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika Kishirisu, doğu göğüne doğru baktı. “Hıh, benim kadar yüce olunca ters yöne baksan bile her şeyi görebiliyorsun! Nasıl ama?! Harika, değil mi?”
Ona cevap verecek kimse yoktu. Tek bir kişi bile yoktu ortalıkta.
“Demek beni görmezden geliyorsunuz! Mwahaha! Pekâlâ, pekâlâ! Sizi affediyorum, insanlar! Daha doğrusu barış antlaşması yüzünden kimse yanıma yaklaşmıyor, o yüzden sizi affetmekten başka çarem yok! Mwahahaha, mwahahaha, mwaha—öhö...”
Kishirika yalnızdı.
Ölümden dirildiği anda, “Ben, İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika, yeniden dirildim! Hepinizi çok bekletmiş olmalıyım! Mwahahaha!” diye haykırmıştı. Fakat kimseler yoktu. Şehre gidip ilanını tekrarlamaya karar vermiş, ancak insanların ona acınası bir çocukmuş gibi bakmasıyla karşılaşmıştı. O zamandan beri kimse ona aldırış etmemişti.
Eski dostlarından birini ziyaret etmeyi denemiş ama onlar da sadece, “Şu an ortalık sütliman, uslu dur,” demişlerdi.
“Şu insan kâhinler ne halt ediyor acaba? Eskiden ben dirildiğimde aniden korkudan titremeye başlar, saçma sapan şeyler sayıklar, sonra da pencerelerden atlarlardı. O açılış gösterisi olmayınca yeniden dirilmemin hiçbir kıymeti kalmıyor sanki. Hah, cidden, şimdiki gençler de...”
Bir taşa tekme savurdu ve batı göğünde biriken büyüye baktı. İblis Dünyasının Büyük İmparatoru'nun bir diğer adı da İblis Gözlerin İblis İmparatoru'ydu. On taneden fazla göze sahipti ve ne kadar uzakta olursa olsun tek bir bakışta ne olup bittiğini anlayabilirdi. O gözlerle güçlü manayı, çağırma büyüsünün o tanıdık ışığını ve onu kontrol eden kişiyi gördü.
Ya da en azından, görebilmesi gerekirdi.
“Bu da ne? Bunu yapan kişiyi göremiyorum? Acaba bir bariyer mi var? Bu kadar kargaşa çıkardıktan sonra yüzünü gizlediğine göre pek bir utangaç olmalısın.”
Kishirika'nın gözleri her şeye kadir değildi. İşte bu yüzden yalnızca İblis Dünyasının Büyük İmparatoruydu ve üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin asla İblis Tanrısı olarak anılmayacaktı. Gerçi bu durumdan pek de rahatsız olduğu söylenemezdi.
“En azından bir kahraman çağırsalar fena olmazdı. Ama son zamanlarda herkes tutturmuş bir Laplace, gidiyor. ‘Kishirika mı? O da kim?’ Yani pek de bir önemi yok aslında. Sanırım kahramanlar bile Laplace gibi yakışıklı genç erkekleri tercih ediyor. Ben de biraz ilgi odağı olmak istiyorum. İlgiye boğulmak, adıma geçit törenleri düzenlensin istiyorum!”
İç çekerek yolculuğuna başladı. Aklında belirli bir varış noktası olmayan bir yolculuktu bu.
Aynı Anda - Rudeus’un Bakış Açısı
Roa Hisarı'nın eteklerindeki bir tepeye gitmiştik. Doğum günümde söz verdiğim gibi, Ghislaine'e Aziz seviye su büyüsünün neye benzediğini gösterecektim. Eris de elbette peşimize takılmıştı.
Aqua Heartia'yı çıkardım ve her ihtimale karşı kristalin etrafına sardığım bezi söktüm. Ne kadar tuhaf görünse de, hırsız olma ihtimali bulunanlara elimde ne kadar pahalı bir eşya olduğunu sergilemekten iyiydi. Asanın büyüsünü güçlendirmek için kullanılan mana yüklü bir bezmiş gibi görünsün diye sarmıştım. En azından insanların devasa bir mücevher sakladığımı düşünmelerinden daha iyiydi.
Aziz seviye su büyüsünü denemeden önce asayı bir alıştırma atışıyla test etmeye karar verdim. Bir Su Küresi oluşturmak için her zamanki mana miktarını odakladım, ancak sonuç muazzamdı; daha önce gördüğüm her şeyden daha büyüktü.
“Vay canına, bu devasa!”
Küreyi sıkıştırmaya çalıştığımda ise tam tersine o kadar küçüldü ki görünmez hale geldi. Yavaş yavaş ayarlamalar yaptım. Otuz dakikalık denemelerin ardından, bu asanın su büyümün etkilerini beş katına çıkardığını anladım. Bu, saldırı büyümün daha güçlü olduğu ve daha az mana harcayarak aynı güç seviyesini üretebileceğim anlamına geliyordu.
Bunu sayılarla ifade etmek gerekirse:
Asasız: Mana Maliyeti 10, Güç 5
Asayla: Mana Maliyeti 10, Güç 25
Asayla: Mana Maliyeti 2, Güç 5
Bunun gibi bir şeydi. Başka bir deyişle, büyüteç veya mikroskop gibi işliyordu. İnce ayarlar yapmak şu an için zordu ama asayı kullanmaya alıştığımda muhtemelen bir sorun kalmayacaktı.
“N-nasıl olmuş?” Eris'in yüzünde gergin bir ifade vardı.
Merak etme, resmen yeni oyuncağıma vuruldum, diye düşündüm. “Ayar yapması zor ama gerçekten inanılmaz.”
“G-gerçekten mi! Çok sevindim!”
Test etmeye devam ettim ve ateş büyüsünün iki katına çıktığını, toprak ve rüzgarın ise üçer kat güçlendiğini keşfettim. Ancak asayı farklı büyü türlerini birleştirmek için kullanmak zor görünüyordu. Yoksa bu da sadece alışma meselesi miydi?
“Pekala o zaman, hepinizin merakla beklediği an geldi. Ben, Rudeus Greyrat, size ulu ve her şeye kadir gizli tekniğimi sergileyeceğim!”
“Yaşasın!” Eris sevinçle el çırptı. Ghislaine de fazlasıyla ilgili görünüyordu. Ben de heyecanlanmaya başlamıştım. Ne kadar havalı olduğumu gösterme vaktiydi!
“Bwahaha!” Aziz seviye su büyüsü sözlerimi mırıldanarak asamı gökyüzüne doğru kaldırdım. “Mana, bana doğru toplan! Suyun Görkemli Ruhu, göklere yüksel… Ha?” İşte tam o anda fark ettim.
“Hm?”
“O da ne?”
Diğer ikisi de bakışlarımı takip edip yukarı baktılar.
“Bilmiyorum ama inanılmaz miktarda bir mana bu!”
Demek o gözüyle manayı görebiliyordu. Üç yılın ardından nihayet gerçek gücünün ne olduğunu öğrenmiştim… bir iblis gözü.
Ghislaine göz bandını hemen yerine taktı.
“Şimdilik şehre dönelim mi?” Gökyüzündeki bu anormalliğin neye delalet ettiğini bilmiyordum ama bir şey olursa başımızı sokacak bir çatı olsun istiyordum. Üzerimize mızrak yağmaya başlarsa başımız belaya girerdi.
“Hayır, şehre yaklaştıkça mana daha da yoğunlaşıyor. Aksine uzaklaşmamız daha iyi olabilir.”
“Ama en azından konağa dönüp herkesi uyarmalıyız!” Philip ve diğerlerine haber verip kasaba halkının güvenliğini sağlamak kesinlikle daha iyi olurdu.
“Öyleyse ben giderim— Rudeus! Eğil!”
Refleksle çömeldim. Az önce başımın olduğu yerden son sürat havayı yaran bir şey vınlayarak geçti. Sırtımdan aşağı bir ürperti indi.
Neydi… o? Az önce ne oldu öyle?
“Seni gidi!”
Yanımdaki Ghislaine elini kılıcına attı ve silüeti bulanıklaştı. Bir sonraki an, sanki kılıcıyla az önce hamle yapmış gibi bir duruş almıştı. Bunu bana daha önce defalarca göstermişti. Kılıç Tanrısı Tarzı'nın Aziz seviyesi tekniği, Işık Uzunkılıcı. Kılıç Tanrısı Tarzı'nın gizli bir tekniğiydi ve kusursuz yapıldığında kılıcın ucunun ışık hızına ulaştığı söylenirdi. Ghislaine bana Kılıç Tanrısı Tarzı'nı üç tarzın en güçlüsü yapan şeyin bu teknik olduğunu söylemişti.
“Hımm.” Ghislaine kaşlarını çattı. Hedefini ıskalamış olmalıydı. Rakibi, çıplak gözle görülemeyecek kadar hızlı olan o ölümcül saldırıdan kaçmıştı. Ghislaine arkamdaki bir şeye dik dik bakarken yüzü temkinle gerildi.
“…”
Bana saldırmaya kalkan ve Ghislaine'in karşı savuruşundan kaçan kişinin kim olduğunu görmek için yavaşça arkama döndüm.
“Kim…?”
Orada bir adam duruyordu. Sarı saçları vardı ve önü ilikli, bembeyaz bir okul üniformasını andıran bir şey giymişti. Muhtemelen yakışıklı bir yüzü vardı ama tilkiye benzeyen sarı bir maskenin ardına gizlenmişti. Sağ elinde bir hançer vardı.
O olmalıydı. Başıma doğru gelen şey oydu.
“Kimsin sen? Adını bağışla!”
“…”
Ghislaine bağırdıktan hemen sonra, adamın yüzü parıldadı. Bir anlığına hepimizin gözünü kör eden pırıl pırıl bir ışıktı bu. Hemen gözlerimi kapattım. “Ağhh!”
Ghislaine'in kükremesini duydum. Ardından metale çarpan metalin çıkardığı bir şıngırtı geldi. Sonra da hızlı hareketlerin sesi.
Kılıçları bir, iki, ardından üçüncü kez çarpıştı. Görüşüm yerine geldiğinde Ghislaine göz bandını geriye çekmiş, önümde duruyordu.
Demek böyle yapmıştı. O ışık görüşümüzü elimizden aldığı anda, diğer gözüyle görebilmek için göz bandını kenara çekmişti.
“Aşağılık herif, kimsin sen? Greyrat ailesinin düşmanı mısın?!”
“Parlak Arumanfi. Adım budur.”
“Arumanfi mi?”
“Lord Perugius’un emirleri doğrultusunda bu tuhaf fenomene son vermeye geldim.”
Perugius. İşte bu daha önce duyduğum bir isimdi. İblis Tanrısı'nı katleden üç efsanevi kahramandan biri ve o savaştan sağ kurtulanlardan biriydi. On iki tanıdığı olan bir çağırıcıydı. Sonra zincirleme bir tepki gibi Arumanfi ismini de hatırladım. O on iki tanıdıktan biriydi. Parlak Arumanfi.
“Dikkatli ol Ghislaine. Okuduğum metinlere göre bu herif ışık hızında hareket edebiliyor.”
“Rudeus, Küçük Hanım’ı al ve geri çekil.”
Tıpkı Ghislaine’in istediği gibi, sırtımı kalkan olarak kullandım ve savaşa dahil olmayalım diye Eris’e güvenli bir mesafeye kadar eşlik ettim. Fazla uzaklaşmamaya, Ghislaine’in koruma menzilinde kalmaya dikkat ettim.
Eğer bu gerçekten Parlak Arumanfi ise bir kılıç ona dokunamazdı. Perugius Efsanesi’nde böyle bir şey okuduğuma emindim.
Yine de nereden çıkmıştı bu? Hayır bekle, Parlak Arumanfi’nin ışığı yöneten ruh olduğu söylenirdi. Görüş alanı içinde olduğu sürece herhangi bir mesafeyi anında kat edebildiği rivayet edilirdi. Bunu okuduğum zamanlarda saçmalıktan ibaret olduğunu düşünmüştüm ama göz açıp kapayıncaya kadar arkamda belirivermişti. Ghislaine asla gardını düşürmezdi ve onun da önceden bu bölgede pusuya yatması için bir neden yoktu. Buraya kelimenin tam anlamıyla ışık hızında uçmuş olmalıydı. Ne de olsa bu onun yeteneklerinden biriydi.
“Kadın, çekil. O oğlanı katledersem bu tuhaf hadise sona erebilir.”
Bir dakika, neden bahsediyordu bu? Tuhaf hadise derken gökteki o şeyi mi kastediyordu? Nasıl bir yanlış anlamaya kapılmıştı böyle?
“Ben Kılıç Kralı Ghislaine Dedoldia. Gökteki o şeyin bizimle hiçbir alakası yok. Geri çekil!”
“Kılıç Kralı mı? Buna nasıl inanayım? Kanıt göster bana.”
“Bak! Bu, Yedi Asıl Kılıç Tanrısı’nın meşhur kılıçlarından biridir, Hiramune—Düz Gövde. Bunu gördükten sonra da mı inanmayacaksın?” Kabzasından sımsıkı tutmaya devam ederken kılıcını Arumanfi’ye doğru uzattı.
Kılıcında böyle bir yazıt olduğunu bilmiyordum. Düz gövde… Gövde derken göğüs gibi mi? Kesinlikle Ghislaine’in göğüsleriyle bağdaştıracağım bir kelime değildi.
“Efendinin ve hanenin adı üzerine yemin et.”
“Efendim Kılıç Tanrısı Gall Falion’un adı ve Dedoldia halkının onuru üzerine yemin ederim!”
“Dedoldia, öyle mi? Pekala. Eğer sonradan iddia ettiğin kadar masum olmadığını anlarsak kaderine Lord Perugius karar verecek.”
“Bana uyar.
Arumanfi hançerini kınına soktu. Neler döndüğünden pek emin değildim ama mesele görünüşe göre tatlıya bağlanmıştı. Bana göre bir şeyin doğru olduğuna yemin etmenin dürüst olunduğu anlamına gelmediği aşikardı ama anlaşılan bu dünyada işler böyle yürüyordu.
Yine de o insanların adı üzerine yemin etmek, sözlerine gerçekten de bu kadar güvenilirlik katıyor muydu? Ne bileyim, Roma Katolik Papası’nın Tanrı adına yemin etmesiyle aynı seviyede miydi yani?
“Sorumlular siz olmadığınız sürece sorun yok.”
“Bize durup dururken saldırdığın için özür bile dilemeyecek misin?”
“Burada şüpheli işler çeviren sizdiniz, sizin hatanız,” diyerek arkasını döndü.
Sakinleşip bunu mantıklıca düşünelim, diye düşündüm. İlk olarak, gökyüzünde tuhaf bir şeyler oluyordu. Sonra efsanevi ve nam salmış bir kahramanın tanıdığı olan bu herif çıkagelmişti. Bu efsanevi şahsiyet bana saldırmıştı. Gökteki fenomene benim sebep olduğumu sanıyordu. Tabii ki öyle değildi ama belki de yukarıda neler olup bittiğine dair bir şeyler biliyordu? Hayır, bilemezdi, bilseydi en başta bana saldırmazdı zaten.
“Şey…” demeye başladım.
“Hm?”
“Ah!”
Tam Arumanfi’ye seslendiğim sırada gökyüzü beyaza büründü ve yere doğru bir ışık parmağı hızla indi. Yere ulaştığı anda ışık akıl almaz bir hızla balon gibi şişti ve bir gelgit dalgası misali yoluna çıkan her şeyi şiddetle yuttu. Malikaneyi, şehri, hisarı, çiçekleri ve ağaçları. Genişledikçe her şey yutulup gitti.
Arumanfi neler olduğunu görür görmez altın rengi bir ışık patlamasıyla gözden kayboldu. Ghislaine bize doğru koştu ama daha bize ulaşamadan yutuldu. Eris şaşkınlıktan donup kalmıştı, bense onu korumak için bedenimi ona siper ettim.
Fittoa Bölgesi’nin yok olduğu gün işte o gündü.
Sonsöz
Fittoa Bölgesi’nin yok oluşunun üzerinden altı ay geçmişti. Roxy sonunda bölgeye varmıştı, fakat onu karşılayan tek şey çimlerle kaplı ovalar oldu. İri iri açılmış gözlerle ve donakalmış halde manzarayı seyretti.
Taş döşeli bir yol olan ana karayolunda duruyordu. Başka hiçbir ülkenin başkentinden bu kadar uzakta böylesine muazzam bir yolu yoktu. Asura Krallığı bu yolu geliştirip inşa etmiş, krallığın bir ucundan diğer ucuna kadar uzatmıştı.
Fakat bu, yolu en son geçtiğindeki haliydi. Şimdi ise yok olmuştu, önünde aniden kesilivermişti. Gözün görebildiği hiçbir yerde başka hiçbir şey yoktu. Uçsuz bucaksız uzanan çimenlerden başka hiçbir şey.
“…”
Bir şeyler olmuştu. Bunu biliyordu. Ama ne olduğundan emin değildi. Tek bildiği Fittoa Bölgesi’nin yok olduğu, Buena Köyü’nün silindiği ve Rudeus’un, ırkına rağmen onu kabul eden iyi kalpli ailesinin ve diğer herkesin kaybolduğuydu.
Roxy buraya yaptığı yolculuk sırasında bu hikayeyi birkaç kez duymuştu. Doğru olamayacağına, insanların onu kandırmaya çalıştığına emindi. Her halükarda duyduklarına inanmamayı seçmişti. Rudeus ve ailesinin kesinlikle hayatta olduğuna inanıyordu. Gayet iyilerdi ve başlarına hiçbir şey gelmemişti. Her şeyini bu tek umut kırıntısına bağlamıştı.
En azından şu ana kadar, önünde serilen gerçekliği nihayet görene dek.
Roxy’nin dizlerinin bağı çözüldü.
“Demek sen de birini kaybettin, ha?” dedi bindiği faytonun sürücüsü arkasından.
“Olağanüstü bir çırağı,” diye cevap verdi.
“Bir çırak, demek? Büyücü çırağı olduğuna göre hayatını kaybetme ihtimaline zaten hazırlıklı olmalıydı, değil mi?”
“Daha on yaşındaydı.”
“Şey… bu cidden çok erkenmiş.” Onu teselli etmek istercesine omzunu sıvazladı.
Roxy bir süre ayaklarının dibindeki toprağa dik dik bakmaktan başka bir şey yapamadı. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu; düşünemiyordu da. Buradan sonra ne yapması gerektiğinden bile emin değildi.
Sürücü tekrar konuşmadan önce tartarak ölçülü sözlerle onu sessizce izledi. “Aslında bir Fittoa Bölgesi mülteci kampı var. Gidip görmek ister misin? Yani, on yaşındaki bir çocuğun olanlardan sağ çıkması zor olurdu ama yine de belli olmaz.”
Roxy başını hızla kaldırdı. “Gideceğim!” Rudeus’tu bu ne de olsa. Kesinlikle iyiydi. Hayatta kalmak için o kıvrak zekasını kullandığına şüphe yoktu. Kesinlikle turp gibiydi, o yerleşim yerinde yaşıyordu.
Bir kez daha o tek umut kırıntısına sımsıkı tutundu.
***
Mülteci kampı çok sayıda ahşap binadan oluşuyordu ve kabaca bir köy büyüklüğündeydi. Çok sayıda insan oradan oraya koşturuyordu. Tasasız olmaktan fersah fersah uzaklardı; üzerlerine çökmüş karanlık, ağır bir hava vardı.
Asura Krallığı’nda böyle bir şey göreceğim hiç aklıma gelmezdi, diye düşündü Roxy.
Roxy’nin bildiği Asura Krallığı dünyanın en zengin ülkesiydi. Oradaki insanların yüzü iyimserlikle doluydu ve baktığınız her yerde gülümsemeler vardı. Yiyecek bol, canavarlar azdı. Yaşaması en kolay yerdi.
Burada ise tek bir tebessüm bile bulunmuyordu.
Yerleşim yerinde yiyecek sıkıntısı yok gibiydi. Burası oldukça bereketli bir bölgeydi. Çimleri söküp yiyebildikleri sürece aç kalmazlardı. Açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya olmadıkları sürece yüzleri gülüyor olmalıydı. Bir felaket yaşanmış olsa bile işler İblis Kıtası’ndaki kadar vahim değildi. Ya da en azından öyle düşünüyordu ama önündeki manzara karşısında kaşlarını çatmadan edemedi.
Mülteci kampında geçici bir maceracı loncası vardı. Hüznün en koyu olduğu yer, normalde çeşitli taleplerin asılı olduğu panonun önüydü.
Evini ve ailesini kaybetmiş bir adam orada durmuş feryat ediyordu. “Bu ne ya, bu da ne böyle! Tam altı ay, buraya geri dönmem tam altı ay sürdü lanet olsun! Laura, Francis, neden hepiniz öldünüz?!” Ailesini kaybetmişti ve sadece onları değil; evini, toprağını, zanaatının aletlerini, sahip olduğu her şeyi yitirmişti. Yürek parçalayan çığlıklarını dinlemek zordu ama hiç kimse onun feryat figan etmesine engel olamıyordu.
“Tanrım! Bunların hepsi senin suçun mu yani?!” Bir rahip, Millis dini örgütünün simgesi olan meslek aletlerini yere fırlattı. “Artık inanmayacağım! Siz tanrı falan değilsiniz; sadece bizimle alay edip bizi öldürüyorsunuz! Acımasız iblislerden farkınız yok!” Yüzü nefretle dolu bir hâlde göklere bakıp lanetler savurdu. Orada başka Millis inananları da vardı ama hiçbiri tanrılara dua etmiyordu.
Bir tüccar kendi boğazını kesmeye çalışıyordu, ancak etrafındakiler onu durdurdu. “Bırakın beni!”
“Hey, kes şunu! Ölmenin ne faydası var? Yaşarsan hâlâ başına güzel şeyler gelebilir!”
“Y-Yaşarsam mı?! Buna cidden inanıyor musun? Kahretsin, b-ben kendi hayatımdan… hayatımdan daha önemli bir şey kaybettim! Lütfen, sadece… ölmeme izin verin! Kahretsin, kahretsin, kahretsin!” Adam çömelip ağlamaya başladı, yüzü çaresizlikle buruşmuştu. Bütün vücudu titriyordu.
Burası korkunç bir yerdi. Herkesin yüzünden keder akıyordu.
Roxy daha önce hüznün bu denli hâkim olduğu bir yer görmemişti. Pek çok insanın ölümüne tanık olmuş, kendisi bile defalarca katliam sahnelerinden kaçmıştı. İlk kez böylesine katıksız bir ıstırap mekânına şahit oluyordu.
Bu boşuna bir çaba olabilir, diye düşündü.
Ağır atmosferin etkisine kapılıp gözyaşlarına boğulacak gibi oldu ama kendini toparlayıp bilgi arayışına koyuldu.
***
Bir saat geçti.
Roxy olan bitenin ana hatlarını öğrendi. Gökyüzü tuhaf bir hâl aldıktan sonra, Fittoa Bölgesi üzerinde büyük çaplı bir mana felaketi meydana gelmişti.
Tam olarak bir patlama sayılmazdı ama gerçekten de dört bir yana yayılmıştı. Fittoa Bölgesi'ndeki her şey bu felaket tarafından yutulmuş ve dünyanın dört bir yanındaki rastgele noktalara ışınlanmıştı. Binalar ve ağaçlar tamamen yok olmuş, geriye sadece orada bulunan insanlar dağılmıştı. Bazıları bölgeye geri dönmeyi başarmış, ancak memleketlerinden geriye hiçbir şey kalmadığını görünce tüm umutlarını yitirmişti.
“Gerçekten korkunç,” diye mırıldandı Roxy ilan panosuna bakarken. Ölen ya da kaybolan kişilerin adları sıra sıra dizilmişti. Yanlarına aile fertlerine yönelik mesajlar ve Yolculuklarınız sırasında bu kişiyi görürseniz lütfen buraya getirin gibi talepler asılmıştı.
İlan panosunun en dikkat çekici kısmı, Fittoa derebeyinin adı altında asılmış, görülmemiş sayıda kayıp ve ölü hakkında bilgi isteyen bir talepti.
Bir maceracı olarak Roxy işini fazlasıyla yapmıştı. Hayatında hiçbir zaman bu kadar çok taleple dolu, bu denli çaresiz ve yürek parçalayıcı bir ilan panosu görmemişti. Bu felaketin yol açtığı yıkımın ne kadar geniş bir alana yayıldığı apaçık ortadaydı.
Belki de buraya gelirken ölenler ve kaybolanlar listesindeki birine rastlamıştı. Aniden yeniden ortaya çıkan insanlarla ilgili dedikodular duymuştu. Elbette o zamanlar buna kulak asmamıştı; her zaman böyle boş laflar dönerdi. Keşke bir şeyler hatırlayabilseydi, buradaki insanlara biraz olsun faydası dokunabilirdi.
“Hayır…” Başını iki yana sallayarak düşünce silsilesini oracıkta kesti. Buraya gelmek için Merkezi Kıta'yı boydan boya geçen en büyük anayolu kullanmıştı. Sahip olduğu herhangi bir bilgiyi muhtemelen şimdiye dek başkası çoktan bildirmişti.
“…”
Roxy bunun yerine bakışlarını ölenler listesine çevirdi ve isimleri sırayla incelemeye başladı. Felaketin boyutuna rağmen ölenlerin listesi nispeten kısaydı ve isimlerin hiçbirini tanımıyordu.
Buna karşılık, kayıp kişilerin listesi bakması acı verecek kadar uzundu. Hepsinin başka yerlere ışınlandığı düşünülürse bu mantıklıydı. Elbette bazısı canavarların saldırısına uğrayıp öldürülmüş, geride kimliklerini teşhis edecek hiçbir kalıntı bırakmamıştı. İnsanı anında öldürebilecek pek çok yer vardı: dağ zirveleri, havanın ortası ya da denizin içi. Bazı ölümlerin doğrulanmış olması bile inanılmazdı.
“İşte burada.”
Roxy kaşlarını çattı. Rudeus ve diğerlerinin isimlerini kayıp şahıslar sütununda buldu.
Rudeus Greyrat. Zenith Greyrat. Lilia Greyrat. Aisha Greyrat.
Lilia'nın Paul'ün eşlerinden biri olduğunu biliyordu; Rudeus mektuplarından birinde bundan bahsetmişti. Paul ve Norn'un isimlerinin üstü çizilmişti. Her ihtimale karşı ölenler listesine bir kez daha baktı. Orada yoktular; bu da hayatta olmaları gerektiği anlamına geliyordu. Öte yandan, haklarında hiçbir bilgi olmadığı anlamına da gelebilirdi. Kısa süren bir rahatlama anı yaşadı. “En azından şimdilik ölmediklerine sevinebilirim.”
Dalgın bir şekilde mesaj panosunu tekrar gözden geçirdi. Yazanların çaresizliği öylesine barizdi ki.
Roxy, memleketteki kendi anne babasının iyi olup olmadığını merak etti. Onlarla kavga edip köyünden ayrılalı epey zaman geçmişti. Son zamanlara kadar, kısmen bir Migurd ırkı üyesi olduğu için, zamanın akışına pek dikkat etmemişti. Aylar hızla akıp gitmişti. Belki de en azından bir mektup göndermeliydi.
“Bu…”
Panoda bir mesaj buldu. Yazan Paul Greyrat'tı.
Rudeus'a,
Zenith, Lilia ve Aisha kayıp. Norn güvende, benim yanımda. Şu anda nerede olduğunu bilmiyorum ama yalnız olsan bile buraya geri dönmeyi başaracağından eminim. Bu yüzden en son seni arayacağım.
Şimdilik Millis Kıtası'na gidiyorum. Zenith'in doğup büyüdüğü yer orası. Lilia'nın memleketine ve evine de haber gönderdim. Senin Merkezi Kıta'nın kuzeyini aramanı istiyorum. İçlerinden birini bulursan aşağıdaki bilgilerden bana ulaş.
Zenith, Lilia, eğer ikinizden biri bunu görürse lütfen siz de bana ulaşın.
Beni ya da ailemi tanıyan veya Kara Kurdun Dişi'nin eski üyeleri olan herkes, lütfen aramama yardım edin. Kara Kurdun Dişi üyelerinin bana karşı karmaşık duygular beslediğinden eminim. Bunu örtbas etmenizi istemeyeceğim. Yüzüme istediğiniz kadar bağırabilirsiniz. Çizmelerinizi yalamamı isterseniz, yalarım. Tüm mal varlığım yok oldu, bu yüzden size ödeme yapamam ama lütfen. Ailemi aramama yardım edin.
İletişim bilgileri:
Millis Kıtası, Kutsal Millis Ülkesi'nin Başkenti Millishion, Maceracılar Loncası. Grup Adı: Buena Köyü Sakinlerini Arama Müfrezesi. Klan Adı: Roa Bölgesi Kayıp Şahısları Arama Derneği.
—Paul Greyrat'tan
Paul hayattaydı. Bunu bilmek içine su serpti. Rudeus mektuplarında Paul'den yakınmıştı ama görünüşe göre Paul böyle durumlarda özellikle güvenilirdi.
Roxy durup düşündü. En doğrusu aramaya yardım etmekti. Ne de olsa o aileye borçluydu. Birçok sebepten ötürü onlarla geçirdiği iki yılı hâlâ sevgiyle anıyordu. Yardım etmeye fazlasıyla istekliydi.
Pekâlâ, yapalım şu işi, diye karar verdi. Kararını verdiği anda zihni hızla çalışmaya başladı. Ama kimi aramalıyım ve nasıl?
Kara Kurdun Dişi, muhtemelen Paul'ün macera grubunun adıydı. O insanlar muhtemelen Rudeus'u da Lilia'yı da tanımıyordu. Fakat Paul, Rudeus'u en sona bıraktığı için, onun yerine çocuğu kendisi aramaya karar verdi. Paul, Rudeus'un Fittoa'ya döneceğini düşünüyor gibiydi ama o çocuk uyum sağlama konusunda son derece becerikliydi. Işınlandığı yer neresiyse oraya yerleşmiş olması da aynı derecede muhtemeldi. Eğer öyleyse, ona ne olduğunu anlatıp geri getirmesi gerekirdi.
Öyleyse Rudeus'u arayacağım. Peki, nereden başlamalı?
Paul, Kutsal Millis Ülkesi'nin başkentine gitmişti. Bu da yol boyunca, özellikle üç yerde benzer mesajlar bıraktığı anlamına geliyordu: Asura Krallığı'nın sınırları, Ejderha Kral Krallığı'nın doğu limanı ve Kutsal Millis Ülkesi'nin batı limanı.
Bu durumda, bu yerlerin ötesini aramalıydı. Yani Merkezi Kıta'nın kuzeyi, Begaritt Kıtası ve İblis Kıtası. Bu üçünden biri. Begaritt'e daha önce hiç gitmemişti ama oranın labirentler ve canavarlarla dolu olduğunu duymuştu. İblis Kıtası'nın coğrafyasına bir miktar aşina olsa da, oraya tek başına yolculuk etmek tehlikeliydi.
Güvenli bir rota istiyorsa, en iyisi kuzey bölgesi olurdu. Fakat tam da bu yüzden diğer ikisinden birine gitmeliydi. Bir grup bulup onun yerine o iki bölgeden birine yolculuk edebilirdi.
Güzel. Artık kararını verdiğine göre, burada oyalanmanın bir anlamı yoktu. Ejderha Kral'ın doğu limanına doğru yola çıkacaktı. Oradan Begaritt Kıtası'na ya da İblis Kıtası'na giden bir grup arayacaktı.
Bunu kararlaştırdıktan sonra Roxy hızla harekete geçti. Yolculuk hazırlıklarını tamamlayıp mülteci kampından ayrıldı.
Garip bir şekilde, sadece yola koyulmak bile hüzün perdesini kaldırmaya yetti. Sadece bu da değil, Rudeus'un hâlâ hayatta olduğuna dair inancı attığı her adımla daha da güçlendi.
Hepsiyle bir kez daha olsa bile aynı masaya oturmak istiyorum, diye düşündü ayakları onu güneye taşırken.
Bu, Roxy Migurdia'nın uzun yolculuğunun başlangıcıydı.
Ek Bölüm:
Orman Tanrıçası
Asura Krallığı'nın hemen doğusunda, dağların hemen ardında, Merkezi Kıta'nın tam ortasında, bölgenin hâkimiyeti için birbiriyle savaşan bir sürü küçük ulusun oluşturduğu bir alan vardı. Ülkelerin kurulup çok geçmeden yıkıldığı ve yeniden inşa edildiği bu yere yerliler Çatışma Bölgesi derdi.
Çatışma Bölgesi'ndeki küçük ülkelerden biri Markien Paralı Asker Ülkesi'ydi. Adını taşıdığı ulu paralı asker tarafından kurulan bu ülke, ekonomisini komşu ülkelere paralı asker göndermeye dayandıran savaşçı bir ulus hâline gelmişti.
Markien'in köşelerinden birine tünemiş bir meyhane vardı. Orada, bir paralı asker diğerine omzundaki yara izlerinden biriyle övünüyordu.
“Heheh, şu ize bak! Bunu Rudomin savunması sırasında aldım.”
“Ooo, o savaş mı! Çetin geçmişti, ha?”
“Sen nerede konuşlanmıştın?”
“Arus Kalesi'nin doğu kapısında. Orası cehennem gibiydi. Şu harika, pek sevgili sağ kolumu kaybetmeye ramak kalmıştı.”
“Cehennem bile orada olanları tarif etmeye yetmez. Kanatlardan kuşatıldığınızı ve birliklerinizin yerle bir edildiğini duymuştum!”
“Rudomin Savunma Muharebesi'nde sizin başınıza gelenlerden pek farklı sayılmaz. İkmal hatlarınız kesildiği için yiyeceğiniz bile kalmamış diye duydum.”
Markien Paralı Asker Ülkesi, diğer tüm ulusları eşit şekilde ve ayrım gözetmeksizin desteklerdi. Gönderdikleri paralı askerlerden inanılmaz derecede korkulurdu. Birlikleri ulu savaşçılardan oluşur, komutanları soğukkanlı ve temkinli olur, taktikçileri ise askeri taktiklerde üstün başarı gösterirdi. Savaşa girdiklerinde, müttefiklerini istisnasız zafere taşşırlardı. Savaş meydanında zaferin ve korkunun simgesiydiler. Markien paralı askeri olmak işte böyle bir şeydi.
“Oradan sağ çıkmış olmamız inanılmaz.”
“E, Orman Tanrıçası'nın lütfu denir işte buna.”
Paralı askerlerden biri göğüs cebinden bir kolye ucu çıkardı. Ahşaba oyulmuş bir kabartma vardı; hayvan benzeri kulakları olan bir kadının profiliydi bu.
Bunu gören diğer paralı asker belindeki kısa kılıcı kınından çıkardı. Kılıcın namlusu boyayla kırmızıya boyanmıştı. “O zaman bir kadeh de Orman Tanrıçası Laine'in şerefine!”
“Gelecek savaşlarda da galip gelen biz olalım! Şerefe!”
Bir ellerinde eşyaları, diğer ellerinde şarap kadehleriyle iki paralı asker, içkinin son damlasına kadar içti. Onların dua etme biçimi buydu.
“Ahh, nefis bir şey bu!”
“Evet, savaştan sonra içki şart. Markien'in malları buraların en iyisi.”
“Kadınları da öyle!”
“Bundan sonra geneleve uğrayalım mı o zaman?”
“O kısmı Tanrıça'dan saklayalım bari.”
“Ahahaha!”
İkili neşeyle kadeh kaldırırken gece akıp gitti.
Orman Tanrıçası Laine, Markien paralı askerlerinin tanrısıydı. Efsaneye göre, yüz yıl önce Markien Paralı Asker Ülkesi çöküşün eşiğindeyken ortaya çıkan Kurtuluş Tanrıçası'ydı. Ülkenin efsanevi başkomutanlarından birine yol göstererek ülkeyi felaketten kurtarmıştı.
Bu efsane sayesinde pek çok Markien paralı askeri, ölümün eşiğine geldiklerinde Orman Tanrıçası'nın bir anda ortaya çıkıp kendilerini kurtaracağına inanırdı. İşte bu yüzden ona dua ederlerdi.
Ne var ki işin tuhafı, koca dünyada Orman Tanrıçası Laine'e inanan tek bir ülke vardı, o da Markien Paralı Asker Ülkesi'ydi. Neden sadece bu ülkeye özgü böyle bir gelenek vardı peki?
Cevap, gerçekten de pek ilginç bir hikâyeydi.
***
Zırhlı Ejderha Yılı Dört Yüz On Yedi.
Asura Krallığı'ndaki Işınlanma Olayı'nın yaşandığı yıldı. Paralı Asker Kral Markien'in henüz çiçeği burnunda Markien Paralı Asker Ülkesi'nin kuruluşunu ilan etmesinin üzerinden iki yıl bile geçmemişti. Ülke çöküşün eşiğindeydi ve büyük bir krizle karşı karşıyaydı.
Bu nadir görülen bir durum değildi. Çatışma Bölgesi'nde küçük ülkeler sürekli kurulur ve yıkılırdı. İnsanlar tüm bölgeyi ele geçirip daha da büyük bir ülke kurma hırsıyla kendi ülkelerini inşa etmek için uygun bir fırsat kollar, ancak bu hayalin paramparça olup dağılmasıyla baş başa kalırlardı. Markien Paralı Asker Ülkesi de bu döngünün kurbanlarından biriydi yalnızca; aynı kaderi paylaşmak üzere olan düzensiz bir ulustu, ne bir eksik ne bir fazla.
Yine de hiçbir şey sebepsiz yere gerçekleşmezdi. Yıkımlarına giden yoldaki ilk adımları diplomasi olmuştu. Ekonomisi paralı asker konuşlandırmaya dayanan ülke, gelişmekte olan bir ülkeden beklenenin ötesinde bir ulusal ve askeri güce sahipti. Fakat sorunlarının asıl kaynağı da tam olarak buydu.
Markien ile en yakın temasta bulunan iki ülke, Dikuto Krallığı ve Broze İmparatorluğu, bu paralı asker ülkesinden son derece tedirgindi. Ona karşı entrikalar çevirdiler ve diplomatik ilişkiler koptuğunda, her iki ülke de aynı anda Markien'e savaş ilan etti.
Her ne kadar bir paralı asker ülkesi olsa da diğer iki ulusun birleşik gücü karşısında çaresizdi. Markien şiddetli bir direniş sergiledi sergilemesine, ancak önemli bir kalenin aniden teslim olması ve peş peşe kaybedilen büyük muharebelerin ardından topraklarının yarısını kaybetti.
Ülke için bir gelecek yoktu. Böyle düşünen paralı askerler ya başka ülkelere kaçtı ya da vatan haini oldu. Sonradan Markien'in Son Muharebe Alanı olarak anılacak olan nihai savaş, büyük bir havzada gerçekleşti.
Markien tüm askeri gücünü topladı ve iki müttefik ülkeye karşı mevzilendi. O ana kadar iki ülke saldırılarını ayrı ayrı başlatmıştı, ancak bu havza iki tarafında da canavarlarla kaynayan ormanların bulunduğu önemli bir geçiş noktasıydı. Bu durum havzada manevra yapma kabiliyetlerini kısıtlıyordu. Birleşmek zorundaydılar.
Havzanın bu kadar kilit bir nokta olmasının sebebi de buydu. Markien düştüğünde, diğer iki ülkenin başkentin etrafındaki bölgede hâkimiyet kurabilmesi için burayı kontrol etmesi gerekecekti. Üstelik bu iş bittikten sonra Dikuto Krallığı ile Broze İmparatorluğu arasında patlak verecek çatışmayı hayal etmek de hiç zor değildi.
Markien bu iki ülke arasındaki gergin ilişkiden faydalanmaya çoktan çalışmıştı, ancak askeri gücü anlamlı bir direniş gösteremeyecek kadar zayıflamıştı. Ülkenin çökmesini engellemeye çalışmaktan başka bir şeye güçleri yetmiyordu.
***
Markien Paralı Asker Bölüğü'nün üçüncü biriminin yüzbaşısı Bigott Mercenal, on adamını ormanın derinliklerine doğru yönlendirdi. Ejin Ormanı denen bu yer canavarlarla kaynıyordu. Civarda yaşayanların oybirliğiyle dile getirdiğine göre, ezelden beri bu bölgenin hükümdarı oradan geçişi yasaklamıştı. Oduncular bile Ejin Ormanı'na girmeyi reddediyordu. Bu da ordularla oradan geçmenin imkânsız olduğu anlamına geliyordu. Şimdiki savaşta bile Markien'in iki düşman ülkesi ormana yaklaşmaktan kaçınıyordu.
Kral Markien bundan faydalanmaya karar verdi. Birlikleri ormanı aşıp iki düşmanından birine sürpriz bir saldırı düzenleyecekti. Basit ama etkili bir plan.
Yine de Markien'in askeri gücü eskisi gibi değildi. Sırf ormana girmek bile, türlü canavarların saldırısına uğradıklarında sayılarını büyük ölçüde azaltırdı. Güçlü bir baskın düzenlemek bir yana, sadece kaynakları heba ediyor gibi görünüyorlardı.
Stratejileri tam da burada devreye giriyordu. Bir önceki savaşta birkaç Broze İmparatorluğu zırhı ele geçirmişlerdi. Askerlerinden bazılarına bunları giydirecek, ardından Dikuto İmparatorluğu'na arkadan saldıracaklardı.
İki ülke, Markien alt edilene dek geçici bir ittifak kurmuştu. Bu bittiğinde, fethettikleri toprakların kontrolü için kaçınılmaz olarak birbirleriyle savaşmaya başlayacaklardı. İki ülke de kendileri için en kârlı yöntemlerin neler olacağını düşünmeye başladığından, tansiyon şimdiden yüksekti. İttifaklarının kopması ve aralarında çatışma çıkması için tek bir küçük kıvılcım yetecekti. Markien'in amacı da buydu.
Gözü pekliği ve kararlılığıyla tanınan Bigott Mercenal, operasyonun başına getirildi. Ormandan geçecek ve küçük bir paralı asker birliğiyle güçlü bir gizli saldırı düzenleyecekti.
İnanılmaz derecede tehlikeli bir girişimdi. Başarsalar bile sağ dönemeyeceklerdi. Hatta yakalanmamak için kendi canlarına kıymak zorunda kalabilirlerdi. Kimliklerini ele verebilecek hiçbir şey taşıyamazlardı. Kim olduklarını veya nereden geldiklerini kimse bilmemeliydi. Bu görevden kazanılacak hiçbir şan şeref yoktu. Aksine, vatan haini olarak öleceklerdi.
Buna rağmen Bigott, Markien'e şöyle demişti: “Endişelenmeyin, zira hikâyelerimiz nesilden nesile aktarılacak. Tıpkı efsanevi İkiz Tanrılar Migus ve Gumis gibi, büyük savaşlarından birinde bu ülkeyi zafere taşıyan kahramanlar olarak yaşamaya devam edeceğiz. Bu başlı başına bir onur değil midir?” Bigott, Laplace'a karşı savaşta ölen 400 yıl önceki efsanevi kahramanlar ile kendisi arasındaki benzerliği görerek bu görevi üstlenmişti.
Emri altında on adam vardı. Üçü Kuzey Tanrısı Tarzı Orta seviye kılıç ustasıyken, diğer yedisi üç kılıç tarzıyla da bağı olmayan paralı askerlerdi. Bigott'un kendisi Kılıç Tanrısı Tarzı İleri seviye bir kılıç ustasıydı, ancak ekiplerinde şifacı yoktu ve aralarından hiçbiri de öyle aman aman becerikli değildi.
Bu diyarlarda büyücüler birlikler için değerli varlıklardı, ancak son savaşa hazırlandıkları için Markien harcanabilir piyonlardan oluşan bir takıma büyücü ayıramazdı. Gerçek zafer, ülkenin hem düşmanları arasında bir savaş tetiklemesini hem de bu fırsatı değerlendirip galip gelmesini gerektiriyordu.
Pöh, böyle bir şey yapacağım hiç aklıma gelmezdi, diye düşündü Bigott, kendiyle alay edercesine gülerek.
Bigott paralı asker olmak için doğmuştu. Bir paralı asker grubunun içine doğmuştu. Annesi ona hamileyken babası savaşta ölmüş, kendisi doğduktan kısa bir süre sonra da annesi savaşta can vermişti. Köle olarak satılmış ve sonradan Markien Paralı Asker Bölüğü'ne dönüşecek olan yapı tarafından satın alınmıştı. Kılıç kullanmayı ve savaşmayı orada öğrenmişti. O zamandan beri sadece para ve hayatta kalmak için yaşamıştı. İşin sonunda onur için savaşacağı kırk yıl düşünse aklına gelmezdi.
Sanki bir krallığın şövalyesiymişim gibi, diye düşündü. Herkes onur uğruna sadece şövalyelerin öldüğünü bilirdi. Ama sonra Bigott'un aklına bir fikir geldi. Belki de bir şövalyeyimdir. Markien'in bir şövalyesi.
Böyle düşünmek onu gururlandırıyordu. Çok uzun bir süre boyunca hiçbir yere ait olmamıştı. Markien'e evi diyebilmeyi ancak büyük zorluklar sayesinde başarmıştı. Şimdiyse onu korumak için savaşacaktı. Geçmişte bu ideallerle fazla duygusal oldukları gerekçesiyle alay ederdi, ama şimdi benzer bir durumda olduğundan o kadar da kötü görünmüyorlardı.
“Komutanım, az kaldı.”
“Gevşemeyin. Buraya kadar gelmişken insan eliyle öldürülmek istemeyiz.”
“Haha, haklısınız.”
O ana kadar çok az canavarla karşılaşmışlardı. Bütün gün yürümüşler ve sadece iki kez çatışmaya girmişlerdi. Mucize gibi bir şeydi.
Buna rağmen adamlarından birini kaybetmişti. Olabildiğince dikkatli ilerliyorlardı, ancak gür otların arasına gizlenmiş bir Kızıl Yaprak Kaplanı vardı. Görünmeden saldırmış ve bir asker ölmüştü. Fakat canavar zaten ağır yaralıydı ve birinden kaçıyor gibiydi. Kızıl Yaprak Kaplanı bu ormandaki canavarların en korkuncuydu. Dünyada bunu kim yapmış olabilirdi ki?
Bu ormanın hükümdarı olan kişi olabilir miydi? diye düşündü Bigott.
Ormanın hükümdarına dair söylentileri daha önce duymuştu. Beş metreden uzun, devasa, kertenkele benzeri bir gövdeye sahip A sınıfı bir canavar olan Karentosaurus. Gerçekten var olup olmadığını bilmiyordu, ama varsa, B sınıfı bir Kızıl Yaprak Kaplanı'nı ağır yaralı bırakabilecek güçte olacağı kesindi.
Bu da böyle bir yaratığın saldırısına uğrarlarsa ne kendisinin ne de geriye kalan dokuz adamının oradan sağ çıkamayacağı anlamına geliyordu. Bu yüzden eskisinden bile daha temkinli bir şekilde ilerledi.
Neyse ki ormanda yol alma konusunda tecrübeliydi; canavarlarla karşılaşmaktan kaçınmaya yetecek kadar tecrübesi vardı. Şayet denk gelirse de, en azından yaratık yardım çağırmadan önce onu öldürecek güce sahipti. Bunu başarabildikleri sürece sorun olmazdı.
Ne yazık ki böyle düşünenler sadece Bigott ve adamları değildi.
“Ne?!”
“Ha?!”
Bigott ne olduğunu anlayamadan, adamlarıyla birlikte başka bir gruba denk geldi. Bu birlik de on kişiden oluşuyordu. Bir araya geldiklerinde yirmi kişilik bir grup oluşturuyorlardı ve hepsi de Broze İmparatorluğu'nun zırhlarını kuşanmıştı. Tek fark, Bigott ve adamlarının sahte olmasıydı.
“Siz oradakiler, birliğinizin adını verin!” Parıl parıl parlayan, dikkat çekici bir zırh kuşanmış bir adam Bigott'un önünde durdu ve kimliğini açıklamasını talep etti.
“Kılıçları çekin! Hiçbiri sağ dönmesin!” Bigott soruyu duymazdan geldi ve bunun yerine kılıçlarını çekip düşmanın üzerine atılan adamlarına bağırdı.
“Kaçaklar, ha?! Geberin!” Broze İmparatorluğu Komutanı, onların saldırıya geçmesinin ardından durumu böyle yaftaladı. Yanılıyordu ama bu yapılması gerekeni değiştirmiyordu. “Öldürün onları! Broze'un savaştan kaçan korkaklara ihtiyacı yok!”
Broze askerleri çevikti.
“Gah!”
“L-lanet olsun!”
Göz açıp kapayıncaya kadar Bigott'un iki adamı biçilmişti. Birkaç dakika içinde savunmaya çekilmek zorunda kaldılar. Broze İmparatorluğu'nun askerleri inanılmaz derecede yetenekliydi. O sırada bilmiyordu ama aslında İmparator'un kişisel muhafızlarıyla savaşıyorlardı.
Muhafızların İmparator'dan uzakta, burada, ormanda ne işi vardı? Bir saat önce yaşanan bir olay yüzündendi. Broze İmparatoru, askerlerine moral vermek için bizzat ordugâhlarında teftişe çıkmışken aniden ormandan bir canavar fırlayıp saldırmıştı. Yaratık çabucak saf dışı bırakılmıştı ancak İmparator arbedede ufak bir çizik almış ve sonrasında tıbbi müdahale görmüştü. Yine de askerlerinin gözleri önünde saldırıya uğradığı gerçeği değişmiyordu.
Morallerin bozulduğunu sezen İmparator, muhafızlarına harekete geçmelerini emretmişti. Gidin ve büyük, azılı bir canavarın postunu getirin, diye buyurmuştu. Böylece yere serilen yaratıkla dövüştüğünü ve yarayı bu şekilde aldığını iddia edebilecekti.
Muhafızlar derhal ormanın yolunu tutmuştu. Gizemli bir şekilde hiçbir canavarla karşılaşmamış, onun yerine Bigott ve birliğine denk gelmişlerdi.
“N-neden burada...?”
Bigott'un adamlarının en güçlüsü, Broze muhafızları tarafından kolayca katledildi.
“Zaten bildiğinize eminim ama ben İmparatorluk Muhafızları'nın kaptanıyım, Klein Dinoltas! Su Azizi Klein! Cidden kazanabileceğinizi mi sanıyorsunuz?!”
“Lanet olsun!”
“Direnmeyi bırakıp teslim olun, o zaman en azından canınızı bağışlayabiliriz!”
Bigott paniğe kapıldı. Teslim olmalarının hiçbir yolu yoktu. Yakalanıp sorgulanırlarsa sahtekâr oldukları ortaya çıkardı. Markien düşerdi. Ardından Broze İmparatorluğu ile Dikuto Krallığı savaşırdı. Kimin kazanacağını bilmiyordu ama her iki durumda da böylesine güzel anılara sahip olduğu ülke yok olup giderdi.
Öte yandan başka seçeneği de yoktu. Açıkça güçleri yetmiyordu ve bu böyle devam ederse yok olmaları kaçınılmazdı.
Özür dilerim, Markien. Bigott içten içe saygı duyduğu yoldaşlarından özür diledi. İşte tam o anda olanlar oldu.
“Graaaaghh!”
Devasa bir kertenkele üzerlerine doğru uçarak geldi. Tam beş metrelik gövdesi canlı bir yeşildi ve o heybetli bedeni, içinden kanlar fışkıran açık yaralarla doluydu. Birbirine düşman iki grubun arasına dalıp yere yığılırken ağzından kırmızı köpükler saçılıyordu. Sonra, hemen bir an ardından…
“Aaah!”
Peşinden vahşi bir canavar fırladı. Bu canavar, kertenkelenin kafasının üzerine inip kılıcını kafatasından içeri saplarken vahşi bir savaş narası attı. Kertenkele, can vermeden önce acı dolu son bir çığlık kopardı.
“Gah!”
Daha az önce ne olduğunu idrak etmelerine fırsat kalmamıştı. Kertenkeleyi katlettikten sonra bile o vahşi canavar durmadı. Yere sıçradı ve göz açıp kapayıncaya dek İmparator'un korumalarından ikisini biçiverdi.
“Ne yapıyorsun sen?!”
Bigott bir an için bunun ormanın efendisi olması gerektiğini düşündü. Fakat bu vahşi canavar bir insan suretindeydi. Sıcak kahverengi bir ten, alev kırmızısı saçlar ve dimdik duran iki canavar insan kulağı. Elinde bir de kılıç tutuyordu. Tek ağızlı, ince, tekinsiz bir kırmızı renkte parıldayan ve üzerinde bir yazıt bulunan bir kılıçtı bu.
Korumaların yüzbaşısı Klein öne çıkarak, “Kimsin sen?!” diye bağırdı.
“Hrrr!” Canavar cevap vermedi. Yalnızca karşısında kılıç tutan bir düşmanın varlığına tepki gösterdi.
“Aaah!”
“Kahretsin, karşılık verin!”
Bir savaş narasıyla canavar Klein'a saldırdı. Klein bir Su Aziziydi. Su Tanrısı Ekolü, kişinin her türlü saldırıyı savuşturmasına ve karşılığında ölümcül bir karşı darbe indirmesine olanak tanıyan bir kılıç ekolüydü.
En azından öyle olması gerekiyordu.
“I-Işığın Uzun Kılıcı… D-demek Kılıç Tanrısı Ekolü bu…?”
Canavarın kılıcı Klein'ınkiyle buluştuğunda, Klein'ın kılıcı ikiye ayrıldı. Ardından Klein'ın zırhında bir yarık belirdi; darbe sırasıyla giysilerini, tenini, kaslarını ve son olarak kemiklerini biçip geçti. İşte o an, Klein'ın alt ve üst yarısı birbirinden ayrıldı. Komutanlarının gövdesi ıslak bir patırtıyla önlerine düşerken Broze korumaları kılını bile kıpırdatamadı.
“Nasıl cüret edersin!”
“Komutanımız!”
“İntikamını alacağız!”
Hepsi de Su Tanrısı ya da Kılıç Tanrısı Ekolünde Orta Seviye kılıç ustalarıydı. İnkâr edilemez derecede güçlüydüler. Yine de…
“Gaaah!” Canavar uludu. Kan kırmızısı kılıcının her savruluşunda, o adamlar teker teker deşildi. Canavar bir ışık huzmesi gibi hareket ediyordu. Sesi bile insanı geri püskürtmeye yeterdi. Kimse ona denk olamazdı. Birkaç dakika içinde tüm muhafız birliği yok edildi.
“…”
Bigott ve adamları kıpırdayamadı bile. Az önce ne olduğunu hiç anlayamamışlardı. Canavar bir anda ortaya çıkmış ve ezici bir güç gösterisiyle yoluna çıkan her şeyi yerle bir etmişti. Ama neden? Ne amaçla?
“Hrrr!”
Onlara doğru bakıyordu. Gözlerinden akıl firar etmişti. Şimdi Bigott ve adamlarına dikilen, kana susamışlıkla dolu bu gözler, korkularını katbekat artırıyordu. Üzerindeki kıyafetler açıktı saçşıktı ama dehşet, hissedebilecekleri her türlü çekim duygusunu bastırıyordu.
Doğruydu; bu canavar bir kadındı. Bir kadın suretine sahipti. Bunu fark ettiği anda, Bigott'un zihninin arka odalarındaki çarklar dönmeye başladı.
Kendisine kılıç kullanmayı öğreten Kılıç Azizi'nin anlattığı hikâyeydi bu. O Kılıç Azizi, Kılıç Kutsal Toprakları'nda eğitim görmüş, Kılıç Tanrısı Ekolü'ne mensup adil ve onurlu bir savaşçıydı. Neden paralı asker olmaya karar verdiğini söylemezdi ama geçmişteki eğitim deneyimlerinden bahsederdi.
Oradaki diğer kişilerden biri şiddet doluydu, kimseyi dinlemezdi. Neredeyse kuduz bir köpek gibiydi. Beni aşıp Kılıç Kralı oldu ama kötü biri değildi. Sadece bir aptaldı. Uç durumlarda kontrolünü kaybedip çıldırdığı ve dost düşman ayırt etmeksizin herkese saldırdığı için herkes ondan nefret ederdi.
O hikâyedeki kılıç ustası, şimdi tam karşısındaki kadındı. Tarif tıpatıp uyuyordu.
Tek dizinin üzerine çöküp başını öne eğerek, saygı ve boyun eğiş sergileyen hocasının ona öğrettiği Kılıç Tanrısı Ekolü selamına geçerken, “Yoksa siz…” diye seslendi ona. “Kılıç Kralı Leydi Ghislaine Dedoldia mısınız?!”
Bunu söylediği an canavar hareketsiz kaldı. Kısa bir süre sonra Ghislaine aklını başına topladı.
“Hakkınızda pek çok söylenti duymuştum ama sizinle böyle bir yerde karşılaşacağımı hiç hayal etmezdim.”
Sözlerine karşılık vermedi. Bunun yerine kan çanağına dönmüş gözleriyle ona dik dik baktı ve gayet dobra bir tavırla sorguladı: “Sen oradaki, kızıl saçlı, on iki yaşlarında bir kız gördün mü? Ya da on yaşlarında yetenekli bir büyücü olan bir oğlan?”
“Hayır, görmedim.” Başını iki yana salladı, kadının sözlerini zihninde tarttı. Yaklaşık on iki yaşında kızıl saçlı bir kız. Yaklaşık on yaşında bir büyücü çocuk. Hayatında buna benzer pek çok köle görmüştü ama bu civarda hiç görmemişti. Hem burası Ejin Ormanı'ydı. Canavarlarla dolu bir yerdi. Böyle bir yerde çocukların ne işi olacağını düşünüyordu ki?
“Anladım. Yolunuza çıktığım için kusura bakmayın.” Ghislaine uzaklaşmaya başladı. Birkaç adım attıktan sonra aniden durdu, başını yana eğerek geriye baktı. “Bu arada, burası neresi?”
Bigott da başını yana eğdi. Ona Merkez Kıta'nın güney yarısının en kuzeyinde yer alan Çatışma Bölgesi'nde olduğunu söyledi. Ardından Markien Paralı Asker Ülkesi'nin kuzey kesimindeki bir ormanda bulunduklarını açıkladı.
Bigott ve adamları bir operasyonun ortasındaydı. Aslında laf anlatacak vakitleri yoktu ama kadın az önce onların canını bağışlamıştı; onu kızdırırlarsa sıradaki kurbanlar kendileri olabilirdi. Bu onun kriz yönetimi çabasıydı.
“İmkânsız.” Ghislaine inanamıyordu. Kendini nasıl burada bulduğunu anlayamıyordu.
Bigott içinde bulunduğu durumun ayrıntılarını sordu. Ghislaine, Asura Krallığı'nın Fittoa Bölgesi'nde genç bir kıza korumalık yaparken saldırıya uğramışlardı. Ne olduğunu anlayamadan bir ışık tarafından yutulmuş ve kendini bu ormanda bulmuştu. Canavar sürüleriyle savaşırken savaşın heyecanına kapılmış ve yakınına gelen her şeyi katleden bir gözü dönmüşe dönüşmüştü.
“Her halükarda, burası Çatışma Bölgesi'nin Markien Paralı Asker Ülkesi. Bundan şüpheniz olmasın.”
“Demek öyle.” Ghislaine düşünmek için duraksadı.
Bigott kadının ne düşündüğü hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Beş uzun saniyenin ardından Ghislaine nihayet gökyüzüne baktı.
“Öyleyse Asura'ya dönmek için güneye gitmeliyim.”
Kendisine rehberlik etmesi için güneşi kullanarak dosdoğru güneye döndü. Bu, Bigott ve adamlarının ilerlediği istikametin ta kendisiydi.
“Lütfen bekleyin. O istikamette kurulmuş bir düşman kampı var.”
“Ne olmuş yani?”
“‘Ne olmuş yani’ derken? Ne yapmayı planlıyorsunuz yani?”
“Yoluma çıkan herkes biçilir. Bu kadar.” Gözlerinde öyle bir vahşet vardı ki aklının hâlâ başında olup olmadığından şüphe ettirdi. Bigott bir şey diyemedi. Onu böylesine kışkırtan neydi acaba?
“Umarım Rudeus, Leydi Eris’in yanındadır ama tıpkı benim gibi ikisinin de başka bir yere ışınlanmış olma ihtimali var. Acele etmeliyim.”
Bunu duyunca anladı. Pek de farklı değiliz, diye düşündü. O iki çocuk, bilhassa kızıl saçlı kız, Kılıç Kralı için her şeyden daha önemliydi. Kendisi için kıymetli olanı korumak adına canını dişine takmıştı.
“Madem öyle, yolun bir kısmını neden birlikte gitmiyoruz? Bizim de o tarafta halletmemiz gereken bir iş var.”
“Pekala.”
Nedense Bigott kendini fazlasıyla gururlu hissetti. Hedefleri farklı olsa da bu Kılıç Kralı ile omuz omuza durduğunu, korumak istediği bir şey uğruna savaştığını hissediyordu.
Bigott, adamları ve Ghislaine ormandan sıyrılıp Dikuto Krallığı’na arkadan saldırdılar. Şansları yaver gitmişti. Markien ile savaş başlar başlamaz tüm birlikler önlerindeki hedefe odaklanmıştı.
Broze İmparatoru, korumalarının geri dönmemesini şüpheli buldu. Dikuto Krallığı’nın birliklerine bir pusu planladığından ve korumalarının bu komployu keşfettikten sonra öldürüldüğünden şüphelendi. Ne de olsa Dikuto kralının ana ordusu ormana yakındı. Daha derinlerde saklanan birlikleri olması muhtemel görünüyordu.
Aslında Dikuto kralı bir korkaktı ve Broze İmparatorluğu tarafından bir baskına uğramamak için sırtını ormana vererek kamp kurmuştu. Bu etkenlerin birleşimi, daha sonra Bigott’un başarısını getirecekti.
Ghislaine uludu ve Bigott adamlarını savaşa sürerken vahşi bir nara attı. Dikuto kralının çadırının kurulu olduğu düşman kampının tam ortasına daldılar.
Kral bu ani saldırı karşısında dehşete düştü. Zırhlarını görünce, Broze İmparatoru’nun ormandan sinsi bir taarruz başlattığını sandı hemen. Yanındaki bir görevliye seslenip Broze İmparatorluğu’na saldırı emri verdi. Ardından kargaşadan sığınacak bir yer aramaya koyuldu.
Yalnızca on saniye sonra Ghislaine kılıcıyla Dikuto kralını paramparça ederek canını aldı. Yaşasaydı Bigott ile adamlarının Broze İmparatorluğu’ndan olmadığını anlayıp emirlerini geri çekebilirdi belki, ancak bir kraliyet fermanı mutlak güce sahipti. Dikuto Krallığı, Broze İmparatorluğu’na karşı hücuma kalktı.
Broze İmparatorluğu böyle bir saldırının geleceğini tahmin ettiğinden, zamanlaması karşısında hazırlıksız yakalansalar da direnmeyi başardılar. İşte o anda Markien Paralı Asker Ülkesi silaha sarıldı. Üç taraflı bir meydan savaşı patlak verdi.
Bigott kendini düşmanlarla çevrili buldu ama hâlâ hayattaydı. Dikuto Krallığı’nı bu saldırının Broze İmparatorluğu’nun işi olduğuna inandırarak ölmek onun göreviydi, yine de hayata tutunmaya devam ediyordu. Adamlarıyla yolları çoktan ayrılmıştı ve yanı başındaki tek müttefiki tek bir savaşçıydı.
Orada, tam önündeydi. Kılıcının ışığı parıldayıp düşmanı biçerken onun esmer sırtının gölgesini takip etti. Daha önce hiç bu kadar güven veren bir silüet görmemişti. Onun kanadını korumaktan büyük bir gurur duyuyordu.
Sonunda etraflarında Dikuto Krallığı’nın zırhları görünmez oldu. Bunun yerine Broze İmparatorluğu’nun askerleriyle çevrildiler. İmparatorluk, kan kırmızısı kılıçlı bir kadının aralarına dalmasıyla şaşırsa da onun Dikuto Krallığı’nın adamlarını biçişini izlemiş ve Broze zırhı içindeki Bigott’un onun yanını kolladığını fark etmişti. Bigott ile Ghislaine’i müttefik sandılar.
İşte o anda Markien dalga dalga hücum etti. Arkalarında savaş başlayınca iki müttefik ülke sarsıldı. Yalnızca ittifak bağları değil, düzenleri de bozulmuştu. Dezavantajlı olması gereken Markien, düşmanın ön hatlarını yarıp geçti.
Kaotik bir muharebe başladı. Şiddetli çatışmanın ortasında Bigott, Ghislaine’den koptu ama yoldaşlarına yeniden katılmayı başardı. Bigott’u tanıyan ve etrafında sağlam bir hat oluşturan Markien paralı askerlerinden sevinç naraları yükseldi. Bigott geri çekilmek yerine ön saflarda kalarak savaşmaya devam etti.
Askerler çamura ve kana bulanmış, etraflarında olup bitenin pek de farkında olmadan savaş olanca şiddetiyle sürdü.
Bigott sol gözüne bir ok yedi. Acı içinde kıvranarak bundan sorumlu olan okçuyu aradı. İşte o anda gördü.
Gözlerinin önünde cereyan edişini izledi. Göze çarpan bir sancağın altında, gösterişli bir Broze zırhı giymiş kara sakallı bir adam duruyordu. Bigott, o adamın, yani Broze İmparatoru’nun kafasının esmer tenli bir kadın tarafından uçurulduğu andaki kırmızı parıltıyı gördü.
“Ha, hah, hahaha!” Güldü ve o güldükçe savaş devam etti. Ve hayatta kaldı.
Nihai savaş, Markien Paralı Asker Ülkesi’nin zaferiyle sonuçlandı.
***
Başarıları sayesinde Bigott Mercenal generallik rütbesine yükseldi. Bir intihar görevini başarıyla tamamladığı ve Dikuto kralını infaz ettiği için efsanevi bir kahraman ilan edildi.
Bundan sonra Bigott Mercenal, Markien Paralı Asker Ülkesi’nin en seçkin Büyük Generallerinden biri olarak tanınmasını sağlayacak olağanüstü işler başarmaya devam etti. Ancak bu, başka bir zamanın hikâyesidir.
O kesin savaş bittikten sonra, Büyük General Bigott garip bir şey yapmaya başladı. Üzerine dişi bir canavar ırkının profili kazınmış bir kolye takmaya ve kılıcının namlusunu kırmızıya boyamaya başladı. “Bu bir uğur tılsımı.”
Adamları onu taklit etmeye başladı ve hikâyelerini duyanlar da aynı yolu izledi. Bu gelenekler yayılarak günümüzdeki halini alana dek devam etti.
Nasıl bir uğur tılsımı olduğu sorulduğunda Bigott şöyle yanıt verirdi: “O savaşta bir tanrıça bana yardım etti. Ben de onun izinden gidiyorum.”
Orman Tanrıçası Laine işte bu sözlerden doğdu. Ghislaine ismini Merkezi Kıta’nın güneyindekilerin telaffuz etmesi zordu, bu yüzden şiveleriyle değişen adı Laine’e dönüştü. Ormandan çıkagelmiş, büyük generalin hayatını kurtarmış ve Kurtuluş Tanrıçası olmuştu. Orman Tanrıçası Laine.
Sonraki yüz yıl boyunca Markien’in Koruyucu Tanrıçası olarak tapınıldı ve pek çok askerin yüreğine dayanak oldu. Elbette gerçek Ghislaine’in bu unvandan haberi yoktu.
Ghislaine ondan sonra nereye gitti? Hâlâ hayatta mıydı? O savaştan sağ çıkıp Asura Krallığı’ndaki evine dönebilmiş miydi? O çok kıymetli Küçük Hanım’ına tekrar kavuşabilmiş miydi?
Bigott Mercenal’in bunu bilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Yazar Hakkında:
Rifujin na Magonote
Gifu Vilayeti’nde ikamet ediyor. Dövüş oyunlarını ve kremalı pufları çok seviyor. Let’s Become Novelists web sitesindeki yayımlanmış diğer eserlerden ilham alarak Mushoku Tensei web romanını yazdı. Kısa sürede okurların desteğini kazandı ve web sitesinde yayımlanmaya başlamasından itibaren bir yıl içinde sitenin genel popülerlik sıralamasında 1. sıraya yerleşti.
Yazar, “Hayatımızda gereksiz olduğunu düşünerek bir kenara attığımız şeylerin arasına, bizim için gerçekten kıymetli olanlar karışmış olabilir,” diyor.
Okuduğunuz için teşekkürler!
Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
He anladım tamam o zaman okuruz
Gazoz bu sondaki bölümler ne re zero da da vardı anlamadım