ÇEVİRİ:GAZOZ
EDİTÖR:GAZOZ
PROLOG
BAŞLANGICIN ARTA KALAN SICAKLIĞI
—Bu hiç ama hiç iyi değil.
Yüzüne batan sert zemini hissedince yere kapaklandığını anladı. Hareket etmeye çalışsa da kıpırdayamıyordu, parmaklarını da çoktan hissetmez olmuştu. Hissettiği tek şey tuhaf bir sıcaklıktı ve bu sıcaklık tüm bedenini esir almıştı.
—Çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak.
Öksürdü ve boğazına tırmanan kanı—tükenmekte olan hayatının kaynağını—kustu. Ağzının kenarlarında köpürecek kadar çok kan boşaldı. Bulanıklaşan görüşüyle önündeki zeminin kızıla boyandığını görebiliyordu.
—Şaka… yapıyor olmalısın… Bunların hepsi benden mi çıktı?
Bedenindeki bütün kan akıp gitmiş gibi hissederek, vücudunu kavuran o sıcaklığın kaynağını bulmak için titreyen elini uzattı. Parmak uçları karnındaki derin yarığa değdiğinde durumu anladı.
Bu kadar sıcak hissettirmesine şaşmamalıydı. Beyni acıyı sıcaklıkla karıştırıyor olmalıydı. Gövdesini boylu boyunca kesen o pürüzsüz yarık o kadar derindi ki neredeyse onu ikiye bölmüştü. Onu bir arada tutan sadece birkaç deri parçası kalmıştı.
Başka bir deyişle, hayat satrancında dosdoğru şah mata toslamıştı. Bunu anladığı anda bilinci hızla kapanmaya başladı.
Gözlerinin önünde, taze kanının oluşturduğu kırmızı birikintide dalgalar yaratarak yere basan siyah bir çizme belirdi.
Orada biri vardı ve o biri… muhtemelen onu öldüren kişiydi.
Ama o kişinin yüzüne bakmayı aklından bile geçirmedi. Artık bir önemi yoktu.
—Tek dilediği, en azından onun güvende olmasıydı.
“—baru?”
Çan sesini andıran berrak bir ses duyduğunu sandı. O sesi duymuş olmak, o sesi duyabiliyor olmak, ona her şeyden çok bir kurtuluş gibi gelmişti, bu yüzden—
“!”
Kısa bir çığlıkla birlikte, bir başkası daha kan halısının üzerine yığıldı.
Hemen yanı başına düşmüştü. Subaru orada öylece yatarken zayıf bir hareketle ona ulaşmaya çalıştı.
Kızın beyaz eli dermansızca düştü. Subaru, kana bulanmış eliyle o eli hafifçe kavradı.
Kızın parmaklarının, onun eline karşılık verircesine hafifçe kıpırdadığını hissetti.
“Bekle beni…”
Giderek sönen bilincine tutundu, biraz daha zaman kazanmak için çaresizce direndi.
“Seni…”
—kurtarmanın bir yolunu bulacağım.
Bir sonraki anda, o—Subaru Natsuki—hayatını kaybetti.
BÖLÜM 1
BAŞLANGICIN SONU
1
—Bu sahiden büyük bir sorun olacak.
Meteliksiz ve ne yapacağına dair en ufak bir fikri olmadan, aynı düşünceyi kafasında dönüp durdu.
Aslında hiç parasının olmadığını söylemek tam olarak doğru sayılmazdı. Cebindeki cüzdan, sahip olduğu tüm nakitle doluydu; normal şartlar altında olsaydı, ufak bir alışveriş çılgınlığına yetecek kadar para vardı. Ancak mevcut durumda, halini tarif etmenin tek yolu "meteliksiz" olmaktı.
“İyi de buranın para sistemi bambaşka, değil mi ama…”
Genç adam, kenarı tırtıklı o nadir on yenlik madeni parasını havaya fırlatıp tuttu ve derin bir iç çekti.
Göze çarpan pek bir özelliği yoktu. Kısa siyah saçları vardı; ne uzun ne de kısa, ortalama bir boydaydı. Yine de antrenman yapıyormuş gibi hafif yapılı bir vücudu vardı ve üzerindeki ucuz gri eşofman ona oldukça yakışmıştı. Gözbebekleri küçük olduğundan gözlerinin akı dikkat çekiyordu fakat şu anda gözlerini yere diktiği için pek öyle kavgacı ya da iddialı bir havası yoktu.
Bir kalabalığın içinde kolayca kaybolup gidecek kadar sıradan görünüyordu… ama şu anda yoldan geçenlerin çoğu, daha önce hiç görmedikleri tuhaf bir şeye bakıyormuş gibi göz ucuyla onu süzüyordu.
Yine de bu gayet doğaldı. Sonuçta o bakanların arasında ne siyah saçlı biri vardı ne de eşofman giyen biri. Sarı saçlılar, kızıl saçlılar, kahverengi saçlılar… hatta aralarında mavi ya da yeşil saçlılar bile vardı; üstelik zırhlar, siyah cübbeler ya da bir dansçının giyebileceği türden kıyafetler kuşanmışlardı… işte öyle şeyler.
Açık açık üzerine dikilen bakış dalgalarının ortasında dikilen genç adam kollarını kavuşturdu ve gerçeği kabul etmekten başka çaresi kalmadı.
“Bu kesinlikle o şeylerden biri…” dedi parmaklarını şıklatıp meraklı kalabalığı işaret ederek. “Hani şu ‘başka bir dünyaya çağrıldım’ dedikleri türden bir numara, değil mi?” O sırada önünden devasa bir kertenkeleye benzeyen bir yaratığın çektiği öküz arabası benzeri bir taşıt geçti.
2
Subaru Natsuki; Güneş Sistemi'nin üçüncü gezegeni olan Dünya'da, Japonya denilen ülkedeki orta sınıf bir ailede dünyaya gelmiş, son derece sıradan bir çocuktu. Neredeyse on yedi yıla varan hayatını özetlemek gerekirse önceki cümle onu tanımlamaya yeterdi; şayet başka bir şey eklemek gerekirse de “Devlet lisesi son sınıf öğrencisiydi ve derslere gitmeme huyu vardı,” cümlesi kafi gelirdi.
Hayatın dönüm noktalarında, mesela “üniversiteye mi gitmeli yoksa doğrudan iş hayatına mı atılmalı” gibi bir ikilemde kaldıklarında insanlar genellikle şu ya da bu yönde bir karar vermek zorunda kalırlar. Böyle kararlar almak herkesin yüzleştiği ve hayat dediğimiz şeyin bir parçası olan durumlardır; ancak Subaru’nun durumunda (buna onun uzmanlık alanı da diyebilirsiniz), sevmediği şeylerden kaçma konusunda ortalama bir insana kıyasla biraz daha ustaydı. Böyle bir karardan kaçındıkça mazeretsiz devamsızlıkları birikmiş ve farkına bile varmadan anne babaların arkasından gözyaşı döktüğü tescilli bir okul kaçağına dönüşmüştü.
“Üstüne üstlük şimdi de bambaşka bir dünyaya çağrıldım. Galiba her şey kesinleşti. Artık resmen liseyi terk etmiş biriyim. Ama harbi, neler dönüyor burada?”
Kötü kurgulanmış bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu ama yanaklarını çimdikleyip kafasını duvara vursa da bir türlü uyanamadı.
Subaru iç geçirdi. Kendisine yönelen meraklı bakışlardan kaçıp uzaklaşmış, ana caddenin hemen dışındaki bir ara sokakta duvara yaslanmış oturuyordu.
“Gerçekten bir fantezi dünyasına çağrıldığımı varsayarsak… medeniyet seviyesi bildiğimiz Orta Çağ ortamlarına benziyor. Şimdiye kadar mekanik hiçbir şey görmedim ama yollar gayet düzgün döşenmiş… ve tabii ki nakit paramın zırnığı burada geçmiyor.”
Buradaki insanlarla anlaşıp anlaşamayacağı ve eşyaların değeri gibi konular, Subaru'nun başka bir dünyaya çağrıldığını anlar anlamaz derhal kontrol ettiği şeylerdi.
Neyse ki iletişim kurmakta hiçbir sorun yaşamamıştı ve ticaretin altın, gümüş ve bakır sikkelerle döndüğünü teyit edebilmişti. Gerçi ilk muhatabı olan meyve tezgahındaki tüccar pek öyle sıcakkanlı karşılamamıştı onu.
Subaru’nun mevcut durumunu bu kadar çabuk kabullenip anlamasına gelince; anime ve oyunlarla zehirlenmiş modern bir Japon genci olmasının bunda büyük bir payı vardı ve bunun için fazlasıyla minnettardı. Ergenlik çağındaki bir erkek çocuk için bu tür bir öteki dünya çağrısının hayalini kuracağı türden bir şey olduğunu söylemek abartı olmazdı ama bir de şu vardı ki…
“Birazcık daha sosyal yardım güvencesi falan olmadan, benim gibi rahatına düşkün bir tipin burada tutunması imkânsız, biliyor musun?” diye yakındı Subaru.
Şu anki durumu ve içler acısı başlangıç ekipmanları düşünüldüğünde elinden başka bir şey gelmiyordu.
Tüm eşyası bir cep telefonu (şarjı bitmek üzere gibiydi), bir cüzdan (çeşitli video kiralama dükkanlarının üyelik kartlarıyla dolu), marketten aldığı bir kap hazır ramen (domuz kemiği ve soya sosu aromalı), yine aynı marketten alınmış bir paket çıtır atıştırmalık (mısır çorbası aromalı), en sevdiği gri eşofmanı (yıkanmamış) ve yıpranmış spor ayakkabılarından (iki yıllık) ibaretti. Hepsi bu kadardı.
“Bir tanecik bile Excalibur düşmedi mi yani? Bittim ben. Bu kılıkla ne yapmam bekleniyor ki?”
Marketten dönerken başka bir dünyaya çağrıldığınızda beklentilerinizi fazla yüksek tutamazdınız zaten. Her şey bir göz açıp kapayıncaya kadar olmuştu.
Subaru acıkmış ve işine yarayabilecek tek şeyi, yani çıtır atıştırmalık paketini, tek yiyecek kaynağını tükettiğini fark edene kadar yarılamıştı bile. Ama artık bunun için endişelenmenin faydası yoktu.
Bunun ayrıntılı bir kamera şakası ya da yarışma programı olduğu ihtimaline bel bağlamak istese bile, devasa kertenkele arabaları ve gelip geçen insanların halleri bu ümidi daha filizlenmeden kurutmuştu.
“Kimsenin dönüp bakmaması, bunların muhtemelen sıradan şeyler olduğu anlamına geliyor… hem o dev kertenkelelerin hem de şu yarı insanların.”
Subaru homurdanarak garip kıyafetli ve rengârenk saçlı insanların geçişini izledi; ama aralarında, başka bir dünyaya çağrıldığı gerçeğini kafasına asıl dank ettirenler yarı insanlardı.
Fazla bakınmasına gerek kalmadan köpek kulaklı ve kedi kulaklı insanları görebiliyordu; hatta kertenkele adama benzeyenler bile vardı. Ama elbette Subaru gibi sıradan insanlar da mevcuttu.
“Demek yarı insanların olduğu bir dünya… muhtemelen savaşlar ve maceralar da vardır. Alışık olduğum hayvanların buralarda olup olmadığına gelince… Pek emin değilim ama şu kertenkele arabasına bakılırsa… hayvanları bizimle aynı amaçla kullanıyorlar gibi görünüyor.”
Tüm bunları kafasında birleştirdikten sonra Subaru uzun bir nefes verdi, ama bu bir iç çekiş değildi. Olaylar öteki dünyaya çağrılmayla ilgili daha önce kurduğu hayallerdeki gibi gelişseydi, modern medeniyet bilgisini kullanarak herkesin üzerinde hakimiyet kurabilmesi gerekirdi… ama hâlâ mantığa oturmayan bir sürü şey vardı.
“İşin aslı, bundan sonra ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok; ayrıca buraya nasıl ve neden çağrıldığımı da hâlâ bilmiyorum. Bir aynanın içine girdiğimi ya da bir gölete düştüğümü falan hatırlamıyorum; alışık olduğum o öteki dünya çağırma klişesine inanacak olursam, beni çağıran o güzel kız nerede peki?”
Bu çağrılma senaryosunda bir ana kadın kahramanın bulunmaması senaryodaki koca bir delikti. Eğer bu 2D bir dünyada geçiyor olsaydı, yaratıcı ekipten birileri fena halde kaytarıyor demekti. Şayet Subaru sahiden hiçbir sebep yokken çağrılıp öylece bir kenara atıldıysa, bu onu tek kullanımlık atıklarla aynı kefeye koyardı.
Subaru çevresindeki durumu tahlil etmeyi bitirdiğinde, gerçeklerden kaçtığı o varsayılan haline geri dönmekten daha iyi bir fikir bulamadı.
“Böyle devam edersem evdeki odama kapanmaktan hiçbir farkı kalmayacak galiba.”
Aklına ailesi geldi ama şu an öylece oturup memleket hasreti çekecek durumda değildi. Mevcut hali için bir şeyler yapması gerektiğini düşünerek ayağa kalktı ve ana caddeye doğru yöneldi, fakat… Tam ana caddeye adım atmak üzereydi ki önünü kesen birine neredeyse çarpıyordu.
“Ah. Kusura bakma.” Subaru kısa bir özür dileyip yanından geçmeye çalıştı, ama…
“Ağır ol bakalım!”
…omzundan sıkıca yakalandı ve ara sokağa geri çekildi. Arkasını dönerken sendeler gibi olan Subaru, başını kaldırdığında kendisini geri savuran kişinin iri yarı bir adam olduğunu gördü.
Adamın arkasında iki kafadarı daha vardı ve üçü de Subaru'nun ara sokaktan ana caddeye çıkmasını engelleyecek şekilde dikilmişti.
Hareket tarzlarına bakılırsa bu adamların bunu ilk yapışları gibi görünmüyordu ve Subaru'nun içine, bundan sonra olacaklara dair kötü bir his doğdu.
“Şey… Siz üç beyefendinin benimle ne yapmayı planladığını sorabilir miyim acaba?”
“Oho, baksanıza şuna, pek de akıllı çıktı! Neyse, dert edecek bir şey yok. Üstünde ne var ne yok sökül, kimsenin canı yanmasın.”
“Mesele bu demek, ha? Evet, tahmin etmeliydim. Ha-ha… Bu sahiden berbat oldu.”
Adamların bakışları aşağılama ve alayla doluydu. Yirmili yaşlarında görünüyorlardı; kişiliklerinin pisliği yüzlerine ve paspal hallerine yansımıştı. Yarı insana benzemiyorlardı ama kesinlikle sütten çıkmış ak kaşık da değillerdi.
Buna olağan dışı bir olay örgüsü denemezdi. Serserilerle karşılaşmak, günlük hayatın tehlikelerini göstermenin bir yoluydu. Başka bir deyişle…
“Kahretsin, zorunlu bir olayı tetikledim.”
3
Subaru sırıtan adamlara bakarken sahte bir gülümsemeyle durumu idare etmeye çalıştı ve seçeneklerini tarttı. Fena halde köşeye sıkışmıştı ama zamanın başlangıcından beri, insanların başka dünyalara çağrıldığı hikâyelerde o insanlar hep bir tür süper güce hükmedebilirdi. Eğer Subaru bu dünyaya aşina olduğu hikâyelerle aynı şartlar altında çağrıldıysa, kendisine bir çeşit güç verilmiş olması kuvvetle muhtemeldi. Bu düşünceyle Subaru, bedeninin her zamankinden biraz daha hafif olduğunu hissetti.
“Bu dünyanın yerçekiminin bizimkinin onda biri falan olduğu hissine kapılmaya başladım. Bunu yapabilirim. Yapabilirim! Hepinizi biçip geçeceğim ve bunu şanlı geleceğimin ilk bölümü yapacağım! Siz sadece bana tecrübe puanı kazandırmak için buradasınız, sizi pislikler!”
“Ne saçmalıyor lan bu?” dedi adamlardan biri.
“Bilmiyorum ama bizimle dalga geçtiğine kalıbımı basarım. Gebertelim şunu,” diye yanıtladı bir diğeri.
“Lafı ağzımdan aldın… Pişman olacaksınız!” diye karşılık verdi Subaru ve öndeki iri adama doğru sağ eliyle sert bir aparkat savurarak ileri fırladı. Subaru’nun yumruğu adamın burnuna indi ama kendi eli de adamın ön dişlerinden birine çarpıp yarıldı ve kanamaya başladı.
—Hayatımda ilk defa birine vurdum! Vay canına! Beklediğimden çok daha fazla acıtıyormuş.
Subaru dövüş tekniğine güveniyordu ama daha önce hiç gerçek bir kavgaya karışmamıştı. Yumruğu yiyen adam yere serildi. Subaru hiç duraksamadan, bir sonraki hedefi olarak hazırlıksız yakalanan diğer adamlardan birinin üzerine atıldı. Düzgün bir kavisle indirdiği tekme adamın kafasının yan tarafına patladı ve onu ara sokağın duvarına yapıştırdı.
Bu beklediğinden bile iyi gidiyordu ve bu yeni dünyada yenilmez olduğu fikrinden emin olmaya başladı.
“Galiba bu dünyada istatistiklerim bayağı sağlam! Ne heyecan ama! Şimdi sıra işi bitirmekte!”
Subaru arkasını dönüp ayakta kalan son adamı da yere sermek için öne doğru eğildi, ta ki gözleri adamın elinde tuttuğu şeye kilitlenene kadar: parıldayan bir bıçak.
Subaru o anda aniden dizlerinin üzerine çöktü, öne doğru kapandı ve tek bir muhteşem hareketle alnını yere yapıştırarak secde etti.
“Çok özür dilerim, gerçekten büyük bir terbiyesizlik ettim, beni bağışlamanızı ve o yüce gönüllülüğünüzle canımı bağışlamanızı rica ediyorum!”
Yere kapanmak—bir başkasına mutlak boyun eğişin en uç noktası ve Japon tevazusunun en dip haliydi. Deminki o gaza gelmiş his nereye gitmişti öyle? Subaru damarlarındaki kanın çekildiğini duyar gibi oldu. Çaresizce bir merhamet kırıntısına tutunarak kendini olabildiğince ufaltmaya çalıştı ve özür dilemeyi sürdürdü.
İşin içine bıçak girdikten sonra dövüşmek söz konusu bile olamazdı. Kendinizi ne kadar eğitirseniz eğitin, bıçağı yediniz mi her şey biterdi. Hayattaki her şey fanidir sonuçta.
Farkına bile varmadan, Subaru'nun hakladığını sandığı diğer ikisi yeniden ayağa kalkmıştı. Biri kanayan burnunu tutuyor, diğeri ise başını iki yana sallıyordu; ancak bunun dışında ikisi de şaşırtıcı derecede iyi durumda görünüyordu.
“Ne?! Yani tek vuruşluk nakavt yumruğum sadece bu kadar mı hasar verdi?! Süper güçlerime ne oldu peki?!”
“Ne saçmalıyorsun bilmiyorum ama kes sesini! Şimdi fena sıçtın işte!”
Görünüşe göre Subaru, başka bir dünyaya çağrılmanın yanında bir takım güçler getireceği konusunda fena halde yanılmıştı. Eskisinden zerre kadar daha güçlü değildi.
Adamlar bir tanesi Subaru'nun ensesine basarak alnını yere sürttü ve kanamasına sebep oldu. Bir diğeri yüzüne tekme savurdu ve Subaru ardı arkası kesilmeyen şiddete maruz kalırken olabildiğince top gibi büzüldü.
Ne de olsa ilk vuran Subaru’ydu. Adamlar hiç acımıyordu.
—Kahretsin, bu gerçekten çok ama çok acıtıyor. Yani, ölebilirim bile. Hayır, ciddiyim.
Kendi dünyasının aksine, bu serserilerin canını bağışlayacağının hiçbir garantisi yoktu. Bu gidişle, dövülerek öldürülmeden önce son bir çareyle karşı koymaya çalışmak daha iyi olacaktı…
“Kıpırdanmayı kes, velet!”
“Ah! Hayır, yapma… Ah! Ah! Ah!!”
Bıçaklı adam, kalkmaya çalışan Subaru'nun eline bastı, ardından bıçağı tutuşunu ayarlayarak saplamaya hazır bir şekilde ucunu koluna doğru çevirdi.
“Kıpırdayamayacağından emin olduktan sonra üstünde ne varsa alacağız. Erkeklik taslamanın cezasını böyle ödersin işte, seni piç kurusu…”
“P-para ya da değerli bir şey arıyorsanız, kusura bakmayın ama şansınıza küsün. Çünkü üzerimde tek bir kuruş bile yok…!”
“O zaman o garip kıyafetlerinle ayakkabıların da işimizi görür. Sen de burada yatıp sokak farelerine yem olursun artık!”
Demek bu dünyada da fareler var, diye düşündü Subaru. Umarım devasa canavar fareler falan değillerdir. Subaru, gerçeklikten elinden geldiğince uzaklaşarak, inmek üzere olan bıçağa sanki kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi baktı.
Subaru'nun hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmedi, zamanın yavaşladığını da hissetmedi. Sonu muhtemelen bir ipin kesilmesi gibi gelecekti, diye düşündü.
—Ama tam o sırada…
“Hey! Çekilin yoldan! Çekilin yoldan! Size diyorum! Açılın!” diye telaşlı bir ses haykırarak ara sokağa daldı.
Aniden başlarını kaldıran adamlar gibi, Subaru da bedenini hareket ettirememesine rağmen sesin geldiği yöne doğru bakmayı başardı.
Gördüğü şey, uzunca sarı saçlı, küçük bir kızın hızla koştuğuydu. Kırmızı gözlerinden güçlü bir irade okunuyordu ve dışarı fırlayan tek köpek dişi ona tam bir yaramaz havası katıyordu. Her şeyden çok arsız birine benziyordu ama Subaru gülümsese oldukça sevimli görüneceğini düşündü.
Sanki bir geri dönüş için sahnelenmiş gibi, Subaru’nun içinde sönmekte olan umut ışığı yeniden alevlendi.
İşte böyle bir gelişmeyi bekliyordu.
Eski püskü kıyafetleri ve dağınık haliyle bu kız, işlenmekte olan bu cinayete teşebbüs ve soyguna denk gelmişti! Bundan sonra kesinlikle olacak şey, taşan adalet duygusuyla bu kızın Subaru'nun hayatını tam da ölümün pençesinden çekip kurtarmasıydı…
“Oha! Bayağı sıkışmış görünüyorsun ama kusura bakma! Şu an başım fena kalabalık! İyi şanslar! Hayatını dolu dolu yaşa!”
“Bekle, ne?! Ciddi misin sen?!”
Ne yazık ki bu umut bir anda yerle bir oldu.
Kız özür diler gibi bir hareketle elini kaldırdı ve hızını hiç kesmeden sokakta koşmaya devam etti. Adamların hemen yanından geçip çıkmaz sokak olması gereken yere doğru koşturdu, arka duvara dayalı tahta bir kalasın üzerinden sıçradı, duvarın tepesine tutundu ve çevredeki binalardan birinin çatısına kendini hafifçe çekip gözden kayboldu.
Kız gözden kaybolduktan sonra ara sokağa bir sessizlik çöktü. Sanki az önce oradan bir kasırga geçmiş gibiydi. Hem Subaru hem de adamlar donakalmıştı.
Fakat bu durum, Subaru'nun vaziyetinin zerre kadar iyileştiği anlamına gelmiyordu.
"Az önce yaşananlar öfkenizi şöyle bir dindirip bütün bunlardan vazgeçme isteği uyandırmadı mı içinizde?!"
"Daha çok havamızı bozdu ve şu an daha da öfkeliyim! Rahat bir ölüm tadacağını sanma sakın!"
Adamlar kımıldayamasın diye ayaklarını Subaru'nun üzerine basmaya devam ediyordu. Adamın elindeki bıçağın parıltısına bakan Subaru için karşısındaki ölüm her zamankinden daha gerçek görünüyordu.
—Yok artık, şaka yapıyor olmalısınız. Bu kadar kolay ölemem, değil mi?
Subaru'nun yüzünde seğiren bir tebessüm belirdi; başına gelecek ölümü inkar edecek birini bulmak için çaresizce etrafına bakındı. Ancak öyle hızır gibi yetişen bir gelişme olmadı. Bıçağın ucu gittikçe yaklaşıyordu.
Subaru'yu bir kabulleniş hissi sardı ve gözlerinin dolduğunu hissetti. Onu ezen şey korku değildi; daha çok hiçbir şeyi başaramadan her şeyin böylece son bulacak olmasının getirdiği boşluk hissiydi.
Herkes ve her şey tarafından terk edilmiş gibi hissederek bu ezici çaresizliğin ortasındayken…
"Olduğunuz yerde kalın, sizi haydutlar!"
Bu ses; kalabalığın gürültüsünü, adamların kaba hakaretlerini, Subaru'nun kesik kesik nefes alışını ve diğer her şeyi bastırarak dünyanın temellerini sarstı.
4
İnsanlar "Zaman durdu," dediklerinde kesinlikle böyle anlardan bahsediyor olmalıydı.
Ara sokağın girişinde bir kız duruyordu.
Çok güzeldi. Kalçalarına kadar inen örgülü, uzun gümüş rengi saçları vardı. Zeka fışkıran menekşe rengi gözleriyle dosdoğru Subaru'ya bakıyordu. Narin hatlarında hem gençliğin izleri hem de olgun bir güzellik bir aradaydı. Ayrıca üzerinde, ona tehlikeli ve büyüleyici bir çekicilik katan asil bir hava vardı.
Kız, Subaru'dan yaklaşık bir baş kadar kısaydı, yani boyu 1.60 civarındaydı. Giydiği kıyafetlerin ana rengi beyazdı ve üzerlerinde aşırı gösterişli hiçbir şey yoktu; ama öte yandan, bu sadelik onun varlığını daha da belirginleştiriyordu.
Gözden kaçmayan tek şey, kızın giydiği beyaz pelerindi. Üzerine yırtıcı bir kuşu tasvir eden işlemeler nakşedilmişti ve bu da onun heybetli duruşuna katkıda bulunuyordu.
Fakat onun böyle parıldamasını sağlayan şey giydiği kıyafetler değildi.
"Daha fazla kötülük yapmanıza seyirci kalmayacağım. Bu kadar yeter."
Gümüş çanları andıran sesi Subaru'nun kulaklarında öyle güzel çınladı ki, bir anlığına içinde bulunduğu durumu unuttu. Gümüş saçlı kızın cazibesi karşısında adeta nutku tutulmuştu.
Diğer adamlar da en az Subaru kadar sarsılmış görünüyordu.
"N-ne… Sen kim olduğunu sanıyorsun…?"
"Hemen şimdi durursanız gitmenize izin veririm. Bir bakıma tedbirsiz davrandığım için suç bende. O yüzden doğru olanı yapın ve çaldığınız şeyi geri verin."
"Baksana, üstündekiler pahalı duruyor. Sence soylu falan mı? Bir dakika, ha…? Çaldığımız şey mi?"
"Lütfen. Benim için çok değerli. Başka bir şey olsa vazgeçerdim ama bu sefer asla olmaz. Lütfen. Size hiçbir şey yapmayacağım, o yüzden sadece geri verin."
Kız sanki canıgönülden yalvarıyor gibiydi.
Yine de grubun içinde açıklanamaz bir baskı hissi yükseldi. Anlatması güç bir şeyler oluyordu.
"B-bir dakika bekle! Neden bahsettiğini bilmiyoruz!"
"…Ne demek istiyorsunuz?"
Adamlar ayaklarının altında yatan Subaru'yu işaret etti.
"Sen bu herifi kurtarmaya gelmedin… değil mi?"
"…Şu çocuğun üzerindeki kıyafetler ne kadar tuhaf öyle. Kendi aranızda mı kavga ettiniz? Bire karşı üç kişi olmak pek adil değil ama… Bu kişiyi tanıyıp tanımadığımı soruyorsanız, hayatımda ilk defa görüyorum." Belki de adamların konuyu değiştirmeye çalıştığını düşündüğünden, ses tonunda belirgin bir asabiyet seziliyordu. Bu yüzden adamların her biri kendilerini açıklamak için aceleyle lafa atıldı.
"Bir saniye dur! Eğer derdin bu herif değilse bizim bu işle alakamız yok! Kesin deminki kızdı!"
"Bir şeyini çaldırdığını söyledin, değil mi?! Şu duvar! Şu duvarı görüyor musun? O duvardan atlayıp çatıların üzerinden kaçtı!"
"Daha ileride! Şu duvarın da gerisinde! Gidiş hızına bakılırsa şimdiye üç sokak öteye geçmiştir!"
Adamlar masum olduklarına dair dil dökmeye devam ederken kız, bu adamların doğruyu söyleyip söylemediğini sorar gibi gözlerini Subaru'ya çevirdi. Subaru düşünmeden başını salladı.
"Hmm… Yalan söylüyor gibi görünmüyorsun. Demek benden çalan kişi daha ileride? Acele etmem lazım…"
Kız, Subaru ve adamlardan yüzünü çevirip ana caddeye doğru yöneldi. Adamların rahatladığı her hallerinden belliydi. Yüzüstü bırakıldığı gerçeğiyle yüzleşen Subaru tam bir şok dalgasına kapılmak üzereydi ki…
"Yine de bu durumu görmezden gelemem."
Kız tekrar arkasını dönerken avucu dışarı bakacak şekilde elini kaldırdı ve önünde bir dizi parıldayan ışık dans etmeye başladı.
Sert bir cismin ete çarpmasını andıran boğuk bir küt sesi yankılandı, ardından geriye doğru savrulan adamların feryatları duyuldu. Sonra, hemen Subaru'nun yanına yumruk büyüklüğünde bir buz kütlesi düşerken tiz bir ses çıktı.
Mevsimi de fizik kurallarını da hiçe sayarak oluşmuş gibi duran buz kütlesi, sanki etraftaki hava tarafından yutuluyormuşçasına hızla buharlaştı.
"…Büyü."
Az önce olanları tarif edecek en uygun kelime Subaru'nun ağzından bir çırpıda dökülüverdi.
Ortada hiçbir tılsımlı söz falan yoktu ama o buz parçası kesinlikle kızın avucundan fırlamıştı.
Büyü—kendi gözleriyle ilk kez şahit olan Subaru bir şeyi fark etti.
"Hayal ettiğim kadar fantastik değilmiş… Dürüst olmak gerekirse biraz hayal kırıklığına uğradım."
Subaru etrafta daha çok ışığın ve enerjinin uçuşacağını hayal etmişti. Gerçekte olan tek şey ise kaba saba görünen bir buz kütlesinin aniden cisimleşmesi, fiziksel hasar vermek için kör bir nesne gibi kullanılması ve sonra da aniden kaybolmasıydı. Ne bir duygu ne de başka bir şey katılmıştı işin içine.
"Şimdi… canımıza tak etti."
Subaru'nun büyü hakkındaki hisleri bir yana, o buz kütlelerinden sağlam bir darbe alan diğer adamlar yeniden ayağa kalktı. Doğrusunu söylemek gerekirse sadece ikisi doğrulabilmişti. Kalan adam kötü bir yerine darbe almış olmalıydı, çünkü hala baygındı. Fakat bu durum diğer iki adamın hevesini kırmak yerine onları daha da öfkelendirmiş gibiydi. Bıçaklı adamın yanında duran diğeri sopa benzeri küt bir cisim çıkardı ve ikisi de dövüşmeye hazırlandı.
Bıçaklı adam yüzünü tutup burnundan süzülen kanı silerken, "Büyücü müsün, soylu musun umurumda değil! Yetti artık. Seni öldüreceğiz! İkiye bir dövüşü kazanabileceğini mi sanıyorsun sahiden?!" diye bağırdı.
Kız onun tehditlerine karşılık tek gözünü kapattı. "Haklısın, ikiye karşı bir olmak biraz zorlayabilir."
"…O halde ikiye iki olsa biraz daha adil olmaz mıydı?" Sanki kızın cümlesini tamamlar gibi, kavgaya yeni, daha tiz ve cinsiyeti belirsiz bir ses dahil oldu.
İrkilen Subaru etrafına bakındı. Diğer adamlar da aynısını yaptı ama ne sokakta ne de sokağın girişinde o sesin sahibi olabilecek kimse görünmüyordu.
Ardından kız, hem Subaru'ya hem de diğer adamlara sorularının cevabını göstermek istercesine sol elini uzattı.
Avucunun ve beyaz parmaklarının üzerinde duruyordu işte.
"Bana öyle beklenti dolu baktığınızda şey… biraz utanıyorum ama."
İki arka patisi üzerinde dikilmiş, patisiyle yüzünü temizleyen avuç içi büyüklüğünde minik bir kediydi bu.
Gri tüyleri ve düşük kulakları vardı. Subaru'nun bildiği kadarıyla en çok Amerikan Shorthair cinsine benziyordu. Tabii burnunun pembe olduğunu ve vücudu kadar bir kuyruğu bulunduğunu saymazsak.
Avuç içi büyüklüğündeki minik kediyi gören bıçaklı adam korkuya kapılmış gibi görünerek bağırdı: "S-sen bir ruh büyücüsü müsün?!"
"Öyleyim. Hemen giderseniz peşinizden gelmem ama çabuk karar verin. Acelem var."
Bunun üzerine adamlar aceleyle yere serilen yoldaşlarını yerden kaldırıp ara sokaktan çıkmaya koyuldu; fakat çıkarken kızın yanından geçerlerken adamlardan biri dilini şaklatıp konuştu: "Yüzünü aklıma kazıdım seni sürtük. Bir dahaki sefere paçayı bu kadar kolay kurtaramayacaksın."
"Ona bir şey yaparsan seni de bütün soyunu da lanetlerim, biliyorsun değil mi? Gerçi o durumda hiç soyun olmayacak ya."
Bu, serseri için muhtemelen elinden gelen en iyi gözdağı verme girişimiydi; ancak buna karşılık kedinin cevabı hafif bir tonda olsa da çok daha ağırdı.
Kedi pek de ciddi görünmüyordu ama adamların yüzü daha önce hiç olmadığı kadar soldu ve tek kelime etmeden ana caddeye doğru koştular.
Serseriler gittikten sonra Subaru ara sokakta kız ve kedisiyle yalnız kaldı. En azından bir teşekkür etmesi gerektiğini düşünen Subaru acısını unutup ayağa kalkmaya çalıştı, ama…
"Kımıldama," dedi kız soğuk, duygusuz bir sesle. Gözlerinden tedbiri elden bırakmadığı anlaşılıyordu. Subaru'nun diğer serserilerle birlikte olmadığını fark etmiş olsa da gardını düşürmeye hiç niyeti yoktu, bu çok açıktı.
Aslında yersiz olan Subaru'nun tepkisiydi. Kız ona öyle bakmasına rağmen o, kızın güzel ve büyüleyici menekşe rengi gözlerine kilitlenip kalmıştı. Böylesi bir güzelliğe alışık olmayan Subaru istemsizce kızardı ve bakışlarını kaçırdı.
"Gördün mü? Bir şeyler sezdiğimi biliyordum. Saklayacak bir şeyi olmasaydı gözlerini öyle kaçırmazdı," dedi kız.
"Ben pek emin değilim. Onun gibi bir çocuk için gayet doğal bir tepki gibi duruyor. Sıfır art niyet seziyorum," diye karşılık verdi kedi.
"Sessiz ol, Puck. …Nişanımı çalan kızı tanıyorsun, değil mi?" Kedisini susturan kız Subaru'ya döndü. Kendine güven dolu ifadesi çok hoştu. Ancak…
"Seni böyle hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm ama kendisini kesinlikle tanımıyorum, yani cidden hiç tanımıyorum."
"B-bir dakika… Cidden mi!?"
Yüzündeki güven silinip gidince Subaru, kızın takındığı tavrın aksine doğal halinin nasıl olduğuna bir anlığına şahit oldu. O vakur havası uçup giden kız, telaşla hala avucunda duran kediye döndü.
"N-n-ne yapacağız? Bütün bunlar sahiden zaman kaybı mıydı yani…?"
"Hala devam eden bir kayıp… Bence gerçekten acele etmelisin. Kaçarken çok hızlıydı, bu yüzden suçlunun arkasında garip bir koruma olma ihtimali yüksek."
"Of… Bütün bunlara karşı nasıl bu kadar kayıtsız kalabiliyorsun, Puck?"
"Çok fazla karışmamamı söyleyen sendin, unuttun mu? Hem, bu çocuğu ne yapacağız?" dedi kedi, Subaru'yu sanki yeni hatırlamış gibi.
Konuşmanın konusu tekrar kendisine dönünce Subaru hafifçe gülümsedi.
"Ah," dedi kız, kedinin Subaru'dan bahsettiğini nihayet anlayarak.
Buna karşılık Subaru sahte bir özgüven takınıp cevap verdi: "Beni dert etmeyin. Yardımınız sayesinde iyiyim. Acele işiniz vardı, değil mi? Gitmelisiniz…"
Subaru bu sözleri, saçını geriye atıp gülümseyerek İsterseniz size yardım bile edebilirim. Ne dersiniz hanımefendi? diye noktalamayı ummuştu ama…
"…Ha?"
Aniden başı dönen Subaru duvara tutunmaya çalıştı ama ıskaladı ve yüzüstü tekrar yere kapaklandı.
"Dur. Hemen ayağa kalkmaya çalışma—Neyse… geçti artık," dedi kedi, uyarısını bir adım geç yaparak.
Kendini toparlayacak zerre gücü kalmadan yere çakılan Subaru, bilinci uçup giderken keskin bir acı hissetti.
"…Eee, ne yapıyoruz?"
"Bizimle… hiçbir ilgisi yok. Bu onu öldürmeye yetmez. Onu bırakıp gidiyoruz."
Bilincinin yitip giden son kırıntılarında Subaru, ikilinin konuşmasını ancak hayal meyal duyabildi.
Başka bir dünyanın fantezisi dedikleri bu olsa gerek. Herkesin empati anlayışı epey sertti.
Burada, bu sokakta öylece terk mi edileceğim yani? diye düşündü olumsuz taraftan bakarak.
Eh, ölecektim ve artık ölmüyorum sanırım, bu yüzden aşırı minnettar olmalıyım, diye düşündü daha olumlu bir yaklaşımla.
Bu iki düşünce zihnindeyken Subaru'nun bilinci gittikçe uzaklaştı… uzaklaştı ve kayboldu…
"Emin misin?"
"Eminim!"
Subaru'nun bilinç ipliği tamamen kopmadan hemen önce, o gümüş saçlı kızın yüzü kızarmış halde arkasını dönüp bağırdığını görebildi.
"İmkanı yok! Onu kurtarmayacağım işte, tamam mı?! Tamam mı?!"
—Vay canına, kızgınken bile çok tatlı. Yaşasın diğer dünya fantezileri.
Bu son düşünceyle birlikte, bu sefer gerçekten ve tamamen, Subaru'nun bilinci karanlığa gömüldü.
5
Subaru'ya uyanma hissi, insanın yüzünü sudan çıkarmasına benziyormuş gibi geldi. Gözlerini açtığında güneş ışığı eğik bir açıyla vuruyor ve gözünü alıyordu; bu da parlaklıktan ötürü gözlerini kısıp ovuşturmasına neden oldu. Epey huzurlu bir şekilde uyanmıştı ve Subaru gözlerini açtığı anda tamamen ayılan türden bir insandı.
"Ooo, uyandın mı?" dedi Subaru'nun tam başucundan gelen bir ses, o hala yerde yatarken.
Subaru sesin geldiği yöne doğru döndüğünde hala yerde yattığını ama başının yastık niyetine kullanılan yumuşak bir şeyin üzerinde olduğunu fark etti.
"Kımıldamamalısın. Kafanı vurdun, o yüzden henüz güvende olup olmadığını söyleyemem."
Bu endişeli ses kulağa çok da nazik geliyordu; Subaru bilincini kaybetmeden hemen önce olanları hatırlarken düşündü. Koşullar göz önüne alındığında, bir erkeğin umut edebileceği o lütuf dolu durumlardan birinde olabilirdi.
Başını bir kızın dizine koymak… Bu ilahi ilhama karşılık veren Subaru, tadını doyasıya çıkarabilmek için pozisyonunu düzeltiyormuş gibi yaptı. Dairesel bir hareketle yanağını sürttü ve mutlak bir mutluluk hissine ulaştı; tüylerin yumuşaklığından beklediğinden çok daha fazla bir pofudukluk hissetti.
"Vay be… Güzel kızlar hayal ettiğimden çok daha kıllıymış—Bir dakika, ne?!" diye geveledi Subaru; bu kez görüşü tamamen yerine gelmiş olarak yukarı baktı ve neler olduğunu idrak etti.
Subaru'nun tam önünde, baş aşağı duran görüş alanında dev bir kedinin yüzü vardı. "En azından sen uyanana kadar rahat etmeni sağlayayım dedim. Sonra teşekkür edersin."
"Her şeyden önce, o berbat kafa sesi tonunu bırakmanı rica ediyorum. Bir kediyi ana karakterle karıştırmama imkan yok."
Subaru daha önce kesinlikle insan boyutunda bir kedinin kucağını yastık niyetine kullandığı bir durumda bulunmamıştı ve ne de olsa insanın her gün yaşayabileceği bir deneyim değildi, bu yüzden tadını çıkarmaya karar verdi.
"Vay canına, aslında bayağı rahatmış. Yani harika bir şey bu. İnsanların kedilerini neden tüyleri dökülene kadar sevmek istediğini şimdi anlıyorum."
"Madem bu kadar mutlu olacaksın, boyutu büyüttüğüme değdi sanırım… Sen de öyle düşünmüyor musun?"
Kedi utanmış gibi yüzünü kaşıdı ve onay beklercesine göz kırptı. O bakışın hedefinde, ara sokağın girişinde istifini bozmadan duran gümüş saçlı kız vardı.
Subaru bilincini kaybetmeden hemen önce sureti zihnine, gözlerine ve kalbine kazınan anılarına güvenecek olursa, bu az önceki kızın ta kendisiydi.
"Şey… bütün bunlar için üzgünüm. Görünüşe göre ben uyanana kadar burada benimle kalmışsınız ve—"
"Aklına yanlış bir şey gelmesin. Kalmamın tek sebebi sana hala soracak sorularım olması. Öyle olmasaydı seni ardımda bırakırdım. Ciddiyim. O yüzden yanlış fikirlere kapılma."
Konunun üzerinde duran kız, kelimelerine güçlü bir vurgu yaptı. Bu, böylesi güzel kızlara karşı hiç direnci olmayan Subaru'nun asla karşı koyamayacağı düzeyde bir kız gücüydü. Öyle güçlüydü ki Subaru, kızın ne söylediğine aldırmadan sadece başını sallayabildi.
"Yaralarını iyileştirmem de sen uyanana kadar Puck'ın yastık vazifesi görmesini sağlamam da… hepsi kendim içindi. O yüzden bunu bana ödeteceğim, tamam mı?"
"Bunu böyle allayıp pullamaya çalıştığını biliyorum ama soracağın bir şey varsa çekinme, sor," dedi Subaru.
Görünüşe göre kız, "başkalarına yardım etmek sadece onlar için değildir" sözünü fazlasıyla ciddiye alan insanlardandı.
Kız Subaru'ya sertçe baktı ve başını iki yana salladı.
"Sormuyorum, emrediyorum. Çalınan nişanım hakkında bir şeyler biliyorsun, değil mi?" diye sordu kız, ses tonunu alçaltarak. Ancak bu, daha önce sorduğundan farklı bir soru olmadığından Subaru şaşkınlıkla başını yana eğmek zorunda kaldı.
Subaru bayılmadan hemen önce bu konuyu zaten konuşmuşlardı.
O şeye durmadan "nişan" deyip duruyor, diye düşündü Subaru. Polislerin ve dedektiflerin kimliklerini kanıtlamak için yanlarında taşıdıkları rozet gibi bir şey mi yani? Ben öyle bir şey görmedim ki.
"Ben baygınken falan kafanı sertçe bir yere vurmadın, değil mi?" diye sordu Subaru.
"Sadece on dakika kadar baygın kaldın ve hayır, öyle bir şey olmadı. Soruya cevap ver."
"Şey… durum buysa gerçekten bilmediğimi söylemek zorundayım. Ha-ha…"
Bilmediğin bir şey hakkında elden bir şey gelmezdi. Subaru'nun cevabı öncekinden farksızdı. Fakat kız pek çökmüş görünmüyordu, aksine başını salladı.
"Pekala, bilmiyorsan bilmiyorsundur. Ama kesinlikle hiçbir şey bilmediğin gerçeği de bana sağladığın bir bilgidir ve seni iyileştirmemi haklı çıkarmaya yeter," diye yanıtladı kız; uğradığı mutlak kaybı tarif etmek için herhangi bir üçkağıtçının bile aklını karıştıracak kadar çarpık bir mantık yürütmüştü.
Subaru afallamış bir halde bakarken kız, meseleyi noktalamak istercesine ellerini birbirine vurdu.
"Neyse, acelem var, o yüzden artık gidiyorum. Yaraların tamamen iyileşmiş olmalı, o diğer adamları da bir daha yanına yaklaşamayacakları kadar korkuttum ama böyle bir ara sokağa tek başına girmek yine de tehlikeli. Ha, bunu senin için endişelendiğimden söylemiyorum; bu bir uyarı: Seni bir daha benzer bir durumda görürsem seni kurtarmamın bana bir faydası olmaz, o yüzden bunu tekrar yapmamı bekleme," dedi kız makineli tüfek hızında. Subaru'nun sessizliğini onaylama sayarak kendi kendine başını salladı ve gitmek için arkasını döndü.
Kız hareket ettikçe uzun gümüş saçları dalgalanıyor, ara sokağın loş ışığında masalsı bir şekilde parıldıyordu.
"Kusura bakma. Kendine karşı pek dürüst değildir. Onun hakkında garip şeyler düşünme, tamam mı?" dedi kedi gülerek ve orijinal boyutuna dönüp kızın omzuna sıçradı.
Kız dokunuşunu doğrularcasına sırtını okşadı ve kedi saçlarının perdesi arkasında kayboldu.
Bir kez olsun arkasına bakmadan yürümeye devam etti kız. Subaru onun gidişini izlerken kedinin söylediklerini düşündü; kendine karşı dürüst olamayışını ve niyetlerini.
Bir eşyası çalınmıştı ve onu geri almak için acelesi olmasına rağmen Subaru'yu kurtarmıştı. Sonra Subaru bayılınca onu iyileştirmiş ve uyandığında da bunu yaptığı için zararda olmadığını göstermek adına berbat bir mantık yürütmüştü. "Kendine karşı pek dürüst değil" demek az bile kalırdı. Çabaları her konuda aleyhine sonuçlanıyordu ve bunu izlemek zordu.
Kızın ayağına bağ olduğu için Subaru'yu suçlamaya her türlü hakkı vardı ama bir kez olsun şikayet etmemiş, bir özür bile beklememişti.
Çünkü ona göre Subaru'yu kurtarmasının tek nedeni kendi çıkarlarıydı.
"Böyle yaşarsan elinde hiçbir şey kalmayana kadar kaybetmeye devam edersin," dedi Subaru ayağa kalkıp toz toprak içindeki eşofmanını silkeleyerek ve koşmaya başladı.
Tabii çok sevdiği eşofmanı epey hırpalanmıştı ama içerideki acısının neredeyse tamamı geçmişti. Üstelik o kadar tekme ve yumruk yedikten sonra. Subaru bir kez daha büyünün bu dünyaya ait olmayan gücünü ve Subaru'ya bunu ödetmekten bahsedip durmasına rağmen karşılığında hiçbir şey almayan o kızın cömertliğini hatırladı.
"Hey, bekle!" diye seslendi Subaru kıza; kız tam ara sokağın çıkışına varmış, ana caddenin önünde bir sonraki adımda nereye gideceğini bilemez halde duruyordu.
Kız gümüş saçlarına dokundu ve arkasını dönerken biraz sıkıntılı göründü. "Ne var? Şimdiden söyleyeyim, seninle ilgilenmek için sadece çok az vaktim var."
"Yani birazcık vaktin var, öyle mi?! Her neyse, kaybettiğin şey gerçekten önemli, değil mi? Onu aramana yardım edeyim."
Kız şaşırarak birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. "Ama hiçbir şey bilmediğini söylemiştin…"
"O nişanı senden çalan kızın adını veya nereli olduğunu bilmediğim doğru ama en azından neye benzediğini biliyorum! Sarışın, yavru kedi gibi bir tip ve gözden kaçması imkansız olan çıkık bir köpek dişi var. Boyu senden kısa ve göğüsleri de dümdüz, yani senden iki ya da üç yaş küçük olabilir! Buna ne dersin?!"
Subaru telaşlandığında hızlı konuşmak ve ne dediğini bilememek gibi kötü bir huyu vardı.
Şu anda bu kötü huy son sürat devredeydi ve Subaru bile kendi sözlerinden uzaklaşmak istiyordu.
Ardından gelen sessizlik ıstırap vericiydi. Soğuk terler Subaru'nun sırtını, ellerini ve koltuk altlarını sırılsıklam etti; bunu kalp çarpıntısı, nefes darlığı ve baş dönmesi izledi; bayılacak gibi olmasının yanı sıra alerjik bir reaksiyonla burnu tıkandı ve migreni tuttu, öyle ki her cephede sorun baş göstermişti. Ancak…
"…Çok tuhaf birisin," dedi kız elini ağzına götürerek, sanki nadir bir hayvana bakıyormuş gibi başını yana eğip.
Parmağı hala dudaklarındayken gözlerini Subaru'ya dikip onu baştan aşağı süzdü.
"Baştan söyleyeyim, yardımın karşılığında sana verebilecek hiçbir şeyim yok. Öyle görünmeyebilirim ama üzerimde tek bir bakır para bile bulunmuyor."
"Merak etme, o konuda yalnız değilsin," diye cevap verdi Subaru.
“Beni de sayarsan üç kişiyiz… Grup olarak durumumuz içler acısı,” diye şakacı bir ses eklendi kızın gümüş saçlarının arasından; fakat Subaru bunu duymazdan gelip göğsüne vurdu.
“Teşekkür mahiyetinde bir şey istemiyorum. Asıl teşekkür etmesi gereken benim. İşte bu yüzden yardım etmek istiyorum.”
“Teşekkürünü hak edecek bir şey yapmadım ki. Seni iyileştirerek karşılığını zaten aldım.”
İnat etti mi ediyor, değil mi? Subaru kıza ve inatçı tavrına buruk bir tebessümle baktı.
“Madem öyle, ben de kendi çıkarım için yardım ederim. Sebebi de… heh, buldum. Seni ‘günde bir iyilik’ projeme alet edeceğim!” dedi Subaru.
“Günde bir iyilik mi?”
“Aynen öyle. Günde bir kere tek bir iyilik yaparsın. Bunu yaparsan, öldükten sonra cennete tek yön bilet kaparsın! Başarabilirsem, beni sadece yiyip yatmaktan ibaret harika bir hayat bekliyor—öyle duydum yani! İşte tam da bu yüzden, kendi çıkarım için sana yardım edeceğim.”
Subaru bir an durup kendine “Ne saçmalıyorsun sen be?” diye sormak istedi ama en azından meramını anlatmayı başarmıştı.
Kız, Subaru’nun sözlerini tartarak düşüncelere dalmışken kedisi patileriyle yanağına dokundu.
“İçinde bir kötülük sezmiyorum, üstelik pek de fena bir fikir sayılmaz hani. Başkentin bu kadar büyük olduğu düşünülürse, elde hiçbir ipucu olmadan dolanmaktan katbekat iyidir.”
“Ama onu da bu işe bulaştırırsam…”
“İnatçıyken tatlı oluyorsun ama inadının seni esir almasına ve hedefini unutturmasına izin vermek aptallık olur. Kendi sahibimi bir aptal olarak görmeyi hiç istemem doğrusu.”
Kedi de Subaru’dan yana tavır koymuştu fakat kız hâlâ tereddütlüydü. Bunun üzerine kedi ifadesini ciddileştirip tok bir sesle devam etti:
“Üstelik güneş batmaya başladı. Gece çökerse sana yardım edemem. Bir iki serseriyle başa çıkabileceğinden şüphem yok ama… tedbiri elden bırakmamak en iyisi.”
“Tehlike anında aranacak kişi sensin anlaşılan! Ama dur bir dakika—dediğine göre geceleri ortaya çıkamıyor musun? Sözleşmenizin şartlarından biri falan mı bu?” diye sordu Subaru bir adım yaklaşarak.
Kedi ön patisiyle bıyıklarını sıvazlayıp, “Daha ziyade şöyle: Sevimli görünebilirim ama ben bir ruhum, anlarsın ya? Sırf cisimleşmek bile tonla mana tüketiyor. Gece olduğunda bedenim olan kristale döner, güneş yeniden doğana kadar dinlenirim. Tam bir dokuz-beş mesaisi diyebilirsin yani.”
“Dokuz-beş mi? Memuriyet gibi desene… Bir ruhu çalıştırmanın şartları sandığımdan da ağırmış…!”
Subaru ruhlar hakkında böylesine rahat konuşabiliyordu ama bu yalnızca anime ve oyunlarla zehirlenmiş modern bir otaku olmanın getirdiği analiz gücü sayesindeydi. Toplumun hor gördüğü özellikler bile bazen işe yarayabiliyordu.
Subaru ile kedi sohbeti sürdürürken, kız karar vermekte zorlanmaya devam ediyordu. Fakat bu son söylenen terazinin kefesini doldurmuş olmalıydı ki; bir sürü ama, yine de ve oysa ile kıvrandıktan sonra nihayet pes etti.
“Bak şimdiden söyleyeyim, karşılığında sana gerçekten hiçbir şey veremem, tamam mı?”
6
Subaru’nun bu farklı dünyadaki ilk dostane etkileşiminin—o hoş, iç ısıtan anın—üzerinden bir saat geçmişti.
“Bu da ne demek oluyor şimdi?”
Aramaları tıkanıp kalmıştı.
Kızın buz gibi bakışlarıyla karşı karşıya kalan Subaru, bir çıkış yolu bulmaya çalışarak yanağını kaşıdı.
“Onca tecrübeme rağmen bu kadar zor olacağını hiç tahmin etmemiştim…”
“Kendine pek bir güveniyor gibiydin ama bunu kanıtlayacak hiçbir şey göremedim. Nereden bakarsan bak, işler hiç iyi gitmiyor!”
“Artık kimse ‘nereden bakarsan bak’ demiyor ki…”
Bunu dile getirmek işleri sadece daha da kötüleştirdi; kızın bakışları iyice keskinleşince Subaru olduğu yerde sindi.
Bir saate yakın bir süredir aramalarına rağmen, Subaru ve kız nedense yine bir ara sokakta bulmuşlardı kendilerini. Tabii bunun gayet geçerli bir sebebi vardı. Subaru, aramalarını zorlaştıran birkaç etken keşfetmişti.
Birincisi, Subaru şehri hiç bilmiyordu. Başka bir dünyadan henüz yeni çağrıldığı düşünüldüğünde, bu konuda mazur görülmeyi istemesi gayet doğaldı. Üstelik kız da buralara yabancı gibi görünüyordu; her ikisinin de diğerinin yolu bildiğine olan sarsılmaz inancı yüzünden en az on dakika boşa gitmişti. Aslında oldukça komik bir durumdu, en azından Subaru öyle düşünüyordu. Fakat kızın Subaru’ya attığı bakışlara bakılırsa, onun hiç de gülecek hali yoktu.
İkincisi, sağda solda yazan harfler ve semboller… Subaru için tamamen okunaksızdı. Konuşarak anlaşmakta hiç zorlanmadığı için bu konunun üzerinde pek durmamıştı; ancak ikinci bir bakış attığında etrafta, orada burada el yazısıyla yazılmış semboller olduğunu fark etti. Eğer bunlar buralarda pek revaçta olan türden “kötü büyüden koruyan tılsımlar” falan değilse, muhtemelen ortak dilin harfleriydi. Ve onları anlayamadığı için yol tabelalarını bile okuyamıyordu.
Başka bir deyişle, öteki dünyaya çağrılma temalı kurguların çoğunda görülen “nedense dilimiz de yazımız da birbirini tutuyor!” mucizesi, Subaru’nun durumunda sadece yarı yarıya gerçekleşmişti. Yine de sözlü iletişim kuramasaydı ölmüşten beter olacağı hesaba katılırsa, durumuna şanssızlık demek haksızlık olurdu.
“Yine de zorluk seviyesini bu kadar köklemek zorunda mıydınız yani…? Bu dünya hiç de merhametli değilmiş.”
Tüm seçenekleri tüketmekten ziyade, daha işin başında bir dizi can alıcı sorunla karşılaşmışlardı.
Son bir saattir zerre ilerleme kaydedemedikleri için umutsuzluğa kapılan Subaru, yol arkadaşı olan kızın ara sokağın duvarına yaslanmış, gözleri kapalı bir halde kendisini hiç umursamadan durduğunu fark etti. Dudaklarının kıpırdadığını ve bir şeyler mırıldandığını görünce şaşkınlıkla başını yana eğdi.
“Ne yapıyor acaba…”
“Onu mu diyorsun? Küçük ruhlarla iletişim kuruyor.”
Kızın gri kedisi aniden gözlerinin önünde bitiverince Subaru şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Epeydir görünmeyince gittin sanmıştım, meğer hep burada mıydın?”
“Gitmem gereken vakte biraz daha var. Konuştuğu o ufak tefek ruhların aksine, ben işimi ciddiye alırım.”
“Pek takdire şayan doğrusu. …Ama neydi bu şey… küçük ruhlar mı demiştin?”
İsmine bakılırsa, normal ruhların bir alt kademesi falan herhalde? diye düşündü Subaru.
Havada süzülen kedi, Subaru’nun bu düşüncesini onaylarcasına uzun kuyruğunu bir o yana bir bu yana salladı. “Küçük ruhlar, gerçek birer ruh haline gelmeden önceki aşamada az buçuk bilinç kazanmaya başlayan varlıklardır. Zamanla güç ve benlik bilinci kazandıkça, benim gibi birer ruha dönüşürler.”
Kedinin açıklamasını dinleyip başını sallarken Subaru, kızın etrafının parıldamaya başladığını fark etti. Gümüş saçlı kızın etrafını, ateş böceklerini andıran soluk ışıklar sarmıştı.
Çoğu insanın elinde olmadan araya girmekten çekineceği türden bir manzaraydı bu. Doğaüstü bir etkinin hüküm sürdüğü, sadece kutsanmış olanların varlığına izin verilen kutsal bir toprak parçası gibiydi adeta.
Bu manzara karşısında Subaru…
“Vay canına! Çok havalı! Bu parlayan şeylerin hepsi ruh mu şimdi?”
“Aa!”
…hiç düşünmeden araya dalıverdi, tüm o büyüleyici atmosferi yerle bir ederek kızla konuşmaya başladı.
Kız şaşkınlıkla bir çığlık attığında, irkilmenin etkisiyle gözlerinde biriken yaş damlaları ışıl ışıl parladı. Ardından kızın telaşı etrafındaki ışıklara da sıçradı ve…
“A, şunlara bak. Paniklediler.”
O irili ufaklı ışıklar bir o yana bir bu yana kaçışmaya başladı, en sonunda da dağılıp havaya karışarak gözden kayboldular.
“…Şey…”
Hem Subaru hem de kız, küçük ruhların nereye kaybolduğunu anlamaya çalışarak ağızları bir karış açık kalakaldılar. Kız hemen az önce yaptığı şeye devam etmeye çalıştı ama görünüşe göre küçük ruhlar artık onun çağrısına kulak asmıyordu.
“Yaptığına bir bak! Gittiler işte! Şimdi ne yapacağız?!”
“Şey… Kem küm… Özür dilerim! İlk defa böyle ruhlar görünce biraz heyecanlandım. Yani, tehlikeli gibi de durmuyorlardı hani.”
“Sadece ben onları kontrol altında tuttuğum için tehlikesizlerdi. Bunu deneyimsiz bir ruh büyücüsüne yapsaydın felaket olurdu. En kötü ihtimalle ruhlar kontrolden çıkar ve… GÜM.”
“‘Güm’ mü?”
Kız, Subaru’yu hareketlerini ciddiye almadığı için azarlamaya çalışıyordu ama “güm” kelimesini kullanması pek de korkutucu olmamıştı.
“Hadi ama. O minik pırıltılı şeylerin tehlikeli olmasına imkân yok. Buna gerçekten inanmamı beklemiyorsun herhalde?”
“Şöyle izah edeyim,” dedi Puck, “oldukça sevimli görünebilirim… ama seni bir avuç toza dönüştürmem sadece iki saniyemi alır.”
“Tüh be, ruhlar da amma korkunçmuş!” Kedinin gayet sakin bir tonla savurduğu ölüm tehdidi karşısında Subaru’nun sırtından aşağı bir ürperti indi ve dönüp kıza baktı. “Umarım bana öyle çok kızıp da şu kediyi üzerime salmaya falan kalkmazsın…”
“Puck’ı asla öyle bir şey için kullanmam. Sana şiddet uygulayacak olsam, işini bizzat kendim görürdüm… Of, bana bir daha cevap vermeyecekler anlaşılan.” Küçük ruhlarla ikinci bir temas kurmayı başaramayan kız, hevesi kırılmış bir halde çaresizce başını iki yana salladı.
“Ruhlar gittikten sonra sormanın pek bir faydası yok gerçi ama tam olarak ne yapmaya çalışıyordun ki?”
“Aradığım şey hakkında onlardan bilgi alabilir miyim diye bakıyordum. Ama soramadan kayboldular işte.”
“Ne, sahiden mi?!” Yaptığı hatanın vehameti karşısında Subaru’nun dili tutuldu. Bunu gören kız hemen araya girdi.
“Şey, a-ama… Zaten vakit alıyordu ve küçük ruhlar normal ruhlar gibi net bir bilince sahip değiller, o yüzden pek bir şey beklemiyordum zaten, ama… Tamam, özür dilerim, yalan söyledim.”
Kızın yalan söylemekteki çekingenliği, durumu olumlu gösterme arzusuyla çatışıyordu; bu yüzden ne kadar çabalasa da darbenin etkisini hafifletemedi. Hatta kendi içindeki bu bocalaması, Subaru’ya kendi aptallığını daha da derinden hissettirdi. Bu gidişle kıza ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramayacaktı.
Bu kötü oldu; hem kıza olan borcum hem de bu dünyadaki tek değerli bağım olduğu gerçeği düşünülürse… Bu ilişkiye sımsıkı sarılıp asla bırakmamam lazım…!
“Yüzündeki ifadeye bakılırsa aklından pek hayırlı şeyler geçmiyor ama… Bir şey mi geldi aklına? Şey…” Kendine şüpheli bir kararlılık aşılayan Subaru’nun karşısında kız tereddüt etti. Kız kaşlarını çatarken Subaru başını yana eğip bir süre ona baktı, ancak imdadına yetişen kedi oldu.
“A, şimdi aklıma geldi de, biz daha birbirimize isimlerimizi söylemedik, değil mi? Tanışsak mı acaba?”
“A, doğru ya. O zaman ilk ben başlayayım bari!”
Biraz da az önceki hatasını telafi etmek amacıyla, aşırı enerjik bir tavırla poz verip parmağıyla göğü işaret etti Subaru.
“Adım Subaru Natsuki! Cümle âlemin en cahili, en akılsızı, ilelebet ve katiyen meteliksizi! Tanıştığımıza memnun oldum!”
“Pek güven aşıladığı söylenemez ama neyse. Ben de Puck. Ben de memnun oldum.”
Subaru elini uzatınca, Puck tokalaşmak için tüm gövdesiyle elinin içine atladı. Dışarıdan bakan biri muhtemelen Subaru’nun kediyi sıkarak öldürmeye çalıştığını sanırdı.
Kız, Subaru’nun bu cüretkâr tavrı karşısında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Bir ruha bu kadar rahat yaklaşabilen birini görmek nadirdir… üstelik adın da en az senin kadar tuhaf. O siyah saçlar ve koyu renk gözlerle—nereden geldin sen sahiden?”
“Hah, tam da bu soruyu sormanı bekliyordum. Bu tür durumlarda racon gereği, doğudaki küçük bir ülkeden geldiğimi söylemem lazım!”
Bu, çok eski zamanlardan beri öteki dünya kurgularında sıkça karşılaşılan bir klişeydi. Karakter doğuda, adı “Zipang” gibi bir şey olan saklı bir ülkeden geldiğini belirtirdi. Ülkeler arasında genelde pek etkileşim olmadığından, o ülkeden buralara seyahat ettiğinizi söylerseniz bu çoğu insana mantıklı gelirdi. Sihirli denecek kadar kullanışlı bir klişeydi.
“Kıta haritasına bakarsan, Lugunika en doğudaki ülkedir, yani… buradan daha doğuda bir ülke yok.”
“Ne, ciddi misin? Doğunun en ucunda mıyız yani?! E… o zaman burası benim o hasretini çektiğim Zipang mı oluyor şimdi?!”
“Demek nerede olduğunu bilmiyorsun, paran yok, okuma yazman yok ve güvenebileceğin hiç kimsen yok. Durumunun benimkinden de beter olduğunu düşünmeye başlıyorum…”
Subaru bu yeni gelişme karşısında şaşkına dönerken, kız da endişelenmeye başlamıştı. Attığı her adımda, kişiliğinin başkalarına yardım etmek isteyen o yönü kendini belli ediyordu. Gözünde gittikçe sadece savunmasız değil, aynı zamanda tamamen çaresiz görünen Subaru için kaygılanmaktan kendini alamıyordu besbelli.
Kız bir kez daha Subaru’yu baştan aşağı dikkatle süzdü.
“Şöyle bir daha bakınca, aslında fiziğin gayet yerinde görünüyor. Şey… Ee… Subaru.”
“Ha? Ha, evet. Subaru. Adım bu.” Adının böyle çekinerek söylenmesi nedense Subaru’ya yepyeni, taze bir his gibi gelmişti ve ister istemez afallayarak cevap verdi. Bocalamasını gizlemek için boğazını temizledikten sonra pazılarını gösterdi. “Her gün ağırlık çalışırım. Neredeyse bütün gün odama kapandığım için, formumu korumak adına en azından bu kadarını yapmam şart.”
“‘Odana kapanmak’ ile ne kastettiğini pek anlamadım ama soylu bir aileden geliyorsun, değil mi? Sana bir çeşit dövüş sanatı öğretilmedi mi?”
“Aslında son derece sıradan, orta hâlli bir aileden geliyorum ama… yüksek zümreden olduğumu nereden çıkardın ki? Asilzadelerin o rafine havasını falan mı yayıyorum etrafa?”
“Şey, en azından biraz tuhaf bir havan olduğu kesin.”
Subaru bu iltifatı kabul ediyormuş gibi şakacı bir tavırla ellerini kaldırdı.
Fakat o anda kız aniden o elleri tutuverdi. Bu ani temasla afallayan Subaru, boğazından bir ciyaklamanın yükselmesine güçlükle engel oldu.
“Parmakların da öyle gerçi ama cildin ve saçların da bunu gösteriyor. Bunlar bir halk adamının elleri değil, kasların da ağır işlerde çalışmış gibi durmuyor.”
Kız ellerini incelemeye devam ederken Subaru kızardı ama ne demek istediğini anlamıştı. Kızın onun yabancı bir diyardaki alelade bir yabancıdan ibaret olmadığını görebilme yetisi de onu etkilemişti. Subaru hayranlıkla dururken kız devam etti:
“Siyah saçlar ve koyu renk gözler. Bunların güneyden gelen mültecilerin ortak özelliği olduğunu duymuştum ama burada, Lugunika’da bu özelliklerle bulunman, lüks bir hayat yaşayabildiğin anlamına gelir. Üstelik bu tuhaf kıyafetlerinin işçiliği de muazzam… E, doğru tahmin etmiş miyim?”
Subaru sessizleşince, kız gururlu bir tebessüm takındı. Güzel gülümsemesine pek yakışan o büyüleyici havaya ister istemez kapıldığını hisseden Subaru, az önce duyduklarını kafasında tarttı ve yüzünü ekşitti.
“Yanılıp yanılmadığını soruyorsan… fena halde yanılıyorsun ama bunu kalbini kırmadan söylemenin bir yolu var mı acaba?”
“Yanılıyorsam yanıldığımı söyle gitsin. Söylemezsen benim için daha da utanç verici olacak.” Kızın az önceki özgüveni utanca dönüşürken yanakları kızardı. Sessizliğe gömülmesini izleyen Subaru, nereden geldiğini nasıl açıklayacağını düşünmeye başladı.
Pekâlâ, “Ben başka bir dünyadan çağrılmış bir eziğim!” diyebilirdi ama öteki dünya temalı fantezi kurgularının yarattığı emsaller göz önüne alınırsa, bu durum kafadan çatlak damgası yemesine zemin hazırlardı. Şimdiye kadar söylediklerinin sonuçlarına bakınca, doğruyu söylemenin ciddi bir risk taşıdığını hissediyordu.
“O kadar derin düşünmene gerek yok, biliyorsun değil mi? Bahsedemeyeceğin bir şeyse, daha fazla üstelemem.”
Subaru’nun ne diyeceğini bilemeyip kıvrandığını gören kız kendi çıkarımını yaptı ve onu sıkıştırmadı. Kızın bir bakıma yine imdadına yetişmiş olması karşısında Subaru yüzünü buruşturdu, kendini büsbütün işe yaramaz hissetti.
“Ama… sahiden de durum hiç parlak görünmüyor,” diye mırıldandı kız; bu kez sesi daha cılızdı, yüzüne gölgeler düşmüştü.
“…” Kızın hissettiği çaresizliği artık gizleyemediğini gören Subaru’nun içinde cılız bir alev parıldadı. “Ben aptal mıyım neyim? Gerçi öyleyim, aptalın tekiyim. Ne yapıyorum ki ben bunca zamandır…”
Tam karşısında hayatını kurtaran kız duruyordu. Ona borcunu ödeyebilmek için yardım teklif etmemiş miydi? Durum buysa, kıza zerre kadar faydasının dokunmamasını neyle açıklayacaktı peki?
“Subaru?”
Subaru’nun aniden susup dertli görünmesi üzerine kız başını eğerek şaşkınlıkla ona baktı. Bu hareketle gümüş saçlarının omzundan aşağı dökülüşünü izleyen Subaru, kafasını olanca gücüyle çalıştırmaya başladı.
O serseriler onu tekmelerken hırsızın o sokaktan nasıl koşup geçtiğini hatırlamaya çalıştı. O ânı zihninde canlandırarak kullanabileceği bir şey, en ufak bir kırıntı bulması gerekiyordu…
“Sana sormak istediğim birkaç şey var, olur mu?”
“Şey… olur, tabii. Sorabilirsin.”
“Sağ ol. Birkaç kez bahsettiğini duydum sanırım; burası her ne ülkesindeysek onun başkenti… değil mi? Yani kralın kalesinin bulunduğu şehir ve bayağı büyük bir yer, doğru mu?” diye sordu Subaru, daha önce kızla yaptığı konuşmanın parçalarını hatırlayarak.
Subaru sorusunun kulağa garip geldiğinin farkındaydı ama kız sözünü kesmedi, sadece başını sallayarak onayladı.
“Demek ki bu koca şehirde, hırsızlık yaparak geçindiği anlaşılan bir kız var. Üstündekilere bakılırsa durumu pek parlak sayılmazdı… Şimdi, çok bariz gelebilir ama böyle insanların yaşadığı bir yer olmalı.”
“…”
“Buralarda suçun kol gezdiği bir bölge ya da gecekondu mahallesi gibi bir yer var mı…? Çalınan malları bağlantıların olmadan paraya çevirmek zordur, bu yüzden öyle bir yere dönme ihtimali çok yüksek bence.”
Hırsızın görüntüsü zihnine kazınmış olan Subaru, kızı tepeden tırnağa analiz etti ve hipotezini oluşturmak için fantastik kurgular hakkındaki tüm bilgisini kullandı.
“Bu yüzden amaçsızca dolanmaktansa orayı hedeflersek şansımızın daha yüksek olacağını düşünüyorum ama… Ne oldu?”
“Şaşırdım sadece. Kafan sahiden de iyi çalışıyormuş.”
“Şey, mantıklı bir çıkarımdan ziyade, Orta Çağ fantezilerinde sıkça rastlanan bir temadır aslında ama… hakkımda iyi düşünmen için bu kadarı yetiyorsa önümde daha uzun bir yol var demektir…”
Subaru böyle karşılık verse de kızın övgüsü pek bir hoşuna gitmişe benziyordu.
Subaru ne kadar utandığını belli etmemek için başının yanını kaşırken, kız art arda başını salladı. “Senin planına göre hareket edeceğiz. Ana caddeye dönelim ve tarif ettiğin gibi bir yer bilip bilmediklerini insanlara soralım.”
“Zaten fazlasıyla geç kaldık. Acele edip yola koyulalım.”
Subaru ile kız birbirlerine bakıp baş salladıktan sonra ara sokaktan çıkıp ana caddeye doğru yöneldiler. Ancak tam soru sorabilecekleri kalabalık bir nokta aramaya başlayacakları sırada Subaru’nun aklına bir şey geldi.
“Aklıma geldi de… Kedinin adını öğrendim ama sen bana adını hiç söylemedin sanki, ha-ha.”
Subaru bunu şimdi açmanın pek sırası olmadığını düşünse de kızın gözleri şaşkınlıkla biraz irileşti. Sonra gözlerini kapattı ve birkaç saniyelik sessizliğin ardından konuştu…
“…Satella.”
“Efendim?”
Kızın sessizliği yüzünden bir pot kırdığını düşünmeye başlayan Subaru, bu fısıltılı cevaba biraz geç tepki verdi.
Bunun üzerine kız yüzünü Subaru’dan çevirip devam etti:
“Bir soyadım yok, o yüzden bana sadece Satella diyebilirsin.”
Sesinde zerre duygu yoktu. Takındığı tavır yüzünden, sanki adını vermiş olsa da ona bu isimle hitap edilmesini istemiyor gibiydi. Kendini “Satella” olarak tanıtan bu kız, hareketleriyle Subaru ile arasına daha önce hiç olmadığı kadar mesafe koyuyordu.
Ona adıyla hitap etmektense bir soyadıyla seslenmeyi zaten daha rahat bulacağını düşünen Subaru, bu ismi kesinlikle kullanamayacağını hissetti. Şimdilik, bir çıkış yolu arayan Subaru kızın adını anmaktan tamamen kaçınmaya ve sadece zamirler kullanmaya karar verdi.
Kenardan Subaru ile kızın konuşmasını izleyen Puck, kızın gümüş saçlarının arasına geri süzülmeden önce tek bir laf etti.
“…Bu kadarı da fazla zevksizce ama,” diye mırıldandı; gerçi sesi Subaru bir yana, kızın kulağına bile ulaşmamıştı.
7
Kalabalığın uğultusunu rehber edinen Subaru ve Satella, bulundukları ara sokaktan geri yürüyüp yaklaşık on dakika sonra ana caddeye vardılar.
Bakışlarını bir o yana bir bu yana çeviren Subaru ilk önce kime soru sormaları gerektiğini araştırırken, yanında duran Satella kolunu çekiştirdi.
“Baksana Subaru…”
Subaru dönüp Satella’ya baktığında, kızın caddenin karşı tarafındaki bir şeye gözlerini diktiğini gördü. Subaru da aynı yöne baktı ve Satella’nın neye baktığını anladı.
İçimden bir ses hiç iyi şeyler olmayacağını söylüyor, diye düşündü.
Satella yüzünde ciddi bir ifadeyle devam ederek Subaru’nun korkularını perçinledi.
“…Sence o çocuk kaybolmuş olabilir mi?”
Bu planda ters gidebilecek onca şey arasından, sonuncusu da nihayet baş göstermişti.
“…Şey, yani…”
Subaru’nun gün boyunca keşfettiği birkaç şeyden biri de yanında duran bu gümüş saçlı kızın iflah olmaz derecede iyi kalpli biri olduğuydu. Fakat ister bir lanet yüzünden olsun ister başka bir nedenden, bunu kendisi asla kabul etmiyordu.
Subaru derin bir iç çekti. “Bir sakinleşelim önce.”
“Biz burada oyalanırken kalkıp bir yere giderse ne yapacağız peki?! Hemen gidip onunla konuşmalıyız…”
“Bak, bu iyiliğin harika bir erdem ve bizzat ben de bu iyilik sayesinde kurtulduğum için bunu söylemeyi hiç istemezdim ama şu an ne durumda olduğunun farkında mısın acaba?”
Satella’nın baktığı yerde, caddenin karşısındaki binaların yakınında küçük bir kız çocuğu duruyordu. Omuz hizasındaki kahverengi saçlarıyla çok tatlı görünen, taş çatlasa on yaşlarında bir kızdı. Gülümseyecek olsa etrafındakiler de muhtemelen ona gülümsemeden edemezdi; ne var ki şu anda gözleri endişeyle doluydu ve ha ağladı ha ağlayacaktı.
Satella’nın tahmininin doğru olma ihtimali muhtemelen yüzde seksen ya da doksandı. Subaru da bundan emindi ama…
“Benim çuvallamalarımın da payı var gerçi ama senden eşyanı çalan hırsız bizden gittikçe uzaklaşıyor. Burada biraz daha vakit kaybedersek, onu yakalayana kadar eşyayı çoktan satmış olabilir ve o zaman onu geri almamızın hiçbir yolu kalmaz.”
“Muhtemelen haklısın… ama…”
“O zaman…”
Kızı öylece bırakıp gitmek kesinlikle vicdan azabı verirdi ama etraftaki bunca insan varken başka birinin ona yardım etme ihtimali yüksekti. Diğer yandan Subaru ve Satella’nın zamanı kısıtlıydı ve aramalarına devam edebilmek için bilgi toplamaları gerekiyordu.
Nasıl düşünürse düşünsün, şu anki planları o küçük kıza yardım etmekten önce gelmeliydi ama…
“Görmüyor musun Subaru? Baksana, ağlıyor.”
“…”
“Bana katlanmak istemiyorsan hiç sorun değil. Her şey için teşekkürler Subaru. O küçük kıza yardım ettikten sonra… gerisini tek başıma hallederim.” Subaru söyleyecek söz bulamazken, Satella kararını çoktan vermiş gibi görünüyordu. Konuşma tarzı Subaru’nun onu anlamadığını ya da ondan bıktığını değil, aksine kendi mantıksızlığına ayak uydurmak zorunda bıraktığı için suçluluk duyduğunu hissettiriyordu.
Satella, gümüş saçları arkasında dalgalanarak sokağın karşısına, küçük kızın durduğu yere doğru koştu. Yaşlı gözlerle yere bakan kız, yanına aniden birinin geldiğini fark etti. Başını kaldırdığında gözlerinde bir umut ışığı parıldadı; muhtemelen aradığı kişinin onu bulduğunu sanmıştı.
“Aradığın kişi olmadığım için özür dilerim,” dedi Satella, gözleri şaşkınlıkla büyüyen kızla konuşmak için diz çökerken.
Fakat o gözlerdeki duygu rahatlama değil, korkuydu. Bir yabancının onunla konuşmasının yüreğini korkuyla sindirdiğini uzaktan bile anlamak mümkündü.
“Rahatsız ettiysem kusura bakma ama annenle baban nerede? Yanında değiller mi?”
Satella kızın korktuğunu fark etmiş gibiydi; sesi Subaru’nun şimdiye kadar duyduğu en şefkatli tondaydı. Ne var ki bu şefkat, anne babasını gözden kaybedip ne yapacağını bilemez halde titreyen kıza ulaşmaya yetmedi.
“Şey… Im… Lütfen ağlama. Sana zarar verecek bir şey yapmam, tamam mı?”
Satella, kızın kalbi ona tamamen kapanmadan önce aralık tutmaya çalıştı ama pek işe yaramadı; küçük kız sadece başını iki yana salladı. Gözlerinde biriken yaşlar taşmak üzereydi ki…
“Şimdi gözlerinizi bu muhteşem, tırtıklı on yenlik madeni paraya dikin!”
“Ha?” dedi Satella, araya giren ani sesle irkilerek. Başını kaldırdığında gri eşofmanıyla Subaru’yu gördü.
Subaru önce Satella’nın bu tepkisine hafifçe gülümsedi, ardından tebessümünü küçük kıza yöneltti. Bu ani davetsiz misafir kızı da şaşırtmıştı. Subaru ardından sağ elini kızın önüne uzattı.
“Sağ elimdeki bu parayı görebiliyor musun? Kesin görüyorsundur! Pekâlâ, şimdi onu sımsıkı sıkacağım. Aynen şöyle… Sıkı sıkı sıkı…”
“Dur bir dakika Subaru… Ne yapıyorsun sen…?”
“Ve bir de bakın ne göreceksiniz!”
Subaru, Satella’nın sözünü kesmesini görmezden gelerek, tırtıklı on yeni tuttuğu yumruğunu ikisinin de görebileceği şekilde sonuna kadar açtı. Bunu yaptığında, elinde olması gereken para yok olmuştu.
“Vay canına! Sıktığım para kaybolmuş! Nereye kaçmış olabilir ki acaba…?”
Küçük kız birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve Subaru’nun sağ eline pürdikkat baktı; ancak elinin tersine de ayasına da baksa nafile, parayı bulamadı. Kızın bu tepkisinden cesaret alan Subaru başını salladı, ardından sol elini uzatıp parmaklarını nazikçe kızın saçlarının arasından geçirdi.
“Şuna da bakın! Demek para buraya saklanmış.”
Küçük kız parayı Subaru’nun sol parmakları arasında görünce donakaldı.
Numarayı çözemeyen Satella’nın da kafası en az onun kadar karışmıştı.
Subaru ikisinin önünde gösterişli bir reverans yaptı ve ardından tırtıklı on yeni küçük kızın avucuna bıraktı.
“Bunu sana hediye ediyorum, sende kalabilir. Özel bir paradır, ona iyi bak, tamam mı?”
Subaru, küçük kızın parayı göğsüne bastırıp hevesle başını sallayışını gülümseyerek izledi.
O sırada Satella parmağıyla Subaru’nun böğrüne dürttü. “Baksana Subaru…”
“Bana öyle bakma. Tamam, az önce söylediklerim biraz ağırdı, kabul ediyorum ama…”
“Nasıl yaptın onu?”
“Ha, onu mu diyorsun? Neden yaptığımı değil de numaranın sırrını mı merak ettin yani?”
Subaru, fazlasıyla meraklı görünen Satella’ya numarayı daha sonra açıklayacağına söz verdi; ardından on yenlik paraya büyük bir merakla bakan küçük kıza döndü. Görünen o ki Subaru’nun müthiş sihri kızın endişesini yatıştırmaya yaramıştı. Subaru diz çöküp birkaç soru sorduğunda, kız hızlı ve net bir şekilde cevap verdi.
“Anladım. Demek annenden ayrı düştün ha. Merak etme, hiç merak etme. İşini ağabeyinle ablana bırak. Hemen buluruz onu!”
Subaru kızın başını bir kez daha okşadıktan sonra elini uzattı; kız da ufak bir tereddütten sonra elini tuttu. Olanları izleyen Satella’nın gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Buna amma alışkın görünüyorsun… Subaru, yoksa senin mesleğin çocuk terbiyeciliği mi?”
“Lafı böyle cımbızlayınca kulağa çok ama çok fena geliyor! Ayrıca hayır. İşsizim ben.”
Teknik olarak Subaru, öğrenci olmak gibi inanılmaz kullanışlı bir sıfata sahipti. Ancak son zamanlarda okula gitmediği ve özellikle de şimdi başka bir dünyaya çağrıldığı düşünülürse, kendine bu unvanı yakıştırmaya pek hakkı olduğunu hissetmiyordu.
Ama her neyse…
“Eee, ablası, bu yalnız küçük kızın diğer elini de sen tutmaya ne dersin? Yeni bir dosta daha ihtiyacı var gibi,” dedi Subaru göz kırparak. Küçük kız da Subaru’nun tutmadığı diğer elini Satella’ya doğru uzatmıştı.
Satella bir an şaşırıp nefesini tuttu, ardından rahat bir nefes verip küçük kızın elini kavradı. “Pekâlâ. Sakın korkma. Gerisini ablana bırak. Annini kesinlikle bulacağız, tamam mı?” dedi Satella, sessizce başını sallayan küçük kıza gülümseyerek.
Subaru ve Satella kızı aralarına alıp yol gösterdiler ve üçü birlikte insan selinin arasından ana cadde boyunca ilerlemeye devam etti.
“Şu halimize baksana, sence de bizi görüp çocuklu genç bir çift sananlar çıkmaz mı? Ne utanç verici ama!”
“…Ha? Hüsnüzanla baksam bile kimsenin o kızla senin abi kardeşten başka bir şey olduğunuzu düşüneceğini sanmıyorum…”
“Bunun buz gibi bir espri mi olduğunu, yoksa gerçekten öyle mi anladığını kestiremiyorum!”
Satella ile Subaru konuşmaya devam ederken, aralarındaki küçük kızın yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı.
8
Neyse ki, belki de grup olarak fazlasıyla dikkat çektiklerinden, küçük kızın annesini bulmaları uzun sürmedi. Bu durumda sadece Subaru değil; gümüş saçları ve olağanüstü güzelliğiyle Satella da göze çarpıyordu.
“Çok ama çok teşekkür ederim!”
Kızın annesi evladına kavuşunca Subaru ve Satella’ya defalarca teşekkür etti; onlar ise gülümseyip sanki lafı bile edilmezmiş gibi davrandılar.
Küçük kız annesiyle birlikte uzaklaşırken dönüp dönüp el salladı, Subaru ile Satella da ona karşılık verdi. Subaru, hemen yanında durup kıza el sallayan Satella’ya baktığında yüzünde aydınlık ve neşeli bir ifade gördü.
“Şimdi, bu işle epey vakit kaybettik gibi geliyor bana ama acaba ablamızın bu konuda söyleyecek nesi var? Eminim bunu da amaca giden yolda bir araç olarak göstermenin bir yolunu bulur!” dedi Subaru yapmacık bir edayla parmak şıklatarak ve Satella’nın aşırı yufka yürekliliğiyle dalga geçerek.
Elbette onu gerçekten eleştirmiyordu; daha ziyade takılıyordu. Ne de olsa Satella, Subaru ile karşılaşmasının neden faydalı olduğuna dair o kadar dolambaçlı bir bahane uydurmuştu ki, şimdi ne diyeceğini merak ediyordu.
“…Çok basit.” Subaru’nun takılmasına karşılık Satella gülümsedi. “Artık aramaya devam ederken moralimiz yüksek olacak.”
“…”
“Nişanımı geri alsaydık bile, o kıza yardım etmediğim için kesin pişman olurdum. Sence de hem kıza yardım edip hem de nişanımı geri almak daha iyi değil mi?”
Satella bunu sırf kendi umudunu yüksek tutmak için söylüyor gibi görünmüyordu. Öyle içi ferahlamış bir hali vardı ki muhtemelen buna gerçekten inanıyordu.
Böylesi bir cevap karşısında Subaru gerçekten ne diyeceğini bilemedi. Bu kız hakkındaki fikrini yeniden gözden geçirmesi gerekecekti.
O sadece fazla iyi niyetli olduğu için sonunda hep elindekileri kaybeden tiplerden değildi; aynı zamanda her şeye birden sahip olmak isteyen biriydi.
“Anladım. Haklısın. Senin bu çabuk kararın sayesinde, ‘Tabii, o endişeli ve ağlayan küçük kızı tek başına, kaybolmuş halde yüzüstü bıraktık ama nişanı sağ salim geri aldık ya, yaşasın!’ demek zorunda kalmayacağız.”
“Yahu olayı amma da karamsar bir şekilde dile getirdin,” dedi Satella kaşlarını çatarak; ardından bir şey hatırlamış gibi ona dik dik baktı. “Ama onu geç de… Sen bana neden yardım ettin? Kıza yardım etmeme karşıydın sanıyordum Subaru.”
“Sihirbazlık yeteneklerimi sergilemek istedim sadece! …Ki bu tabii ki koca bir yalan. Daha önce söylememiş miydim? Günlük sevabımı işleyip cennete gidebilmek için nişanını bulmana yardım edeceğim.”
“Ama kıza yardım ettiğine göre, bugünkü sevap kotanı doldurmuş sayılmaz mısın?”
“Çok sağlam bir argüman! Ama yani, günde bir taneyle sınırlı değilim ya. Daha fazlasını da yapabilirim. O yüzden hazır el atmışken yarınınkini de bugünden aradan çıkarıyorum! Hatta bütün haftayı peşin peşin halletmeyi planlıyorum!”
Subaru, bu “günde bir iyilik yap” mantığının asıl amacından saptığını hissediyordu ama yine de kendini savunmaya çalıştı. Satella ise şaşkınlık içinde öylece kalakaldı.
“Subaru… Bu gidişle, bu karakterle bir gün elinde avucunda ne varsa kaybedeceksin.”
“Bunu dünyada en son söyleyecek kişi sensin!” diye bağırdı Subaru lafı ona iade ederek; fakat Satella sadece kafası karışmış bir halde başını yana eğdi.
Belli ki cidden anlamamıştı. “Sen gerçekten iyi bir çocuksun, değil mi?”
“Bana senden küçükmüşüm gibi davranman biraz canımı sıkıyor açıkçası. Birçok insanın Doğu Asyalıları yaşından küçük sandığını biliyorum ama aramızda öyle pek bir yaş farkı olamaz, değil mi?”
Subaru kabataslak bir tahminle Satella’nın on yedi ya da on sekiz yaşlarında göründüğünü düşünüyordu. Kendi yaş grubundakilere kıyasla erken doğmuş olduğunu hesaba katarsak Subaru on yedi yaşındaydı ve kızın kendisinden daha küçük olabileceğini bile aklından geçiriyordu.
Fakat buna karşılık Satella menekşe rengi gözlerini hafifçe kısarak, “Kaç yaşında olduğumu düşünüyorsan düşün, pek yaklaştığını sanmıyorum… Ne de olsa ben bir yarı elfim,” dedi.
“…”
Subaru’nun dili tutuldu. Onun bu tepkisini gören Satella’nın gözlerinden karmaşık birçok duygu gelip geçti. Sonunda yüzüne oturan duygu, kabulleniş ve çaresizliğin tarif edilemez bir karışımıydı.
“Anladım. Bu kadar tatlı olmana şaşmamalı. Sonuçta fantezi dünyalarında elflerin daima güzel olması adettendir.”
"…Ha?"
Subaru, Satella’nın yarı elf oluşuyla ilgili kendi çıkarımını yaptıktan sonra nihayet başını salladı. Satella ise birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Beklentileri fena halde boşa çıkmıştı.
“Hı? Ne oldu?”
“Bir şey olduğu yok, sadece… Yani… Ben bir yarı elfim ve…”
“Evet… İlk seferinde duydum.”
Satella’nın neye takıldığını anlayamayan Subaru’nun aklına verecek başka cevap gelmemişti ama Satella’nın tepkisi oldukça dramatik oldu.
“…Ah.”
Satella boğazından garip bir ses çıkardı; ardından aniden Subaru’dan dönüp en yakın duvara yöneldi, yanına çöktü ve gümüş saçlı başını ellerinin arasına aldı.
Böylesine akıl sır ermez bir tepki karşısında Subaru ne diyeceğini bilemedi.
“Al sana!”
“Ah! Neydi şimdi bu be?!”
Her zamanki gibi kafasına göre girip çıktığı anlaşılan gri kedi, havalı bir dövüş hamlesini canlandırırmışçasına patisiyle Subaru’nun suratına bir yumruk indirmişti.
Puck mırıldandı ve Subaru’ya vurduğu patisiyle bıyıklarını sıvazladı. “Ne bileyim, içimde bastıramadığım yoğun bir hırs hissettim, dışarı vurmasam olmazdı.”
“Tek sebep buysa, bana büyük bir haksızlık yapıldığı hissinden kurtulmam zor olacak; ama yumruğun yumuşacık ve pofuduktu, o yüzden seni affediyorum.”
“Aslında sana pek kızgın sayılmam. İlle bir şey söylemem gerekirse, tam tersi olduğunu söylerdim.”
“Tam tersi mi?” dedi Subaru şaşkınlıkla.
“Evet, tam tersi,” dedi Puck başını sallayarak.
Fakat Subaru, Puck’ın bununla ne demek istediğini soramadan Satella geri döndü.
Gümüş saçlarının uçlarını parmaklarına dolayan Satella, Subaru’ya dik dik baktı.
“Subaru, sen tam bir… ahmaksın.”
“Artık kimse ‘ahmak’ lafını kullanmıyor bile, ayrıca hakaretini hak edecek ne yaptım ben?”
“Hıh. Anlamıyorsan o senin sorunun. Daha da önemlisi, aramamıza devam etmeliyiz.”
Satella’nın bu mantıksız tavrının arkası gelmeden konu kapanınca Subaru’nun canı sıkıldı; fakat Satella daha cana yakın ve samimi davranmaya başlayınca bu sıkıntı uçup gitti. Subaru tavrındaki bu ani değişimin sebebini hâlâ anlayamamıştı ama düşünmesi gereken daha önemli şeyler vardı.
“Neyse, şu kayıp küçük kız meselesi acı bir gerçeği yüzümüze vurdu—bir şeyler aramak için bu şehir biraz fazla büyük değil mi sence de?”
“Lugunica’nın başkenti sonuçta. Ülkenin en büyük şehri. Yanlış hatırlamıyorsam burada yaklaşık… üç yüz bin kişi yaşıyor ve bir o kadarı da gelip geçiyor.” Satella, Subaru’nun sorusunu detaylıca ve sesinde hafif bir gururla yanıtladı.
“Anladım, anladım. Üç yüz bin kişi ha. Bayağı çokmuş… Ezberden aktardığın bilgiler için sağ ol.”
“Iıh…” diye mırıldandı Satella. Görünüşe göre Subaru tam üstüne basmıştı.
Subaru bu yeni bilgiyi Lugunica’nın başkentini zihninde canlandırmak için kullanmaya çalıştı. 300.000 kişilik bir nüfusa sahipse, orta çağ fantezi dünyasındaki bir şehir için epey büyüktü. Elbette bu sayı sadece şehirde yaşayanları yansıtıyordu; yani gezgin tüccarlar ve maceracılar da eklendiğinde, herhangi bir andaki insan sayısı muhtemelen bundan çok daha fazlaydı.
Subaru yolun kenarından gelip geçen onca insanı izlerken, tek bir toplulukta bu denli bir çeşitliliğin toplanmış olmasına bir kez daha hayret etti. Yarı insanlar, yarı canavarlar ve sıradan insanlar birbirine karışmıştı; burası adeta farklı ırkların erime kazanı gibiydi.
Ara sokaklarda neredeyse bir saat boyunca kaybolmuş olmaları da öyle sadece gülünüp geçilecek bir durum değildi hani.
Bölge o kadar büyük ve yollar o kadar karmaşıktı ki gerçekten de yollarını kaybetmişlerdi.
“Başka bir deyişle, artık hata yapma lüksümüz yok. Hırsıza şimdiden büyük bir avantaj sağladık, bir kez daha takılıp kalırsak iş işten geçmiş olacak. O yüzden bir sonraki adımımızı dikkatli seçelim.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Öyle bir plan olmadan sağa sola koşturursak hiçbir sonuç elde edemeyiz. Mesela nişanının çalındığı yere geri dönersek insanlardan daha fazla bilgi koparabiliriz. Olan biteni gören var mıydı?”
“Aslında… galiba vardı.” Satella bir şey hatırlamış gibi elini ağzına götürdü ve durumu Subaru’ya anlattı.
Satella’nın dediğine göre nişanı güpe gündüz, kalabalığın tam ortasında çalınmıştı. Durum buysa, hırsızlık cüretkâr bir hareketti; fakat Subaru önündeki caddedeki kargaşaya bakınca, hırsız açısından bunun illaki kötü bir karar olmadığını düşündü. İnsan ne kadar çoksa, kalabalıkta kaybolmak o kadar kolay olurdu.
“Senden nerede çalındığını hatırlıyor musun?”
“Evet, sanırım… bu taraftaydı.”
Subaru caddede Satella’yı takip etti. Pek çok farklı türden insanın oluşturduğu hareketli kalabalığın karmaşasında ilerlerlerken Subaru, mesafe ve yön duygusunu tıpkı az önce labirent gibi ara sokaklarda gezinirken olduğu kadar çabuk kaybettiğini hissetti. Sanki artık nereye yürüdüğüne dair en ufak bir fikri kalmamıştı. Bulundukları yer daha önce hiç görmediği bir yer olması gerekirken, Subaru burayı sanki daha önce görmüş olduğuna dair garip bir hisse kapıldı ve bu his bir türlü peşini bırakmadı.
“Dur bir dakika. Yok artık, ben burayı kesinlikle daha önce gördüm.”
Satella’nın onu getirdiği yeri görünce yanağını kaşıdı ve yarım bir tebessüm takındı.
Satella’nın nişanını çaldırdığı yer, Subaru’nun bu dünyaya çağrıldığı sokak köşesinin ta kendisiydi.
“Burası kafam o kadar karıştığı için boş bir sokakta gidip kafamı toparlamaya karar verdiğim ve sonra da serseri A, B ve C ile karşılaştığım yer…”
Yaklaşık iki saat önce olanları hatırlayan Subaru, bazen bu kadar inanılmaz tesadüflerin gerçekten yaşanabildiğini kendi kendine düşündü.
Eğer öyleyse, şansı yaver gitmişti. Konuşabilecekleri biri vardı aklında.
“İşte durum bundan ibaret. Ben de kıza ‘Bana bırak!’ dedim ve seni görmeye buraya geldim, Meyveci Amca.”
Subaru kendi etrafında dönüp ana yolun kenarındaki bir meyve dükkânının sahibini işaret etti. Dükkânı süsleyen meyveler taptazeydi ve sadece onlara bakmak bile ağzını sulandırmaya yetiyordu.
“…Ne, yine mi sen? Müşteri bekliyordum ben, Züğürt Efendi,” dedi dükkân sahibi, her gün müşterilerle muhatap olan birine hiç yakışmayan soğuk bir bakışla.
Adam bandana takmıştı ve oldukça kaslıydı. Sert bir yüz ifadesi ve derinden gelen, tehditkâr bir sesi vardı.
Bunun tuzu biberi olarak, yüzünün sol tarafından aşağı inen ve muhtemelen bir tür bıçağın eseri olan beyaz bir yara izi taşıyordu. Nereden bakarsanız bakın, saygın ve kanunlara saygılı bir vatandaşa benzer tarafı yoktu.
Zaten bir meyve dükkânının tezgâhı arkasında olması da tam bu yüzden insanı bu kadar şaşırtıyordu.
“Aman be amca, bu kadar soğuk olma. Çok değil, az önce bana bayağı iyi davranıyordun.”
“Müşterisin sandım da ondan. Yanında metelik olmadığını bilseydim, tıpkı şimdi yapacağım gibi seni daha önce kapı dışarı ederdim.”
Subaru kırk yıllık dostlarmış gibi davranmaya çalışıyordu ama dükkân sahibi buna hiç prim vermiyordu. Sanki sinek kovalar gibi elini salladı.
“Hadi ama,” diye iç çekti Subaru omuzlarını düşürerek. “Bana böyle davranmak istediğine emin misin? Buraya son gelişimden bu yana değiştiğimi fark etmedin mi?”
“O ne demek öyle?” dedi dükkân sahibi, Subaru burun deliklerini şişirip muzaffer bir ifade takınınca nasıl tepki vereceğini bilemeyerek.
Subaru yana çekilip arkasında duran Satella’yı göstermek için iki elini birden açtı.
“Şuna bir bak! Yanımda birini getirdim! Beş parasız olduğumu öğrenince beni kovaladın ama dükkânının müdavimi olabilecek potansiyelde birini getirmişken ne diyorsun bu işe bakalım?!”
“Şey, Subaru…? Sen böyle heveslenmişken hevesini kırmak istemem ama benim de yanımda hiç para yok.”
“Ha, ne, ciddi misin? Başkentte ikimizin arasında tek bir kuruş bile olmadan mı fink atıyorduk yani?!”
Dükkân sahibi dükkânındaki bu iki züğürde bakarak derin bir iç çekti.
“Eee? Tek dilenci ikiye katlandığına göre, ne diyecekseniz deyin de bitsin.”
“Şey, aslında bir şey arıyoruz da, en azından bir bizi dinleyebilir misin diye soracaktım?”
“Ben de sizle uğraşacak vaktim yok demeye getiriyordum zaten! Lafın tamamını söyletmeyin!” diye kükredi dükkân sahibi.
Subaru kulak zarlarının ciddi bir hasar aldığını hissetti.
“B-bu pek iyi bir fikir değildi galiba, değil mi?” dedi Satella, Subaru’nun kolunu çekiştirip geriye sinerek.
Hiçbir şey satın almadan yardım istemenin epey bencilce olduğu doğru olabilirdi ama bu durum, bir şey alacak paraları olmadığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Tam Subaru adamdan laf alabilme ümidini kesmek üzereydi ki bir ses duydu.
“Aaa? Siz… az önceki ikili değil misiniz?”
Subaru ve Satella arkalarını döndüler. Tam karşılarında uzun kahverengi saçlı bir kadın duruyordu. İkisinin de daha önce gördüğü biriydi bu; ne de olsa kadın yalnız değildi. Elini tuttuğu küçük kız, onları gördüğüne çok sevinmiş gibi görünüyordu.
“Biziz ama… sizin burada, böyle bir yerde ne işiniz var? Buradaki tek kişi bu taş kalpli, korkunç suratlı adam.”
“Ha-ha… Burası kocamın dükkânı, bir uğrayıp selam vereyim demiştim.”
“Kocanın dükkânı mı?”
Subaru ve Satella birbirlerine baktılar, ardından bakışlarını dükkânın içine çevirip kollarını kavuşturmuş duran yara izli adamın üzerinde sabitlediler.
“Amca… Sen bu kadının kocasını öldürüp dükkânlarına çöktün falan değil, değil mi?”
“Ne saçmalıyorsun sen be? Burası benim dükkânım, o da benim karım!”
Subaru şaşkınlık içinde, nasıl tepki vereceğini pek bilemez halde tebessüm eden kadına tekrar baktı. İnce hatlara ve nazik bir tavra sahip güzel bir kadındı. Bu kadın ve şu sert çehreli adam ha? Kesin bir yanlışlık olmalıydı.
Kadını tehdit ediyor falan olmasın sakın? diye düşündü Subaru endişeli bir bakışla. Ancak Subaru’nun kaba varsayımına rağmen, annesinin elini tutan küçük kız Subaru’nun yanından hızla geçip dükkân sahibine doğru koştu; adam da ona sarılıp kucağına aldı.
“Vay canına, şuna da bak! Ne kadar da heyecanlısın sen öyle. Söyle bakalım, bu iki meteliksiz dilenciyi tanıyor musun?”
“Dilenci mi? Bey, öyle deme insanlara!”
Kocasının sert sözlerini duyan kızın annesi kaşlarını kaldırıp kocasını azarlamaya başladı. Ardından kendisinin, kızının, Subaru’nun ve Satella’nın nasıl bir araya geldiklerini anlattı.
Olanları dinledikten sonra dükkân sahibi kızını yere indirdi.
“Kusura bakmayın. Kızımı kurtaran insanlarla konuşmanın yolu bu değildi. Lütfen beni bağışlayın.”
“Ah, kafana takma. Yani, üzerimizde hiç para olmadığı doğru sonuçta, hem…”
“Aynen öyle, moruk! Umarım yaptıkların hakkında uzun uzun düşünür…sün… Şey… O sevimli yüzün şu an epey korkutucu görünüyor.” Satella’nın attığı bir bakış Subaru’yu anında susturdu.
Hemen ardından küçük kız elini Satella’ya doğru uzattı. Elinde kırmızı bir çiçek şeklinde küçük bir süs vardı. Satella nefesini tuttu; biraz da tedirgin bir ifadeyle bir süse, bir kıza baktı.
“Lütfen, al onu,” dedi annesi, Satella’nın sırtına hafifçe dokunup onu cesaretlendirerek. “Kızım sana kendi tarzında teşekkür etmek istiyor.”
Satella hafifçe başını salladı, ardından çiçek süsünü kızın elinden alıp beyaz pelerininin sol göğsüne taktı ve küçük kızın görebilmesi için diz çöktü.
“Teşekkür ederim. Çok beğendim.”
Subaru, Satella’nın yandan ışıldayan gülümsemesini izlerken gözlerini ondan alamadı. Bu gülümsemeyi gören küçük kız kızarıp başını çevirdi; tüm bunları izleyen dükkân sahibi ise boğazını temizledi.
“Kızımı kurtardınız. Size teşekkür etmek istiyorum. Ne isterseniz sorun.”
Sert yüzlü dükkân sahibi, kararlı bir baş sallamasıyla elinden gelen en iyi tebessümü takındı.
Satella şaşırdı ama sonra Subaru’ya dönüp gülümsedi; fakat bu az önceki gülümsemeyle aynı değildi. Bu, zafer kazanmış bir tebessümdü.
“Gördün mü, sana demiştim. Döne dolaşa sonunda bize yardımı dokundu işte!” dedi, sanki kaderin bu garip cilvesi tamamen kendi marifetiymiş gibi.
9
—Ana caddeden sadece bir sokak ötede olmasına rağmen hava kasvet doluydu.
Ortalık durgun ve sessizdi; etrafta insan izi bir yana, hiçbir yaşam belirtisi yoktu.
Subaru ve Satella’nın bulunduğu sokak ana caddeden pek uzak değildi ama az önceki o hengâme ve gürültü şimdi uzak bir rüya gibi geliyordu.
“O adamdan çalıntı malların gecekondu mahallesinde elden çıkarılıp satıldığını duyduk ama…” diye fısıldadı Subaru, onları güya gecekondu mahallesine götürecek sokağa göz gezdirirken, “…oraların havası da ortamı da, hatta insanlarının genel ahlakı da muhtemelen berbattır. Gitmek istediğinden gerçekten emin misin?”
“Nişanımın orada olabileceğini ilk öne süren sendin, üstelik o dükkânın sahibi de muhtemelen oradadır dedi…”
“Bunu söyledikten hemen sonra vazgeçmemizin daha iyi olacağını da eklediğini unutma,” dedi Subaru, meyve dükkânında söylenenleri ekşi bir suratla hatırlayarak.
Küçük kız ve annesiyle meyve dükkânında beklenmedik şekilde yeniden karşılaşıp bu tesadüfü lehlerine çevirerek değerli bilgiler edindikten otuz dakika sonra, Subaru ve Satella çalıntı malların çoğunun getirildiği söylenen o meşhur gecekondu mahallesinin girişindeydiler.
Sert yüzlü dükkân sahibi, Subaru ile Satella’nın kızına yardım ettiğini anlayınca onlara ısınmış ve dertlerini dinlemişti. Bu sayede gecekondu mahallesi hakkında bilgi alabilmişlerdi ama şimdi ikisi de tereddüt ediyordu.
“Bunu muhtemelen daha önce söylemeliydim ama yardım istesek daha iyi olmaz mıydı? Mesela polise sorsak ya da… sanırım bu durumda muhafızlar oluyor… Öyle insanlardan aramıza yardım etmelerini istesek ve onu bulmak için bir ekip yollasalar bu iş çok daha çabuk çözülürdü.”
“Olmaz.”
Satella, Subaru’nun önerisini anında geri çevirdi. Hatta öyle kesin bir dille reddetti ki Subaru şaşakaldı.
“Özür dilerim ama… olmaz. Hem muhafızların bu kadar küçük bir hırsızlık için harekete geçeceğini sanmıyorum, hem de… muhafızlardan yardım isteyemememin başka sebepleri var,” dedi Satella; dudaklarını sıkarak bir an duraksadıktan sonra yalvaran gözlerle Subaru’ya baktı. “Özür dilerim ama sebebini söyleyemem.”
Üstelemesini kesinlikle istemediğini anlayan Subaru, teslim olurcasına ellerini hafifçe kaldırdı. “Peki o zaman ne yapacağız? Sanırım sadece ikimiz kalarak da takım taktikleri uygulayabiliriz,” dedi ortamı neşelendirmeye çalışarak, hafif ve şakacı bir tonla.
“Beni unutmayın!” diye atıldı Satella’nın omzunda yeniden beliren Puck; patisiyle yüzünü silerken Subaru ile Satella’ya bakıyordu. “Ama artık öylece durup çene çalacak vaktimiz kalmadı. İki insan ve bir kediden oluşan o takım taktiklerini denemek isteseniz bile, benim süremin dolmasına sadece bir saat kadar kaldı.”
Puck gökyüzüne bakınca Subaru da onun bakışlarını takip etti ve sokağın iki yanındaki binaların arasından görünen göğün büyük kısmının maviden turuncuya döndüğünü fark etti. Gecekondu mahallesinin bu kadar karanlık ve iç karartıcı görünmesinin tek sebebi oradan yayılan o nemli, ekşi koku değildi. Gün batımı gitgide yaklaşıyordu; bu da elbette Puck’ın yakında sınırına ulaşacağı anlamına geliyordu.
“O yüzden gitseniz de geri dönseniz de bu kararı bir an önce verseniz iyi olur,” diye bitirdi Puck.
“‘Takım taktikleri’ ile ne kastettiğini bilmiyorum ama devam etmek zorundayız. Bu fırsatı kaçırıp nişanımın sonsuza dek ulaşılamaz hale gelmesini göze alamayız,” dedi Satella, Puck’a cevap vererek. Ardından Subaru’ya döndü. “Pekâlâ, gitmeye karar verdim ama… burada yaşayan insanlar muhtemelen kavgaya alışkındır, o yüzden eskisinden bile daha dikkatli olmanı istiyorum. Korkuyorsan burada dönmemi bekleyebilirsin.”
“Burada beklemek mi?! Beni ne kadar ödlek sanıyorsun sen?! Geliyorum! Musallat olmuş bir ruh gibi peşine takılacağım!”
“Yani önden gitmek istemiyorsun. Gerçi bu gerçekten, ama gerçekten işimi kolaylaştırırdı.” Subaru’nun kaçmaya can atan enerjik tavrı karşısında Satella bir kez daha iç çekti.
Subaru, Satella ile tanıştığından beri kıza hep sıkıntı verdiğini düşündü. Birkaç kez gülümsediğinde de sebebi Subaru değildi. Ne yazıktı. Olumsuz duygular sergilerken bile ne kadar tatlı göründüğü düşünülürse, bir gün kendisine de gülümserse bunun harika olacağını düşündü Subaru.
“Pekâlâ! Hadi yapalım şu işi! Neler yapabileceğimi sana göstermemin vakti geldi de geçiyor!”
“Birdenbire neye bu kadar heveslendin böyle? Burun deliklerinin içini görebiliyorum.”
“Kararlılık gösterisi sahnemin içine etmek için harika bir yoldu doğrusu! Sağ olasın!”
Daha başından hevesi kursağında kalsa da Subaru, hedefine doğru kararlılıkla ilerleyen bu kızın gerisinde kalmamak için kollarını savura savura adımlarını hızlandırdı.
10
Artık Subaru ve Satella, görevlerini tamamlamak için bir sonraki aşamaya, yani gecekondu mahallesine adım atmışlardı. Ve görünüşe göre başları epey ağrıyacaktı… Tabii, hiç beklenmedik bir karakterin çok ama çok işe yarayacağı anlaşılana kadar.
“Kim mi dersiniz? Ben! Evet, ben! Bilinmeyen bir sebepten ötürü, bu mahalledeki insanlar bana karşı acayip iyi! Bundan hangi meçhul değişken sorumlu acaba?! Çekicilik statüm sonunda yükseltildi mi yoksa?! Anaokulundan beri kendimi hiç bu kadar sevilmiş hissetmemiştim!”
Anaokulundayken Subaru epey sevimli bir çocuktu. Saçları uzundu ve sık sık kız sanılırdı. Şimdiki haline gelmesi sadece on küsur yıl sürmüştü. Zamanın akışı sahiden de acımasız ve affetmezdi.
“Eskisine göre bir şeyim mi değişti acaba? Yüzümde bir şey falan mı var?”
“Yani, yüzünde tekinsiz bakan gözlerin, küçük kulakların ve basık bir burnun var…”
“Tekinsiz gözler ve basık burun tarifini duymasam da olurdu!” diye tersledi Subaru, ardından başını öne eğdi.
Satella parmağını dudağına götürüp düşündü. “Hmm… Muhtemelen şu anki görünüşün ve üstün başınla alakalıdır. Toz toprak içindesin, hatta kan izleri bile var. Burada yaşayanların da hayatı zor, bu yüzden sana acıyıp iyi davranmaktan kendilerini alamıyor olmalılar…”
“Şu an kendimi görüntüm kadar berbat hissettirmeyi çok iyi başarıyorsun! Ama haklısın! Mantığa cuk oturuyor! Kahretsin!”
Ne derler, dertli dertlinin hâlinden anlar. Subaru’nun gecekondu mahallesinde beklenmedik bir şekilde sevilmesi harika olsa da Satella’nın sevilme oranı dibe vurmuş durumdaydı. Sebebi yine muhtemelen giyim tarzıyla alakalıydı.
“Deminki serseriler de benzer laflar etmişti ama sahiden de epey şık giyinmişsin, değil mi?”
“Sanırım fazla dikkat çekiyorum, değil mi…?” diye yanıtladı Satella; beyaz pelerininin kollarını aşağı çekerken gergin bir şekilde Subaru’ya bakarak.
Fakat güzel kıyafetlerinin sorun olduğunu kabul etse de asıl meselenin sadece kıyafetler değil, onları giyen kişinin kendisi olduğu gerçeğinden bihaber görünüyordu.
“Şey, size bir şey sormak istiyordum ama—”
“O da ne demek? Burası senin gibi süslü giyinenlerin fink atacağı yer değil küçük hanım, hadi naş, yıkıl karşımdan!”
Satella birinden yardım istemeye çalıştığında yine terslenerek geri çevrildi. Başarı oranının düşüklüğü hem güzel yüzünden hem de şık kıyafetlerinden kaynaklandığı için, durumun iki kat kötüleştiğini söylemektense “kötülüğün karesi” demek daha doğru olurdu. Yine de Subaru’nun ona kendisi gibi pislenmesini önermesi pek mümkün değildi.
“En azından pelerinini çıkarsan işler biraz daha kolaylaşabilir…” diye önerdi Subaru.
“…Biliyorum ama…” Satella pelerininin iki omzunu elleriyle sıkıca tuttu ama çıkarmadı. Subaru bu tepkiyi biraz garip bulsa da konuyu açmadı.
Satella başını öne eğerken, sol göğsüne iğnelenmiş kırmızı çiçek süsüne eliyle hafifçe dokundu. Satella’nın o süste teselli bulduğunu gören Subaru tebessüm etmekten kendini alamadı ve bu durum onun adına daha da çok çabalama isteği uyandırdı içinde.
Eğer Satella bunu tek başına yapamıyorsa, ilerleme kaydetmek için kendi pasaklı görüntüsünü kullanmaktan memnundu. Demek ki bir ara sokakta bir avuç serseriden dayak yemenin bile iyi bir yanı olabiliyormuş, diye düşündü Subaru. “Neyse, fazla dert etme. Sen bu işi bana bırak. Nasılsa emeklerimin meyvesi sayesinde yakında köşeye sıkıştıracağız onu, o yüzden suçlunun peşini bırakmayalım. Yani evet, benim emeklerimin meyvesiyle onu köşeye sıkıştıracağız! Haydi! Aramaya… devam!”
“Bir kerecik işe yaradığın için sevinmeni anlıyorum ama kendini böyle öne çıkarıp durman cidden çok ezikçe duruyor.”
Subaru cümlesindeki her duraksamada havalı olduğunu düşündüğü bir poz vermişti ama Satella öyle söyleyince sanki Bakın ben neler yapabiliyorum! der gibi zıp zıp zıplayan biri gibi görünmüştü.
Satella, daha önce onun hakkındaki fikrini yükselttiğine pişman olmuş gibi bir ifadeyle Subaru’ya dik dik baktı; Subaru ise sadece cılız bir tebessümle karşılık verdi.
Tanışalı iki saatten biraz fazla olmuştu ama böyle anlar sayesinde Subaru, Satella’yı sanki çok uzun zamandır tanıyormuş gibi hissediyordu. Ne var ki bu küçük fasıl, öncekilerden farklı bir sonla bitti.
“Özür dilerim ama artık sınırdayım,” dedi Puck halsizce, Satella’nın boynuna yaslanırken. Gri kürkü zayıf bir ışıkla parıldıyor, silueti her an yok olacakmış gibi bulanıklaşıyordu.
“Böyle yok oluşun biraz ölüyor gibi duruyor.”
“Değerli kızımı etrafında dolanan bu tekinsiz gözlü heriften korumak için normalden daha uzun süre dayanmaya çalıştım. Ama canımı dişime takınca yok olma vaktim geldiğinde böyle solup gidiyorum işte.”
“Çok ayıp! Ama sen bana bırak! Sen kaybolduktan sonra yanına hiçbir tekinsiz herifi yaklaştırmam!”
“Bir dakika, bu kaybolmadan önce seni yeryüzünden silebileceğim anlamına mı geliyor yani?”
“Hayır! Asla olmaz!” diye bağırdı Subaru, geriye çekilip kollarıyla kendini sararak.
“Şaka yapıyorum,” dedi Puck hafifçe kıkırdayarak.
Ardından Puck, göğüs cebinden yeşil bir ışıkla parıldayan bir kristal çıkaran Satella’ya baktı.
“Seni bu kadar zorladığım için özür dilerim Puck. Bundan sonrasını elimden geldiğince hallederim, sen sadece dinlenmene bak.”
Yeşil kristal, Satella’nın avucunda soluk bir ışıkla parıldamaya devam ediyordu. Mücevher denebilecek şeylerden farklı görünüyordu. Subaru’nun görebildiği kadarıyla buna en uygun kelime “kristal”di.
Puck, Satella’nın kolundan aşağı süzülüp kristale yaklaştı, ardından uzanıp küçük gövdesiyle ona sarıldı. Sonunda tekrar Satella’ya döndü.
“Bunu zaten bildiğinden eminim ama dikkatli ol ve kendini çok fazla zorlama. Bir şey olursa beni geri çağırmak için od’unu kullanmaktan çekinme.”
“Biliyorum, biliyorum. Çocuk değilim ben. Başımın çaresine bakabilirim.”
“Ondan pek emin değilim… Kıymetli kızım bu tür konularda beni hep endişelendirir. Sana güveniyorum, Subaru.”
Puck, bir ebeveynin çocuğuna baktığı gibi şefkatle Satella’ya baktı. Satella kızardı ama aynı zamanda rahatsız olmuş gibiydi.
Söz sırası kendisine gelince Subaru göğsüne vurdu. “Tamamdır! Sen bana bırak. Altıncı hissime güvenebilirsin. Tehlike alarmı çaldığı an ikimizi de oradan göz açıp kapayıncaya kadar çıkarırım!”
“Söylediklerinin yarısını sahiden anlamıyorum ama peki bakalım. Bu mesele de hallolduğuna göre, iyi geceler. …Dikkatli olun.”
Puck, Satella’ya son bir bakış attıktan sonra nihayet gözden kayboldu. Küçük bedeni ufak bir ışık küresine dönüştü ve etrafındaki dünyaya yavaşça karışarak yok oldu.
Konuşan bir kedi olması dışında Subaru, Puck’ın ruha benzer bir şey yaptığını ilk kez görüyordu. Bu fantastik manzaraya şahit olunca içinde hem heyecan hem de hayranlık dolu karmaşık duygular kabardı.
Subaru kendi kendine heyecanlanırken Satella ellerini kristalin üzerinde hafifçe gezdirdi ve onu dikkatlice göğüs cebine geri koydu.
Daha önceki konuşmalardan yola çıkarak Subaru, o kristalin şu anda Puck’ın çekirdeğini barındırıyor olması gerektiğini düşündü.
“Artık sadece ikimiz kaldık… ama aklından bir şey geçirmeye kalkma. Hâlâ büyü kullanabiliyorum, biliyorsun.”
Anlaşılan Satella, Puck’ın son sözlerini ciddiye almış ve tetikte bekliyordu.
“Yahu, bir kızla en son baş başa kaldığımda ilkokuldaydım. Benim elimden bir halt gelmez ki zaten. Şu ana kadarki sıfır sosyal becerime hiç mi dikkat etmedin?”
“Gerçekten iflah olmaz birisin ama yine de ikna oldum. …Pekâlâ. Devam edelim. Ama unutma, Puck gittiğine göre eskisinden bile daha dikkatli olmalıyız.”
Subaru’nun korkaklığını göğsünü gere gere ilan etmesi karşısında belki de şaşkına dönen Satella, ona karşı şüphelerini sürdüremedi; bu yüzden cüppesinin önünü yeniden bağlayıp önden yürüdü.
“Öncü ben olacağım, sen sadece arkamızı kolla. Bir şey olursa hemen bana seslen. Her şeyi tek başına halledebileceğini falan düşünme sakın. Kaba olmak istemem ama… gerçekten çok zayıfsın.”
“Yani, öyle bir söylüyorsun ki insan kızamıyor bile…”
Satella sadece Subaru’yu başından savmak isteseydi, “Gerçekten çok zayıfsın” demekle yetinirdi.
İçinden geçenleri gizleyemediği düşünülürse Satella özünde yufka yürekliydi… hatta fazla yufka yürekli.
Subaru, bir şeyler söylemek istiyor gibi görünmesine rağmen Satella’yı hafifçe öne doğru yönlendirdi ve ikili aramalarına devam etti.
Onca konuşmaya rağmen aramaları eskisi gibi devam etti. Yöntemleri basitti. Kimi bulurlarsa kimi aradıklarını tarif ediyor ve kim olabileceğine dair bir fikirleri olup olmadığını soruyorlardı.
Artık tüm sorma işini üstlenen Subaru, o kadar çok farklı insanla konuştuktan sonra bu işte ustalaşmıştı. Yavaş yavaş havasını buluyordu.
“Bakar mısın? Şu Felt denen kız olabilir. Sarı saçlıydı ve acayip hızlıydı, değil mi?”
Gecekondu mahallesine girip etrafa sormaya başlamalarından bir saatten biraz az bir süre sonra, nihayet değerli bir bilgiye rastlamışlardı.
Bilgiyi veren adam, Subaru’nun sanki kırk yıllık ahbapmış gibi doğrudan yanına gidip “N’aber birader, hayat nasıl gidiyor?” dediği biriydi.
“Aradığınız Felt ise çaldığı şey muhtemelen ganimet mahzenindedir. Eşyaları genelde oraya götürür, kaydettirir, oranın efendisi olan ihtiyar da onları başka bir yerdeki pazarda sattırır.”
“Epey tuhaf bir sistemmiş… Mahzenin efendisinin tüm malları alıp kaçmasından kimse endişelenmiyor mu?”
“Efendi olmasının sebebi insanların bunu yapmayacağına güvenmesi zaten. Ama yani, gidip ona bunun çalıntı olduğunu söyleseniz bile muhtemelen yüzünüze ‘Bana ne?’ diyecektir, o yüzden geri satın almak için bir fiyatta pazarlık yapmaya hazırlansanız iyi olur. Ne de olsa asıl sahibinin aptallığı, çaldırmasaydı!” diyerek güldü adam.
Subaru adamdan ganimet mahzeninin yerini öğrenmeyi başarmıştı, bu yüzden yakında orayı bulabilirlerdi ama yeni bir sorun vardı. Subaru da Satella da meteliksizdi.
“O adam geri satın almamız gerektiğini söyledi ama elimizde hiçbir koz yokken bu efendi denen adamın bizi çiğ çiğ yiyeceğini hissediyorum.”
“Zaten bana ait olan bir şeyi geri almak için neden para ödemek zorundayım ki…?”
Sorun yine ikisinin de parasız olmasına dayanınca Satella endişeli görünüyordu. Elbette haklıydı ama ganimet mahzeninin efendisinin buna hak vermesini bekleyemezlerdi.
Meseleyi barışçıl ve kesin bir şekilde çözmek için o adamın tavsiyesine uyup pazarlık yapmaya çalışmak en iyisi olacaktı. Gelgelelim…
“Bunu sormak için biraz geç oldu gibi ama senden çalındığını söylediğin o nişan… pahalı bir şeye benziyor mu bari? Kazıklanmayı göze alarak girsek bile ne kadar ettiğine dair en ufak bir fikrimiz olmadan pazarlık yapmak imkânsız olur.”
“…Küçük ama ortasında bir mücevher kakılı. Birinin ona ne kadar para vereceğini bilmiyorum ama kesinlikle az bir miktar olmayacağından oldukça eminim.”
“Mücevher demek, ha… Bu işimizi zorlaştıracak gibi duruyor.”
Eşyaların değerinden anlamayan insanlar için bile mücevher, bir bakışta pahalı olduğu anlaşılabilen o kullanışlı nesnelerden biriydi. Subaru bu dünyada sahtesini üretecek teknolojinin olduğundan şüpheliydi, bu yüzden mücevhere benzeyen çoğu şey muhtemelen sahici mücevherdi. Başka bir deyişle, hepsi iyi para ederdi.
Bu yeni bilgilerin hiçbiri kulağa hoş gelmese de Subaru, Satella’nın söylediklerinde garip bir şey olduğunu düşündü. Nişan güya kendisine ait olmasına rağmen değerini bilmediğini söylüyordu. Bir başkasından hediye almış olması muhtemel olsa da bu durum aklına takılmıştı.
“Neyse, önce şu ganimet mahzeni denen yeri bir bulalım. Makul bir fiyata geri satın almanın bir yolunu bulabiliriz belki…”
En kötü ihtimalle Subaru’nun para bulmak için başvurabileceği, gerçi kullanmaya pek gönüllü olmadığı bir yolu vardı. Ve bunu mecbur kalana kadar Satella’ya söylemek istemiyordu.
Yürürlerken Subaru ve Satella sonraki on dakikayı nişanı geri alabilmek için çeşitli yollar konuşarak geçirdiler ama elle tutulur hiçbir şey çıkmadı.
Artık “ganimet mahzeni” denen yerin önüne geldiklerinde Subaru ve Satella birbirlerine baktılar.
“Burası hayal ettiğimden çok daha büyükmüş. Hırsızlık piyasası bu aralar ne kadar iyi gidiyor olabilir ki?” dedi Subaru.
“Kulübe yerine mahzen demelerini anlıyorum… Eğer burası sadece çalıntı mallarla doluysa… Her halükarda buradaki insanların kurtuluş umudu olduğundan şüpheliyim,” diye ekledi Satella.
Elbette ganimet mahzeni malların satılana kadar tutulduğu bir yer olduğundan ağzına kadar dolu olması pek olası değildi. Çok katlı bir bina değildi ama çok sayıda insanın yaşam alanı olarak kullanılabileceği kadar genişti. Bina yüksek bir savunma duvarına sırtını dayamıştı ve gecekondu mahallesinin en ücra köşesindeydi.
“Binanın arkasındaki şu yüksek duvar… o…?”
“Sanırım şehrin surlarından biri. Bu da şehrin merkezinden ta ucuna kadar geldiğimiz anlamına geliyor,” diye yanıtladı Satella.
Subaru, Satella’nın söylediklerinden yola çıkarak zihninde bir şehir haritası canlandırmaya çalıştı. Muhtemelen şehir bir kare şeklinde inşa edilmişti ve dört bir yanında böyle surlar vardı. Ayrıca ya merkezde ya da en kuzeyde bir kale olmalıydı; bu gecekondu mahallesi de oradan epey uzakta kalıyordu.
Subaru ve Satella’nın arayışa başlamasından bu yana üç dört saat geçtiği düşünülürse şehrin büyüklüğü, Subaru’nun başta tahmin ettiğinden biraz daha fazlaydı.
“Pekâlâ, duyduklarımıza göre bu mahzenden sorumlu ve tüm çalıntı malları idare eden bir efendi olmalı ama… tam olarak nasıl bir yaklaşım sergilemek istiyorsun?”
“Açık ve dürüst olacağız. Sadece ‘Bizden bir şey çalındı, bulabilirseniz lütfen bize geri verin’ diyeceğiz.”
Subaru bunun işe yaramayacağını açıklamaya çalıştı ama Satella onu dinlemedi.
Satella özünde fazla dosdoğru ve dürüst bir kızdı. Bir şey çarpık veya eğriyse onu düzeltmeye çalışmaktan kendini alamazdı. Elbette Satella’nın en başta Subaru’yu kurtarmasının nedenlerinden biri de buydu.
“Tamam, anladım. Ama sen bu işi bana bırak.”
Satella’nın kişiliği yüzünden Subaru, konuşmayı o yaparsa işlerin sarpa saracağından adı gibi emindi; bu yüzden bizzat gönüllü oldu.
B planı… Şey, zaten kullanmayı düşünüyorsa buna “B planı” demek zordu ama onu devreye sokma fırsatı bulamadan işler karışırsa bu da ayrı bir sorun olurdu. Subaru kararını vermişti; böyle anlarda tereddüt edecek biri değildi.
Satella, konuşmayı Subaru’nun yapmak istemesine şaşırmış görünüyordu. Subaru onun bu şaşkın ifadesinin ne kadar sevimli olduğunu düşünürken bir yandan da Satella’nın getireceği olası itirazlara karşı alelacele bir cevap bulmaya çalıştı ama…
“Pekâlâ. Sana bırakıyorum.”
“Bak, bu kadar önemli bir şeyi bana bırakmanın senin için zor olduğunu biliyorum ve güvenini kazandığımı düşünecek kadar aptal da değilim ama bir planım var, o yüzden bu seferlik bana güvensen—Bir dakika. Ha?!”
“N-niye bu kadar şaşırdın?”
“Şimdiye kadar olan bitene bakarsak bunun bir tartışmanın fitilini ateşlemesi gerekirdi, değil mi? Şöyle bir şeyler demeni bekliyordum: ‘Tek vasfı oksijeni karbondioksite çevirmek olan senin gibi bir işe yaramazın bu kadar önemli bir şeyi halletmesine izin vereceğimi mi sanıyorsun gerçekten? Güldürme beni! Bir köpeğin bile senden daha iyi iş çıkaracağını düşünürdüm!’ Sonra ben de gururu kırılmış ama bu fırsatı kararlılığını tazelemek için kullanan biri olacaktım!”
“Asla o kadar acımasız bir şey söylemem!”
Subaru abartılı mağduriyet kompleksini ortaya serince Satella pek de memnun görünmedi. Ancak boğazını temizleyip ametist rengi gözlerini Subaru’ya dikti ve şöyle dedi: “Elbette bana hiçbir şekilde ayak bağı olmadığını söylersem yalan olur; tam sonunda ciddileştiğini düşündüğüm anda, ne yazık ki yine zırvalamaya başlıyorsun…”
“‘Ne yazık ki’ ha? Bunu duymayalı epey olmuştu,” diye şaka yaptı Subaru. Karşılık veremeyerek iç çekti ve omuzlarını düşürdü.
“Yine de bazen dangalak gibi davransan da o küçük kızın ağlamasını engelleyebilmemiz senin sayendeydi; üstelik yalan söyleyecek ya da düşünmeden hareket edecek biri olduğunu da sanmıyorum,” dedi Satella, şimdiye kadarki dolambaçlı yolculuklarını anımsayarak. “Bu yüzden… sana güveneceğim. …Eğer her şey yolunda giderse seninle tanıştığıma değdiğini bile düşünebilirim.”
“Biliyor musun, o son kısım yerine bana bakıp ‘Lütfen, benim hatırım için elinden geleni yap’ deseydin bu iş için acayip gaza gelirdim, biliyorsun değil mi?”
“Kendimi öyle bir şey söylemeye zorlayamam ama… İyi şanslar.”
Her ne sebeple olursa olsun yalan söylemeyi kendine yediremeyen bir kızdı bu.
“…Pekâlâ, elimden gelenin en iyisini yapacağım,” dedi Subaru, mahzenin girişine doğru yönelmeden önce yüzüne bir gülümseme yerleşerek.
Subaru’nun Satella’ya bahsedemediği kozu, önceki dünyadan yanında getirdiği ve gerçekten işe yarar sayabileceği tek şeydi. Muhtemelen bu dünyada başka bir örneği olmadığından, onu bir takas aracı olarak kullanma ihtimali vardı. Subaru bunu yapmaktan kaçınmak isterdi elbette ama aynı zamanda bu dünyada Satella’nın nişanının kendi cep telefonundan daha yüksek bir fiyata gitmesinin imkânsız olduğundan da neredeyse emindi. Üstelik telefonunu bu şekilde kullanmak için eline bir daha fırsat geçeceğini de sanmıyordu.
“Şey… Kimse var mı? …Aa, bir dakika… kapı açıkmış.”
Ganimet mahzeninin girişinden ekşi, bozulmuş gibi bir koku geliyordu. Subaru kapıyı çalmaya yeltendi fakat aralıktan kilitli olmadığını gördü. İçeri göz attığında ise zifiri bir karanlıktan başka bir şey göremedi.
“Işık namına hiçbir şey olmayınca da zor oluyor tabii… Gerçi mekânın amacını düşününce mantıklı, hatta kirli işler yapmanın getirdiği o karanlık suçluluk duygusu için güzel bir metafor bile sayılır.”
Subaru kafasını içeri uzatıp etrafa bakmaya çalıştı ama kenar mahallelerin bu en ücra köşesine ay ışığı bile vurmuyordu. Göz gözü görmüyordu.
Subaru içeri girmeye hazırlanırken Satella’ya döndü. “İçeriden ses gelmedi ama ben yine de bir girip bakacağım, sen nöbet tutabilir misin?”
“Emin misin? Benim gitmem daha doğru olmaz mı…?”
“Olur da biri pusu kurup seni haklarsa her şey biter. Ama bana saldırırlarsa hem bana yardım edebilir hem de karşılık verebilirsin. En mantıklısı bu, o yüzden lütfen benim planıma uyalım, tamam mı?”
Satella, Subaru’nun planını tarttı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından göğüs cebinden beyaz bir kristal çıkardı; taş aniden beyaz bir ışıkla parıldadı.
“En azından yanına bir ışık al. Bir de içeride biri olsun ya da olmasın, bana seslen.”
“Tamam, tamam, anladım. Puck dikkatli olmamızı söyledi, dikkatli olacağım. Bu arada, bu cidden çok işe yarar bir şeymiş.”
“Lagmit cevherini neredeyse her yerde bulabilirsin. Cidden hiçbir şeyden haberin yok, değil mi Subaru?” diyen Satella, şaşkınlığını gizleyemeyerek lagmit cevherini Subaru’ya uzattı. Kristal, ışığının yanında hafif bir sıcaklık da yayıyordu; yaydığı aydınlık ise en fazla bir mum kadardı.
“Pekâlâ, o zaman gidip bir bakayım. Çok uzun süreceğini sanmıyorum ama istersen beni beklemeden yiyebilirsin.”
“Aptal aptal konuşmayı kes. Dikkatli ol, tamam mı?”
“Anlaştık. Bir de Satella? Ben çağırmadan içeri gelme, tamam mı?”
Subaru’nun mahzene girmek için topladığı cesaret, sonunda kızın adını söylemesine yetecek kadar güç vermişti. Şimdiye kadar bunu söylemeye utanmış, hep çekinmişti. Sonunda adını söyleyebilmenin heyecanıyla yumruğunu sıktıktan sonra arkasını dönüp Satella’ya baktı.
“…Ne oldu?”
Satella gözleri fal taşı gibi açılmış, donakalmış bir halde Subaru’ya bakıyordu. Subaru’nun beklediğinden çok farklı bir tepkiydi bu, o yüzden kafasını yana eğip şaşkınlıkla kıza baktı.
“Özür dilerim… Önemli bir şey değil. Nişanımı geri alınca senden düzgünce özür dileyeceğim.”
“Neden özür dileyeceksin bilmiyorum ama onun yerine ‘teşekkür ederim’ demeni tercih ederim. O teşekkürün yanında bir de tebessüm olursa tadından yenmez.”
“Aptal şey.”
Ağzından dökülen bu iki kelimeyle birlikte Satella hafifçe gülümsedi; Subaru bu anı hafızasına kazımayı ihmal etmedi. Saçma sapan esprileriyle de olsa nihayet kızı güldürmeyi başarmıştı.
Her şey yolunda giderse, bu gülümsemeyi daha aydınlık bir yerde tekrar görmek isterdi.
“Pekâlâ. Bakalım bu sefer karşımıza yılan mı çıkacak yoksa bir iblis mi? Fantastik bir dünyada olduğumuzu düşünürsek ikisi de öyle gülüp geçilecek seçenekler değil hani…” Subaru kendi kendine espri yaparak, elinde lagmit ile temkinli adımlarla mahzene girdi.
Loş ışıkta Subaru, girişin tam karşısında bir tezgâh seçebiliyordu. Bina aslında han tarzı bir yer olmalıydı. İlk kattaki bar kısmını pek bir değişiklik yapmadan kullanıyor gibiydiler. Resepsiyon masası gibi kullanılan tezgâhın üzerinde ve arkasında dip dibe yığılmış bir sürü eşya göze çarpıyordu. Küçük kutular, çömlekler, kılıçlar, ucuz metal eşyalar ve daha nicesi vardı. Üzerlerindeki ahşap etiketlere bakılırsa, bunların hepsinin çalıntı mal olduğu apaçık ortadaydı.
“İşleyişe bakılırsa, şu tahta etiketlerin hepsini toplayıp muhafızlara versen herkesi tek seferde içeri atabilirler gibi…”
Ancak bu tür işlerde adet olduğu üzere, burası ile onlara arka çıkan tekinsiz tipler arasında muhtemelen birtakım bağlantılar vardı. Subaru, bu çalıntı malların çoğunun en nihayetinde nereye gittiğinden şüpheleniyordu.
Subaru, Satella’nın nişanını arayarak mahzenin derinliklerine doğru ilerledi. Ama tam o sırada…
“Hı?”
Ayakkabısının tabanında tuhaf bir şey hisseden Subaru aniden durdu. Sert bir şeye basmış gibi değildi; tam tersine, bastığı zemin sanki ayağına yapışıyor gibiydi. Ayakkabısına yapışkan bir şey bulaşmıştı sanki.
Ayağını kaldırıp spor ayakkabısının altına dokundu. Sıvımsı, parmaklarına tuhaf şekilde yapışan ve parmaklarını çekerken uzayan bir şeye denk geldi. İnsanı içgüdüsel olarak huzursuz eden bir şeydi bu.
“Bu da ne böyle…?”
Subaru parmaklarını burnuna yaklaştırıp koklamaya çalıştı fakat binanın içindeki o bayat havaya karıştığı için ne olduğunu tam kestiremedi. Doğal olarak tadına bakacak kadar cesareti yoktu.
Maddenin kalanını en yakın duvara sildikten sonra, içini kemiren o nahoş dehşet hissinin dürtüsüyle lagmiti önüne doğru tutup ilerlemeye başladı. Ve çok geçmeden o yapışkan şeyin kaynağını buldu.
“…Ne?”
Gördüğü manzara karşısında Subaru’nun ağzından gayriihtiyari aptalca bir ses çıktı. Işığın aydınlattığı o daracık alanda gözüne ilk çarpan şey, yerde cansız yatan bir kol oldu. Kolun parmakları sanki bir şeyi yakalamak istercesine uzanmıştı fakat dirsek tarafında, bağlı olması gereken gövdeden eser yoktu.
Işığı hareket ettirip kolun doğrultusunu takip eden Subaru, biraz ileride bir bacak gördü; bir gövdeye bağlı bir bacak. Tek bir kolu hariç gövdenin diğer tüm uzuvları yerindeydi ancak boğaz kısmı boydan boya kesilmişti. Bu, iri yarı, yaşlı bir adamın cesediydi.
Neye baktığını anlayan Subaru, “İyyk!” diye anlamsız bir çığlık attı.
O anda Subaru’nun zihni bomboş oldu. Düşünme yetisini tamamen kaybetmişti; eli ayağı buz kesmiş, öylece kalakalmıştı.
Kısa bir duraksama oldu, ardından…
“…Demek buldun. Yazık oldu. Artık başka çarem kalmadı, evet, kesinlikle başka çare yok.”
Subaru bunun bir kadın sesi olduğunu düşündü. Alçak, soğuk ve sanki biraz da eğleniyormuş gibi çıkan bir kadın sesiydi.
“Gvah!”
Subaru’nun arkasını dönmeye bile fırsatı olmadı. Sese doğru döner dönmez inanılmaz bir güçle savruldu. Sırtı duvara çarptı, çarpmanın etkisiyle elindeki lagmiti düşürdü ve taş yuvarlanıp uzaklaşırken etrafı karanlık kapladı.
Fakat Subaru bunu düşünecek durumda değildi. Bilincini esir alan tek şey…
“Gu… ç-çok… sıcak.”
Bir sıcaklık Natsuki Subaru’ya hücum etti ve onu tamamen etkisi altına aldı.
—Bu hiç ama hiç iyi değil.
Zeminin sert dokusunu yüzünde hissedince, yüzüstü yere kapaklandığını anladı. Çabalasa da kımıldayamıyordu, şimdiden parmaklarını hissedemez olmuştu. Tek hissettiği, tüm vücudunu saran o yakıcı sıcaklıktı.
Öksürdü ve boğazına tırmanan kanı—tükenmekte olan hayatının kaynağını—kustu. Ağzının kenarlarında köpürecek kadar çok kan boşaldı. Bulanıklaşan görüşüyle önündeki zeminin kızıla boyandığını görebiliyordu.
—Şaka… yapıyor olmalısın… Bunların hepsi benden mi çıktı?
Bedenindeki bütün kan akıp gitmiş gibi hissederek, vücudunu kavuran o sıcaklığın kaynağını bulmak için titreyen elini uzattı. Parmak uçları karnındaki derin yarığa değdiğinde durumu anladı.
Bu kadar sıcak gelmesine şaşmamalıydı. Beyni acıyı sıcaklıkla karıştırıyor olmalıydı. Gövdesini boydan boya yaran kesik o kadar derindi ki neredeyse onu ikiye bölmüştü. Onu bir arada tutan sadece birkaç deri parçasıydı.
Başka bir deyişle, hayat satrancında dosdoğru şah mata toslamıştı. Bunu anladığı anda bilinci hızla kapanmaya başladı.
Artık bedenini kavuran o sıcaklık bile kaybolmuş, bilinci gitgide kararırken kendi kanına ve iç organlarına dokunmanın verdiği o nahoş his de silinip gitmişti. Geriye kalan tek şey, ruhunu takip etmeyi reddeden bedeniydi.
Tam gözlerinin önünde, taze kanından oluşan kırmızı halının üzerinde dalgalar yaratarak yere basan siyah bir çizme gördü.
Orada biri vardı ve o biri… muhtemelen onu öldüren kişiydi.
Ama o kişinin yüzüne bakmayı aklından bile geçirmedi. Artık bir önemi yoktu.
—Dilediği tek bir şey vardı; en azından onun güvende olması.
“—baru?”
Çan sesini andıran berrak bir ses duyduğunu sandı. O sesi duymuş olmak, o sesi duyabiliyor olmak, ona her şeyden çok bir kurtuluş gibi gelmişti, bu yüzden—
“!”
Kısa bir çığlıkla birlikte, bir başkası daha kan halısının üzerine yığıldı.
Hemen yanına düştü. Subaru, mecalsizce ona doğru uzanmaya çalışıyordu.
Kızın beyaz eli dermansızca düştü. Subaru, kana bulanmış eliyle o eli hafifçe kavradı.
Kızın parmaklarının hafifçe kıpırdayıp kendi elini kavradığını hissetti.
“Bekle beni…”
Biraz daha zaman kazanabilmek için tükenmekte olan bilincine tüm gücüyle asıldı.
“Seni…”
—kurtarmanın bir yolunu bulacağım.
Bir sonraki anda, o—Subaru Natsuki—hayatını kaybetti.
BÖLÜM 2
GEÇ KALMIŞ BİR ÇIRPINIŞ
1
“…Neyin var birader? Boş boş bakıyorsun.”
"…Ha?"
Sert çehresinde beyaz bir yara izi olan adam Subaru’ya seslendiğinde, Subaru’nun verebildiği tek tepki öylece bakakalmak oldu.
Yara izli adam yüzünü ekşitti.
“Baksana, ne yapacaksın diyorum! Alacak mısın şu appayı almayacak mısın?!”
"…Ha?"
“Appa işte! Yemek istiyorsun, değil mi? Benimle konuşmaya başladın, sonra aniden durup boş boş bakakaldın! Aklım çıktı be! …E, ne diyorsun?”
Kaslı, yüzü yaralı adam, Subaru’nun avucuna yuvarlak, sevimli görünümlü kırmızı bir meyve bıraktı. Ne olursa olsun, neredeyse tıpatıp elmaya benziyordu.
Subaru önce meyveye, sonra da adamın yüzüne baktıktan sonra, “Yok… yani, zaten söylememiş miydim? Ezelden ebede meteliksizim ben,” dedi.
“Dalga mı geçiyorsun sen benimle?! Vaktimi çaldığın yeter. Yaylan buradan! İşim gücüm var benim. Senin saçmalıklarınla uğraşamam.”
Adam sinirle Subaru’yu kenara itip tezgâhın diğer tarafına geçti.
Subaru şaşkınlıkla etrafına bakınmaya devam etti. “Ha? Ne? Neler oluyor?”
Öyle afallamıştı ki aklındaki soruları savururken tek bir düzgün cümle kurabilmesi bile bir mucizeydi.
2
Ana cadde her zamanki gibi insan kaynıyordu; gelip geçen kertenkele arabaları bir yana, caddenin tüm genişliği yayalarla doluydu.
Günün hâlâ aydınlık olduğu bir vakitti. Dışarısı öyle aşırı sıcak sayılmazdı ama kürk mantolarıyla etrafta dolaşan kurt benzeri yarı insanları görünce terlediklerini düşündürecek kadar da sıcaktı.
“Ama şu an ortamın durumunu tahlil etmenin hiç sırası değil!”
Subaru kafasını ellerinin arasına alıp kıvrandı; çaresizlik içinde girdiği bu tuhaf şekiller, çevredeki meraklı bakışları üzerine çekmeye yetmişti. Ancak şu anda Subaru’nun bunu dert edecek hali yoktu.
“Sonuçta… az önce geceydi, değil mi?”
Güneş gökyüzünün tepesindeydi. En azından Subaru’nun hissettiğine göre çoktan gece olmuş olması gerekirdi.
Gece, bir anda öğle vaktine dönüvermişti. Bu değişim o kadar ani olmuştu ki Subaru’ya ilk bu dünyaya çağrıldığı anı hatırlattı. Ancak o an ile bu an tamamen farklı şartlar altındaydı.
“Karnım… yarılmamış, değil mi?” Subaru eşofmanının üstünü kaldırıp karnına baktı.
Daha az önce büyük bir bıçakla karnı deşilmişti ve öleceğinden emin olacağı kadar çok kan kaybetmişti.
Fakat ortada yara olmadığı gibi, en ufak bir kan izi bile yoktu. Hatta Subaru’nun çok sevdiği eşofmanı kirlenmemişti bile.
Elinde tuttuğu market poşeti de ilk anki kadar doluydu; cep telefonu ve cüzdanı da olması gereken yerdeydi.
Her anlamda başa dönmüştü.
—Bu kadarı aklını kaçırmasına yetecek cinstendi.
Hafızasında boşluklar olduğunu fark eden Subaru, bilincini kaybetmeden hemen önce ne olduğunu hatırlamaya çalıştı.
Karnı deşilmişti ve ölmek üzereydi. Bir kadın sesi duyduğunu sanıyordu. Ganimet mahzeninde bir ceset bulmuştu ve muhtemelen o adamı öldüren kişi Subaru’ya saldırmıştı.
Ölümün kıyısındaki o haldeyken…
“…Doğru ya! Satella!”
Subaru için endişelenip içeri girmiş olması gereken Satella da onu haklayan silahla biçilmişti.
Bunu fark ettiği anda Subaru’nun içi acıyla burkuldu. Suçluluk duygusu, bizzat saldırıya uğradığında hissettiği acıdan bile daha ağırdı.
“Satella’ya göz kulak olmam söylenmemiş miydi bana?!”
Subaru, Puck’ın kaybolmadan hemen önceki sözlerini hatırladı.
Subaru’nun o kediye verdiği söz kesinlikle bir şaka değildi. Geri dönmesi gereken en az üç an olmasına rağmen her fırsatı kaçırmıştı.
Satella da ona söylemişti. Bir şey olursa ona seslenecekti. Onu bile yapmamıştı.
“Aptal mıyım ben? Tabii ki öyleyim. Ama böyle başımı öne eğip karalar bağlayacak vaktim yok. Gidip Satella ile Puck’ı bulmalıyım…”
İkisi de ölmüş olabilirdi. Bu düşünce aklından geçtiğinde Subaru başını iki yana sallayarak bunu savuşturdu.
Subaru’nun hiçbir meziyeti yoktu, hiçbir işe yaramazdı. Figüran gibi bir şeydi, en iyi ihtimalle komedi unsuru bir karakterdi ama yine de hayattaydı.
Durum buysa, büyü yapabilen, kendine karşı dürüst olamasa da ideallerinden şaşmayan o iyi kalpli Satella’nın ya da o vurdumduymaz tuhaf ruh kedisinin ölmüş olmasına imkân yoktu.
En azından, öyle olmalarını istemiyordu.
“Her neyse, ganimet mahzenine geri dönmem gerek…”
Bilincini kaybetmeden önceki son yer orası olduğuna göre, orada mutlaka bir ipucu kalmış olmalıydı.
Bunu düşündüğü anda Subaru harekete geçti. Hızlı karar verme yetisinin parladığı anlar bunlardı işte. Önceki dünyada bu yetenek daha çok “Bugün okula gitmeyeceğim” gibi kararlarda kullanılırdı ama şu anda hızlı hareket edip tüm şüpheleri bir kenara bırakması önemliydi.
Ancak Subaru kararını verip gitmeye hazırlandığı anda…
“Hey, ufaklık. Gel de biraz eğlenelim.”
Aksilik bu ya, Subaru’nun ara sokaktan çıkan yolu üç adam tarafından kesildi. Subaru kendisiyle konuşan kişiye baktığında ağzı açık kaldı.
“Ne o, ne öyle bön bön bakıyorsun?”
“Nasıl bir belaya bulaştığının farkında değil herhalde. Anlatalım mı şuna?” dedi gruptaki diğer adam Subaru’yla alay ederek; yüzlerinde sinsi sinsi gülümsemeler vardı.
Adamları biraz daha süzen Subaru, sanki zorla bir vodvil izletiliyormuş gibi hissetti.
Üç adamlardı. Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, düzgün tipler olduklarını söyleyemezdiniz. Kötü huyları ve bozuk yetiştirilme tarzları paçalarından akıyordu. Klasik haydutlardı işte.
Tüm bunlar Subaru’da inanılmaz bir dejavu hissi uyandırdı.
“Ben bakmazken hepiniz kafanızı bir yere mi çarptınız?”
Bunlar, birkaç saat önce Subaru ile Satella’nın tanışmasına vesile olan adamların ta kendileriydi.
Tamam, alt tarafı figüran karakterlerdi ama tıpatıp aynı yüze sahip başka üç adamın tıpatıp aynı şeyi yapıyor olmasını akıl almıyordu.
“Yani beni tek yakaladınız diye intikam almak istiyorsunuz… öyle mi? Düşene bir tekme de siz vurmak istiyorsunuz, anlıyorum ama şu an sizinle uğraşacak hiç vaktim yok. Siz…”
“Ne zırvalıyorsun lan sen? Aklını mı kaçırdın ne?”
Subaru tatlı dille, olaysız bir şekilde bu işin içinden sıyrılmak istemişti ama bu heriflerin tavırları Subaru’nun bile tepesini attırmaya başlamıştı. Zaten meseleyi barışçıl yoldan çözmek istemesinin tek sebebi acelesi olmasıydı. Yoksa normalde Subaru’nun da pek sabırlı olduğu söylenemezdi.
“Şimdi beni iyi dinle ufaklık. Nenin nesi varsa bırakıp gidersen seni salarız.”
“Ha, öyle mi? Neyim var neyim yoksa. Anladım. Acelem var zaten, bana uyar, cidden.”
“Ama önce dört ayak üstüne çöküp köpek gibi taklit yapacaksın! Bir de ‘Kurtarın beni, ne olur kurtarın!’ diyeceksin!”
“Tamam be, yettiniz artık geri zekalılar!” İlla çizmeyi aşacaklardı, değil mi? Subaru’nun şalteri çoktan atmıştı.
Adamlar Subaru’nun ani tavır değişikliğine hazırlıksız yakalanmış, afallamışlardı. Üçü de şaşkın şaşkın dururken Subaru ilk vuracağı hedef olarak grubun en cılızını seçti. Daha önce Subaru’nun yenilmesine sebep olan bıçaklı adamdı bu.
“İlk sen gel! Hayatın kıymetini bilmeyen sizin gibi tipler cehenneme kadar gitsin!”
Subaru var gücüyle adamın çenesine bir aparkat indirdi, ardından savunmasız karnına bir yumruk geçirdi. Adam duvara çarpıp kendinden geçti. Subaru vakit kaybetmeden yanındaki diğer adama çelme takmak için hamle yaptı.
Tepki vermeye fırsat bulamayan adam tekmeyi yiyince yere yuvarlandı. O yere düşer düşmez Subaru kalan son adama daldı. Alçaktan bir tekmeyle yüklendi ve hamlesinin şiddetiyle adamı sürükleyip duvara çarptı.
Adamın sırtı duvara çarpınca nefesi kesildi, Subaru da işini bitirmek için bir tekme daha savurdu.
Ardından Subaru az önce çelme taktığı adama döndü ve eliyle ‘gel’ işareti yaptı.
“Şimdi teke tek kaldık! Elinden geleni ardına koyma!”
“Baskın yapıp bir de dürüst dövüşten mi bahsediyorsun lan?! Seni gidi velet!”
Adam Subaru’nun üzerine atılıp yakasına yapıştı, onu duvara doğru itmeye çalıştı.
“Yetmez!” diye bağıran Subaru, adamın iki bileğini birden kavrayıp yana savurdu. Neye uğradığını şaşıran adamın yüzüne bakan Subaru’nun ifadesi şeytani bir gülümsemeye dönüştü. “Okul kaçkını birinin boş vaktini hafife alma! Yapacak daha iyi bir işim olmadığından kılıç sallaya sallaya kavrama kuvvetim yetmiş kilonun üzerine çıktı! Bench presste de seksen kilo basıyorum!”
Subaru bileklerini ezerken adam acıyla bağırdı; dengesi bozulduğu anda Subaru dirseğini geçirdi ve haydut feryat etti.
Subaru arkasına dolanıp kollarını adamın beline dolarken, “Yanlışlıkla seni öldürürsem bana pek içerleme ama mindersiz birine supleks çekmeyi hep istemişimdir!” dedi.
Subaru adamı hafifçe havaya kaldırdı ve geriye doğru fırlattı. Ne olduğunu anlayamayan haydudun kafası arkalarındaki duvara çarptı ve yere yığılıp hareketsiz kaldı.
Diğer iki adamın da sesinin kesildiğinden emin olan Subaru, ilk vurduğu adamın, yani bıçaklı olanın yanına yürüdü.
Nispeten daha az hasar almış olmasına rağmen adamın soğuk terler döktüğü görülüyordu. Subaru yaklaşınca bıçağını çekmeye çalıştı. Ama tam o anda Subaru acımasızca yüzüne bir tekme indirdi. Adamın işi bitmişti.
“Hah! Ne kadar da kolay oldu! Bu dünyada kötülük asla kazanmaz!” diyen Natsuki Subaru, zaferini kutlamak için bir poz verdi.
Adamların hiçbirinin ölmediğinden kesin olarak emin olduktan sonra Subaru hemen ara sokaktan ayrıldı.
“Böyle oldu diye durum düzelmiş sayılmaz. Acele edip ganimet mahzenine gitmeliyim.”
Ayrılırken Subaru, ara sokaktan burnu bile kanamadan çıkmasına şaşıp kalan ve hayretle iç çeken meraklı kalabalığı fark etti.
Orada olduğumu anladıysanız gidip muhafızlara haber verseydiniz ya! diye düşündü Subaru, onlara ders verme isteğini bastırarak. Şu an tek bir dakikayı bile boşa harcayamazdı.
3
Ara sokaktaki intikamını aldıktan sonra Subaru kenar mahallelerin en ücra köşesine doğru yöneldi; ganimet mahzeninin girişine vardığında güneş gökyüzünde çoktan epey yol katetmişti.
“S-sonunda… sonunda buldum. …Cidden çok vakit aldı be,” diyen Subaru, alnındaki teri silip dinlenmek için yere çöktü.
Nihayet hedefine ulaşana kadar neredeyse iki saat boyunca koşturup durmuştu.
“Daha demin buradaydım, kaybolmadan yine bulurum sanmıştım ama…”
Muhtemelen en büyük sorun, Subaru’nun tabelaların hiçbirini okuyamamasıydı. Üstelik kenar mahallelerin dışında “ganimet mahzeni” adını öyle uluorta anamazdı, bu yüzden tamamen hafızasına güvenmek zorundaydı.
“Buraya geçen gelişimizde Satella ile konuşuyorduk, gözüm de çoğunlukla onun üzerindeydi, yolu pek hatırlayamamama şaşmamalı kahretsin,” dedi Subaru, ter içinde kalmış bir halde.
Ancak Subaru’nun yüzleşmesi gereken en büyük günah tam karşısındaydı. Kendi kendine konuşarak bunu görmezden gelmeye çalışsa da kalbi kanmıyordu. Nabzı hızlandıkça kalbi güm güm atmaya başladı, elleri ağırlaştı. Ağzı kurumuştu ve sanki biri kafasına vuruyormuş gibi kulakları tekrar tekrar çınlıyordu.
Subaru’nun aradığı cevaplar o ganimet mahzeninin içindeydi.
Gözlerini kapattığı an Subaru’nun zihninde her şey bir anlığına canlandı: Yaşlı adamın cesedi, kendi deşilmiş karnı ve tüm bu işin içine sürüklediği Satella’nın silüeti.
“Korkma. Korkma. Sakın korkma. Aptal mısın sen? …Tabii ki öyleyim ama onca yolu gelip de elim boş döneceğimi mi sanıyorsun?”
Elbette Subaru’nun dönebileceği bir yer olduğu da söylenemezdi. Şu anda tutunabileceği tek yer burasıydı.
Kararlılığını toplayıp önüne bakan Subaru, yürümeye çalışırken dizlerinin titrediğini fark etti. Kendine gelmek için bacaklarına vurdu ve derin bir nefes alıp nihayet ileri doğru adım attı.
Akşamın turuncu alacakaranlığında, ganimet mahzeninin kaba kapısı adeta onu sessizce reddediyor gibi görünüyordu.
“Kimse var mı?”
Bu olumsuz hisleri bir kenara iten Subaru kapıya vurdu ve sesini yükseltti.
Boğuk bir ses yankılandı ama cevap gelmedi. Rahatsız edici bir sessizlikle baş başa kalan Subaru, bizzat bu sessizlikten korkup kapıya daha sert vurdu.
“Birisi… Orada birinin olduğunu biliyorum! Hadi, cevap verin! …Lütfen.”
Uçup giden bir umut kırıntısına tutunarak, gözlerinin önünde olan şeylerin bir şekilde hata olmasını dileyip dua ederek daha sert vurmaya devam etti. Subaru’nun ani çaresizliğinin şiddetine dayanamayan kapı gıcırdamaya, menteşeleri bükülmeye başladı ve sonra…
“Kes artık şunu! Parolayı bilmiyorsun diye kapıyı kırmaya mı çalışıyorsun, ne yapıyorsun be?!”
Kapı aniden büyük bir güçle açıldı ve kapıya yaslanmış olan Subaru geriye doğru savruldu.
Subaru, mahzenin girişinden yaklaşık beş metre öteye fırlatıldı; birkaç kez yuvarlandıktan sonra tamamen afallamış bir halde başını kaldırdı. Subaru’nun bakışlarının hedefinde devasa, kırmızı yüzlü, kel bir ihtiyar vardı.
Adamın kaslı bedenini örten paçavralar vardı ve batan güneşin kızıl ışığı parlatılmış kel kafasına vuruyordu. Başka bir deyişle, devasa ve gayet dinç görünen bir moruktu.
“Kimsin sen, çocuk?! Seni buralarda hiç görmedim! Burayı nereden buldun? Nasıl geldin buraya? Kim söyledi sana?!”
İhtiyar, şaşırtıcı bir hızla Subaru ile arasındaki mesafeyi kapattı ve onu yakasından tutup havaya kaldırdı.
Ayaklarının yerden kesildiğini hisseden Subaru, haddini çok çabuk anladı. Çoğu durumda bir kavgayı kazanabileceğini düşünürdü ama bunlar olağan durumlar değildi. Neredeyse iki metrelik bu ihtiyar tarafından havada tutulurken, Subaru direnme arzusunu tamamen kaybetti.
“Adım Natsuki Subaru, başı hep kalabalık ve asla boş vakti olmayan gezgin bir serseriyim…… Şimdilik en azından, beni yere bırakma lütfunda bulunur musun? İkimizin de ayakları yere basarken konuşalım,” diye ekledi Subaru; bu dolaylı ricayı dile getirebilmek için bile tüm gücünü harcamıştı.
4
Bu yerdeki şiddet dolu ilk karşılaşmaları berbat bir ilk izlenim bırakmış olsa da, sonunda Subaru ganimet mahzenine alındı.
Subaru, mahzen hakkında ilk bilgiyi aldığı adamı tarif etmiş ve dev ihtiyara burayı kendisine onun tanıttığını söylemişti.
Giriş kapısına bakan tezgâhın önünde, Subaru ziyaretçiler için konmuş sabit bir sandalyeye oturdu ve huzursuzca kıpırdandı. Oturağın üzerinden kıymıklar fırlamıştı ve durmadan kalçasına batıyordu. Tuvalete gitmesi gerekseydi, o kıymıklar altını ıslatmasına sebep olabilirdi.
“Ne diye öyle kıpırdanıp duruyorsun? Takımların yerinde mi diye çok mu endişelendin?”
“Tabii ki hayır. Bizimkiler gayet iyi durumda. Ama cidden mi? Bu durumda ağzından çıkan ilk laf bu mu yani?”
İhtiyarı tanımlamak için “dev” en uygun kelimeydi, çünkü sadece uzun boylu değildi; tezgâhın arkasına eğildiğinde oldukça sıkışmış görünüyordu. Tekrar doğrulduğunda elinde bir içki şişesi vardı ve kendine bir kadeh koyduktan sonra dudaklarına götürdü.
“Eh, içki saatimi böldün. Umarım buraya gelmek için iyi bir sebebin vardır. Yoksa sonun fena olur.”
“Güneş daha yeni batmaya başladı ve sen şimdiden içiyor musun? Böyle gidersen erken yaşta nalları dikersin.” Subaru bu cevabı yapıştırırken elini çenesine, dirseğini de tezgâha dayayarak ganimet mahzeninin içine şöyle bir göz gezdirdi.
Burada bulunduğu önceki akşam şahit olduğu trajediden eser yoktu. Odaya saçılmış çeşitli çalıntı eşyalara bakarken, bunların bir şekilde düzenlenip düzenlenmediğini kestiremiyordu.
İhtiyar, Subaru’nun etrafa baktığını fark etti ve bilmiş bir tavırla gözlerini kıstı.
“Eee evlat, bu mallardan bazılarıyla ilgileniyor musun?” diyerek doğrudan konunun özüne parmak bastı. Adının “Rom” olduğunu söyleyen dev ihtiyar, kirli kadehine bir tek daha içki doldururken sırıttı. “İnsanların buraya gelmesinin sadece iki sebebi vardır: Ya çaldıkları bir şeyi getirirler ya da çalıntı mallarla bir işleri vardır.”
“…Şey, burada bulunma sebeplerimden biri bu sayılır.”
“Sebeplerinden biri… demek öyle. Yani burada olmanın başka bir sebebi daha var?” Subaru şartlı bir onay verince Rom kaşlarından birini kaldırdı.
Subaru başını salladı ve ardından, muhtemelen ciddiye alınmayacağını gayet iyi bilerek, istemeye istemeye konuştu: “Biraz tuhaf gelebilir ama… İhtiyar, sen… şey, yakın zamanda öldün mü?”
Subaru kopmuş kol ya da kesilmiş boğazla ilgili ayrıntıları eklememeye karar verdi.
Rom Amca gri gözlerini bir anlığına kocaman açtı ve ardından, sanki zaman yeniden işlemeye başlamış gibi, kahkahayı bastı.
“Gah-ha-ha-ha! Ne diyeceksin diye merak etmiştim ben de! Çok ömrü kalmamış yaşlı bir adam olabilirim ama kusura bakma, henüz ölmedim! Gerçi bu yaşa gelince, o günün pek de uzak olmadığını tahmin ediyorum.”
Anlaşılan Rom, Subaru’nun sorusunu sivri dilli bir şaka olarak algılamış ve Subaru için bir bardak daha çıkarmıştı. “İçer misin?”
Subaru bir el hareketiyle alkolü reddetti, ardından “Kalsın, şu an değil,” dedi.
Subaru ilk sorusunu sormayı başarmıştı ama içindeki diğer sorular durmadan çoğalıyordu.
Subaru’nun ganimet mahzeninde gördüğü ceset… Hiç şüphe yoktu. Kesinlikle şu an karşısında oturan ihtiyarın cesediydi.
Elbette ortam karanlıktı ve Subaru ilk kez bir ceset görmüştü, bu yüzden aklı başında sayılmazdı. Ancak bu ihtiyarın o kadar belirgin özellikleri vardı ki Subaru’nun onu başkasıyla karıştırması imkânsızdı.
Fakat Subaru az önce sorduğu soruyu kendine de yöneltebilirdi. Kendisi de ölümcül yaralar almıştı.
Subaru, hepsinin bir şekilde bir rüya olduğunu düşünmeye başladı. Kendi zihninin içindekilere güvenip güvenemeyeceğinden emin değildi.
Burada olanların hepsi gerçekten bir rüya mıydı? Eğer öyleyse, ne kadarı rüyaydı ve en başta ben neden buradayım?
Subaru’nun hissettiği o yakıcı acı, o kızın dokunuşundan aldığı sıcaklık, o ezici suçluluk sancıları… Hepsi sadece bir rüyanın kalıntılarıysa, şu anda neden buradaydı?
Bu dünyaya ilk çağrıldığı andan itibaren her şeyin bir rüya olduğunu söylemek daha mantıklı olurdu.
“Rom, son zamanlarda buralarda gümüş saçlı bir kız gördün mü?”
“Gümüş saç mı…? Yok, gördüğümü söyleyemem. Gümüş saç da göze fena batan şeylerden biridir hani, hafızam beni yarı yolda bırakmaya başlamış olsa bile öyle birini görseydim unutmazdım herhalde,” dedi Rom ve peşinden güldü.
Ama bu Subaru’yu hiç de rahatlatmadı.
Rom, Subaru’nun ifadesindeki ciddiyeti fark etmiş olmalı ki kendi gülümsemesini silip “İç,” diyerek kadehi tekrar Subaru’nun önüne koydu.
Rom kadehi eğdi ve kehribar rengi bir sıvıyla ağzına kadar doldurdu. Subaru’nun bardağa sessizce bakmaktan başka bir şey yapmadığını görünce bir kez daha, “İç,” dedi.
“Kusura bakma ama şu an hiç havamda değilim. Ayrıca hava atmak için içki içecek kadar velet de değilim.”
“Neden bahsediyorsun sen? İçip yaygara koparmak tam da senin gibi veletlerin yapması gereken şeydir! O yüzden çek kafaya koca bir fırt da için yansın. Öyle yaparsan, o sıcağa dayanamayıp içinde düğümlenen bir sürü şeyi dışarı kusarsın. İç hadi!” dedi Rom üçüncü kez, kadehi Subaru’ya doğru iterek.
Tavrına boyun eğen Subaru kadehi eline aldı ve kehribar rengi sıvıyı burnuna yaklaştırdı. Keskin bir alkol kokusu genzini yaktı ve Subaru neredeyse öksürecek gibi yüzünü buruşturdu.
Fakat tüm direncine rağmen, Subaru’nun bir yanı Rom’un dediğini yapmak istiyordu. Subaru dertleri alkolde boğmanın ezik yetişkinlere özgü bir şey olduğunu düşünürdü ama…
“Pekala… Başlıyorum!”
Subaru kadehi dikti ve hepsini tek dikişte içti. Yemek borusu yanmanın etkisiyle anında feryat etmeye başladı. Subaru kadehini tezgâha çarptı.
“Aaa! Ööğk! Bu berbat! Çok sıcak! Çok kötü! Öğk! İğrenç!”
“O kadar çok tekrarlamana gerek yok! Hadi ama! İçkinin ne kadar güzel olduğunu anlayamazsan hayatın zevkinin yarısını kaçırırsın!”
Subaru, içkinin hararetiyle birlikte lafları sıralarken Rom ona bağırdı ve tekrar içti. Bu kez bütün şişeyi alıp kafaya dikti.
Subaru’nun az önce içtiğinin yaklaşık üç katını içtikten sonra Rom okkalı bir geğirti savurdu ve gülümsedi.
“Yine de kendinle gurur duymalısın! Duruşun iyiydi! Ee, ne diyorsun? İçindekileri dökmeye hazır hissediyor musun şimdi?”
“…Evet! Azıcık! İhtiyar, burada bulunmamın o diğer sebebiyle ilgilenme vaktim geldi!”
İhtiyarın gülümsemesine kendi hınzır gülümsemesiyle karşılık veren Subaru, koluyla ağzını sildi ve mahzenin arkasını, çalıntı değerli eşyaların çoğunun toplandığı yeri işaret etti.
Rom’un yüzü ciddi bir ifadeye büründü ve Subaru doğrudan konuya girdi.
“Üzerinde mücevher kakılı bir nişan arıyorum ve onu bana vermeni istiyorum.”
Subaru’nun asıl amacı buydu. Satella’nın güvende olduğunu doğrulamak dışında, burada olmasının ana sebebi buydu: Satella için o kadar önemli olan, onu geri almak için tehlikeyi göze alacağı o şeyi geri almak.
Subaru hâlâ Satella’nın durumu hakkında tedirgin hissetse de, en azından nişanın akıbetini öğrenebilirse onu bulmaya dair bir ipucu yakalayacağını düşünüyordu.
Subaru, tüm duygularını sözlerinin ardına koyarak hedefini belirttikten sonra, Rom zoraki bir yüz ifadesi takınarak cevap verdi. “Mücevherli bir nişan… Kusura bakma ama buraya öyle bir şey getiren olmadı.”
“…Gerçekten mi? İyice bir düşün, bunamadığına emin misin?”
“Damarlarımda içki dolaşırken en formda olduğum anda bile hatırlayamıyorsam, gerçekten bilmiyorum demektir. Ama…”
Tam Subaru’nun son umut ışığı da sönmek üzereyken, Rom kurnazca sırıttı.
“Biri bugün daha sonra bir şeyler getirmek için benimle sözleşti. Değerli bir şey olduğunu söylediler, aradığın şey o olabilir.”
“Getirecek kişi tesadüfen… Felt adında bir kız olabilir mi?”
“Aynen öyle ama… ne? Onu aşıran hırsızın adını biliyor musun cidden?”
Subaru elinde olmadan bir zafer pozu verdi.
Tam tüm ipuçlarını kaybettiğini düşündüğü anda, parçalar yeniden birleşmişti. Felt’in adı geçmişti işte. Satella’nın nişanını aldığı varsayılan kızın adı olan Felt. Eğer durum buysa, Felt’in varlığı Satella’nın varlığını da kanıtlardı. En azından Subaru, Satella’nın kendi hayal gücünün bir ürünü olmadığından emin olabilirdi.
“Gümüş saçlı kadın kahramanlara olan aşkımın beni hayallere sürüklediğini düşünmek üzereydim…”
“O garip rahatlama hissini böldüğüm için üzgünüm ama kızı buraya getirse bile o eşyayı geri satın alabileceğinin hiçbir garantisi yok. Üzerinde mücevher varsa, iyi para eder.”
“Hah! Bana istediğin kadar bakabilirsin ama kusura bakma. Bende zırnık yok! Ezelden beri ve eşi benzeri görülmemiş bir meteliksizim!”
“O zaman şansına küs!” diye bağırdı Rom, şaşkınlık içinde.
Fakat o bunu der demez, Subaru yüzünün önünde bir parmağını kaldırdı ve iki yana salladı. “Cık, cık, cık. Doğru, param olmayabilir. Ancak! Bu dünyada bir şeyleri elde etmek için ille de paraya ihtiyacın yoktur. ‘Takas’ denen harika bir Sistem var, hiç duymadın mı?”
Rom karşı çıkmadı, sadece sessizce başını sallayarak Subaru’yu devam etmesi için cesaretlendirdi. Subaru pantolonunun cebini karıştırdı ve elini çıkardığında avucunda…
“…O da ne? Böyle bir şeyi ilk defa görüyorum.”
“Şimdi havaya kaldırdığım bu nesne, herhangi bir nesneyi zamanda dondurmak için kullanılabilen harika bir sihirli eşyadır! Adı ‘cep telefonu’!”
Kompakt boyutlu, beyaz renkli, ince bir cep telefonuydu. Rom daha önce hiç görmediği bu gizemli nesneye hayretle bakarken Subaru parmaklarını hızla hareket ettirdi ve bir an sonra binanın içindeki karanlıkta beyaz bir ışık parladı.
Flaşla birlikte yüksek bir deklanşör sesi yankılanırken Rom tezgâhın arkasına doğru devrildi. O kadar abartılı bir tepkiydi ki Subaru gülmeden edemedi ama Rom açıkça öfkelenmişti.
“Ne yapıyorsun sen?! Beni öldürmeye mi çalışıyorsun?! Beni o tuhaf hareketlerinle kandırabileceğini sanma sakın!”
“Bekle, bekle, sakin ol. Derin bir nefes al, rahatla, gel buraya da bir bak.”
Rom’un yüzü hâlâ kıpkırmızıydı ve bunun sebebi içki içmiş olması değildi; yine de Subaru cep telefonunu ona doğru uzattı. Subaru’ya şüpheyle baktıktan sonra, önündeki şeye bakınca gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Bu… Bu benim yüzüm. Nasıl yaptın bunu?”
“Söyledim ya sana, değil mi? Bu, zamandan bir parça koparıp onu donduran harika bir eşya. Bu eşyayı kullanarak az önceki zamanından bir parça kopardım ve onu bu aletin içine mühürledim.”
Ardından Subaru kameranın yönünü değiştirdi, kendine doğrulttu ve bir fotoğraf daha çekti. Ekranı Rom’a tekrar gösterdiğinde, fotoğrafta Subaru zafer işareti yapıyordu.
“İşte böyle, zamandan küçük parçalar koparıyor. Ee, ne diyorsun? Bayağı nadide, değil mi?”
“Şu ezik pozun beni pek heyecanlandıramadı ama bu cidden… hımm…”
Subaru’nun pozunu aşağıladıktan sonra Rom cep telefonuna son derece pürdikkat baktı. Rom’un beklediğinden daha fazla ilgilendiğini gören Subaru, cesaretlenerek yumruğunu sıkıp sıktı.
“Böylesini ilk defa görüyorum ama… temel olarak bu bir mitia, öyle değil mi?”
“Mitia mı?” Subaru neredeyse “Sadece kapaklı bir telefon bu,” diyecekti ama kendini tuttu. Rom tekrar başını salladı.
“Büyü kullanıcılarının yaptığı gibi bir kapı açmadan büyü yapmak için kullanabileceğin şeylere böyle denir. Yine de çoğunlukla aletten ziyade hediye olarak kullanılırlar…”
Demek sihirli eşyalara “mitia” deniyordu. Subaru, kelimenin gayet iyi oturduğunu düşünerek başını salladı. Cep telefonuna yakından bakmaya devam eden Rom, sonunda onu tezgâhın üzerine geri bıraktı.
“Buna kesin bir fiyat biçebileceğimden emin değilim. Çok uzun zamandır bu ganimet mahzeninde çalışıyorum ama ilk kez bir mitia ile karşılaşıyorum. …Yine de yüksek fiyata satılacağını kesinlikle söyleyebilirim.”
Görünüşe göre nadide eşyalar, karaborsada çalışanlar için bile her işte ilgi çekiyordu. Rom’un sesi heyecanla hızlanmıştı ve çenesinin ucunu ovuştururken Subaru’ya tepeden baktı.
“Dürüst olmak gerekirse, üzerinde mücevher olsa bile böyle bir şeyi sırf süs niyetine bir eşyayla takas etmek seni resmen zarara sokar. Daha pahalı bir şeyle takas etsen daha iyi edersin… Gerçi buradaki çalıntı hurdaların hiçbiriyle kıyaslayamazsın bunu.”
Yasa dışı işlere bulaşmış biri için Rom’un ona böylesine nazik bir uyarıda bulunması tuhaftı ve Subaru zayıf bir tebessümle karşılık verdi. Başka birine göre, Subaru’nun yapmaya çalıştığı şey aptalca görünüyor olmalıydı.
“Yok, sorun değil. Bu mitiayı Felt’in getireceği nişanla takas edeceğim.”
“Bunu yapmak için neden bu kadar ileri gidesin ki? O nişan gerçekten bu mitiadan daha mı değerli? Yoksa paranın satın alamayacağı kadar değerli olduğunu mu söylüyorsun?” diye sordu Rom, Subaru’nun kararına akıl sır erdiremeyerek.
Dürüst olmak gerekirse, Subaru da Rom’un yerinde olsaydı aynı şeyi söyleyebileceğini düşündü.
“Şey… Aslında nişanı ben de henüz görmedim ama maddi olarak bu cep telefonundan daha değerli olabileceğini sanmıyorum ve zarara gireceğime de eminim.”
“Bütün bunları anlıyorsan neden sonuna kadar gitmek istiyorsun?”
“Bariz değil mi? Zarara girmek istiyorum.”
Rom birkaç kez Subaru’ya gözlerini kırpıştırdı ama aynı anda Subaru bir coşku hissetti, çünkü bu… bu onun cevabıydı.
“Birine borcumu ödemek istiyorum. Ben her zaman bir iyiliğin karşılığını vermesi gerektiğini hisseden biriyim. Birine borçlu kalma hissine katlanamayan o modern çocuklardan biriyim. Geceleri gözüme uyku girmezdi. Bu yüzden, büyük bir zarara uğramak zorunda kalsam bile o nişanı geri alacağım.”
“Hımm… Yani anlaşılan bu nişan aslında senin değil… Öyle mi?”
“Hayatımı kurtaran gümüş saçlı güzel bir kıza ait. Nedenini anlamıyorum ama onun için çok değerli.”
“Peki ya seni kurtaran o kişi? Neden burada değil?”
“Şu anda onu arıyorum! Aslında şu an moralim bozuk olduğu için yarattığım bir hayal ürünü olmadığından bile emin değilim!”
Subaru yumruğunu sıktı ve önceki endişesini kelimelere dökerek gülüp geçti.
Subaru bu nişanı geri alacak ve sonra o kızla bir kez daha buluşacaktı. Onun gülümsediğini görmek istiyordu.
“Bayağı bir aptalsın sen, değil mi?” diye güldü Rom, Subaru’ya ve onun azmine bakarak.
5
Müzakerelerin ilk turunu atlatan Subaru, sonraki bir süre boyunca Rom Amca ile çene çaldı. Rom’un mitiaya ne kadar ilgi duyduğu düşünüldüğünde, Subaru hangi dünyada olursanız olun alet edevatın erkeklerin düşkün olduğu bir şey olduğunu kendi kendine düşündü.
“Gerek kıyafetlerin olsun gerek bu olsun, üzerinde sahiden çok garip şeyler var, değil mi? Yani baksana, şunlar çok lezzetliymiş!”
“Öyle, değil mi? Hey, dur bir dakika! Bir lokma alacağını sanıyordum! Onlar benim mısır cipsimdi! Üzerimdeki son yiyecekti!”
“Aman, bu kadar cimri olma. Bu kadar lezzetli bir şeyi kendine saklarsan doğruca cehennemi boylarsın, benden söylemesi.”
“Ya sen boylamayacak mısın, hepsini kendin yediğin için?! Kendi yaptığın şeyi başkalarına yüklemek siz patlama kuşağının çok kötü bir alışkanlığı… Yemeyi kes dedim şunları!”
Subaru sadece atıştırmalıklarından birazını paylaşarak kibarlık ettiğini düşünmüştü ama hepsinin böyle silinip süpürüldüğünü görünce kesinlikle pişman oldu. Boş atıştırmalık paketlerini market poşetine geri koyarken ağlamak üzereydi.
İkisi de kapının çalındığını duyduğunda, gün batımına oldukça yaklaşılmıştı.
Subaru tam uyuklamaya başladığı sıradaydı ve başını kaldırdığında Rom’un dev cüssesini kapıya doğru çevikçe hareket ettirdiğini gördü.
Kulağını sessizce kapıya dayadıktan sonra Rom fısıldadı.
“Dev sıçanlara…?”
“Zehir veririz.”
“Ulu beyaz balinaya…?”
“Olta iğnesi uzatırız.”
“En muhterem ulu ejderhamıza…?”
“‘Cehennemde yan!’ deriz.”
Rom’un kısa sorularının her birine kestirme bir cevap geldi. Özel kapı çalışıyla birlikte bunlar parolalar olmalıydı. Yanıtlardan tatmin olan Rom kapının kilidini açtı.
“Bu kadar geciktiğim için üzgünüm, Rom Amca. Peşime gerçekten çok inatçı biri takıldı ve onu atlatmam uzun sürdü.” Samimi bir ses tonuyla genç bir kız, marifetleriyle övünerek Rom’un yanından süzülüp içeri girdi.
Kızın sarı saçları orta uzunluktaydı ve gözleri bir tavşanınki gibi kırmızıydı. Ağzının kenarından muzip bir köpek dişi görünüyordu. Giydiği kıyafetler hareket etmeyi kolaylaştıracak cinstendi ama paramparçaydı.
Subaru düşünmeden ayağa kalktı ve bir gürültüye sebep oldu. Kız hemen onun tarafına baktı ve gülümsemesini yüzünden sildi.
“Bu da kim? Hey, Rom. Büyük bir şey getireceğimi söylemiştim, bu yüzden burada kimsenin olmasını istemediğimi belirtmiştim, değil mi?”
“Nasıl hissettiğini anlıyorum ama şu şey… oradaki veletin seninle bir işi var Felt ve getireceğini söylediğin o ‘büyük şeyle’ tamamen alakasız da sayılmaz.”
Rom’un cevabı Felt’i sadece daha da şüphelendirdi. Elini gayriihtiyari göğsüne doğru çekişinden, nişanı orada tuttuğu anlaşılıyordu. Felt, Subaru’ya bakarken tetikte kalmaya devam etti.
“Ne ayak bu adam? Beni satmadın, değil mi Rom?”
“Ne zamandır birlikte çalıştığımızı sanıyorsun sen? Ben asla öyle bir şey yapmam. Burada olmasının tek sebebi, senin için fena sayılmayacak bir teklifi olduğunu düşünmem.” Rom, Subaru’ya göz kırptı: “Değil mi?”
Yaşlı bir adamın kendisine göz kırpmasından tiksinse de Subaru, gerginliğini dağıtmak için boğazını temizledi ve Rom’un devam eden bakışlarını görmezden gelerek Felt’e döndü.
“Bu kadar gerilmene gerek yok. Önce oturup bir bardak süt içmeye ne dersin?”
“O aptal yüz ifadenle kes şunu. Ne yaptığını bilmediğin her halinden belli… Bak, ne dolaplar çevirdiğini bilmiyorum ama bana daha fazla para kazandıracağından emin olmadığım sürece söyleyeceğin hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. O yüzden doğrudan sadede gel.”
Felt’in tepkisi soğuktu. Subaru’nun omuzları ilk izleniminin ne kadar berbat gittiğini görünce düştü ama…
“Seninle konuşmak için bana biraz zaman vermesi adına bu ihtiyara yalvardım ama… işim aslında şu cebinde sakladığın mücevherli nişanla.”
Kız, temkinlilik seviyesiyle birlikte kaşlarını da kaldırdı. Subaru sadece hırsızlığını değil, tam olarak ne çaldığını da biliyordu. Ancak Subaru onu sakinleştirmeye çalışarak iki elini de önüne kaldırdı. “Bir şey yapmayı planlamıyorum. Sadece konuşmaya geldim. Yani, müzakere etmeye.”
Subaru daha sonra iki eli hâlâ havadayken tezgâhın yanındaki küçük bir masayı işaret etti.
“İkimizin de karlı çıkacağı bir sonucu hedefleyelim. Başka bir deyişle, kazan-kazan durumu olsun.”
Kısa bir duraksamanın ardından Felt başını salladı ve ikisi de küçük masanın karşılıklı taraflarına oturdular.
Rom daha sonra iki bardak süt doldurdu ve ikisinin önüne koydu.
“Mekânı ve bu sütü benden bilin ama müzakereye gelince kendi başınızasınız.”
“Merak etme, elimdeki her şeyi kaptırmaya hazır bir şekilde geldim buraya. Her şeyimi kaybedişimi izle sadece,” dedi Subaru; övünecek hiçbir şey söylememiş olmasına rağmen, sanki kavgaya girmek üzereymiş gibi böbürlenerek yumruğunu diğer avucuna vurdu.
Rom homurdandı, ama sütünü içmeye çoktan başlamış olan Felt yüzünü buruşturdu.
“Baksana, Rom. Bu süte su mu kattın yoksa? Tadı berbat!”
“Herkes de içecekleri aşağılamak zorunda mı sanki?! Şurada bir iyilik yapıyoruz…!” diyen Rom, devasa eliyle Felt’in saçlarını karıştırdı.
Subaru bir an Rom’un Felt’in kafasını koparacağını sandı; ama yaşlı adamın yüzünden hiçbir kötü niyet beslemediği, torununu seven herhangi bir dede gibi başını okşadığı açıkça belliydi. Üstelik Felt de bu duruma alışkın görünüyordu.
“Beklediğimden daha yakınsınız bakıyorum. Şurada tek başıma kaldım, içim burkuldu resmen.”
“Şu ihtiyar kadar berbat bir suratın varken öyle mızmızlanıp durma.”
“Yüzüme laf edildiğini çok gördüm de, cidden mi? Şu herif kadar mı kötü?! Yok artık!” diye bağırdı Subaru. Rom’un dazlak kafasına bakarken dehşete düşmüş, şaşkınlıktan donakalmıştı.
Subaru pek yakışıklı sayılmazdı, hatta sık sık bir tür serseriyle karıştırılırdı; yine de tipinin iki metrelik bu devasa ihtiyarla kıyaslanacak kadar fena olduğunu düşünmüyordu.
“…Haklısın. Kusura bakma, biraz ileri gittim,” diye yanıtladı Felt.
“Normalde bunun telafisi olarak konuşmanın geri kalanında bana sevimli bir ses tonuyla ‘ağabey’ demeni isterdim ama neyse, şimdilik seni affediyorum. Yine de bu kadar kırıcı olmamaya dikkat etmelisin, yoksa… Rom, ne oldu?”
“Sırf beni delirtmek için el ele verip buraya geldiğinizi düşünmeye başlıyorum…” Rom gülümsüyordu ama alnındaki damar fırlamıştı. Subaru ile Felt birbirlerine bakıp omuz silktiler.
Rom derin bir iç çekti. “Felt sonunda kendi yaşlarında yeni bir tanıdık edindi diye sevinmiştim, meğer sen de en az diğerleri kadar cinsmişsin.”
“...Rom, lütfen. İyilik yapmaya çalıştığını biliyorum ama rica ederim şöyle utanç verici şeyler söyleyip durma,” dedi Felt.
“Hem, ‘kendi yaşlarında’ mı…? Gerçi senin açından bakınca herkes aynı yaş grubunda gibi görünüyordur herhalde.”
Subaru, Felt’e bir kez daha baktı; olması gerekenden daha zayıf olduğu hesaba katılsa bile en fazla on iki veya on üç yaşında görünüyordu. İyimser davranıp hayal gücünü zorlasan belki on dördünü bitirmiş denebilirdi.
Felt’in onun bir tanıdığı ya da arkadaşı olarak anılması, Subaru’yu utandırmaya yetecek kadar büyük bir yaş farkıydı.
Subaru’nun iç muhasebesi bir yana, Felt ile Rom arasındaki atışma ondan bağımsız devam etti.
“Böyle ‘tek tabanca’ takılmaya devam edersen sonun ne olacak sanıyorsun? Er ya da geç sana bakamayacak kadar yaşlanacağım. Tek başına hayatta kalabileceğini mi sanıyorsun cidden?”
“Bunu bana kaçıncı söyleyişin oldu artık? Aynı şeyi tekrar tekrar söylemek bunaklık belirtisi değil midir? Hem bir kenara bırakırsak, senin hiçbir işe yaramayacak kadar yaşlanmana daha çok var; o gün gelmeden önce de ben zaten…”
“…Sen ne yapacaksın?” diye araya girdi Subaru, Felt’in cümlesi havada kalınca. Felt bir anda sinirle başını kaldırdı.
Sormaması gereken bir soru sorup ortamın havasını bozma tehlikesi yarattığını fark eden Subaru boğazını temizledi. Konudan çok sapmışlardı, asıl meseleye dönme vakti gelmişti.
“Neyse, şu pazarlığa başlayalım artık. Şey… Felt. Nişan sende, değil mi?”
“…Evet, bende.”
Subaru doğrudan konuya girdi, Felt de dürüstçe yanıt verdi.
Felt göğüs cebine uzandı, bir şey çıkarıp masanın üzerine sessizce bıraktı.
Subaru’nun aradığı nişan buydu. Subaru’nun ilk dikkatini çeken şey, üzerindeki ejderha biçimli kabartma oldu. Nişanın kendisi avuç içine rahatça sığacak büyüklükteydi. Subaru hangi malzemeden yapıldığını tam kestiremese de kanatlı ejderha işlemesi son derece inceydi ve ejderhanın açık ağzındaki kırmızı mücevher parçaya bambaşka bir hava katıyordu.
Subaru farkında olmadan nişanın ortasındaki mücevherin parıltısına kapılıp gitmişti.
“Eee…”
Felt’in sesi Subaru’nun dikkatini çekip onu kendine getirdi. Ardından kız, henüz kendisine ait olmadığını hatırlatmak istercesine nişanı masanın kendi tarafındaki kenarına doğru kaydırdı.
“Şimdi sende ne var, gösterme sırası sende. Gördüğün gibi bu sıradan bir nişan değil ve onu ele geçirmek için epey zahmete girdim. Hem bu nişana hem de emeğime değecek bir şey sunabilirsen ikimiz de mutlu ayrılırız, değil mi?”
“O sinsi sırıtışınla beni sınamaya çalıştığını görebiliyorum ama kusura bakma. Oynayabileceğim tek bir kozum var. Ne de olsa benim kadar beş parasız birini bulmak için dağ tepe aşman gerekir!”
Subaru gururla göğsünü kabarttı ama Felt pek de etkilenmişe benzemiyordu.
Ne zaman “fakirim” desem herkes bu suratı takınıyor, değil mi? diye geçirdi Subaru içinden.
Kendi hislerini bir kenara bırakıp elindeki tek kozu öne sürdü.
Subaru cep telefonunu masaya çarparcasına bıraktı; tam da tahmin ettiği gibi Felt’in kafası karışmıştı. Fakat aradığı tepki tam olarak buydu. Subaru telefonun kamerasını açtı ve…
“Bunu al bakalım! Saniyede dokuz kare seri çekim!”
“Vay! N— Ne yapıyorsun sen—?! Hey, bu ses de ne böyle, niye bu kadar parladı?!”
Beyaz bir ışık çaktı ve arka arkaya mekanik deklanşör sesleri duyuldu. Felt, Subaru’nun bu kaba tavrına çıkışacak gibi oldu ama daha ağzını açamadan Subaru telefonun ekranını kızın yüzüne doğru tuttu.
Ekranda kendi görüntüsünü gören kızın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Bu…”
“Aynen öyle! Senin bir kopyanı çıkardım! Bu mitia, birinin zamanından bir kesit alıp saklıyor! Sendeki o nişana karşılık bu mitiayı takas etmek istiyorum.”
En güçlü kozunu hemen masaya süren Subaru, pazarlığı kendi lehine çevirmeyi başarmıştı.
Bu bilindik bir pazarlık taktiğiydi ve duruma göre hemen bir sonuca varmak için kullanılabilirdi.
Elbette bu, karşı tarafa elinde başka güçlü koz olmadığını söylemek anlamına da geliyordu ki Subaru bunu zaten en başta itiraf etmişti; yine de işe yaramış görünüyordu.
“Anladım. Bayağı etkileyiciymiş. Rom, sence bu mitia ne kadar eder?”
Felt ekrana bakıp birkaç kez başını salladı ama Subaru’ya göre tepkisi fazlasıyla kayıtsızdı.
Gözleri parlamamış, daha yakından bakmak için telefonu eline bile almamıştı. Telefonun işlevleri ya da ne kadar nadide olduğu umurunda değildi; tek ilgilendiği, bunu ne kadar paraya çevirebileceğiydi.
“Demek yüksek teknoloji hayranlığı bu dünyada da sadece erkeklere özgüymüş ha?! Nedense bu beni acayip üzdü ve yalnız hissettirdi!”
“Aman, kes sesini. Büyütecek ne var? Bu mitia dediğin şey şu nişandan daha pahalıya satılabiliyorsa ne âlâ. O konuda da düzgün bir değer biçmesi için Rom’a güvenirim.”
“Şey, tam olarak ne kadar edeceğini kestiremem. Doğrusunu söylemek gerekirse bu iki nesne kıyaslanamaz bile. Bence o nişan çok para eder… ama bu mitia kadar etmez. Yani Felt, bu takastan çok karlı çıkarsın gibi duruyor. Benim fikrim bu.”
“Anladım, anladım. Madem öyle, neden olmasın?”
Takas Rom’un onayını alınca Felt memnun görünüyordu.
Felt’in tepkisi Subaru’nun beklediğinden biraz farklı olsa da takas planlandığı gibi gerçekleşecek gibiydi ve Subaru bundan daha mutlu olamazdı.
Fakat tam masanın üzerinden nişana doğru uzandığı sırada Felt onu durdurdu.
“Dur bakalım. Kozlar oynandı diye teklifi biraz daha kızıştırmayacağım anlamına gelmez.”
“…Bunu bu kadar açık seçik söylemen beni biraz gerdi ama ne dersen de, ne yaparsan yap, elimde başka bir şey yok. Daha önce de dediğim gibi, emsalsiz ve sonsuz bir fakirlik içindeyim.”
“O kadar da acımasız değilim, hem Rom da bizzat söyledi zaten. Mitiân bu nişandan daha değerli. Yine de elinde başka koz kalmadığına pek inanasım gelmiyor.”
Felt ayağa kalkıp Subaru’ya tepeden baktı. Kırmızı gözleri parıldıyordu; onu tartıp biçtiği apaçık ortadaydı. Subaru’nun sırtından soğuk bir ter boşaldı.
Subaru şu ana kadarki pazarlıkta sürebileceği en güçlü kozu çoktan oynamıştı. Ancak üzerinde bu dünyada değerli olabileceğini düşündüğü birkaç parça şey daha vardı. En kötü ihtimalle birkaç koz daha sürebilirdi belki ama…
“Endişelenme dedim ya? Senden daha fazlasını koparmaya niyetim yok. Şuradaki şeyi paraya çevirebileceğimi bileyim, bana yeter.”
Felt ellerini hafifçe birbirine vurup gülümsedi; Subaru’nun yüzündeki tedirgin ifade hoşuna gitmiş gibiydi.
Felt’in bu tepkisi karşısında yutkunan Subaru, birkaç derin nefes alıp ne kadar sarsıldığını gizleme umuduyla bakışlarını kaçırdı.
“Madem öyle, ‘teklifi biraz daha kızıştırmak’ derken neyi kastediyorsun peki?”
“Hı? Ha, o mu? Çok basit. Pazarlık yaptığım tek kişi sen değilsin demek oluyor.”
Subaru’nun kafası karışmış görünüyordu ama Felt işaret parmağını uzatarak açıkladı:
“Nişanı en başta çalmamın sebebi, birinin benden bunu istemiş olması… on kutsanmış altın para karşılığında.”
“Yani nişanı çaldığın kişiyle fiyatta çoktan anlaştın öyle mi?! On altın para ha… Ne kadar eder pek bilmiyorum ama…”
Subaru, Rom’a bir bakış attı; yaşlı adam imayı anlayıp başıyla onayladı.
“Ben olsam bu nişanı dört, taş çatlasa beş altına satabilirdim. Pazarlıkla üçe düşürülme ihtimali de var tabii.”
“Yani değerinin iki katını mı ödüyorlar?”
“Duymadın mı? Kutsanmış altın para dedi. Kutsanmış altından yapılırlar, çok daha nadirdir. Yani on kutsanmış altın, değer olarak yirmi normal altına yakındır.”
“Yani dört katını mı ödüyorlar?!”
“Niye bu kadar şaşırıyorsun ki? Sendeki o mitia ile en kötü ihtimalle bile rahatça yirmi kutsanmış altın alırsın. Üstelik piyasada çok daha fazlasını ödeyecek koleksiyoncular da vardır. İkisi kıyaslanamaz bile.”
Subaru bu dünyadaki genel eşya fiyatlarını pek bilmiyordu ama altın paranın en değerli para birimi olduğunu sanıyordu. Cep telefonunun değerinin bundan bile üstün bir para birimiyle, üstelik bir iki tane değil, tam yirmi sikkeyle ölçülmesi onu fazlasıyla şaşırtmaya yetmişti.
“Bu mitia cidden daha yüksek bir fiyata gidecekse, başkasıyla yaptığım önceki anlaşmaya sadık kalmaya hiç niyetim yok; bunu yüzlerine söylemekten de çekinmem.”
“O zaman niye ‘teklifi kızıştıracağım’ diyorsun?!”
Felt’in muzip tebessümü daha da haince bir sırıtışa dönüştü. “Onlara senin böyle akılalmaz bir karşı teklif yaptığını söylersem, nişanı hâlâ istiyorlarsa daha fazlasını teklif etmeye çalışmazlar mı sence?”
“Yani… Şunu mu demek istiyorsun? Karşı taraf dönüp yirmi kutsanmış altından fazlasını teklif ederse… elindeki diğer kozların hepsini dökmezsen hiç şansın kalmaz.”
Felt’in hain sırıtışı sınırları öyle bir aşmıştı ki, bu son sözleri söylerken yüzü ferahlatıcı bir zafer edasına bürünmüştü.
Öte yandan, işlerin bu tekinsiz gidişatı karşısında Subaru’nun yüzü asılmaya başladı.
“Peki sana nişanı çalma işini veren kişiyle ne zaman buluşacaksın? Pazarlıkta benim de bulunmama izin verirsin herhalde, değil mi?”
“Tabii ki, seni fazla dezavantajlı duruma düşürürsem kazanabileceğim paradan olabilirim. Ama buluşma yeri için endişelenme, burada buluşacağız,” dedi Felt parmağıyla masanın kenarına vurarak. Sonra sandalyesine yaslanıp Rom’a baktı.
“Rom İhtiyar yanımızda olduğu sürece çoğu kişi şiddete başvurmayı aklından bile geçiremez. Bu korkutucu ihtiyarla dövüşme düşüncesi bile insanın sırtını ürpertiyor, sence de öyle değil mi?”
Felt onay almak için Subaru’ya baktı. Rom’a şöyle bir göz atan Subaru birkaç kez başını salladı.
Öte yandan Rom, hakkında böyle düşünülmesinden pek de rahatsız görünmüyordu.
“Bensiz hiçbir şey yapamıyorsun sahiden, değil mi Felt? Senin için endişeleniyorum. Bir bardak daha süt ister misin? Biraz daha tatlı başka şeylerim de var.”
Rom, torununu sevimli bir kedi yavrusuymuş gibi şımartan dedelere benzemeye başlamıştı. Felt’e bir bardak daha süt doldururken keyfine diyecek yoktu. İkisine bakan Subaru bıkkın bir iç çekti.
“Sahi, o kişiyi zaten buraya çağırdıysan, ben hiç ortaya çıkmasaydım bile onunla fiyat pazarlığı yapmayı mı planlıyordun?”
“Tabii ki öyle yapacaktım! Bu şeyi çalmak için neler çektim haberin var mı senin? Ya benim gibi zavallı bir kızcağız onlarla tek başına buluşmak zorunda kalsaydı da ödülü pazarlıkla düşürselerdi? Yazık değil miydi bana?”
“‘Zavallı kızcağız’ ha…”
Felt ufak tefek ve zayıftı; dış görünüşüne bakıp onu böyle tanımlamak mümkün olsa da böylesine güçlü ve inatçı bir kişiliği varken Subaru’nun onu aciz görmesi imkânsızdı. Nişanı çaldıktan sonra kaçtığı anı hatırlayınca… serseriler ona saldırırken Subaru’yu öylece ölüme terk etmişti.
O olayı hatırlamak Subaru’yu biraz öfkelendirdi, bu yüzden lafı açmadan edemedi.
“Sahi, beni hiç hatırlamıyor musun sen?”
“Ha? Bir yerde karşılaşmış mıydık ki? Yani gerçekten şok edici bir karşılaşma falan olmadıysa seni hatırlayacağımı sanmam. Oldukça meşgul biriyim, açıkçası sen de bayağı sıradan görünüyorsun. Bir tek saçınla kıyafetlerin dikkat çekiyor.” Felt kıkırdadı.
Söyleyiş tarzından anlaşıldığı kadarıyla Subaru, Felt’in yalan söylediğini düşünmüyordu. Ayrıca dış görünüşünün sıradanlığına az önce hakaret edilmiş olması da onu hafif bir şoka sokmaya yetmişti.
Bu dünyada asgari insanlık diye bir şey sahiden yokmuş gibi görünmeye başlıyordu. Cinayete teşebbüs ve gasp sahnesinin yanından öylece geçip giden birinin bunu bu kadar kolay unutabilmesi başka nasıl açıklanırdı ki?
Ama öte yandan, hiçbir çıkarı olmamasına rağmen Subaru’yu kurtaran Satella gibi insanlar ve biraz kanun kaçağı olsa da nefret edemeyeceğiniz şu ihtiyar da vardı. Bu farklı dünyada bile herkes aynı değildi. Birkaç çürük elmanın yaptıklarına bakarak herkesi yargılamak doğru olmazdı.
“Neyse, senin şu berbat hafızan bu kadar yeter, Felt. Diğer kişi ne zaman gelecek?”
“Bu tavrın pek hoşuma gitmedi ama… İşi gün batımına kadar bitiririm demiştim, o yüzden gün batımından sonra burada buluşmak üzere anlaştık… Güneş çoktan battığına göre her an burada olabilirler—sanırım?”
Bu konuşma adeta bir olayı tetiklemiş gibi, tam o sırada kapı sertçe çalındı. Masadaki üç kişi de birbirine baktı.
“Özel vuruşu söyledin mi onlara?”
“Aa… Hayır, söylemedim. Muhtemelen benim içindir, gidip bakayım.” Felt, Rom’a dil çıkarıp sandalyesinden fırladı ve kapıya yöneldi. Tavırlarına baksanız mekânın sahibi sanırdınız.
“Bunu yanına kâr bırakmasına cidden razı mısın?” dedi Subaru, Rom’a dönerek.
“Eh, dün tanışmadık ya. Birbirimizi uzun zamandır tanırız… Arada bir bana yaslanmasına izin verebilirim sanırım.”
Subaru, yaşlı adamın mahzenin arka tarafına gidip elinde koca bir sopayla döndüğünü görünce, Rom’un kendisine bel bağlanmasından aslında gayet memnun olduğunu düşündü.
Sopa aşağı yukarı bambu bir kendo kılıcı uzunluğundaydı ve ahşaptan yapılmış gibiydi. Ucundan ve çeşitli yerlerinden dışarı sivri uçlar fırlamıştı; tam isabet bir vuruşun kolayca ölümcül bir yara açacağı belliydi.
Buna en yakın şey çivili bir beyzbol sopası olurdu herhalde ama bu dünyada da sopalar standart teçhizat sayılıyor anlaşılan…
Böyle bir sopayı savurmak, iki metrelik bu kas yığını ihtiyara gayet yakışıyordu. Subaru, adamın kıyafetleri biraz daha yırtık pırtık olsa ve bir peştamal giyse tam oturacağını düşündü.
“Şu medeniyetten nasibini almamış endamını tüm ihtişamıyla görünce, yüzümü buruşturmadan da sırıtmadan da edemiyorum.”
“Çenen pek düşük senin, değil mi? Buraya kadar gelebilmeni kime borçlusun sanıyorsun sen? Çekeceğim var senden,” diye ekledi Rom başını iki yana sallayarak.
Subaru birkaç saniye Rom’a baktı.
“Şey, dürüst olmak gerekirse yardımların için çok minnettarım. Her şey bitmiş sayılmaz ama neredeyse başardım ve işlerin benim için bu kadar iyi gitmesinin tek sebebi senin yardımın, o yüzden… teşekkürler.”
“…Bana birdenbire böyle dürüst davranmaya başlarsan ne yapacağımı bilemem,” dedi Rom, Subaru’nun teşekkürü karşısında; dazlak kafasını kaşıyıp derin bir iç çekti.
“Burası bulup üzerindekileri değerlendirdiğin için asıl kendine teşekkür etmelisin. Ben teşekkürünü hak edecek bir şey yapmadım.”
“Öyle olmadığını biliyorsun. Ne de olsa Rom, Felt’in çaldığı şeyin fiyatını burada biriyle konuşmayı planladığını biliyordun, değil mi? O halde söyleyeceklerimi duyar duymaz beni kapı dışarı etmek için her türlü sebebin vardı.”
“…”
“Felt ile konuşma fırsatını bana veren sensin. Tabii işi oradan devralan benim çabalarımdı—benim çabalarım!”
Önemli bir ayrıntı olduğu için Subaru’nun bunu iki kez söylemesi gerekmişti.
Subaru gururla başparmağıyla kendini gösterirken Rom’un yüz ifadesi karmaşık bir hâl aldı ve sustu.
Rom’un artık onun bu maskaralıklarından bıktığını düşünen Subaru, kendini övmekte bu kadar hevesli davrandığına pişman olmaya başladı.
“Hissettiğim şeye ‘teşekkür’ demezdim ama… İkimizden biri diğerine teşekkür edecekse, bu sen değil ben olmalıyım,” diye mırıldandı Rom usulca, tam da Subaru’nun yüzünde pişmanlık belirmeye başladığı anda.
Yaşlı adam gülümseyince yüzündeki kırışıklıklar derinleşti.
“Bir mitiân olması bir yana, kıyafetlerin ve sendeki bu hâl tavır… Durumu gayet iyi bir aileden geliyorsun, değil mi?”
“Şey, pek öyle sayılmaz aslında…”
“Saklamana gerek yok. Felt’in o nişanı çaldığı gerçeğini açığa vuramayacağına bahse girerim. Başka hiçbir şey için olmasa bile, bu işi barışçıl yollarla çözmeye çalıştığın için sana çok minnettarım.”
Görünüşe göre Rom, Subaru’nun gizemli geçmişi hakkında kendi sonuçlarına varmıştı ve kafasında Subaru son derece düşünceli bir beyefendiydi.
“Felt ile ben… neredeyse onun kendini bildiği bileli, küçücük bir kız olduğu günlerden beri birlikteyiz,” dedi Rom.
“Az önce de öyle bir şeyler söylediğini hatırlıyorum… Bunca zamandır burada mıydınız ikiniz?” Subaru başıyla etraftaki gecekondu bölgesini işaret etti.
Rom başını salladı. “Böyle bir yerde herkes sadece hayatta kalmaya çalışır. Öyle bir ortamda gençler kendileri gibilerle çete kurma eğilimindedir ama… Felt pek öyle şeylere uygun değil.”
“Şu ana kadarki tavrı herkese karşı böyleyse pek şaşırmadım doğrusu.”
Felt’in şu ana kadarki tutumu kararlı ve cüretkâr görünüyordu; kulağa hoş gelse de bu kararlılığın tamamen kendi çıkarlarına odaklandığına şüphe yoktu. Böyle davranırsan, diye düşündü Subaru, seninle karşılıklı faydaya dayalı bir ilişki kurmak isteyen kimse bundan pek memnun kalmaz.
“Ama sana yaklaşımında da bir sorun yok mu, Rom? Kabalık etmek istemem ama bencilliğinin bu kadar azmasının bir sebebi de senin her zaman onun arkasında durman bence.”
“…Buna diyecek bir lafım yok. Onu biraz şımarttığım doğru ne de olsa,” dedi Rom usulca, elini dazlak kafasında gezdirerek.
Yaşlı adamın bunu söylerkenki hâli, Subaru’ya Rom’un Felt’i ailesi gibi gördüğünü açıkça hissettirdi. Muhtemelen kan bağları yoktu ama en azından Rom açısından aralarında inkâr edilemez bir bağ vardı.
“Umarım tek taraflı bir şey değildir,” diye mırıldandı Subaru, öznenin kim olduğunu tam belirtmeden.
Fakat Rom duymuş olmalıydı ki fısıldadı: “Öyle olsa bile umurumda değil. …Hatta, böylesi en iyisi olurdu.”
Fakat tam o anda süreleri dolmuş gibi göründü.
“Ne yapıyorsunuz siz orada fısır fısır? Ürkütücü duruyor, kesin şunu,” dedi Felt ters bir tavırla geri dönerken. Yapmacık bir gülümseme takınma konusunda son derece başarısız olan Felt’in arkasında bir kişi daha vardı. “Haklıymışım, benim içinmiş. Biz buradayız, oturmak ister miydiniz?” Felt, Subaru’yu kenara iterek işaret etti ve nezaketli olmaya çalışarak arkasındaki kişiye döndü.
Subaru başını kaldırıp pazarlık etmek zorunda kalacağı bir sonraki kişiyle yüzleşmeye hazırlandığında hafif bir şaşkınlık yaşadı.
Felt içeri inanılmaz güzellikte bir kadın davet etmişti.
Bir kadına göre oldukça uzundu, Subaru ile neredeyse aynı boydaydı ve yirmili yaşlarının başında gibi duruyordu. Bu güzel kadının hafif çekik gözleri ve üzerinde dingin bir hâli vardı. Yağma mahzeninin karanlığında en çok göze çarpan şey, teninin neredeyse hastalıklı derecedeki beyazlığıydı. Üzerinde siyah bir palto vardı ama önü açıktı; altındaki giysilerin de siyah olduğu ve vücudunu sımsıkı sardığı görülebiliyordu. Oldukça ince olmasına rağmen kıvrımları tam yerindeydi ve genel olarak son derece hoş bir fiziğe sahipti.
Tıpkı Subaru gibi bu kadının da bu dünyada oldukça nadir görülen siyah saçları vardı. Saçları kalçalarına kadar uzanan bir örgü halinde toplanmıştı ve örgünün ucunu parmaklarının arasında dolandırıyordu.
Kısacası, büyüleyici güzellikte, olgun bir kadındı. Kendi dünyasında bile kadınlarla pek bir tecrübesi olmayan Subaru için böyle bir kadını görmek öylesine yeni bir şeydi ki aşırı derecede gerilmeden edemedi.
Soğukkanlılığını çoktan yitirmiş olan Subaru, Felt’in talimatlarına uyarak hiç itiraz etmeden sandalyesini verdi. Felt o sandalyeye, Rom ise onun solundaki sandalyeye oturdu. Subaru ise gerginliğini gizleyemeyerek Felt’in sağında ayakta dikildi.
Gelişini bu kadar çok insanın beklemesi karşısında kadın öfkelenmiş gibi görünmüyordu ama şaşırmıştı. “Burada konuyla ilgisi olmayan epey insan var gibi geldi bana.”
“Fiyatta pazarlık edilmesine öylece izin veremem ya, değil mi? Zayıfların bilgeliği diyelim. Neyse, Subaru, git bize içecek bir şeyler getir.”
Felt bir uşağı azarlar gibi eliyle Subaru’ya işaret etti ama Subaru karşılık verecek cesareti kendinde bulamadı; tezgâhın arkasına geçip nispeten temiz birkaç bardak seçti, içlerini sütle doldurdu ve masaya dönüp bıraktı.
Kadın, Subaru’yu baştan aşağı süzmeden önce “Teşekkür ederim,” dedi.
“Şu ihtiyarın burada olmasını anlıyorum da, bu kim?”
Kadın, Subaru’nun hâl ve tavırlarından buraya pek alışkın olmadığını anlamış olmalıydı. Ondan şüphelenmek yerine basit bir soru yöneltmişti.
Buna karşılık Felt o sinsi tebessümünü takındı. “Bu herif senin rakibin. O da pazarlık yapmaya geldi,” diye ilan etti ve “teklifi kızıştırma” süreci başladı.
6
“Anladım. Meseleyi şimdi kavradım,” dedi kadın; bardağından bir yudum alıp dudaklarında kalan sütü yaladı.
Kendisine Elsa diyen kadın, her hareketinde erotik bir hava yayıyordu. Felt durumu Elsa'ya açıklarken kadın birkaç kez bakışlarını Subaru'ya çevirdi; bu da çocuğun neye uğradığını şaşırıp eli ayağına dolaşmasına yetti.
"Mesele bundan ibaret, o yüzden şimdi açık artırmayı başlatıyoruz. Bu nişanın kimde kalacağı pek umurumda değil, o yüzden bana en iyi teklifi veren kapar."
"Güzel bir tavır. Hoşuma gitmedi desem yalan olur. …Peki, şuradaki oğlan bunun için ne kadar ödeyeceğini söyledi?"
Elsa başta on kutsanmış altın para ödeyeceğini söylemişti.
Eğer Subaru teklifiyle yarışacaksa, kadın onun daha fazla para teklif ettiğini düşünmüş olmalıydı. "Bekle ve gör" yaklaşımının iyi bir fikir olmadığını düşünen çocuk, cep telefonunu üçüncü kez çıkarıp nasıl çalıştığını gösterdi. Bir flaş mahzenin içini aydınlattı ve cihaz Elsa'nın görüntüsünü yakaladı.
Elsa, Subaru'nun bu ani hareketine kaşlarını kaldırarak tepki verdi ama Subaru vakit kaybetmeden ekranı ona gösterdi.
"Benim teklifim bu metia. Nadir bir eşyadır, muhtemelen tüm dünyadaki tek örnektir. Şu kaslı amcanın dediğine göre yirmiden fazla kutsanmış altına satılması gerekir."
"Bir metia…" dedi Elsa, ekrandaki aksine bakıp yavaşça başını sallayarak. Bununla birlikte Elsa, Subaru'nun nişanı doğrudan parayla değil takasla almaya çalıştığını ve teklifinin bir blöf olmadığını anlamış olmalıydı.
Elsa cebinden küçük bir deri kese çıkarıp masaya bıraktı. Kesede muhtemelen nişan için hazırladığı ödeme vardı; masaya koyarken Subaru ağır metal parçalarının birbirine çarpma sesini duyabiliyordu.
Felt meraklı bir kedi gibi gözlerini keseye dikerken Rom tek kelime etmeden onu azarladı. Elsa masaya bıraktığı kesenin üzerine beyaz parmaklarını koydu.
"Doğrusunu söylemek gerekirse, fiyat konusunda fikrini değiştirme ihtimaline karşı işverenim bana biraz fazladan para vermişti, bu yüzden teklif edebileceğim biraz daha fazlası var."
"İşverenin mi…? Yani sadece birinin talimatıyla mı nişanı almaya geldin?" diye sordu Subaru.
"Aynen öyle. Nişanı isteyen ben değilim, işverenim. …Yoksa sen de benimle aynı türden bir işte mi çalışıyorsun?"
"Öyle olsaydı, senin de işsiz güçsüz olman gerekirdi!"
"Yani şuradaki işsiz velet, senin teklif ettiğinden çok daha yüksek bir fiyat ödeyeceğini söylüyor. Efendin ne kadar ödemeye razı bakalım?" diye meydan okudu Felt, Elsa'ya dönerek.
Elsa sessizce kesenin ağzını açtı ve ters çevirdi. Dışarı dökülenler birkaç parlak kutsanmış altın paraydı. Paralar üst üste yığılırken Felt'in gözleri parıldadı, Rom bile boğazından bir ses çıkardı.
Subaru paralardan çok sayısıyla ilgileniyordu. Doğru saydıysa…
"Tamı tamına yirmi sikke," dedi Elsa.
"İşverenimin bana verdiği her şey bu kadar. Nişan için bunun yeterli olacağına karar vermişlerdi ama… tahminlerinin biraz yetersiz kaldığını düşünmekte haklı mıyım?" diye sordu Elsa, sorusunu Felt'ten ziyade Rom'a yönelterek.
Paraları saydıktan sonra Rom, gergin görünen Subaru'ya yukarıdan baktı ve gülümsedi.
"Bebek gibi davranmana hiç gerek yok. Utanmalısın. Erkek değil misin sen? …Yirmi kutsanmış altının akılalmaz bir miktar olduğu doğru. Ancak, en kötü ihtimalle senin metianın yirmi altına satılması gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum. Başka bir deyişle, bundan daha değerli."
Rom nasırlı devasa elini uzatıp Subaru'nun başını sertçe okşadı.
"Bana kalırsa pazarlık veledin lehine sonuçlandı. İşverenine ayıp olmasın ama görünen o ki paralarını geri götürmek zorunda kalacaksın," dedi Rom, sikkeleri Elsa'ya doğru iterek.
Subaru heyecanla bir çığlık attı. Felt karara bir itirazı olmadığını belirtmek için ellerini havaya kaldırdı, Elsa ise omuz silkti ama halinden pek de rahatsız görünmüyordu. Subaru zafer pozu vermeyi ihmal etmedi ama bu abartılı hareket onu ortalıkta sadece tuhaf duruma düşürdü.
"N-ne var yani? Mutluyum işte, fena mı? Bırakın da tadını çıkarayım! Burada ilk kez bir şeyi gerçekten başardım! Azıcık kutlama yapmanın neyi yanlış?!" dedi Subaru utanarak.
"Bir şey demedim ki. Kutlamak istiyorsan kutla. Paramı aldığım sürece ben mutluyum," dedi Felt.
"İşverenimin o nişana aslında ihtiyacı yok, o yüzden fikrini değiştirmen için sana yalvarmama gerek de yok," diye ekledi Elsa.
Hem Felt hem de Elsa, Subaru'nun bu maskaralıklarıyla pek ilgilenmiyor gibiydi.
Fakat Subaru, Elsa'nın yalvarıp yakarmasını bekleyecek kadar kötü niyetli olmasa da, pazarlık istediği gibi gitmemesine rağmen kadının bu denli kayıtsız görünmesini tuhaf buldu.
"Kusura bakma Elsa. İşverenin sana kızacak sanırım."
"Elden bir şey gelmez. Hata benden kaynaklansaydı durum farklı olurdu ama bu seferki, nişanı bu kadar ucuza kapatabileceğini sanan işverenimin suçu."
"Ama tamı tamına yirmi kutsanmış altın planlayıp da bunun yetersiz kalması insana koyar doğrusu," diye belirtti Rom.
"Eh, demek ki şansım yaver gidiyor! Yoksa benim o şanlı devrim sonunda geldi mi?" Felt, Elsa'ya anlayış gösteren iki erkeğin aksine havadaki gerginliği hiç umursamadan güldü.
Her halükarda, Subaru buraya gelirken koyduğu hedeflerden birini tamamlamayı başarmıştı. B planına başvurmak zorunda kalmadan, Satella'ya olan borcunu ödeyebileceğine dair bir umut ışığı doğmuş gibiydi.
Normalde hırsızlıktan Felt ve Elsa'nın sorumlu olduğunu Satella'ya bildirmek en doğrusu olurdu ama Subaru'nun içinden ikisinden birinin hapse tıkılmasına yol açacak bir şey yapmak gelmiyordu.
Sadece işine öyle gelmişti.
"Madem pazarlık lehime sonuçlanmadı, ben artık müsaadenizi isteyeyim."
Elsa ayağa kalktı ve sütünün kalanını bir dikişte bitirdi. Kalan birkaç damla sütü diliyle yine erotik bir şekilde yaladıktan sonra Subaru'ya baktı. Ona öyle bir dikti ki gözlerini, bakışları sanki çocuğu olduğu yere mıhlamıştı. "Bu arada, o nişanla ne yapmayı planlıyordun?" diye sordu Elsa, boğuk ve buz gibi bir ses tonuyla.
Sesindeki tatlı tını Subaru'nun kulak zarlarını tehdit ediyor ve bir vehimle, yalan söyleyemezmiş gibi hissetmesine neden oluyordu.
"…Şey, sahibine geri vermeyi planlıyordum." Bunu söyler söylemez korkunç bir hata yaptığını anladı.
Hem onu çalan kızın hem de çalınmasını emreden kadının önünde, çalınan eşyayı sahibine geri vereceğini ilan etmişti.
"Anlıyorum. Demek onlardansın." Subaru'nun bu sözleri, Elsa'nın dondurucu cinayet niyetini harekete geçirmeye yetti.
"N—?!" Subaru böğründe ani bir darbe hissetti. Çarpmanın şiddeti onu yana savurmaya yetti ve dengesini toparlayamayıp yere yuvarlandı. Subaru'nun hissettiği ilk şey acı ve şok oldu, yere çarparken görüşü fırıl fırıl dönüyordu. Başını kaldırdığında Felt'in yanına yapıştığını gördü.
"Ne yapmaya—"
"Aptal mısın sen? Dikkat etsene, çekil yoldan! Ölmek mi istiyorsun?!" diye bağırdı Felt.
"—çalışıyorsun?!" Subaru'nun haykırışının son kısmı Felt'inkinin arasında kaynayıp gitti.
Subaru şok içindeydi. Bulunduğu alçak noktadan Elsa'nın kendisine doğru döndüğünü gördü.
"Vay, bunu savuşturmayı başardın demek," dedi kadın, şaşkınlıkla başını yana eğerek.
Elsa'nın elinde donuk bir ışıkla parıldayan bir silah vardı. Subaru'nun bildiği kadarıyla bu bir kukri bıçağıydı ve Elsa'nın genel görüntüsüyle hiç bağdaşmıyordu. Rahatlıkla otuz santim uzunluğundaydı, namlusu kabzadan uzandıkça içe doğru kıvrılıyordu. Ucunun ağırlığı nedeniyle çoğunlukla düşmanların veya avların kafasını uçurmak için balta gibi kullanılan bir silahtı; sadece bakarak bile ne denli vahşi ve acımasız olduğunu hayal etmek zor değildi.
Bıçağı tutmasına rağmen Elsa'nın dingin gülümsemesi hiç bozulmamıştı. Duruşundan, silahı bir kez savurmuş olduğu açıkça anlaşılıyordu. Bu da demekti ki, Subaru'nun güvende olmasının tek sebebi, Felt'in atılıp onu silahın yolundan çekerek yere sermesiydi.
Geç gelen korku Subaru'nun elini ayağını titretti, midesi bulandı. Ancak durum onun keyfini bekleyecek değildi.
"Gaaah!" Rom İhtiyar, pazarlık başladığından beri elinden hiç bırakmadığı sopayı savurarak Elsa'ya doğru atılırken kükredi. Sopanın çivili kısmı kadının kafasına doğru hızla iniyordu. Sopa en az on kilo ağırlığında olmasına rağmen Rom onu bir dal parçasıymış gibi savurdu; tahta havayı yardıktan sonra mahzenin zeminine çarptı.
Sopa yerden sektiğinde tüm bina sarsılmış gibi oldu. Darbelerin şiddetiyle çalınmış eşyalardan birkaçı etrafa saçıldı; bu esnada Rom ve Elsa, Subaru'nun gözleri önünde darbeler savurmaya devam ediyordu.
"İlk kez bir devle ölüm kalım savaşına giriyorum," dedi Elsa.
"Konuşmaya devam et bakalım, küçük kız! Seni kıyma yapıp dev farelere yem edeceğim!" Rom hakaretler yağdırırken sopasını daha da hızlı savuruyordu. O savuruşun gücü karşısında, eğitimsizce yapılacak herhangi bir blok hamlesi bir kağıt parçasından farksız kalırdı.
Mahzenin içinde hareket edecek çok az yer vardı ve o sopanın savruluşlarıyla köşeye sıkışmak ölümcül bir hata olabilirdi.
Fakat Elsa'nın becerisi öylesine yüksek bir seviyedeydi ki buna ancak canavarlık denebilirdi.
Tek elinden sarkan kukrisini savurmaya devam eden Elsa, adeta siyah bir gölge gibi Rom'un her ölümcül vuruşunun arasından sıyrılmayı başarıyordu. Hareketleri bıçak sırtındaydı, ölümcül tehlikenin hemen yanı başında ince bir çizgide yürüyordu ama yine de dövüşü kontrol eden Rom değil, oydu.
Bu hiç iyiye işaret değil, diye düşündü Subaru içgüdüsel olarak. Kafasının içinde bir şeyler alarm zillerini çalıyordu. "Bu kötü…" diye mırıldandı Subaru, dudakları titreyerek.
"Korkma. Rom İhtiyar'ın kaybetmesine imkân yok! Kendimi bildim bileli Rom'un bir kavgayı kaybettiğini görmedim!" diye bağırdı Felt, kendi şüphelerini dağıtmak istercesine Rom'a olan güvenini kelimelere dökerek.
Felt'in sözlerinde uzun yılların birikimi vardı; sarsılmaz güvenini oluşturan deneyimlerdi bunlar. Fakat Felt bunu Subaru'ya açıkça söylemese bile, birbirleriyle olan etkileşimlerindeki samimiyetten aralarındaki bu güveni anlayabiliyordu.
Felt'in özgüvenine rağmen Subaru en kötüsüne hazırlanıyordu. Ama nedenini bir türlü kestiremiyordu.
“Al sana!”
Subaru içindeki tedirginliğin adını koyamadan, dövüşün seyrinde bir değişiklik oldu.
Rom bağırdı ve masayı, etrafında pazarlık yaptıkları o küçük ahşap masayı tekmeledi. Masa tekmenin şiddetiyle paramparça olup yarıldı ve bir anlığına duvara yaslanmış olan Elsa bu tahta parçalarının arkasında kalarak görüş alanından çıktı.
Rom sopasını var gücüyle indirdi. Vuruş isabet ederse anında öldüreceği kesindi. Ne var ki…
"Rom!" Felt'in kahrolası çığlığı ganimet mahzeninin havasını titretti.
Subaru o anda o çığlığın engellemeye çalıştığı sonucu gördü.
Bir şey havada dönerek uçuyordu.
Hâlâ sopasını sıkıca tutan Rom'un sağ koluydu bu.
Omuzdan kopan kol, duvara çarpmadan önce etrafa kan saçarak havada uçtu.
Bütün odaya kan yağmıştı. Subaru ve Felt de bundan nasiplerini almıştı.
Felt bir kez daha çığlık attı.
"Gideceksem seni de yanımda götüreceğim!" Sağ kolunu kaybeden Rom'un omzundan hortum gibi kan fışkırıyordu. Kanın akışını durdurmaya bile çalışmayan Rom, kalan tek koluyla saldırmak için Elsa'ya doğru atıldı.
Parçalanmış ahşap masa yere düşerken, Elsa savuruşunun ardından aldığı duruşu bozmadan arkasında dikiliyordu.
Elsa kukriyi tekrar çeviremeden Rom'un devasa gövdesi onu ezip geçecekti. Ancak Rom'un bu son direnişinin o kısacık anında…
"Daha önce söylemeyi unuttum ama süt için teşekkürler."
…sözü yarım kaldı. Elsa diğer elindeki, az önce içtiği bardağın kırık bir parçasıyla darbeyi indirdi. Kırığın sivri ucunda kan damlaları vardı; Rom'un kesilen boğazından gelen kanlar.
Kolu kopmuş, boğazı kesilmiş yaşlı adamın ağzından kanlar köpürdü ve gözlerindeki ışık sönerken yere yığıldı. Bedeni kasılsa da içinde hiç güç kalmamıştı; hayatı bedenine tutunmaya çalışsa da Rom'un elinden kayıp gidiyordu.
Elsa sanki saygısını sunarcasına cesede doğru zarifçe eğildi.
Rom'un bedeni seğirmeye devam ederken Elsa bardağın kalıntılarını usulca adamın ayaklarının dibine bıraktı. "Bunu geri veriyorum. Artık ihtiyacım kalmadı," dedi soğukça, ardından kukrisini elinde çevirip kana bulanmış ucunu Subaru ve Felt'e doğrulttu. Ancak hâlâ yerde yatan Subaru tek kelime edemiyordu.
Gözlerinin önünde gerçekleşen bu katliam, Subaru'nun tüm düşünme yetisini felç etmişti.
Daha birkaç dakika önce konuştuğu biri şimdi ölmüştü. Hastalıktan ya da kazadan değil, düpedüz bir başkasının eylemleriyle katledilmişti.
"Vay, demek cesur olan sensin," dedi Elsa etkilenmiş bir halde. Hâlâ hareket edemeyen Subaru başını kaldırdı.
Subaru hâlâ şok içindeyken Felt ayağa kalkmış, dizlerinin titremesini durdurmak için bacaklarına vuruyordu. Ardından kana bulanmış saçlarını geriye itti.
"Nasıl… Nasıl cüret edersin…"
Subaru, Felt'in arkasında kaldığı için yüz ifadesini göremiyordu. Ancak sesinden gözyaşlarını tutmadığı açıkça anlaşılıyordu.
"Çok fazla direnirsen sonunda canın daha çok yanar," dedi Elsa.
"Karşı koymasak bile bizi öldürmeyi planlıyorsun zaten, seni gidi psikopat…!"
"Çok hareket edersen temiz bir kesik atamam. …Kılıç konusunda pek becerikli sayılmam." Elsa bunu söylerken kukriyi elinde çevirdi ve sanki Felt'i parça pinçik etmek için doğru vuruşların provasını yapıyormuş gibi davrandı.
Ama Felt silahsızdı. Kazanmasına imkân yoktu.
Subaru zihninde haykırması gerektiği sonucuna varmıştı. Felt'in kaçabilmesi için Elsa'nın dikkatini birazcık bile olsa dağıtmalı, vakit kazandırmalıydı.
Kıza yardım çağırması, hatta tek başına kaçması için biraz zaman tanıyabilseydi… Ama kararını vermiş olmasına rağmen vücudunun titremesini durduramıyordu.
"…Seni de bu işe bulaştırdığım için özür dilerim," dedi Felt, Subaru'ya fısıltıdan farksız bir tonda.
"B-ben…" Subaru bu sözler üzerine yüzünü birden Felt'e çevirdi ve ona söylemesi gereken kelimeleri unutup sanki onun affını dilenircesine ancak boğuk bir mırıltı çıkarabildi.
Fakat Felt, Subaru'nun bu duygularını sonsuza dek ardında bırakarak ileri atıldı. Yerden hızla sıçradığında yüksek bir ses duyuldu; sanki mahzenden bir fırtına kopup geçmişti. Subaru tam Felt'in gözden kaybolduğunu düşündüğü anda Elsa'nın bedeninin büküldüğünü gördü.
Tiz bir ses çınladı ve Felt, Elsa'nın yanından dilini şaklattı. Felt'in elinde küçük bir bıçak vardı ve Elsa akılalmaz çeviklikteki refleksiyle Felt'in saldırısından sıyrılmayı başarmıştı.
Felt geriye sıçradı, uçarken yarattığı hava akımına bindi. Düzensiz hareketleriyle mahzenin duvarları bile onun için birer zemin haline gelmişti. Elsa bile Felt'in bu akrobatik marifetleri karşısında şaşırmış görünüyordu.
"Demek rüzgârın lütfuna sahipsin. Ah, ne kadar harika. Dünya sana bayılıyor olmalı… Kıskandım doğrusu." Elsa'nın kendinden geçmiş gülümsemesi aniden değişti ve kolunu geriye çekerken gözleri nefretle doldu.
"N—" Felt, omzundan çaprazlama inen bir kesikle havada biçildi ve dengesini toparlayamadan yere çarpıp yuvarlandı.
Yaranın açıldığı yer göğsünü sol omzundan sağ koltuk altına kadar yarıp geçmişti; o kadar derindi ki kemiği kesip iç organlarına ulaşmıştı.
Sırtüstü duran Felt'in kalbi her attığında bir fıskiye gibi kan fışkırıyordu ve kesiğin acısından ve şokundan çoktan bilincini kaybettiği belliydi. Kılı bile kıpırdamıyordu. Sadece birkaç saniye içinde kanının akışı basıncını kaybetti ve hayatının sona erdiğini sessizce haber verdi.
Subaru kımıldayamıyordu.
Felt'in yanına gidip kanamayı durdurmaya çalışmak istiyordu. Bunun için çok geçse bile en azından göz kapaklarını kapatmak istiyordu. Fakat Subaru'nun kolları ve bacakları bu isteğini reddediyor, utanmazca titremekten başka bir şey yapamıyordu.
"İhtiyar da kız da yere serildi ama sen kıpırdamıyorsun bile. Çoktan pes mi ettin?" dedi Elsa, sanki ona acıyormuş gibi bir ses tonuyla, sıkılmış gözlerle bakarak.
Tek yapması gereken biraz daha yaklaşmak ve bıçağıyla tek bir darbe indirmekti. Bu onun için apaçık ortadaydı, bu yüzden canı sıkılmış görünüyordu. Elsa'nın hareketlerinde en ufak bir tereddüt belirtisi bile yoktu. Hatta esnemesini bastırmaya çalışıyor gibiydi.
Elsa'nın bu tavrı karşısında Subaru'nun içinde zapt edilemez bir öfke kabardı. Önünde boylu boyunca yatan bu iki insan, bir saatten daha kısa bir süre önce tanıştığı kişilerdi. Ancak sadece konuşmakla kalmamış, birbirlerine duygularını açmışlardı. O iki insanı alıp katletmek ve zerre kadar suçluluk duymamak, Subaru için kesinlikle affedilemez bir şeydi.
Dahası, kendini de affedemiyordu. İkisinin de bu aşağılık kadın tarafından katledilmesini öylece izlemişti.
"Sonunda ayağa kalkabildin demek. Bayağı uzun sürdü. Beni pek eğlendireceğini sanmıyorum ama hiç yoktan iyidir."
Subaru'nun içinde kabaran öfke, çok geç kalmış olsa da nihayet kollarına ve bacaklarına hareket etme gücü verdi.
Uzuvları hâlâ titreyen Subaru, yavaşça yerden destek aldı ve hareketleri neredeyse hayvani olsa da bir şekilde ayağa kalkmayı başardı.
Titremesi korkudan mıydı, yoksa öfkeden mi? Yoksa ikisinden birden mi? Subaru'nun umurunda değildi.
Kukri bıçağını hazırda tutan Elsa ile yüz yüze gelen Subaru, dişlerini sıkarak var gücüyle ve tüm hırsıyla ileri atıldı.
Kendi gücünün sınırlarını aşarak onun üzerine uçacak ve kadını yere serecekti. Fakat Subaru'nun bu çılgınca saldırısı…
"Zavallıca."
…Elsa'nın doğrudan yüzüne indirdiği dirsek darbesiyle anında son buldu. Kadın en az hareketi yaparak etrafında dönerken dirseğini Subaru'ya geçirmişti ve çocuk sendelerken Elsa dönüşünü tamamlayıp uzun bacaklarından biriyle bir yay çizerek tekmeyi bastı.
Subaru porselenlerle dolu bir rafa savruldu ve gürültüyle yere çakıldı. Tek bir saldırı dalgasında Subaru'nun hem burnu hem de ön dişleri kırılmıştı. Elsa'nın tekmesinin asıl darbesini alan böğrü feci şekilde ağrıyordu ve birkaç kaburgasının kırıldığını hissedebiliyordu.
Ama yine de Subaru yumruğunu yere dayadı ve hemen ayağa kalktı. Beyni çoktan endorfin salgılamaya başlamıştı ve daha önce hissettiği her şeyden daha büyük olan bu acıyı reddediyordu.
Bu uyarılmış halde, nefesi kesik kesik, Subaru şuursuzca bir saldırı daha başlattı… ama yine geri püskürtüldü.
Subaru'nun savrulan kolları Elsa'ya ulaşamadı ve kadın akıcı uzuvlarıyla bıçağının ters tarafını Subaru'ya vurarak sol omzunu kırdı.
Ardından, sanki acı çığlıklarını dinlemekten bıkmış gibi, çenesine yukarı doğru bir tekme savurarak çocuğun sesini anında kesti. Bu darbe aynı zamanda Subaru'nun kırık ön dişlerinin geri kalanını da dökmeyi başardı.
Elsa yere yuvarlanan Subaru'ya tepeden baktı.
"Hiç işe yaramazsın. Göründüğün kadar tecrübesizsin ve hareketlerin darmadağın. Ne ilahi bir lütfun var ne de özel bir yeteneğin. Kafanı kullanıp bir numara çevirirsin sanmıştım ama görüyorum ki hiçbir şeyin yok. Bana karşı bir şansın olabileceğini nasıl düşündün ki?"
"Kesh sheshini… Bshuna inad etmek deniy… Öylece yeshleşeğimi mi shandın?" Subaru'nun burnu kırıldığı için düzgün bir laf bile sokamıyordu.
Son karşı saldırı yüzünden Subaru artık kolunu kullanamıyordu. Sol omzundan aşağısı cansız bir şekilde sarkıyordu. Hiç acı hissetmiyordu ama kulaklarındaki çınlama dayanılmaz bir hal alıyordu. Midesi fena halde bulanıyordu ve sanki öfkesi ağzından süzülüp gidiyor gibiydi.
Subaru yenilmişti. Asla kazanamazdı. Bir darbe vurma şansı bile ufacıktı.
"Eh, en azından alışılmadık derecede yüksek bir kararlılığa sahip olduğunu kabul ediyorum. Biraz daha erken ayağa kalksaydın, bu ikisi için farklı bir sonuç doğabilirdi belki." Elsa bıçağının ucuyla yerde terk edilmiş halde yatan iki cesedi işaret etti. Subaru, Elsa'nın hareketini takip edip cesetlere baktığında aniden içine tuhaf bir his doğdu.
Neden? Neden bütün bunları daha önce görmüş gibi hissediyordu?
Zemini kan denizine dönmüş ganimet mahzeni… Kolu kopmuş dev ceset… Kızılımsı bir bıçağın donuk parıltısı…
Zihninin derinliklerinde bir düşünce şimşek gibi çaktı.
"Artık buna bir son verelim. Seni meleklere kavuşmaya göndereceğim."
Elsa kırmızı dudaklarını yaladı ve şehvetli bir gülümsemeyle karanlığa karıştı. Bir hile miydi yoksa başka bir şey mi bilinmez, Subaru'ya sanki Elsa mahzenin gölgeleri arasına gömülmüş gibi geldi.
Subaru Elsa'yı bulamadan sağa sola baktı. "N-neredesin?!"
Subaru paniğe kapılmaya başladı; bir o yana bir bu yana bakıyor, en ufak bir sesi duyabilmek için var gücüyle kulak kabartıyordu. Yutulmayı bekleyen yırtıcı bir hayvanın avına benziyordu. Elsa'nın açısından bakıldığında, hiçbir şey hevesini bundan daha fazla kıramazdı ama bu durum işi daha da çabuk bitirme isteği uyandırdı; böylece ustaca, doğrudan bir kesikle…
"N—?!"
Subaru saldırının karnına doğru geldiğini fark ettiği anda kıl payı kurtulmayı başardı.
Karnını içeri çekerek geriye zıpladı, böylece yatay kesik onu sadece sıyırıp geçti. Karnının derisi yarıldı ama Subaru dişlerini sıkıp bu keskin acıya dayandı.
"Uraaaah!!"
Ardından Subaru var gücüyle dönerek attığı bir tekmeyle Elsa'nın gövdesine yandan vurmayı başardı. Kendini savurup kritik vuruşu indiren Subaru, en azından bir kez misilleme yapabildiğini teyit etmiş oldu.
Ne var ki…
"Ah… Bu çok tatmin ediciydi," dedi Elsa; belinden çektiği ikinci bir kukriyle, diğer eliyle Subaru'nun karnını yaklaşık yüzde yetmiş oranında yarıp kanını ve bağırsaklarını dışarı dökerken.
"Ha…?" Subaru bir adım, iki adım geri attı ve omzu duvara sürtünce oraya yığılıp yere kaydı.
Aşağı baktığında karnından fışkıran ve zemini parlak kırmızıya boyayan kanı görebiliyordu. Titreyen koluyla kanı boş yere içeri tıkmaya çalıştı ama karnından dökülen kanlı doku parçaları elini geri itti.
"Şaşırdın mı? Üzerime atılırken karnını deştim. Uzmanlık alanımdır aslında," dedi Elsa gülümseyerek, kan denizinin üzerinde şıpır şıpır yürürken.
Elsa, acı dolu çığlıklar guruldamaktan başka bir şey yapamayan Subaru'ya yaklaştı ve yüzünde kendinden geçmiş bir ifadeyle onun kanlı, kararmış iç organlarına baktı.
"Ah… tam umduğum gibi. Bağırsaklarının rengi öyle güzel ki."
Bu kadın aklını kaçırmıştı.
Endorfinlerinin bile dindiremediği acı karşısında Subaru'nun bilinci bulanıklaşmaya başladı. Yan yatmış olduğunu fark etti. Titreyen parmak uçlarıyla zayıfça Elsa'nın ayağına dokundu.
"Uu… ıgh…"
"Canın mı yanıyor? Acıyor mu? Üzgün müsün? Ölmek mi istiyorsun?"
Çocuğun eli hâlâ ayak bileğini tutarken Elsa, Subaru'nun yanına diz çöktü ve gözlerinin içine baktı. Elsa'nın gözleri vecd ile doluydu. Bir insanın canını almak konusunda zerre kadar tereddüdü yoktu.
Aksine… tarifsiz bir mutlulukla dolup taşmış, adeta kendinden geçmiş gibiydi.
"Yavaş yavaş, yavaşça, bedenindeki tüm sıcaklık usul usul çekilecek ve buz gibi olacaksın."
Subaru, Elsa'nın sesinin kulak zarlarını titrettiğini hissedebiliyordu; ses ona işkence ediyor, tadını çıkarıyor, acıyor, şefkat gösteriyor ve onu seviyordu.
Farkına bile varamadan Subaru'nun gözleri karardı. Çok fazla kan kaybetmişti ve adım adım ölüme sürükleniyordu. Artık hiçbir şey duyamıyordu. Koku alamıyordu. Hiçbir şey göremiyordu. Yalnızca bedeninin gittikçe soğuduğunu, can verdiğini ve bununla gelen o dehşeti hissedebiliyordu.
Hayat ışığının tam olarak ne zaman söneceğini bilemediği bu karanlıkta, ölüm korkusundan bir türlü sıyrılamıyordu.
Ne zaman öleceğim? Ne zaman öleceğim? Hâlâ yaşıyor muyum? Çoktan ölmedim mi yoksa? Yaşam nasıl tanımlanır ki? Bir böcekten bile aciz bu halime yaşamak denebilir mi? Yaşam nedir? Ölüm nedir? Ölmek neden bu kadar korkutucu? Yaşamak gerçekten şart mı? Değil mi?
Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum.
Mutlak ve kaçınılmaz ölüm gittikçe yaklaşırken, Subaru'nun zihni içgüdüsel olarak bunu reddediyordu. Sonunda bu reddediş tüm benliğini kapladı ve görüşü tamamen beyaza bürünürken aklından şu geçti…
Ah… Öldüm.
Ve bu son düşünceyle birlikte, Natsuki Subaru'nun hayat ışığı söndü.
BÖLÜM 3
SON VE BAŞLANGIÇ
1
"Baksana birader, öyle boş boş bakma. Elma ister misin?"
Subaru kendine gelir gelmez, burnunun dibinde olgun kırmızı bir meyve belirdi.
Tıpkı bir elmaya benziyordu; ona bakarken zihninin bir köşesinden "bilgi meyvesi" lafı geçti.
Yendiğinde cennetten kovulmaya sebep olan o yasak meyveydi bu.
Subaru o meyveyi şimdi yese, kendini içinde bulduğu bu akılalmaz durumdan kurtulabilir miydi?
"Hey, baksana çocuk," dedi orta yaşlı adam, hiçbir tepki vermeyen Subaru'ya kaşlarını çatarak seslenirken.
Subaru, bilincinin bulanık sınırlarından sıyrılıp yavaşça gerçeğe döndü ve aklı başına gelir gelmez aniden başını kaldırdı. Kalbi deli gibi çarpıyor, nefesi kesiliyordu; telaşla sağa sola bakındı.
Öğleden hemen sonra, ana caddedeki meyve tezgâhının önündeydi. Çeşit çeşit renkli sebzeler ve meyveler sergilenmişti; malların başında duran kişiyse yüzünde beyaz bir yara izi olan o sert bakışlı dükkân sahibiydi.
Burası, Subaru'nun daha önce birkaç kez gördüğü o kalabalık caddeydi. Başını kaşıdı.
"Hiçbir şey anlamıyorum…" diye mırıldandı ve ardından baş dönmesi ile mide bulantısına yenik düşüp olduğu yere yığıldı.
2
Yüzüne çarpan soğuk suyla birlikte Subaru, bulanıklaşan bilincini güçlükle de olsa toparlamayı başardı.
“…”
Meyve tezgâhı sahibinin getirdiği boş su maşrapasına baktı. Subaru dükkânın önüne yığıldıktan sonra, adam kendine gelmesine yardım etmişti.
Adamın onun için endişelenecek kadar iyi kalpli olmasına sevindi, ama Satella'nın nereye gittiğini sormayacak kadar ince düşünmesi yüreğinde derin bir yara açtı.
Toprak zeminde oturan Subaru, kâküllerindeki suyu silip dişlerini sıktı. O kılıcın ışıltısı ve kan kokusunun ortasında dans eden o korkunç gülümseme hâlâ zihninde taptazeydi.
"Hıh…"
Boğazı düğümlendi; dizlerini karnına çekip otururken tüm vücudunun titremesine engel olamadı.
O ana kadar tamamen sıradan bir hayat yaşamıştı. Hiç böylesine bir korku, böylesine bir çaresizlik tatmamıştı.
Artık düşünmek istemiyordu. Hatırlamak istemiyordu. Kabuğuna çekilip her şeyi unutmak istiyordu.
Kılıcın parıltısı, kopup uçan kol, o çığlık, kan gölünde boğulmak, o gümüş saçlar…
“…”
Subaru düşünmemek istedikçe anıları daha da netleşiyordu. Istıraba boğulan Subaru çığlık atmak için başını kaldırdı, tam her şeyi haykıracaktı ki…
"Ha…?"
İçinde kabaran ses, yerini şaşkın bir mırıltıya bıraktı ve öylece dona kaldı.
Gözlerini ardına kadar açan Subaru'nun görüş alanına; sürüngen derili uzun boylu bir siluet… ancak beline kadar gelen hayvanımsı bir insansı… pembe saçlı genç bir dansçı… belinde altı kılıç taşıyan bir savaşçı…
…ve beyaz cübbeli, yürüdükçe gümüş saçları dalgalanan genç bir kız girdi.
Kızın menekşe rengi gözleri yanından geçerken Subaru'ya şöyle bir değdi ama hiç ilgilenmiyormuşçasına bakışlarını çevirip yoluna devam etti.
Kararlılıkla dolu o ametist gözler, doğrudan yola dikilmişti.
O asil duruşunda, narin güzelliğinde, Subaru'nun aradığı o kızda en ufak bir değişiklik yoktu.
Hemen seslenemeyen Subaru, hırıltılı nefeslerle güçlükle ayağa kalktı ve peşinden koştu. "Bek—! B-bekle! Bekle biraz! Lütfen, bekle…"
Kız bir anlığına sese tepki verip bir yabancıya bakarcasına soğuk bakışlarla Subaru'ya döndü.
Subaru, o keskin bakışlardaki ayazın kalbini deştiğini hissetti. Kızın ricasını yerine getirmemişti. Onu incitmişti. Daha özür bile dilememişti. Affedilmesine imkân yoktu ama yine de peşini bırakmadı.
Ne hissettiğini bilmiyordu. En azından aklından neler geçtiğini öğrenmek zorundaydı.
Kızın aklından geçenleri kurup kendi kendini üzeceğine, acıyı hissedebildiği bu gerçeklikte bizzat onun tarafından incitilmeyi yeğlerdi.
"Lütfen bekle! Satella!"
Yetişebilirse ona ne söyleyeceğinden emin değildi ama bu sorunun cevabı zihninde netleşince, Subaru adını yeni hatırlamışçasına Satella diye bağırdı.
Nihayet sesi kıza ulaşmış gibiydi; çünkü tam uzaklaşmak üzereyken aniden olduğu yerde durdu.
Subaru kalabalığın arasından sıyrılıp ona yetişti ve elini narin omzuna koydu.
"Beni… görmezden gelme. Çekip gitmem benim hatamdı, seni dinlememek benim hatamdı ama çaresiz kalmıştım. Olandan sonra ganimet mahzenine gittim ama orada seninle karşılaşamadım ve…"
Subaru omzunu tutunca, Satella şaşkınlıkla ona baktı.
Kız arkasını dönüp Subaru ağzını açtığında, dudaklarından dökülenler bahanelerle dolu bir tür kendini savunma çabasından ibaretti.
Bunu fark etmesini sağlayan şeyse Satella'nın duru gözleri oldu.
Bakışları tamamen duygusuzdu; Subaru bu bakışlarla karşılaşmasına rağmen yine de bir rahatlama hissetti. Görebildiği kadarıyla Satella'da hiçbir yara izi yoktu. Subaru için bu bir kurtuluş demekti.
"Sadece kendimden bahsettiğim için özür dilerim… İyi olduğunu gördüğüme o kadar sevindim ki."
Tekrar karşılaşabilmiş olmaları, Subaru'yu saf bir mutlulukla doldurdu.
Konuşmaları gereken çok şey vardı ama her şeyden önce, Subaru yaptığı hiçbir şeyin boşa gitmediğini hissediyordu. Nihayet derin bir nefes alabilmişti…
"…Ne yaptığını sanıyorsun sen?"
Fakat Subaru rahatlamışken, Satella fena halde öfkeliydi. Subaru'nun elini omzundan silkelemek için bedenini bükerken beyaz yanakları kızarmıştı. Geriye bir adım atıp aralarına mesafe koyduğunda, Satella'nın gözleri düşmanlıkla doluydu.
Bu beklenmedik sert tepki karşısında Subaru gayriihtiyari yutkundu.
Yine de bu tepki son derece doğaldı. Satella'nın açısından bakıldığında, Subaru'nun onun karşısına çıkmaya bile yüzü olmaması gerekirdi. Ona savuracağı hiçbir hakaret fazla kaçmazdı ve—
"Kimsin necisin bilmiyorum ama birine Kıskançlık Cadısı'nın adıyla hitap etmek de neyin nesi?!"
Hayal edebileceği her şeyin ötesindeki bu tepkiyi duyunca, Subaru'nun gardını almak için kurduğu her şey yerle bir oldu.
Bu beklenmedik sözler karşısında Subaru, zamanın durduğunu hissetti.
Kalabalığın uğultusu kesildi. Subaru'nun duyabildiği tek şey, kalbinin deli gibi çarpması ve karşısındaki gümüş saçlı kızın gergin, savunmacı soluklarıydı. Sanki diğer tüm sesler yok olmuş gibiydi… ama bu bir yanılsama değildi.
"…Ne?"
Subaru etrafına bakındığında, bu kalabalık çarşıdaki herkesin, yoldan geçen tüm yayaların dik dik onlara baktığını fark etti. Herkes sarsılmış görünüyordu; çıt çıkarmadan, tek bir kaslarını bile oynatmadan öylece duruyorlardı.
Sanki Satella ile Subaru arasındaki konuşma bütün meydanı esir almıştı.
Satella sert bakışlarıyla Subaru'nun cevabını bekliyordu. Ancak neden suçlandığını bile bilmeyen Subaru, ne diyeceğini bilemedi. Subaru'nun Satella'nın kızdığını düşündüğü sebep ile gerçek sebep bambaşkaydı.
"Bir kez daha soruyorum. Bana neden Kıskançlık Cadısı'nın adıyla sesleniyorsun?"
"Ne demek istiyorsun? Bana öyle seslenmem söylenmişti…"
"…Bunu sana kim söyledi bilmiyorum ama her kimse, zevki berbatmış. Bunu uyduran sen olmasan bile, kabul etmiş olman yeterince kötü. Bahsettiğimiz kişi Kıskançlık Cadısı, tüm tabuların vücut bulmuş hali! Çoğu insan bu ismi ağzına almaya bile çekinirken sen bana bu isimle mi hitap ediyorsun?"
Öfkesini herkesin gözü önünde sergileyen Satella… yani o gümüş saçlı kız, Subaru'yu bir kafa karışıklığı fırtınasının ortasına attı. Etraftaki herkes başını sallayarak ona katılıyor gibiydi ve bu da her şeyden çok onun haklı olduğunu kanıtlıyordu. Subaru'nun neler olup bittiğine dair en ufak bir fikri yoktu. Söylediklerine akıl sır erdiremiyordu. Subaru sadece ona adıyla seslenmişti.
Ama Satella onu azarlamıştı ve etraftaki herkes de kızın haklı olduğunu düşünüyordu.
"Bütün söyleyeceğin buysa, ben gidiyorum. Seninle uğraşacak vaktim yok."
Kız, başını öne eğip öylece dikilen Subaru'ya baktı. Ardından arkasını dönüp saçlarını savurarak uzaklaştı; onunla daha fazla işi yoktu.
Subaru arkasından seslenmeyi düşündü, adını haykırmaya yeltendi ama boğazı sanki donup kalmış gibi düğümlendi.
Ona tekrar aynı isimle seslenirse aynı hatayı ikinci kez yapmış olacaktı. Peki o zaman ona ne diyecekti?
Tereddüt etti, ne yapacağını bilemedi.
“!”
Subaru'nun nefesi kesildi. Yolun kenarındaki bir el arabasının brandalı tentesinden, Subaru'dan sadece bir kafa boyu yüksekten bir şey atladı. Küçük bir beden yerçekimiyle yere indi ve yere basar basmaz rüzgâr gibi fırladı. Kirli kıyafetleri ve sarı saçları arkasından savrulan o küçük rüzgâr esintisi, inanılmaz bir çeviklikle kalabalığın arasından sıyrıldı ve uzanan bir el, belli bir kızın şahin işlemeli beyaz cübbesine süzüldü.
İkisi sadece bir anlığına temas etti ama o küçük rüzgâr için bu an fazlasıyla yeterliydi.
Rüzgâr cübbeyi havalandırıp cübbeli kız arkasını dönerken, rüzgâr yine uçarcasına uzaklaştı.
"Olamaz!"
Gümüş saçlı kız şaşkınlıkla sesini yükseltti ve elini cübbesine daldırdı. Aradığı şeyi bulamayınca gözleri fal taşı gibi açılarak hızla uzaklaşan rüzgârın ardı sıra baktı.
Hızla geçip giden o rüzgârın elindeki ejderha işlemeli nişanı gören Subaru bağırdı: "Felt?!"
Subaru'nun seslenişiyle rüzgâr bir an tereddütle dalgalandı ama yavaşlamadan dar bir ara sokağa daldı. Her şey o kadar inanılmaz bir hızla gerçekleşti ki Subaru ne olduğunu ancak bir anlığına görebildi, ama bu kesinlikle—
"Tuzağa düşürüldüm! Beni bu yüzden mi durdurdun? Birlikte mi çalışıyorsunuz?!" diye inledi kız, öylece duran Subaru'ya bakarak.
Kız hızla avucunu Subaru'ya doğru çevirdi ama görünüşe göre fikrini değiştirerek rüzgârın ara sokakta kaybolduğu yöne doğru koştu.
"Hey, bekle! Yanlış anladın! Ben…"
Subaru durumu düzeltmek umuduyla arkalarından ara sokağa daldı. Koşarken zihni sorular ve şüphelerle doluydu. Özümsenecek çok fazla bilgi vardı ve paniğe kapılmış aklı bununla başa çıkamıyordu. Zaten henüz iki kez ölümden dönmüştü ve kafasındaki her şey birbirine girmişti.
"Bana iyi davranacak biri yok mu şu koca dünyada?! Madem öyle, ne halt yemeye çağrıldım ki buraya?!" diye bağırdı Subaru, hiçbir şeyin mantığa sığmamasından bıkmış bir halde, karanlık ara sokakta sendeleyen adımlarla koşmaya devam ederken.
Subaru kondisyonuna pek güvenmiyordu ama kısa mesafede o iki kıza yenileceğini sanmıyordu. Fakat…
"Kahretsin! Duvar mı?!" diye tükürürcesine söylendi Subaru. Tam önünde bir çıkmaz sokak vardı.
İki kızdan biri bile ortalıkta yoktu. Felt muhtemelen böyle bir duvarı kolayca tırmanıp aşabilirdi, Satella'nın da sihriyle bir hal çaresine bakmış olabileceğini düşündü.
Diğer tarafa tırmanmayı deneyebilirim ama onlara yetişebileceğimi sanmıyorum.
Subaru'nun burada vakit kaybetmeye tahammülü yoktu. Başkentte yolunu nasıl bulacağını hiç bilmiyordu, bu yüzden onları burada kaybederse yetişmesi imkânsız olurdu.
"O zaman ganimet mahzenine mi gitmeliyim? Satella ve Felt hayattaysa, Rom da…"
Subaru bunu söylerken bile birkaç şeyin yanlış ve birbiriyle çelişkili olduğunu hissetti. Felt biçilmişti. Rom'un boğazı kesilmişti. Satella kan gölüne yığılmıştı. Subaru'nun karnı deşilmişti—hem de iki kez. Herkes nasıl hayatta olabilirdi ki…?
"Hayır. Sırası değil. Düşünerek vakit kaybedemem. Şu anda yapmam gereken…"
Subaru önden gidip bir an önce Rom'la buluşmalıydı. Yapması gereken buydu. Sonra da düşünebilirdi. Şu anda onun için en iyisi bu sokaktan çıkıp gecekondu mahallesine gitmekti.
Subaru arkasını döndü.
"…Şaka yapıyor olmalısınız!"
Tam önünde, ara sokağın girişini kapatan üç gölge vardı; kirli giysili, kaba ve vahşi görünüşlü üç kişi. Bu ara sokakları avlanma sahası olarak kullanan üç serseri. Subaru'nun o gün onlarla üçüncü karşılaşmasıydı.
3
"Yeter artık be! Siz veletlerin ders alması için daha ne gerekiyor?!"
Bu üç serseriyi tekrar görmekten usanan Subaru, öfkeyle ayağını yere vurdu.
Bu üçüncü karşılaşmalarıydı. Her seferinde bir ara sokakta, üçe bir. İlk ve ikinci denemelerinin fiyaskoyla sonuçlandığı düşünülürse, Subaru onu yakalamak için üçüncü kez deneyecek kadar inatçı olmalarına akıl erdiremiyordu.
"Siz aptallarla uğraşacak ne vaktim ne de sabrım var. Çekilin önümden, çabuk!"
Mevcut durum Subaru'nun canını fena halde sıkmıştı ama geçen sefer yaşananlar göz önüne alındığında, bağırırsa onları korkutabileceğini de düşünüyordu. En azından öyle sanıyordu.
"'Önümden çekilin' diyor baksana. Ha! Bu tavrından hiç hoşlanmadım. Durumu anlamıyorsun galiba? Bize emir verecek pozisyonda değilsin."
"Geçen sefer üçe birdiniz ve yine de sinek gibi ezildiniz! Hâlâ böyle böbürlenebiliyor musunuz cidden? Mızıkçılar bile zırlarken daha çok utanırdı be!"
Ancak haydutlar Subaru'dan hiç korkmuş gibi görünmüyor, alay etmeyi sürdürüyorlardı. Subaru onların bu beklenmedik tepkisi karşısında dudağını ısırdı. Böyle ayak takımının bile bir gururu varmış demek ki, diye düşündü.
Daha fazla vakit kaybedip Felt ve Satella'yı gözden kaçırma riskine girmek istemiyordu. Ayrıca bir kavganın doğuracağı tehlikeyi de hesaba katarak, bu işi barışçıl yoldan çözmeye karar verdi.
"Pekala. Dediğiniz gibi olsun. Üstümde ne var ne yoksa vereceğim. Benden istediğiniz bu, değil mi?"
Subaru öfkesini bastırıp pes ettiğini göstererek iki elini de havaya kaldırdı.
Subaru tavrını değiştirince haydutlar birbirlerine baktı ve ardından kahkahayı bastı.
"O da ne öyle?! Madem o kadar korktun, baştan söyleseydin ya!"
"Ha! Şuna bakın hele! Madem hemen yelkenleri suya indirecektin, ne diye artislik taslıyorsun!"
"Aman, her neyse. Dediğimizi yapacaksa işimiz kolaylaşır, fena mı? Ama ne korkak çıktı be, ha?"
Subaru sinirlenmişti ama sadece gülüp geçti. Kendini daha iyi hissetmek için bu haydut grubuna "Aptal, Daha Aptal ve En Aptal" adını takmaya karar verdi ve duymayacakları şekilde fısıldadı: "Satella'yla tekrar buluştuğumda Puck'ı ödünç alıp bunların… canına okuyacağım?"
Subaru tam sahip olduğu her şeyi önlerine serecekken donakaldı.
"Ha…?"
Subaru'nun bu yeni dünyaya geldiğinden beri başına gelen her şey arasında en huzursuz edici olanı buydu.
"Neden…?"
Subaru'nun parmaklarının ucunda, market poşetinin içinde bir paket çıtır atıştırmalık vardı. Mısır çorbası aromalıydı; en sevdiklerinden biriydi ve akşam yemeği niyetine yemek için marketten öylesine kapıvermişti.
Subaru, Rom'la ganimet mahzenindeyken bunu ona harika bir gece atıştırmalığı olarak hava atarak göstermiş, sonradan da pişman olmuştu.
Fakat o paket hâlâ oradaydı, dükkândan aldığı andaki gibi dopdolu ve ağzı kapalıydı.
"Bunun bende kalmamış olması gerekirdi… Rom hepsini yemişti, ben de söylenmiştim ve… hiç kalmamıştı. Eminim."
Atıştırmalıklar nasıl tekrar poşete girmişti? Açıldığına dair hiçbir iz yoktu. Bu imkânsızdı.
Subaru düşüncelerinin dört bir yandan tıkandığını hissetti. Ancak bu kilitlenmiş halde bile neler olup bittiğine dair bir sonuca vardı. Bir sonuca varmış olsa da bunun ona bir faydası yoktu. Aklına gelir gelmez, imkânsız diyerek kestirip attı. Mantığı bu ihtimali reddediyordu.
"Hey, ne yapıyorsun sen?!"
"…Ne?" Subaru birden yanı başında bir ses duydu. Düşünce zinciri koptuğu için verebildiği tek tepki bu oldu.
Haydutlardan biriydi. En ufak tefek olanı. Subaru'nun az önce "En Aptal" adını taktığı. Subaru düşüncelere dalmışken En Aptal yanına gelip elini Subaru'nun omzuna koymuştu.
Subaru silkinip elini itti. "Çekil önümden…"
"Ne dedin sen?!"
"Kelimelerin her anlamıyla, sizinle uğraşacak vaktim kalmadı. Bir şeyi… kontrol etmem gerek."
"Kafayı mı yedin sen?" Subaru, En Aptal'ı kenara itip sokaktan çıkmak için hareketlenirken, diğer ikisi öfkeyle yolunu kesti.
"Çekilin önümden! Gitmem gereken bir yer var!" Bu inanılmaz derecede aptalca, akılalmaz teoriyi çürütmek zorundaydı…
Subaru'nun haykırışı karşısında adamlar biraz tereddüt etti. Burayı yarıp ana caddeye çıkabilirse muhtemelen tehlikeyi atlatmış olurdu. Buna karar veren Subaru, yere sağlam basıp fırlamak için hamle yaptı.
Ne var ki…
“…Ne?”
Subaru adımını atar atmaz ayağı burkuldu. Bacaklarındaki derman çekildi ve dizlerinin üstüne çöktü. Düşüşünü yumuşatmak için ellerini öne uzattı ve bu kadar kritik bir anda tökezlediği için aptallığına lanet etti.
"Ha… Bu da ne böyle…" Subaru tekrar ayağa kalkabilmek için yerden destek almaya çalıştığı anda kolları titremeye başladı. Tekrar ayağa kalkabileceğini sanmıyordu. Bedenini bile kaldırabileceğini düşünmüyordu.
"Halt ettik galiba, değil mi…?"
Subaru endişe kokan bu sesi duyunca arkasına baktı ve o anda ne olduğunu anladı. Sırtına bir bıçak saplanmıştı.
"Gah… Ah…" Subaru olayın farkına varır varmaz, dayanılmaz bir acı tüm bedenini sardı. Boğulur gibi oldu. Bu kavurucu ıstırap karşısında son derece doğal bir tepkiydi.
…Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım!
Bıçağı olan Daha Aptal, ilk hamleyi yapmıştı. Subaru silahını çektiğini fark etmemişti ve tam yanından geçip gitmeye çalışırken sırtından bıçaklanmıştı.
Bu acı, son birkaç saat içinde yaşadığı işkencenin aynısıydı; ama insan bunu kaç kez yaşarsa yaşasın, alışmasının mümkün olduğunu sanmıyordu.
"Ne? Cidden bıçakladın mı herifi?!"
"Mecbur kaldım! Caddeye kaçsaydı ne olurdu sanıyorsun? Başıma ne işler açılırdı bir düşünsene."
"Dur! Yapma öyle, salak! …Uf. Evet, durum fena. Bağırsakları gitmiş. Ölecek bu."
İri yarı olan Aptal, Subaru'nun bedenini ters çevirdi ve bunu yaparken bıçak sırtına daha da derin battı.
"Uggg…" Subaru'nun mevcut acısının üzerine katmerli bir ıstırap daha bindi ve can çekişme sesleri bile boğazında tıkandı.
Subaru ne yardım çağırabiliyor ne de öfkeyle haykırabiliyordu. Artık elinden hiçbir şey gelmiyordu. Boğazına dolan kendi kanında boğuluyormuş gibi hissederek sadece düzensiz nefesler alıp veriyordu.
Subaru’nun el ve ayaklarındaki his kaybolmaya başlamış, bilinci ise sönmek üzere olan bir ışık gibi cılız bir şekilde titriyordu.
Görüşü yine karardı. Tıpkı geçen seferki gibi, bu bir sondu.
“Geçen sefer” de ne demek…? diye düşündü Subaru. Daha önce saçma bulup bir kenara ittiği bir fikre şimdi tutunuyor olması, kendini daha da acınası hissetmesine yol açıyordu.
Fakat madem bu fikre sarılacaktı, sonuna kadar gitse iyi olurdu.
Aklını ölme düşüncesinden uzaklaştır. Ölmeden önce, etrafında neler döndüğünü çöz.
Gözlerin bitti. Kolların ve bacakların da gitti. Geriye bir tek burnun ve kulakların kaldı. O zaman ikisini de sonuna kadar kullanacaksın. Burnuma hangi kokunun geldiği fark etmez. Kulaklarımın sadece hakaretler duyması fark etmez. Yolun çamurunu kokluyorum. İçimden boşalan kanın demirimsi kokusunu alıyorum. Artık burnum da bitti. Tükendi. Kulaklarımın da çok daha uzun süre dayanacağını sanmıyorum.
“…ğerli… şeyleri… alın…”
“…rada! Muhafızlar! Onlar…”
“…açın! Hayır! Eğer… yakalanırsak, ben…”
Tek yakalayabildiğim bu konuşma kırıntıları oldu. Çok güzel falan da, bunların ne anlama geldiğini çözmek için gereken beynimin o kısmı zaten öldü. Can verdiğim için sadece dinledim. Hatırlar mıyım, bilmiyorum. …Hatırlamak ne demek? Neden hatırlamak istiyorum? İstemek ne demek? Neden… ne?
Subaru’nun beyni işlevini yitirdikçe, diğer organları da çok geçmeden onu takip etti. Tam en sonunda, içinden bir şeyin çekilip çıkarıldığına, bir şeyin sürtündüğüne dair silik bir sesle… Subaru üçüncü kez hayatını kaybetti.
4
Subaru’nun bilinci yerine geldiğinde, zifiri bir karanlığın içindeydi. Ancak bunun kendi yarattığı bir karanlık olduğunu fark edince kapalı göz kapaklarını araladı. Parlak güneş ışığı gözlerini yaktı. Subaru hafifçe inleyerek elini gözlerinin üzerine siper etti.
“Eee, delikanlı. Şu elmaya ne diyorsun?”
Subaru’nun duymaya alıştığı bir soru, aşina olduğu bir ses tonuyla yeniden ona yöneltilmişti.
Kulakları tıkır tıkır çalışıyordu.
Ana caddenin gürültüsü ve keşmekeşi çok baskındı; ölümünden hemen önceki o sessizlikten taban tabana zıttı.
Mesafe olarak bakıldığında o sessizlik ana caddenin hemen bir sokak ötesindeki bir ara sokakta yaşanmış olsa da, durum bundan ibaretti.
Bir sokak öteye bile geçememiş olmam ne acınası.
Dükkân sahibi, sorusuna yanıt alamayınca kaşlarını çattı. Subaru, adamın yüzündeki beyaz yara izinin gerildiğini görünce, bunun onu daha da kötü bir adam gibi gösterdiğini düşündü.
Fakat Subaru, onun aslında çocuğuna düşkün, son derece nazik ve düşünceli biri olduğunu biliyordu.
Elbette adam, Subaru’nun bildiklerini muhtemelen hatırlamıyordu.
Bunu düşünerek, yüzü yaralı tezgâhtara bir kez daha döndü.
“Şu ana kadar yüzümü kaç kez gördün?”
“‘Kaç kez’ de ne demek? Hayatımda ilk defa görüyorum seni. Zaten böyle dikkat çeken bir tipin ve o berbat surat ifaden varken daha önce görseydim unutmazdım herhalde.”
“Surat ifademle ilgili o son kısmı duymasam da olurdu hani. Neyse, bugünün tarihi ne?”
“Tammuz’un 14’ü. Takvime göre tam yılın ortasındayız.”
“Haa. Anladım. Demek Tammuz, ha.” Subaru’nun bu tarihin ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikri yoktu. En başta, bu dünyada takvimi nasıl ayarladıklarını bile bilmiyordu. Güneş takvimi kullanıyor olmalarını beklemek muhtemelen fazla iyimserlik olurdu ama emin de olamıyordu.
“Neyse ne, delikanlı. Şu elmaya ne diyorsun sen onu söyle?”
Subaru sessizleşince tezgâhtar sabır göstermişti ama alt tarafı tek bir elma almak için birine bu kadar katlanmak… Belli ki sabrının sonuna geliyordu. Yüzü seğirmeye başlamıştı.
Zaten bu adam gülümserken bile pek tekin durmuyordu. Yüzüne zoraki bir tebessüm kondurmaya çalıştığında bu durum muhtemelen müşterileri kaçırmaktan başka bir işe yaramıyordu ve Subaru, bu adamı bu mesleğe layık gören tanrının cidden zalim bir tanrı olduğunu hissetti.
Subaru ise tezgâhtarın sorusuna karşılık elini beline koydu ve gururla göğsünü kabarttı.
“Kusura bakma amca, gökyüzü ne kadar maviyse ben de o kadar züğürdüm!”
“O zaman defol git buradan!” Dükkân sahibinin kükremesi Subaru’yu geriye savurmaya yetti ve apar topar oradan uzaklaştı.
Bir süre o dükkâna kesinlikle geri dönemem, diye düşündü Subaru; aklında cümlenin her iki anlamı da vardı.
4. BÖLÜM
DÖRDÜNCÜDE ŞANS YAVER GİDER
1
“Cüzdan… tamam. Cep telefonu… tamam. Mısır çorbalı cipsim ve hazır ramenim de burada. Eşofmanım ve spor ayakkabılarım sıfır hasarlı, ve tabii ki…”
Subaru eşofman üstünün eteğini kaldırdı ve sırtına bakabilmek için oraya buraya kıvrıldı. Sırtında, bel çevresinde veya karnının ön tarafında ne bir yara izi ne de başka bir darbe izi vardı. Sırtına saplanmış bir bıçak ya da olağandışı başka hiçbir şey yoktu.
“Pöh. Çok şükür. Bir kılıç ustası için arkadan bıçaklanmaktan daha büyük bir utanç olamaz. Ortaokulda kendo yapmış biri olarak, hayat konusunda yanlış yola sapsam bile kılıç ustalığının yolunu kaybetmemeliyim.”
Güneş gökyüzünde tepedeydi ve tatlı bir esinti Subaru’nun tenini okşuyordu. İnsanlar ana caddede telaşla bir ileri bir geri gidip geliyordu ve yine aynı kertenkele arabası yanından geçip gitti.
“Eh, bu kadar dolaylı kanıt varken bunu kabullenmekten başka çarem kalmadı, değil mi? İnanması biraz güç ama…”
Subaru’nun vücudundaki tüm yaralar kaybolmuştu; eşofmanındaki yırtıklar ve kan lekeleri de yok olmuştu. Subaru’nun elindeki o plastik market poşetinin içinde, açılmamış cipsi Subaru’nun onu yemesini bekliyordu.
“Demek o tarz olaylardan biri, ha…”
Çenesine dayadığı elini öne doğru uzattı ve caddedeki herkesin görebileceği şekilde parmaklarını şıklattı.
“Her öldüğümde, ilk durumuma dönerek en başa sarıyorum. En azından öyle görünüyor.”
Subaru daha önce teorisinin saçma olduğunu düşünmüştü ama sonunda bunu kabullenmeye karar verdi.
2
“Buna ‘Ölümden Dönüş’ diyeyim bari… Kaybedeceğinizi varsayan bir güç olması, tam da bana yakışan türden bir şey, değil mi?”
Kullanıcısı hayatını kaybettiğinde devreye giren bir güçtü bu. Kahramanca olan şey ölümün kıyısından dönüp günü kurtarmaksa, kaybettikten sonra her şeyi baştan yapma şansı elde etmek daha çok bir hilebazın yapacağı türden bir şeye benziyordu.
“Şaka bir yana… Bu tür bir şeye zaman yolculuğu denir miydi acaba?”
Sadece belirli koşullar altında devreye giren bir döngü fenomeni. Eğer bunu bir oyun gibi düşünecek olursanız, Subaru her öldüğünde üzerinde hiçbir kontrolü olmayan otomatik bir kayıt noktasına geri getiriliyordu denebilirdi.
“Yani bir döngü ya da zaman kayması, ha… Demek istediğim, mangalarda bu tarz şeylerin olmasına alışığım ama gerçekçi bakıldığında geçmişe zaman yolculuğunu açıklamanın çok zor olduğunu bir yerlerde okumuştum… zamanda geriye kaymaktansa dünyayı sıfırdan yeniden yaratmanın daha kolay olacağı gibi bir şeyler.”
Subaru’nun bilginin engin ama sığ olduğu internetten öğrendiklerine göre, zamanda geriye gitmek olabilecek en gerçek dışı şeydi. Ne var ki, başka bir dünyaya çağrılmış olduğu düşünülürse, gerçek dışılık derecelerini tartışacak durumda sayılmazdı.
“Ama bu Ölümden Dönüş olayının gerçekten yaşandığını varsayarsak, o zaman şu ana kadarki her şey mantık kazanmaya başlıyor.”
Geriye dönüp baktığında Subaru bu dünyada zaten üç kez ölmüştü.
İlki, Satella ile birlikte ganimet mahzenine gittikleri zamandı. İkincisi; kendisinin, Rom’un ve Felt’in Elsa’nın kılıcıyla biçildiği andı. Subaru’ya sanki birkaç dakika önce yaşanmış gibi gelen üçüncü seferde ise köpekler gibi ölmüştü.
İlk ve ikinci seferin aksine, bu üçüncü ölüm en kötüsüydü ve bunun için hiçbir bahane öne süremezdi. Daha giriş bölümündeyken zayıf figüran karakterler tarafından öldürülecek kadar çuvallayabileceğini hiç düşünmemişti.
“Yine de, sadece yarım günde üç kez ölmek cidden çok yüksek bir oran.”
Normal şartlarda insanların yaşayacak tek bir hayatı olduğu düşünülürse, yarım günde üç kez ölmek düpedüz absürttü.
Elbette Subaru hayatının önceki on yedi yılını huzur içinde geçirmişti ama nasıl baktığınıza bağlı olarak, 17 yılı 365 günle ve üç sıfırlamayla çarparsanız, Subaru ölebileceği epey fazla sayıda gün yaşamıştı.
“Ya da… başka bir açıdan bakarsak, yaşama konusunda tam bir fiyaskoyum.”
Önceki dünyasında hayatta kalmanın zorluğu ile bu dünyadaki arasındaki fark fersah fersah fazlaydı. Burada Subaru’nun hayatını tehdit eden tonla yer vardı. Nereye dönse tehlikeli yerlerle karşılaşıyordu.
“İlk ve ikinci sefer arasındaki benzerlikler düşünülürse… ilk seferinde de fail muhtemelen Elsa’ydı.”
İlk seferde ganimet mahzeninin gölgelerinde saklanan kişi muhtemelen Elsa’ydı. Dev ceset Rom’a aitti; o ve Satella ise Felt ile Elsa arasındaki pazarlık bittikten sonra oraya varmışlardı.
“Emin olamam ama Felt muhtemelen çok fazla şey istedi ve pazarlıklar çıkmaza girdikten sonra… olanlar oldu.”
Elsa yaşananları anlatacak kimsenin hayatta kalmadığından emin olduktan sonra, Subaru ve Satella şanssızlık eseri içeri dalıvermişlerdi.
“İkinci sefer basit. Pazarlık çıkmaza girdiğinde zaten Rom ve Felt’in yanındaydım… Aynı kişi tarafından iki kez öldürülmek… Elsa karşına çıktığında kesin ölüm anlamına gelen türden bir karakter mi acaba?”
Subaru, ondan ne kadar korktuğu konusunda kendine yalan söyleyebilmek için bu fikri şakaya vurmaya çalıştı.
Onunla karşılaşırsa ne gibi seçenekleri olabileceğini düşünmek bile apaçık bir ahmaklıktı.
Subaru’nun Elsa ile karşılaşma ihtimalinin olduğu tek yer ganimet mahzeniydi; ganimet mahzenine gitmesi için tek neden Satella’nın çalınan nişanını geri almaktı ve Satella’nın çalınan nişanını geri almak istemesinin tek nedeni de onu kurtardığı için Satella’ya olan borcunu ödemekti.
Ancak Ölümden Dönüş onu zamanda geriye fırlattığı için, Satella’ya olan borcunu ödeme görevi ilk turundaki dünyada geride kalmıştı.
Subaru üçüncü turunda Satella ile karşılaştığında, kızın ona gösterdiği soğuk tepki de bunun kanıtıydı.
Satella artık Subaru’yu tanımıyordu. Geri ödemesi gereken o iyilik, kendisi sıfırlandıkça arada kaynayıp gitmişti.
Eğer öyleyse, Subaru için en iyisi Satella’yı unutup Elsa tehdidinden kaçınmaya odaklanmak olacaktı.
Subaru neden bu Ölümden Dönüş senaryosunun içine atıldığını bilmiyordu ama bu sayede geleceği bilme şansına erişmişti. Hangi mayınlardan kaçınması gerektiğini biliyordu. Onlardan uzak durmak yapılacak en doğru şeydi.
“Eh, artık harekete geçme vakti geldi. Neyse ki cep telefonumu nakde çevirebileceğimi biliyorum, biraz para biriktirip modern bilgilerimi kullanarak paşalar gibi yaşarım. Hayallerle dolu bir hayat olur! Sen ne dersin, amca?”
“Kendi kendine saçmalayıp durduğunu sanıyordum, şimdi de fikrimi mi soruyorsun? Neden bahsettiğini bilmiyorum, umurumda da değil.”
Subaru, onay almak için az önceki dükkândaki adama döndüğünde, adam yüzünde bıkkın bir ifadeyle lafı yapıştırdı.
Bu soğuk cevap karşısında Subaru’nun içi biraz burkuldu. Hangi dünyada olursanız olun, insanların yabancılarla olan iletişimi pek de farklı olmuyordu.
“Ama görüyorsun ya, kendilerini zora soksa bile başkalarına yardım etmekten kendini alamayan insanlar da var bu dünyada.”
Kendisi için değerli bir şey çalındıktan sonra bile, hatta onu çalan kişinin peşinden koştuğu sırada bile Satella, zerre kadar işe yaramayan yabancı birine yardım etmiş, yaralarını iyileştirmek için vakit ayırmış ve bir teşekkür bile kabul etmeden çekip gitmeye çalışmıştı.
O işe yaramaz herifin bencilliğini sineye çekmiş ve bu zahmetinin karşılığında korkunç bir sonla karşılaşmıştı.
“Aynı şeyi üç kez yaşayınca, anlamaya başladığın birkaç şey oluyor. Doğrusu, üç seferden sonra bunları anlamamak için insanın inanılmaz derecede aptal olması gerekir. Biraz aptal olabilirim ama o kadar da değilim.”
“Sen ne saçmalıyorsun yine?”
“Burada muhtemelen bir örüntü var. Bir tür kaçınılmazlık. Bir şeyi kaç kez baştan yaparsan yap, en azından birkaç şey asla değişmiyor. Ya da en azından işleri bu şekilde tutmaya çalışan güçlü bir kuvvet var. Mesela…”
Üç seferde de Satella’nın nişanı Felt tarafından çalınmıştı. Birinci ve ikinci seferde Elsa kan banyosu yaptırmıştı. Üçüncü turda bile, Subaru’nun ölümünden bağımsız olarak muhtemelen aynısı yaşanmıştı.
“Elsa’yı yenebilir miyim bilmiyorum. Hâlâ bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var.”
Dördüncü turda Subaru bir şeyler yapmazsa, Felt ve Rom, Elsa tarafından öldürülecekti. Ayrıca Elsa ve Satella’nın kapışması da kaçınılmazdı.
O ikisi ölse ne çıkar ki? diye düşündü Subaru. Biri çalıntı mallarla uğraşan tekinsiz bir tip, diğeri de hiç utanıp sıkılmadan o çalıntı mallara fahiş fiyat biçmeye çalışan yüzsüz bir kız.
İkisi de suçluydu, ortadan kaybolsalar daha iyi olmaz mıydı? Yine de…
“Eh… Sanırım ben gerçekten modern çağın bir ürünüyüm. Bilgisayar ekranının başında otururken böyle insanlarla hep dalga geçerdim oysa…”
Subaru eskiden acıma ve şefkat duygularını aptalca bulur gibi davranırdı. Ancak bunun bir rol olduğunu düşünmüyordu. Kendini sadece pek de bir şeyi umursamayan biri olarak görüyordu. Bu sayede, kendini hangi durumun içinde bulursa bulsun, fazlaca duygusallaşmaktan kendini alıkoyabiliyordu. Tanıdığı birkaç kişinin ölmesi onun için önemli değildi. En azından eskiden böyle düşünürdü.
“Ama biliyor musun, bundan nefret ediyorum. Berbat hissettiriyor. O ikisinin aziz mertebesinde olmadığını biliyorum ama tanıdığın birinin öldürüleceğini bile bile… bunu görmezden gelmek imkânsız.”
Geçmişte umursamaz tavırlar sergilediğinde, bu gerçekten bir rolden ibaret olmalıydı. Sanal bir dünyada gerçekleşen etkileşimlerinin bir ürünüydü. Artık bu ağır meselelerle gerçek hayatta yüzleşmek zorunda kaldığında, taşlar bambaşka bir ağırlık kazanıyordu. Fakat aynı zamanda Subaru, işler zora girer girmez hayata dair temel inançlarından birini değiştirdiği için kendini sığ buldu.
“Ve tabii bir de Satella var—yani, o kız. Onu öylece yüzüstü bırakamam.”
Kıza o isimle seslenip tepkisini gördükten sonra Subaru, “Satella”nın sahte bir isim olduğunu anlamıştı. İlk seferi hatırladığında, bu isimle çağrılmaktan pek hoşlanmadığı belliydi. Üçüncü seferde ise durum acı bir şekilde netleşmişti.
Başka bir deyişle bu, kıza o ismi söylediğinde ona yeterince güvenmediği anlamına geliyordu. Subaru onunla yeterince ilişki puanı toplayamamıştı, bu yüzden senaryo yol ayrımlarından birinde gerçek adını öğrenme testinde çakmıştı.
“Bu durumda, bu sefer bana gerçek adını vermesini sağlayacak kadar çok çalışmam gerekecek sanırım.”
Subaru gerinip bedenini büktü, kendini havaya sokarken eklemlerini çıtlattı. Dükkân sahibi, Subaru’nun bu tuhaf hareketlerini şaşkın bir ifadeyle izliyordu.
Subaru ise buna karşılık aniden elini kaldırdı ve “Bazen bir erkeğin yapması gerekeni yapması gerekir! Değil mi amca?” dedi.
“He ya, he. Aynen öyledir. Kesinlikle katılıyorum. Hadi yaylan bakalım şimdi.”
Subaru iyi bir poz verdiğini ve o repliği gayet havalı söylediğini düşünmüştü ama dükkân sahibinin son derece bezgin tepkisi karşısında yüzünün seğirmeye başladığını hissetti.
Bıkkın tezgâhtar sonunda onu dükkândan kovalayınca aceleyle oradan uzaklaştı. Kalabalık caddede yaklaşık iki yüz metre koştuktan sonra durup bir an öylece bekledi.
“Şimdi gelelim fasulyenin faydalarına…” Subaru eliyle kısa kâküllerini kaldırdı ve abartılı hareketlerle sağına soluna bakındı. Sonra elini yakındaki bir duvara yaslayıp oraya dayandı.
“Satella-Olmayan-Kız ile karşılaşmak istiyorsam nereye gitmem gerek acaba…?” dedi. Bu, hareketlerine pek güven aşılayan bir cümle değildi ama öylece oturup bekleyecek de değildi.
3
Şimdi düşününce, Subaru ile Satella’nın karşılaşmasını çevreleyen koşulların çoğu birer tesadüften ibaretti.
Hem ilk seferde hem de üçüncü seferde Subaru, Satella ile bu ana caddeden pek de uzak olmayan bir yerde karşılaşmıştı ama tek ortak nokta neredeyse bundan ibaretti. En azından hırsızlığın ne zaman gerçekleşeceğini bilseydi işine yarardı…
“O meyve dükkânının önünde ne kadar süre öyle melul melul oturdum acaba?”
Subaru’ya birkaç dakika gibi geliyordu ama aynı zamanda rahatlıkla neredeyse bir saat de geçmiş olabilirdi.
“Öylece dolanıp her şeyi şansa mı bıraksam? Aramızdaki o kırmızı kader ipliğinin bizi bir araya getirmesini mi umsam?”
Subaru, yoldan geçenler meraklı bakışlarla onu izlerken, her iki serçe parmağını yüzünün önüne kaldırmış, su arama çubukları gibi döndürüp duruyordu.
Aramaya devam ederken, daha önce gördüğünü hatırladığı bir yerde olduğunu fark etti.
“Kader bağlarım fena çalışmıyor demek ki!” dedi Subaru böbürlenerek, tam olarak nerede olduğunu fark etmeden hemen önce. Farkına bile varmadan bir ara sokağa dalmıştı.
“Burası Satella ile ilk karşılaştığım yer değil mi…?”
Benzer olduğunu düşünüyordu ama emin de olamıyordu. Burası daha öncekiyle tıpatıp aynı sokak olsa bile, kızın bu sokaktan koşarak geleceğinin hiçbir garantisi yoktu.
“Ne de olsa, üçüncü seferde öldürüldüğüm çıkmaz sokak bambaşka bir yerdeydi…”
Satella-Olmayan-Kız’ın nişanını her seferinde Felt’e kaptıracağı kesin olsa bile, sonrasında izleyecekleri rota şartlara göre değişiklik gösterecekti. İlk ve ikinci seferde izledikleri rotanın aynı olması muhtemeldi ancak üçüncü seferde Subaru’nun müdahalesi yüzünden kader biraz sapmış olmalıydı.
Buraya kadar düşündükten sonra Subaru, düşünce tarzının ne kadar sığ olduğunu anladı. Eğer bu tanıdık ara sokağa girerse, Felt ve Satella-Olmayan-Kız ile karşılaşması mümkündü. Ancak bu, başka bir grupla da karşılaşmak anlamına geliyordu. Başka bir deyişle…
“Sizin o suratlarınızı görmekten cidden gına geldi artık, Salak, Daha Salak ve En Salak,” dedi Subaru bıkkın bir sesle arkasını dönerek; aynı üç serserinin sokağın çıkışını kapattığını gördü.
Görünüşleri, kıyafetleri, yüzleri; her şey aynıydı. Hem amaçları hem de ekipmanları da aynı olmalıydı. Subaru arpa boyu kadar yol alamamıştı. Gerçi bu mantıklıydı; ne de olsa daha öncekiyle aynı yerlerde dolanıp duruyordu.
“Satella-Olmayan-Kız’ı ve Puck’ı bulmakta bu kadar zorlanırken neden ille de bu herifler çıkmak zorunda ki…”
Subaru’nun Satella ile karşılaşmakta zorlanmasının nedeni, kızın hareketlerinin muhtemelen Subaru’nun dışındaki diğer rastgele faktörlerden etkilenmesiydi. Ancak Subaru’nun Salak, Daha Salak ve En Salak ile sürekli karşılaşmasının nedeni, muhtemelen onu daha en başından gözlerine kestirmiş olmalarıydı.
Bu yüzden başka bir ara sokak seçse bile her halükarda bu heriflere toslayacaktı. Karşılaşma olayı kaçınılmazdı.
“Bütün bunların neden yaşandığına dair harika bir teori üretmiş olmam beni zerre kadar mutlu etmiyor. Ee, benden ne istiyorsunuz bakalım beyler?”
“Bu avanak kendi kendine ne geveliyor böyle?”
“Neler döndüğünü anlayamayacak kadar süzme salak herhalde. Gösterelim mi şuna gününü?”
Salak ile Daha Salak’ın konuşması her zamanki gibiydi ve bu durum Subaru’yu her şeyden daha da soğuttu. Yine de bu, gardını düşürebileceği anlamına gelmiyordu.
Salak, Daha Salak ve En Salak olayını savuşturmak için gereken koşulların çıtası pek yüksek değildi ama Subaru’nun bu sokaktan sağ çıkabileceğinin yüzde 100 garantisi yoktu. Ne de olsa üçüncü seferde ölümüne sebep olanlar tam da bunlardı.
Bunu düşünürken, Subaru’nun aklı geçen sefer tam can verirken yaşananlara kaydı. Ölmek üzere yatarken, etrafta olup bitenlerin bazı seslerini yakalayabilmişti.
Subaru; Salak, Daha Salak ve En Salak’ın son konuşmalarını hatırlamaya çalıştı. Neyden korkmuşlardı? Söyledikleri bir kelime vardı. Subaru bunu hatırlayabilmesi gerektiğini düşündü… ve o kelime…
“Muhafızlaaaar!!”
Subaru’nun aniden ve beklenmedik bir şekilde patlattığı bu yardım çığlığını duyan Salak, Daha Salak ve En Salak yerinden sıçradı. Ara sokağın sessizliği bozulmuştu ve Subaru’nun bağırışının şiddeti ana caddeye kesinlikle ulaşmıştı.
Subaru’nun kendo antrenmanları sayesinde, aniden bağırmakla ilgili utanç duygusu çoktan yok olup gitmişti.
Üstelik hayatının bu noktasında ne kadar ezik biri olduğunun farkına varan Subaru, aniden yardım çağırarak gururunun incinmesine izin verecek biri değildi.
“Biri baksın! Biri buraya adam çağırsın lütfen!”
“N-Ne… Dalga mı geçiyorsun lan sen?! Cidden yardım mı çağırıyorsun?! Kim böyle bir şey yapar ki?!”
“Böyle bir durumda canının yanmasını istemiyorsan lafımızı dinlemen gerekir! Bizi öylece görmezden gelip yardım mı çağıracaksın?! Bu normal değil!”
“Ne?! Bana ‘Bu normal değil’ ayakları yapmayın! Hangi dünyada bu normal değilmiş?! Aaa! Olamaz! Yoksa bağırdığımda başınızı belaya sokacak bir işler çevirdiğinizi mi söylüyorsunuz? Aman tanrım!”
“Kapa çeneni! Ne demek istediğimizi bal gibi biliyorsun!”
“Dinlemiyorum ki! O samimiyetsizlik kokan kalın duvarınızın arkasından sesiniz duyulmuyor! Poliiiiis!!”
Subaru bağırmaya ve serserileri tetikte tutmaya devam etti ama içten içe ecel terleri döküyordu.
Subaru üçüncü turunda son nefesini verirken, tam bilinci kapanmak üzereyken Salak, Daha Salak ve En Salak “muhafızlar” ve “kaçın” kelimelerini sarf etmişlerdi. Başka bir deyişle, bu dünyada polis gücü gibi işleyen bir teşkilat vardı.
Bu bilgi Subaru’yu yeni bir seçeneğe yönlendirmişti: “Yardım Çağır.” Kendisi bile bunun oldukça tırt bir taktik olduğunu düşünüyordu.
Fakat ne yazık ki Subaru, ana caddedeki kalabalıktan pek de umut verici bir tepki alamamış gibiydi.
“Tüh, anlaşılan bu işe yaramadı…”
“Bizi öyle tehdit edince… az kalsın biraz tırstım ya la.”
“Sadece azıcık!”
“Azıcık bile değil! Ufacık bir şey sadece!”
Salak, Daha Salak ve En Salak hep bir ağızdan, ne kadar acınası olduklarını olabilecek en acınası şekilde inkâr etmeye koyuldular.
Durumun kontrolünü yeniden ele geçirmeye çalışan adamlar, birbirlerine bakıp baş salladıktan sonra silahlarını çıkardılar. Biri bıçak, biri paslı bir el baltası çıkardı ve sonuncusu ise…
“Aralarında tek silahsız olan neden sensin? Ne o? Bir şeyler alacak paran çıkışmadı mı?” diye alay etti Subaru.
“Kapa çeneni! Silahsızken daha güçlüyüm ben! Seni döve döve geberteceğim, seni velet!”
“Ah, ikinci seferde başınıza neler geldiğini hepinize göstermeyi o kadar çok isterdim ki.”
O kusursuz supleksi nasıl indirdiğini hatırlayan Subaru, kendi sırtını bir kez daha sıvazlamak istedi ama aynı zamanda şu an oldukça berbat bir durumda olduğunun da farkındaydı. Buradan sağ çıkamayacağı giderek daha da kesinleşiyordu.
“Beni biraz alttan alamaz mısınız? …Acıdan pek hoşlanmam da.”
Bu deneyimi şimdiden üç kez yaşayan Subaru, ölmeye asla alışamayacağını biliyordu. Üstüne üstlük, üç seferde de ölüm sebebi bir bıçağın açtığı yaralardı. O yaraların getirdiği keskin acı her zaman taptaze hissettiriyor, sanki sinirleri tek tek yontuluyormuş gibi her defasında aynı şoku yaşatıyordu.
Subaru böyle bir ölümü bir daha tecrübe etmek istemiyordu, üstelik hepsi bu da değildi.
“Daha önce birkaç kez Ölümle Döndüm diye, bu sefer de aynısının olacağının garantisi yok…”
Subaru’nun, Ölümle Dönüş yeteneğinin sınırsız kullanım hakkı olduğunu düşünmesi için hiçbir sebep yoktu. Vücudunda falan beliren bir sayaç görmemişti ama hani derler ya, Buda’nın bile sabrı üç kereye kadardır diye.
Eğer Subaru’nun başına gelenler Buda’nın bir lütfuysa, Subaru devam haklarının hepsini çoktan tüketmişti bile.
“Burada ölürsem, bu yeni dünyadaki hayatım gerçekten son bulabilir. …Sanırım bu süreçte yaralansam bile en mantıklısı kaçmaya çalışmak.”
Ölümcül bir yara açmaya en müsait görünen silah, elbette ki kendini kanıtlamış o bıçaktı. Küçük balta sahiden de epey paslıydı; bu yüzden Subaru market poşetiyle kendini korursa, kesilmek yerine sadece küt bir darbeyle kurtulabilirdi. Tabii ki silahsız olan eleman en risksiz seçenekti. Bu yüzden Subaru tüm dikkatini bıçaklı olan Salakça’ya verdi ve kafasında kaçış planını canlandırdı.
Üç… İki…
“Bu kadar yeter.”
Bu ses, ara sokağın kuru gerilimini aniden ve net bir şekilde bıçak gibi kesti. Sesin yiğit tonunda ne bir tereddüt kırıntısı vardı ne de bir damla merhamet. Sadece o sesi dinlemek bile varlığı karşısında ezilmeye yetiyordu; sesin sahibinin niyetini yansıtmak için biçilmiş kaftandı.
Subaru başını kaldırdı; Salak, Salakça ve En Salak arkalarını döndü. Karşılarında genç bir adam duruyordu.
Görünüşünde her şeyden çok göze çarpan şey, alev kırmızısı saçlarıydı. Altında, ancak “gözü pek” olarak tanımlanabilecek parıltılı mavi gözler vardı. Olağanüstü yakışıklılığı yiğit duruşunu daha da perçinliyordu ve tek bir bakışta bile bu gencin diğerlerinden fersah fersah üstün olduğu anlaşılabiliyordu.
İnce yapılı ve uzundu; üzerine iyi dikilmiş siyah kıyafetler giymişti. Ağır süslemeleri olmasa da belinde taşıdığı şövalye kılıcı, ona haddinden fazla korkutucu bir hava katıyordu.
“Şartlar ne olursa olsun, o gence daha fazla şiddet uygulamanıza izin vermeyeceğim. Bu kadar yeter.”
Genç adam bunu söylerken dosdoğru Salak, Salakça ve En Salak’ın yanından geçip onlarla Subaru’nun arasına girdi.
Subaru, gencin bu cüretkâr tavrı karşısında diyecek söz bulamadı; ancak Salak, Salakça ve En Salak’ın tepkisi bambaşkaydı.
Tüm serserilerin yüzü kireç gibi bembeyaz oldu ve titreyen dudaklarıyla genç adamı işaret ettiler.
“O alev kırmızısı saçlar ve gök mavisi gözler… bir de üzerine ejderha pençesi kabartmalı o şövalye kını… O-Olamaz…”
Serseriler inanmaz gözlerle bakakaldı.
“Reinhard… Sen Usta Kılıç Ustası Reinhard mısın?!”
“Görünüşe göre kendimi tanıtarak vakit kaybetmeme gerek kalmadı. …Yine de herkesin bana layık gördüğü o unvandan pek hoşlanmıyorum. Benim için hâlâ fazla ağır,” diye mırıldandı Reinhard adındaki adam, sesinde hafif bir alçakgönüllülük tınısıyla. Yine de gözlerindeki ışık zerrece sarsılmadı.
Gencin bakışları altında ezilen serseriler bir adım geri çekildi. Kaçmak için en uygun anı kollarcasına birbirlerine baktılar.
“Kaçmayı düşünüyorsanız, bu seferlik gitmenize izin vereceğim. Sadece ana caddeye doğru geri dönün. Ancak inat etmeye niyetliyseniz, benimle yüzleşmek zorunda kalırsınız.”
Reinhard elini kılıcının kabzasına koydu ve çenesiyle arkasındaki Subaru’yu işaret etti.
“İkiye karşı üç kişiyiz. Sayıca üstünlük sizde. Yapabileceğim bu küçük yardım bir fark yaratmaya yeter mi emin değilim ama şövalyelik onurum üzerine, elimden gelenin en iyisini yapacağım.”
“N-Ne?! Dalga mı geçiyorsun? Bu adil bir dövüş bile değil!”
Reinhard’ın dediklerini duyan Salak, Salakça ve En Salak’ın şirazesi tamamen kaydı. Silahlarını saklamayı bile akıl edemeden, ana caddeye doğru yavru örümcekler gibi dört bir yana dağıldılar. İlk seferin aksine, kaçarken hiçbiri tek bir hakaret bile savurmadı. Bu da bu genç adamla aralarındaki siklet farkının en büyük kanıtıydı.
Serseriler ara sokaktan çıkar çıkmaz, oraya sinmiş olan o yoğun gerilim anında dağılıp gitti. Bunun genç adamın bilerek yaptığı bir şey olduğunu fark eden Subaru, bir kez daha nutku tutulmuş hâlde kaldı.
Her şeyden öte…
“Bütün bunları yapıp yine de bu kadar havalı kalabilmen… sanki seninle aynı türden değilmişiz gibi.”
Yüzündeki, sesindeki, duruşundaki ve hareketlerindeki insanlık saflığı seviyesi haddinden fazla yüksekti. Eğer kişiliği ve yetişme tarzı da aynı şekildeyse, gizliden yozlaşmış bir şeyler çevirmiyorsa, bütün bunların dengelenmesinin imkânı yoktu.
Kıskançlığını bir kenara bırakan Subaru, ruhsuz bir kahkaha attı ve ardından kendini yere atıp secde etti.
“Hayatımı kurtardınız, ben Natsuki Subaru, size minnettarım. Hem asil niyetinize hem de cesaretinize hayran kaldığımı belirtmeliyim…”
“Beni fazla gözünde büyütüyorsun. Bire karşı üç olan üstünlükleri ikiye karşı üçe düşünce kendilerinden şüpheye düştüler, hepsi bu. Onlara karşı tek başıma olsaydım durum farklı olurdu.”
“Yok artık… Senden ne kadar korktuklarına bakılırsa, bire karşı on… hatta bire karşı yüz kişi olsalar bile yine kaçarlardı bence. Ama senin bu karizma statların da neyin nesi böyle?! Hem bedenen hem ruhen bir aziz gibisin. O kadar parlıyorsun ki kör olacağım galiba!”
Doğrusunu söylemek gerekirse, aralarında öyle bir tip farkı vardı ki Subaru onun yanında durmaktan hiç mi hiç hoşlanmamıştı. Subaru, Reinhard’ı bir kez daha süzdü ama ona baktıkça bu güzel gencin Tanrı tarafından seçilmiş biri olması gerektiğine daha çok kanaat getirdi.
Yine de bir muhafıza pek benzemiyordu.
“Şey… sana sadece isminle hitap edebilirim, değil mi Bay Reinhard… yani?”
“‘Bay’ demene gerek yok. O kadar resmi olmana lüzum yok, Subaru.”
“Vay, birdenbire epey samimi olduk ha? Neyse, tekrar teşekkürler Reinhard. Bağırdığımda koşan tek kişi sen oldun. Başka kimsenin umursamamış olması biraz yalnız hissettirdi doğrusu.”
Ana caddede yürüyen onca insan varken, Subaru’nun haykırışını duyan tek kişinin Reinhard olması imkânsızdı. Ancak Subaru yakınınca Reinhard gözlerini hafifçe indirdi.
“Bunu söylemek pek hoşuma gitmiyor ama onları anlayabiliyorum sanırım. İnsanların çoğunluğu için, böyle serserilerin karıştığı olaylara müdahale etmenin riski çok büyüktür. Muhafızları çağırmakla doğru olanı yaptın.”
“Böyle konuştuğuna göre… sen muhafız mısın Reinhard? Hiç öyle görünmüyorsun da.”
“Bunu sık sık duyuyorum. Bugün izin günümdeyim, bu yüzden üniformamı giymiyorum; ayrıca görünüşümün bir otorite figürünün sertliğinden yoksun olduğunun ben de farkındayım,” dedi Reinhard iki kolunu yana açarak, ancak Subaru farklı düşünüyordu.
Reinhard’ın bir muhafıza benzememesinin en büyük sebebi, Subaru’nun kafasındaki o kaba saba, sıradan muhafız profilinden fersah fersah uzak görünmesiydi.
“Şimdi aklıma geldi de, demin sana ‘usta kılıç ustası’ gibi bir şey dememişler miydi…?”
“Ailemin konumu biraz özeldir, anlarsın ya. Bu yüzden üzerimde çok büyük beklentiler var. Her günüm ayrı bir mücadele.” Reinhard omuz silkerek gülümsedi. Görünüşe göre Reinhard’ın bir mizah anlayışı da vardı.
Subaru artık bu adamın kusursuz bir insan olduğuna tamamen ikna olmuştu. Tanrı’ya bu adaletsizlik yüzünden yakınmayı bir kenara bırakın, gelinen noktada Subaru sadece hayranlık duyuyordu.
“Bu arada, saçlarının, kıyafetlerinin ve isminin oldukça sıra dışı olduğunu düşündüm ama… Nerelisin? Lugunica’nın başkentine neden geldin?” diye sordu Reinhard, Subaru’ya ve kılığına yukarıdan bakarak.
Subaru’nun geçmişi belirsiz olduğundan, bir muhafız için oldukça doğal bir tepki gibi görünüyordu.
“İlk soruya cevap vermek biraz zor. Geçen sefer ‘doğudaki küçük bir ülke’ dediğimde işe yaramamıştı, o yüzden şöyle düzelteyim. Buradan çok daha doğudaki bir yerden geldim, kimsenin daha önce görmediği bir yerden—Dünyanın ucundan,” diye bitirdi Subaru, gülümsemesindeki ışıltıyla. Subaru bunun oldukça güvenli bir cevap olduğunu düşünmüştü ama Reinhard şaşırmış görünüyordu.
“Lugunica’dan daha da doğuda mı…? Büyük Şelale’nin ötesini kastediyor olamazsın. Bu bir şaka mı?”
“Büyük Şelale mi?” Subaru yabancı olduğu bu terim karşısında başını yana eğdi.
Şelale… yani, bildiğin şelale mi? Çevredeki coğrafyaya aşina olmayan Subaru’nun, Reinhard’ın neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Subaru’nun bu dünyada gerçekten bildiği tek yerler ana cadde, ara sokaklar, kenar mahalleler ve ganimet mahzeniydi.
“Beni kandırmaya çalışıyormuş gibi görünmüyorsun ama… Neyse, sorun değil. Her halükarda başkentten olmadığın kesin, ancak burada olmak için bir sebebin var, değil mi? Şu anda Lugunica her zamanki kadar huzurlu değil. Bir kargaşa ortamına sürükleniyor. Buraya her ne için geldiysen, yardım etmekten mutluluk duyarım.”
“Hadi ama, bugün izin günün, değil mi? Sırf bana yardım etmek için izin gününü harcamana hiç gerek yok, zaten fazlasıyla yardım ettin. …Ama, mümkünse sana bir soru sormak isterim.”
Subaru, Reinhard’ın teklifine karşılık başını iki yana salladı ama sonra aniden bir şey hatırlamış gibi bir parmağını kaldırdı.
“Seni dinliyorum. Pek bilgili biri sayılmam, bu yüzden çok yardımcı olabilir miyim bilmiyorum ama.”
“Şey, sorudan ziyade bir kişi hakkında bilgi almak istiyorum, o yüzden sıkıntı yok. Neyse, buralarda beyaz cübbeli, gümüş saçlı bir kızın dolaştığını gördün mü hiç?”
Satella-Olmayan’ın görünüşü fazlasıyla dikkat çekiciydi. Kendisiyle ilgili her şey bir yana, özellikle saçının rengi ve üzerindeki şahin işlemeli beyaz cübbe fazlasıyla göze çarpıyordu. Başkentte böyle biri dolaşıyorsa, bir muhafız olan Reinhard’ın onu fark etmiş olma ihtimali yüksekti.
“Beyaz bir cübbe ve gümüş saçlar…”
“Eklemem gerekirse, son derece güzel biri. Bir de şu kedi var… Yani, öyle kucağında taşıdığı falan yok ama yanında bir tane var işte, bir yardımı dokunacaksa.”
Eğer beyaz cübbe giyen, gümüş saçlı ve o kedi ruhuna sahip biri varsa, o kesinlikle oydu. Ancak kedi genellikle saçlarının arasına gizlendiğinden, kediyi de içeren bir görgü tanıklığı beklemek biraz fazla umutlanmak olurdu.
“…Onu bulduğunda ne yapmayı planlıyorsun?”
“Kaybettiği bir şeyi… yani… sanırım aradığı bir şeyi? Her neyse, aradığı şeyi ona geri vermek istiyorum.”
Elbette Subaru’nun üzerinde şu an o şey yoktu, hatta henüz çalınmamış olması bile mümkündü ama işleri karmaşıklaştırmaya gerek yoktu.
Reinhard, Subaru’nun cevabı karşısında gözlerini kıstı ve cevap vermeden önce birkaç saniye sessizce düşündü.
“Ne yazık ki öyle birini gördüğümü söyleyemem. Ama istersen, onu bulmana yardım edebilirim.”
“Senden bu kadarını isteyemem. Sorun değil, başımın çaresine kendim bakarım.” Subaru, Reinhard’ın teklifini geri çevirmek için elini kaldırdı, ardından ara sokaktan çıkıp ana cadde boyunca yürümek üzere döndü. Üçüncü seferde olduğu gibi Satella-Olmayan ile tekrar karşılaşması mümkündü.
Mümkünse, Felt’i yakalayıp en başından nişanı çalmasını engellemek daha iyi olabilirdi. Aksi takdirde ne olacağı düşünüldüğünde, Subaru bunun en iyi yaklaşım olabileceğini düşündü.
“Sorun şu ki, Felt’in ne kadar hızlı olduğu düşünüldüğünde, onu gerçekten yakalayıp yakalayamayacağım meçhul. En kötü ihtimalle ganimet mahzenine birkaç muhafız getirtebilirim ama…”
“Ganimet mahzeni mi?”
“Ah, boş ver onu. Bir şey demedim say. Tanıdığım bir ihtiyarın takılmayı sevdiği bir yerin adı sadece.”
Reinhard’ın tepkisi üzerine Subaru dikkatini başka yöne çekmeye çalıştı ve aynı zamanda muhafızları işe karıştırma fikrinden vazgeçti. Subaru yanına muhafızları getirse bile, rakip Elsa olunca bunun sadece daha fazla can kaybına yol açma ihtimali yüksekti. O suikastçının becerileri işte o derece insanüstüydü.
“Gerçi buradaki tüm muhafızlar da insanüstü olsaydı durum farklı olabilirdi tabii… Neyse, artık ana caddeye dönsem iyi olacak.”
“Gidiyor musun?”
“Evet, gidiyorum. Tekrar teşekkürler Reinhard. Bir gün bu iyiliğinin altında kalmamam gerekecek. …Bir muhafız karakoluna falan gitsem seninle tekrar görüşebilir miyim?”
“Sanırım evet. Sadece adımı versen beni nerede bulacaklarını bilirler. Seni tekrar görmeyi çok isterim, bu yüzden ne sebeple olursa olsun uğra.”
“İlişki puanımızı bu kadar yükseltecek bir şey yaptım mı ya da söyledim mi cidden? …Neyse, bir daha sıkışırsam veya kaybolursam mutlaka uğrarım,” dedi Subaru şakacı bir tavırla, veda etmek için el sallayarak.
“Kendine dikkat et,” dedi Reinhard, her zamanki gibi havalı ve yiğit bir edayla.
Bu sözlerin verdiği cesaretle Subaru, ara sokaktan kesinlikle sıfır hasarla çıkmayı başardı; bu sırada mavi gözlü genç adamın arkasından bakarken kendisini ne kadar dikkatle tartıp biçtiğini hiç fark etmedi.
4
Artık güvenli bir şekilde ana caddeye dönen Subaru, Satella-Olmayan’ı bulmak için elinden geleni yaptı. Ancak yapabileceği tek şey gözlerini faltaşı gibi açıp geçen kalabalığa dik dik bakmaktı. Üçüncü seferden kalma anılarını kullanan Subaru, artık aşina olduğu meyve tezgâhının yanına konuşlandı.
Subaru’nun göz ucuyla görebildiği yara izli dükkân sahibinin yüzü son derece sertti.
“Bu seferki tanışmamız pek parlak sayılmazdı, değil mi… Ama senin aslında ne kadar altın kalpli bir adam olduğunu biliyorum!” dedi Subaru, kötü adam kılıklı dükkân sahibine başparmağını kaldırarak. Dükkân sahibi ise rahatsız olmuş bir tavırla yüzünü başka tarafa çevirdi.
Subaru sevilmediğini hissederek parmağını geri indirdi ve ardından bakışlarını tekrar caddeye çevirdi. Her zamanki gibi her şekil, boyut ve türden tonla insan gelip geçiyordu.
Subaru gözetlemeye başlayalı on dakikadan fazla olmuştu ve dördüncü turuna başlayalı neredeyse bir saat geçmişti bile.
“Zaman algıma ne kadar güvenebilirim bilmiyorum ama hırsızlığın şimdiye kadar gerçekleşmemiş olması garip olurdu…” dedi Subaru kendi kendine, tam o sırada aklına endişe verici bir düşünce takıldı.
“Hey, baksana amca.”
“Ne var, Bay Züğürt?”
Dükkân sahibi tezgâhının önüne çıkıp Subaru’ya baktığında, ne kadar rahatsız olduğunu gizlemekten çoktan vazgeçmişti.
“Şey, züğürt olduğum doğru, bunu inkâr etmeyeceğim ama… Amca, sana bir şey soracaktım. Son zamanlarda buralarda herhangi bir kargaşa falan gördün mü?”
“Bir şey satın almadan bana soru sormak da iyi cesaret.”
“Farkındayım ama geçen sefer… Bir dakika…”
Subaru konuşurken dükkân sahibinin neden bu kadar kötü bir ruh hâlinde olduğunu fark etti. İlk seferinde, Subaru ve Satella-Olmayan meyve dükkânını birlikte ziyaret ettiklerinde… dükkân sahibinin kızıyla tekrar karşılaşmışlardı. Bu seferki turda kız henüz kurtarılmamıştı.
“Bunu nasıl unutabildim ben?! Sakın bana önce gidip kızı bulmam gerektiğini söyleme?”
“Neden bahsediyorsun sen? Aman, her neyse. Bak evlat. Bahsettiğin o ‘kargaşalar’ buralarda pek öyle olağandışı sayılmaz.”
“Soruma cevap verdiğine sevindim ama ciddi misin sen?!”
Şimdi düşününce, ganimet mahzeni başkentin dört bir yanından çalınmış eşyalarla doluydu. Bu kadar çok hırsızlık yaşanıyorsa, bu durum başkentin güvenlik seviyesi hakkında çok şey anlatıyordu.
“Bu, seçeneklerimin tamamen tükendiği anlamına mı geliyor yani…?”
“Yine de en son çıkan kargaşa alışıldık türden değildi. Biri büyü kullanıp iki üç el ateş etti. Şuraya baksana.”
Dükkân sahibi öne doğru eğildi ve yaklaşık dört tezgâh soldaki yeri işaret etti. Subaru bakışlarıyla orayı takip ettiğinde, tezgâhın hemen yanında bir ara sokak olduğunu ve oraya açılan duvarda birkaç delik açıldığını gördü.
“Oha, vay canına.”
“Ok gibi fırlatılan buz sarkıtı benzeri şeyler vardı, içlerinden biri o duvara saplandı. Gerçi hemen ardından yok oldu.”
Dört deliğin her biri madeni paradan biraz daha büyüktü. Taş bir duvarda böyle bir delik açabildiklerine göre, Subaru bir insana isabet etseler ne olacağını düşününce ürperdi.
“Bu büyü, ilk gördüğüm zamankinden bambaşka bir seviyede gibi… Acaba Satella-Olmayan bu sefer normale göre biraz daha mı öfkeli…”
Subaru düşünmeden ona yaklaşırsa, kendini o büyünün hedef tahtasında bulabilirdi. Alnından soğuk terler boşaldığını hissetti.
“Ama durum buysa, bu sefer de çok geç kaldım demektir.”
Eğer hırsızlık çoktan gerçekleştiyse, Subaru’nun Satella-Olmayan ile kendi başına denk gelmesi zor olacaktı. Başka bir deyişle, şimdi hedeflemesi gereken şey…
“Felt ile buluşmaya çalışmalıyım. Mümkünse onu ganimet mahzenine girmeden önce yakalamam ve cep telefonumu nişanla takas etmem gerek ama…”
Şimdiden iki kez öldürüldüğü bir yer olduğu düşünülürse, Subaru ganimet mahzeninden elinden geldiğince uzak durmak istiyordu.
“Çok geç gidersem, ilk seferde olanlar sil baştan yaşanacak. Ama gidip Rom’la buluşur ve Felt’i beklersem, bu sefer de ikinci turda olanları tekrarlamış olacağım…”
En önemli şey Felt’in nerede olduğuydu. Şu anda Felt muhtemelen Satella-Olmayan tarafından başkentin dört bir yanında kovalanıyordu. Subaru elinden gelirse, o ganimet mahzenine varmadan önce onunla buluşmak istiyordu.
“Acaba sadece Ölümle Dönüş’e güvenip bu zamanı sadece bilgi toplamak için mi kullansam…?”
Bu mantıklı bir seçenek gibi görünse de Subaru başını iki yana salladı ve bu planı hemen kafasından attı. Ölümü üç kez deneyimledikten sonra fark ettiği bir şey vardı: Her seferinde canı inanılmaz derecede yanıyordu. Bir daha asla böyle bir şey yaşamak istemiyordu.
Subaru, nasıl veya neden çalıştığını bilmediği bir durumdayken Ölümle Dönüş gücüne bel bağlamaktan çekiniyordu. Diyelim ki Subaru, her şeyi sıfırlayabilmek için sonrasında ölmek niyetiyle olayların gelişimini sadece izleyerek bu dördüncü turu çöpe atmaya karar verdi. Peki ya bunu yaptığında, kullanım hakkı tükendiği için Ölümle Dönüş devreye girmezse ne olacaktı? Böyle bir sona kimse gülemezdi.
“Günün sonunda, elimden geldiğince hayata tutunmam şart. Gerçi bunu söylemeye bile gerek yok sanırım.”
Kararını veren Subaru, vücudunu esnetmek için gerindi. Subaru dükkânının önünde kültür fizik hareketleri yaparken dükkân sahibi pek memnun görünmüyordu ama Subaru hareketlerini bitirip olduğu yerde hafif tempo koşmaya başlayınca ona el salladı.
“Bana neden birdenbire yardım etmeye karar verdin bilmiyorum ama sağ olasın amca.”
“Lafı bile olmaz. Az önce senin gibi başka bir züğürt benim kıza yardım etti de, ondan.”
Dükkân sahibinin cevabını dinleyen Subaru önce şaşırdı, ardından kahkahayı bastı. Ah, kaderin cilvesi işte. Bu dükkân sahibinin kızı ne kadar zor durumda olursa olsun, biri çıkıp onu mutlaka kurtarıyordu. Sadece bunu bilmek bile Subaru’ya buraya gelmiş olmanın buna değdiğini hissettirdi.
“Pekala! Ben artık gerçekten gidiyorum. Bir dahaki sefere senin şu elmalardan kesin alacağım!”
“Valla alırsan müşteri olursun, ben de başımın üstünde ağırlarım. Sıkı çalış bakalım, Bay Züğürt,” dedi dükkân sahibi dümdüz bir ses tonuyla.
“Anlaşıldı. Buraya bir dahaki gelişimde elimde parayla dönmek için cidden dua ediyorum, bilesin,” dedi Subaru koşarak uzaklaşırken.
Subaru’nun istikameti kenar mahallelerdi ama bu kez ganimet mahzeninden farklı bir yöne doğruydu. Ganimet mahzenine doğru giderse birkaç kötü bayrağı kesin tetiklerdi, bu yüzden bu sefer farklı bir rota deneyecekti.
5
“Felt’in nerede yaşadığını mı arıyorsun? Şu yoldan devam edip başka bir sokağa bağlanana kadar gidersen bulabilmen lazım.”
“Sağ olasın birader, gerçekten çok makbule geçti.”
“Rica ederim birader. Sen şey… güçlü dur ve dışarıda kendine dikkat et, tamam mı?”
Subaru’nun konuştuğu orta yaşlı adam, gıcırdayan bir kapının ardında kaybolurken ona burukça gülümsedi. Konuşmaları boyunca adamın yüzündeki o acıma ifadesi, o garip tebessümün ardından bir an olsun silinmemişti.
Subaru planının işe yaramasının sevinciyle yumruğunu sıktı.
“Kenar mahallelerdeki birinci ve ikinci deneyimlerimden sonra kurduğum bir stratejiydi ama… bu kadar iyi işleyeceğini hiç tahmin etmemiştim,” dedi Subaru, eşofmanının kurumuş çamurla kaplı kolunu silkelerken.
Felt’in izini sürmesine yardımcı olması için kenar mahallelere vardıktan sonra aklına gelen parlak fikir, kendini mümkün olduğunca düşkün ve sefil göstermekti.
İlk seferinde Subaru kenar mahalleleri Satella-Olmayan ile ziyaret ettiğinde, Salak, Salakça ve En Salak tarafından henüz yeni dayak yemişti. Bu yüzden kenar mahalle sakinlerinin çoğu ona acımış ve oldukça yardımsever davranmıştı. Ancak Subaru’nun pek hasar almadığı ikinci seferde, insanlar onu nispeten soğuk karşılamıştı. Aradaki fark geceyle gündüz gibiydi. Bunu hatırlayan Subaru, kantarın topuzunu kaçırma pahasına kendini berbat bir hâle sokmuştu.
“Eh, ne tür bir hayvana ait olduğunu bilmediğim bir boka bastım sonuçta. Neyse, sanırım Felt’in nerede uyuduğunu tam olarak öğrendim ama… sorun şu ki ganimet mahzenine gitmeden önce buraya uğrayacak mı uğramayacak mı?”
Neyse ki bilgi alabildiği dört kişinin de Felt’in yaşadığı yer hakkında verdiği cevaplar birbiriyle örtüşüyordu. Ancak Subaru, buraya geri dönme ihtimalinin yarı yarıya olduğunu düşünüyordu. Kovalanırken buraya dönerek kaldığı yerin açığa çıkması riskini göze almak istememe ihtimali de vardı.
“Aman, boş boş oturup bunu dert etmek bana zerre fayda sağlamaz, o yüzden endişelenmeyi bırakalım. Tamamdır!”
Elden bir şey gelmeyen durumlar için endişelenmenin âlemi yoktu. Subaru’nun kararlılığı işte tam bu noktada parlıyordu.
Kıyafetlerindeki kurumuş çamurları kazımaya devam eden Subaru, kenar mahallelerin derinliklerine doğru fırladı. Etraf her zamanki gibi karanlıktı ve Subaru’nun basmamak için üzerinden atlaması gereken, ne idüğü belirsiz su birikintileri vardı. Ancak tam bunu yaparken, aniden beliren birine neredeyse toslayacaktı.
Subaru tam zamanında dönmeyi başardı ve sırtını ara sokağın duvarına çarparak nefesi kesilmiş hâlde inledi.
“Ah, kusura bakmayın. İyi misiniz?”
“Sorun değil. Sorun değil. Aslında oldukça dayanıklı bir delikanlıyı… dı…ık…?!”
Kendini güçlü göstermeye çalışan Subaru başını kaldırdı ve kime baktığını fark edince cümlesi yarım kaldı, tiz bir çığlıkla son buldu.
Subaru’nun sesini öyle duyan siyah saçlı kadın hafifçe kıkırdadı.
“Ne komik birisin. Gerçekten iyi olduğuna emin misin?” dedi saçını kulağının arkasına atarak.
Bu basit hareket bile nedense son derece çekiciydi ve Subaru, bu kadının her hareketinin fazlasıyla kışkırtıcı olduğu yönündeki inancını kendi içinde tazeledi.
Kesinlikle Subaru’nun bir daha karşılaşmak istemediği biriydi.
Karnını yarıp bağırsaklarını deşen kadındı bu—hem de iki kez. Elsa’ydı.
“Korkmana gerek yok. Sana bir şey yapacak değilim.”
“K-korkmuyorum bir kere, tamam mı? N-nereden çıkardın bunu…?”
“Kokun ele veriyor…” diye yanıtladı Elsa. Subaru’nun güçlü görünmeye yönelik nafile çabalarını hemen fark etmiş, güzel gülümsemesinin ardında gözlerini yavaşça kısmıştı.
“Kokum mu?” diye geçirdi içinden Subaru, kafası karışmıştı. Fakat Elsa sadece kusursuz burnundan derin bir nefes çekti.
“İnsanlar korktuklarında korku kokarlar. Şu anda korkuyorsun… ve bir de öfkelisin sanki… bana karşı.”
Elsa, başını kaldırıp ona bakarken Subaru’nun aklından geçenleri açığa vurmaktan keyif alıyor gibiydi. Subaru ise derin nefesler alıp hızlanan kalp atışlarını kontrol etmek için elinden geleni yaparak sessizlik ve sahte bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Subaru suskunlaşınca Elsa gözlerini bir yılan gibi kıstı. Subaru onun bakışları altında ezildiğini hissetse de en azından gözlerini kaçıracak kadar zayıf düşmeyecekti.
Subaru’nun bu boş güç gösterisine karşılık Elsa dudaklarını yaladı.
“…Merak etmiyorum desem yalan olur ama neyse. Şu an ortalığı velveleye vermeyi göze alamam.”
“P-pek de hoş bir laf sayılmaz bu. İnsanları fazla korkutursan o güzelliğin ziyan olur, haberin olsun.”
“Bak sen, dilin de pek tatlıymış. …Bana beslediğin şu düşmanlığı biraz daha iyi gizleyebilseydin belki etkilenirdim.”
Elsa parmağını uzatıp alnına hafifçe bastırınca Subaru’nun kaskatı kesilmiş bedeni gevşedi. Subaru soluğunu toparlamaya çalışarak nefes nefese kalırken Elsa parmağını dudaklarına götürdü.
“Şimdilik bana müsaade öyleyse. İçimden bir ses yine karşılaşacağımızı söylüyor.”
“Bir dahaki sefere etrafta bir sürü insanın olduğu aydınlık bir yerde karşılaşırsak ben de daha rahat olurum,” dedi Subaru alaycı bir tavırla, fakat bunu söyleyebilmek bile elinden gelenin fazlasıydı.
Elsa, Subaru’dan henüz ayrılmak istemiyormuş gibi özlem dolu bir gülümseme takındı ama ardından arkasını döndü; siyah pelerini dalgalanırken karanlığın içinde kaybolup gitti.
Elsa’nın gözlerinin önünde resmen yok oluşunu izledikten sonra Subaru, kilometrelerce koşmuş gibi hissederek duvara yaslandı.
“Onunla… onunla bu kadar çabuk karşılaşmayı kesinlikle beklemiyordum. Yağmacı mahzenine gitmeden önce buralarda öylece dolanıyordu herhalde…?”
Son bölüm canavarıyla bu beklenmedik karşılaşma yüzünden Subaru, cesaretinin kırılmak üzere olduğunu hissetti. Zihinsel hazırlık açısından bakıldığında Elsa’yla karşılaşmak, Sahte-Satella’yla karşılaşmaktan çok daha sarsıcı olmuştu. Subaru, Elsa’yı son görüşü olması için içinden dua etti.
“Felt’in yeri biraz daha ileride olmalı ama… Elsa, Felt’i bulup buraları çoktan birbirine katmış olamaz, değil mi…?”
İnsanların karnını deşmekten zevk alan kaçığın tekiydi o. Sırf vakit öldürmek için iki üç kişiyi katletmiş olması hiç de uzak bir ihtimal değildi. Üstelik burası gecekondu mahallesinin en ücra köşesi olduğundan, Subaru’nun içinde neyle karşılaşacağına dair kötü bir his vardı.
“S-sorun yoktur muhtemelen. Ne kan gördüm ne de kokusunu aldım. …Sanırım.”
Sokağı dolduran çürük çöp kokusu yüzünden kan kokusunu ayırt etmek imkânsızdı ve etraf öyle karanlıktı ki Subaru kan izi olsa bile görebileceğinden emin değildi. Ama herhalde sorun yoktu. Kesinlikle yoktu. En azından öyle umuyordu.
Elsa’yla karşılaşmasından yaklaşık beş dakika sonra Subaru, köhne bir barakaya ulaştı.
“Bana verilen bilgiye göre burası olmalı ama… buraya gerçekten yaşanacak bir yer denilebilir mi ki?” dedi Subaru, barakaya kapı niyetine konmuş tahta parçasının önünde şaşkınlıkla durarak.
Barakanın içi, inşaatlarda kullanılan seyyar tuvaletlerden iki tanesi kadardı. Sanki birisi “Ayakta durmak için yarım tatami, uyumak için bir tanesi yeter” lafını harfi harfine uygulamış gibiydi.
“Eh, sadece uyumak için bir yerse tarife uyuyor gerçi…”
Yine de bu kadar küçük bir kızın böyle bir yerde yaşadığı düşüncesi, Subaru’nun ona acımasına yol açtı. Paraya bu kadar takıntılı olmasını bağışlayabilirdi sanırım.
“Demek ömrünü burada, zaten küçük olan bedenini daha da daracık bir yere sığdırarak geçiriyor. Böyle çarpık bir kişiliğe bürünmesine şaşmamalı. Ah… Ne kadar zavallı, ne kadar acınası bir hâlde.”
“Hadi oradan be! O kadar da kötü değil. Sen kim olduğunu sanıyorsun da evimi aşağılıyorsun, velet?”
Subaru tam acıma moduna girmişken arkasından bir ses duyup hemen arkasını döndü.
Karşısında, ona ters ters bakan sarışın, ufak tefek figür… Felt duruyordu.
Görünüşü önceki karşılaşmalarından pek de farklı sayılmazdı. Hatta biraz daha kir pas içindeydi ama bu, kaçışının bu defa biraz daha çetin geçmiş olmasından kaynaklanıyor gibiydi.
“Ne bakıyorsun bana öyle acır gibi?! Kızım ve birazcık üstüm başım kirli diye beni hafife mi alıyorsun yoksa?”
“Duyguyu biraz yanlış anladın galiba ama… seni bulduğuma sevindim sadece.”
Felt ne kadar sinirlendiğini gizlemeye bile çalışmazken, Subaru rahatlayarak omzundaki yükün hafiflediğini hissetti. Onunla yeniden bir araya geldiğine gerçekten çok sevinmişti. Elsa’yla ucuz atlattığı o karşılaşmadan sonra neler olabileceği konusunda endişelenmişti ama sonunda işler kötüye değil, iyiye gidiyor gibi görünüyordu.
Felt, Subaru’nun sözlerine karşılık, “Demek müşterisin,” dedi. Kendinden memnun bir şekilde burnundan nefes verdi.
“Buraya kadar geldiğine göre benimle bir işin var, öyle değil mi? Tipine bakılırsa buralı olmadığın çok açık.”
“Vay canına. Buralardan olmadığımı hemen anladın. Gözlerin keskinmiş.”
“Buraların insanı kılık kıyafetine en azından biraz daha özen gösterir. Sen fazlasıyla kasmışsın. Üstelik şu adi numaranla bizi kandırmaya çalışışına bakılırsa, benden bile daha beter bir tipe benziyorsun.”
Her zamanki gibi insanı aşağılamakta üstüne yok gerçekten, diye düşündü Subaru; ona acımakla ilgili söylediği her şeyi hemen geri almak istedi.
“Eee, ne istiyorsun? Bir şey çaldıracaksan parayı peşin alırım. Hedefin kim olduğuna bağlı olarak sonradan daha fazlasını da isteyebilirim gerçi.”
“‘Bir şey çaldıracaksan’ demek… Bayağı bir iş kurmuşsun sen burada. Hırsızlığınla cidden bu kadar gurur duyuyor musun?”
“Buna hayatını kazanmak denir. Bunu yapmazsam bedenimi satmak zorunda kalırım. Her neyse, ne diyorsun? Yoksa başka bir işin mi var benimle? Vereceğin cevaba göre…” dedi Felt, parmaklarını marifetini sergilercesine hızla oynatarak.
Elinde, sanki büyüyle çağrılmış gibi aniden beliren küçük bir bıçak vardı. Kendini koruyabileceğini göstermek istediği apaçıktı.
Eğer Felt’le dövüşmek zorunda kalsa, hem kızın çevikliği hem de elindeki bıçak yüzünden Subaru’nun hiç şansı yoktu. Fakat Subaru’nun dövüşmeye hiç niyeti yoktu.
Felt gardını düşürmezken, işaret parmağını kaldırıp cık cık layarak iki yana salladı.
“Seninle konuşmak istediğim tek bir konu var. Çaldığın o nişanı senden satın almak istiyorum.”
6
Buraya kadar geldikten sonra Subaru, lafı dolandırmanın veya konuyu geçiştirmeye çalışmanın Felt’in gözündeki izlenimini daha da kötüleştireceğini düşündü. Ayrıca Elsa’nın hâlâ buralarda dolaştığı gerçeği de vardı, bu yüzden doğrudan pazarlığa geçmek istiyordu.
Fakat Felt elini göğsüne, büyük olasılıkla nişanı sakladığı yere koydu.
“Bir nişan çaldığımı nereden biliyorsun? Bunu bilmesi gereken tek kişi beni tutan kadın, üstelik daha yeni çaldım. Sokaktan duymuş olmak için fazla çabuk geldin.”
“Öyle deyince… Şey, değil mi? Haklısın aslında. Benim standartlarıma göre bile fazla dikkatsizceydi, değil mi?”
“…Niyetini gizlemeyi biraz daha iyi öğrenmen lazım, velet. Ufacık bir kışkırtmada hemen her şeyi dökülüveriyorsun.”
Subaru yaptığı hataya yanıp başını ellerinin arasına alırken, Felt düşmanca tavrını sürdürme hevesini kaybetmiş gibi görünüyordu.
Felt, Subaru’yla göz hizasına gelmek için dizlerinin üzerine çöktü.
“Demek benden bu nişanı satın almak istiyorsun, ha? Ne yapmaya çalışıyorsun sen? O kadınla aynı tarafta olamazsın, değil mi? Rakibi filan mısın yoksa?”
“Daha çok can düşmanım diyebiliriz belki? Anne babanı öldürmüş gibi bir his. Ya da daha doğrusu, seni öldürmüş gibi.”
“Ne saçmalıyorsun sen? Neyse, boş ver, pek de umurumda değil zaten.”
Subaru bu işin içinden lafla nasıl sıyrılacağını bulmaya çalışırken Felt sadece güldü. Ardından göğüs cebinden ejderha süslemeli nişanı çıkarıp Subaru’nun önünde salladı.
“Bunu bana daha yüksek fiyat verene satarım. Anlaşmayı bozarsam o kadının öfkelenme ihtimali olsa bile.”
“Evet, tepesinin atma ihtimali kesinlikle var ama… Neyse, kendi kendime konuşuyorum, beni duymazdan gelebilirsin.”
Subaru boğazını temizledi ve ciddi bir yüz ifadesi takındı.
“Yani beni dinleyecek misin?”
“Sadece işin ucunda para kokusu alırsam. Bu çok açık, değil mi?”
“Bana uyar. …Yirmi kutsanmış altın paradan daha değerli bir eşya hazırladım ve onunla senin nişanını satın almak istiyorum.”
Felt’in kulakları dikildi ve kırmızı gözleri bir kedininki gibi kısıldı. Sarsılmış görünmemeye çalışıyor gibiydi ama bir kuyruğu olsaydı sevinçten bir o yana bir bu yana sallanıyor olurdu, bu yüzden Subaru gülümsemeden edemedi.
“Hımm, anladım. Bayağı iyi fiyatmış. Görünüşe göre bunca çabamın karşılığını sonunda alacağım. …Ama senin için kötü haber, rakibin bana zaten aynı miktarı teklif etti, biliyor musun?”
“Bırak bu ayakları! Anlaşma on kutsanmış altın paraydı, değil mi? Fazla açgözlü olursan ölürsün! Cidden, şakası yok.”
Aslına bakılırsa, ilk seferinde bu yüzden öldüğü gün gibi ortadaydı. Ölüm sebebi: açgözlülük.
Subaru fiyatı tam bilince Felt artık bunu geçiştiremeyeceğini anlamış olmalıydı. Birkaç saniye gözleri fal taşı gibi açılarak ona baktıktan sonra başının yan tarafını hafifçe kaşıdı.
“Ne yani, bunu da mı biliyorsun? …Tamam be, oldu mu? Anlaşma on kutsanmış altın paraydı. Ama biliyorsun, beni tutan kişiye başka bir teklif geldiğini söylersem daha fazlasını önerebilir, öyle değil mi?”
“Bu söylediğim yalan değil ama,” diye ekledi on üç-on dört yaşlarındaki Felt, dudaklarının kenarını kıvırarak.
“Cidden çok kurnazsın, değil mi? Vazgeçip teklifi kabul etmeni söylerdim ama beni dinleyeceğini hiç sanmıyorum, ha?”
“Tabii ki dinlemem! Üstelik sana güvenebileceğimden de emin değilim. Ağzından çıkan tek bir kelimeyi bile kaçırmadım. Yirmi kutsanmış altın para getirdiğini söylemedin, sadece o kadar değerde bir şey getirdiğini söyledin. Benim senin ne sakladığın hakkında hiçbir fikrim yokken, senin hakkımda her şeyi bilmen biraz haksızlık değil mi?”
“Müzakerelerde asıl önemli olanın ne kadar hazırlık yapabildiğin olduğunu düşünüyorum… ama bunu sana ilk başta göstermeden bir yere varamayacağımız da doğru.”
Subaru, Felt’in fazla surat asıp vakit kaybettirmesini engellemek istedi, bu yüzden pazarlıktaki kilit eşyası olan cep telefonunu göğüs cebinden çıkardı. Küçük cihazı gören Felt kaşlarını hafifçe kaldırdı ama hepsi bu kadardı.
Her zamanki gibi, işin ucunda para olduğu bariz belli olmadıkça hiçbir şeye tepki vermiyordu.
“Bu şey için yirmi kutsanmış altın para mı? Bana sadece el aynası gibi görünüyor…”
“Bu, son derece popüler metialardan biri. Zamandan bir parça koparıp onu dondurabilir ve saklayabilir.”
Subaru seri çekim modunu açtı. Birkaç kez hafif, mekanik bir ses duyuldu. Parlak ışık sokakta çaktı ve Felt’i aydınlattı.
“Vay canına!” dedi kız, nadir görülen bir kız gibi tepki vererek.
Felt şikâyet edecekmiş gibi göründü ama Subaru hemen ona cep telefonunun ekranını gösterdi.
“İşte bu metianın gücü bu. Bunu kullanarak geride net bir görüntü bırakabilirsin. Bir diğer ekleme de bunun çok nadir bir eşya olduğu. Bütün dünyada eşi benzeri sadece bu var. Buna ne dersin?”
Subaru bu noktada cep telefonunun işlevini açıklamaya alışmıştı ve sözünü bitirdiğinde Felt, “Hımm…” diyerek Subaru’nun elindeki cep telefonunu dikkatle inceledikten sonra onaylarcasına başını salladı.
“…Yalan söylüyor gibi görünmüyorsun. Ama bu ben miyim? Net bir görüntü dedin ama bence ben bundan çok daha güzelim.”
“Böyle berbat bir çevrede olmasaydın, daha iyi beslenseydin ve—senin akıllıca bir iş anlayışı olduğunu düşündüğün şeye katkıda bulunsa da—şu kurnaz, pis kişiliğinden kurtulabilseydin, bence senin için bir umut var derdim! Aslında her şey nasıl giyinip süslendiğinle alakalı.”
“Doğru kelimeleri seçmekten bahsedeceksek, sohbet etme konusunda zerre yeteneğin yok senin, değil mi? Sabır ya.”
Subaru bu son sözüyle kızın biraz canını sıkmış olsa da genel olarak işler iyi gidiyordu. Ne var ki gecekondu mahallesinde yaşayan insanların en güçlü yönlerinden biri, hiçbir şeyi kolay kolay kabul etmemeleriydi.
“Sendeki bu şeyin nadir olduğunu kabul ediyorum ama yirmi kutsanmış altın para ettiğini söylediğinde sana inanacağımdan hâlâ emin değilim. Sözüne öylece kanacak kadar saf biri değilim ben.”
“Eh… bunu bekliyordum zaten. Şahsen beyninin sünger gibi olmasını dert etmem ama haklısın. Üçüncü bir tarafın fikrine ihtiyacımız var.”
Subaru pazarlığı orada hemen bitirebilseydi harika olurdu ama bunun işe yaramayacağını tahmin etmişti. Sorun, üçüncü taraf olarak kimi kullanacaklarıydı…
“Gecekondu mahallesinin derinliklerinde, yağmacı mahzeni denen bir yer var. Tıpkı adından anlaşıldığı gibi ama bence en kestirme yol oradaki tuhaf yaşlı adama sormak olur. Değer biçme konusunda adildir. Çok tecrübelidir, o yüzden bu metiada bile bir sorun yaşayacağını sanmam.”
“Böyle olacağını biliyordum…”
Subaru, Felt’in Rom’u önereceğini tahmin etmişti. Burası aynı zamanda Elsa’yla buluşma noktasıydı ve işler sarpa sararsa bir korumaya sahip olacağı bir yerdi.
Subaru’nun metia kartı için işi bilen bir göze ihtiyaç olduğu düşünülürse, başka bir seçenek yoktu zaten. Ancak Subaru, yağmacı mahzenine varmadan önce her şeyi halletmeyi gerçekten çok istiyordu.
“Yaşlı adamın bakmasında bir sorunum yok ama…”
“Daha adamla tanışmadan ona cidden ‘yaşlı adam’ mı diyeceksin? Pişman olabilirsin, haberin olsun. Saygı göstermeyi bilmeyenlere karşı epey serttir.”
“Ona rağmen ağzı bozuk küçük bir kıza fazlasıyla düşkün gibi görünüyor, ona sürekli süt filan veriyor…”
Subaru, Felt’e her zaman sakin gözlerle bakan dazlak yaşlı adamı düşündü. Rom’un açısından bakıldığında, bu torununa bakmak gibi olmalıydı. Ama Subaru’nun adamla bir sorunu yoktu; sorun mekândı.
“Neyle sorunun var anlamıyorum ama bu kadar acelen varsa bir an önce yağmacı mahzenine doğru yola koyulmalıyız. Doğrusunu söylemek gerekirse, yapmayı planladığım başka bir şey daha vardı ama…”
“Yapmayı planladığın bir şey mi?”
“Görüyorsun ya, bu nişanı çaldığım kişi düşündüğümden çok daha inatçı çıktı, ben de onun işini biraz sabote edeyim demiştim. Ne de olsa buralarda dolanan tiplere biraz para verirsen senin için her şeyi yaparlar.”
“Pekâlâ, hemen gidiyoruz, derhal. Şu anda. Hadi hadi hadi!”
Subaru, yürümeye başlayan Felt’in sırtından iterek onu yağmacı mahzenine doğru acele ettirdi.
“Ne yapıyorsun ya?” diye söylendi Felt, yanaklarını şişirerek; ama Subaru mümkün olduğunca çok can kaybını önleyebildiği için kendisiyle gurur duyuyordu.
Acelesi varken Sahte-Satella’nın yoluna çıkmak için birazcık para fazlasıyla ucuz bir teklifti. Bir buz kütlesiyle vurulup yerde kıvranmak yerine, aç karınlarını tutmayı tercih edeceklerine emindi Subaru.
“Tek şartım var: Yaşlı adam baksın, anlaşmayı hemen halledelim ve oradan dosdoğru çıkıp gidelim.”
“Neden bu kadar acele ediyorsun ki, velet? Ter içinde kalmışsın baksana. Güçlü yaşa ve kendine dikkat et.”
“Bunu herkes söylüyor sanki, gecekondu mahallesinin sloganı filan mı bu?!”
Subaru’nun içinden bir ses, bunu “güçlü yaşa” yerine “sert yaşa” olarak değiştirmeleri gerektiğini söylüyordu.
Subaru bu düşünceyi geride bırakarak, bu dördüncü seferinde toplamda üçüncü kez Felt’le birlikte yağmacı mahzenine doğru yol aldı.
Hemen ayrılacaktı. Herkesi arkasında bırakmak zorunda kalsa bile oradan fırlayıp çıkacaktı. Kararını veren Subaru, önündeki Felt’in sırtını daha da sert itti.
“Canım yanıyor!”
“Ah!!” dedi Subaru tekmeyi yiyince.
7
Felt’le barakasında buluştuktan sonra, Subaru ve Felt gecekondu mahallesinin içinden yağmacı mahzenine doğru yola koyuldular.
Binaların arasındaki mesafe çok dardı ve güneş ışığının kıvrımlı sokaklara ulaşması zordu. Binaların gölgesinden gelen bu ekstra karanlık, gecekondu mahallesini daha da kasvetli gösteriyordu.
“…”
Subaru ayaklarının altında bir nem hissedebiliyordu. Her tarafa saçılmış kırık içki şişeleri ve kâğıt parçaları vardı ve arada bir burnunun direğini kıran keskin, nahoş bir koku geliyordu.
İster Felt’le olsun ister Sahte-Satella’yla, burası genç bir kızla baş başa yürünecek türden bir yer değildi.
“El ele tutuşup daha güzel ve renkli bir yerde yürüyor olsaydık bu durum çok daha iyi olurdu şimdi.”
“Kes şu iğrenç muhabbeti. Sakın bana küçük kızlardan hoşlandığını söyleme.”
“Ben daha çok olgun kadınlardan hoşlanırım. O kadar temkinli olmana gerek yok, gel şöyle yanıma.”
Belki de Subaru’nun söylediklerinde bir tehlike sezinlediğinden Felt geri çekilmeye başlamıştı ama Subaru onu geri çağırdı. Gönülsüzce de olsa Felt biraz daha yaklaştı.
“Yamuk yapmak yok, tamam mı? Bu iş sarpa sararsa asıl başı belaya girecek olan sensin. Anlaştık mı?”
“Karşımdaki bu tetikteki yavru kediyi arkadaş olalım diye rahatlatmaya çalıştığımı neden göremiyorsun ki? Madem yakınlaşmama bu kadar karşısın, neden oyalanmayı bırakıp beni gerçekten yağmacı mahzenine götürmüyorsun?”
“…Sen nasıl…?”
“Nasıl mı anladım? Hadi ama, o kadar da aptal değilim. Yani buraları çok iyi bildiğim söylenemez ama yön duyguma güvenirim. Böyle zikzaklar çizip durmamızdan ben bile şüphelenmeye başlarım artık,” dedi Subaru, susup kalan Felt’e tepeden bakıp omuz silkerek.
Subaru tam hedeften vurunca Felt gözlerini kaçırmadan edemedi ama Subaru’nun kendi kalbi de güm güm atıyor, aşırı geriliyordu.
Ne de olsa Subaru’nun az önce söylediği her şey büyük oranda bir blöftü. Felt’in rotasının yağmacı mahzenine gitmek için doğru olduğunu düşündüğü yolla tam uyuşmaması Subaru’yu huzursuz etmişti ama Felt’i asıl sorgulamasına neden olan şey, duvara yazılmış aynı grafitinin kısa bir süre içinde uzaktan da olsa iki kez önünden geçmiş olmalarıydı. Yine de bu noktada güvenebileceği tek şey blöfüydü.
“Benden şüphelenmemeni istemenin fazla olduğunu biliyorum, senin açından bakınca sunduğum şey muhtemelen gerçek olamayacak kadar iyi görünüyor; bu yüzden beni tartmak için ekstra zaman istemeni yadırgamıyorum.”
“Bütün bunları anladın da kızmadın mı yani?”
“Şüphelenmenin mantıklı olduğunu anlıyorum ve ben gerçekten mantıksız davranıyorum. Yine de zaman konusunda taviz veremem. Lütfen beni dosdoğru yağmacı mahzenine götür. Yalvarırım sana, lütfen,” dedi Subaru ellerini kaldırıp yakararak.
Felt irkildi, nasıl tepki vereceğini bilemeyerek bir an tereddüt etti, gözleri faltaşı gibi açıldı; ama sonra elini sarı saçlarına daldırıp dağıttı.
“Kahretsin, seni hiç çözemiyorum. Çözemiyorum ama… az önce bana kızmadığın için borcumu ödemem gerek gibi hissediyorum. Tamam, seni doğrudan oraya götüreceğim. Şüphelerimin geri kalanını da Rom’un ellerine bırakıyorum artık.”
“Başkalarına güvenmekte tamamen serbest hissetme tavrından hoşlanmadım değil ama… şey… ben, ııı… boş ver.”
Subaru tam Felt’e ders verecekken, ne söylemek üzere olduğunu fark edip sözlerini geveledi.
Felt her şeyi Rom’a bırakacağını söylerken gerçekten neyi kastediyordu? Rom, Felt’e sevimli torunuymuş gibi davranıyor ve onun için canını verebilecek kadar derin duygular besliyordu. Peki Felt, Rom hakkında ne hissediyordu?
Subaru, bir türlü nefret edemediği o dazlak yaşlı adamın sadece kız tarafından kullanıldığını düşünmek istemiyordu.
Subaru aniden susunca Felt gözlerini kıstı ama üstelemedi. Bunun yerine, Subaru’ya karşı tavrını değiştirerek bu kez hiç dolambaçlı yollara sapmadan onu dosdoğru yağmacı mahzenine götürdü.
Subaru, önden tıpış tıpış yürüyen Felt’in peşinden giderken, hedeflerine vardıklarında gerçekleşecek olaylar zincirini yeniden düşündü. Bu artık Subaru’nun dördüncü denemesiydi. Mümkün olan en iyi rotadan gitmek istiyordu.
Subaru düşüncelere dalmış yürümeye devam ederken Felt’in durduğunu ve kendisine ters ters baktığını gördü.
“Yürürken önüne bakıp durmayı kes! Buraların kasveti sana da bulaşacak, biliyorsun değil mi?”
“Başımı dik tutmayı çok isterdim ama ayaklarımın altı pek temiz ve düzenli sayılmaz, bu yüzden dikkat etmezsem tehlikeli. …‘Kasveti bulaşacak’ derken neyi kastediyorsun?”
“Ne demek istediğimi gayet iyi biliyorsun. Burada yaşayan eziklerin tavrından bahsediyorum.”
Felt etrafı, yani gecekondu mahallesini işaret etmek için başını salladı. Kelimeleri tükürürcesine söyleyişi, buraya duyduğu açık düşmanlığı ve nefreti gösteriyordu; Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Ezikler mi…? Biraz ağır olmadı mı sence de?”
“Neresi ağırmış? Bu sokak hayatında çürüyüp giden ve buradan çıkmayı ya da kendini bir şekilde geliştirmeyi deneme isteğini bile kaybeden insanlardan bahsediyorum. Öyle eziklerden nefret ediyorum işte.”
Subaru, bu gecekondu mahallesinde yaşayan insanlarla konuşarak epey zaman geçirmişti. Sözlerin kendilerine ulaşamayacağı kadar dibe vurmuş değillerdi belki ama Felt’in dediği gibi, buradaki hayattan memnun göründüklerini, ya da daha doğrusu, başka bir yere ulaşmaktan umudu kesmiş gibi durduklarını inkar edemezdi.
Bu tür bir tutumun elden bir şey gelmemesinden kaynaklandığını söylemek kolay olurdu ama Felt bu cevabı kabul etmezdi. Sokağın loş ışığında, Felt’in kızıl gözlerindeki ışık zerre kadar solmuyordu.
“Bütün hayatımı bu gecekondularda geçirmeye hiç niyetim yok. Eğer elime bir fırsat geçerse ona sımsıkı sarılır, benim yaparım. Aynısı şimdiki anlaşma için de geçerli.”
“Demek bu yüzdendi, ha…”
İkinci seferinde Felt, Elsa ve Subaru’nun zayıf noktalarını bulup onlardan daha fazlasını koparmak için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Bu hareketleri sadece açgözlü olduğunu söyleyerek açıklamak kolaydı ama artık bildikleri sayesinde Subaru, Felt’in neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlayabildiğini düşündü.
Felt, yetim olarak büyüdüğü bu sefalet yuvasından, gecekondu mahallesinden kurtulmak istiyordu. Yaptığı her şeyin temelinde daha fazlasına duyduğu arzu yatıyordu.
"Yani yirmi kutsanmış altın sikkeyle bu hayalin gerçek olacak mı?"
"...En azından gerçeğe çok daha yaklaşır, tek başıma gidecek olsaydım belki yeterdi bile ama bilmiyorum işte," diye mırıldandı Felt.
"Tek başına gidecek olsaydın mı?"
Subaru'nun keskin kulakları bu ayrıntıyı kaçırmadı; tek kaşını kaldırarak kıza baktı. Felt yaptığı hatayı fark edip dilini şaklattı ve bakışlarını kaçırdı.
"Yok bir şey. Zaten seninle böyle şeyleri konuşacak kadar samimi değiliz... Hem ben bugün niye bu kadar gevezeyim ki?" diyen Felt, ağzından kaçırdığı şeye açıkça pişman olmuştu.
"Hedefin artık görünürde diye rahatlamış olabilir misin?" diye karşılık verdi Subaru, yüzüne yayılan sırıtışa engel olamayarak.
Felt "tek başıma gidecek olsaydım" başarabileceğini söylemişti. Bu da gecekonduda geride bırakamayacağı birinin olduğu anlamına geliyordu. Mahalle halkına karşı bu denli nefret besleyen Felt için bu hissi besleyebileceği tek bir kişi olabilirdi.
Bunun kim olduğunu düşünen Subaru, istemsizce sırıttı.
"Neyin var senin? O pis sırıtışın sinirime dokunmaya başladı."
"Önemli bir şey değil. Sadece endişelenmem gerek olmayan bir şey için boş yere kafa yorduğumu fark ettim. Tabii ya, başka ne olabilirdi ki? Tabii ki öyle. Neden bu kadar dert ettiğimi de bilmiyorum," dedi Subaru, dişlerini göstererek gülümserken. Her şey bir anda yerine oturmuştu.
İkinci seferde Felt ile Rom birbirlerine aile gibi davranıyor gibiydi. İkisi de Elsa tarafından öldürülmüştü ama can verirken bile birbirlerini düşünüyor olmalıydılar.
Üstelik Felt, daha önce Subaru'nun hayatını da tam zamanında kurtarmıştı.
Subaru kendini Satella-Olmayan'a borçlu hissediyorsa, aynı şekilde Felt'e de borçlu hissetmeliydi.
"Hadi acele edelim. Zaten çok vakit kaybettik."
"Hâlâ neden bu kadar—Hey, dur! Kes şunu dedim!"
Subaru yürümeye başlayıp Felt'in yanından geçerken elini kızın kafasına koyup sarı saçlarını karıştırdı. Muhtemelen hiç taranmamış o ince telli saçlar, Subaru'nun parmakları arasından kayıp giderken hiç de fena hissettirmemişti. Felt günün birinde gecekondu mahallesinden kurtulup biraz giyinip kuşandığında, Subaru onun ışıl ışıl parlayacağını düşündü.
Bu yüzden, Felt'in de hayallerine giden yola adım atmasını sağlamak için...
"Bunu gerçekten başarmam gerek, değil mi? ...Bunu yapabilecek tek kişi benim!"
"Tuhaf tuhaf şeyler söyleyip kendini havalara sokmayı kes! Isırırım bak!"
Subaru, kızın itirazlarına rağmen elini Felt'in başından çekmeden kararlılığını sessizce pekiştirdi.
Yalnızca Satella-Olmayan'ın değil, Felt ile Rom'un da kaderini değiştirecekti... Yüreğine dokunan herkesinkini.
Subaru'nun bu günü tekrar tekrar yaşamasının sebebi bu olmalıydı.
"Bırak dedim sana!!" diyen Felt, Subaru'yu ısırdı.
8
“Dev sıçanlara…?”
"Borik asitli dango nereden bulabilirim acaba? Zehir dediğin öyle olur işte."
“Ulu beyaz balinaya…?”
"Bilirsin ya, 'kaptan' deyince aklıma ilk gelen bizim ihtiyar Kaptan Ahab'dır. Onda kesin olta iğnesi vardır."
"...En yüce ulu ejderimize mi...?"
"Madem burası bir fantezi dünyası, kesin gerçekten vardırlar ama öyle birine denk gelirsem elimden hiçbir şey gelmeyeceğine bahse girerim. Gerçi çok havalılar, o yüzden biraz görmek de istemiyor değilim ama ne yaman çelişki değil mi? Şu karmaşık duygularım yerin dibine batsın!"
"Tüm bu saçmalıkları araya sıkıştırmadan sadece parolaları söyleyemiyor musun?! Biraz daha sinir bozucu olmayı dener misin?!"
Mahzenin kapısı sanki menteşelerinden fırlayacakmış gibi öyle bir hızla açıldı ki, ama bunu bekleyen Subaru bir adım geri çekilerek hiç yara almadı. Subaru'nun artık görmeye alıştığı kel dev Rom, girişe sığmayacak kadar uzun boyuyla öfkeyle homurdanıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı, tansiyonu tavan yapmış olmalıydı.
"Öyle sinirlenirsen damarın çatlayacak. Modern tıp olsa bile durumun pek parlak görünmüyor derdim."
"Benim için o kadar kötü olduğunu düşünüyorsan beni delirtme o zaman! Kimsin sen be?! Bugün içeri kimseyi almamam gerekiyordu, toz ol buradan!"
"Şey... Kusura bakma. Bu adam aslında benim müşterim, içeri girmesine izin verir misin lütfen?" dedi, Subaru'nun arkasına saklanmış olan ve az önce başını uzatan Felt.
Rom yavaşça omuzlarını indirdi. Felt, bir hayal kırıklığına uğramış Rom'a bir de ıslık çalan Subaru'ya bakarak iç çekti.
"Gerçekten berbat bir kişiliğin var çocuk. Kötülemek için söylemiyorum ama tek kelimeyle rezaletsin. Neyse, içeri giriyoruz Rom."
Felt başını öne eğmiş bir halde Rom'un yanından süzülerek ganimet mahzenine sanki kendi eviymiş gibi girdi.
Rom önce bir açıklama beklercesine Felt'e baktı ama görmezden gelinince, rahatsız olmuş yüzünü Subaru'ya çevirdi.
"Kendi bildiğini okuyor, değil mi? Bizim gibi normal tipler arkada kalıyor işte, haksız mıyım?" dedi Subaru.
"Her şeye en baştan, ona kelimelerin anlamlarını ilk öğrettiğim günlere dönmek isterdim... Neyse, gir içeri," diye karşılık verdi Rom, her şeyden elini eteğini çekip pes etmiş bir adamın edasıyla; ardından devasa bedenini mahzenin içine doğru geri çekti.
Subaru, ganimet mahzeninin tozlu havasına doğru Rom'un peşinden gitti. Sağa sola temkinli bakışlar fırlattı ama neyse ki içeride bir yerlerde Elsa'nın ya da Satella-Olmayan'ın saklandığına dair hiçbir iz yoktu.
Felt rahat bir tavırla bar tezgâhına oturmuş, sanki kendisininkiymiş gibi bir bardak sütü dikiyordu.
"Ne var? Kalan tek soğuk süt buydu. Sana verecek değilim," dedi.
"Bu kadar yüzsüz davranmandan zerre rahatsız olmamana inanamıyorum... Hey, ihtiyar, bana bir içki versene, neyin varsa artık. Sağ olasın," dedi Subaru.
"Bunu söyleyen de sanki pek masum! Senle paylaşacak değilim! Zırnık koklatmam, duydun mu?!" diye bağırdı Rom; tahtaları gıcırdata gıcırdata odanın karşısına koşup tezgâhın arkasına geçti ve zulası gibi görünen şeyi saklamaya çalıştı.
Rom'un bu aşırı tepkisi acıma uyandıracak cinstendi; Subaru sadece kıkırdayarak, "Şaka yapıyorum," dedi.
"Pekâlâ ihtiyar. Zaten çok vakit kaybettik, o yüzden lafı uzatmadan doğrudan konuya girmek istiyorum."
"Bana zaten raydan çıkalı çok oldu gibi geliyor ama... ne var, anlat bakalım?"
"Kısacası, bir şeye değer biçmeni istiyorum. Elimdeki bu mitiaya bir fiyat koymanı ve değerini Felt'e garanti etmeni rica ediyorum."
Konunun işe geldiğini anlayan Rom'un gri gözleri ciddileşti. İhtiyar Rom, başıyla onaylayan Felt'e baktıktan sonra tekrar Subaru'ya döndü.
Rom'un sessizce eşyayı görmek istediğini anlayan Subaru, cebinden cep telefonunu çıkarıp ona uzattı. Rom'un ilk dikkatini çeken telefonun metalik görüntüsü olmuş gibiydi ve parmaklarını üzerinde gezdirirken telefon, o koca ellerinde minik bir oyuncak gibi kalmıştı.
"Demek mitia bu. Benim gibi biri için bile böylesini görmek ilk defa oluyor..."
"Tüm dünyada türünün tek örneği olduğuna eminim. Ayrıca epey narin bir şeydir, o yüzden lütfen dikkatli ol. Eğer kırarsan kendimi öldürmem gerekir, bunda hiç şaka yapmıyorum... tabii ki baştan başlayabilmek için."
Rom dış görünüşünü dikkatle inceledikten sonra katlanır telefonu yavaşça açtı. Telefon açılıp bir ses çıkarınca Rom ilk şaşkınlığını yaşadı, ardından duvar kâğıdını görünce ikinci bir şok geçirdi.
"Bu resim..."
"Bunu kullanmak için iyi bir zaman olduğunu düşündüm. Cihazın marifetlerini göstermek için duvar kâğıdı olarak Felt'in gününden bir kare koydum."
Duvar kâğıdı, Subaru'nun ara sokakta karşılaştıklarında Felt'in çektiği fotoğraflardan biriydi. En sevimli çıktığını düşündüğü kareyi seçmişti ve görüntü kalitesi hesaba katıldığında genel olarak gayet hoş görünüyordu.
Rom fotoğraftan başını kaldırıp sütünü yudumlayan Felt'e baktı ve "Valla beni şaşırttın. Bu kadar kusursuz bir resim çizebilecek başka bir şey olduğunu sanmıyorum," dedi.
"Bu, zamandan bir parça koparıp saklayan bir mitia. Birinin çizdiği resimle kıyaslanamaz bile, değil mi? İstersen seninkini de çekebilirim."
"İlgimi çekti ama biraz tekinsiz gibi. İnsanın ömründen çalmıyor, değil mi?"
"Hangi çağ, hangi dünya olursa olsun, fotoğraf hakkındaki o hurafe hep varlığını koruyor demek...?"
Subaru, Rom'un sanki Taişo döneminden veya daha öncesinden fırlamış gibi duran bu tepkisine buruk bir tebessümle karşılık verdi: "Fotoğrafını çeksem bile rahat seksenine kadar yaşarsın."
Konuşmayı dinleyen Felt'in tepkisi de oldukça sevimliydi, bu yüzden Subaru izin aldıktan sonra Rom'un bir fotoğrafını çekip ona gösterdi.
"Hmm..." diye başını salladı Rom.
"Bu gerçekten muazzam bir şey. Bunu ben elden çıkaracak olsaydım, kutsanmış altın sikke cinsinden belki on beş... hayır, kesinlikle yirmiden fazlasını alabilirdim. Bu kadar edeceğine inanıyorum."
Rom'un tüccar damarı kabarmıştı; değer biçerken gözleri parıldıyordu.
Subaru çalıntı mal satan birinden onay almanın ne kadar gurur verici olduğundan tam emin olamasa da, bu durum kesinlikle içini rahatlatmıştı. Kendine güvenle burun delikleri genişleyen Subaru, Felt'e döndü.
"İşte gördün. Oynayacağım kart bu. Dediğim gibi, yirmiden fazla kutsanmış altın sikke eder. Şimdi, elindeki o nişan karşılığında bunu takas etmek istiyorum."
"O yüz ifadesini sık sık yapıyorsun galiba ama cidden çok gıcık duruyor."
Her şeyin Subaru'nun planına göre gitmesinden pek etkilenmemiş görünen Felt yüzünü buruşturdu. Yine de bu yeni bilgi, anlaşmanın onun gözünde daha da cazip hale geldiği gerçeğini değiştirmiyordu.
"Yani dürüst olmak gerekirse, bu mitiayı nakde çevirebileceğimin garantisini aldığım için memnunum. Artık yirmi kutsanmış altın sikke edeceği konusunda sana şüpheyle yaklaşmama da gerek kalmadı gibi. Oynadığın kartı kabul ediyorum."
"Değil mi ya?! Neyse, pazarlığımız iyi gitmiş gibi görünüyor. Satma işi sana kalacak ama bol şans dilerim! Artık bu iş bittiğine göre, bir yerlere gidip başarımızı kutlamak için bir şeyler içmeye ne dersin?"
Subaru hızla Felt'in yanına gidip nişanı almak için elini uzattı ama Felt yavaşça elini geri çekti.
"Bir dakika bekle. Neyin acelesi bu?"
"Hayat fani. Her saniyesini değerli bilmek gerek, boşa harcamak çok yazık—"
"Tamam, tamam, kes bu lafları," dedi Felt kırmızı gözlerini kısarak; sakin bir tavırla şüphelerinin tam merkezine dokunmuştu.
"En başta, sen bu nişanı neden istiyorsun ki?"
9
Subaru nefesini tutarak durakladı. Rom ile Felt bunu fark edince Subaru bir hata yaptığını anladı. Yapması gereken şey, tıpkı daha önce olduğu gibi bir sürü saçmalık sıralamaktı. Fakat ağzından tek kelime çıkmadı.
Subaru sessizliğini korudukça Felt'in dudakları bir gülümsemeyle kıvrıldı.
"Bunu çalmamı isteyen o abla da bu konuda konuşmak istememişti, anlaşılan sen de aynısın?"
"...Şey, hırsızlık zaten başlı başına kötü bir şey, bu yüzden işin içinde hırsızlık varken herkesin konuşmak istemeyeceği gizli hesapları olur elbet..."
"Ama senin durumunda, normalden çok daha fazla dikkat çekiyorsun. Sakin kafayla düşününce, bunu ilk başta çalmamı isteyen kişinin elinden kapmaya çalışıyorsun."
Felt'in tavrı avına işkence eden bir kedininki gibiydi.
"Bu nişan aslında neyin nesi? Göründüğünden çok daha değerli, değil mi? Herkesin peşinde olmasının sebebi bu. Yani bu mitiadan bile daha değerli."
"Dur Felt. Bu düşünce tarzı gerçekten çok tehlikeli. Sadece oyun oynama deneyimlerime dayanarak bile olsa şu an ne söylemeyi planladığını az çok tahmin edebiliyorum ama... cidden, durman gerek."
Felt'in açgözlülük göstergesinin yükseldiğini gören Subaru, onu durdurmaya çalışırken soğuk terler dökmeye başladı. Pazarlık bundan daha fazla uzarsa, onları bekleyen o kötü son bir gerçek haline gelecekti.
"Bu teklif yirmiden fazla kutsanmış altın sikke değerinde! Al gitsin işte! Daha fazlasına göz dikme! El—Sana bu işi veren kişi bile en fazla yirmi kutsanmış altın sikke ödeyebilir. Daha fazlasını kesinlikle vermez."
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Şey..."
"Konuştukça daha çok açık veriyorsun. Onunla birliksin, değil mi?"
Subaru bunu Sıfırdan Başlama yeteneği sayesinde bildiğini söyleyebilmeyi dilerdi ama elbette söyleyemezdi. Bu şekilde açıklasa bile kızın inanacağının garantisi yoktu.
Felt'in gözleri daha da büyük bir şüpheyle dolarken Subaru ne derse desin kızın artık ona inanmayacağını biliyordu. Bu noktada nişanı zorla elinden alması gerekebilirdi.
Ama öyle yaparsam bu kas torbası morukla uğraşmak zorunda kalırım…
"Kız seni avucunun içinde oynatıyor ha evlat? Senden küçük olduğu düşünülürse epey utanç verici olmalı."
"Hep onun ipini fazla serbest bıraktığın için senin suçun. O kadar sert ki neredeyse ağlayacağım."
Subaru kaba kuvvete başvurmaya kalksa, başına gelecek tek şey Rom tarafından yere serilmek olurdu. Felt'in elinden kapmayı başarsa bile ondan hızlı koşabileceğini sanmıyordu. Subaru onun rüzgâr gibi koştuğunu görmüştü. Kaçmasının imkânı yoktu.
"Felt, lütfen..."
"Yalvarmanın bir işe yarayacağını sanma. Bak, teklifini bir seçenek olarak kabul ediyorum ama asıl müşterimin bu konuda ne diyeceğini duymadan anlaşma yapmak adil olmaz. Gerçi bu nişanın gerçekte ne kadar ettiğini bana söylersen ve karşılığında gerçek değerini ödemeye hazır olursan fikrimi değiştirebilirim."
Felt'in gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı bile yoktu. İki gözü de çaresizce Subaru'nun tavırlarından gerçeği çekip çıkarmaya çalışıyordu. Oysa Subaru'nun nişanı isteme sebepleri Elsa'nınkiyle aynı değildi. Sadece onu sahibine geri vermek istiyordu.
Felt, Subaru'nun niyetini bilmese de Subaru onun niyetini biliyordu. Felt'in mümkün olan en iyi anlaşmayı yapmak için neden bu kadar çabaladığını biliyordu. Kimi kurtarmak için bu kadar çırpındığını biliyordu. Bu yüzden bir duraklamanın ardından doğruyu söyledi.
"Tek istediğim o nişanı asıl sahibine geri vermek."
"…Ne?"
Gerçeği söylemek, yapabileceği en içten şey gibi görünmüştü. Felt'in gözleri şaşkınlıkla açılırken Subaru daha önce söylediğini tekrarladı.
"O nişanı asıl sahibine geri vermek istiyorum. Bu yüzden istiyorum onu. Hepsi bu."
Felt'in kırmızı gözleri düşmanlıkla parıldadı ama Subaru sessiz kaldı. Bu noktada şaka yapacak hali yoktu, sadece başını eğdi.
"...Felt, bence yalan söylemiyor," dedi Rom.
"Sen de onun oyununa gelme! Bu bir şaka olmalı! Asıl sahibine geri vermek mi? Onu çalan kişiden geri satın almak için onca parayı ödeyerek hem de? Bir insan ne kadar aptal olabilir ki? Bunu yapmak isteseydi bizi toplaması için yanına bir muhafız takıp gelirdi!"
Elbette Subaru bunu yapamazdı. Satella-Olmayan işe muhafızların karışmasını istemiyordu. Subaru'nun Reinhard'ın teklifini reddetme sebebi de buydu. Satella-Olmayan'ın isteklerine karşı gelemezdi.
Subaru'nun yapabileceği en ufak şey buydu ve hayatını kurtaran kişiye vereceği karşılık da buydu.
"Yalan söyleyeceksen daha inandırıcı söyle! Ciddiymiş gibi davransan bile kanmayacağım! Eğer yapmazsam... Aynen öyle. Kanmayacağım..." dedi Felt, kafasındaki bazı düşünceleri silip atmak istercesine; sözleri cılız bir sesle son buldu.
"Felt..." dedi Rom şefkatli bir tonla ve acı çeken bir ifadeyle; muhtemelen Felt'in içinde nelerin koptuğunu biliyordu.
Her halükarda Felt fikrini değiştirecek gibi görünmüyordu. Diğer bir deyişle, müzakere başarısız olmuştu.
"...Kim o?"
Aniden Rom'un ifadesi değişti ve girişe doğru baktı. Pazarlığın suya düşmesinin şokunu henüz atlatamamış olan Subaru, Rom'un sesine tepki vermekte geç kaldı.
"Benim müşteri olabilir. Gerçi biraz erken geldi sanki."
Felt, yüzündeki öfkeli ifadeyi koruyarak kapıya doğru gitti ve açmak için uzandı.
Subaru birden içinde kabaran sabırsızlık duygusunun ne anlama geldiğini kavradı. Ganimet mahzeni, kapıya vurulması, Felt'in müşterisi... Tüm bu işaretler tek bir kapıya çıkabilirdi.
"Kapıyı açma! Hepimizi öldürecek!!"
Subaru'nun beklediğinden daha erken bir vakitti. Pencerelerden güneşin hâlâ gökyüzünde yüksekte olduğu görülüyordu. Gün batımının geçmiş olması için hava fazla aydınlıktı.
Birinci ve ikinci seferde çaresizlik kapıyı gün batımından sonra çalmıştı. Subaru kısıtlı zamanları konusunda gardını düşürmemişti ama yine de bu çok erkendi.
Subaru bu dünyayı değiştirmek için yapması gereken hiçbir şeyi henüz başaramamıştı. Subaru yetişememişti. Kızın eli çoktan kapıdaydı, kapı dışarıdan itilerek açıldı ve erken gün batımının kızıllaşan ışığı mahzenin loşluğunu silip süpürdü. Ve ardından...
"'Öldürecek' de ne demek? Ben hiçbir uyarı yapmadan asla öyle şiddet dolu bir şey yapmam!" dedi gümüş saçlı kız, yüzünde hoşnutsuz bir ifadeyle mahzene adım atarken.
5. BÖLÜM
BAŞKA BİR DÜNYADA HAYATA BAŞLAMAK
1
"Burada olduğuna o kadar sevindim ki... Bu kez kaçmana izin vermeyeceğim."
Satella-Olmayan'ın kapıdan içeri girdiğini gören Felt, tek kelime etmeden bir adım geri çekildi.
Felt hırslanmış görünüyordu ve ağzı hayal kırıklığıyla çarpıldı.
"Cidden amma yapışkan bir kadınsın sen de ya... Neden vazgeçip gitmiyorsun ki artık?" dedi Felt, sanki dişlerini sıkmanın eşiğindeymiş gibi bir sesle.
"Ne yazık ki bu, vazgeçebileceğim bir şey değil. ...Eğer uslu bir kız olup onu teslim edersen canını yakmam," diye karşılık verdi Satella-Olmayan, ses tonu inanılmaz derecede soğuktu.
Mahzendeki atmosferin gerildiğini hisseden Subaru, istemsizce ürperdi.
Satella-Olmayan neden buradaydı?
Güneş daha yeni batmaya başlamıştı. İlk seferinde kendisi ve Satella-Olmayan gecekondu mahallesinin girişine bile varamamışlardı. Ganimet mahzenine ulaştıklarında güneş tamamen batmıştı.
"...Bu da demek oluyor ki ben olmasaydım burayı çok daha hızlı bulacaktı..."
Satella-Olmayan ara sokakta Subaru'ya rastlayıp onu iyileştirmemiş olsaydı bile burayı tek başına bulacaktı.
Subaru, hem zamanda hem de mekânda attığı adımların işe yaramazlığı bu denli açıkça kanıtlanınca ne hissettiğini tarif edemedi.
Ancak o boşluk hissinde boğulurken bile durum ondan bağımsız olarak ilerlemeye devam etti.
Geri adım atmayı sürdüren Felt çoktan odanın ortasından arka kısmına geçmişti; çıkışı tutmaya devam eden Satella-Olmayan ise duruşunu değiştirip avucunu ileriye doğru uzattı.
Havanın hafifçe çatlama sesiyle birlikte Satella büyüsünü etkinleştirdi. Anlaşılan asıl uzmanlık alanı gerçekten buz büyüsüydü; avucunun önünde havada buz sarkıtları oluştukça odanın sıcaklığı düştü.
"Senden tek bir talebim var: Nişanımı geri ver. O benim için çok değerli."
Havada süzülen altı buz sarkıtı vardı. Uçları yuvarlatılmıştı, yani güçleri keskinliklerinden ziyade ağırlıklarından geliyor gibiydi. Yine de bir tanesi isabet ederse, atılan bir taştan çok daha fazla hasar vereceği açıktı.
Elbette olası hedefler arasında Subaru'nun kendisi de vardı, bu yüzden Satella-Olmayan'ı kışkırtmamak için elinden geleni yaparak sadece sessizce izledi.
"...Rom," diye fısıltıdan hallice bir sesle seslendi Felt.
"Kılımı bile kıpırdatamam. Bu kadar baş belası bir şeyin peşinden bu kadar baş belası bir rakibi buraya getirmek senin suçun Felt," diye yanıtladı Rom; koca bedeni kasılmış halde başını iki yana salladı.
Rom bir noktada sopasını kapmıştı ve hâlâ elinde tutuyordu ama kolu gevşekti ve vurmaya hazır gibi durmuyordu. Hâlâ tereddüt ediyormuş gibi sopayı bir sıkıp bir gevşetiyordu.
"Daha dövüş başlamadan pes mi edeceksin?" dedi Felt, Rom'a meydan okurcasına.
"Sıradan bir büyü kullanıcısı olsaydı şikâyet etmezdim ama... bu kız dert," diye yanıtladı Rom, sesinde hafif bir uyarı tonuyla; Satella-Olmayan'a bakarken gözlerini kıstı.
Rom'un ona tepeden bakan bakışlarında hem aşırı bir temkinlilik hem de bir nebze huşu vardı.
"Sen bir elfsin... değil mi küçük hanım?" dedi Rom, dudakları titreyerek.
Subaru gayriihtiyari başını kaldırdı. Rom onun bir elf olduğunu tahmin etmişti ama bu sadece yarı yarıya doğruydu. Subaru bunu, Satella-Olmayan'ın ilk seferinde kendisine anlattıklarından biliyordu.
Rom'un sorusunu duyan Satella-Olmayan gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı ve ardından hafif bir iç çekişle yanıt verdi.
"Teknik olarak yanılıyorsun. Benim sadece yarım bir elf," dedi, sanki acı verici bir itirafta bulunuyormuş gibi bir tonla. Subaru kaşlarını çattı.
Ancak diğer ikisi çok daha abartılı bir tepki verdi; özellikle Felt bir ürpertiyle geri çekilmeye devam ederek şöyle dedi: "Yarı elf... hem de gümüş saçlı ha?! Sen... sen olamazsın..."
“Ben o değilim! Sadece ona benziyorum! Bu... bu benim için de bir dert.”
Subaru neler döndüğünü tam kavrayamasa da, bunun Sahte-Satella’nın hiç girmek istemediği bir konuşma olduğunu anlayabiliyordu.
Fakat Sahte-Satella’nın inkârı Felt’i sakinleştirmeye yetmemişti; aksine kızı daha da germişti. Felt, öfkeyle parlayan kırmızı gözlerini kenarda sessizce dikilen Subaru’ya çevirdi.
“Sen... Beni tezgâha getirdin, değil mi?”
“Ne?”
“Bu şeyi sahibine geri vermek istediğini söylediğinde zaten bir işler çevirdiğini anlamalıydım. Onun yolunu kessinler diye adam tutmama engel olman da planın bir parçasıydı, değil mi? İkiniz ortak çalışıyorsunuz, öyle değil mi?!”
Felt nefret kusan bu sözleri sarf ederken, Subaru birkaç şeyi fark etti. Birincisi, Felt yine yanlış anlamıştı; ikincisiyse, Sahte-Satella’nın burayı bu kadar kısa sürede nasıl bulabildiğiydi.
Normal şartlarda, bu kadar kısa sürede çalıntı eşya deposuna ulaşması imkânsızdı.
Normalde Felt, Sahte-Satella’nın yoluna taş koysunlar ve onu oyalasınlar diye kenar mahallelerden birilerini tutmuş olurdu.
Fakat Subaru, Felt’i aceleye getirip buna engel olduğu için Sahte-Satella dosdoğru buraya gelebilmişti.
Felt’in şüpheleri asılsız olsa da gerçeğe çok da uzak sayılmazdı. Mevcut durumun Subaru’nun lehine işlediği doğruydu. Subaru nişanı bizzat alıp Sahte-Satella’ya geri vermek ve onun övgüsünü kazanmak istiyordu ama kız onu geri aldığı sürece bir şikâyeti olmazdı.
İşler böyle devam ederse, bu harika bir B planı olabilirdi. Yine de...
“Ha...? Ne demek istiyorsun? Birlikte değil misiniz?”
Sahte-Satella, Felt’in neden Subaru’ya cephe aldığını anlayamamış gibi şaşkındı; ancak Felt sadece güldü.
“Ha! Rol yapmayı kes! Burada köşeye sıkışan benim. O yüzden al şu nişanı da aptallığıma gül, ne duruyorsun?”
“Hadi ama. Sırf biraz dezavantajlı duruma düştün diye hemen pes etmek zorunda değilsin,” dedi Subaru.
“Kızı buraya getirdikten sonra tek söyleyeceğin bu mu? Lanet olsun, oyuna geldim!” diyen Felt, sarı saçlarını sertçe kaşıyıp dilini şaklattı.
Satella, Felt’in bir hanımefendiye hiç yakışmayan bu tavrına kaşlarını çatarken; Subaru ise tehlikeli durumun ve yanlış anlamaların ağırlığı altında yutkundu, bakışlarını nereye çevireceğini bilemedi.
Subaru etrafına bakınırken, Sahte-Satella’nın pelerininin sol göğsüne iğnelenmiş kırmızı bir çiçek süsü fark etti.
“Haa...” Subaru iç çekip gülümsedi. Şu ana kadarki tüm tereddütleri artık gözüne öyle aptalca geliyordu ki.
Sahte-Satella’nın sert ifadesini ve tavrını görmek, Subaru’ya bir önceki döngüde onu nasıl reddettiğini hatırlatmış ve elini kolunu bağlamıştı. Ancak kaç kez başa dönerse dönsün, Sahte-Satella’nın özünde asla değişmeyeceğini biliyordu.
Kaybolan o küçük kızı bu sefer de kurtarmış olması bunun kanıtıydı.
“Konuştukça işler daha da sarpa saracak. O yüzden Felt, şu nişanı geri versen iyi edersin. Sen de Sa— yani, sen de onu alıp hemen buradan git ki bir daha çaldırmayasın.”
“Neden birdenbire beni tanıyormuş gibi davranıyorsun? Neler döndüğünü gerçekten anlamıyorum...” dedi Sahte-Satella.
“Ben de hiçbir şey anlamıyorum. Sen kendini ne sanıyorsun be?” diye sordu Felt, Subaru’ya bakarak.
Subaru işleri yoluna koymaya ve ortamın havasını değiştirmeye çalışmıştı ama sonunda iki kızın da tepkisini çekmiş ve eline hiçbir şey geçmemişti.
Subaru yardım umuduyla Rom’a baktı, fakat...
“Karşımızdaki bir büyü kullanıcısı. Kolay kolay hamle yapamam. Acele etme,” diye yanıtladı Rom, Subaru’nun ne demek istediğini tamamen yanlış anlayarak.
Pff, bu moruğun da hiç faydası yok, diye düşündü Subaru, sinirle dilini şaklatmamak için kendini zor tutarak. Sonra da iki kızın bakışlarına nasıl karşılık vereceğini kestirmeye çalıştı.
Ama tam o anda... gümüş saçlı kızın arkasından sessizce süzülen kara bir gölge belirdi.
“Puck! Koru!!”
Gölgelerin içinde eriyen şehvetli bir gülümseme hızla öne atıldı ve Sahte-Satella’nın beyaz boynuna doğru hamle yapan gümüşi bir parıltı kıvrıldı.
Subaru’nun gözleri dehşetle açıldığı o anda, kızın başı gövdesinden ayrılacaktı—en azından öyle olması gerekirdi.
Kemik kesen çeliğin sesi değil, camı paramparça eden çeliğin sesi gibi kulak tırmalayıcı bir çarpışma duyuldu. Sahte-Satella hafifçe öne doğru savrulurken, başının arkasında mavimsi beyaz bir büyü çemberi aktive oldu.
Büyü çemberinin ışığı kılıcın ucunu karşılamış ve gümüş saçlı kızı kıl payı hayatta tutmuştu.
Sahte-Satella gümüş saçlarını dalgalandırarak öne sıçrayıp arkasını döndü; o saç perdesinin ardında Subaru gri renkli, tüylü bir hayvanın dikildiğini gördü. Puck, bu kurtarışından gurur duyarcasına burnunu havaya dikip Subaru’ya doğru baktı.
“Tam vaktinde yetiştin. Bizi kurtardın.”
“Harika iş çıkardın, Puck. Asıl kurtulan benim, vallahi sağ ol,” dedi Subaru, hâlâ şokun etkisinde olsa da kediye başparmağını kaldırarak.
Güneş henüz batmamıştı—yani Sahte-Satella’nın o son derece güvenilir ortağı hâlâ mesai saatleri içindeydi.
Subaru’nun hızlı tepkisi önemliydi elbette, fakat Sahte-Satella’nın hâlâ güvende olmasını sağlayan şey Puck’ın inanılmaz performansıydı.
Baskını engellenen saldırgana gelince...
“Bir ruh, öyle mi? Bir ruh, ha? Ah... ha-ha... Ne harika. Daha önce hiç bir ruhun karnını yarmamıştım.”
Elindeki tehlikeli silahı yüzünün hizasına kaldıran kadının çehresi vecd içindeydi. Bu, Subaru’nun daha önce defalarca gördüğü o katildi: Elsa.
Bu ani davetsiz misafir karşısında hem Subaru hem de Sahte-Satella derhal gardını aldı; ancak ilk tepki veren ikisi de olmadı.
“Hey! Bu da ne demek oluyor?!” diye bağırdı Felt, öfkeyle sesini yükseltip öne çıkarak.
Felt bir parmağıyla Elsa’yı işaret etti, diğer eliyle de cebinden nişanı çıkardı.
“Senin tek yapman gereken bu nişanı benden satın almaktı. Burayı kan gölüne çevirmek anlaşmamızda yoktu!”
“Çalıntı nişanı senden satın almak için geldiğim doğru tabii; ancak sahibi çoktan gelip onu geri almışken pazarlık yapmak biraz güç. Ben de planı değiştirmeye karar verdim.”
Felt’in yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti ama Elsa’nın cinayet arzusuyla ıslak parlayan gözlerinin kendisine dikildiğini görünce yutkundu. Elsa ise Felt’in korkusunu adeta şefkat dolu bakışlarla izliyordu.
Yüzünde müşfik bir anne ifadesiyle, “Buradaki herkesi öldürür, nişanı da sonra kan gölünün içinden alırım,” dedi Elsa. Ardından başını yana eğip acımasızca ekledi: “İşini düzgün yapamadın. Benim için işe yaramaz hale gelen bir şeyi çöpe atmayacağımı mı sanıyordun?”
“…”
Felt’in yüzü acı çekiyormuşçasına buruştu; fakat arkasındaki duygu korku değil, bambaşka bir şeydi. Elsa’nın sözleri, onun derinlerindeki hassas bir noktaya dokunmuş olmalıydı. Subaru bunun ne olduğunu bilmiyordu ama...
“Bana martaval okuma, seni pis sürtük!!”
...bu bile Subaru’nun kadına kıyasla ne kadar zayıf olduğunu unutup Elsa’ya öfkeyle haykırmasına yetti.
Elsa şaşkınlıkla dönüp Subaru’ya baktı; şaşıran sadece o da değildi. Felt ve Rom da Subaru’ya döndü, Sahte-Satella bile bu durumun istisnası değildi. Yine de aralarında en çok şaşıran kişi Subaru’nun ta kendisiydi.
İçindeki bu öfkenin nedenini kendi bile anlayamıyordu. Kısmen bunu anlayamadığı için, içinde kabaran bu duyguların tamamını bir çırpıda dışarı kustu.
“Ufacık bir çocuğa sataşmak sana bu kadar mı zevk veriyor, seni bağırsak delisi sadist?! Her şey tam planladığın gibi gitmedi diye ortalığı birbirine katıp tantana mı çıkaracaksın?! Beş yaşında mısın sen?! Hayatın değerini bilsen ne olur sanki?! Karnının deşilmesinin ne kadar acıttığını biliyor musun sen?! Ben biliyorum!!”
“...Ne demeye çalışıyorsun sen?”
“Şu an içimdeki beklenmedik adalet duygusunun bu lanet dünyanın adaletsizliğine verip veriştirmesine izin veriyorum! Ve şu anda benim için bu dünyanın adaletsizliği sensin ve bu durum! O yüzden her şeye olan bütün öfkemi şu an sana kusuyorum!”
Subaru’nun bağırmaları kulağa tamamen anlamsız geldikçe, Elsa nadir görülen bıkkın bir iç çekti. Kadının bu ciddiyetsiz tepkisi Subaru’nun gururunu biraz incitse de, ağzından tükürükler saçarak bir kez daha bağırdı.
“Pekâlâ! Yeterince vakit kazandık. İndir onu, Puck!!”
“Öyle muazzam derecede ezik bir tirattı ki, gelecek nesillere aktarmak için bir kenara yazmak istiyorum. ...Sanırım beklentilerini boşa çıkarmamam gerekecek, ha?”
Subaru’nun bağırıp tepinmesine kıyasla Puck’ın sesi kayıtsız ve mesafeliydi. Elsa hemen başını kaldırdı; ancak her yönden, dört bir yanından onu sarmış yirmiden fazla sipsivri buz sarkıtı vardı.
“Kendimi tanıtmadım galiba küçük hanım. Benim adım Puck. Bu dünyaya veda ederken en azından adımı hatırlarsan sevinirim.”
Hemen ardından buz sarkıtları Elsa’nın üzerine fırladı.
2
“…!”
Birbirini keserek uçuşan sarkıtlar beyaz bir sis bulutu kaldırdı ve Elsa’nın siyah paltosu dondurucu fırtınanın içinde kayboldu. Sarkıtların hızı Subaru’nun ara sokakta gördüğünden çok daha fazlaydı, gözleriyle onları ancak takip edebiliyordu. Subaru, sivri uçlu buzların Elsa’nın bedenini kolayca deşeceğini ve bu şeffaf mermilerin uçlarının kana bulanacağını düşündü. Yirmi taneydiler. Biri bile isabet etse ölümcül olurdu. Gelgelelim...
“İşini bitirdik mi?!” dedi Rom.
“Şimdi bunu söylemenin sırası mıydı be?!” diye bağırdı Subaru.
Rom bunca zamandır sessiz kalmış, sonra da en yanlış anda söylenebilecek en berbat lafı etmişti.
“Tedbirli olmakta fayda var... Ağır olduğu için giymekten pek hoşlanmam ama bu sefer giymekle iyi etmişim anlaşılan.”
Beyaz dumanı yarıp çıkan Elsa, siyah saçlarını savurarak öne sıçradı.
Kukrisini havaya kaldırmıştı ve hafif adımlarına bakılırsa hiçbir yarası yok gibiydi. Sırtındaki siyah paltoyu çıkarıp atması ve artık sadece vücudunu saran siyah giysisiyle kalması dışında, az öncekinden farksız görünüyordu.
“O palto çok ağır olduğu için onu çıkarınca birdenbire çok daha hızlandığını söylemeyeceksin herhalde?!”
“İlginç bir teori olurdu ama gerçek çok basit. O paltoya büyüyü tek seferlik savuşturan bir formül işlenmişti. Görünüşe göre hayatımı kurtardı.” Elsa, Subaru’nun sorusunu kibarca yanıtladıktan sonra dizlerinin üstüne çöktü ve bıçağının ucunu yukarı doğru savurdu. Hedefi Sahte-Satella’ydı ve bu hamle, bıçağı kızın göğsüne saplamak için yapılmıştı.
Subaru içgüdüsel olarak çığlık atmaya başladı, fakat...
“Ruh büyücülerini hafife almazsan sevinirim. Bizi düşman bellediğinde epey korkutucu olabiliriz.”
Sahte-Satella ellerini göğsünün önünde birbirine çarparak çok katmanlı bir buz kalkanı oluşturdu. Elsa’nın bıçağı bu kalkanı kolayca deldi ama kalkan bıçağı karşılayıp saldırısını durdurdu. Üzerine doğru fırlatılan birkaç küçük buz sarkıtıyla birlikte Elsa hemen geri sıçrayarak geri çekildi.
Bu karşı saldırı, Sahte-Satella’nın gümüş saçlarının hemen yanında, omzunda dikilen ve bir savaş komutanı gibi kollarını sağa sola savuran Puck’tan gelmişti.
“Biri savunmayı yönetiyor, diğeri saldırıyı... Aslında ikiye bir dövüşüyorlar,” dedi Subaru hayranlıkla.
“Ruh büyücülerinin çetrefilli yanı da bu zaten. Biri saldırır, diğeri savunur. Duruma göre biri basit büyülerle vakit kazandırırken, diğeri özel bir saldırı hazırlar... Bu yüzden biz savaş meydanında ‘Bir ruh büyücüsüyle karşılaşırsan silahını da cüzdanını da yere bırakıp kaç’ deriz,” diye mırıldandı Rom, sopasını hâlâ sımsıkı tutarak.
Subaru başını salladı. Bir ruh büyücüsü ile ruhunun ortaklığı kolay kolay alt edilecek gibi görünmüyordu.
“Bu arada ihtiyar, sen ne yapmayı planlıyorsun?”
“Şu elf kıza yardım etmek için bir açık kolluyorum. İkisi arasında laftan anlayacak olan o gibi duruyor.”
“Dur! Dur! Dur! Dur! Dur! Dur! Dur! Sakın! Sadece ayak bağı olursun! Oraya çıkarsan tek olacağı, sağ kolunu kaybedip boğazının kesilmesi olur. Olduğun yerde kal!”
“Öyle deme be! Öyle bir söylüyorsun ki sanki çoktan doğranmışım gibi hissettiriyor!”
Subaru, Rom’un iki kez biçildiğini bizzat gördüğü için, sözlerinin tonunda inkâr edilemez bir gerçeklik payı vardı. Sanki o farklı boyutlarda başına gelenleri bizzat hissediyormuş gibi Rom elini koluna ve boynuna götürdü.
Subaru, Rom’u vazgeçirmeyi başarmıştı başarmasına ama asıl gerçek, Elsa ile Sahte-Satella arasındaki dövüşün öylesine şiddetli olmasıydı ki, araya kimsenin girebileceği bir boşluk yok gibiydi.
Oluşturulan sayısız buz parçası odanın dört bir yanında uçuşuyordu. Ancak tüm bunların ortasında, Elsa’nın bu durumu idare edişi yalnızca insanüstü olarak tanımlanabilirdi.
Kendi etrafında dönüyor, neredeyse yerde sürünüyormuş gibi eğiliyor ve kimi zaman yerçekimini tamamen yok sayarcasına saldırılardan kaçmak için duvarlara basıyordu. Bütün bunlara rağmen bir saldırıyı savuşturamayacak gibi olursa, kristal buzları bıçağıyla kesip paramparça ediyordu. Rakibinin sayısal üstünlüğünü ezici bir ustalıkla karşılıyordu.
“Bir kadın olmasına rağmen dövüşmeye gerçekten çok alışkın görünüyor,” diye mırıldandı Puck, Elsa’nın akılalmaz yeteneklerine ve savaş zekâsına hayran kalarak.
“Eh, birinin bana kız demeyeli epey uzun zaman olmuştu.”
“Benim açımdan baktığında, muhatap olduğum çoğu insan bebekten farksız. Ama yine de o kadar güçlüsün ki neredeyse sana acıyasım geliyor.”
“Senin gibi bir ruhtan övgü almak beni onurlandırdı doğrusu.”
Elsa, Puck’ın övgüsünü memnuniyetle kabul ederken bıçağıyla bir buz parçasını daha savuşturdu.
Üzerine neredeyse yüz parça buz fırlatılmış olmalıydı ama o ilk saldırı dışında hiçbirinin isabet ettiği söylenemezdi.
“Böyle devam ederlerse Elsa onlardan önce yorulur gibi geliyor... ama yine de içim rahat değil,” dedi Subaru.
“Siyahlı kadının hareketleri sahiden akılalmaz ama sayı üstünlüğünü korudukları sürece kaybedeceklerini sanmıyorum... Yine de o ruh kendini sonsuza dek burada tutamaz. O ruh çekildiği anda dengeler değişir,” diye yanıtladı Rom.
“Kahretsin, haklısın. Saat beşe ne kadar var?!”
İlk seferinde Puck, gün batımından hemen sonra uykuya dalmıştı. Savaş başlayalı öyle çok fazla zaman geçmemişti belki ama bu kadar büyü kullanımından sonra depoladığı manayı ya da her neyse onu tüketmiş olmaz mıydı?
“Tam da işler eğlenceli bir hal almaya başlamışken... Dikkatini benden başka bir şeyin dağıttığını görmek beni üzüyor,” diye mırıldandı Elsa, bir buz sarkıtından kaçınmak için bedenini kıvırırken. Bu sözler Subaru’nun korkularını doğrular nitelikteydi.
“Popüler bir erkek olmak sahiden zor zanaat. Kızları uyutmaya bir türlü fırsat bulamıyorum. Yine de bilirsin, çok geç saatlere kadar ayakta kalmak cilde zararlıdır,” diye yanıtladı Puck neşeli bir tonla; fakat kadının söylediklerini inkâr da etmedi.
Tam Subaru, Puck’ın sınırına ulaştığından endişelenmeye başlamışken, Elsa’nın hareketleri aniden durdu. Buna karşılık Puck, siyah gözleriyle ona göz kırptı.
“Artık bu gösterinin perdesini indirmenin vakti gelmedi mi sence de? Hep aynı numarayı tekrarlamak bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor.”
“Ayağım...”
Elsa adım atmaya çalışır çalışmaz öne doğru düştü ve elleriyle yere tutunarak kendini son anda durdurdu. Elsa’nın sağ ayağı yere donup kalmıştı.
Elsa’nın kırdığı buz parçacıkları yerde birikmiş ve bir kısmı Elsa’nın ayaklarını bağlamaya yaramıştı.
“Bütün bunları etrafa öylesine saçtığımı düşünmemiştin herhalde?”
“...Sanırım bu sefer beni yakaladın.”
“Aramızdaki yaş farkına ver artık. Buraya kadar gelebildiğin için kendini tebrik etmekte son derece haklısın. Hadi bakalım, iyi geceler.”
Hâlâ Sahte-Satella’nın omzunda dikilen Puck göğsünü kabarttı ve bedeni yüksek bir frekansta titremeye başladı. Puck, daha önce hiç olmadığı kadar yoğun bir büyü gücü toplayarak iki patisini de öne uzatmış, adeta nihai hamlesini yapmaya hazırlanıyordu; Subaru bu büyünün bir ok gibi fırlatılışını izledi. Büyü buz şeklini almamıştı, sadece saf bir yıkıcı enerji yükünden ibaretti.
Mavimsi beyaz ışığın geçtiği hat boyunca her şey dondu ve çalıntı eşya deposu bir anda beyaza büründü. Enerji Elsa’yı aşıp deponun giriş kapısına çarptı, menteşelerinden söküp fırlattı ve saldırının dondurucu kalıntıları dışarıya kadar ulaştı.
Saldırının göz kamaştırıcı ışığı dindiğinde tezgâhtan çalıntı eşyalara, hatta üzerinde durdukları zemine kadar her şey buz tutmuştu.
Elbette doğrudan isabet alsaydı bir insan bile anında buzdan bir heykele dönerdi ama...
“Olamaz...” dedi Puck.
“Pekâlâ olabilir. Ah, harikaydı. Gerçekten öleceğimi sandım bir an.”
...bütün bunlar saldırının isabet edeceği varsayımına dayanıyordu.
“...Bir kız çocuğu olmana rağmen bunu onayladığımı söyleyemem.”
Puck’ın saldırısı savuşturulmuş olsa da, ses tonundaki öfkeden fazlasını belli etmiyordu. Sadece Elsa’nın yaptığı şeyden hiç hoşlanmamıştı.
Subaru damlayan kanı ve donmuş zeminden yükselen hafif buharı gördü.
Kan, Elsa’nın sağ ayağından geliyordu. Puck’ın ateş hattının hemen dışında çıplak ayakla duruyordu ve sağ ayağından oluk oluk kan akıyordu; nedenini anlamak da hiç zor değildi. Ne de olsa ayak tabanını kesip atmıştı.
“Acele ettiğim için ayağımı toptan koparırım diye korkmuştum. Ucuz atlattım.”
“Sadece o kadarını kesmiş olsan bile canın çok yanıyor olmalı,” dedi Puck.
“Eh, evet, haklısın. Ama harika bir duygu. Bana yaşadığımı hissettiriyor, üstelik...”
Puck’ın endişeli çıkan sözlerine karşılık Elsa, gözlerinde vecd dolu bir ifadeyle başını salladı ve hiç tereddüt etmeden kanayan ayağını bir buz parçasına bastırdı. Elsa’nın boğazından havanın parçalanmasını andıran şehvetli bir ses çıktı ve hemen ardından bıçağını ayağının etrafındaki buza vurdu. Böylece kanamayı buzla durdurmayı başarmıştı.
“Hareket etmek biraz zor ama bu kadarı yeterli olur,” dedi Elsa gülerek. Eğleniyormuş gibi buzdan pabucunu yere vurup ses çıkardı.
Elsa’nın dövüş bağımlılığının, kendini sakatlama noktasına gelindiğinde bile en ufak bir tereddüt bırakmamasına Subaru’nun diyecek sözü yoktu; fakat şu anda asıl zor durumda olan rakibi Sahte-Satella’ydı.
“Puck, devam edebilecek misin?” diye fısıldadı Sahte-Satella.
“Üzgünüm ama gerçekten çok yoruldum. Onu fena halde hafife almışım. Bu gidişle manam tükendiği için yok olup gideceğim,” diye yanıtladı Puck, sesini daha önce dolduran o özgüvenden ilk kez yoksun bir şekilde.
Sahte-Satella’nın omzundaki kedi parıldamaya başladı ve her an solup gidecekmiş gibi görünüyordu. Zamanları tükenmişti.
“Gerisini tek başıma halletmenin bir yolunu bulurum, o yüzden sen dinlenmene bak. Teşekkür ederim.”
“Bir şey olursa sözleşmeme uyarım. Gerekirse od’unu feda etmek zorunda kalsan bile beni çağır,” diye uyardı Puck, bedeni bir sis bulutu içinde kaybolurken.
Subaru alt dudağını ısırdı ama Puck’ın gidişine en çok hayıflanan kişi o değildi.
“Aaa... Gidiyor musun? Ne büyük talihsizlik,” dedi Elsa; hayatı pahasına Puck ile dövüşen oydu ve ses tonu gerçekten hayal kırıklığına uğramış gibiydi.
Kukrisini tekrar hazırladı ve buzdan pabucunun çıkardığı tiz sesle Satella’ya doğru ilerlemeye başladı.
Buna karşılık Sahte-Satella’nın etrafında birkaç buz sarkıtı belirdi ama sayıları Puck yanındayken olduğundan çok daha azdı.
Elsa’nın hareketi artık kısıtlanmış olsa bile durum eşit görünüyordu.
“Görünüşe göre artık öylece oturup izleyemeyiz, değil mi?” dedi Rom, sopasını kavrayıp harekete geçmeye hazırlanırken.
“Artık bunu kimin kazanacağını kestiremiyorum, bu yüzden öylece beklersek fırsatı kaçıracağız. Anlıyorsun, değil mi Felt?” diye devam etti Rom.
“Biliyorum, biliyorum. Yardım da etsek, kaçsak da yakında bir hamle yapmamız gerekecek,” dedi Felt, Elsa’nın onu tehdit etmesinden bu yana ilk kez konuşarak.
Felt, Rom’un yanına geçti ve ardından Subaru’ya döndü.
“Az önce söylediklerin için... Teşekkürler. İçimi biraz rahatlattı.”
“Ha?”
“Sadece birazcık ama! Hem bana küçük çocuk deyip durma. On beş yaşındayım ben. Sen de benden çok büyük sayılmazsın, değil mi?”
“...Aslında bu yıl on sekiz oluyorum. Araba ehliyeti alabilirim, evlenebilirim de.”
“O kadar büyük olamazsın! Yüzün benden daha genç duruyor! Biraz yaşlanıver canım sen de! En azından yüzün yaşlansın!”
Eh, Subaru yıllarını barış içindeki Japonya’da tembellik ederek, her gününü olabildiğince sıradan yaşamayı hedefleyerek geçirmişti; elden ne gelirdi.
Subaru, azimden yoksun oluşuyla alay ediliyormuş gibi hissetti ve kendini işe yaramaz hissederek bakışlarını yere indirdi.
Buradaki en zayıf halka Subaru’ydu; dövüşme yeteneğinden tamamen yoksun olması yetmiyormuş gibi, üstelik...
“Bacaklarımın titremesi bir türlü durmuyor... Kararlılıktan yoksun olunca böyle oluyor demek.”
Dövüşmeye ehil olmayı bir kenara bırakın, Subaru fiziksel olarak bile bunu yapacak durumda değildi. Rom’un kollarında, Felt’in bacaklarında güç vardı, Sahte-Satella’nın da büyüsünde; bu yüzden hepsi bir şekilde dövüşebiliyordu. Ancak Elsa’nın anormalliği, tüm bu yetenekleri gölgede bırakıyordu.
“Görünüşe göre kız geri püskürtülmeye başladı,” dedi Rom ve bu sözler, olup biteni bütünüyle özetlemeye yetmişti.
Satella-Değil, Elsa'ya mermi yağdırmayı bırakmamıştı fakat Elsa onları kılıcıyla savuşturup etkisiz hâle getirmekle yetiniyordu. Elsa'nın biçme darbelerinden oluşan dansına karşılık Satella-Değil saldırıları buz kalkanıyla engelliyor, ayaklarının altındaki zemini dondurarak kayıyor ve Elsa'nın aralıksız hücumlarından kıl payı kurtuluyordu. Araya biraz mesafe koyduktan sonra yaylım ateşine devam etse de durumunun Elsa'ya kıyasla bariz biçimde dezavantajlı olduğu inkâr edilemezdi.
Mevcut durumu değiştirmek için kesinlikle bir tür destek gerekiyordu.
“Pekâlâ, ben giriyorum!”
Görünüşe göre Rom da Subaru'yla aynı şeyi düşünmüştü; kopardığı narayla birlikte dövüşe daldı.
Rom sopasını savururken arkasında sert bir rüzgâr bıraktı; Elsa eğildiğinde saçları bu hava akımına hafifçe kapıldı.
“Aman, dansımızı bölmeniz ne kadar kaba,” dedi Elsa.
“Madem bu kadar dans etmek istiyorsun, sana feleğini şaşırtacak bir dans ettireyim de gör, elinden geleni ardına koyma!”
Rom dikenli, sivri uçlu sopasını Elsa'ya doğru savururken saldırı yönünü değiştirdi. Sopayı Elsa'nın boğazına doğru sapladı fakat ortaya çıkan sonuç karşısında donakaldı.
“Ne oluyor be?!”
Rom'un sopasının ucunda dikilen Elsa, yukarıdan, “Bunu yalnızca sen bu kadar güçlü olduğun için yapabiliyorum,” dedi.
Böyle bir teknik ancak tanrısal bir denge hissiyle gerçekleştirilebilirdi. O denge bozulmadan önce Elsa, kılıcını Rom'a doğru yatay bir kavisle savurdu. Darbe tam Rom'un alnı hizasındaydı. İsabet ederse kafasının üst kısmı uçup gidecekti.
“Sana izin verir miyim sandın?!”
Elsa'nın kılıcı, Felt'in fırlattığı bıçakla çarpışınca keskin bir çınlama duyuldu. Çarpışma kılıcın yönünü saptırmıştı fakat kılıcın yassı tarafı yine de tüm gücüyle Rom'un kafasının yan tarafına çarptı. Boğuk bir ses yankılandı ve Rom yana doğru devrildi.
Elsa yere zarifçe inerken sadece gözlerini Felt'e çevirip, “Ne yaramaz bir küçük kız,” dedi.
“…”
Felt'in küçük bıçağı Rom'un hayatını kurtarmıştı. Muhtemelen Elsa'nın kolunu hedeflemişti ama anın telaşıyla hedefi biraz şaşmıştı. Yine de o ufak sapma olmasaydı Rom kurtulamayabilirdi.
“Ne savaşacak azmin ne de gücün var. Uslu bir kız çocuğu gibi köşene sinmeliydin.”
Elsa'nın adımının tiz tıkırtısı yankılandı ve Felt ile arasındaki mesafeyi anında kapattı. Rom baygındı; mesafesini korumaya çalışan Satella-Değil ise artık çok uzaktaydı. Felt'in kendisi de yılan görmüş kurbağa gibi donakalmıştı ve…
“Aaaaahhh!!!”
…bu yüzden onu yere serip tehlikeden uzaklaştıran tek kişi, az önce yanı başında titreyen o ödlek oldu.
3
Subaru, Felt'in bel hizasına dalarak hafif bedenine sarıldığı gibi yerde yuvarlandı. Yere çarpmadan hemen önce kafasının arkasını sıyıran bir metal parçası hissetti ve tüm tüyleri diken diken oldu. Fakat kollarındaki kişinin ağırlığını hissederek bunu elinden geldiğince görmezden geldi ve az önceki konumlarından olabildiğince uzaklaşmak için yuvarlanmaya devam etti.
Nihayet dizlerinin üstüne çöküp geriye baktığında Elsa şaşkınlıkla ona bakıyordu. Elsa'yı ters köşeye yatırdığını hisseden Subaru, yüzünde tuhaf ama gururlu bir tebessümle ona karşılık vermekten kendini alamadı.
Felt'e, “İyi misin?!” dedi. “Can havliyle atladım, yanlışlıkla dokunmamam gereken bir yerine dokunduysam kusura bakma, tamam mı?!”
“Bunu söylemeseydin normal bir şekilde teşekkür edecektim! …Ama neden?”
Felt'i bıraktıktan sonra yumruğunu sıkan Subaru, “Bilmiyorum! Bedenim kendiliğinden hareket etti. Bir sebep söylemem gerekirse… Şey, senin haberin yok ama artık tamamen ödeştik, tamam mı? Bunu sakın unutma! Artık ödeştik!” dedi.
İkinci seferde Felt, Subaru'yu Elsa'nın kılıcından kurtarmıştı. O anı bu seferki dünyada hiçbir anlam ifade etmiyordu ama böylece borcunu ödeyebilmişti.
Yine de Subaru borçların ödenmesi gerektiğini düşünüyordu; bu yüzden daha önce yapması gereken şeylerde değişen bir şey yoktu.
“Beni dinle, Felt. Şimdi vakit kazanmak için Rom bayılmadan önce ne yaptıysa aynısını yapacağım. O sırada senin için kesinlikle bir fırsat yaratacağım, sen de o fırsatı kullanıp var gücünle buradan kaçacaksın. Anladın mı?”
“Ne?! Hayır! Kuyruğumu kıstırıp kaçmamı mı söylüyorsun?!” diyen Felt, kırmızı gözleriyle Subaru'ya dik dik baktı. Fakat Subaru daha da yaklaşıp doğrudan onun gözlerinin içine baktı. Bunu yaparken Felt'in, Subaru'nun söyleyeceklerinden korkmuş gibi göründüğü anı kaçırmadı.
“Evet. Aynen öyle diyorum. Kuyruğunu kıstırıp kaç. Doğrusunu istersen şu anda benim de tek yapmak istediğim bu. Bu şiddet dolu yerde bir saniye daha kalmak istemiyorum,” dedi Subaru ve Felt'in başına sertçe vurdu.
Felt, “Ama…” diyecek olduysa da Subaru sözünü kesti.
“Sen on beş yaşındasın, bense on yedi. Buradaki herkesin arasında muhtemelen en genci sensin. Bu yüzden buradan sağ çıkma ihtimali en yüksek kişinin sen olması en doğrusu. Olması gereken bu.”
“B-bana masal okuma… Daha bir dakika önce kendin titriyordun!”
“O az önceydi, bu şimdi! Şu an titremiyorum, o yüzden sorun yok! Cidden, aklıma gelip de tekrar titremeye başlamadan önce bunu yapmam lazım. Anlaştık mı? Kaçmaya hazır ol!”
Subaru, yeniden itiraz edecekmiş gibi duran Felt'in alnına elini koydu ve ardından ayağa kalktı. Çok uzakta olmayan bir yerde Rom'un sopası duruyordu. Çok ağır görünüyordu ama Subaru yine de savurabileceğini düşündü.
Satella-Değil, Elsa'ya buz yağdırmaya devam ederken Elsa'nın mermilerden kaçmak için yaptığı dans hareketlerinde en ufak bir hantallık belirtisi yoktu. Zaten gerçek bir dövüş tecrübesi olmayan Subaru, Elsa gibi insanüstü bir varlığın karşısında Felt'in kaçması için bir gedik açıp açamayacağından pek emin değildi. Tek yapabileceği, kadın ona dikkat etmiyorken sessizce bir baskın düzenlemekti.
Bu yüzden, Elsa bıçağını savurup devasa bir sarkıtı parçaladığı ve Subaru tam da onun kör noktasında kaldığı anda, Subaru nefes almayı bile unutup ileri atıldı ve sopayı kadına doğru indirdi.
Belki de nihayet adrenalini devreye girmişti; çünkü savuruşunun hızı hayal ettiğinden çok daha fazlaydı. Sopası havayı yararak Elsa'nın kafasının arkasına doğru indi ve…
“Beni hedef almak için doğru anı ve açıyı seçtin ama ne yazık ki öldürme niyetini bir fersah öteden sezebilirdim.”
“Öldürme niyeti mi?! Onu nasıl gizleyeceğime dair hiçbir fikrim yok ki!”
Elsa tam arkasından gelen darbeyi savuşturmak için kılıcının kör tarafıyla sopaya vurdu ve saldırının yönünü hedefinden sapacak kadar değiştirdi. Ancak tam o saniyede Subaru ağzını ardına kadar açtı, dişlerini sıkarak bağırdı:
“Şimdi, Felt! Kaç!!”
“!!”
Felt bir yay gibi fırlayarak minik bedenini rüzgâra bıraktı ve ileri atıldı. O kadar hızlıydı ki Subaru gözleriyle onu takip edemedi; rüzgâra dönüşen kız çıkışa doğru atıldı.
“Gitmana gerçekten izin vereceğimi mi sandın?”
Elsa, Felt'i durdurmak için göğüs cebinden bir bıçak daha çıkarıp ona doğru fırlattı. Sanki Felt'in az önce yaptığına bir misillemeymiş gibi, süssüz sade bıçak dosdoğru kızın sırtına yöneldi. Ancak…
“Çok yazık ama ben gitmesini istiyorum!”
Subaru yanındaki yuvarlak masayı yukarı doğru tekmeledi; masa bıçakla çarpışarak onun yönünü saptırdı.
“Ulan harikayım be! Müthişti! Vay canına, ayak parmağım beklediğimden çok daha fazla acıyor! …Uvah?!”
Belki yine adrenalindendi ya da son üç seferde uyanmayı başaramayan bir güç içinde uyanmıştı; fakat Elsa'nın uzun bacağı yükselip kafasının yan tarafına tekme indirerek onu uçurunca Subaru'nun kendi kendini tebrik etme faslı yarıda kaldı.
Öyle sert bir darbe almıştı ki dünya fırıl fırıl dönüyor gibiydi; başlayan acı ve ağzındaki kan tadıyla birlikte Subaru kustu.
“Uzun zamandır ilk defa biri beni gerçekten birazcık kızdırdı.”
“E, bunu duymak beni mutlu etti! Ha-ha! Müstahak sana! Birimizin kaçmasını sağladım işte!!”
Subaru ayağa kalktı ve durumunun olduğundan daha iyi olduğunu ima eden numaralar yaparak Elsa'nın dikkatini üzerinde tutmak için elinden geleni yaptı.
Elsa, Subaru'nun aklını okumuşçasına ona gülümsedi ve şimdilik Felt'i unuttu.
“Pekâlâ, madem öyle istiyorsun, sana dikkatimi vereceğim. Dansının beni sıkmamasını umarım.”
Ağzına gelen kanı tüküren Subaru, “Seni şimdiden uyarayım, benimle dans edeceksen dikkatli olsan iyi edersin. Dans hakkında zerre bir şey öğrenmedim, o yüzden ayaklarına bol bol basacağımdan emin olabilirsin,” dedi. Hâlâ elinde tuttuğu sopayı daha sıkı kavradı.
Subaru'nun isabetli bir vuruş yapma şansı pek fazla olmayacaktı; bu yüzden tüm odağını kendisine doğru atılan Elsa'yı vurmaya verdi.
Arkadan fırlatılan bir buz kütlesiyle birlikte Satella-Değil, “Beni unutsan iyi edersin!” diye seslendi.
Fakat Elsa arkasına bile bakmadan kılıcını savurup buzu paramparça etti. Elsa'nın insanüstü duyuları tüm çıplaklığıyla ortadayken Subaru bile onunla dalga geçmeye devam edemedi.
Elsa kan kırmızısı gülümsemesiyle fısıldar gibi, “Bu küçük oyundan sıkılmaya başladım… Beni eğlendirebileceğinden emin misin?” diye sordu.
Subaru onun gülümsemesine bakarken sırtından aşağı bir ürperti geçtiğini hissetti ve göz teması kurmak için Satella-Değil'e baktı.
“Kullanabileceğin gizli bir gerçek gücün falan varsa, bence şimdi tam sırası.”
“…Kolumda bir koz daha var ama onu kullanırsam hayatta kalan tek kişi ben olurum.”
“O zaman onu kendine saklarsan sevinirim. Kendini feda etmek falan yok, lütfen. …Pekâlâ tamam, anladım. Kahretsin. Mecbur kalırsan kullan ama acele etme, anlaştık mı?”
Subaru bunu ödlekliğini biraz olsun üzerinden atmak için bir şaka niyetine söylemişti fakat Satella-Değil onun sözünü ciddiye aldı. Subaru'nun derin bir nefes alıp kararlılığını pekiştirdiğini görünce Satella-Değil'in dudakları neredeyse bir tebessümle gevşedi.
“Kullanmayacağım. Sen elinden geleni yaparken bunu yapamam. Başarabilirsin, bu yüzden çabalamaya devam et. Anne babanın gücüne güvenmek benim en son çaremdir,” diye yanıtladı Satella-Değil.
Bunu söylerken gerçekten de çaresi tükenmiş gibi görünüyordu ve bu durum Subaru'nun içinde bir ateş yaktı.
Bir bakıma Satella-Değil pes etmeye ramak kalmış gibi duruyordu; aynı zamanda Subaru'nun zayıf olduğu ve pek bir yardımı dokunmayacağı gerçeğini kabullenmiş gibiydi.
Subaru için Satella-Değil, işler ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın başını öne eğip pes etmeyecek biriydi. Öyle biri olduğu için Subaru onun gülümsemesini görmek adına canını dişine takmıştı.
Subaru onu kurtarmak için defalarca ölmüş, buralara kadar gelmişti. Sırf onun pes ettiğini görmek için gelmemişti bu noktaya.
“Az önce hiçbir şey görmedim.”
"…Ne?"
“Bu az önceki konuşma hiç yaşanmadı! Burada olma sebebimi az önce hatırladım. Bana bırak sen, kahretsin! O son çareni asla kullanmak zorunda kalmamanı sağlayacağım!!”
Subaru önce Satella-Değil'i, sonra da Elsa'yı işaret ederek meydan okudu. Bunu yaparken tükürdü, ayağını yere vurdu ve tüm duygularının ruhundan feryat gibi kopmasına izin verdi.
“Seni darmadağın edeceğim ve mutlu bir sona kavuşacağız. Buraya ait değilsin, defol git!”
Elsa, “…Vay canına, amma da heveslisin,” diye karşılık verdi.
“Sadece varımı yoğumu ortaya koymaya hazırım. Bu sefer zirve noktası olacak. Öncesine göre çok daha enerjiyim!”
Elsa öne doğru eğilirken Subaru, sanki sayı turu vuracağını ilan edermiş gibi sopasını savurdu. Ardından Elsa'nın dudakları bir tebessümle kıvrıldı ve karanlığın içinde eriyip gitti.
Elsa neredeyse yerde sürünüyormuş gibi görünen alçak bir seviyeden Subaru'ya doğru kaydı. Kılıcının donuk parıltısını gözünden ayırmayan Subaru, sopayı var gücüyle savurdu.
Subaru savuruşunda hiçbir şeyden sakınmamıştı; Elsa'yı döverek öldürmeye hazırdı. Fakat Elsa, sanki hiçbir şey değilmiş gibi daha da aşağı eğildi; o kadar alçalmıştı ki sanki yeri yalıyordu.
“Seni örümcek kadın seni!!”
“Eh, ağıma takıldığını söylemek doğru olur sanırım.”
Elsa'nın kılıcının yukarı doğru yükseldiğini gören Subaru hızla geriye hamle yaptı. Fakat yine de kılıcın menzilinden çıkamadı. Korku Subaru'nun omurgasını sardı ve düşünmeden dizini yukarı savurdu. Dizini bir yere nişanlamayı amaçlamamış olsa da Elsa tam önünde olduğu için darbe kadının doğrudan karnına indi. Kılıcın yolu hafifçe kaydı ve tam o sırada rotasında mavimsi beyaz bir ışık belirdi, ardından tiz bir ses duyuldu.
“Buz kalkanı! Harika koruma!”
“Uzaktan bunları yapmakta iyi değilim. Yanlışlıkla birini dondurabilirdim!”
Subaru teşekkürünün arasına şaka katarak, “Onu, değil mi?! Onu kastediyorsun, değil mi?!” diye karşılık verdi.
Satella-Değil buz yaylım ateşiyle Elsa'yı geriye çekilmeye zorlamaya devam etti.
“Senden sıkılmaya başladım küçük vızıldayan böcek. …Sanırım bu işi bitirmenin vakti geldi.”
“Hey, böcekleri hafife alma, tamam mı? Sokup her yerini kabartırsam suç bende değil!”
Subaru kadının dikkatini dağıtmaya çalışmaya devam ederken Elsa, Satella-Değil'in saldırılarından kaçmaya odaklanarak, “Menzilimin dışındayken pek bir havalı konuşuyorsun,” diye yanıt verdi.
Subaru kaçmaya devam eden Elsa'nın sırtını hedef almayı çok istese de dost ateşine kurban gitme riskini göze alamadığı için gerçekten kıpırdayamıyordu. Muhtemelen daha önce Subaru hamle yaptığında Satella-Değil'in saldırılarının kesilmesinin sebebi de buydu.
Doğaçlama bir ekiple çalışırken yüzleşmek zorunda kaldığınız türden bir sorundu bu.
Subaru, Elsa'nın Satella-Değil'in saldırılarını savuşturmasını izlemeye devam etti; arada bir kendi saldırısıyla araya dalıp sonra tekrar geri çekiliyordu ama durumun gittikçe kötüleştiğini hissedebiliyordu.
Elsa gerçekten isteseydi Rom'a yaptığı gibi Subaru'yu da çabucak aradan çıkarabileceği açıktı. Eşit şartlardaymış gibi görünmelerinin tek sebebi, Elsa'nın tüm dikkatini ona vermemesiydi. Elsa'nın dikkati bunun yerine ruh Puck'ın yeniden ortaya çıkma ihtimaline odaklanmıştı. Bu da mevcut durumun dengede kalması için yeterliydi.
Elsa'nın harekete geçmemesinin bir diğer sebebi de Subaru'nun ödlekliğinin onu bir adım geride tutmasıydı. Ölümcül tehlike menziline girmemeye özen gösteriyordu. Subaru cesur bir aptal olsaydı kadın onu biçerdi ve denge bozulurdu. Ne var ki Subaru'nun ödlekliği ona daha fazla yarayacak gibi görünmüyordu.
Elsa'nın karşı saldırıları şiddetlendikçe Subaru'nun geri çekilmeleri yetişmemeye başladı ve her yerinde ufak kesikler oluştu.
Subaru'nun üst kollarında, baldırlarında, koltuk altlarında ve hatta boynunda birkaç hafif kesik vardı; bu yaralar arttıkça Subaru'nun gri eşofmanı kana bulanmaya başladı.
“Kahretsin, çok acıyor! Ağğhh!! Buna ne dersin?!”
Acı onu ağlatacak kadar şiddetli olsa da Subaru, Elsa'yı gafil avlayacak yeni bir şey denemek için bir tekme savurdu.
Ne var ki…
Elsa, “Bunu alayım o zaman,” dedi.
“…Kahretsin.”
Elsa, Subaru'nun tekmesinden kolayca kaçmış, üstüne üstlük bacağını rahatça yakalamıştı. Kukrisini kaldırarak tüm bacağını uçurmayı hedefledi. Elsa'nın savuruşunun gücü, hızı ve bıçağın keskinliğiyle Subaru bundan sonra ne olacağını biliyordu. Bacağı uyluğundan kesilecek, kan kaybı ve acı onu alt ederken şoktan ölecekti. Subaru, gözlerinin önünde beliren KÖTÜ SON 4 yazılarını görür gibi oldu.
Bunu yapmamalıydım! diye haykırdı Subaru'nun zihni.
Engellemek için sopayı kaldırmaya çalıştı fakat bir bacağı havada tutulurken maruz kaldığı dezavantajla yetişmesi imkânsızdı.
Satella-Değil çığlık attı. Kesik acımasızca bacağına anlar içinde ulaşacaktı. Getireceği acıyı ve dökülecek kanı düşündükçe boğazında bir çığlık yükseldi; kusacağı kanı düşünürken…
“Bu kadar yeter.”
Ganimet mahzeninin merkezinden çatıyı delip geçen bir alev belirdi.
Alev, odayı kasıp kavuran ve Elsa'yı bile olduğu yerde durduran tekinsiz bir hırsla doluydu.
Bacağı serbest kalan Subaru geriye doğru sıçrayıp yere kapaklandı. Tam gözlerinin önünde, yükselen bir duman sütununun ortasında kırmızı, yanan, parıldayan bir siluet gördü.
“Kıl payı kurtuldun. Zamanında yetiştiğime sevindim. Şimdi…”
“S-sen…”
Alev dalgalandı ve öne doğru bir adım attı. Varlığı bile Subaru, Satella-Değil ve Elsa'nın donup kalmasına yetmişti.
Oradaki herkesin bakışlarını üzerine çeken, zerre kadar sarsılmayan mutlak bir irade duruyordu karşısında. Saf bir adalet duygusuyla parlayan gök mavisi gözleriyle genç adam hafifçe gülümsedi.
Kızıl saçlarını geriye atan kahraman, “Sanırım bu gösterinin perdesini indirmenin vakti geldi!” diye ilan etti.
4
Felt rüzgâr gibi ganimet mahzeninin girişinden geçerken sanki umutsuzluktan kurtulmuş gibi hissetti.
Arkasında havanın donduğunu ve buzun üzerindeki metal şıngırtısını duyabiliyordu. Ayrıca havayı yaran küt bir nesnenin sesini ve saldırılardan kaçan birinin çıkardığı “Hii!” ile “Vaaah!” gibi aptalca sesleri de işitiyordu.
Savaş arkasında hâlâ tüm hiddetiyle sürüyordu.
Koşarken bacakları titremeye başlayan Felt, zihninde cirit atan düşünce karmaşasını savuşturmak için başını iki yana salladı.
Geride kalsaydı öldürüleceği gün gibi ortadaydı.
Rom'u tek bir darbeyle yere serebilen bir rakibe karşı Felt'in hiç şansı yoktu. Aynı şey o gümüş saçlı yarı elf için de geçerliydi. Ruhunun desteği olmadan o kadına karşı onun da kazanmasının imkânı yoktu.
Subaru'nun durumu daha da vahimdi. Dövüş tecrübesinin pek olmadığı ve buna hiç alışkın görünmediği açıktı. Temiz elleri ve parmakları daha önce bir silah tutmaya bile yeltenmediğinin kanıtıydı; temiz saçları ve cildi ise daha önce hiç yaralanmadığının kanıtıydı.
Başka bir deyişle Subaru, dövüşmeyi düşünmenin gerekmediği korunaklı bir hayat yaşamıştı. Üzerinde o kadar pahalı bir mitia olduğu düşünülürse her şey mantıklı geliyordu.
Felt sadece bunun ona müstahak olduğunu kabul etmeliydi. Dünya hakkında hiçbir şey bilmemesine rağmen Subaru şövalyelik taslamaya kalkmış ve boyunu aşan bir işe girişmişti. Felt onun aptallığına gülüp geçmeliydi. Subaru havalı görünmeye çalışıp kaçmasını sağlamıştı, bu yüzden onun koşmaya devam ettiğini görse muhtemelen mutlu olurdu. Ama… yine de…
“Kimse yok mu! Biri yardım etsin!”
Felt aklından ara sokaklara dalması gerektiğini bilse de doğrudan ana caddeye doğru koşmuştu. Nefes nefese ve yüzünde panik dolu bir ifadeyle bir o yana bir bu yana bakındı.
Bu garipti. Felt elini uzatıp yaşaran gözlerini çılgınca ovuşturdu. Rom için üzülmekte haklı olsa bile Subaru henüz yeni tanıştığı biriydi. Ölmesi neden umurunda olsundu ki?
Fakat Subaru, Felt uğruna Elsa'ya öfkelenmiş ve o sağ salim kaçabilsin diye neredeyse canını hiçe saymıştı.
Felt ne hissettiğini anlamıyordu ama o hisler yüreğinde olduğu için oradan oraya koşmaya devam etti. Subaru'nun hareketlerine karşılık bir şeyler hissetmişti. Bu duygular yüzünden içindeki hararet dinmedi ve çığlık atmak istese de koşmaya devam etti.
Sonra, nihayet birkaç sokak koştuktan sonra…
“Lütfen… yardım edin.”
“Anlaşıldı. Sana yardım edeceğim.”
…kızıl ateş gibi bir delikanlı buldu ve dünyanın kaderini değiştirdi.
5
“…Reinhard?”
“Doğru bildin Subaru. Son görüşmemizin üzerinden pek fazla zaman geçmedi sanırım. Geç kaldığım için özür dilerim.”
Kızıl saçlı genç Reinhard, hafif mahcup bir gülümsemeyle hâlâ yerde boylu boyunca yatan Subaru'ya döndü.
Reinhard kolundaki tozu silkerken bile her hareketi son derece talimli ve ölçülü görünüyordu. Subaru'nun onu ara sokakta Salak, Daha Salak ve En Salak ile ilk gördüğü andan farklı bir duruşu vardı; Subaru ona bakarken artık Reinhard'ın gerçek hâlinden bir kesit gördüğünü düşündü.
Gardını bir an bile düşürmeyen Reinhard önüne baktı ve gözlerini, artık düşmanlığını kendisine yöneltmiş olan siyahlar içindeki güzele çevirdi. Reinhard'ın mavi gözleri sanki bir şeyi hatırlıyormuşçasına kısıldı.
“Siyah saçlar, siyah giysiler ve silahın da kuzey ülkelerine özgü eğri kılıç. Tüm bu özellikler bir araya geldiğinde yanılma payı kalmıyor. Sen 'Bağırsak Avcısı'sın, değil mi?”
Subaru, “Ne biçim aşırı şiddet içeren bir lakap bu böyle…?” diye mırıldandı.
Berrak gözlerini Elsa'ya diken Reinhard, Subaru'nun lafın gelişi sorduğu soruya sadakatle yanıt verdi: “Öldürme biçimine bakılarak ona verilmiş bir lakap. Başkentte tehlikeli biri olarak tanınır. Ancak duyduğuma göre daha çok bir paralı asker gibi hareket ediyormuş.”
“Reinhard. Ah, evet. Şövalyelerin şövalyesi… ve 'Kılıç Ustası' soyundan. Vay canına, harika. Bu kadar keyifli bir rakiple karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Bu işi verdiği için işverenime teşekkür etmem gerekecek şimdi, değil mi?”
“Sana sormak istediğim çok şey var. Yine de teslim olmanı tavsiye ederim…”
“Açlıktan ölmek üzere olan bir yırtıcıya, yaralı, kusursuz ve kan damlayan avının önünde dururken açlığına katlanıp çekip gitmesini söyler miydin?”
Elsa, Reinhard'a bakarken kendinden geçmiş bir ifadeyle ince kırmızı dudaklarını şehvetle yaladı.
Reinhard, başka bir yol olmasını dilercesine yanağını kaşıyarak, “Anlıyorum,” diye yanıtladı.
“Subaru, senden daha uzağa gitmeni ve lütfen o yaşlı adamı da tehlikeden uzaklaştırmanı isteyeceğim. Ondan sonra oradaki diğer kişinin yanında durabilirsen bana çok yardımcı olursun.”
“Anlaşıldı. …O kadın tam bir canavar, o yüzden gardını sakın düşürme, tamam mı?”
Reinhard kendinden emin bir şekilde, “Neyse ki canavarlarla dövüşmek benim uzmanlık alanımdır,” dedi ve savaşa hazırlanıyormuş gibi bir izlenim vermeden öne doğru yürüdü.
Reinhard belindeki kılıca elini bile atmadı, silahsız bir şekilde ilerlemeye devam etti.
Keskin bir nefes alışın ardından Elsa'nın elindeki kukri, bir şimşek gibi Reinhard'ın boynuna doğru fırladı.
Subaru rakibiyken olduğunun aksine, Elsa bu gümüş darbeyi indirirken kendini tuttuğuna dair hiçbir işaret yoktu; darbe Reinhard'ın ince boynuna doğru atılırken sanki havayı bile biçip yok ediyordu.
Yine de Reinhard tamamen savunmasızdı. Sadece kendini savunmak için bir hamle yapmamakla kalmadı, saldırıdan kaçmak için de kılını bile kıpırdatmadı.
Subaru, Reinhard'ın kafasının bedeninden uçtuğunu şimdiden gözünün önüne getirebiliyordu. Ancak…
Reinhard, “Bir kadına karşı şiddete başvurmak istemezdim ama…” diyerek centilmence söze başladı, fakat Subaru onun ses tonunun ciddileştiğini fark etti.
“…kusuruma bakmayacaksın artık.”
Reinhard bir ayağını yere sağlamca bastı; ardındaki baskı altındaki zemini çatlatırken, diğer bacağıyla savurduğu tekme öyle güçlüydü ki Elsa’ya çarpıp bedenini havaya uçururken bir şok dalgası yarattı. Patlamanın ardıl rüzgârı, Subaru’nun durduğu yerden bile hissedebileceği kadar şiddetliydi. Nutku tutulmuştu.
Yalnızca sıradan bir düz tekmeydi ama yarattığı hava basıncı bütün binayı sarsacak bir fırtına koparmaya yetmişti.
Darbe tam üstüne gelen Elsa, bir yaprak gibi savruldu. Yine de duvarlardan güç alıp bacaklarıyla darbenin şiddetini kırarak aldığı hasarı azaltmayı başardı. Fakat başını kaldırdığında yüzündeki şaşkınlık apaçık görülüyordu.
“Yok artık, yok canım. Olamaz böyle bir şey. Şaka yapıyorsun, değil mi? …Neydi o öyle?”
Subaru hayatında birkaç kez bazı şeyler için “tamamen farklı bir seviyede” tabirini kullanmıştı, ancak tam o anda yanıldığını anladı. Bu tabir, sırf önünde duran bu kahramanı tanımlamak için vardı. Reinhard’ın varlığı karşısında, bu yeni dünyanın tüm olağanüstü fenomenleri sönük kalıyordu.
“Dedikleri kadar varmış… Daha doğrusu, anlatılanlardan bile fazlasıymışsın,” dedi Elsa.
“Umarım beklentilerini karşılayabilirim.”
“Şu kılıcını kullanmayacak mısın? Efsanevi keskinliğini tatmak isterdim.”
Elsa, Reinhard’ın kılıcını işaret etti. Karşısına tüm gücüyle, kendini tutmadan çıkmasını istiyordu. Ancak Reinhard başını iki yana salladı.
“Bu kılıç sadece çekilmesi gerektiği zaman çekilebilecek şekilde yapılmıştır. Kınından çıkmamış olması, vaktin henüz gelmediğini gösterir.”
“Sanırım beni hafife alıyorsun.”
“Şahsen teklifini kabul etmeyi yeğlerdim. O yüzden…”
Reinhard aniden gözlerini Elsa’dan ayırıp çalıntı eşya deposunun içine göz gezdirdi. Bakışları sonunda duvara yaslanmış duran eski püskü bir çift elli kılıca takıldı. Reinhard ayağıyla kılıcın kabzasına vurarak onu havaya fırlattı, kınsız kılıç havada fırıl fırıl döndü. Kılıcı zahmetsizce havada yakaladı ve denercesine bir kez hafifçe savurdu.
“…Karşına bununla çıkacağım. Bir itirazın var mı?”
“Yok… Bu harika, tek kelimeyle harika! Bana iyi vakit geçirtsen iyi edersin!”
Reinhard kılıcını kavradığı anda Elsa ilk hamleyi yaptı ve yana doğru atıldı. Savuracağı darbenin hızını artırmak için havaya sıçrayarak kılıcını savurdu. Buna karşılık Reinhard, kılıcını aşağıdan yukarıya doğru dosdoğru savuracak bir duruş aldı.
O saldırı ve savunma anında, Subaru olan biteni net bir şekilde görebildi.
Reinhard’ın vuruşu kusursuzdu, büyüleyiciydi, son derece ustacaydı. Onun ellerinde, depoda uyuyan, ömrünü doldurmuş hurda bir kılıç bile nesilden nesle aktarılan efsanevi bir hazine gibi parıldıyordu. Reinhard’ın kılıç tekniği, o kılıçtan alınabilecek en ufak verimi bile son damlasına kadar açığa çıkarıyor ve onu dilediği gibi yönlendiriyordu.
Reinhard’ın kılıcı tam hedefini, Elsa’nın kukrisinin namlusunun kabzayla birleştiği noktayı vurdu. Çarpışan iki çelik parçası olmasına rağmen, Reinhard’ın kılıcı akılalmaz bir kesme kuvveti gösterdi ve Elsa’nın bıçağını dibinden kesti attı.
Elsa elinde kalan kukri parçasına bakakalmıştı. Kılıçtan geriye sadece bir kabza kalmıştı, diğer parçaya gelince…
“Silahını kaybettiğine göre teslim olmanı öneririm.”
…Reinhard arkasını döndüğünde, Elsa’nın kukrisinin namlusunu boşta kalan elinde tutuyordu. Bileğinin tek bir hareketiyle fırlattı ve parça keskin bir sesle duvara saplanıp kaldı.
Elsa’nın nefesinin kesildiğini Subaru bile duyabilmişti.
“Bu herif gerçekten normal değil. İşin dalgasına vuracak dermanım bile kalmadı.” Subaru aklından geçenleri güçbela fısıldadı ve cereyan eden savaştan alelacele uzaklaştı.
Giderken Rom’un yanına uğradı ve o devasa gövdeyi bir şekilde duvar kenarına kadar sürüklemeyi başardı.
“Rom. Rom İhtiyar. Hey. Keltoş. Yaşıyor musun?”
“Kime… keltoş… diyorsun sen…”
“Başka kime olacak? Hayattaki tek amacım asla kelleşmemek ve şişmanlamamak. Dönüşmek istemediğim adamın ayaklı örneğisin resmen.”
Rom’un cevabı zayıf çıksa da, yanağına birkaç tokat daha indirdikten sonra Subaru rahat bir nefes aldı.
Kafasını oldukça sert çarpması dışında bir şeyi yok gibi görünüyordu. Hafızasının biraz hasar görme ihtimali vardı ama hayatta olduğu düşünülürse pek de dert sayılmazdı.
Gümüş saçları ardında süzülerek Subaru’nun yanına koşan Satella-Değil, “Durumu iyiye benziyor mu?” diye sordu. Rom’un yaralarını kontrol ederken, “Tedavi edilmesi gerek,” diye mırıldandı ve elleri soluk mavi bir ışıkla parlamaya başladı.
“Şey, lafı açılmışken söyleyeyim, bu ihtiyar nişanını çalan kızla suç ortağı. Biliyorsun, değil mi?”
“Tam da bu yüzden yapıyorum zaten. Onu iyileştirirsem minnetinden faydalanıp bilgi alabilirim. İnsanlar canlarını kurtaranlara pek yalan söylemez. Bunu sadece kendi çıkarım için yapıyorum.”
Sanki yaptığı her hareketi kendi çıkarınaymış gibi göstermezse kendini haklı çıkaramıyor gibiydi.
Subaru, her zamanki gibi lafı dolandıran Satella-Değil’e hafifçe gülümsedi ve gözlerini yeniden savaş alanına çevirdi.
Elsa dizlerinin üzerindeydi ama Subaru yüzünü göremiyordu. Tek düşünebildiği, Reinhard’ın onun savaşma arzusunu kırdığıydı. Reinhard elindeki eski kılıcı yana indirmiş, gardını düşürerek Elsa’ya doğru yaklaştı.
Elbette Reinhard aralarındaki güç farkından emindi ama kibir her zaman en kötü sonu doğururdu. Subaru’nun zihninde alarmlar çalmaya başladı.
“Reinhard! Bir bıçağı daha var!”
Elsa’nın belinden çektiği ikinci kukri, Reinhard geriye doğru eğilirken kâküllerinden bir tutamı uçurdu. Sürpriz saldırısı boşa çıkan kadın, gözlerini Subaru’ya dikti.
“Bilmene şaşırdım doğrusu.”
“E, daha önce bizzat tecrübe ettim de ondan!” dedi Subaru, övünür gibi orta parmağını çekerek—gerçi övünülecek bir tarafı da yoktu ya.
Elsa görünüşe göre Subaru’nun saçmaladığını düşünüp onu görmezden geldi.
Reinhard’a dönerek, “Yine de bu dişlerden sadece iki tane olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun. …Baştan başlayalım mı?” dedi.
“Tüm silahlarını yok edersem tatmin olacak mısın?”
“Dişlerimi kaybedersem tırnaklarımla savaşırım. Tırnaklarımı kaybedersem kemiklerimle savaşırım. Kemiklerimi kaybedersem hayatımla savaşırım. Bağırsak Avcısı olarak benim raconum budur.”
“Öyleyse ben de ilkelerinden vazgeçmeni sağlamak zorunda kalacağım.”
Elsa belinden üçüncü bir bıçak daha çekip ikisini de hazırda tuttu. Subaru’nun az önce savurduğu “örümcek kadın” hakaretinin hakkını verircesine, yerdeki ve havadaki tüm boşlukları kullanarak sanki yerçekimine meydan okurcasına odanın içinde uçuşuyordu.
Bıçak kılıçla, çelik çelikle çarpıştıkça her şiddetli vuruşta kıvılcımlar saçılıyordu. Elsa duvarlardan ve tavandan güç alıp sıçrayarak vur-kaç taktiğini sürdürdü. Reinhard ise gelen her saldırıyı karşılıyordu.
Savaş başa baş gidiyor gibi görünürken, Subaru yutkunarak izlemeye devam etti.
“Reinhard’ın bile bu işi bitirecek gücü olmaması imkânsız, değil mi…?”
Elsa’nın yetenekleri insan sınırlarını aşmıştı ve Subaru onun hareketlerini takip etmekte bile zorlanıyordu. Ancak Reinhard’ın yeteneği özünde efsaneviydi. Savaşları göklerde çarpışan iki tanrıyı andırıyordu ama Subaru, saf güç açısından Reinhard’ın fersah fersah önde olduğunu görebiliyordu. Peki öyleyse bu savaş neden hâlâ sürüyordu?
Rom’u iyileştirmeye devam eden Satella-Değil, Subaru’nun şüphelerine karşılık, “…Biz ona ayak bağı oluyoruz,” diye mırıldandı.
“Ha?” dedi Subaru. Satella-Değil sinirle dudağını ısırdı.
“Ruh büyüsü kullandığım için tüm gücüyle savaşamıyor. En azından ben tedaviyi bitirene kadar.”
“Ne demek istediğini hiç anlamadım.”
“Reinhard tüm gücüyle savaşmaya karar verirse, etraftaki atmosferdeki tüm mana benden uzaklaşır. …Neredeyse bitti. İşaret verdiğimde ona seslen.”
“T-tamamdır.”
Subaru açıklamayı hâlâ kavrayamamıştı ama biraz tereddütle de olsa kabul etti.
Mavi ışık, Rom’un kafasındaki şişliği ve hafifçe kanayan diğer yarayı iyileştirmeye devam etti. Subaru kan izlerinin ve yaranın yavaş yavaş kapanmasını hayranlıkla izlerken, Satella-Değil derin bir nefes alıp verdi.
“Bitti.”
“Bana bırak. Hey, Reinhard! Tam anlamadım ama hallet şunu!!!”
Subaru, sürekli savunmada kalan Reinhard’a Rom’un tedavisinin bittiği haberini ulaştırdı.
Reinhard omzunun üzerinden baktı. Subaru ile göz göze geldiklerinde hafifçe başını salladı.
“…Bana ne göstereceksin bakalım?”
Elsa üzerine atılırken, Reinhard vakur ve kısa bir sesle, “Astrea Hanesi’nin kılıcını,” diye yanıt verdi.
Hemen ardından Subaru, depodaki tüm uzamın büküldüğünü hissetti.
6
“Ne?”
Subaru görüş alanındaki havanın dalgalandığını gördü; emin olamasa da odadaki ışığın azaldığını düşündü. Bunun yanı sıra, zaten tüm o buz büyüsü yüzünden düşen oda sıcaklığı daha da aşağı indi. Subaru kendini titrerken ve kollarını kavuştururken buldu.
“Bir dakika? Ne? Neden…”
“Özür dilerim, sadece… Omzuna yaslanabilir miyim?”
Satella-Değil ona yaslanmaya başlayınca, Subaru ne yapacağını bilemeyerek hemen onu desteklemeye koştu. Kızın narin bedeni inanılmaz derecede sıcaktı ve Subaru’nun kalbi az öncekinden bambaşka bir sebeple hızla çarpmaya başladı. Fakat Satella-Değil’in yüzüne bir bakış atmasıyla aklına gelebilecek her türlü düşünce uçup gitti.
Satella-Değil’in nefesi kesilmişti ve acı çekiyor gibiydi. Sanki yüksek ateşi varmış gibiydi.
Subaru, “Ne oldu? Aniden kötü mü oldun…?” diye sordu.
“Hayır, mana yüzünden… Biliyorsun ya işte?” diye yanıtladı Satella-Değil.
Subaru’nun en ufak bir fikri bile yoktu. Kollarını kavuşturup her zamanki şakacı tavrıyla bunu haykırmak isterdi ama şimdi sırası değil gibiydi. Sessiz kalmaya karar vermesinin sebebi omuzlarındaki ağırlık değildi; bütün odanın atmosferinin nasıl değiştiği ve bu değişimin kaynağında nelerin olup bittiğiydi.
Odanın ortasında Reinhard, kılıcını iki eliyle alçak bir duruşta hazır tutuyordu. Ama mesele bu değildi. O duruş, Reinhard’ın savaş başladığından beri koruduğu duruştu zaten. Ancak Subaru baktığında, sanki Reinhard kılıcını ilk defa gerçekten çekip hazır tutuyormuş gibi hissetti.
Elsa dudaklarını yalayarak, “Bağırsak Avcısı Elsa Granhiert,” dedi.
Reinhard vakur bir baş eğişle, “Kılıç Azizleri soyundan Reinhard van Astrea,” diye karşılık verdi.
Reinhard’ın kılıcının varlığı odayı ezip geçti ve ikisi arasındaki düşmanlık havayı titretti.
Harabeye dönmüş bu yerde, siyahlar içindeki bir katil ile hafif zırhlı bir kahraman karşı karşıyaydı; çarpışacak olan ise kana bulanmış bir bıçak ile paslı, eski bir çift elli kılıçtı. Ancak bir tarafın silahındaki kusurlara rağmen, Subaru nefesini tuttu. İsimlerini haykırdıktan sonra, ikisi de savaşı tek hamlede bitirmeye niyetliydi. Subaru, destansı bir kahramanlık hikâyesinin bir mısrasına tanıklık ettiğini hissetti.
Biri çığlık attı. Subaru bu çığlığın Elsa’dan mı, Reinhard’dan mı, yoksa kendisinden mi çıktığını anlayamadı ama göz kamaştırıcı bir ışık deponun çatısını havaya uçurdu ve ortasından yarıp geçerek tüm mekânı ikiye böldü.
Muazzam bir ışık odayı doldurup bir anda her şeyi beyaza bürürken, Subaru tüm dünyanın yerinden oynadığını hissetmekten kendini alamadı. Işık dağılırken, yerinden oynayan uzam eski haline dönmeye çalışırken dünya bir kez daha ani bir sarsıntıya maruz kaldı.
Saldırının ardıl dalgaları odayı kasıp kavururken hava büküldü ve güçlü fırtınalar odanın merkezine doğru sarmallar çizerek hücum etti. Bu fırtınalarla birlikte çalıntı eşyalar, mobilyalar ve hatta binanın bizzat yapı malzemeleri bile içeri çekildi.
Subaru, bu hasar fırtınasından hem Satella-Değil’i hem de Rom’u cansiperane korumaya çalıştı.
“Neler oluyor… H-hey! Hey!!”
Subaru bütün bunların nasıl olduğunu tam olarak açıklayamıyordu ama buna kimin sebep olduğunu biliyordu.
“Kılıç Azizi” tüm gücüyle kılıcını savurmuştu. Bir kez. Sadece bir kez, ve sonuç buydu.
Subaru acıya ve rüzgâra göğüs germeye çalışarak bağırmaya devam etti; nihayet fırtına gücünü yitirdi ve yere yuvarlanan türlü eşyalar, binadan gelen boğuk gıcırtı korosu eşliğinde fırtınanın bittiğini haber verdi.
Subaru kafasına düşen parşömen benzeri bir nesnenin kalıntılarını fırlatıp attı ve hem Rom’un hem de Satella-Değil’in iyi olup olmadığını kontrol etti. Subaru’nun siper olması tam anlamıyla yetmemiş gibiydi; Rom süt ve başka şeylere bulanmış görünüyordu ama Subaru kendisine biraz anlayış gösterilmesi gerektiğini düşündü.
“‘Canavarlarla dövüşmek uzmanlık alanımdır’ derken neyi kastediyordun?! Asıl canavar sensin be!” diye bağırdı Subaru.
Tüm bu yıkımın baş sorumlusu olan Reinhard, fırtınanın savurduğu alev kırmızısı saçlarının ardından buruk bir tebessümle, “Böyle şeyler söylediğinde ben bile kırılıyorum, Subaru,” dedi.
Tüm bunlardan sonra, Reinhard’ın o havalı yüzünde bile ter damlacıkları belirmişti ve ellerinde…
“Seni bu kadar zorladığım için üzgünüm. İyi dinlen.”
…çift elli kılıcı toza dönüştü. Böylesine kalitesiz bir şey, Reinhard’ın gerçek savuruşlarından birine bile dayanamazdı. Darbe, kılıcın çeliğini çürütecek kadar güçlüydü; bu durumda Elsa’ya gelince…
“Cesedi bırak, geride en ufak bir izi bile kalmamış… Bütün bunlar tek bir kılıç savuruşundan mı çıktı yani?”
Reinhard’ın dünyanın dokusunu yarıp geçmiş gibi görünen saldırısının yolunda kesinlikle hiçbir şey kalmamıştı. Yıkımın ortasında, deponun girişindeki tezgâh tüm sandalyeleriyle birlikte havaya uçmuştu ve hasarın ardıl dalgaları binanın önündeki açık alana kadar uzanmıştı. Oluşan rüzgâr fırtınası binanın taşıyıcı direklerini mahvetmişti ve bina her an çökecek gibi duruyordu.
Elsa’nın durduğu yer elbette Reinhard’ın saldırı menzilindeydi ve kadının siyahlar içindeki uzun boylu siluetinden eser yoktu.
Subaru kaskatı kesilmiş bedenini esnetip derin bir rahatlama nefesi alarak, “Ama bu demek oluyor ki…” dedi.
Olanlara hâlâ tam olarak inanamayan Subaru, hâlâ kendisine yaslanmakta olan gümüş saçlı kıza döndü. Satella-Değil’in nefesi hâlâ sığdı ama Subaru’nun ona baktığını görünce menekşe rengi gözlerini ona çevirdi.
Cılız bir sesle, “Bitti mi…?” diye sordu.
Subaru onun ayağa kalkmasına yardım ederek, “Evet… Kelimenin tam anlamıyla bitti gibi görünüyor,” dedi.
Satella-Değil parmaklarını saçlarının arasından geçirdi ve Subaru ona bakakalırken, hâlâ kararsız adımlarla Subaru’yu bıraktı.
“Neden bana öyle bakıyorsun? Çok kaba bir davranış,” dedi.
“Kolların, bacakların, kafan falan yerinde, değil mi?”
Satella-Değil, Subaru’nun ne demek istediğini anlamayarak, “…Neden olmasın ki? Lütfen böyle uğursuz şeyler söyleme,” diye yanıtladı.
Satella-Değil gözlerinde hoşnutsuz bir ifadeyle Subaru’ya dik dik bakarken, Subaru başparmağını kaldırıp sırıttı.
“Aynen öyle. Yani, son derece mantıklı. Benim de tüm uzuvlarım yerinde; sırtıma saplanmış bir bıçak ya da karnımda koca bir delik yok!”
“Öyle bir söylüyorsun ki, sanki hepsini aynı anda yaşamışsın gibi.”
Şey… Yaşamıştı zaten.
Subaru’nun işe yaramazlığı yüzünden Satella-Değil canından olmuş, Rom kolunu ve kafasını kaybetmiş, Felt de doğranmıştı.
“Aklıma gelmişken, Reinhard, sana henüz teşekkür etmedim. Bizi fena kurtardın. Bir de ara sokaktaki mevzu var tabii… Kalbimin çığlıklarını falan mı duydun yoksa dostum?”
Reinhard omuzlarını düşürüp mahcup bir tavırla, “Bunu yapabilseydim kendimle gurur duyardım doğrusu, dostum,” diye yanıt verdi. Çenesiyle çalıntı eşya deposunun girişini işaret etti. Subaru gözleriyle takip edince…
Subaru oradaki kişiyi görünce yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi ve “A, baksanıza,” dedi.
Artık neredeyse tamamen yerle bir olmuş deponun girişinde, ayakta kalan az sayıdaki sütundan birinin gölgesinde saklanan, sivri köpek dişi dışarı fırlamış, sarışın, ufak tefek bir kız duruyordu.
“Şuradaki kız sokakta telaşla koşuyordu ve benden yardım istedi. Buraya gelebilmemin tek sebebi o. Sonrasında ben sadece bir şövalye olarak görevimi yaptım.”
“Eski binaları dümdüz etmek de görev tanımına dâhil mi?”
Reinhard yüzünü buruşturup elini göğsüne koyarak, “Sence de biraz ağır olmadı mı, Subaru?” dedi.
Bu kadar yıkıma yol açmasına rağmen Subaru’ya daha önceki kadar samimi davranması, kendi başına bile ürkütücüydü.
“Bu kız…”
Hâlâ dengesini bulmaya çalışan Satella-Değil, Felt’i fark etmişti.
Subaru, Felt’i savunmak için aralarına girdi.
“Bir saniye bekle. Reinhard’ı yardıma çağırmasaydı, ikimiz de şu an burada olmayabilirdik. O yüzden benim hatırım için suçlarını görmezden gel ve lütfen onu buzdan bir heykele çevirme.”
“Öyle bir şey yapmayacaktım zaten! Hem ‘senin hatırın için’ de ne demek?” Satella-Değil yorgun bir tavırla parmaklarını kaşlarının arasına bastırdı.
Subaru, kızın bu hareketinde bile bir şekilde bir mutluluk kırıntısı bulabildi.
Herkes hayatta olduğuna göre, hepsi şakalaşabilirdi.
“Sanırım artık her şey benim müzakere yeteneklerime kaldı… ki asla güvenmek istemeyeceğim bir şeydir!”
“Neyin var senin birdenbire? Öyle çırpınıp durman çok acınası duruyor.”
Subaru, Satella-Değil’in sözlerine karşılık elini göğsüne koyup Reinhard’ın az önceki tepkisini taklit etti. Tabii ki onunki kadar havalı ve vakur durmaktan fersah fersah uzaktı.
Reinhard, Subaru’nun bu maskaralıklarını izlerken gülümsedi. İçeridekileri süzen Felt’e elini kaldırıp ona doğru yürümeye başladı.
Subaru, Felt’e doğru yürüyen Reinhard’ın heybetli siluetini arkadan izlerken ona imrenemedi bile. Sadece omuz silkip kumaşı olanla olmayan arasındaki farkın bu olduğunu düşünebildi.
Felt ona karşı temkinli olsa da, belki de herkesi kurtarmaya geldiği için minnet duyduğundan, Reinhard yaklaşırken kaçmaya yeltenmedi.
İkisini izleyen Subaru tam gülümseyecekti ki…
“Subaru!!”
…Reinhard aniden ona dönüp haykırdı ve Subaru tehlikeyi henüz atlatamadıklarını anladı.
Binanın enkaz parçaları havaya fırladı ve altlarından siyah bir gölge belirdi. Siyah saçları arkasında dalgalanan, üzerinden kanlar damlayan o kara gölge, ayağını yere sertçe basıp hızlandı. Şekli bozulmuş bir bıçak tutan kanlar içindeki Elsa, tek kelime etmeden Subaru’ya doğru atıldı.
“Yeter be artık…!”
Reinhard’ın o akılalmaz darbesinden bir şekilde sağ kurtulan Elsa’nın katil gözleri zifiri bir karanlıkla doluydu. Yaydığı öldürme arzusu daha öncekilerin hepsinden daha büyüktü ve Subaru’nun sırtından aşağı soğuk terler boşalttı.
Vuracak kadar yaklaşmasına sadece birkaç saniye vardı ve bu kısa süre içinde Subaru’nun zihni delicesine çalıştı.
Tek bir an ve her şey bitecekti. Elsa her şeyini bu tek darbeye bağlamıştı. Reinhard zamanında yetişemezdi. Subaru, Elsa’yı bu seferlik durdurabilirse gerisini Reinhard hallederdi. Satella-Değil’in arkasını dönmeye bile vakti yoktu.
Bu seferki hedef neresiydi? Subaru bunu daha önce iki kez yaşamıştı: iki ölüm, o korku ve acı. Üçüncüsünde kızı koruyacaktı.
Kızı koru!!
“Karnına nişan alıyor!!”
Subaru, Satella-Değil’i kenara itti ve hâlâ elinde duran sopayı kullanarak, Elsa’nın darbesi ona çarptığı anda kendi karnını siper etti.
Yatay kesik, bir kesikten ziyade ağır, küt bir cisimle vurulmuş hissi verdi. Çarpışmanın şiddeti Subaru’nun ayaklarını yerden kesti ve kan kusarken dünyanın yüz seksen derece döndüğünü hissetti. Dönen sadece görüşü değil, tüm vücuduydu.
Ne kadar uzağa savrulduğunu bilemeden, kendini toparlayamadan duvara çarptı.
Elsa, Subaru’nun uçuşunu izlerken dilini şaklatıp, “Yine yoluma çıkıyors—” diye tükürdü.
“Yeter artık, Elsa!”
Reinhard koşarak gelirken, Elsa savaşa devam etmenin artık bir anlamı kalmadığını anladı. Subaru’nun yediği o son saldırıda tamamen bükülmüş olan bıçağını Reinhard’a fırlattı. Nişanı isabetsizdi ama fırlatış Reinhard’ın dikkatini üzerinden çekmeyi başardı ve bu kadarı da yetti.
Çökmekte olan binanın bir parçasını basamak olarak kullanıp çatıya sıçrarken, “Günün birinde buradaki herkesin karnını deşeceğim, o zamana kadar bağırsaklarınıza iyi bakın!” diye haykırdı.
Kaçarken çatıdan çatıya hafifçe sıçrayan kadının peşinden yetişmek pek mümkün görünmüyordu.
Dövüşü daha fazla sürdürmekle ilgilenmeyen Reinhard da arkasından koşmadı.
Reinhard, Elsa'nın gidişini izledikten sonra gümüş saçlı kızın yanına koştu.
“İyi misiniz?”
“Ben gayet iyiyim! Görmüyor musun?! Benden önce…” diye bağırdı Satella-olmayan, ardından titrek adımlarla Subaru'nun tepetaklak yığılıp kaldığı duvara doğru koştu.
“İyi misin?! Ne düşünüyordun öyle?!”
“Iııgh… Ah… Büyütülecek bir şey yok… Düşünmeden hareket edilecek bir an varsa o da buydu, sence de öyle değil mi? Hareket edebilen tek kişi bendim ve nereye saldıracağını da hemen tahmin ediverdim,” dedi Subaru, yanına gelen Satella-olmayana bir elini kaldırıp diğeriyle de hassas karnına dikkatlice dokunarak. Fena halde ezilmişti ve kıyafetlerini yukarı kaldırdığında altındaki her yer mosmordu.
“Iyy…” dedi Subaru görüntünün iğrençliği karşısında, ardından yuvarlanıp tekrar ayağa kalktı.
“Tamamen gitti, değil mi?”
“Özür dilerim, Subaru. Gardımı düşürdüğüm için hepsi benim suçum. Sen olmasaydın başımız beladaydı. Eğer oradaki kişi yaralansaydı, o zaman…”
“Dur dur dur dur! Söyleme! Söyleme sakın! Bundan fazlasını konuşmanı yasaklıyorum! Rolümü çalacaksın,” dedi Subaru özür dilemeye çalışan Reinhard'a ve o susunca da gülümsedi.
Ardından Subaru yavaşça arkasını dönüp ona bakan gümüş saçlı kızla yüzleşti. Kız kıpırdandı ve sonra onun yanında ayağa kalktı. Aralarında yaklaşık iki adım vardı. Subaru elini uzatsa ona dokunabilirdi. Buraya gelmesi uzun bir zaman almıştı ve Subaru buraya varana kadar yaşadığı her şeyi düşünmek için duraksadı.
Subaru sessizlik içinde gözlerini kapatırken, kız bir şey söylemek istiyor gibiydi ama ağzını açamadan Subaru göğe doğru bir parmağını uzattı.
Sol elini beline koyup sağ elini havaya diken Subaru, etrafındaki şaşkın bakışları umursamadan gür bir sesle ilan etti: “Benim adım Subaru Natsuki! Söylemek istediğin bir sürü şey, sormak istediğin bir sürü soru olduğunu biliyorum ama her şeyden önce tek bir şeyi teyit etmeme izin ver!”
“N-neyi…?”
“Az önce o korkunç silahtan hayatını tamamen kurtardım, değil mi? Buraya kadar her şey tamam mı?”
“Ta…mam mı?”
“Her şey yolunda demek. E, tamam mıyız?!”
Subaru üst gövdesini kullanarak bir 'O' ve bir 'K' harfi oluşturdu; karşısındaki gümüş saçlı kız hafifçe irkilmiş gibi görünse de yanıt verdi.
“T-tamam…”
“Ben senin hayatını kurtaran kişiyim! Kurtarıcınım! Sen de kurtardığım kadın kahramansın. Sence de bir tür ödülü hak etmiyor muyum? Sence de öyle değil mi?!”
“…Anladım. Sadece yapabileceğim bir şeyse ama.”
“Anladığın sürece sorun yok! Şimdi senden sadece bir, yalnızca bir tek isteğim var!” Subaru bu noktayı vurgulamak için parmağını öne doğru uzattı.
Kız buna karşılık biraz endişeli görünse de kararlılığını toplamış gibiydi ve kararlı bir şekilde başını salladı.
“Dileğim şu ki…”
“Devam et.”
Subaru dişlerini göstererek gülümsedi, parmaklarını şıklattı ve başparmağını kaldırıp bir poz verdi.
“…Bana adını söylemeni istiyorum.”
Kızın gözleri şaşkınlıkla fal taşı gibi açıldı ve ikisinin arasına bir sessizlik çöktü. Subaru'nun bakışları hiç titremedi ve karşısındaki gümüş saçlı kızın dosdoğru gözlerinin içine baktı.
Kız ardından elini ağzına götürüp kıkırdamaya başladı; beyaz yanakları kızarmış, gülümserken gümüş saçları arkasında dalgalanıyordu.
Gülümsemesi bir kabullenmişlik ya da silik, geçici bir tebessüm değildi. Trajik bir gülümseme de değildi. Sadece mutlu olduğu için gülümsüyordu. Hepsi bundan ibaretti.
“…Emilia,” dedi gülerek.
“…”
Bu tek cevabı duyan Subaru kısa bir nefes aldı ve ardından nefesini verdi.
Buna karşılık kız dikleşti, parmağını dudaklarına götürdü ve muzipçe gülümsedi.
“Benim adım Emilia. Sadece Emilia. Teşekkür ederim, Subaru. Beni kurtardığın için teşekkür ederim,” dedi Emilia elini uzatarak.
O ele bakan Subaru tereddütle onu avucunun içine aldı. Parmakları ve bileği incecikti, avucu küçüktü ve eli sıcacıktı. İçinden kan geçen, yaşayan bir eldi bu.
—Beni kurtardığın için teşekkür ederim.
Subaru da ona aynısını söylemek istiyordu. İlk başta onu kurtaran oydu. Buraya ulaşabilmek için bıçak yaralarından üç kez öldükten sonra, nihayet borcunu ödemişti.
Bunca acı ve ıstıraptan, var gücüyle verdiği tüm o mücadeleden sonra ödülü onun adı ve bir gülümsemesi olmuştu.
Ahh…
“Valla hiç değmedi,” dedi Subaru, Emilia'nın elini sıkarken gülümseyerek.
7
Hikâyeyi bitirmek için gayet güzel bir nokta olurdu bu. Gelgelelim…
“Yine de gerçekten, iyi olduğunu görmek beni şaşırttı doğrusu,” dedi Reinhard, sanki Subaru ile Emilia sözlerini bitirdikten sonra araya girmek için doğru anı beklemiş gibi, daha önce zorlandığı sessizliği bozarak.
Reinhard’ın yeteneğindeki bir adamın bakış açısından bile, Elsa’nın son saldırısı ezici görünmüş olmalıydı.
Subaru acıyan karnına hafifçe bastırdı ve yerde duran sopayı işaret etti. Çivili sopa kalın ve sağlamdı; asıl amacı bu olmasa da bir kalkan görevi görmüştü.
“Hemen kendimi o şeyle korudum. O olmasaydı şu anda ikiye bölünmüş olurdum,” dedi Subaru.
“Haklısın. Bu olmasaydı—” diye söze başladı Reinhard, düşen sopayı almak için uzanarak.
“—'KÖTÜ SON 4'ten kurtulamazdım,” diye güldü Subaru, onun cümlesini tamamlayarak.
“Ha?”
Reinhard sopayı kaldırdığında, sopanın bir kısmı üzerindeki pürüzsüz kesik boyunca kaydı ve tok bir sesle yere düştü. Tamamen ikiye bölünmüştü, işi bitmişti.
Reinhard yüzünde rahatsız bir ifadeyle yavaşça başını kaldırıp Subaru'ya baktı. Subaru gergin bir şekilde Reinhard'ın bakışlarını takip etti ve eşofmanını yukarı çekti. Tıpkı daha önceki gibi her yer morarmış ve ezilmişti ama ufak bir değişiklik vardı. Aniden karnının tam ortasından kırmızı bir çizgi geçti.
“Bu hiç iyi görünmüyor. Bundan sonra ne geleceğini ben bile görebiliyorum.”
Subaru sözünü bitirir bitirmez bedenine yakıcı bir acı saplandı ve ardından karnı kesik boyunca yarılarak her yere parlak kırmızı kan saçtı.
“S-Subaru?!”
Tam yanı başında, Subaru, Emilia'nın panik dolu sesini duyabiliyordu.
Nihayet adını öğrenebilmişti ve şimdi yine son gelmiş gibi görünüyordu.
Fakat öyle olsa bile, Subaru buraya yeniden döneceğinden emindi.
Subaru'nun görüşü yana kaydı ve yere düşmüş olması gerektiğini düşündü. Reinhard'ın da paniklediğini görebiliyordu ve yüzüne çok yakın olan Emilia doğrudan ona bakarken son derece kederli olduğunu fark edebiliyordu.
Paniklerken bile sevimli görünüyor… Ne biçim bir yer bu fantastik dünya böyle, diye düşündü Subaru; daha önce de benzer bir şey düşündüğünü hissederek, acı ve şok bilincini denizdeki bir fırtına gibi alıp götürmeden hemen önce.
SONSÖZ
AY İZLİYOR
Reinhard, suyun, yani şifa elementinin dalga boylarına sahip soluk mavi ışığı uzaktan izledi ve etrafındaki kimsenin duyamayacağı hafif bir iç çekti.
Yakışıklı profilinde keder belirtilerinin yanı sıra savaştan arta kalan gerginliğin izleri de okunuyordu. Arkasındaki harabelerin önünde duran bu siluetinin bir resmi çizilseydi, şüphesiz bir sanat şaheseri olurdu. Öyle bir duruşu vardı.
Ancak Reinhard'ın içinde, ağırlığı sözcüklerle hafifletilemeyecek derin bir pişmanlık vardı.
“…Tamamdır. Bu kadar yeterli olmalı,” diye gümüş çanlar gibi bir ses geldi Reinhard'ın kulaklarına; gözleri kapalı, kendini suçlamaya devam ettiği sırada.
Emilia, duvara yaslanmış olan Subaru'nun alnını siler gibi elini gezdirdi ve saçlarını geriye doğru itti. Yüzünde hâlâ bir kırmızılık, bir hayat belirtisi olduğundan emin oldu. Emilia ardından ayağa kalktı ve başını salladı.
“Tedavisini bitirdim. Muhtemelen en kötüsünü atlattı.”
“Bunu duymak güzel. Bu da halledildiğine göre, Leydi Emilia…” dedi Reinhard hızlı adımlarla Emilia'nın yanına gelip tek dizinin üstüne çökerek ve başını eğerek. Reinhard'ın her hareketi kusursuzca yerine getirilmişti ve görgü kurallarına tamamen uygundu.
“Kusurlarım yüzünden size büyük bir sıkıntı verdim. Başarısızlığıma karşılık gerekli gördüğünüz her türlü cezayı çekmeye hazırım.”
Reinhard diz çökerken kılıcını önüne koydu ve yetersizlikleri için özür diledi.
Bir şövalye olarak bu, özür dilemesinin en samimi yoluydu. Başına ne gelirse gelsin, Reinhard şikayet etmeden her türlü cezayı almaya hazırdı.
Ancak Emilia parmağını uzatıp rahatsız olmuş bir ifadeyle ileri geri salladı.
“Hepinizin neden böyle olduğunu hiç anlamıyorum.”
“Yani…?”
“Hepimizi büyük bir tehlikeden kurtardın ve herkes sağ salim kurtuldu. Yine de kalkmış, çektiğimiz acının ve yaşadığımız tüm bu sıkıntının sorumluluğunu üstlenmeye çalışıyorsun.”
Emilia parmağıyla artık mışıl mışıl uyuyan Subaru'yu işaret etti.
“Oradaki çok daha dürüst. Beni kurtardı ve ardından bir ödül talep etti, gerçi pek bir şey istememiş olsa da.”
Reinhard, Subaru'nun o pozu verip Emilia'nın adını sorduğu anı gördü. Emilia o anı hatırlayarak gülümserken, Reinhard da elinde olmadan gülümsedi.
“Yani, bizi kurtardığın için teşekkür ederim. Sana söyleyecek tek sözüm bu. Seni cezalandıracak bir kusurunu görmüyorum. Bu senin için yeterli değilse, bir dahaki sefere birini kurtarırken daha çok çalışırsın.”
“Anlaşıldı. Nazik sözleriniz için teşekkür ederim,” dedi Reinhard, saygısını göstermek için biraz daha eğildikten sonra tekrar ayağa kalkarak.
İkisi karşı karşıya durduğunda Reinhard'ın Emilia'dan çok daha uzun olduğu açıktı, bu yüzden ona bakarken aşağıya doğru bakmak zorunda kalıyordu. Az önce ondan hissettiği o heybet nereye gitmişti?
Karakterlerimizin kapasite farkı olmalı, diye düşündü Reinhard, kendi dar görüşlülüğünü dikkate alarak.
Emilia kesinlikle o “seçilmiş kişilerden” biriydi, diye içten içe bir kez daha teyit etti.
“Bizi nasıl kurtardığından bahsederken aklıma geldi de…buraya nasıl ve neden geldin?” diye sordu Emilia aniden.
“Bugün izin günümdü ve başkentte amaçsızca dolaşıyordum. Görev dışıyken devriye gezseydim manga liderim bana kızardı, bu yüzden gerçekten sadece öylece yürüyordum ama sonra…onunla karşılaştım,” dedi Reinhard, sorusunu yanıtlarken Subaru'yu işaret ederek.
Her şey Reinhard'ın o ara sokakta Subaru ile karşılaşmasından sonra başlamıştı. Konuşurlarken Subaru, Emilia'nınkine uyan bir tarif vermiş ve “çalıntı eşya mahzeni” denen bir yerden bahsetmişti. Bu önceki ve yeni edinilen bilgilerin harmanlanmasıyla Reinhard da araştırmak için gecekondu mahallesine gitmişti. Etrafa bakınırken de…
“Sonra oradaki kızla karşılaştım ve gerisini zaten biliyorsunuz.”
“Evet, o kız…”
Felt'in adı sohbette bir kez daha geçince, Emilia gözlerini çalıntı eşya mahzeninin önündeki açık alanın bir köşesine çevirdi; Felt orada henüz uyanmamış olan Rom'la ilgileniyordu.
Sarı saçlı kız, Emilia'nın bakışlarını hissedince arkasını döndü ve huzursuzca yere baktı.
“Leydi Emilia, o kız kim…?”
“Reinhard, tüm yardımların için minnettarım ve bizi kurtardığın için teşekkür ederim. Ancak lütfen…bundan sonrasına müdahale etmekten kaçınmanı rica ediyorum,” dedi Emilia sert bir tonla ve bu kadarı Reinhard'ın daha fazla üstelemesini engellemeye yetti.
Emilia, Felt'e nasıl yaklaşacağını çözmeye çalışarak gözlerini kapattı. Reinhard, Emilia'nın güzel yüzüne bakarken içini çekti.
“Neler olduğunu sormayacağım ama güvenliğiniz çok önemli. Kendinize dikkat etmenizi rica ediyorum. Sizi eve götürmeleri için şövalyeler göndereceğim, lütfen onlarla birlikte gidin.”
“Normalde reddetmem gerekirdi ama bütün bunlardan sonra sanırım yapacak bir şey yok. Pekala, teklifini kabul ediyorum,” diye yanıtladı Emilia.
“Anlaşıldı,” dedi Reinhard.
Emilia kıkırdadı ve Reinhard onun bakışlarını takip ettiğinde, bakışları Subaru'nun huzur içinde dinlenen yüzüne indi.
“Onunla…Subaru ile ne gibi bir bağınız var?”
“Daha yeni tanıştım,” diye anında yanıtladı Emilia; Reinhard duraksayarak ona şüphe ve şaşkınlık dolu bir bakış attı.
Belki de Reinhard'ın bu tepkisini eğlenceli bulduğu için Emilia gülümsedi.
“Gerçek bu! Başka türlü açıklanamaz. Subaru ile daha önce karşılaştığıma dair hiçbir anım yok. Onu ilk kez kısa bir süre önce buraya adım attığımda gördüm…”
“Ama az önce sizi aradığını söyledi. Size vermek istediği bir şey olduğunu söyledi. Sonra tüm bunlar olurken burada bulunması gerçeği var ve…”
…sizi korumak için hayatını tehlikeye attığı gerçeği, diyecekti Reinhard ama durdu. Bunu söylerse Subaru'nun gösterdiği cesurca davranışı küçümseyeceğini düşündü.
“İşte bu yüzden çok tuhaf ya,” dedi Emilia. “O tuhaf herifin bir şekilde bu işe karıştığını düşünmeye başlıyorum.”
“Lütfen Bölge Lordu Roswaal hakkında bu şekilde konuşmaktan kaçının. Kendisi son derece saygın bir vatandaştır. Bazı tuhaflıkları olduğunu kabul ediyorum ama…”
“'Tuhaf herif' kelimesini onunla bağdaştırmış olman bile gerçekte ne düşündüğünü açıkça ortaya koyuyor.”
“…Özür dilerim. Lütfen bunu Lord Roswaal'dan bir sır olarak saklayın,” dedi Reinhard göz kırparak.
“Elbette, tabii ki,” diye karşılık verdi Emilia.
Reinhard ardından konuyu tekrar Subaru'ya getirdi.
“Onu ne yapacağız? İsterseniz ailemden birinin onu misafir olarak kabul etmesini sağlayabilirim…”
“…Hayır, onu yanıma alacağım. Bu sayede onun hakkında daha fazla bilgi edinebilirim ve o tuhaf herifle bir bağlantısı olmasa bile bu, hayatımı kurtardığı gerçeğini değiştirmez,” dedi Emilia.
“Ama teklifin için teşekkür ederim,” diye ekledi; Reinhard da buna hafif bir baş sallamayla karşılık verdi.
Böylece Reinhard ve Emilia konuşacakları hemen her şeyi tüketmiş oldular. Sonrasında Reinhard gidip Emilia'ya ikametgahına kadar eşlik etmeleri için birkaç şövalye gönderecek, ardından da savaşın sonrasını temizleme çalışmalarına başlaması gerekecekti.
Reinhard yerle bir ettiği çalıntı eşya mahzenine bakarken, hasarın büyüklüğü karşısında gözlerini kapadı. Her zamanki gibi, kendini düzgün bir şekilde kontrol edemediği için içi içini yiyordu. Bütün bu hasar, onun gücünü hafifçe yanlış hesaplamasının bir sonucuydu. Biraz daha dikkatsiz davransaydı koca bir mahalleyi yerle bir edebilirdi. Daha dikkatli olması gerekiyordu.
“Bölgeyle ilgilenmek için bundan sonra ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu Emilia.
“Bölgeyi bir süreliğine giriş çıkışlara kapatmamız ve Bağırsak Avcısı için arananlar afişleri dağıtmamız gerekecek. Kendisi zaten hakkında çok fazla dedikodu dönen biri, bu yüzden bir faydası olur mu emin değilim ama…”
“Peki ya kız ve yaşlı adam?”
“…Olan biten her şeyi kavramak benim için zor ama mesleğim gereği, yaptıklarının öylece görmezden gelebileceğim bir şey olduğunu sanmıyorum. Yine de…” Reinhard duraksadı ve ardından omuzlarını silkti.
“…bugün tesadüfen izin günüm. Bir şey daha eklemem gerekirse: Şikayette bulunan bir mağdur yoksa, delil yetersizliği mahkumiyeti zorlaştırır. Ama her şeyden öte, ne olduğunu kavramak benim için gerçekten zor.”
“Ha-ha-ha… Gerçekten berbat bir şövalyesin sen.”
“Eh, herkes bana şövalyelerin şövalyesi dese de gerçek bu,” dedi Reinhard şakayla karışık; Emilia da elini ağzına götürüp kıkırdadı.
Nihayet tüm gülüşmeler dindikten sonra Emilia'nın düşünceleri düzene girdi. Hâlâ yanındaki yaşlı adama sarılmakta olan sarı saçlı kıza doğru yürüdü. Felt, Emilia'nın geldiğini fark edince onunla yüzleşmeye hazır bir şekilde başını kaldırdı.
“Bu yaşlı adam senin ailen mi?” diye sordu Emilia, Felt ile aynı seviyeye gelmek için çömelerek. Felt şoke olmuş görünüyordu. Duymayı beklediği her şey arasında bu kesinlikle yoktu. İkisi arasında ne geçtiğini bilmeyen Reinhard bile aralarının pek iyi olmadığını anlayabiliyordu.
Felt yanağını kaşıyarak kendini toparlamaya çalıştı ve ardından utancını gizlemek istercesine Rom'a birkaç tokat attı.
“Ş-şey gibi işte. Benim için Rom İhtiyar tek…ımm…büyükbaba figürü gibi bir şey sayılır.”
“Anlıyorum. Benim de sadece tek bir aile ferdim var. En önemli anlarda hep uyur ve uyanıkken de bunu ona asla söyleyebileceğimi sanmıyorum.”
“Şey…ben de Rom uyanıkken bu tarz şeyleri söyleyemem zaten.”
Reinhard emin olamıyordu ama Felt'in tokatlarının şiddeti artıyor gibiydi. Muhtemelen farkında bile değildi. Vuruş sıklığı da artıyordu ve yaşlı adamın beyaz, kel kafası kızarmaya başlamıştı.
Felt ardından kırmızı gözlerinde zayıf bir ışıkla başını kaldırıp Emilia'ya baktı.
“Bana kızacağından emindim.”
“Eh, eskisi gibi olsaydı öyle olabilirdi ama içimde artık buna mecal kalmadığını hissediyorum. Bu yüzden sadece birazcık da olsa, onun hatırına seni affedeceğim,” dedi Emilia zayıf bir gülümsemeyle omuz silkerek; ardından hâlâ uyumakta olan Subaru'yu işaret etti.
Felt önce Emilia'ya, sonra Subaru'ya baktı ve ardından başını öne eğip sessizce konuştu: “Özür dilerim. O benim de hayatımı kurtardı. Bunu görmezden gelecek kadar nankör olamam. Çaldığım şeyi geri vereceğim.”
“Güzel. Bu işimi kolaylaştırır. Buradaki adamı senin üzerine salmak zorunda kalsaydım gerçekten, ama gerçekten çok üzülürdüm,” dedi Emilia göz kırparak, Reinhard'ı işaret ederken.
Bu sözleri duyup kızıl saçlı, mavi gözlü o gence bakan Felt yüzünü ekşitti.
“Şövalyelerin şövalyesi ha… Peşimde öyle biri varken kaçmaya çalışmak için delirmiş olmam gerekirdi. İlk defa benden daha hızlı birini gördüm. Beni gerçekten çok şaşırttı.”
Bu sözleri duyan Reinhard, tek kelime etmeden Felt'e sadece gülümsemekle yetindi.
Felt hafifçe dilini şaklatarak ayağa kalktı ve kendisi gibi ayağa kalkan Emilia'nın yanına yürüdü.
“Tamam, geri veriyorum,” dedi Felt, göğüs cebini karıştırarak. “Senin için o kadar önemliyse, bir daha çaldırmamak için daha iyi sakla bari.”
“Bu uyarının senden gelmesi biraz tuhaf hissettiriyor. …Mümkünse hırsızlığı tamamen bırakmanı isterdim.”
“İşte bunu yapamam,” dedi Felt kesin bir dille reddederek. “Sırf bilesin diye söylüyorum, bunu bu seferlik geri veriyorsam hayatımı hepinize borçlu olduğum içindir. Yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum ve bırakmaya da hiç niyetim yok.”
Felt dik başlı bir gülümseme takındı.
Felt'in yaşı düşünüldüğünde, bunu izlemek neredeyse acı vericiydi. Felt niyetini açıkça belirtirken Reinhard sessizce izledi.
Mesleği gereği Reinhard bunun göz ardı etmemesi gereken bir şey olduğunu biliyordu ama kızın başka ne gibi bir yaşam tarzı olabilirdi ki? Ona herhangi bir alternatif sunmadan adaletten bahsetmeye ne hakkı vardı?
Reinhard, bu gerçeği görmezden gelecek kadar toy olmayacak derecede başkenti tanımıştı. Emilia da bunu fark etmiş gibiydi ve gözlerini birkaç saniye yere indirdikten sonra tek kelime etmeden elini uzattı.
“Anladım. …Çok şey istiyormuşum.”
“Bunun için uğraşmak zorunda kalmadan karnımı doyurabilseydim belki bırakırdım ama öyle bir şey olacağı yok. Neyse, al bakalım.”
Felt çaldığı şeyi geri vermek için cebinden çıkardığı nesneyi Emilia'nın eline koymak üzere uzandı.
Bir an için Reinhard'ın gözlerinin önünden kırmızı bir parıltı geçti. Bu parlak ışık daha önce gördüğü bir şeydi ve Reinhard gözlerini kısarak anılarının denizinde onu aradı.
Ardından aradığı şeyi bulduğunda…
“Ha?”
“Reinhard…?”
…uzandı ve Felt’in hâlâ nişanı tutan elini kavradı.
İki kız da şaşkınlıkla Reinhard’a baktı, fakat yüzündeki ciddi ifadeyi görünce ikisi de diyecek laf bulamadı.
“A-Acıtıyorsun… Bırak…” dedi Felt başını iki yana sallayıp direnmeye çalışarak.
Ancak Reinhard tutuşunu gevşetmedi. Elindeki güç öyle bir güçtü ki, istese çeliği bile bükebilirdi. Tüm gücünü kullanmıyor olsa dahi, Felt gibi narin bir kızın kurtulabileceği bir tutuş değildi bu.
“İnanamıyorum…” diye mırıldandı Reinhard, sesi titreyerek.
Bu sözleri duyan Emilia, gözleri titreyerek karşılık verdi.
“Bekle, Reinhard. Tek bir laf etmeden gitmesine izin vermenin zor olduğunu biliyorum ama bu nişanın ne kadar değerli olduğunun farkında değildi. Üstelik ben onu suçlamıyorum. En başta çalınmasına izin vermek benim hatamdı.”
“Yanılıyorsunuz, Leydi Emilia. Sorunum bu değil,” dedi Reinhard sert bir ses tonuyla. Kafası karışan Emilia sessizliğe gömüldü.
Reinhard, Felt’e öyle dikkatle bakıyordu ki Emilia’ya az önce yaptığı kabalığı çoktan unutmuştu bile.
Felt gözleriyle aynı kızıllıkta saçlara sahip olan gence bakarken, o kırmızı gözleri endişeyle dalgalandı.
“…Adın ne?”
“F-Felt…”
“Soyadın ne? Kaç yaşındasın?”
“Y-Yetimim ben, tamam mı? Soyadım falan yok, yaşım da… galiba on beş falanım işte. Kendi doğum günümü bile bilmiyorum. Ama yeter artık. Bırak beni!”
Konuştukça kendine biraz daha gelmişe benzeyen Felt, kendisini onun tutuşundan kurtarmaya çalıştı.
Reinhard, Felt’i sıkıca tutmaya devam ederek dönüp Emilia’ya baktı.
“Leydi Emilia, artık ricanızı yerine getiremem. Bu kızı yanımda götürüyorum.”
“…Nedenini sorabilir miyim? Eğer sebep bu nişanla ilgiliyse…”
“Kuşkusuz görmezden gelmek isteyeceğim bir suç değil ama şu an gözlerimin önünde yaşananlara müdahale etmemenin getireceği çok daha büyük suçun yanında önemsiz bir mesele kalır.”
Emilia hem tereddüt hem de kafa karışıklığı içinde kaşlarını çattı.
Fakat Reinhard, Emilia’nın bu şaşkınlığını anlayışla karşıladı. Elinden bir şey gelmeyeceğini düşünüyordu. Ne de olsa Emilia buna alışkındı. Ne olup bittiğini fark etmesini beklemek acımasızlık olurdu.
“Benimle geliyorsun. Üzgünüm ama itiraz etmene izin veremem.”
“Deli misin nesin sen be?! Beni kurtardın diye kafana göre… Ha?”
Felt tam Reinhard’a bağırmaya devam edecekti ki vücudu gevşedi. Bedeninden güç çekilirken Felt, son ana kadar Reinhard’a dik dik baktı ve nihayet başı öne düşüp bilincini kaybetmeden önce, “Cehennemin dibine git… Lanet olsun…” diyebildi.
“Bu da bir şövalyeye hiç yakışmadı doğrusu… O kadar sert yaparsan kapısında kalıcı hasar bırakırsın.”
“Neyse ki hayatım boyunca bununla yaşamak zorunda kaldım, o yüzden her şeyi nasıl ayarında tutacağımı bilirim. …Leydi Emilia, sanırım yakında benden haber alacaksınız. Lütfen anlayış gösterin.”
Reinhard, Felt’in gevşemiş elinden Emilia’nın nişanını nazikçe alıp ona uzattı. Nişandaki ejderha, aslında Lugunica Ejderha Krallığı’nın devlet simgesiydi. Kırmızı mücevher, Reinhard’ın elindeyken donuk bir ışıkla parıldıyordu; fakat Emilia’nın ellerine geri döndüğünde, sanki sahibine kavuştuğu için sevinmiş gibi pırıl pırıl parladı.
Emilia nişanını Reinhard’dan sessizce alıp ona bakmaya devam ederken Reinhard eğilerek, “Subaru’ya iyi bakmanızı rica ediyorum,” dedi.
Kollarındaki hafifliği hisseden Reinhard, Felt’in sarı saçlarını alnından geriye doğru çekti. Böyle baygın haldeyken ve gardını alması gerekmiyorken, beyaz yüzü hem masum hem de pek sevimli görünüyordu. Üstü başı değiştirilip bir banyo yaptırılsa, şüphesiz parıl parıl parlardı.
Sert bir rüzgâr esti ve Reinhard’ın kâkülleri yüzünün önünde dans etti. O kâküllerin arasından gökyüzüne bakan Reinhard, başkentin üzerindeki alacakaranlıkta süzülen ayı gördü.
Mavimsi beyaz bir ışık saçan bir dolunaydı bu; güzelliği hem büyüleyici hem de tekinsizdi.
“Aya bakıp da içimin rahat ettiği son an bu olabilir…” diye mırıldandı Reinhard, sözleri yalnızca yukarıdan onlara bakan aya ulaştı.
<END>
RE:ZERO KARA HAJIMERU ISEKAI SEIKATSU
© Tappei Nagatsuki / Shinichirou Otsuka 2014
EDİTÖR:GAZOZ
PROLOG
BAŞLANGICIN ARTA KALAN SICAKLIĞI
—Bu hiç ama hiç iyi değil.
Yüzüne batan sert zemini hissedince yere kapaklandığını anladı. Hareket etmeye çalışsa da kıpırdayamıyordu, parmaklarını da çoktan hissetmez olmuştu. Hissettiği tek şey tuhaf bir sıcaklıktı ve bu sıcaklık tüm bedenini esir almıştı.
—Çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak.
Öksürdü ve boğazına tırmanan kanı—tükenmekte olan hayatının kaynağını—kustu. Ağzının kenarlarında köpürecek kadar çok kan boşaldı. Bulanıklaşan görüşüyle önündeki zeminin kızıla boyandığını görebiliyordu.
—Şaka… yapıyor olmalısın… Bunların hepsi benden mi çıktı?
Bedenindeki bütün kan akıp gitmiş gibi hissederek, vücudunu kavuran o sıcaklığın kaynağını bulmak için titreyen elini uzattı. Parmak uçları karnındaki derin yarığa değdiğinde durumu anladı.
Bu kadar sıcak hissettirmesine şaşmamalıydı. Beyni acıyı sıcaklıkla karıştırıyor olmalıydı. Gövdesini boylu boyunca kesen o pürüzsüz yarık o kadar derindi ki neredeyse onu ikiye bölmüştü. Onu bir arada tutan sadece birkaç deri parçası kalmıştı.
Başka bir deyişle, hayat satrancında dosdoğru şah mata toslamıştı. Bunu anladığı anda bilinci hızla kapanmaya başladı.
Gözlerinin önünde, taze kanının oluşturduğu kırmızı birikintide dalgalar yaratarak yere basan siyah bir çizme belirdi.
Orada biri vardı ve o biri… muhtemelen onu öldüren kişiydi.
Ama o kişinin yüzüne bakmayı aklından bile geçirmedi. Artık bir önemi yoktu.
—Tek dilediği, en azından onun güvende olmasıydı.
“—baru?”
Çan sesini andıran berrak bir ses duyduğunu sandı. O sesi duymuş olmak, o sesi duyabiliyor olmak, ona her şeyden çok bir kurtuluş gibi gelmişti, bu yüzden—
“!”
Kısa bir çığlıkla birlikte, bir başkası daha kan halısının üzerine yığıldı.
Hemen yanı başına düşmüştü. Subaru orada öylece yatarken zayıf bir hareketle ona ulaşmaya çalıştı.
Kızın beyaz eli dermansızca düştü. Subaru, kana bulanmış eliyle o eli hafifçe kavradı.
Kızın parmaklarının, onun eline karşılık verircesine hafifçe kıpırdadığını hissetti.
“Bekle beni…”
Giderek sönen bilincine tutundu, biraz daha zaman kazanmak için çaresizce direndi.
“Seni…”
—kurtarmanın bir yolunu bulacağım.
Bir sonraki anda, o—Subaru Natsuki—hayatını kaybetti.
BÖLÜM 1
BAŞLANGICIN SONU
1
—Bu sahiden büyük bir sorun olacak.
Meteliksiz ve ne yapacağına dair en ufak bir fikri olmadan, aynı düşünceyi kafasında dönüp durdu.
Aslında hiç parasının olmadığını söylemek tam olarak doğru sayılmazdı. Cebindeki cüzdan, sahip olduğu tüm nakitle doluydu; normal şartlar altında olsaydı, ufak bir alışveriş çılgınlığına yetecek kadar para vardı. Ancak mevcut durumda, halini tarif etmenin tek yolu "meteliksiz" olmaktı.
“İyi de buranın para sistemi bambaşka, değil mi ama…”
Genç adam, kenarı tırtıklı o nadir on yenlik madeni parasını havaya fırlatıp tuttu ve derin bir iç çekti.
Göze çarpan pek bir özelliği yoktu. Kısa siyah saçları vardı; ne uzun ne de kısa, ortalama bir boydaydı. Yine de antrenman yapıyormuş gibi hafif yapılı bir vücudu vardı ve üzerindeki ucuz gri eşofman ona oldukça yakışmıştı. Gözbebekleri küçük olduğundan gözlerinin akı dikkat çekiyordu fakat şu anda gözlerini yere diktiği için pek öyle kavgacı ya da iddialı bir havası yoktu.
Bir kalabalığın içinde kolayca kaybolup gidecek kadar sıradan görünüyordu… ama şu anda yoldan geçenlerin çoğu, daha önce hiç görmedikleri tuhaf bir şeye bakıyormuş gibi göz ucuyla onu süzüyordu.
Yine de bu gayet doğaldı. Sonuçta o bakanların arasında ne siyah saçlı biri vardı ne de eşofman giyen biri. Sarı saçlılar, kızıl saçlılar, kahverengi saçlılar… hatta aralarında mavi ya da yeşil saçlılar bile vardı; üstelik zırhlar, siyah cübbeler ya da bir dansçının giyebileceği türden kıyafetler kuşanmışlardı… işte öyle şeyler.
Açık açık üzerine dikilen bakış dalgalarının ortasında dikilen genç adam kollarını kavuşturdu ve gerçeği kabul etmekten başka çaresi kalmadı.
“Bu kesinlikle o şeylerden biri…” dedi parmaklarını şıklatıp meraklı kalabalığı işaret ederek. “Hani şu ‘başka bir dünyaya çağrıldım’ dedikleri türden bir numara, değil mi?” O sırada önünden devasa bir kertenkeleye benzeyen bir yaratığın çektiği öküz arabası benzeri bir taşıt geçti.
2
Subaru Natsuki; Güneş Sistemi'nin üçüncü gezegeni olan Dünya'da, Japonya denilen ülkedeki orta sınıf bir ailede dünyaya gelmiş, son derece sıradan bir çocuktu. Neredeyse on yedi yıla varan hayatını özetlemek gerekirse önceki cümle onu tanımlamaya yeterdi; şayet başka bir şey eklemek gerekirse de “Devlet lisesi son sınıf öğrencisiydi ve derslere gitmeme huyu vardı,” cümlesi kafi gelirdi.
Hayatın dönüm noktalarında, mesela “üniversiteye mi gitmeli yoksa doğrudan iş hayatına mı atılmalı” gibi bir ikilemde kaldıklarında insanlar genellikle şu ya da bu yönde bir karar vermek zorunda kalırlar. Böyle kararlar almak herkesin yüzleştiği ve hayat dediğimiz şeyin bir parçası olan durumlardır; ancak Subaru’nun durumunda (buna onun uzmanlık alanı da diyebilirsiniz), sevmediği şeylerden kaçma konusunda ortalama bir insana kıyasla biraz daha ustaydı. Böyle bir karardan kaçındıkça mazeretsiz devamsızlıkları birikmiş ve farkına bile varmadan anne babaların arkasından gözyaşı döktüğü tescilli bir okul kaçağına dönüşmüştü.
“Üstüne üstlük şimdi de bambaşka bir dünyaya çağrıldım. Galiba her şey kesinleşti. Artık resmen liseyi terk etmiş biriyim. Ama harbi, neler dönüyor burada?”
Kötü kurgulanmış bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu ama yanaklarını çimdikleyip kafasını duvara vursa da bir türlü uyanamadı.
Subaru iç geçirdi. Kendisine yönelen meraklı bakışlardan kaçıp uzaklaşmış, ana caddenin hemen dışındaki bir ara sokakta duvara yaslanmış oturuyordu.
“Gerçekten bir fantezi dünyasına çağrıldığımı varsayarsak… medeniyet seviyesi bildiğimiz Orta Çağ ortamlarına benziyor. Şimdiye kadar mekanik hiçbir şey görmedim ama yollar gayet düzgün döşenmiş… ve tabii ki nakit paramın zırnığı burada geçmiyor.”
Buradaki insanlarla anlaşıp anlaşamayacağı ve eşyaların değeri gibi konular, Subaru'nun başka bir dünyaya çağrıldığını anlar anlamaz derhal kontrol ettiği şeylerdi.
Neyse ki iletişim kurmakta hiçbir sorun yaşamamıştı ve ticaretin altın, gümüş ve bakır sikkelerle döndüğünü teyit edebilmişti. Gerçi ilk muhatabı olan meyve tezgahındaki tüccar pek öyle sıcakkanlı karşılamamıştı onu.
Subaru’nun mevcut durumunu bu kadar çabuk kabullenip anlamasına gelince; anime ve oyunlarla zehirlenmiş modern bir Japon genci olmasının bunda büyük bir payı vardı ve bunun için fazlasıyla minnettardı. Ergenlik çağındaki bir erkek çocuk için bu tür bir öteki dünya çağrısının hayalini kuracağı türden bir şey olduğunu söylemek abartı olmazdı ama bir de şu vardı ki…
“Birazcık daha sosyal yardım güvencesi falan olmadan, benim gibi rahatına düşkün bir tipin burada tutunması imkânsız, biliyor musun?” diye yakındı Subaru.
Şu anki durumu ve içler acısı başlangıç ekipmanları düşünüldüğünde elinden başka bir şey gelmiyordu.
Tüm eşyası bir cep telefonu (şarjı bitmek üzere gibiydi), bir cüzdan (çeşitli video kiralama dükkanlarının üyelik kartlarıyla dolu), marketten aldığı bir kap hazır ramen (domuz kemiği ve soya sosu aromalı), yine aynı marketten alınmış bir paket çıtır atıştırmalık (mısır çorbası aromalı), en sevdiği gri eşofmanı (yıkanmamış) ve yıpranmış spor ayakkabılarından (iki yıllık) ibaretti. Hepsi bu kadardı.
“Bir tanecik bile Excalibur düşmedi mi yani? Bittim ben. Bu kılıkla ne yapmam bekleniyor ki?”
Marketten dönerken başka bir dünyaya çağrıldığınızda beklentilerinizi fazla yüksek tutamazdınız zaten. Her şey bir göz açıp kapayıncaya kadar olmuştu.
Subaru acıkmış ve işine yarayabilecek tek şeyi, yani çıtır atıştırmalık paketini, tek yiyecek kaynağını tükettiğini fark edene kadar yarılamıştı bile. Ama artık bunun için endişelenmenin faydası yoktu.
Bunun ayrıntılı bir kamera şakası ya da yarışma programı olduğu ihtimaline bel bağlamak istese bile, devasa kertenkele arabaları ve gelip geçen insanların halleri bu ümidi daha filizlenmeden kurutmuştu.
“Kimsenin dönüp bakmaması, bunların muhtemelen sıradan şeyler olduğu anlamına geliyor… hem o dev kertenkelelerin hem de şu yarı insanların.”
Subaru homurdanarak garip kıyafetli ve rengârenk saçlı insanların geçişini izledi; ama aralarında, başka bir dünyaya çağrıldığı gerçeğini kafasına asıl dank ettirenler yarı insanlardı.
Fazla bakınmasına gerek kalmadan köpek kulaklı ve kedi kulaklı insanları görebiliyordu; hatta kertenkele adama benzeyenler bile vardı. Ama elbette Subaru gibi sıradan insanlar da mevcuttu.
“Demek yarı insanların olduğu bir dünya… muhtemelen savaşlar ve maceralar da vardır. Alışık olduğum hayvanların buralarda olup olmadığına gelince… Pek emin değilim ama şu kertenkele arabasına bakılırsa… hayvanları bizimle aynı amaçla kullanıyorlar gibi görünüyor.”
Tüm bunları kafasında birleştirdikten sonra Subaru uzun bir nefes verdi, ama bu bir iç çekiş değildi. Olaylar öteki dünyaya çağrılmayla ilgili daha önce kurduğu hayallerdeki gibi gelişseydi, modern medeniyet bilgisini kullanarak herkesin üzerinde hakimiyet kurabilmesi gerekirdi… ama hâlâ mantığa oturmayan bir sürü şey vardı.
“İşin aslı, bundan sonra ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok; ayrıca buraya nasıl ve neden çağrıldığımı da hâlâ bilmiyorum. Bir aynanın içine girdiğimi ya da bir gölete düştüğümü falan hatırlamıyorum; alışık olduğum o öteki dünya çağırma klişesine inanacak olursam, beni çağıran o güzel kız nerede peki?”
Bu çağrılma senaryosunda bir ana kadın kahramanın bulunmaması senaryodaki koca bir delikti. Eğer bu 2D bir dünyada geçiyor olsaydı, yaratıcı ekipten birileri fena halde kaytarıyor demekti. Şayet Subaru sahiden hiçbir sebep yokken çağrılıp öylece bir kenara atıldıysa, bu onu tek kullanımlık atıklarla aynı kefeye koyardı.
Subaru çevresindeki durumu tahlil etmeyi bitirdiğinde, gerçeklerden kaçtığı o varsayılan haline geri dönmekten daha iyi bir fikir bulamadı.
“Böyle devam edersem evdeki odama kapanmaktan hiçbir farkı kalmayacak galiba.”
Aklına ailesi geldi ama şu an öylece oturup memleket hasreti çekecek durumda değildi. Mevcut hali için bir şeyler yapması gerektiğini düşünerek ayağa kalktı ve ana caddeye doğru yöneldi, fakat… Tam ana caddeye adım atmak üzereydi ki önünü kesen birine neredeyse çarpıyordu.
“Ah. Kusura bakma.” Subaru kısa bir özür dileyip yanından geçmeye çalıştı, ama…
“Ağır ol bakalım!”
…omzundan sıkıca yakalandı ve ara sokağa geri çekildi. Arkasını dönerken sendeler gibi olan Subaru, başını kaldırdığında kendisini geri savuran kişinin iri yarı bir adam olduğunu gördü.
Adamın arkasında iki kafadarı daha vardı ve üçü de Subaru'nun ara sokaktan ana caddeye çıkmasını engelleyecek şekilde dikilmişti.
Hareket tarzlarına bakılırsa bu adamların bunu ilk yapışları gibi görünmüyordu ve Subaru'nun içine, bundan sonra olacaklara dair kötü bir his doğdu.
“Şey… Siz üç beyefendinin benimle ne yapmayı planladığını sorabilir miyim acaba?”
“Oho, baksanıza şuna, pek de akıllı çıktı! Neyse, dert edecek bir şey yok. Üstünde ne var ne yok sökül, kimsenin canı yanmasın.”
“Mesele bu demek, ha? Evet, tahmin etmeliydim. Ha-ha… Bu sahiden berbat oldu.”
Adamların bakışları aşağılama ve alayla doluydu. Yirmili yaşlarında görünüyorlardı; kişiliklerinin pisliği yüzlerine ve paspal hallerine yansımıştı. Yarı insana benzemiyorlardı ama kesinlikle sütten çıkmış ak kaşık da değillerdi.
Buna olağan dışı bir olay örgüsü denemezdi. Serserilerle karşılaşmak, günlük hayatın tehlikelerini göstermenin bir yoluydu. Başka bir deyişle…
“Kahretsin, zorunlu bir olayı tetikledim.”
3
Subaru sırıtan adamlara bakarken sahte bir gülümsemeyle durumu idare etmeye çalıştı ve seçeneklerini tarttı. Fena halde köşeye sıkışmıştı ama zamanın başlangıcından beri, insanların başka dünyalara çağrıldığı hikâyelerde o insanlar hep bir tür süper güce hükmedebilirdi. Eğer Subaru bu dünyaya aşina olduğu hikâyelerle aynı şartlar altında çağrıldıysa, kendisine bir çeşit güç verilmiş olması kuvvetle muhtemeldi. Bu düşünceyle Subaru, bedeninin her zamankinden biraz daha hafif olduğunu hissetti.
“Bu dünyanın yerçekiminin bizimkinin onda biri falan olduğu hissine kapılmaya başladım. Bunu yapabilirim. Yapabilirim! Hepinizi biçip geçeceğim ve bunu şanlı geleceğimin ilk bölümü yapacağım! Siz sadece bana tecrübe puanı kazandırmak için buradasınız, sizi pislikler!”
“Ne saçmalıyor lan bu?” dedi adamlardan biri.
“Bilmiyorum ama bizimle dalga geçtiğine kalıbımı basarım. Gebertelim şunu,” diye yanıtladı bir diğeri.
“Lafı ağzımdan aldın… Pişman olacaksınız!” diye karşılık verdi Subaru ve öndeki iri adama doğru sağ eliyle sert bir aparkat savurarak ileri fırladı. Subaru’nun yumruğu adamın burnuna indi ama kendi eli de adamın ön dişlerinden birine çarpıp yarıldı ve kanamaya başladı.
—Hayatımda ilk defa birine vurdum! Vay canına! Beklediğimden çok daha fazla acıtıyormuş.
Subaru dövüş tekniğine güveniyordu ama daha önce hiç gerçek bir kavgaya karışmamıştı. Yumruğu yiyen adam yere serildi. Subaru hiç duraksamadan, bir sonraki hedefi olarak hazırlıksız yakalanan diğer adamlardan birinin üzerine atıldı. Düzgün bir kavisle indirdiği tekme adamın kafasının yan tarafına patladı ve onu ara sokağın duvarına yapıştırdı.
Bu beklediğinden bile iyi gidiyordu ve bu yeni dünyada yenilmez olduğu fikrinden emin olmaya başladı.
“Galiba bu dünyada istatistiklerim bayağı sağlam! Ne heyecan ama! Şimdi sıra işi bitirmekte!”
Subaru arkasını dönüp ayakta kalan son adamı da yere sermek için öne doğru eğildi, ta ki gözleri adamın elinde tuttuğu şeye kilitlenene kadar: parıldayan bir bıçak.
Subaru o anda aniden dizlerinin üzerine çöktü, öne doğru kapandı ve tek bir muhteşem hareketle alnını yere yapıştırarak secde etti.
“Çok özür dilerim, gerçekten büyük bir terbiyesizlik ettim, beni bağışlamanızı ve o yüce gönüllülüğünüzle canımı bağışlamanızı rica ediyorum!”
Yere kapanmak—bir başkasına mutlak boyun eğişin en uç noktası ve Japon tevazusunun en dip haliydi. Deminki o gaza gelmiş his nereye gitmişti öyle? Subaru damarlarındaki kanın çekildiğini duyar gibi oldu. Çaresizce bir merhamet kırıntısına tutunarak kendini olabildiğince ufaltmaya çalıştı ve özür dilemeyi sürdürdü.
İşin içine bıçak girdikten sonra dövüşmek söz konusu bile olamazdı. Kendinizi ne kadar eğitirseniz eğitin, bıçağı yediniz mi her şey biterdi. Hayattaki her şey fanidir sonuçta.
Farkına bile varmadan, Subaru'nun hakladığını sandığı diğer ikisi yeniden ayağa kalkmıştı. Biri kanayan burnunu tutuyor, diğeri ise başını iki yana sallıyordu; ancak bunun dışında ikisi de şaşırtıcı derecede iyi durumda görünüyordu.
“Ne?! Yani tek vuruşluk nakavt yumruğum sadece bu kadar mı hasar verdi?! Süper güçlerime ne oldu peki?!”
“Ne saçmalıyorsun bilmiyorum ama kes sesini! Şimdi fena sıçtın işte!”
Görünüşe göre Subaru, başka bir dünyaya çağrılmanın yanında bir takım güçler getireceği konusunda fena halde yanılmıştı. Eskisinden zerre kadar daha güçlü değildi.
Adamlar bir tanesi Subaru'nun ensesine basarak alnını yere sürttü ve kanamasına sebep oldu. Bir diğeri yüzüne tekme savurdu ve Subaru ardı arkası kesilmeyen şiddete maruz kalırken olabildiğince top gibi büzüldü.
Ne de olsa ilk vuran Subaru’ydu. Adamlar hiç acımıyordu.
—Kahretsin, bu gerçekten çok ama çok acıtıyor. Yani, ölebilirim bile. Hayır, ciddiyim.
Kendi dünyasının aksine, bu serserilerin canını bağışlayacağının hiçbir garantisi yoktu. Bu gidişle, dövülerek öldürülmeden önce son bir çareyle karşı koymaya çalışmak daha iyi olacaktı…
“Kıpırdanmayı kes, velet!”
“Ah! Hayır, yapma… Ah! Ah! Ah!!”
Bıçaklı adam, kalkmaya çalışan Subaru'nun eline bastı, ardından bıçağı tutuşunu ayarlayarak saplamaya hazır bir şekilde ucunu koluna doğru çevirdi.
“Kıpırdayamayacağından emin olduktan sonra üstünde ne varsa alacağız. Erkeklik taslamanın cezasını böyle ödersin işte, seni piç kurusu…”
“P-para ya da değerli bir şey arıyorsanız, kusura bakmayın ama şansınıza küsün. Çünkü üzerimde tek bir kuruş bile yok…!”
“O zaman o garip kıyafetlerinle ayakkabıların da işimizi görür. Sen de burada yatıp sokak farelerine yem olursun artık!”
Demek bu dünyada da fareler var, diye düşündü Subaru. Umarım devasa canavar fareler falan değillerdir. Subaru, gerçeklikten elinden geldiğince uzaklaşarak, inmek üzere olan bıçağa sanki kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi baktı.
Subaru'nun hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmedi, zamanın yavaşladığını da hissetmedi. Sonu muhtemelen bir ipin kesilmesi gibi gelecekti, diye düşündü.
—Ama tam o sırada…
“Hey! Çekilin yoldan! Çekilin yoldan! Size diyorum! Açılın!” diye telaşlı bir ses haykırarak ara sokağa daldı.
Aniden başlarını kaldıran adamlar gibi, Subaru da bedenini hareket ettirememesine rağmen sesin geldiği yöne doğru bakmayı başardı.
Gördüğü şey, uzunca sarı saçlı, küçük bir kızın hızla koştuğuydu. Kırmızı gözlerinden güçlü bir irade okunuyordu ve dışarı fırlayan tek köpek dişi ona tam bir yaramaz havası katıyordu. Her şeyden çok arsız birine benziyordu ama Subaru gülümsese oldukça sevimli görüneceğini düşündü.
Sanki bir geri dönüş için sahnelenmiş gibi, Subaru’nun içinde sönmekte olan umut ışığı yeniden alevlendi.
İşte böyle bir gelişmeyi bekliyordu.
Eski püskü kıyafetleri ve dağınık haliyle bu kız, işlenmekte olan bu cinayete teşebbüs ve soyguna denk gelmişti! Bundan sonra kesinlikle olacak şey, taşan adalet duygusuyla bu kızın Subaru'nun hayatını tam da ölümün pençesinden çekip kurtarmasıydı…
“Oha! Bayağı sıkışmış görünüyorsun ama kusura bakma! Şu an başım fena kalabalık! İyi şanslar! Hayatını dolu dolu yaşa!”
“Bekle, ne?! Ciddi misin sen?!”
Ne yazık ki bu umut bir anda yerle bir oldu.
Kız özür diler gibi bir hareketle elini kaldırdı ve hızını hiç kesmeden sokakta koşmaya devam etti. Adamların hemen yanından geçip çıkmaz sokak olması gereken yere doğru koşturdu, arka duvara dayalı tahta bir kalasın üzerinden sıçradı, duvarın tepesine tutundu ve çevredeki binalardan birinin çatısına kendini hafifçe çekip gözden kayboldu.
Kız gözden kaybolduktan sonra ara sokağa bir sessizlik çöktü. Sanki az önce oradan bir kasırga geçmiş gibiydi. Hem Subaru hem de adamlar donakalmıştı.
Fakat bu durum, Subaru'nun vaziyetinin zerre kadar iyileştiği anlamına gelmiyordu.
"Az önce yaşananlar öfkenizi şöyle bir dindirip bütün bunlardan vazgeçme isteği uyandırmadı mı içinizde?!"
"Daha çok havamızı bozdu ve şu an daha da öfkeliyim! Rahat bir ölüm tadacağını sanma sakın!"
Adamlar kımıldayamasın diye ayaklarını Subaru'nun üzerine basmaya devam ediyordu. Adamın elindeki bıçağın parıltısına bakan Subaru için karşısındaki ölüm her zamankinden daha gerçek görünüyordu.
—Yok artık, şaka yapıyor olmalısınız. Bu kadar kolay ölemem, değil mi?
Subaru'nun yüzünde seğiren bir tebessüm belirdi; başına gelecek ölümü inkar edecek birini bulmak için çaresizce etrafına bakındı. Ancak öyle hızır gibi yetişen bir gelişme olmadı. Bıçağın ucu gittikçe yaklaşıyordu.
Subaru'yu bir kabulleniş hissi sardı ve gözlerinin dolduğunu hissetti. Onu ezen şey korku değildi; daha çok hiçbir şeyi başaramadan her şeyin böylece son bulacak olmasının getirdiği boşluk hissiydi.
Herkes ve her şey tarafından terk edilmiş gibi hissederek bu ezici çaresizliğin ortasındayken…
"Olduğunuz yerde kalın, sizi haydutlar!"
Bu ses; kalabalığın gürültüsünü, adamların kaba hakaretlerini, Subaru'nun kesik kesik nefes alışını ve diğer her şeyi bastırarak dünyanın temellerini sarstı.
4
İnsanlar "Zaman durdu," dediklerinde kesinlikle böyle anlardan bahsediyor olmalıydı.
Ara sokağın girişinde bir kız duruyordu.
Çok güzeldi. Kalçalarına kadar inen örgülü, uzun gümüş rengi saçları vardı. Zeka fışkıran menekşe rengi gözleriyle dosdoğru Subaru'ya bakıyordu. Narin hatlarında hem gençliğin izleri hem de olgun bir güzellik bir aradaydı. Ayrıca üzerinde, ona tehlikeli ve büyüleyici bir çekicilik katan asil bir hava vardı.
Kız, Subaru'dan yaklaşık bir baş kadar kısaydı, yani boyu 1.60 civarındaydı. Giydiği kıyafetlerin ana rengi beyazdı ve üzerlerinde aşırı gösterişli hiçbir şey yoktu; ama öte yandan, bu sadelik onun varlığını daha da belirginleştiriyordu.
Gözden kaçmayan tek şey, kızın giydiği beyaz pelerindi. Üzerine yırtıcı bir kuşu tasvir eden işlemeler nakşedilmişti ve bu da onun heybetli duruşuna katkıda bulunuyordu.
Fakat onun böyle parıldamasını sağlayan şey giydiği kıyafetler değildi.
"Daha fazla kötülük yapmanıza seyirci kalmayacağım. Bu kadar yeter."
Gümüş çanları andıran sesi Subaru'nun kulaklarında öyle güzel çınladı ki, bir anlığına içinde bulunduğu durumu unuttu. Gümüş saçlı kızın cazibesi karşısında adeta nutku tutulmuştu.
Diğer adamlar da en az Subaru kadar sarsılmış görünüyordu.
"N-ne… Sen kim olduğunu sanıyorsun…?"
"Hemen şimdi durursanız gitmenize izin veririm. Bir bakıma tedbirsiz davrandığım için suç bende. O yüzden doğru olanı yapın ve çaldığınız şeyi geri verin."
"Baksana, üstündekiler pahalı duruyor. Sence soylu falan mı? Bir dakika, ha…? Çaldığımız şey mi?"
"Lütfen. Benim için çok değerli. Başka bir şey olsa vazgeçerdim ama bu sefer asla olmaz. Lütfen. Size hiçbir şey yapmayacağım, o yüzden sadece geri verin."
Kız sanki canıgönülden yalvarıyor gibiydi.
Yine de grubun içinde açıklanamaz bir baskı hissi yükseldi. Anlatması güç bir şeyler oluyordu.
"B-bir dakika bekle! Neden bahsettiğini bilmiyoruz!"
"…Ne demek istiyorsunuz?"
Adamlar ayaklarının altında yatan Subaru'yu işaret etti.
"Sen bu herifi kurtarmaya gelmedin… değil mi?"
"…Şu çocuğun üzerindeki kıyafetler ne kadar tuhaf öyle. Kendi aranızda mı kavga ettiniz? Bire karşı üç kişi olmak pek adil değil ama… Bu kişiyi tanıyıp tanımadığımı soruyorsanız, hayatımda ilk defa görüyorum." Belki de adamların konuyu değiştirmeye çalıştığını düşündüğünden, ses tonunda belirgin bir asabiyet seziliyordu. Bu yüzden adamların her biri kendilerini açıklamak için aceleyle lafa atıldı.
"Bir saniye dur! Eğer derdin bu herif değilse bizim bu işle alakamız yok! Kesin deminki kızdı!"
"Bir şeyini çaldırdığını söyledin, değil mi?! Şu duvar! Şu duvarı görüyor musun? O duvardan atlayıp çatıların üzerinden kaçtı!"
"Daha ileride! Şu duvarın da gerisinde! Gidiş hızına bakılırsa şimdiye üç sokak öteye geçmiştir!"
Adamlar masum olduklarına dair dil dökmeye devam ederken kız, bu adamların doğruyu söyleyip söylemediğini sorar gibi gözlerini Subaru'ya çevirdi. Subaru düşünmeden başını salladı.
"Hmm… Yalan söylüyor gibi görünmüyorsun. Demek benden çalan kişi daha ileride? Acele etmem lazım…"
Kız, Subaru ve adamlardan yüzünü çevirip ana caddeye doğru yöneldi. Adamların rahatladığı her hallerinden belliydi. Yüzüstü bırakıldığı gerçeğiyle yüzleşen Subaru tam bir şok dalgasına kapılmak üzereydi ki…
"Yine de bu durumu görmezden gelemem."
Kız tekrar arkasını dönerken avucu dışarı bakacak şekilde elini kaldırdı ve önünde bir dizi parıldayan ışık dans etmeye başladı.
Sert bir cismin ete çarpmasını andıran boğuk bir küt sesi yankılandı, ardından geriye doğru savrulan adamların feryatları duyuldu. Sonra, hemen Subaru'nun yanına yumruk büyüklüğünde bir buz kütlesi düşerken tiz bir ses çıktı.
Mevsimi de fizik kurallarını da hiçe sayarak oluşmuş gibi duran buz kütlesi, sanki etraftaki hava tarafından yutuluyormuşçasına hızla buharlaştı.
"…Büyü."
Az önce olanları tarif edecek en uygun kelime Subaru'nun ağzından bir çırpıda dökülüverdi.
Ortada hiçbir tılsımlı söz falan yoktu ama o buz parçası kesinlikle kızın avucundan fırlamıştı.
Büyü—kendi gözleriyle ilk kez şahit olan Subaru bir şeyi fark etti.
"Hayal ettiğim kadar fantastik değilmiş… Dürüst olmak gerekirse biraz hayal kırıklığına uğradım."
Subaru etrafta daha çok ışığın ve enerjinin uçuşacağını hayal etmişti. Gerçekte olan tek şey ise kaba saba görünen bir buz kütlesinin aniden cisimleşmesi, fiziksel hasar vermek için kör bir nesne gibi kullanılması ve sonra da aniden kaybolmasıydı. Ne bir duygu ne de başka bir şey katılmıştı işin içine.
"Şimdi… canımıza tak etti."
Subaru'nun büyü hakkındaki hisleri bir yana, o buz kütlelerinden sağlam bir darbe alan diğer adamlar yeniden ayağa kalktı. Doğrusunu söylemek gerekirse sadece ikisi doğrulabilmişti. Kalan adam kötü bir yerine darbe almış olmalıydı, çünkü hala baygındı. Fakat bu durum diğer iki adamın hevesini kırmak yerine onları daha da öfkelendirmiş gibiydi. Bıçaklı adamın yanında duran diğeri sopa benzeri küt bir cisim çıkardı ve ikisi de dövüşmeye hazırlandı.
Bıçaklı adam yüzünü tutup burnundan süzülen kanı silerken, "Büyücü müsün, soylu musun umurumda değil! Yetti artık. Seni öldüreceğiz! İkiye bir dövüşü kazanabileceğini mi sanıyorsun sahiden?!" diye bağırdı.
Kız onun tehditlerine karşılık tek gözünü kapattı. "Haklısın, ikiye karşı bir olmak biraz zorlayabilir."
"…O halde ikiye iki olsa biraz daha adil olmaz mıydı?" Sanki kızın cümlesini tamamlar gibi, kavgaya yeni, daha tiz ve cinsiyeti belirsiz bir ses dahil oldu.
İrkilen Subaru etrafına bakındı. Diğer adamlar da aynısını yaptı ama ne sokakta ne de sokağın girişinde o sesin sahibi olabilecek kimse görünmüyordu.
Ardından kız, hem Subaru'ya hem de diğer adamlara sorularının cevabını göstermek istercesine sol elini uzattı.
Avucunun ve beyaz parmaklarının üzerinde duruyordu işte.
"Bana öyle beklenti dolu baktığınızda şey… biraz utanıyorum ama."
İki arka patisi üzerinde dikilmiş, patisiyle yüzünü temizleyen avuç içi büyüklüğünde minik bir kediydi bu.
Gri tüyleri ve düşük kulakları vardı. Subaru'nun bildiği kadarıyla en çok Amerikan Shorthair cinsine benziyordu. Tabii burnunun pembe olduğunu ve vücudu kadar bir kuyruğu bulunduğunu saymazsak.
Avuç içi büyüklüğündeki minik kediyi gören bıçaklı adam korkuya kapılmış gibi görünerek bağırdı: "S-sen bir ruh büyücüsü müsün?!"
"Öyleyim. Hemen giderseniz peşinizden gelmem ama çabuk karar verin. Acelem var."
Bunun üzerine adamlar aceleyle yere serilen yoldaşlarını yerden kaldırıp ara sokaktan çıkmaya koyuldu; fakat çıkarken kızın yanından geçerlerken adamlardan biri dilini şaklatıp konuştu: "Yüzünü aklıma kazıdım seni sürtük. Bir dahaki sefere paçayı bu kadar kolay kurtaramayacaksın."
"Ona bir şey yaparsan seni de bütün soyunu da lanetlerim, biliyorsun değil mi? Gerçi o durumda hiç soyun olmayacak ya."
Bu, serseri için muhtemelen elinden gelen en iyi gözdağı verme girişimiydi; ancak buna karşılık kedinin cevabı hafif bir tonda olsa da çok daha ağırdı.
Kedi pek de ciddi görünmüyordu ama adamların yüzü daha önce hiç olmadığı kadar soldu ve tek kelime etmeden ana caddeye doğru koştular.
Serseriler gittikten sonra Subaru ara sokakta kız ve kedisiyle yalnız kaldı. En azından bir teşekkür etmesi gerektiğini düşünen Subaru acısını unutup ayağa kalkmaya çalıştı, ama…
"Kımıldama," dedi kız soğuk, duygusuz bir sesle. Gözlerinden tedbiri elden bırakmadığı anlaşılıyordu. Subaru'nun diğer serserilerle birlikte olmadığını fark etmiş olsa da gardını düşürmeye hiç niyeti yoktu, bu çok açıktı.
Aslında yersiz olan Subaru'nun tepkisiydi. Kız ona öyle bakmasına rağmen o, kızın güzel ve büyüleyici menekşe rengi gözlerine kilitlenip kalmıştı. Böylesi bir güzelliğe alışık olmayan Subaru istemsizce kızardı ve bakışlarını kaçırdı.
"Gördün mü? Bir şeyler sezdiğimi biliyordum. Saklayacak bir şeyi olmasaydı gözlerini öyle kaçırmazdı," dedi kız.
"Ben pek emin değilim. Onun gibi bir çocuk için gayet doğal bir tepki gibi duruyor. Sıfır art niyet seziyorum," diye karşılık verdi kedi.
"Sessiz ol, Puck. …Nişanımı çalan kızı tanıyorsun, değil mi?" Kedisini susturan kız Subaru'ya döndü. Kendine güven dolu ifadesi çok hoştu. Ancak…
"Seni böyle hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm ama kendisini kesinlikle tanımıyorum, yani cidden hiç tanımıyorum."
"B-bir dakika… Cidden mi!?"
Yüzündeki güven silinip gidince Subaru, kızın takındığı tavrın aksine doğal halinin nasıl olduğuna bir anlığına şahit oldu. O vakur havası uçup giden kız, telaşla hala avucunda duran kediye döndü.
"N-n-ne yapacağız? Bütün bunlar sahiden zaman kaybı mıydı yani…?"
"Hala devam eden bir kayıp… Bence gerçekten acele etmelisin. Kaçarken çok hızlıydı, bu yüzden suçlunun arkasında garip bir koruma olma ihtimali yüksek."
"Of… Bütün bunlara karşı nasıl bu kadar kayıtsız kalabiliyorsun, Puck?"
"Çok fazla karışmamamı söyleyen sendin, unuttun mu? Hem, bu çocuğu ne yapacağız?" dedi kedi, Subaru'yu sanki yeni hatırlamış gibi.
Konuşmanın konusu tekrar kendisine dönünce Subaru hafifçe gülümsedi.
"Ah," dedi kız, kedinin Subaru'dan bahsettiğini nihayet anlayarak.
Buna karşılık Subaru sahte bir özgüven takınıp cevap verdi: "Beni dert etmeyin. Yardımınız sayesinde iyiyim. Acele işiniz vardı, değil mi? Gitmelisiniz…"
Subaru bu sözleri, saçını geriye atıp gülümseyerek İsterseniz size yardım bile edebilirim. Ne dersiniz hanımefendi? diye noktalamayı ummuştu ama…
"…Ha?"
Aniden başı dönen Subaru duvara tutunmaya çalıştı ama ıskaladı ve yüzüstü tekrar yere kapaklandı.
"Dur. Hemen ayağa kalkmaya çalışma—Neyse… geçti artık," dedi kedi, uyarısını bir adım geç yaparak.
Kendini toparlayacak zerre gücü kalmadan yere çakılan Subaru, bilinci uçup giderken keskin bir acı hissetti.
"…Eee, ne yapıyoruz?"
"Bizimle… hiçbir ilgisi yok. Bu onu öldürmeye yetmez. Onu bırakıp gidiyoruz."
Bilincinin yitip giden son kırıntılarında Subaru, ikilinin konuşmasını ancak hayal meyal duyabildi.
Başka bir dünyanın fantezisi dedikleri bu olsa gerek. Herkesin empati anlayışı epey sertti.
Burada, bu sokakta öylece terk mi edileceğim yani? diye düşündü olumsuz taraftan bakarak.
Eh, ölecektim ve artık ölmüyorum sanırım, bu yüzden aşırı minnettar olmalıyım, diye düşündü daha olumlu bir yaklaşımla.
Bu iki düşünce zihnindeyken Subaru'nun bilinci gittikçe uzaklaştı… uzaklaştı ve kayboldu…
"Emin misin?"
"Eminim!"
Subaru'nun bilinç ipliği tamamen kopmadan hemen önce, o gümüş saçlı kızın yüzü kızarmış halde arkasını dönüp bağırdığını görebildi.
"İmkanı yok! Onu kurtarmayacağım işte, tamam mı?! Tamam mı?!"
—Vay canına, kızgınken bile çok tatlı. Yaşasın diğer dünya fantezileri.
Bu son düşünceyle birlikte, bu sefer gerçekten ve tamamen, Subaru'nun bilinci karanlığa gömüldü.
5
Subaru'ya uyanma hissi, insanın yüzünü sudan çıkarmasına benziyormuş gibi geldi. Gözlerini açtığında güneş ışığı eğik bir açıyla vuruyor ve gözünü alıyordu; bu da parlaklıktan ötürü gözlerini kısıp ovuşturmasına neden oldu. Epey huzurlu bir şekilde uyanmıştı ve Subaru gözlerini açtığı anda tamamen ayılan türden bir insandı.
"Ooo, uyandın mı?" dedi Subaru'nun tam başucundan gelen bir ses, o hala yerde yatarken.
Subaru sesin geldiği yöne doğru döndüğünde hala yerde yattığını ama başının yastık niyetine kullanılan yumuşak bir şeyin üzerinde olduğunu fark etti.
"Kımıldamamalısın. Kafanı vurdun, o yüzden henüz güvende olup olmadığını söyleyemem."
Bu endişeli ses kulağa çok da nazik geliyordu; Subaru bilincini kaybetmeden hemen önce olanları hatırlarken düşündü. Koşullar göz önüne alındığında, bir erkeğin umut edebileceği o lütuf dolu durumlardan birinde olabilirdi.
Başını bir kızın dizine koymak… Bu ilahi ilhama karşılık veren Subaru, tadını doyasıya çıkarabilmek için pozisyonunu düzeltiyormuş gibi yaptı. Dairesel bir hareketle yanağını sürttü ve mutlak bir mutluluk hissine ulaştı; tüylerin yumuşaklığından beklediğinden çok daha fazla bir pofudukluk hissetti.
"Vay be… Güzel kızlar hayal ettiğimden çok daha kıllıymış—Bir dakika, ne?!" diye geveledi Subaru; bu kez görüşü tamamen yerine gelmiş olarak yukarı baktı ve neler olduğunu idrak etti.
Subaru'nun tam önünde, baş aşağı duran görüş alanında dev bir kedinin yüzü vardı. "En azından sen uyanana kadar rahat etmeni sağlayayım dedim. Sonra teşekkür edersin."
"Her şeyden önce, o berbat kafa sesi tonunu bırakmanı rica ediyorum. Bir kediyi ana karakterle karıştırmama imkan yok."
Subaru daha önce kesinlikle insan boyutunda bir kedinin kucağını yastık niyetine kullandığı bir durumda bulunmamıştı ve ne de olsa insanın her gün yaşayabileceği bir deneyim değildi, bu yüzden tadını çıkarmaya karar verdi.
"Vay canına, aslında bayağı rahatmış. Yani harika bir şey bu. İnsanların kedilerini neden tüyleri dökülene kadar sevmek istediğini şimdi anlıyorum."
"Madem bu kadar mutlu olacaksın, boyutu büyüttüğüme değdi sanırım… Sen de öyle düşünmüyor musun?"
Kedi utanmış gibi yüzünü kaşıdı ve onay beklercesine göz kırptı. O bakışın hedefinde, ara sokağın girişinde istifini bozmadan duran gümüş saçlı kız vardı.
Subaru bilincini kaybetmeden hemen önce sureti zihnine, gözlerine ve kalbine kazınan anılarına güvenecek olursa, bu az önceki kızın ta kendisiydi.
"Şey… bütün bunlar için üzgünüm. Görünüşe göre ben uyanana kadar burada benimle kalmışsınız ve—"
"Aklına yanlış bir şey gelmesin. Kalmamın tek sebebi sana hala soracak sorularım olması. Öyle olmasaydı seni ardımda bırakırdım. Ciddiyim. O yüzden yanlış fikirlere kapılma."
Konunun üzerinde duran kız, kelimelerine güçlü bir vurgu yaptı. Bu, böylesi güzel kızlara karşı hiç direnci olmayan Subaru'nun asla karşı koyamayacağı düzeyde bir kız gücüydü. Öyle güçlüydü ki Subaru, kızın ne söylediğine aldırmadan sadece başını sallayabildi.
"Yaralarını iyileştirmem de sen uyanana kadar Puck'ın yastık vazifesi görmesini sağlamam da… hepsi kendim içindi. O yüzden bunu bana ödeteceğim, tamam mı?"
"Bunu böyle allayıp pullamaya çalıştığını biliyorum ama soracağın bir şey varsa çekinme, sor," dedi Subaru.
Görünüşe göre kız, "başkalarına yardım etmek sadece onlar için değildir" sözünü fazlasıyla ciddiye alan insanlardandı.
Kız Subaru'ya sertçe baktı ve başını iki yana salladı.
"Sormuyorum, emrediyorum. Çalınan nişanım hakkında bir şeyler biliyorsun, değil mi?" diye sordu kız, ses tonunu alçaltarak. Ancak bu, daha önce sorduğundan farklı bir soru olmadığından Subaru şaşkınlıkla başını yana eğmek zorunda kaldı.
Subaru bayılmadan hemen önce bu konuyu zaten konuşmuşlardı.
O şeye durmadan "nişan" deyip duruyor, diye düşündü Subaru. Polislerin ve dedektiflerin kimliklerini kanıtlamak için yanlarında taşıdıkları rozet gibi bir şey mi yani? Ben öyle bir şey görmedim ki.
"Ben baygınken falan kafanı sertçe bir yere vurmadın, değil mi?" diye sordu Subaru.
"Sadece on dakika kadar baygın kaldın ve hayır, öyle bir şey olmadı. Soruya cevap ver."
"Şey… durum buysa gerçekten bilmediğimi söylemek zorundayım. Ha-ha…"
Bilmediğin bir şey hakkında elden bir şey gelmezdi. Subaru'nun cevabı öncekinden farksızdı. Fakat kız pek çökmüş görünmüyordu, aksine başını salladı.
"Pekala, bilmiyorsan bilmiyorsundur. Ama kesinlikle hiçbir şey bilmediğin gerçeği de bana sağladığın bir bilgidir ve seni iyileştirmemi haklı çıkarmaya yeter," diye yanıtladı kız; uğradığı mutlak kaybı tarif etmek için herhangi bir üçkağıtçının bile aklını karıştıracak kadar çarpık bir mantık yürütmüştü.
Subaru afallamış bir halde bakarken kız, meseleyi noktalamak istercesine ellerini birbirine vurdu.
"Neyse, acelem var, o yüzden artık gidiyorum. Yaraların tamamen iyileşmiş olmalı, o diğer adamları da bir daha yanına yaklaşamayacakları kadar korkuttum ama böyle bir ara sokağa tek başına girmek yine de tehlikeli. Ha, bunu senin için endişelendiğimden söylemiyorum; bu bir uyarı: Seni bir daha benzer bir durumda görürsem seni kurtarmamın bana bir faydası olmaz, o yüzden bunu tekrar yapmamı bekleme," dedi kız makineli tüfek hızında. Subaru'nun sessizliğini onaylama sayarak kendi kendine başını salladı ve gitmek için arkasını döndü.
Kız hareket ettikçe uzun gümüş saçları dalgalanıyor, ara sokağın loş ışığında masalsı bir şekilde parıldıyordu.
"Kusura bakma. Kendine karşı pek dürüst değildir. Onun hakkında garip şeyler düşünme, tamam mı?" dedi kedi gülerek ve orijinal boyutuna dönüp kızın omzuna sıçradı.
Kız dokunuşunu doğrularcasına sırtını okşadı ve kedi saçlarının perdesi arkasında kayboldu.
Bir kez olsun arkasına bakmadan yürümeye devam etti kız. Subaru onun gidişini izlerken kedinin söylediklerini düşündü; kendine karşı dürüst olamayışını ve niyetlerini.
Bir eşyası çalınmıştı ve onu geri almak için acelesi olmasına rağmen Subaru'yu kurtarmıştı. Sonra Subaru bayılınca onu iyileştirmiş ve uyandığında da bunu yaptığı için zararda olmadığını göstermek adına berbat bir mantık yürütmüştü. "Kendine karşı pek dürüst değil" demek az bile kalırdı. Çabaları her konuda aleyhine sonuçlanıyordu ve bunu izlemek zordu.
Kızın ayağına bağ olduğu için Subaru'yu suçlamaya her türlü hakkı vardı ama bir kez olsun şikayet etmemiş, bir özür bile beklememişti.
Çünkü ona göre Subaru'yu kurtarmasının tek nedeni kendi çıkarlarıydı.
"Böyle yaşarsan elinde hiçbir şey kalmayana kadar kaybetmeye devam edersin," dedi Subaru ayağa kalkıp toz toprak içindeki eşofmanını silkeleyerek ve koşmaya başladı.
Tabii çok sevdiği eşofmanı epey hırpalanmıştı ama içerideki acısının neredeyse tamamı geçmişti. Üstelik o kadar tekme ve yumruk yedikten sonra. Subaru bir kez daha büyünün bu dünyaya ait olmayan gücünü ve Subaru'ya bunu ödetmekten bahsedip durmasına rağmen karşılığında hiçbir şey almayan o kızın cömertliğini hatırladı.
"Hey, bekle!" diye seslendi Subaru kıza; kız tam ara sokağın çıkışına varmış, ana caddenin önünde bir sonraki adımda nereye gideceğini bilemez halde duruyordu.
Kız gümüş saçlarına dokundu ve arkasını dönerken biraz sıkıntılı göründü. "Ne var? Şimdiden söyleyeyim, seninle ilgilenmek için sadece çok az vaktim var."
"Yani birazcık vaktin var, öyle mi?! Her neyse, kaybettiğin şey gerçekten önemli, değil mi? Onu aramana yardım edeyim."
Kız şaşırarak birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. "Ama hiçbir şey bilmediğini söylemiştin…"
"O nişanı senden çalan kızın adını veya nereli olduğunu bilmediğim doğru ama en azından neye benzediğini biliyorum! Sarışın, yavru kedi gibi bir tip ve gözden kaçması imkansız olan çıkık bir köpek dişi var. Boyu senden kısa ve göğüsleri de dümdüz, yani senden iki ya da üç yaş küçük olabilir! Buna ne dersin?!"
Subaru telaşlandığında hızlı konuşmak ve ne dediğini bilememek gibi kötü bir huyu vardı.
Şu anda bu kötü huy son sürat devredeydi ve Subaru bile kendi sözlerinden uzaklaşmak istiyordu.
Ardından gelen sessizlik ıstırap vericiydi. Soğuk terler Subaru'nun sırtını, ellerini ve koltuk altlarını sırılsıklam etti; bunu kalp çarpıntısı, nefes darlığı ve baş dönmesi izledi; bayılacak gibi olmasının yanı sıra alerjik bir reaksiyonla burnu tıkandı ve migreni tuttu, öyle ki her cephede sorun baş göstermişti. Ancak…
"…Çok tuhaf birisin," dedi kız elini ağzına götürerek, sanki nadir bir hayvana bakıyormuş gibi başını yana eğip.
Parmağı hala dudaklarındayken gözlerini Subaru'ya dikip onu baştan aşağı süzdü.
"Baştan söyleyeyim, yardımın karşılığında sana verebilecek hiçbir şeyim yok. Öyle görünmeyebilirim ama üzerimde tek bir bakır para bile bulunmuyor."
"Merak etme, o konuda yalnız değilsin," diye cevap verdi Subaru.
“Beni de sayarsan üç kişiyiz… Grup olarak durumumuz içler acısı,” diye şakacı bir ses eklendi kızın gümüş saçlarının arasından; fakat Subaru bunu duymazdan gelip göğsüne vurdu.
“Teşekkür mahiyetinde bir şey istemiyorum. Asıl teşekkür etmesi gereken benim. İşte bu yüzden yardım etmek istiyorum.”
“Teşekkürünü hak edecek bir şey yapmadım ki. Seni iyileştirerek karşılığını zaten aldım.”
İnat etti mi ediyor, değil mi? Subaru kıza ve inatçı tavrına buruk bir tebessümle baktı.
“Madem öyle, ben de kendi çıkarım için yardım ederim. Sebebi de… heh, buldum. Seni ‘günde bir iyilik’ projeme alet edeceğim!” dedi Subaru.
“Günde bir iyilik mi?”
“Aynen öyle. Günde bir kere tek bir iyilik yaparsın. Bunu yaparsan, öldükten sonra cennete tek yön bilet kaparsın! Başarabilirsem, beni sadece yiyip yatmaktan ibaret harika bir hayat bekliyor—öyle duydum yani! İşte tam da bu yüzden, kendi çıkarım için sana yardım edeceğim.”
Subaru bir an durup kendine “Ne saçmalıyorsun sen be?” diye sormak istedi ama en azından meramını anlatmayı başarmıştı.
Kız, Subaru’nun sözlerini tartarak düşüncelere dalmışken kedisi patileriyle yanağına dokundu.
“İçinde bir kötülük sezmiyorum, üstelik pek de fena bir fikir sayılmaz hani. Başkentin bu kadar büyük olduğu düşünülürse, elde hiçbir ipucu olmadan dolanmaktan katbekat iyidir.”
“Ama onu da bu işe bulaştırırsam…”
“İnatçıyken tatlı oluyorsun ama inadının seni esir almasına ve hedefini unutturmasına izin vermek aptallık olur. Kendi sahibimi bir aptal olarak görmeyi hiç istemem doğrusu.”
Kedi de Subaru’dan yana tavır koymuştu fakat kız hâlâ tereddütlüydü. Bunun üzerine kedi ifadesini ciddileştirip tok bir sesle devam etti:
“Üstelik güneş batmaya başladı. Gece çökerse sana yardım edemem. Bir iki serseriyle başa çıkabileceğinden şüphem yok ama… tedbiri elden bırakmamak en iyisi.”
“Tehlike anında aranacak kişi sensin anlaşılan! Ama dur bir dakika—dediğine göre geceleri ortaya çıkamıyor musun? Sözleşmenizin şartlarından biri falan mı bu?” diye sordu Subaru bir adım yaklaşarak.
Kedi ön patisiyle bıyıklarını sıvazlayıp, “Daha ziyade şöyle: Sevimli görünebilirim ama ben bir ruhum, anlarsın ya? Sırf cisimleşmek bile tonla mana tüketiyor. Gece olduğunda bedenim olan kristale döner, güneş yeniden doğana kadar dinlenirim. Tam bir dokuz-beş mesaisi diyebilirsin yani.”
“Dokuz-beş mi? Memuriyet gibi desene… Bir ruhu çalıştırmanın şartları sandığımdan da ağırmış…!”
Subaru ruhlar hakkında böylesine rahat konuşabiliyordu ama bu yalnızca anime ve oyunlarla zehirlenmiş modern bir otaku olmanın getirdiği analiz gücü sayesindeydi. Toplumun hor gördüğü özellikler bile bazen işe yarayabiliyordu.
Subaru ile kedi sohbeti sürdürürken, kız karar vermekte zorlanmaya devam ediyordu. Fakat bu son söylenen terazinin kefesini doldurmuş olmalıydı ki; bir sürü ama, yine de ve oysa ile kıvrandıktan sonra nihayet pes etti.
“Bak şimdiden söyleyeyim, karşılığında sana gerçekten hiçbir şey veremem, tamam mı?”
6
Subaru’nun bu farklı dünyadaki ilk dostane etkileşiminin—o hoş, iç ısıtan anın—üzerinden bir saat geçmişti.
“Bu da ne demek oluyor şimdi?”
Aramaları tıkanıp kalmıştı.
Kızın buz gibi bakışlarıyla karşı karşıya kalan Subaru, bir çıkış yolu bulmaya çalışarak yanağını kaşıdı.
“Onca tecrübeme rağmen bu kadar zor olacağını hiç tahmin etmemiştim…”
“Kendine pek bir güveniyor gibiydin ama bunu kanıtlayacak hiçbir şey göremedim. Nereden bakarsan bak, işler hiç iyi gitmiyor!”
“Artık kimse ‘nereden bakarsan bak’ demiyor ki…”
Bunu dile getirmek işleri sadece daha da kötüleştirdi; kızın bakışları iyice keskinleşince Subaru olduğu yerde sindi.
Bir saate yakın bir süredir aramalarına rağmen, Subaru ve kız nedense yine bir ara sokakta bulmuşlardı kendilerini. Tabii bunun gayet geçerli bir sebebi vardı. Subaru, aramalarını zorlaştıran birkaç etken keşfetmişti.
Birincisi, Subaru şehri hiç bilmiyordu. Başka bir dünyadan henüz yeni çağrıldığı düşünüldüğünde, bu konuda mazur görülmeyi istemesi gayet doğaldı. Üstelik kız da buralara yabancı gibi görünüyordu; her ikisinin de diğerinin yolu bildiğine olan sarsılmaz inancı yüzünden en az on dakika boşa gitmişti. Aslında oldukça komik bir durumdu, en azından Subaru öyle düşünüyordu. Fakat kızın Subaru’ya attığı bakışlara bakılırsa, onun hiç de gülecek hali yoktu.
İkincisi, sağda solda yazan harfler ve semboller… Subaru için tamamen okunaksızdı. Konuşarak anlaşmakta hiç zorlanmadığı için bu konunun üzerinde pek durmamıştı; ancak ikinci bir bakış attığında etrafta, orada burada el yazısıyla yazılmış semboller olduğunu fark etti. Eğer bunlar buralarda pek revaçta olan türden “kötü büyüden koruyan tılsımlar” falan değilse, muhtemelen ortak dilin harfleriydi. Ve onları anlayamadığı için yol tabelalarını bile okuyamıyordu.
Başka bir deyişle, öteki dünyaya çağrılma temalı kurguların çoğunda görülen “nedense dilimiz de yazımız da birbirini tutuyor!” mucizesi, Subaru’nun durumunda sadece yarı yarıya gerçekleşmişti. Yine de sözlü iletişim kuramasaydı ölmüşten beter olacağı hesaba katılırsa, durumuna şanssızlık demek haksızlık olurdu.
“Yine de zorluk seviyesini bu kadar köklemek zorunda mıydınız yani…? Bu dünya hiç de merhametli değilmiş.”
Tüm seçenekleri tüketmekten ziyade, daha işin başında bir dizi can alıcı sorunla karşılaşmışlardı.
Son bir saattir zerre ilerleme kaydedemedikleri için umutsuzluğa kapılan Subaru, yol arkadaşı olan kızın ara sokağın duvarına yaslanmış, gözleri kapalı bir halde kendisini hiç umursamadan durduğunu fark etti. Dudaklarının kıpırdadığını ve bir şeyler mırıldandığını görünce şaşkınlıkla başını yana eğdi.
“Ne yapıyor acaba…”
“Onu mu diyorsun? Küçük ruhlarla iletişim kuruyor.”
Kızın gri kedisi aniden gözlerinin önünde bitiverince Subaru şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Epeydir görünmeyince gittin sanmıştım, meğer hep burada mıydın?”
“Gitmem gereken vakte biraz daha var. Konuştuğu o ufak tefek ruhların aksine, ben işimi ciddiye alırım.”
“Pek takdire şayan doğrusu. …Ama neydi bu şey… küçük ruhlar mı demiştin?”
İsmine bakılırsa, normal ruhların bir alt kademesi falan herhalde? diye düşündü Subaru.
Havada süzülen kedi, Subaru’nun bu düşüncesini onaylarcasına uzun kuyruğunu bir o yana bir bu yana salladı. “Küçük ruhlar, gerçek birer ruh haline gelmeden önceki aşamada az buçuk bilinç kazanmaya başlayan varlıklardır. Zamanla güç ve benlik bilinci kazandıkça, benim gibi birer ruha dönüşürler.”
Kedinin açıklamasını dinleyip başını sallarken Subaru, kızın etrafının parıldamaya başladığını fark etti. Gümüş saçlı kızın etrafını, ateş böceklerini andıran soluk ışıklar sarmıştı.
Çoğu insanın elinde olmadan araya girmekten çekineceği türden bir manzaraydı bu. Doğaüstü bir etkinin hüküm sürdüğü, sadece kutsanmış olanların varlığına izin verilen kutsal bir toprak parçası gibiydi adeta.
Bu manzara karşısında Subaru…
“Vay canına! Çok havalı! Bu parlayan şeylerin hepsi ruh mu şimdi?”
“Aa!”
…hiç düşünmeden araya dalıverdi, tüm o büyüleyici atmosferi yerle bir ederek kızla konuşmaya başladı.
Kız şaşkınlıkla bir çığlık attığında, irkilmenin etkisiyle gözlerinde biriken yaş damlaları ışıl ışıl parladı. Ardından kızın telaşı etrafındaki ışıklara da sıçradı ve…
“A, şunlara bak. Paniklediler.”
O irili ufaklı ışıklar bir o yana bir bu yana kaçışmaya başladı, en sonunda da dağılıp havaya karışarak gözden kayboldular.
“…Şey…”
Hem Subaru hem de kız, küçük ruhların nereye kaybolduğunu anlamaya çalışarak ağızları bir karış açık kalakaldılar. Kız hemen az önce yaptığı şeye devam etmeye çalıştı ama görünüşe göre küçük ruhlar artık onun çağrısına kulak asmıyordu.
“Yaptığına bir bak! Gittiler işte! Şimdi ne yapacağız?!”
“Şey… Kem küm… Özür dilerim! İlk defa böyle ruhlar görünce biraz heyecanlandım. Yani, tehlikeli gibi de durmuyorlardı hani.”
“Sadece ben onları kontrol altında tuttuğum için tehlikesizlerdi. Bunu deneyimsiz bir ruh büyücüsüne yapsaydın felaket olurdu. En kötü ihtimalle ruhlar kontrolden çıkar ve… GÜM.”
“‘Güm’ mü?”
Kız, Subaru’yu hareketlerini ciddiye almadığı için azarlamaya çalışıyordu ama “güm” kelimesini kullanması pek de korkutucu olmamıştı.
“Hadi ama. O minik pırıltılı şeylerin tehlikeli olmasına imkân yok. Buna gerçekten inanmamı beklemiyorsun herhalde?”
“Şöyle izah edeyim,” dedi Puck, “oldukça sevimli görünebilirim… ama seni bir avuç toza dönüştürmem sadece iki saniyemi alır.”
“Tüh be, ruhlar da amma korkunçmuş!” Kedinin gayet sakin bir tonla savurduğu ölüm tehdidi karşısında Subaru’nun sırtından aşağı bir ürperti indi ve dönüp kıza baktı. “Umarım bana öyle çok kızıp da şu kediyi üzerime salmaya falan kalkmazsın…”
“Puck’ı asla öyle bir şey için kullanmam. Sana şiddet uygulayacak olsam, işini bizzat kendim görürdüm… Of, bana bir daha cevap vermeyecekler anlaşılan.” Küçük ruhlarla ikinci bir temas kurmayı başaramayan kız, hevesi kırılmış bir halde çaresizce başını iki yana salladı.
“Ruhlar gittikten sonra sormanın pek bir faydası yok gerçi ama tam olarak ne yapmaya çalışıyordun ki?”
“Aradığım şey hakkında onlardan bilgi alabilir miyim diye bakıyordum. Ama soramadan kayboldular işte.”
“Ne, sahiden mi?!” Yaptığı hatanın vehameti karşısında Subaru’nun dili tutuldu. Bunu gören kız hemen araya girdi.
“Şey, a-ama… Zaten vakit alıyordu ve küçük ruhlar normal ruhlar gibi net bir bilince sahip değiller, o yüzden pek bir şey beklemiyordum zaten, ama… Tamam, özür dilerim, yalan söyledim.”
Kızın yalan söylemekteki çekingenliği, durumu olumlu gösterme arzusuyla çatışıyordu; bu yüzden ne kadar çabalasa da darbenin etkisini hafifletemedi. Hatta kendi içindeki bu bocalaması, Subaru’ya kendi aptallığını daha da derinden hissettirdi. Bu gidişle kıza ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramayacaktı.
Bu kötü oldu; hem kıza olan borcum hem de bu dünyadaki tek değerli bağım olduğu gerçeği düşünülürse… Bu ilişkiye sımsıkı sarılıp asla bırakmamam lazım…!
“Yüzündeki ifadeye bakılırsa aklından pek hayırlı şeyler geçmiyor ama… Bir şey mi geldi aklına? Şey…” Kendine şüpheli bir kararlılık aşılayan Subaru’nun karşısında kız tereddüt etti. Kız kaşlarını çatarken Subaru başını yana eğip bir süre ona baktı, ancak imdadına yetişen kedi oldu.
“A, şimdi aklıma geldi de, biz daha birbirimize isimlerimizi söylemedik, değil mi? Tanışsak mı acaba?”
“A, doğru ya. O zaman ilk ben başlayayım bari!”
Biraz da az önceki hatasını telafi etmek amacıyla, aşırı enerjik bir tavırla poz verip parmağıyla göğü işaret etti Subaru.
“Adım Subaru Natsuki! Cümle âlemin en cahili, en akılsızı, ilelebet ve katiyen meteliksizi! Tanıştığımıza memnun oldum!”
“Pek güven aşıladığı söylenemez ama neyse. Ben de Puck. Ben de memnun oldum.”
Subaru elini uzatınca, Puck tokalaşmak için tüm gövdesiyle elinin içine atladı. Dışarıdan bakan biri muhtemelen Subaru’nun kediyi sıkarak öldürmeye çalıştığını sanırdı.
Kız, Subaru’nun bu cüretkâr tavrı karşısında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Bir ruha bu kadar rahat yaklaşabilen birini görmek nadirdir… üstelik adın da en az senin kadar tuhaf. O siyah saçlar ve koyu renk gözlerle—nereden geldin sen sahiden?”
“Hah, tam da bu soruyu sormanı bekliyordum. Bu tür durumlarda racon gereği, doğudaki küçük bir ülkeden geldiğimi söylemem lazım!”
Bu, çok eski zamanlardan beri öteki dünya kurgularında sıkça karşılaşılan bir klişeydi. Karakter doğuda, adı “Zipang” gibi bir şey olan saklı bir ülkeden geldiğini belirtirdi. Ülkeler arasında genelde pek etkileşim olmadığından, o ülkeden buralara seyahat ettiğinizi söylerseniz bu çoğu insana mantıklı gelirdi. Sihirli denecek kadar kullanışlı bir klişeydi.
“Kıta haritasına bakarsan, Lugunika en doğudaki ülkedir, yani… buradan daha doğuda bir ülke yok.”
“Ne, ciddi misin? Doğunun en ucunda mıyız yani?! E… o zaman burası benim o hasretini çektiğim Zipang mı oluyor şimdi?!”
“Demek nerede olduğunu bilmiyorsun, paran yok, okuma yazman yok ve güvenebileceğin hiç kimsen yok. Durumunun benimkinden de beter olduğunu düşünmeye başlıyorum…”
Subaru bu yeni gelişme karşısında şaşkına dönerken, kız da endişelenmeye başlamıştı. Attığı her adımda, kişiliğinin başkalarına yardım etmek isteyen o yönü kendini belli ediyordu. Gözünde gittikçe sadece savunmasız değil, aynı zamanda tamamen çaresiz görünen Subaru için kaygılanmaktan kendini alamıyordu besbelli.
Kız bir kez daha Subaru’yu baştan aşağı dikkatle süzdü.
“Şöyle bir daha bakınca, aslında fiziğin gayet yerinde görünüyor. Şey… Ee… Subaru.”
“Ha? Ha, evet. Subaru. Adım bu.” Adının böyle çekinerek söylenmesi nedense Subaru’ya yepyeni, taze bir his gibi gelmişti ve ister istemez afallayarak cevap verdi. Bocalamasını gizlemek için boğazını temizledikten sonra pazılarını gösterdi. “Her gün ağırlık çalışırım. Neredeyse bütün gün odama kapandığım için, formumu korumak adına en azından bu kadarını yapmam şart.”
“‘Odana kapanmak’ ile ne kastettiğini pek anlamadım ama soylu bir aileden geliyorsun, değil mi? Sana bir çeşit dövüş sanatı öğretilmedi mi?”
“Aslında son derece sıradan, orta hâlli bir aileden geliyorum ama… yüksek zümreden olduğumu nereden çıkardın ki? Asilzadelerin o rafine havasını falan mı yayıyorum etrafa?”
“Şey, en azından biraz tuhaf bir havan olduğu kesin.”
Subaru bu iltifatı kabul ediyormuş gibi şakacı bir tavırla ellerini kaldırdı.
Fakat o anda kız aniden o elleri tutuverdi. Bu ani temasla afallayan Subaru, boğazından bir ciyaklamanın yükselmesine güçlükle engel oldu.
“Parmakların da öyle gerçi ama cildin ve saçların da bunu gösteriyor. Bunlar bir halk adamının elleri değil, kasların da ağır işlerde çalışmış gibi durmuyor.”
Kız ellerini incelemeye devam ederken Subaru kızardı ama ne demek istediğini anlamıştı. Kızın onun yabancı bir diyardaki alelade bir yabancıdan ibaret olmadığını görebilme yetisi de onu etkilemişti. Subaru hayranlıkla dururken kız devam etti:
“Siyah saçlar ve koyu renk gözler. Bunların güneyden gelen mültecilerin ortak özelliği olduğunu duymuştum ama burada, Lugunika’da bu özelliklerle bulunman, lüks bir hayat yaşayabildiğin anlamına gelir. Üstelik bu tuhaf kıyafetlerinin işçiliği de muazzam… E, doğru tahmin etmiş miyim?”
Subaru sessizleşince, kız gururlu bir tebessüm takındı. Güzel gülümsemesine pek yakışan o büyüleyici havaya ister istemez kapıldığını hisseden Subaru, az önce duyduklarını kafasında tarttı ve yüzünü ekşitti.
“Yanılıp yanılmadığını soruyorsan… fena halde yanılıyorsun ama bunu kalbini kırmadan söylemenin bir yolu var mı acaba?”
“Yanılıyorsam yanıldığımı söyle gitsin. Söylemezsen benim için daha da utanç verici olacak.” Kızın az önceki özgüveni utanca dönüşürken yanakları kızardı. Sessizliğe gömülmesini izleyen Subaru, nereden geldiğini nasıl açıklayacağını düşünmeye başladı.
Pekâlâ, “Ben başka bir dünyadan çağrılmış bir eziğim!” diyebilirdi ama öteki dünya temalı fantezi kurgularının yarattığı emsaller göz önüne alınırsa, bu durum kafadan çatlak damgası yemesine zemin hazırlardı. Şimdiye kadar söylediklerinin sonuçlarına bakınca, doğruyu söylemenin ciddi bir risk taşıdığını hissediyordu.
“O kadar derin düşünmene gerek yok, biliyorsun değil mi? Bahsedemeyeceğin bir şeyse, daha fazla üstelemem.”
Subaru’nun ne diyeceğini bilemeyip kıvrandığını gören kız kendi çıkarımını yaptı ve onu sıkıştırmadı. Kızın bir bakıma yine imdadına yetişmiş olması karşısında Subaru yüzünü buruşturdu, kendini büsbütün işe yaramaz hissetti.
“Ama… sahiden de durum hiç parlak görünmüyor,” diye mırıldandı kız; bu kez sesi daha cılızdı, yüzüne gölgeler düşmüştü.
“…” Kızın hissettiği çaresizliği artık gizleyemediğini gören Subaru’nun içinde cılız bir alev parıldadı. “Ben aptal mıyım neyim? Gerçi öyleyim, aptalın tekiyim. Ne yapıyorum ki ben bunca zamandır…”
Tam karşısında hayatını kurtaran kız duruyordu. Ona borcunu ödeyebilmek için yardım teklif etmemiş miydi? Durum buysa, kıza zerre kadar faydasının dokunmamasını neyle açıklayacaktı peki?
“Subaru?”
Subaru’nun aniden susup dertli görünmesi üzerine kız başını eğerek şaşkınlıkla ona baktı. Bu hareketle gümüş saçlarının omzundan aşağı dökülüşünü izleyen Subaru, kafasını olanca gücüyle çalıştırmaya başladı.
O serseriler onu tekmelerken hırsızın o sokaktan nasıl koşup geçtiğini hatırlamaya çalıştı. O ânı zihninde canlandırarak kullanabileceği bir şey, en ufak bir kırıntı bulması gerekiyordu…
“Sana sormak istediğim birkaç şey var, olur mu?”
“Şey… olur, tabii. Sorabilirsin.”
“Sağ ol. Birkaç kez bahsettiğini duydum sanırım; burası her ne ülkesindeysek onun başkenti… değil mi? Yani kralın kalesinin bulunduğu şehir ve bayağı büyük bir yer, doğru mu?” diye sordu Subaru, daha önce kızla yaptığı konuşmanın parçalarını hatırlayarak.
Subaru sorusunun kulağa garip geldiğinin farkındaydı ama kız sözünü kesmedi, sadece başını sallayarak onayladı.
“Demek ki bu koca şehirde, hırsızlık yaparak geçindiği anlaşılan bir kız var. Üstündekilere bakılırsa durumu pek parlak sayılmazdı… Şimdi, çok bariz gelebilir ama böyle insanların yaşadığı bir yer olmalı.”
“…”
“Buralarda suçun kol gezdiği bir bölge ya da gecekondu mahallesi gibi bir yer var mı…? Çalınan malları bağlantıların olmadan paraya çevirmek zordur, bu yüzden öyle bir yere dönme ihtimali çok yüksek bence.”
Hırsızın görüntüsü zihnine kazınmış olan Subaru, kızı tepeden tırnağa analiz etti ve hipotezini oluşturmak için fantastik kurgular hakkındaki tüm bilgisini kullandı.
“Bu yüzden amaçsızca dolanmaktansa orayı hedeflersek şansımızın daha yüksek olacağını düşünüyorum ama… Ne oldu?”
“Şaşırdım sadece. Kafan sahiden de iyi çalışıyormuş.”
“Şey, mantıklı bir çıkarımdan ziyade, Orta Çağ fantezilerinde sıkça rastlanan bir temadır aslında ama… hakkımda iyi düşünmen için bu kadarı yetiyorsa önümde daha uzun bir yol var demektir…”
Subaru böyle karşılık verse de kızın övgüsü pek bir hoşuna gitmişe benziyordu.
Subaru ne kadar utandığını belli etmemek için başının yanını kaşırken, kız art arda başını salladı. “Senin planına göre hareket edeceğiz. Ana caddeye dönelim ve tarif ettiğin gibi bir yer bilip bilmediklerini insanlara soralım.”
“Zaten fazlasıyla geç kaldık. Acele edip yola koyulalım.”
Subaru ile kız birbirlerine bakıp baş salladıktan sonra ara sokaktan çıkıp ana caddeye doğru yöneldiler. Ancak tam soru sorabilecekleri kalabalık bir nokta aramaya başlayacakları sırada Subaru’nun aklına bir şey geldi.
“Aklıma geldi de… Kedinin adını öğrendim ama sen bana adını hiç söylemedin sanki, ha-ha.”
Subaru bunu şimdi açmanın pek sırası olmadığını düşünse de kızın gözleri şaşkınlıkla biraz irileşti. Sonra gözlerini kapattı ve birkaç saniyelik sessizliğin ardından konuştu…
“…Satella.”
“Efendim?”
Kızın sessizliği yüzünden bir pot kırdığını düşünmeye başlayan Subaru, bu fısıltılı cevaba biraz geç tepki verdi.
Bunun üzerine kız yüzünü Subaru’dan çevirip devam etti:
“Bir soyadım yok, o yüzden bana sadece Satella diyebilirsin.”
Sesinde zerre duygu yoktu. Takındığı tavır yüzünden, sanki adını vermiş olsa da ona bu isimle hitap edilmesini istemiyor gibiydi. Kendini “Satella” olarak tanıtan bu kız, hareketleriyle Subaru ile arasına daha önce hiç olmadığı kadar mesafe koyuyordu.
Ona adıyla hitap etmektense bir soyadıyla seslenmeyi zaten daha rahat bulacağını düşünen Subaru, bu ismi kesinlikle kullanamayacağını hissetti. Şimdilik, bir çıkış yolu arayan Subaru kızın adını anmaktan tamamen kaçınmaya ve sadece zamirler kullanmaya karar verdi.
Kenardan Subaru ile kızın konuşmasını izleyen Puck, kızın gümüş saçlarının arasına geri süzülmeden önce tek bir laf etti.
“…Bu kadarı da fazla zevksizce ama,” diye mırıldandı; gerçi sesi Subaru bir yana, kızın kulağına bile ulaşmamıştı.
7
Kalabalığın uğultusunu rehber edinen Subaru ve Satella, bulundukları ara sokaktan geri yürüyüp yaklaşık on dakika sonra ana caddeye vardılar.
Bakışlarını bir o yana bir bu yana çeviren Subaru ilk önce kime soru sormaları gerektiğini araştırırken, yanında duran Satella kolunu çekiştirdi.
“Baksana Subaru…”
Subaru dönüp Satella’ya baktığında, kızın caddenin karşı tarafındaki bir şeye gözlerini diktiğini gördü. Subaru da aynı yöne baktı ve Satella’nın neye baktığını anladı.
İçimden bir ses hiç iyi şeyler olmayacağını söylüyor, diye düşündü.
Satella yüzünde ciddi bir ifadeyle devam ederek Subaru’nun korkularını perçinledi.
“…Sence o çocuk kaybolmuş olabilir mi?”
Bu planda ters gidebilecek onca şey arasından, sonuncusu da nihayet baş göstermişti.
“…Şey, yani…”
Subaru’nun gün boyunca keşfettiği birkaç şeyden biri de yanında duran bu gümüş saçlı kızın iflah olmaz derecede iyi kalpli biri olduğuydu. Fakat ister bir lanet yüzünden olsun ister başka bir nedenden, bunu kendisi asla kabul etmiyordu.
Subaru derin bir iç çekti. “Bir sakinleşelim önce.”
“Biz burada oyalanırken kalkıp bir yere giderse ne yapacağız peki?! Hemen gidip onunla konuşmalıyız…”
“Bak, bu iyiliğin harika bir erdem ve bizzat ben de bu iyilik sayesinde kurtulduğum için bunu söylemeyi hiç istemezdim ama şu an ne durumda olduğunun farkında mısın acaba?”
Satella’nın baktığı yerde, caddenin karşısındaki binaların yakınında küçük bir kız çocuğu duruyordu. Omuz hizasındaki kahverengi saçlarıyla çok tatlı görünen, taş çatlasa on yaşlarında bir kızdı. Gülümseyecek olsa etrafındakiler de muhtemelen ona gülümsemeden edemezdi; ne var ki şu anda gözleri endişeyle doluydu ve ha ağladı ha ağlayacaktı.
Satella’nın tahmininin doğru olma ihtimali muhtemelen yüzde seksen ya da doksandı. Subaru da bundan emindi ama…
“Benim çuvallamalarımın da payı var gerçi ama senden eşyanı çalan hırsız bizden gittikçe uzaklaşıyor. Burada biraz daha vakit kaybedersek, onu yakalayana kadar eşyayı çoktan satmış olabilir ve o zaman onu geri almamızın hiçbir yolu kalmaz.”
“Muhtemelen haklısın… ama…”
“O zaman…”
Kızı öylece bırakıp gitmek kesinlikle vicdan azabı verirdi ama etraftaki bunca insan varken başka birinin ona yardım etme ihtimali yüksekti. Diğer yandan Subaru ve Satella’nın zamanı kısıtlıydı ve aramalarına devam edebilmek için bilgi toplamaları gerekiyordu.
Nasıl düşünürse düşünsün, şu anki planları o küçük kıza yardım etmekten önce gelmeliydi ama…
“Görmüyor musun Subaru? Baksana, ağlıyor.”
“…”
“Bana katlanmak istemiyorsan hiç sorun değil. Her şey için teşekkürler Subaru. O küçük kıza yardım ettikten sonra… gerisini tek başıma hallederim.” Subaru söyleyecek söz bulamazken, Satella kararını çoktan vermiş gibi görünüyordu. Konuşma tarzı Subaru’nun onu anlamadığını ya da ondan bıktığını değil, aksine kendi mantıksızlığına ayak uydurmak zorunda bıraktığı için suçluluk duyduğunu hissettiriyordu.
Satella, gümüş saçları arkasında dalgalanarak sokağın karşısına, küçük kızın durduğu yere doğru koştu. Yaşlı gözlerle yere bakan kız, yanına aniden birinin geldiğini fark etti. Başını kaldırdığında gözlerinde bir umut ışığı parıldadı; muhtemelen aradığı kişinin onu bulduğunu sanmıştı.
“Aradığın kişi olmadığım için özür dilerim,” dedi Satella, gözleri şaşkınlıkla büyüyen kızla konuşmak için diz çökerken.
Fakat o gözlerdeki duygu rahatlama değil, korkuydu. Bir yabancının onunla konuşmasının yüreğini korkuyla sindirdiğini uzaktan bile anlamak mümkündü.
“Rahatsız ettiysem kusura bakma ama annenle baban nerede? Yanında değiller mi?”
Satella kızın korktuğunu fark etmiş gibiydi; sesi Subaru’nun şimdiye kadar duyduğu en şefkatli tondaydı. Ne var ki bu şefkat, anne babasını gözden kaybedip ne yapacağını bilemez halde titreyen kıza ulaşmaya yetmedi.
“Şey… Im… Lütfen ağlama. Sana zarar verecek bir şey yapmam, tamam mı?”
Satella, kızın kalbi ona tamamen kapanmadan önce aralık tutmaya çalıştı ama pek işe yaramadı; küçük kız sadece başını iki yana salladı. Gözlerinde biriken yaşlar taşmak üzereydi ki…
“Şimdi gözlerinizi bu muhteşem, tırtıklı on yenlik madeni paraya dikin!”
“Ha?” dedi Satella, araya giren ani sesle irkilerek. Başını kaldırdığında gri eşofmanıyla Subaru’yu gördü.
Subaru önce Satella’nın bu tepkisine hafifçe gülümsedi, ardından tebessümünü küçük kıza yöneltti. Bu ani davetsiz misafir kızı da şaşırtmıştı. Subaru ardından sağ elini kızın önüne uzattı.
“Sağ elimdeki bu parayı görebiliyor musun? Kesin görüyorsundur! Pekâlâ, şimdi onu sımsıkı sıkacağım. Aynen şöyle… Sıkı sıkı sıkı…”
“Dur bir dakika Subaru… Ne yapıyorsun sen…?”
“Ve bir de bakın ne göreceksiniz!”
Subaru, Satella’nın sözünü kesmesini görmezden gelerek, tırtıklı on yeni tuttuğu yumruğunu ikisinin de görebileceği şekilde sonuna kadar açtı. Bunu yaptığında, elinde olması gereken para yok olmuştu.
“Vay canına! Sıktığım para kaybolmuş! Nereye kaçmış olabilir ki acaba…?”
Küçük kız birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve Subaru’nun sağ eline pürdikkat baktı; ancak elinin tersine de ayasına da baksa nafile, parayı bulamadı. Kızın bu tepkisinden cesaret alan Subaru başını salladı, ardından sol elini uzatıp parmaklarını nazikçe kızın saçlarının arasından geçirdi.
“Şuna da bakın! Demek para buraya saklanmış.”
Küçük kız parayı Subaru’nun sol parmakları arasında görünce donakaldı.
Numarayı çözemeyen Satella’nın da kafası en az onun kadar karışmıştı.
Subaru ikisinin önünde gösterişli bir reverans yaptı ve ardından tırtıklı on yeni küçük kızın avucuna bıraktı.
“Bunu sana hediye ediyorum, sende kalabilir. Özel bir paradır, ona iyi bak, tamam mı?”
Subaru, küçük kızın parayı göğsüne bastırıp hevesle başını sallayışını gülümseyerek izledi.
O sırada Satella parmağıyla Subaru’nun böğrüne dürttü. “Baksana Subaru…”
“Bana öyle bakma. Tamam, az önce söylediklerim biraz ağırdı, kabul ediyorum ama…”
“Nasıl yaptın onu?”
“Ha, onu mu diyorsun? Neden yaptığımı değil de numaranın sırrını mı merak ettin yani?”
Subaru, fazlasıyla meraklı görünen Satella’ya numarayı daha sonra açıklayacağına söz verdi; ardından on yenlik paraya büyük bir merakla bakan küçük kıza döndü. Görünen o ki Subaru’nun müthiş sihri kızın endişesini yatıştırmaya yaramıştı. Subaru diz çöküp birkaç soru sorduğunda, kız hızlı ve net bir şekilde cevap verdi.
“Anladım. Demek annenden ayrı düştün ha. Merak etme, hiç merak etme. İşini ağabeyinle ablana bırak. Hemen buluruz onu!”
Subaru kızın başını bir kez daha okşadıktan sonra elini uzattı; kız da ufak bir tereddütten sonra elini tuttu. Olanları izleyen Satella’nın gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Buna amma alışkın görünüyorsun… Subaru, yoksa senin mesleğin çocuk terbiyeciliği mi?”
“Lafı böyle cımbızlayınca kulağa çok ama çok fena geliyor! Ayrıca hayır. İşsizim ben.”
Teknik olarak Subaru, öğrenci olmak gibi inanılmaz kullanışlı bir sıfata sahipti. Ancak son zamanlarda okula gitmediği ve özellikle de şimdi başka bir dünyaya çağrıldığı düşünülürse, kendine bu unvanı yakıştırmaya pek hakkı olduğunu hissetmiyordu.
Ama her neyse…
“Eee, ablası, bu yalnız küçük kızın diğer elini de sen tutmaya ne dersin? Yeni bir dosta daha ihtiyacı var gibi,” dedi Subaru göz kırparak. Küçük kız da Subaru’nun tutmadığı diğer elini Satella’ya doğru uzatmıştı.
Satella bir an şaşırıp nefesini tuttu, ardından rahat bir nefes verip küçük kızın elini kavradı. “Pekâlâ. Sakın korkma. Gerisini ablana bırak. Annini kesinlikle bulacağız, tamam mı?” dedi Satella, sessizce başını sallayan küçük kıza gülümseyerek.
Subaru ve Satella kızı aralarına alıp yol gösterdiler ve üçü birlikte insan selinin arasından ana cadde boyunca ilerlemeye devam etti.
“Şu halimize baksana, sence de bizi görüp çocuklu genç bir çift sananlar çıkmaz mı? Ne utanç verici ama!”
“…Ha? Hüsnüzanla baksam bile kimsenin o kızla senin abi kardeşten başka bir şey olduğunuzu düşüneceğini sanmıyorum…”
“Bunun buz gibi bir espri mi olduğunu, yoksa gerçekten öyle mi anladığını kestiremiyorum!”
Satella ile Subaru konuşmaya devam ederken, aralarındaki küçük kızın yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı.
8
Neyse ki, belki de grup olarak fazlasıyla dikkat çektiklerinden, küçük kızın annesini bulmaları uzun sürmedi. Bu durumda sadece Subaru değil; gümüş saçları ve olağanüstü güzelliğiyle Satella da göze çarpıyordu.
“Çok ama çok teşekkür ederim!”
Kızın annesi evladına kavuşunca Subaru ve Satella’ya defalarca teşekkür etti; onlar ise gülümseyip sanki lafı bile edilmezmiş gibi davrandılar.
Küçük kız annesiyle birlikte uzaklaşırken dönüp dönüp el salladı, Subaru ile Satella da ona karşılık verdi. Subaru, hemen yanında durup kıza el sallayan Satella’ya baktığında yüzünde aydınlık ve neşeli bir ifade gördü.
“Şimdi, bu işle epey vakit kaybettik gibi geliyor bana ama acaba ablamızın bu konuda söyleyecek nesi var? Eminim bunu da amaca giden yolda bir araç olarak göstermenin bir yolunu bulur!” dedi Subaru yapmacık bir edayla parmak şıklatarak ve Satella’nın aşırı yufka yürekliliğiyle dalga geçerek.
Elbette onu gerçekten eleştirmiyordu; daha ziyade takılıyordu. Ne de olsa Satella, Subaru ile karşılaşmasının neden faydalı olduğuna dair o kadar dolambaçlı bir bahane uydurmuştu ki, şimdi ne diyeceğini merak ediyordu.
“…Çok basit.” Subaru’nun takılmasına karşılık Satella gülümsedi. “Artık aramaya devam ederken moralimiz yüksek olacak.”
“…”
“Nişanımı geri alsaydık bile, o kıza yardım etmediğim için kesin pişman olurdum. Sence de hem kıza yardım edip hem de nişanımı geri almak daha iyi değil mi?”
Satella bunu sırf kendi umudunu yüksek tutmak için söylüyor gibi görünmüyordu. Öyle içi ferahlamış bir hali vardı ki muhtemelen buna gerçekten inanıyordu.
Böylesi bir cevap karşısında Subaru gerçekten ne diyeceğini bilemedi. Bu kız hakkındaki fikrini yeniden gözden geçirmesi gerekecekti.
O sadece fazla iyi niyetli olduğu için sonunda hep elindekileri kaybeden tiplerden değildi; aynı zamanda her şeye birden sahip olmak isteyen biriydi.
“Anladım. Haklısın. Senin bu çabuk kararın sayesinde, ‘Tabii, o endişeli ve ağlayan küçük kızı tek başına, kaybolmuş halde yüzüstü bıraktık ama nişanı sağ salim geri aldık ya, yaşasın!’ demek zorunda kalmayacağız.”
“Yahu olayı amma da karamsar bir şekilde dile getirdin,” dedi Satella kaşlarını çatarak; ardından bir şey hatırlamış gibi ona dik dik baktı. “Ama onu geç de… Sen bana neden yardım ettin? Kıza yardım etmeme karşıydın sanıyordum Subaru.”
“Sihirbazlık yeteneklerimi sergilemek istedim sadece! …Ki bu tabii ki koca bir yalan. Daha önce söylememiş miydim? Günlük sevabımı işleyip cennete gidebilmek için nişanını bulmana yardım edeceğim.”
“Ama kıza yardım ettiğine göre, bugünkü sevap kotanı doldurmuş sayılmaz mısın?”
“Çok sağlam bir argüman! Ama yani, günde bir taneyle sınırlı değilim ya. Daha fazlasını da yapabilirim. O yüzden hazır el atmışken yarınınkini de bugünden aradan çıkarıyorum! Hatta bütün haftayı peşin peşin halletmeyi planlıyorum!”
Subaru, bu “günde bir iyilik yap” mantığının asıl amacından saptığını hissediyordu ama yine de kendini savunmaya çalıştı. Satella ise şaşkınlık içinde öylece kalakaldı.
“Subaru… Bu gidişle, bu karakterle bir gün elinde avucunda ne varsa kaybedeceksin.”
“Bunu dünyada en son söyleyecek kişi sensin!” diye bağırdı Subaru lafı ona iade ederek; fakat Satella sadece kafası karışmış bir halde başını yana eğdi.
Belli ki cidden anlamamıştı. “Sen gerçekten iyi bir çocuksun, değil mi?”
“Bana senden küçükmüşüm gibi davranman biraz canımı sıkıyor açıkçası. Birçok insanın Doğu Asyalıları yaşından küçük sandığını biliyorum ama aramızda öyle pek bir yaş farkı olamaz, değil mi?”
Subaru kabataslak bir tahminle Satella’nın on yedi ya da on sekiz yaşlarında göründüğünü düşünüyordu. Kendi yaş grubundakilere kıyasla erken doğmuş olduğunu hesaba katarsak Subaru on yedi yaşındaydı ve kızın kendisinden daha küçük olabileceğini bile aklından geçiriyordu.
Fakat buna karşılık Satella menekşe rengi gözlerini hafifçe kısarak, “Kaç yaşında olduğumu düşünüyorsan düşün, pek yaklaştığını sanmıyorum… Ne de olsa ben bir yarı elfim,” dedi.
“…”
Subaru’nun dili tutuldu. Onun bu tepkisini gören Satella’nın gözlerinden karmaşık birçok duygu gelip geçti. Sonunda yüzüne oturan duygu, kabulleniş ve çaresizliğin tarif edilemez bir karışımıydı.
“Anladım. Bu kadar tatlı olmana şaşmamalı. Sonuçta fantezi dünyalarında elflerin daima güzel olması adettendir.”
"…Ha?"
Subaru, Satella’nın yarı elf oluşuyla ilgili kendi çıkarımını yaptıktan sonra nihayet başını salladı. Satella ise birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Beklentileri fena halde boşa çıkmıştı.
“Hı? Ne oldu?”
“Bir şey olduğu yok, sadece… Yani… Ben bir yarı elfim ve…”
“Evet… İlk seferinde duydum.”
Satella’nın neye takıldığını anlayamayan Subaru’nun aklına verecek başka cevap gelmemişti ama Satella’nın tepkisi oldukça dramatik oldu.
“…Ah.”
Satella boğazından garip bir ses çıkardı; ardından aniden Subaru’dan dönüp en yakın duvara yöneldi, yanına çöktü ve gümüş saçlı başını ellerinin arasına aldı.
Böylesine akıl sır ermez bir tepki karşısında Subaru ne diyeceğini bilemedi.
“Al sana!”
“Ah! Neydi şimdi bu be?!”
Her zamanki gibi kafasına göre girip çıktığı anlaşılan gri kedi, havalı bir dövüş hamlesini canlandırırmışçasına patisiyle Subaru’nun suratına bir yumruk indirmişti.
Puck mırıldandı ve Subaru’ya vurduğu patisiyle bıyıklarını sıvazladı. “Ne bileyim, içimde bastıramadığım yoğun bir hırs hissettim, dışarı vurmasam olmazdı.”
“Tek sebep buysa, bana büyük bir haksızlık yapıldığı hissinden kurtulmam zor olacak; ama yumruğun yumuşacık ve pofuduktu, o yüzden seni affediyorum.”
“Aslında sana pek kızgın sayılmam. İlle bir şey söylemem gerekirse, tam tersi olduğunu söylerdim.”
“Tam tersi mi?” dedi Subaru şaşkınlıkla.
“Evet, tam tersi,” dedi Puck başını sallayarak.
Fakat Subaru, Puck’ın bununla ne demek istediğini soramadan Satella geri döndü.
Gümüş saçlarının uçlarını parmaklarına dolayan Satella, Subaru’ya dik dik baktı.
“Subaru, sen tam bir… ahmaksın.”
“Artık kimse ‘ahmak’ lafını kullanmıyor bile, ayrıca hakaretini hak edecek ne yaptım ben?”
“Hıh. Anlamıyorsan o senin sorunun. Daha da önemlisi, aramamıza devam etmeliyiz.”
Satella’nın bu mantıksız tavrının arkası gelmeden konu kapanınca Subaru’nun canı sıkıldı; fakat Satella daha cana yakın ve samimi davranmaya başlayınca bu sıkıntı uçup gitti. Subaru tavrındaki bu ani değişimin sebebini hâlâ anlayamamıştı ama düşünmesi gereken daha önemli şeyler vardı.
“Neyse, şu kayıp küçük kız meselesi acı bir gerçeği yüzümüze vurdu—bir şeyler aramak için bu şehir biraz fazla büyük değil mi sence de?”
“Lugunica’nın başkenti sonuçta. Ülkenin en büyük şehri. Yanlış hatırlamıyorsam burada yaklaşık… üç yüz bin kişi yaşıyor ve bir o kadarı da gelip geçiyor.” Satella, Subaru’nun sorusunu detaylıca ve sesinde hafif bir gururla yanıtladı.
“Anladım, anladım. Üç yüz bin kişi ha. Bayağı çokmuş… Ezberden aktardığın bilgiler için sağ ol.”
“Iıh…” diye mırıldandı Satella. Görünüşe göre Subaru tam üstüne basmıştı.
Subaru bu yeni bilgiyi Lugunica’nın başkentini zihninde canlandırmak için kullanmaya çalıştı. 300.000 kişilik bir nüfusa sahipse, orta çağ fantezi dünyasındaki bir şehir için epey büyüktü. Elbette bu sayı sadece şehirde yaşayanları yansıtıyordu; yani gezgin tüccarlar ve maceracılar da eklendiğinde, herhangi bir andaki insan sayısı muhtemelen bundan çok daha fazlaydı.
Subaru yolun kenarından gelip geçen onca insanı izlerken, tek bir toplulukta bu denli bir çeşitliliğin toplanmış olmasına bir kez daha hayret etti. Yarı insanlar, yarı canavarlar ve sıradan insanlar birbirine karışmıştı; burası adeta farklı ırkların erime kazanı gibiydi.
Ara sokaklarda neredeyse bir saat boyunca kaybolmuş olmaları da öyle sadece gülünüp geçilecek bir durum değildi hani.
Bölge o kadar büyük ve yollar o kadar karmaşıktı ki gerçekten de yollarını kaybetmişlerdi.
“Başka bir deyişle, artık hata yapma lüksümüz yok. Hırsıza şimdiden büyük bir avantaj sağladık, bir kez daha takılıp kalırsak iş işten geçmiş olacak. O yüzden bir sonraki adımımızı dikkatli seçelim.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Öyle bir plan olmadan sağa sola koşturursak hiçbir sonuç elde edemeyiz. Mesela nişanının çalındığı yere geri dönersek insanlardan daha fazla bilgi koparabiliriz. Olan biteni gören var mıydı?”
“Aslında… galiba vardı.” Satella bir şey hatırlamış gibi elini ağzına götürdü ve durumu Subaru’ya anlattı.
Satella’nın dediğine göre nişanı güpe gündüz, kalabalığın tam ortasında çalınmıştı. Durum buysa, hırsızlık cüretkâr bir hareketti; fakat Subaru önündeki caddedeki kargaşaya bakınca, hırsız açısından bunun illaki kötü bir karar olmadığını düşündü. İnsan ne kadar çoksa, kalabalıkta kaybolmak o kadar kolay olurdu.
“Senden nerede çalındığını hatırlıyor musun?”
“Evet, sanırım… bu taraftaydı.”
Subaru caddede Satella’yı takip etti. Pek çok farklı türden insanın oluşturduğu hareketli kalabalığın karmaşasında ilerlerlerken Subaru, mesafe ve yön duygusunu tıpkı az önce labirent gibi ara sokaklarda gezinirken olduğu kadar çabuk kaybettiğini hissetti. Sanki artık nereye yürüdüğüne dair en ufak bir fikri kalmamıştı. Bulundukları yer daha önce hiç görmediği bir yer olması gerekirken, Subaru burayı sanki daha önce görmüş olduğuna dair garip bir hisse kapıldı ve bu his bir türlü peşini bırakmadı.
“Dur bir dakika. Yok artık, ben burayı kesinlikle daha önce gördüm.”
Satella’nın onu getirdiği yeri görünce yanağını kaşıdı ve yarım bir tebessüm takındı.
Satella’nın nişanını çaldırdığı yer, Subaru’nun bu dünyaya çağrıldığı sokak köşesinin ta kendisiydi.
“Burası kafam o kadar karıştığı için boş bir sokakta gidip kafamı toparlamaya karar verdiğim ve sonra da serseri A, B ve C ile karşılaştığım yer…”
Yaklaşık iki saat önce olanları hatırlayan Subaru, bazen bu kadar inanılmaz tesadüflerin gerçekten yaşanabildiğini kendi kendine düşündü.
Eğer öyleyse, şansı yaver gitmişti. Konuşabilecekleri biri vardı aklında.
“İşte durum bundan ibaret. Ben de kıza ‘Bana bırak!’ dedim ve seni görmeye buraya geldim, Meyveci Amca.”
Subaru kendi etrafında dönüp ana yolun kenarındaki bir meyve dükkânının sahibini işaret etti. Dükkânı süsleyen meyveler taptazeydi ve sadece onlara bakmak bile ağzını sulandırmaya yetiyordu.
“…Ne, yine mi sen? Müşteri bekliyordum ben, Züğürt Efendi,” dedi dükkân sahibi, her gün müşterilerle muhatap olan birine hiç yakışmayan soğuk bir bakışla.
Adam bandana takmıştı ve oldukça kaslıydı. Sert bir yüz ifadesi ve derinden gelen, tehditkâr bir sesi vardı.
Bunun tuzu biberi olarak, yüzünün sol tarafından aşağı inen ve muhtemelen bir tür bıçağın eseri olan beyaz bir yara izi taşıyordu. Nereden bakarsanız bakın, saygın ve kanunlara saygılı bir vatandaşa benzer tarafı yoktu.
Zaten bir meyve dükkânının tezgâhı arkasında olması da tam bu yüzden insanı bu kadar şaşırtıyordu.
“Aman be amca, bu kadar soğuk olma. Çok değil, az önce bana bayağı iyi davranıyordun.”
“Müşterisin sandım da ondan. Yanında metelik olmadığını bilseydim, tıpkı şimdi yapacağım gibi seni daha önce kapı dışarı ederdim.”
Subaru kırk yıllık dostlarmış gibi davranmaya çalışıyordu ama dükkân sahibi buna hiç prim vermiyordu. Sanki sinek kovalar gibi elini salladı.
“Hadi ama,” diye iç çekti Subaru omuzlarını düşürerek. “Bana böyle davranmak istediğine emin misin? Buraya son gelişimden bu yana değiştiğimi fark etmedin mi?”
“O ne demek öyle?” dedi dükkân sahibi, Subaru burun deliklerini şişirip muzaffer bir ifade takınınca nasıl tepki vereceğini bilemeyerek.
Subaru yana çekilip arkasında duran Satella’yı göstermek için iki elini birden açtı.
“Şuna bir bak! Yanımda birini getirdim! Beş parasız olduğumu öğrenince beni kovaladın ama dükkânının müdavimi olabilecek potansiyelde birini getirmişken ne diyorsun bu işe bakalım?!”
“Şey, Subaru…? Sen böyle heveslenmişken hevesini kırmak istemem ama benim de yanımda hiç para yok.”
“Ha, ne, ciddi misin? Başkentte ikimizin arasında tek bir kuruş bile olmadan mı fink atıyorduk yani?!”
Dükkân sahibi dükkânındaki bu iki züğürde bakarak derin bir iç çekti.
“Eee? Tek dilenci ikiye katlandığına göre, ne diyecekseniz deyin de bitsin.”
“Şey, aslında bir şey arıyoruz da, en azından bir bizi dinleyebilir misin diye soracaktım?”
“Ben de sizle uğraşacak vaktim yok demeye getiriyordum zaten! Lafın tamamını söyletmeyin!” diye kükredi dükkân sahibi.
Subaru kulak zarlarının ciddi bir hasar aldığını hissetti.
“B-bu pek iyi bir fikir değildi galiba, değil mi?” dedi Satella, Subaru’nun kolunu çekiştirip geriye sinerek.
Hiçbir şey satın almadan yardım istemenin epey bencilce olduğu doğru olabilirdi ama bu durum, bir şey alacak paraları olmadığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Tam Subaru adamdan laf alabilme ümidini kesmek üzereydi ki bir ses duydu.
“Aaa? Siz… az önceki ikili değil misiniz?”
Subaru ve Satella arkalarını döndüler. Tam karşılarında uzun kahverengi saçlı bir kadın duruyordu. İkisinin de daha önce gördüğü biriydi bu; ne de olsa kadın yalnız değildi. Elini tuttuğu küçük kız, onları gördüğüne çok sevinmiş gibi görünüyordu.
“Biziz ama… sizin burada, böyle bir yerde ne işiniz var? Buradaki tek kişi bu taş kalpli, korkunç suratlı adam.”
“Ha-ha… Burası kocamın dükkânı, bir uğrayıp selam vereyim demiştim.”
“Kocanın dükkânı mı?”
Subaru ve Satella birbirlerine baktılar, ardından bakışlarını dükkânın içine çevirip kollarını kavuşturmuş duran yara izli adamın üzerinde sabitlediler.
“Amca… Sen bu kadının kocasını öldürüp dükkânlarına çöktün falan değil, değil mi?”
“Ne saçmalıyorsun sen be? Burası benim dükkânım, o da benim karım!”
Subaru şaşkınlık içinde, nasıl tepki vereceğini pek bilemez halde tebessüm eden kadına tekrar baktı. İnce hatlara ve nazik bir tavra sahip güzel bir kadındı. Bu kadın ve şu sert çehreli adam ha? Kesin bir yanlışlık olmalıydı.
Kadını tehdit ediyor falan olmasın sakın? diye düşündü Subaru endişeli bir bakışla. Ancak Subaru’nun kaba varsayımına rağmen, annesinin elini tutan küçük kız Subaru’nun yanından hızla geçip dükkân sahibine doğru koştu; adam da ona sarılıp kucağına aldı.
“Vay canına, şuna da bak! Ne kadar da heyecanlısın sen öyle. Söyle bakalım, bu iki meteliksiz dilenciyi tanıyor musun?”
“Dilenci mi? Bey, öyle deme insanlara!”
Kocasının sert sözlerini duyan kızın annesi kaşlarını kaldırıp kocasını azarlamaya başladı. Ardından kendisinin, kızının, Subaru’nun ve Satella’nın nasıl bir araya geldiklerini anlattı.
Olanları dinledikten sonra dükkân sahibi kızını yere indirdi.
“Kusura bakmayın. Kızımı kurtaran insanlarla konuşmanın yolu bu değildi. Lütfen beni bağışlayın.”
“Ah, kafana takma. Yani, üzerimizde hiç para olmadığı doğru sonuçta, hem…”
“Aynen öyle, moruk! Umarım yaptıkların hakkında uzun uzun düşünür…sün… Şey… O sevimli yüzün şu an epey korkutucu görünüyor.” Satella’nın attığı bir bakış Subaru’yu anında susturdu.
Hemen ardından küçük kız elini Satella’ya doğru uzattı. Elinde kırmızı bir çiçek şeklinde küçük bir süs vardı. Satella nefesini tuttu; biraz da tedirgin bir ifadeyle bir süse, bir kıza baktı.
“Lütfen, al onu,” dedi annesi, Satella’nın sırtına hafifçe dokunup onu cesaretlendirerek. “Kızım sana kendi tarzında teşekkür etmek istiyor.”
Satella hafifçe başını salladı, ardından çiçek süsünü kızın elinden alıp beyaz pelerininin sol göğsüne taktı ve küçük kızın görebilmesi için diz çöktü.
“Teşekkür ederim. Çok beğendim.”
Subaru, Satella’nın yandan ışıldayan gülümsemesini izlerken gözlerini ondan alamadı. Bu gülümsemeyi gören küçük kız kızarıp başını çevirdi; tüm bunları izleyen dükkân sahibi ise boğazını temizledi.
“Kızımı kurtardınız. Size teşekkür etmek istiyorum. Ne isterseniz sorun.”
Sert yüzlü dükkân sahibi, kararlı bir baş sallamasıyla elinden gelen en iyi tebessümü takındı.
Satella şaşırdı ama sonra Subaru’ya dönüp gülümsedi; fakat bu az önceki gülümsemeyle aynı değildi. Bu, zafer kazanmış bir tebessümdü.
“Gördün mü, sana demiştim. Döne dolaşa sonunda bize yardımı dokundu işte!” dedi, sanki kaderin bu garip cilvesi tamamen kendi marifetiymiş gibi.
9
—Ana caddeden sadece bir sokak ötede olmasına rağmen hava kasvet doluydu.
Ortalık durgun ve sessizdi; etrafta insan izi bir yana, hiçbir yaşam belirtisi yoktu.
Subaru ve Satella’nın bulunduğu sokak ana caddeden pek uzak değildi ama az önceki o hengâme ve gürültü şimdi uzak bir rüya gibi geliyordu.
“O adamdan çalıntı malların gecekondu mahallesinde elden çıkarılıp satıldığını duyduk ama…” diye fısıldadı Subaru, onları güya gecekondu mahallesine götürecek sokağa göz gezdirirken, “…oraların havası da ortamı da, hatta insanlarının genel ahlakı da muhtemelen berbattır. Gitmek istediğinden gerçekten emin misin?”
“Nişanımın orada olabileceğini ilk öne süren sendin, üstelik o dükkânın sahibi de muhtemelen oradadır dedi…”
“Bunu söyledikten hemen sonra vazgeçmemizin daha iyi olacağını da eklediğini unutma,” dedi Subaru, meyve dükkânında söylenenleri ekşi bir suratla hatırlayarak.
Küçük kız ve annesiyle meyve dükkânında beklenmedik şekilde yeniden karşılaşıp bu tesadüfü lehlerine çevirerek değerli bilgiler edindikten otuz dakika sonra, Subaru ve Satella çalıntı malların çoğunun getirildiği söylenen o meşhur gecekondu mahallesinin girişindeydiler.
Sert yüzlü dükkân sahibi, Subaru ile Satella’nın kızına yardım ettiğini anlayınca onlara ısınmış ve dertlerini dinlemişti. Bu sayede gecekondu mahallesi hakkında bilgi alabilmişlerdi ama şimdi ikisi de tereddüt ediyordu.
“Bunu muhtemelen daha önce söylemeliydim ama yardım istesek daha iyi olmaz mıydı? Mesela polise sorsak ya da… sanırım bu durumda muhafızlar oluyor… Öyle insanlardan aramıza yardım etmelerini istesek ve onu bulmak için bir ekip yollasalar bu iş çok daha çabuk çözülürdü.”
“Olmaz.”
Satella, Subaru’nun önerisini anında geri çevirdi. Hatta öyle kesin bir dille reddetti ki Subaru şaşakaldı.
“Özür dilerim ama… olmaz. Hem muhafızların bu kadar küçük bir hırsızlık için harekete geçeceğini sanmıyorum, hem de… muhafızlardan yardım isteyemememin başka sebepleri var,” dedi Satella; dudaklarını sıkarak bir an duraksadıktan sonra yalvaran gözlerle Subaru’ya baktı. “Özür dilerim ama sebebini söyleyemem.”
Üstelemesini kesinlikle istemediğini anlayan Subaru, teslim olurcasına ellerini hafifçe kaldırdı. “Peki o zaman ne yapacağız? Sanırım sadece ikimiz kalarak da takım taktikleri uygulayabiliriz,” dedi ortamı neşelendirmeye çalışarak, hafif ve şakacı bir tonla.
“Beni unutmayın!” diye atıldı Satella’nın omzunda yeniden beliren Puck; patisiyle yüzünü silerken Subaru ile Satella’ya bakıyordu. “Ama artık öylece durup çene çalacak vaktimiz kalmadı. İki insan ve bir kediden oluşan o takım taktiklerini denemek isteseniz bile, benim süremin dolmasına sadece bir saat kadar kaldı.”
Puck gökyüzüne bakınca Subaru da onun bakışlarını takip etti ve sokağın iki yanındaki binaların arasından görünen göğün büyük kısmının maviden turuncuya döndüğünü fark etti. Gecekondu mahallesinin bu kadar karanlık ve iç karartıcı görünmesinin tek sebebi oradan yayılan o nemli, ekşi koku değildi. Gün batımı gitgide yaklaşıyordu; bu da elbette Puck’ın yakında sınırına ulaşacağı anlamına geliyordu.
“O yüzden gitseniz de geri dönseniz de bu kararı bir an önce verseniz iyi olur,” diye bitirdi Puck.
“‘Takım taktikleri’ ile ne kastettiğini bilmiyorum ama devam etmek zorundayız. Bu fırsatı kaçırıp nişanımın sonsuza dek ulaşılamaz hale gelmesini göze alamayız,” dedi Satella, Puck’a cevap vererek. Ardından Subaru’ya döndü. “Pekâlâ, gitmeye karar verdim ama… burada yaşayan insanlar muhtemelen kavgaya alışkındır, o yüzden eskisinden bile daha dikkatli olmanı istiyorum. Korkuyorsan burada dönmemi bekleyebilirsin.”
“Burada beklemek mi?! Beni ne kadar ödlek sanıyorsun sen?! Geliyorum! Musallat olmuş bir ruh gibi peşine takılacağım!”
“Yani önden gitmek istemiyorsun. Gerçi bu gerçekten, ama gerçekten işimi kolaylaştırırdı.” Subaru’nun kaçmaya can atan enerjik tavrı karşısında Satella bir kez daha iç çekti.
Subaru, Satella ile tanıştığından beri kıza hep sıkıntı verdiğini düşündü. Birkaç kez gülümsediğinde de sebebi Subaru değildi. Ne yazıktı. Olumsuz duygular sergilerken bile ne kadar tatlı göründüğü düşünülürse, bir gün kendisine de gülümserse bunun harika olacağını düşündü Subaru.
“Pekâlâ! Hadi yapalım şu işi! Neler yapabileceğimi sana göstermemin vakti geldi de geçiyor!”
“Birdenbire neye bu kadar heveslendin böyle? Burun deliklerinin içini görebiliyorum.”
“Kararlılık gösterisi sahnemin içine etmek için harika bir yoldu doğrusu! Sağ olasın!”
Daha başından hevesi kursağında kalsa da Subaru, hedefine doğru kararlılıkla ilerleyen bu kızın gerisinde kalmamak için kollarını savura savura adımlarını hızlandırdı.
10
Artık Subaru ve Satella, görevlerini tamamlamak için bir sonraki aşamaya, yani gecekondu mahallesine adım atmışlardı. Ve görünüşe göre başları epey ağrıyacaktı… Tabii, hiç beklenmedik bir karakterin çok ama çok işe yarayacağı anlaşılana kadar.
“Kim mi dersiniz? Ben! Evet, ben! Bilinmeyen bir sebepten ötürü, bu mahalledeki insanlar bana karşı acayip iyi! Bundan hangi meçhul değişken sorumlu acaba?! Çekicilik statüm sonunda yükseltildi mi yoksa?! Anaokulundan beri kendimi hiç bu kadar sevilmiş hissetmemiştim!”
Anaokulundayken Subaru epey sevimli bir çocuktu. Saçları uzundu ve sık sık kız sanılırdı. Şimdiki haline gelmesi sadece on küsur yıl sürmüştü. Zamanın akışı sahiden de acımasız ve affetmezdi.
“Eskisine göre bir şeyim mi değişti acaba? Yüzümde bir şey falan mı var?”
“Yani, yüzünde tekinsiz bakan gözlerin, küçük kulakların ve basık bir burnun var…”
“Tekinsiz gözler ve basık burun tarifini duymasam da olurdu!” diye tersledi Subaru, ardından başını öne eğdi.
Satella parmağını dudağına götürüp düşündü. “Hmm… Muhtemelen şu anki görünüşün ve üstün başınla alakalıdır. Toz toprak içindesin, hatta kan izleri bile var. Burada yaşayanların da hayatı zor, bu yüzden sana acıyıp iyi davranmaktan kendilerini alamıyor olmalılar…”
“Şu an kendimi görüntüm kadar berbat hissettirmeyi çok iyi başarıyorsun! Ama haklısın! Mantığa cuk oturuyor! Kahretsin!”
Ne derler, dertli dertlinin hâlinden anlar. Subaru’nun gecekondu mahallesinde beklenmedik bir şekilde sevilmesi harika olsa da Satella’nın sevilme oranı dibe vurmuş durumdaydı. Sebebi yine muhtemelen giyim tarzıyla alakalıydı.
“Deminki serseriler de benzer laflar etmişti ama sahiden de epey şık giyinmişsin, değil mi?”
“Sanırım fazla dikkat çekiyorum, değil mi…?” diye yanıtladı Satella; beyaz pelerininin kollarını aşağı çekerken gergin bir şekilde Subaru’ya bakarak.
Fakat güzel kıyafetlerinin sorun olduğunu kabul etse de asıl meselenin sadece kıyafetler değil, onları giyen kişinin kendisi olduğu gerçeğinden bihaber görünüyordu.
“Şey, size bir şey sormak istiyordum ama—”
“O da ne demek? Burası senin gibi süslü giyinenlerin fink atacağı yer değil küçük hanım, hadi naş, yıkıl karşımdan!”
Satella birinden yardım istemeye çalıştığında yine terslenerek geri çevrildi. Başarı oranının düşüklüğü hem güzel yüzünden hem de şık kıyafetlerinden kaynaklandığı için, durumun iki kat kötüleştiğini söylemektense “kötülüğün karesi” demek daha doğru olurdu. Yine de Subaru’nun ona kendisi gibi pislenmesini önermesi pek mümkün değildi.
“En azından pelerinini çıkarsan işler biraz daha kolaylaşabilir…” diye önerdi Subaru.
“…Biliyorum ama…” Satella pelerininin iki omzunu elleriyle sıkıca tuttu ama çıkarmadı. Subaru bu tepkiyi biraz garip bulsa da konuyu açmadı.
Satella başını öne eğerken, sol göğsüne iğnelenmiş kırmızı çiçek süsüne eliyle hafifçe dokundu. Satella’nın o süste teselli bulduğunu gören Subaru tebessüm etmekten kendini alamadı ve bu durum onun adına daha da çok çabalama isteği uyandırdı içinde.
Eğer Satella bunu tek başına yapamıyorsa, ilerleme kaydetmek için kendi pasaklı görüntüsünü kullanmaktan memnundu. Demek ki bir ara sokakta bir avuç serseriden dayak yemenin bile iyi bir yanı olabiliyormuş, diye düşündü Subaru. “Neyse, fazla dert etme. Sen bu işi bana bırak. Nasılsa emeklerimin meyvesi sayesinde yakında köşeye sıkıştıracağız onu, o yüzden suçlunun peşini bırakmayalım. Yani evet, benim emeklerimin meyvesiyle onu köşeye sıkıştıracağız! Haydi! Aramaya… devam!”
“Bir kerecik işe yaradığın için sevinmeni anlıyorum ama kendini böyle öne çıkarıp durman cidden çok ezikçe duruyor.”
Subaru cümlesindeki her duraksamada havalı olduğunu düşündüğü bir poz vermişti ama Satella öyle söyleyince sanki Bakın ben neler yapabiliyorum! der gibi zıp zıp zıplayan biri gibi görünmüştü.
Satella, daha önce onun hakkındaki fikrini yükselttiğine pişman olmuş gibi bir ifadeyle Subaru’ya dik dik baktı; Subaru ise sadece cılız bir tebessümle karşılık verdi.
Tanışalı iki saatten biraz fazla olmuştu ama böyle anlar sayesinde Subaru, Satella’yı sanki çok uzun zamandır tanıyormuş gibi hissediyordu. Ne var ki bu küçük fasıl, öncekilerden farklı bir sonla bitti.
“Özür dilerim ama artık sınırdayım,” dedi Puck halsizce, Satella’nın boynuna yaslanırken. Gri kürkü zayıf bir ışıkla parıldıyor, silueti her an yok olacakmış gibi bulanıklaşıyordu.
“Böyle yok oluşun biraz ölüyor gibi duruyor.”
“Değerli kızımı etrafında dolanan bu tekinsiz gözlü heriften korumak için normalden daha uzun süre dayanmaya çalıştım. Ama canımı dişime takınca yok olma vaktim geldiğinde böyle solup gidiyorum işte.”
“Çok ayıp! Ama sen bana bırak! Sen kaybolduktan sonra yanına hiçbir tekinsiz herifi yaklaştırmam!”
“Bir dakika, bu kaybolmadan önce seni yeryüzünden silebileceğim anlamına mı geliyor yani?”
“Hayır! Asla olmaz!” diye bağırdı Subaru, geriye çekilip kollarıyla kendini sararak.
“Şaka yapıyorum,” dedi Puck hafifçe kıkırdayarak.
Ardından Puck, göğüs cebinden yeşil bir ışıkla parıldayan bir kristal çıkaran Satella’ya baktı.
“Seni bu kadar zorladığım için özür dilerim Puck. Bundan sonrasını elimden geldiğince hallederim, sen sadece dinlenmene bak.”
Yeşil kristal, Satella’nın avucunda soluk bir ışıkla parıldamaya devam ediyordu. Mücevher denebilecek şeylerden farklı görünüyordu. Subaru’nun görebildiği kadarıyla buna en uygun kelime “kristal”di.
Puck, Satella’nın kolundan aşağı süzülüp kristale yaklaştı, ardından uzanıp küçük gövdesiyle ona sarıldı. Sonunda tekrar Satella’ya döndü.
“Bunu zaten bildiğinden eminim ama dikkatli ol ve kendini çok fazla zorlama. Bir şey olursa beni geri çağırmak için od’unu kullanmaktan çekinme.”
“Biliyorum, biliyorum. Çocuk değilim ben. Başımın çaresine bakabilirim.”
“Ondan pek emin değilim… Kıymetli kızım bu tür konularda beni hep endişelendirir. Sana güveniyorum, Subaru.”
Puck, bir ebeveynin çocuğuna baktığı gibi şefkatle Satella’ya baktı. Satella kızardı ama aynı zamanda rahatsız olmuş gibiydi.
Söz sırası kendisine gelince Subaru göğsüne vurdu. “Tamamdır! Sen bana bırak. Altıncı hissime güvenebilirsin. Tehlike alarmı çaldığı an ikimizi de oradan göz açıp kapayıncaya kadar çıkarırım!”
“Söylediklerinin yarısını sahiden anlamıyorum ama peki bakalım. Bu mesele de hallolduğuna göre, iyi geceler. …Dikkatli olun.”
Puck, Satella’ya son bir bakış attıktan sonra nihayet gözden kayboldu. Küçük bedeni ufak bir ışık küresine dönüştü ve etrafındaki dünyaya yavaşça karışarak yok oldu.
Konuşan bir kedi olması dışında Subaru, Puck’ın ruha benzer bir şey yaptığını ilk kez görüyordu. Bu fantastik manzaraya şahit olunca içinde hem heyecan hem de hayranlık dolu karmaşık duygular kabardı.
Subaru kendi kendine heyecanlanırken Satella ellerini kristalin üzerinde hafifçe gezdirdi ve onu dikkatlice göğüs cebine geri koydu.
Daha önceki konuşmalardan yola çıkarak Subaru, o kristalin şu anda Puck’ın çekirdeğini barındırıyor olması gerektiğini düşündü.
“Artık sadece ikimiz kaldık… ama aklından bir şey geçirmeye kalkma. Hâlâ büyü kullanabiliyorum, biliyorsun.”
Anlaşılan Satella, Puck’ın son sözlerini ciddiye almış ve tetikte bekliyordu.
“Yahu, bir kızla en son baş başa kaldığımda ilkokuldaydım. Benim elimden bir halt gelmez ki zaten. Şu ana kadarki sıfır sosyal becerime hiç mi dikkat etmedin?”
“Gerçekten iflah olmaz birisin ama yine de ikna oldum. …Pekâlâ. Devam edelim. Ama unutma, Puck gittiğine göre eskisinden bile daha dikkatli olmalıyız.”
Subaru’nun korkaklığını göğsünü gere gere ilan etmesi karşısında belki de şaşkına dönen Satella, ona karşı şüphelerini sürdüremedi; bu yüzden cüppesinin önünü yeniden bağlayıp önden yürüdü.
“Öncü ben olacağım, sen sadece arkamızı kolla. Bir şey olursa hemen bana seslen. Her şeyi tek başına halledebileceğini falan düşünme sakın. Kaba olmak istemem ama… gerçekten çok zayıfsın.”
“Yani, öyle bir söylüyorsun ki insan kızamıyor bile…”
Satella sadece Subaru’yu başından savmak isteseydi, “Gerçekten çok zayıfsın” demekle yetinirdi.
İçinden geçenleri gizleyemediği düşünülürse Satella özünde yufka yürekliydi… hatta fazla yufka yürekli.
Subaru, bir şeyler söylemek istiyor gibi görünmesine rağmen Satella’yı hafifçe öne doğru yönlendirdi ve ikili aramalarına devam etti.
Onca konuşmaya rağmen aramaları eskisi gibi devam etti. Yöntemleri basitti. Kimi bulurlarsa kimi aradıklarını tarif ediyor ve kim olabileceğine dair bir fikirleri olup olmadığını soruyorlardı.
Artık tüm sorma işini üstlenen Subaru, o kadar çok farklı insanla konuştuktan sonra bu işte ustalaşmıştı. Yavaş yavaş havasını buluyordu.
“Bakar mısın? Şu Felt denen kız olabilir. Sarı saçlıydı ve acayip hızlıydı, değil mi?”
Gecekondu mahallesine girip etrafa sormaya başlamalarından bir saatten biraz az bir süre sonra, nihayet değerli bir bilgiye rastlamışlardı.
Bilgiyi veren adam, Subaru’nun sanki kırk yıllık ahbapmış gibi doğrudan yanına gidip “N’aber birader, hayat nasıl gidiyor?” dediği biriydi.
“Aradığınız Felt ise çaldığı şey muhtemelen ganimet mahzenindedir. Eşyaları genelde oraya götürür, kaydettirir, oranın efendisi olan ihtiyar da onları başka bir yerdeki pazarda sattırır.”
“Epey tuhaf bir sistemmiş… Mahzenin efendisinin tüm malları alıp kaçmasından kimse endişelenmiyor mu?”
“Efendi olmasının sebebi insanların bunu yapmayacağına güvenmesi zaten. Ama yani, gidip ona bunun çalıntı olduğunu söyleseniz bile muhtemelen yüzünüze ‘Bana ne?’ diyecektir, o yüzden geri satın almak için bir fiyatta pazarlık yapmaya hazırlansanız iyi olur. Ne de olsa asıl sahibinin aptallığı, çaldırmasaydı!” diyerek güldü adam.
Subaru adamdan ganimet mahzeninin yerini öğrenmeyi başarmıştı, bu yüzden yakında orayı bulabilirlerdi ama yeni bir sorun vardı. Subaru da Satella da meteliksizdi.
“O adam geri satın almamız gerektiğini söyledi ama elimizde hiçbir koz yokken bu efendi denen adamın bizi çiğ çiğ yiyeceğini hissediyorum.”
“Zaten bana ait olan bir şeyi geri almak için neden para ödemek zorundayım ki…?”
Sorun yine ikisinin de parasız olmasına dayanınca Satella endişeli görünüyordu. Elbette haklıydı ama ganimet mahzeninin efendisinin buna hak vermesini bekleyemezlerdi.
Meseleyi barışçıl ve kesin bir şekilde çözmek için o adamın tavsiyesine uyup pazarlık yapmaya çalışmak en iyisi olacaktı. Gelgelelim…
“Bunu sormak için biraz geç oldu gibi ama senden çalındığını söylediğin o nişan… pahalı bir şeye benziyor mu bari? Kazıklanmayı göze alarak girsek bile ne kadar ettiğine dair en ufak bir fikrimiz olmadan pazarlık yapmak imkânsız olur.”
“…Küçük ama ortasında bir mücevher kakılı. Birinin ona ne kadar para vereceğini bilmiyorum ama kesinlikle az bir miktar olmayacağından oldukça eminim.”
“Mücevher demek, ha… Bu işimizi zorlaştıracak gibi duruyor.”
Eşyaların değerinden anlamayan insanlar için bile mücevher, bir bakışta pahalı olduğu anlaşılabilen o kullanışlı nesnelerden biriydi. Subaru bu dünyada sahtesini üretecek teknolojinin olduğundan şüpheliydi, bu yüzden mücevhere benzeyen çoğu şey muhtemelen sahici mücevherdi. Başka bir deyişle, hepsi iyi para ederdi.
Bu yeni bilgilerin hiçbiri kulağa hoş gelmese de Subaru, Satella’nın söylediklerinde garip bir şey olduğunu düşündü. Nişan güya kendisine ait olmasına rağmen değerini bilmediğini söylüyordu. Bir başkasından hediye almış olması muhtemel olsa da bu durum aklına takılmıştı.
“Neyse, önce şu ganimet mahzeni denen yeri bir bulalım. Makul bir fiyata geri satın almanın bir yolunu bulabiliriz belki…”
En kötü ihtimalle Subaru’nun para bulmak için başvurabileceği, gerçi kullanmaya pek gönüllü olmadığı bir yolu vardı. Ve bunu mecbur kalana kadar Satella’ya söylemek istemiyordu.
Yürürlerken Subaru ve Satella sonraki on dakikayı nişanı geri alabilmek için çeşitli yollar konuşarak geçirdiler ama elle tutulur hiçbir şey çıkmadı.
Artık “ganimet mahzeni” denen yerin önüne geldiklerinde Subaru ve Satella birbirlerine baktılar.
“Burası hayal ettiğimden çok daha büyükmüş. Hırsızlık piyasası bu aralar ne kadar iyi gidiyor olabilir ki?” dedi Subaru.
“Kulübe yerine mahzen demelerini anlıyorum… Eğer burası sadece çalıntı mallarla doluysa… Her halükarda buradaki insanların kurtuluş umudu olduğundan şüpheliyim,” diye ekledi Satella.
Elbette ganimet mahzeni malların satılana kadar tutulduğu bir yer olduğundan ağzına kadar dolu olması pek olası değildi. Çok katlı bir bina değildi ama çok sayıda insanın yaşam alanı olarak kullanılabileceği kadar genişti. Bina yüksek bir savunma duvarına sırtını dayamıştı ve gecekondu mahallesinin en ücra köşesindeydi.
“Binanın arkasındaki şu yüksek duvar… o…?”
“Sanırım şehrin surlarından biri. Bu da şehrin merkezinden ta ucuna kadar geldiğimiz anlamına geliyor,” diye yanıtladı Satella.
Subaru, Satella’nın söylediklerinden yola çıkarak zihninde bir şehir haritası canlandırmaya çalıştı. Muhtemelen şehir bir kare şeklinde inşa edilmişti ve dört bir yanında böyle surlar vardı. Ayrıca ya merkezde ya da en kuzeyde bir kale olmalıydı; bu gecekondu mahallesi de oradan epey uzakta kalıyordu.
Subaru ve Satella’nın arayışa başlamasından bu yana üç dört saat geçtiği düşünülürse şehrin büyüklüğü, Subaru’nun başta tahmin ettiğinden biraz daha fazlaydı.
“Pekâlâ, duyduklarımıza göre bu mahzenden sorumlu ve tüm çalıntı malları idare eden bir efendi olmalı ama… tam olarak nasıl bir yaklaşım sergilemek istiyorsun?”
“Açık ve dürüst olacağız. Sadece ‘Bizden bir şey çalındı, bulabilirseniz lütfen bize geri verin’ diyeceğiz.”
Subaru bunun işe yaramayacağını açıklamaya çalıştı ama Satella onu dinlemedi.
Satella özünde fazla dosdoğru ve dürüst bir kızdı. Bir şey çarpık veya eğriyse onu düzeltmeye çalışmaktan kendini alamazdı. Elbette Satella’nın en başta Subaru’yu kurtarmasının nedenlerinden biri de buydu.
“Tamam, anladım. Ama sen bu işi bana bırak.”
Satella’nın kişiliği yüzünden Subaru, konuşmayı o yaparsa işlerin sarpa saracağından adı gibi emindi; bu yüzden bizzat gönüllü oldu.
B planı… Şey, zaten kullanmayı düşünüyorsa buna “B planı” demek zordu ama onu devreye sokma fırsatı bulamadan işler karışırsa bu da ayrı bir sorun olurdu. Subaru kararını vermişti; böyle anlarda tereddüt edecek biri değildi.
Satella, konuşmayı Subaru’nun yapmak istemesine şaşırmış görünüyordu. Subaru onun bu şaşkın ifadesinin ne kadar sevimli olduğunu düşünürken bir yandan da Satella’nın getireceği olası itirazlara karşı alelacele bir cevap bulmaya çalıştı ama…
“Pekâlâ. Sana bırakıyorum.”
“Bak, bu kadar önemli bir şeyi bana bırakmanın senin için zor olduğunu biliyorum ve güvenini kazandığımı düşünecek kadar aptal da değilim ama bir planım var, o yüzden bu seferlik bana güvensen—Bir dakika. Ha?!”
“N-niye bu kadar şaşırdın?”
“Şimdiye kadar olan bitene bakarsak bunun bir tartışmanın fitilini ateşlemesi gerekirdi, değil mi? Şöyle bir şeyler demeni bekliyordum: ‘Tek vasfı oksijeni karbondioksite çevirmek olan senin gibi bir işe yaramazın bu kadar önemli bir şeyi halletmesine izin vereceğimi mi sanıyorsun gerçekten? Güldürme beni! Bir köpeğin bile senden daha iyi iş çıkaracağını düşünürdüm!’ Sonra ben de gururu kırılmış ama bu fırsatı kararlılığını tazelemek için kullanan biri olacaktım!”
“Asla o kadar acımasız bir şey söylemem!”
Subaru abartılı mağduriyet kompleksini ortaya serince Satella pek de memnun görünmedi. Ancak boğazını temizleyip ametist rengi gözlerini Subaru’ya dikti ve şöyle dedi: “Elbette bana hiçbir şekilde ayak bağı olmadığını söylersem yalan olur; tam sonunda ciddileştiğini düşündüğüm anda, ne yazık ki yine zırvalamaya başlıyorsun…”
“‘Ne yazık ki’ ha? Bunu duymayalı epey olmuştu,” diye şaka yaptı Subaru. Karşılık veremeyerek iç çekti ve omuzlarını düşürdü.
“Yine de bazen dangalak gibi davransan da o küçük kızın ağlamasını engelleyebilmemiz senin sayendeydi; üstelik yalan söyleyecek ya da düşünmeden hareket edecek biri olduğunu da sanmıyorum,” dedi Satella, şimdiye kadarki dolambaçlı yolculuklarını anımsayarak. “Bu yüzden… sana güveneceğim. …Eğer her şey yolunda giderse seninle tanıştığıma değdiğini bile düşünebilirim.”
“Biliyor musun, o son kısım yerine bana bakıp ‘Lütfen, benim hatırım için elinden geleni yap’ deseydin bu iş için acayip gaza gelirdim, biliyorsun değil mi?”
“Kendimi öyle bir şey söylemeye zorlayamam ama… İyi şanslar.”
Her ne sebeple olursa olsun yalan söylemeyi kendine yediremeyen bir kızdı bu.
“…Pekâlâ, elimden gelenin en iyisini yapacağım,” dedi Subaru, mahzenin girişine doğru yönelmeden önce yüzüne bir gülümseme yerleşerek.
Subaru’nun Satella’ya bahsedemediği kozu, önceki dünyadan yanında getirdiği ve gerçekten işe yarar sayabileceği tek şeydi. Muhtemelen bu dünyada başka bir örneği olmadığından, onu bir takas aracı olarak kullanma ihtimali vardı. Subaru bunu yapmaktan kaçınmak isterdi elbette ama aynı zamanda bu dünyada Satella’nın nişanının kendi cep telefonundan daha yüksek bir fiyata gitmesinin imkânsız olduğundan da neredeyse emindi. Üstelik telefonunu bu şekilde kullanmak için eline bir daha fırsat geçeceğini de sanmıyordu.
“Şey… Kimse var mı? …Aa, bir dakika… kapı açıkmış.”
Ganimet mahzeninin girişinden ekşi, bozulmuş gibi bir koku geliyordu. Subaru kapıyı çalmaya yeltendi fakat aralıktan kilitli olmadığını gördü. İçeri göz attığında ise zifiri bir karanlıktan başka bir şey göremedi.
“Işık namına hiçbir şey olmayınca da zor oluyor tabii… Gerçi mekânın amacını düşününce mantıklı, hatta kirli işler yapmanın getirdiği o karanlık suçluluk duygusu için güzel bir metafor bile sayılır.”
Subaru kafasını içeri uzatıp etrafa bakmaya çalıştı ama kenar mahallelerin bu en ücra köşesine ay ışığı bile vurmuyordu. Göz gözü görmüyordu.
Subaru içeri girmeye hazırlanırken Satella’ya döndü. “İçeriden ses gelmedi ama ben yine de bir girip bakacağım, sen nöbet tutabilir misin?”
“Emin misin? Benim gitmem daha doğru olmaz mı…?”
“Olur da biri pusu kurup seni haklarsa her şey biter. Ama bana saldırırlarsa hem bana yardım edebilir hem de karşılık verebilirsin. En mantıklısı bu, o yüzden lütfen benim planıma uyalım, tamam mı?”
Satella, Subaru’nun planını tarttı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından göğüs cebinden beyaz bir kristal çıkardı; taş aniden beyaz bir ışıkla parıldadı.
“En azından yanına bir ışık al. Bir de içeride biri olsun ya da olmasın, bana seslen.”
“Tamam, tamam, anladım. Puck dikkatli olmamızı söyledi, dikkatli olacağım. Bu arada, bu cidden çok işe yarar bir şeymiş.”
“Lagmit cevherini neredeyse her yerde bulabilirsin. Cidden hiçbir şeyden haberin yok, değil mi Subaru?” diyen Satella, şaşkınlığını gizleyemeyerek lagmit cevherini Subaru’ya uzattı. Kristal, ışığının yanında hafif bir sıcaklık da yayıyordu; yaydığı aydınlık ise en fazla bir mum kadardı.
“Pekâlâ, o zaman gidip bir bakayım. Çok uzun süreceğini sanmıyorum ama istersen beni beklemeden yiyebilirsin.”
“Aptal aptal konuşmayı kes. Dikkatli ol, tamam mı?”
“Anlaştık. Bir de Satella? Ben çağırmadan içeri gelme, tamam mı?”
Subaru’nun mahzene girmek için topladığı cesaret, sonunda kızın adını söylemesine yetecek kadar güç vermişti. Şimdiye kadar bunu söylemeye utanmış, hep çekinmişti. Sonunda adını söyleyebilmenin heyecanıyla yumruğunu sıktıktan sonra arkasını dönüp Satella’ya baktı.
“…Ne oldu?”
Satella gözleri fal taşı gibi açılmış, donakalmış bir halde Subaru’ya bakıyordu. Subaru’nun beklediğinden çok farklı bir tepkiydi bu, o yüzden kafasını yana eğip şaşkınlıkla kıza baktı.
“Özür dilerim… Önemli bir şey değil. Nişanımı geri alınca senden düzgünce özür dileyeceğim.”
“Neden özür dileyeceksin bilmiyorum ama onun yerine ‘teşekkür ederim’ demeni tercih ederim. O teşekkürün yanında bir de tebessüm olursa tadından yenmez.”
“Aptal şey.”
Ağzından dökülen bu iki kelimeyle birlikte Satella hafifçe gülümsedi; Subaru bu anı hafızasına kazımayı ihmal etmedi. Saçma sapan esprileriyle de olsa nihayet kızı güldürmeyi başarmıştı.
Her şey yolunda giderse, bu gülümsemeyi daha aydınlık bir yerde tekrar görmek isterdi.
“Pekâlâ. Bakalım bu sefer karşımıza yılan mı çıkacak yoksa bir iblis mi? Fantastik bir dünyada olduğumuzu düşünürsek ikisi de öyle gülüp geçilecek seçenekler değil hani…” Subaru kendi kendine espri yaparak, elinde lagmit ile temkinli adımlarla mahzene girdi.
Loş ışıkta Subaru, girişin tam karşısında bir tezgâh seçebiliyordu. Bina aslında han tarzı bir yer olmalıydı. İlk kattaki bar kısmını pek bir değişiklik yapmadan kullanıyor gibiydiler. Resepsiyon masası gibi kullanılan tezgâhın üzerinde ve arkasında dip dibe yığılmış bir sürü eşya göze çarpıyordu. Küçük kutular, çömlekler, kılıçlar, ucuz metal eşyalar ve daha nicesi vardı. Üzerlerindeki ahşap etiketlere bakılırsa, bunların hepsinin çalıntı mal olduğu apaçık ortadaydı.
“İşleyişe bakılırsa, şu tahta etiketlerin hepsini toplayıp muhafızlara versen herkesi tek seferde içeri atabilirler gibi…”
Ancak bu tür işlerde adet olduğu üzere, burası ile onlara arka çıkan tekinsiz tipler arasında muhtemelen birtakım bağlantılar vardı. Subaru, bu çalıntı malların çoğunun en nihayetinde nereye gittiğinden şüpheleniyordu.
Subaru, Satella’nın nişanını arayarak mahzenin derinliklerine doğru ilerledi. Ama tam o sırada…
“Hı?”
Ayakkabısının tabanında tuhaf bir şey hisseden Subaru aniden durdu. Sert bir şeye basmış gibi değildi; tam tersine, bastığı zemin sanki ayağına yapışıyor gibiydi. Ayakkabısına yapışkan bir şey bulaşmıştı sanki.
Ayağını kaldırıp spor ayakkabısının altına dokundu. Sıvımsı, parmaklarına tuhaf şekilde yapışan ve parmaklarını çekerken uzayan bir şeye denk geldi. İnsanı içgüdüsel olarak huzursuz eden bir şeydi bu.
“Bu da ne böyle…?”
Subaru parmaklarını burnuna yaklaştırıp koklamaya çalıştı fakat binanın içindeki o bayat havaya karıştığı için ne olduğunu tam kestiremedi. Doğal olarak tadına bakacak kadar cesareti yoktu.
Maddenin kalanını en yakın duvara sildikten sonra, içini kemiren o nahoş dehşet hissinin dürtüsüyle lagmiti önüne doğru tutup ilerlemeye başladı. Ve çok geçmeden o yapışkan şeyin kaynağını buldu.
“…Ne?”
Gördüğü manzara karşısında Subaru’nun ağzından gayriihtiyari aptalca bir ses çıktı. Işığın aydınlattığı o daracık alanda gözüne ilk çarpan şey, yerde cansız yatan bir kol oldu. Kolun parmakları sanki bir şeyi yakalamak istercesine uzanmıştı fakat dirsek tarafında, bağlı olması gereken gövdeden eser yoktu.
Işığı hareket ettirip kolun doğrultusunu takip eden Subaru, biraz ileride bir bacak gördü; bir gövdeye bağlı bir bacak. Tek bir kolu hariç gövdenin diğer tüm uzuvları yerindeydi ancak boğaz kısmı boydan boya kesilmişti. Bu, iri yarı, yaşlı bir adamın cesediydi.
Neye baktığını anlayan Subaru, “İyyk!” diye anlamsız bir çığlık attı.
O anda Subaru’nun zihni bomboş oldu. Düşünme yetisini tamamen kaybetmişti; eli ayağı buz kesmiş, öylece kalakalmıştı.
Kısa bir duraksama oldu, ardından…
“…Demek buldun. Yazık oldu. Artık başka çarem kalmadı, evet, kesinlikle başka çare yok.”
Subaru bunun bir kadın sesi olduğunu düşündü. Alçak, soğuk ve sanki biraz da eğleniyormuş gibi çıkan bir kadın sesiydi.
“Gvah!”
Subaru’nun arkasını dönmeye bile fırsatı olmadı. Sese doğru döner dönmez inanılmaz bir güçle savruldu. Sırtı duvara çarptı, çarpmanın etkisiyle elindeki lagmiti düşürdü ve taş yuvarlanıp uzaklaşırken etrafı karanlık kapladı.
Fakat Subaru bunu düşünecek durumda değildi. Bilincini esir alan tek şey…
“Gu… ç-çok… sıcak.”
Bir sıcaklık Natsuki Subaru’ya hücum etti ve onu tamamen etkisi altına aldı.
—Bu hiç ama hiç iyi değil.
Zeminin sert dokusunu yüzünde hissedince, yüzüstü yere kapaklandığını anladı. Çabalasa da kımıldayamıyordu, şimdiden parmaklarını hissedemez olmuştu. Tek hissettiği, tüm vücudunu saran o yakıcı sıcaklıktı.
Öksürdü ve boğazına tırmanan kanı—tükenmekte olan hayatının kaynağını—kustu. Ağzının kenarlarında köpürecek kadar çok kan boşaldı. Bulanıklaşan görüşüyle önündeki zeminin kızıla boyandığını görebiliyordu.
—Şaka… yapıyor olmalısın… Bunların hepsi benden mi çıktı?
Bedenindeki bütün kan akıp gitmiş gibi hissederek, vücudunu kavuran o sıcaklığın kaynağını bulmak için titreyen elini uzattı. Parmak uçları karnındaki derin yarığa değdiğinde durumu anladı.
Bu kadar sıcak gelmesine şaşmamalıydı. Beyni acıyı sıcaklıkla karıştırıyor olmalıydı. Gövdesini boydan boya yaran kesik o kadar derindi ki neredeyse onu ikiye bölmüştü. Onu bir arada tutan sadece birkaç deri parçasıydı.
Başka bir deyişle, hayat satrancında dosdoğru şah mata toslamıştı. Bunu anladığı anda bilinci hızla kapanmaya başladı.
Artık bedenini kavuran o sıcaklık bile kaybolmuş, bilinci gitgide kararırken kendi kanına ve iç organlarına dokunmanın verdiği o nahoş his de silinip gitmişti. Geriye kalan tek şey, ruhunu takip etmeyi reddeden bedeniydi.
Tam gözlerinin önünde, taze kanından oluşan kırmızı halının üzerinde dalgalar yaratarak yere basan siyah bir çizme gördü.
Orada biri vardı ve o biri… muhtemelen onu öldüren kişiydi.
Ama o kişinin yüzüne bakmayı aklından bile geçirmedi. Artık bir önemi yoktu.
—Dilediği tek bir şey vardı; en azından onun güvende olması.
“—baru?”
Çan sesini andıran berrak bir ses duyduğunu sandı. O sesi duymuş olmak, o sesi duyabiliyor olmak, ona her şeyden çok bir kurtuluş gibi gelmişti, bu yüzden—
“!”
Kısa bir çığlıkla birlikte, bir başkası daha kan halısının üzerine yığıldı.
Hemen yanına düştü. Subaru, mecalsizce ona doğru uzanmaya çalışıyordu.
Kızın beyaz eli dermansızca düştü. Subaru, kana bulanmış eliyle o eli hafifçe kavradı.
Kızın parmaklarının hafifçe kıpırdayıp kendi elini kavradığını hissetti.
“Bekle beni…”
Biraz daha zaman kazanabilmek için tükenmekte olan bilincine tüm gücüyle asıldı.
“Seni…”
—kurtarmanın bir yolunu bulacağım.
Bir sonraki anda, o—Subaru Natsuki—hayatını kaybetti.
BÖLÜM 2
GEÇ KALMIŞ BİR ÇIRPINIŞ
1
“…Neyin var birader? Boş boş bakıyorsun.”
"…Ha?"
Sert çehresinde beyaz bir yara izi olan adam Subaru’ya seslendiğinde, Subaru’nun verebildiği tek tepki öylece bakakalmak oldu.
Yara izli adam yüzünü ekşitti.
“Baksana, ne yapacaksın diyorum! Alacak mısın şu appayı almayacak mısın?!”
"…Ha?"
“Appa işte! Yemek istiyorsun, değil mi? Benimle konuşmaya başladın, sonra aniden durup boş boş bakakaldın! Aklım çıktı be! …E, ne diyorsun?”
Kaslı, yüzü yaralı adam, Subaru’nun avucuna yuvarlak, sevimli görünümlü kırmızı bir meyve bıraktı. Ne olursa olsun, neredeyse tıpatıp elmaya benziyordu.
Subaru önce meyveye, sonra da adamın yüzüne baktıktan sonra, “Yok… yani, zaten söylememiş miydim? Ezelden ebede meteliksizim ben,” dedi.
“Dalga mı geçiyorsun sen benimle?! Vaktimi çaldığın yeter. Yaylan buradan! İşim gücüm var benim. Senin saçmalıklarınla uğraşamam.”
Adam sinirle Subaru’yu kenara itip tezgâhın diğer tarafına geçti.
Subaru şaşkınlıkla etrafına bakınmaya devam etti. “Ha? Ne? Neler oluyor?”
Öyle afallamıştı ki aklındaki soruları savururken tek bir düzgün cümle kurabilmesi bile bir mucizeydi.
2
Ana cadde her zamanki gibi insan kaynıyordu; gelip geçen kertenkele arabaları bir yana, caddenin tüm genişliği yayalarla doluydu.
Günün hâlâ aydınlık olduğu bir vakitti. Dışarısı öyle aşırı sıcak sayılmazdı ama kürk mantolarıyla etrafta dolaşan kurt benzeri yarı insanları görünce terlediklerini düşündürecek kadar da sıcaktı.
“Ama şu an ortamın durumunu tahlil etmenin hiç sırası değil!”
Subaru kafasını ellerinin arasına alıp kıvrandı; çaresizlik içinde girdiği bu tuhaf şekiller, çevredeki meraklı bakışları üzerine çekmeye yetmişti. Ancak şu anda Subaru’nun bunu dert edecek hali yoktu.
“Sonuçta… az önce geceydi, değil mi?”
Güneş gökyüzünün tepesindeydi. En azından Subaru’nun hissettiğine göre çoktan gece olmuş olması gerekirdi.
Gece, bir anda öğle vaktine dönüvermişti. Bu değişim o kadar ani olmuştu ki Subaru’ya ilk bu dünyaya çağrıldığı anı hatırlattı. Ancak o an ile bu an tamamen farklı şartlar altındaydı.
“Karnım… yarılmamış, değil mi?” Subaru eşofmanının üstünü kaldırıp karnına baktı.
Daha az önce büyük bir bıçakla karnı deşilmişti ve öleceğinden emin olacağı kadar çok kan kaybetmişti.
Fakat ortada yara olmadığı gibi, en ufak bir kan izi bile yoktu. Hatta Subaru’nun çok sevdiği eşofmanı kirlenmemişti bile.
Elinde tuttuğu market poşeti de ilk anki kadar doluydu; cep telefonu ve cüzdanı da olması gereken yerdeydi.
Her anlamda başa dönmüştü.
—Bu kadarı aklını kaçırmasına yetecek cinstendi.
Hafızasında boşluklar olduğunu fark eden Subaru, bilincini kaybetmeden hemen önce ne olduğunu hatırlamaya çalıştı.
Karnı deşilmişti ve ölmek üzereydi. Bir kadın sesi duyduğunu sanıyordu. Ganimet mahzeninde bir ceset bulmuştu ve muhtemelen o adamı öldüren kişi Subaru’ya saldırmıştı.
Ölümün kıyısındaki o haldeyken…
“…Doğru ya! Satella!”
Subaru için endişelenip içeri girmiş olması gereken Satella da onu haklayan silahla biçilmişti.
Bunu fark ettiği anda Subaru’nun içi acıyla burkuldu. Suçluluk duygusu, bizzat saldırıya uğradığında hissettiği acıdan bile daha ağırdı.
“Satella’ya göz kulak olmam söylenmemiş miydi bana?!”
Subaru, Puck’ın kaybolmadan hemen önceki sözlerini hatırladı.
Subaru’nun o kediye verdiği söz kesinlikle bir şaka değildi. Geri dönmesi gereken en az üç an olmasına rağmen her fırsatı kaçırmıştı.
Satella da ona söylemişti. Bir şey olursa ona seslenecekti. Onu bile yapmamıştı.
“Aptal mıyım ben? Tabii ki öyleyim. Ama böyle başımı öne eğip karalar bağlayacak vaktim yok. Gidip Satella ile Puck’ı bulmalıyım…”
İkisi de ölmüş olabilirdi. Bu düşünce aklından geçtiğinde Subaru başını iki yana sallayarak bunu savuşturdu.
Subaru’nun hiçbir meziyeti yoktu, hiçbir işe yaramazdı. Figüran gibi bir şeydi, en iyi ihtimalle komedi unsuru bir karakterdi ama yine de hayattaydı.
Durum buysa, büyü yapabilen, kendine karşı dürüst olamasa da ideallerinden şaşmayan o iyi kalpli Satella’nın ya da o vurdumduymaz tuhaf ruh kedisinin ölmüş olmasına imkân yoktu.
En azından, öyle olmalarını istemiyordu.
“Her neyse, ganimet mahzenine geri dönmem gerek…”
Bilincini kaybetmeden önceki son yer orası olduğuna göre, orada mutlaka bir ipucu kalmış olmalıydı.
Bunu düşündüğü anda Subaru harekete geçti. Hızlı karar verme yetisinin parladığı anlar bunlardı işte. Önceki dünyada bu yetenek daha çok “Bugün okula gitmeyeceğim” gibi kararlarda kullanılırdı ama şu anda hızlı hareket edip tüm şüpheleri bir kenara bırakması önemliydi.
Ancak Subaru kararını verip gitmeye hazırlandığı anda…
“Hey, ufaklık. Gel de biraz eğlenelim.”
Aksilik bu ya, Subaru’nun ara sokaktan çıkan yolu üç adam tarafından kesildi. Subaru kendisiyle konuşan kişiye baktığında ağzı açık kaldı.
“Ne o, ne öyle bön bön bakıyorsun?”
“Nasıl bir belaya bulaştığının farkında değil herhalde. Anlatalım mı şuna?” dedi gruptaki diğer adam Subaru’yla alay ederek; yüzlerinde sinsi sinsi gülümsemeler vardı.
Adamları biraz daha süzen Subaru, sanki zorla bir vodvil izletiliyormuş gibi hissetti.
Üç adamlardı. Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, düzgün tipler olduklarını söyleyemezdiniz. Kötü huyları ve bozuk yetiştirilme tarzları paçalarından akıyordu. Klasik haydutlardı işte.
Tüm bunlar Subaru’da inanılmaz bir dejavu hissi uyandırdı.
“Ben bakmazken hepiniz kafanızı bir yere mi çarptınız?”
Bunlar, birkaç saat önce Subaru ile Satella’nın tanışmasına vesile olan adamların ta kendileriydi.
Tamam, alt tarafı figüran karakterlerdi ama tıpatıp aynı yüze sahip başka üç adamın tıpatıp aynı şeyi yapıyor olmasını akıl almıyordu.
“Yani beni tek yakaladınız diye intikam almak istiyorsunuz… öyle mi? Düşene bir tekme de siz vurmak istiyorsunuz, anlıyorum ama şu an sizinle uğraşacak hiç vaktim yok. Siz…”
“Ne zırvalıyorsun lan sen? Aklını mı kaçırdın ne?”
Subaru tatlı dille, olaysız bir şekilde bu işin içinden sıyrılmak istemişti ama bu heriflerin tavırları Subaru’nun bile tepesini attırmaya başlamıştı. Zaten meseleyi barışçıl yoldan çözmek istemesinin tek sebebi acelesi olmasıydı. Yoksa normalde Subaru’nun da pek sabırlı olduğu söylenemezdi.
“Şimdi beni iyi dinle ufaklık. Nenin nesi varsa bırakıp gidersen seni salarız.”
“Ha, öyle mi? Neyim var neyim yoksa. Anladım. Acelem var zaten, bana uyar, cidden.”
“Ama önce dört ayak üstüne çöküp köpek gibi taklit yapacaksın! Bir de ‘Kurtarın beni, ne olur kurtarın!’ diyeceksin!”
“Tamam be, yettiniz artık geri zekalılar!” İlla çizmeyi aşacaklardı, değil mi? Subaru’nun şalteri çoktan atmıştı.
Adamlar Subaru’nun ani tavır değişikliğine hazırlıksız yakalanmış, afallamışlardı. Üçü de şaşkın şaşkın dururken Subaru ilk vuracağı hedef olarak grubun en cılızını seçti. Daha önce Subaru’nun yenilmesine sebep olan bıçaklı adamdı bu.
“İlk sen gel! Hayatın kıymetini bilmeyen sizin gibi tipler cehenneme kadar gitsin!”
Subaru var gücüyle adamın çenesine bir aparkat indirdi, ardından savunmasız karnına bir yumruk geçirdi. Adam duvara çarpıp kendinden geçti. Subaru vakit kaybetmeden yanındaki diğer adama çelme takmak için hamle yaptı.
Tepki vermeye fırsat bulamayan adam tekmeyi yiyince yere yuvarlandı. O yere düşer düşmez Subaru kalan son adama daldı. Alçaktan bir tekmeyle yüklendi ve hamlesinin şiddetiyle adamı sürükleyip duvara çarptı.
Adamın sırtı duvara çarpınca nefesi kesildi, Subaru da işini bitirmek için bir tekme daha savurdu.
Ardından Subaru az önce çelme taktığı adama döndü ve eliyle ‘gel’ işareti yaptı.
“Şimdi teke tek kaldık! Elinden geleni ardına koyma!”
“Baskın yapıp bir de dürüst dövüşten mi bahsediyorsun lan?! Seni gidi velet!”
Adam Subaru’nun üzerine atılıp yakasına yapıştı, onu duvara doğru itmeye çalıştı.
“Yetmez!” diye bağıran Subaru, adamın iki bileğini birden kavrayıp yana savurdu. Neye uğradığını şaşıran adamın yüzüne bakan Subaru’nun ifadesi şeytani bir gülümsemeye dönüştü. “Okul kaçkını birinin boş vaktini hafife alma! Yapacak daha iyi bir işim olmadığından kılıç sallaya sallaya kavrama kuvvetim yetmiş kilonun üzerine çıktı! Bench presste de seksen kilo basıyorum!”
Subaru bileklerini ezerken adam acıyla bağırdı; dengesi bozulduğu anda Subaru dirseğini geçirdi ve haydut feryat etti.
Subaru arkasına dolanıp kollarını adamın beline dolarken, “Yanlışlıkla seni öldürürsem bana pek içerleme ama mindersiz birine supleks çekmeyi hep istemişimdir!” dedi.
Subaru adamı hafifçe havaya kaldırdı ve geriye doğru fırlattı. Ne olduğunu anlayamayan haydudun kafası arkalarındaki duvara çarptı ve yere yığılıp hareketsiz kaldı.
Diğer iki adamın da sesinin kesildiğinden emin olan Subaru, ilk vurduğu adamın, yani bıçaklı olanın yanına yürüdü.
Nispeten daha az hasar almış olmasına rağmen adamın soğuk terler döktüğü görülüyordu. Subaru yaklaşınca bıçağını çekmeye çalıştı. Ama tam o anda Subaru acımasızca yüzüne bir tekme indirdi. Adamın işi bitmişti.
“Hah! Ne kadar da kolay oldu! Bu dünyada kötülük asla kazanmaz!” diyen Natsuki Subaru, zaferini kutlamak için bir poz verdi.
Adamların hiçbirinin ölmediğinden kesin olarak emin olduktan sonra Subaru hemen ara sokaktan ayrıldı.
“Böyle oldu diye durum düzelmiş sayılmaz. Acele edip ganimet mahzenine gitmeliyim.”
Ayrılırken Subaru, ara sokaktan burnu bile kanamadan çıkmasına şaşıp kalan ve hayretle iç çeken meraklı kalabalığı fark etti.
Orada olduğumu anladıysanız gidip muhafızlara haber verseydiniz ya! diye düşündü Subaru, onlara ders verme isteğini bastırarak. Şu an tek bir dakikayı bile boşa harcayamazdı.
3
Ara sokaktaki intikamını aldıktan sonra Subaru kenar mahallelerin en ücra köşesine doğru yöneldi; ganimet mahzeninin girişine vardığında güneş gökyüzünde çoktan epey yol katetmişti.
“S-sonunda… sonunda buldum. …Cidden çok vakit aldı be,” diyen Subaru, alnındaki teri silip dinlenmek için yere çöktü.
Nihayet hedefine ulaşana kadar neredeyse iki saat boyunca koşturup durmuştu.
“Daha demin buradaydım, kaybolmadan yine bulurum sanmıştım ama…”
Muhtemelen en büyük sorun, Subaru’nun tabelaların hiçbirini okuyamamasıydı. Üstelik kenar mahallelerin dışında “ganimet mahzeni” adını öyle uluorta anamazdı, bu yüzden tamamen hafızasına güvenmek zorundaydı.
“Buraya geçen gelişimizde Satella ile konuşuyorduk, gözüm de çoğunlukla onun üzerindeydi, yolu pek hatırlayamamama şaşmamalı kahretsin,” dedi Subaru, ter içinde kalmış bir halde.
Ancak Subaru’nun yüzleşmesi gereken en büyük günah tam karşısındaydı. Kendi kendine konuşarak bunu görmezden gelmeye çalışsa da kalbi kanmıyordu. Nabzı hızlandıkça kalbi güm güm atmaya başladı, elleri ağırlaştı. Ağzı kurumuştu ve sanki biri kafasına vuruyormuş gibi kulakları tekrar tekrar çınlıyordu.
Subaru’nun aradığı cevaplar o ganimet mahzeninin içindeydi.
Gözlerini kapattığı an Subaru’nun zihninde her şey bir anlığına canlandı: Yaşlı adamın cesedi, kendi deşilmiş karnı ve tüm bu işin içine sürüklediği Satella’nın silüeti.
“Korkma. Korkma. Sakın korkma. Aptal mısın sen? …Tabii ki öyleyim ama onca yolu gelip de elim boş döneceğimi mi sanıyorsun?”
Elbette Subaru’nun dönebileceği bir yer olduğu da söylenemezdi. Şu anda tutunabileceği tek yer burasıydı.
Kararlılığını toplayıp önüne bakan Subaru, yürümeye çalışırken dizlerinin titrediğini fark etti. Kendine gelmek için bacaklarına vurdu ve derin bir nefes alıp nihayet ileri doğru adım attı.
Akşamın turuncu alacakaranlığında, ganimet mahzeninin kaba kapısı adeta onu sessizce reddediyor gibi görünüyordu.
“Kimse var mı?”
Bu olumsuz hisleri bir kenara iten Subaru kapıya vurdu ve sesini yükseltti.
Boğuk bir ses yankılandı ama cevap gelmedi. Rahatsız edici bir sessizlikle baş başa kalan Subaru, bizzat bu sessizlikten korkup kapıya daha sert vurdu.
“Birisi… Orada birinin olduğunu biliyorum! Hadi, cevap verin! …Lütfen.”
Uçup giden bir umut kırıntısına tutunarak, gözlerinin önünde olan şeylerin bir şekilde hata olmasını dileyip dua ederek daha sert vurmaya devam etti. Subaru’nun ani çaresizliğinin şiddetine dayanamayan kapı gıcırdamaya, menteşeleri bükülmeye başladı ve sonra…
“Kes artık şunu! Parolayı bilmiyorsun diye kapıyı kırmaya mı çalışıyorsun, ne yapıyorsun be?!”
Kapı aniden büyük bir güçle açıldı ve kapıya yaslanmış olan Subaru geriye doğru savruldu.
Subaru, mahzenin girişinden yaklaşık beş metre öteye fırlatıldı; birkaç kez yuvarlandıktan sonra tamamen afallamış bir halde başını kaldırdı. Subaru’nun bakışlarının hedefinde devasa, kırmızı yüzlü, kel bir ihtiyar vardı.
Adamın kaslı bedenini örten paçavralar vardı ve batan güneşin kızıl ışığı parlatılmış kel kafasına vuruyordu. Başka bir deyişle, devasa ve gayet dinç görünen bir moruktu.
“Kimsin sen, çocuk?! Seni buralarda hiç görmedim! Burayı nereden buldun? Nasıl geldin buraya? Kim söyledi sana?!”
İhtiyar, şaşırtıcı bir hızla Subaru ile arasındaki mesafeyi kapattı ve onu yakasından tutup havaya kaldırdı.
Ayaklarının yerden kesildiğini hisseden Subaru, haddini çok çabuk anladı. Çoğu durumda bir kavgayı kazanabileceğini düşünürdü ama bunlar olağan durumlar değildi. Neredeyse iki metrelik bu ihtiyar tarafından havada tutulurken, Subaru direnme arzusunu tamamen kaybetti.
“Adım Natsuki Subaru, başı hep kalabalık ve asla boş vakti olmayan gezgin bir serseriyim…… Şimdilik en azından, beni yere bırakma lütfunda bulunur musun? İkimizin de ayakları yere basarken konuşalım,” diye ekledi Subaru; bu dolaylı ricayı dile getirebilmek için bile tüm gücünü harcamıştı.
4
Bu yerdeki şiddet dolu ilk karşılaşmaları berbat bir ilk izlenim bırakmış olsa da, sonunda Subaru ganimet mahzenine alındı.
Subaru, mahzen hakkında ilk bilgiyi aldığı adamı tarif etmiş ve dev ihtiyara burayı kendisine onun tanıttığını söylemişti.
Giriş kapısına bakan tezgâhın önünde, Subaru ziyaretçiler için konmuş sabit bir sandalyeye oturdu ve huzursuzca kıpırdandı. Oturağın üzerinden kıymıklar fırlamıştı ve durmadan kalçasına batıyordu. Tuvalete gitmesi gerekseydi, o kıymıklar altını ıslatmasına sebep olabilirdi.
“Ne diye öyle kıpırdanıp duruyorsun? Takımların yerinde mi diye çok mu endişelendin?”
“Tabii ki hayır. Bizimkiler gayet iyi durumda. Ama cidden mi? Bu durumda ağzından çıkan ilk laf bu mu yani?”
İhtiyarı tanımlamak için “dev” en uygun kelimeydi, çünkü sadece uzun boylu değildi; tezgâhın arkasına eğildiğinde oldukça sıkışmış görünüyordu. Tekrar doğrulduğunda elinde bir içki şişesi vardı ve kendine bir kadeh koyduktan sonra dudaklarına götürdü.
“Eh, içki saatimi böldün. Umarım buraya gelmek için iyi bir sebebin vardır. Yoksa sonun fena olur.”
“Güneş daha yeni batmaya başladı ve sen şimdiden içiyor musun? Böyle gidersen erken yaşta nalları dikersin.” Subaru bu cevabı yapıştırırken elini çenesine, dirseğini de tezgâha dayayarak ganimet mahzeninin içine şöyle bir göz gezdirdi.
Burada bulunduğu önceki akşam şahit olduğu trajediden eser yoktu. Odaya saçılmış çeşitli çalıntı eşyalara bakarken, bunların bir şekilde düzenlenip düzenlenmediğini kestiremiyordu.
İhtiyar, Subaru’nun etrafa baktığını fark etti ve bilmiş bir tavırla gözlerini kıstı.
“Eee evlat, bu mallardan bazılarıyla ilgileniyor musun?” diyerek doğrudan konunun özüne parmak bastı. Adının “Rom” olduğunu söyleyen dev ihtiyar, kirli kadehine bir tek daha içki doldururken sırıttı. “İnsanların buraya gelmesinin sadece iki sebebi vardır: Ya çaldıkları bir şeyi getirirler ya da çalıntı mallarla bir işleri vardır.”
“…Şey, burada bulunma sebeplerimden biri bu sayılır.”
“Sebeplerinden biri… demek öyle. Yani burada olmanın başka bir sebebi daha var?” Subaru şartlı bir onay verince Rom kaşlarından birini kaldırdı.
Subaru başını salladı ve ardından, muhtemelen ciddiye alınmayacağını gayet iyi bilerek, istemeye istemeye konuştu: “Biraz tuhaf gelebilir ama… İhtiyar, sen… şey, yakın zamanda öldün mü?”
Subaru kopmuş kol ya da kesilmiş boğazla ilgili ayrıntıları eklememeye karar verdi.
Rom Amca gri gözlerini bir anlığına kocaman açtı ve ardından, sanki zaman yeniden işlemeye başlamış gibi, kahkahayı bastı.
“Gah-ha-ha-ha! Ne diyeceksin diye merak etmiştim ben de! Çok ömrü kalmamış yaşlı bir adam olabilirim ama kusura bakma, henüz ölmedim! Gerçi bu yaşa gelince, o günün pek de uzak olmadığını tahmin ediyorum.”
Anlaşılan Rom, Subaru’nun sorusunu sivri dilli bir şaka olarak algılamış ve Subaru için bir bardak daha çıkarmıştı. “İçer misin?”
Subaru bir el hareketiyle alkolü reddetti, ardından “Kalsın, şu an değil,” dedi.
Subaru ilk sorusunu sormayı başarmıştı ama içindeki diğer sorular durmadan çoğalıyordu.
Subaru’nun ganimet mahzeninde gördüğü ceset… Hiç şüphe yoktu. Kesinlikle şu an karşısında oturan ihtiyarın cesediydi.
Elbette ortam karanlıktı ve Subaru ilk kez bir ceset görmüştü, bu yüzden aklı başında sayılmazdı. Ancak bu ihtiyarın o kadar belirgin özellikleri vardı ki Subaru’nun onu başkasıyla karıştırması imkânsızdı.
Fakat Subaru az önce sorduğu soruyu kendine de yöneltebilirdi. Kendisi de ölümcül yaralar almıştı.
Subaru, hepsinin bir şekilde bir rüya olduğunu düşünmeye başladı. Kendi zihninin içindekilere güvenip güvenemeyeceğinden emin değildi.
Burada olanların hepsi gerçekten bir rüya mıydı? Eğer öyleyse, ne kadarı rüyaydı ve en başta ben neden buradayım?
Subaru’nun hissettiği o yakıcı acı, o kızın dokunuşundan aldığı sıcaklık, o ezici suçluluk sancıları… Hepsi sadece bir rüyanın kalıntılarıysa, şu anda neden buradaydı?
Bu dünyaya ilk çağrıldığı andan itibaren her şeyin bir rüya olduğunu söylemek daha mantıklı olurdu.
“Rom, son zamanlarda buralarda gümüş saçlı bir kız gördün mü?”
“Gümüş saç mı…? Yok, gördüğümü söyleyemem. Gümüş saç da göze fena batan şeylerden biridir hani, hafızam beni yarı yolda bırakmaya başlamış olsa bile öyle birini görseydim unutmazdım herhalde,” dedi Rom ve peşinden güldü.
Ama bu Subaru’yu hiç de rahatlatmadı.
Rom, Subaru’nun ifadesindeki ciddiyeti fark etmiş olmalı ki kendi gülümsemesini silip “İç,” diyerek kadehi tekrar Subaru’nun önüne koydu.
Rom kadehi eğdi ve kehribar rengi bir sıvıyla ağzına kadar doldurdu. Subaru’nun bardağa sessizce bakmaktan başka bir şey yapmadığını görünce bir kez daha, “İç,” dedi.
“Kusura bakma ama şu an hiç havamda değilim. Ayrıca hava atmak için içki içecek kadar velet de değilim.”
“Neden bahsediyorsun sen? İçip yaygara koparmak tam da senin gibi veletlerin yapması gereken şeydir! O yüzden çek kafaya koca bir fırt da için yansın. Öyle yaparsan, o sıcağa dayanamayıp içinde düğümlenen bir sürü şeyi dışarı kusarsın. İç hadi!” dedi Rom üçüncü kez, kadehi Subaru’ya doğru iterek.
Tavrına boyun eğen Subaru kadehi eline aldı ve kehribar rengi sıvıyı burnuna yaklaştırdı. Keskin bir alkol kokusu genzini yaktı ve Subaru neredeyse öksürecek gibi yüzünü buruşturdu.
Fakat tüm direncine rağmen, Subaru’nun bir yanı Rom’un dediğini yapmak istiyordu. Subaru dertleri alkolde boğmanın ezik yetişkinlere özgü bir şey olduğunu düşünürdü ama…
“Pekala… Başlıyorum!”
Subaru kadehi dikti ve hepsini tek dikişte içti. Yemek borusu yanmanın etkisiyle anında feryat etmeye başladı. Subaru kadehini tezgâha çarptı.
“Aaa! Ööğk! Bu berbat! Çok sıcak! Çok kötü! Öğk! İğrenç!”
“O kadar çok tekrarlamana gerek yok! Hadi ama! İçkinin ne kadar güzel olduğunu anlayamazsan hayatın zevkinin yarısını kaçırırsın!”
Subaru, içkinin hararetiyle birlikte lafları sıralarken Rom ona bağırdı ve tekrar içti. Bu kez bütün şişeyi alıp kafaya dikti.
Subaru’nun az önce içtiğinin yaklaşık üç katını içtikten sonra Rom okkalı bir geğirti savurdu ve gülümsedi.
“Yine de kendinle gurur duymalısın! Duruşun iyiydi! Ee, ne diyorsun? İçindekileri dökmeye hazır hissediyor musun şimdi?”
“…Evet! Azıcık! İhtiyar, burada bulunmamın o diğer sebebiyle ilgilenme vaktim geldi!”
İhtiyarın gülümsemesine kendi hınzır gülümsemesiyle karşılık veren Subaru, koluyla ağzını sildi ve mahzenin arkasını, çalıntı değerli eşyaların çoğunun toplandığı yeri işaret etti.
Rom’un yüzü ciddi bir ifadeye büründü ve Subaru doğrudan konuya girdi.
“Üzerinde mücevher kakılı bir nişan arıyorum ve onu bana vermeni istiyorum.”
Subaru’nun asıl amacı buydu. Satella’nın güvende olduğunu doğrulamak dışında, burada olmasının ana sebebi buydu: Satella için o kadar önemli olan, onu geri almak için tehlikeyi göze alacağı o şeyi geri almak.
Subaru hâlâ Satella’nın durumu hakkında tedirgin hissetse de, en azından nişanın akıbetini öğrenebilirse onu bulmaya dair bir ipucu yakalayacağını düşünüyordu.
Subaru, tüm duygularını sözlerinin ardına koyarak hedefini belirttikten sonra, Rom zoraki bir yüz ifadesi takınarak cevap verdi. “Mücevherli bir nişan… Kusura bakma ama buraya öyle bir şey getiren olmadı.”
“…Gerçekten mi? İyice bir düşün, bunamadığına emin misin?”
“Damarlarımda içki dolaşırken en formda olduğum anda bile hatırlayamıyorsam, gerçekten bilmiyorum demektir. Ama…”
Tam Subaru’nun son umut ışığı da sönmek üzereyken, Rom kurnazca sırıttı.
“Biri bugün daha sonra bir şeyler getirmek için benimle sözleşti. Değerli bir şey olduğunu söylediler, aradığın şey o olabilir.”
“Getirecek kişi tesadüfen… Felt adında bir kız olabilir mi?”
“Aynen öyle ama… ne? Onu aşıran hırsızın adını biliyor musun cidden?”
Subaru elinde olmadan bir zafer pozu verdi.
Tam tüm ipuçlarını kaybettiğini düşündüğü anda, parçalar yeniden birleşmişti. Felt’in adı geçmişti işte. Satella’nın nişanını aldığı varsayılan kızın adı olan Felt. Eğer durum buysa, Felt’in varlığı Satella’nın varlığını da kanıtlardı. En azından Subaru, Satella’nın kendi hayal gücünün bir ürünü olmadığından emin olabilirdi.
“Gümüş saçlı kadın kahramanlara olan aşkımın beni hayallere sürüklediğini düşünmek üzereydim…”
“O garip rahatlama hissini böldüğüm için üzgünüm ama kızı buraya getirse bile o eşyayı geri satın alabileceğinin hiçbir garantisi yok. Üzerinde mücevher varsa, iyi para eder.”
“Hah! Bana istediğin kadar bakabilirsin ama kusura bakma. Bende zırnık yok! Ezelden beri ve eşi benzeri görülmemiş bir meteliksizim!”
“O zaman şansına küs!” diye bağırdı Rom, şaşkınlık içinde.
Fakat o bunu der demez, Subaru yüzünün önünde bir parmağını kaldırdı ve iki yana salladı. “Cık, cık, cık. Doğru, param olmayabilir. Ancak! Bu dünyada bir şeyleri elde etmek için ille de paraya ihtiyacın yoktur. ‘Takas’ denen harika bir Sistem var, hiç duymadın mı?”
Rom karşı çıkmadı, sadece sessizce başını sallayarak Subaru’yu devam etmesi için cesaretlendirdi. Subaru pantolonunun cebini karıştırdı ve elini çıkardığında avucunda…
“…O da ne? Böyle bir şeyi ilk defa görüyorum.”
“Şimdi havaya kaldırdığım bu nesne, herhangi bir nesneyi zamanda dondurmak için kullanılabilen harika bir sihirli eşyadır! Adı ‘cep telefonu’!”
Kompakt boyutlu, beyaz renkli, ince bir cep telefonuydu. Rom daha önce hiç görmediği bu gizemli nesneye hayretle bakarken Subaru parmaklarını hızla hareket ettirdi ve bir an sonra binanın içindeki karanlıkta beyaz bir ışık parladı.
Flaşla birlikte yüksek bir deklanşör sesi yankılanırken Rom tezgâhın arkasına doğru devrildi. O kadar abartılı bir tepkiydi ki Subaru gülmeden edemedi ama Rom açıkça öfkelenmişti.
“Ne yapıyorsun sen?! Beni öldürmeye mi çalışıyorsun?! Beni o tuhaf hareketlerinle kandırabileceğini sanma sakın!”
“Bekle, bekle, sakin ol. Derin bir nefes al, rahatla, gel buraya da bir bak.”
Rom’un yüzü hâlâ kıpkırmızıydı ve bunun sebebi içki içmiş olması değildi; yine de Subaru cep telefonunu ona doğru uzattı. Subaru’ya şüpheyle baktıktan sonra, önündeki şeye bakınca gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Bu… Bu benim yüzüm. Nasıl yaptın bunu?”
“Söyledim ya sana, değil mi? Bu, zamandan bir parça koparıp onu donduran harika bir eşya. Bu eşyayı kullanarak az önceki zamanından bir parça kopardım ve onu bu aletin içine mühürledim.”
Ardından Subaru kameranın yönünü değiştirdi, kendine doğrulttu ve bir fotoğraf daha çekti. Ekranı Rom’a tekrar gösterdiğinde, fotoğrafta Subaru zafer işareti yapıyordu.
“İşte böyle, zamandan küçük parçalar koparıyor. Ee, ne diyorsun? Bayağı nadide, değil mi?”
“Şu ezik pozun beni pek heyecanlandıramadı ama bu cidden… hımm…”
Subaru’nun pozunu aşağıladıktan sonra Rom cep telefonuna son derece pürdikkat baktı. Rom’un beklediğinden daha fazla ilgilendiğini gören Subaru, cesaretlenerek yumruğunu sıkıp sıktı.
“Böylesini ilk defa görüyorum ama… temel olarak bu bir mitia, öyle değil mi?”
“Mitia mı?” Subaru neredeyse “Sadece kapaklı bir telefon bu,” diyecekti ama kendini tuttu. Rom tekrar başını salladı.
“Büyü kullanıcılarının yaptığı gibi bir kapı açmadan büyü yapmak için kullanabileceğin şeylere böyle denir. Yine de çoğunlukla aletten ziyade hediye olarak kullanılırlar…”
Demek sihirli eşyalara “mitia” deniyordu. Subaru, kelimenin gayet iyi oturduğunu düşünerek başını salladı. Cep telefonuna yakından bakmaya devam eden Rom, sonunda onu tezgâhın üzerine geri bıraktı.
“Buna kesin bir fiyat biçebileceğimden emin değilim. Çok uzun zamandır bu ganimet mahzeninde çalışıyorum ama ilk kez bir mitia ile karşılaşıyorum. …Yine de yüksek fiyata satılacağını kesinlikle söyleyebilirim.”
Görünüşe göre nadide eşyalar, karaborsada çalışanlar için bile her işte ilgi çekiyordu. Rom’un sesi heyecanla hızlanmıştı ve çenesinin ucunu ovuştururken Subaru’ya tepeden baktı.
“Dürüst olmak gerekirse, üzerinde mücevher olsa bile böyle bir şeyi sırf süs niyetine bir eşyayla takas etmek seni resmen zarara sokar. Daha pahalı bir şeyle takas etsen daha iyi edersin… Gerçi buradaki çalıntı hurdaların hiçbiriyle kıyaslayamazsın bunu.”
Yasa dışı işlere bulaşmış biri için Rom’un ona böylesine nazik bir uyarıda bulunması tuhaftı ve Subaru zayıf bir tebessümle karşılık verdi. Başka birine göre, Subaru’nun yapmaya çalıştığı şey aptalca görünüyor olmalıydı.
“Yok, sorun değil. Bu mitiayı Felt’in getireceği nişanla takas edeceğim.”
“Bunu yapmak için neden bu kadar ileri gidesin ki? O nişan gerçekten bu mitiadan daha mı değerli? Yoksa paranın satın alamayacağı kadar değerli olduğunu mu söylüyorsun?” diye sordu Rom, Subaru’nun kararına akıl sır erdiremeyerek.
Dürüst olmak gerekirse, Subaru da Rom’un yerinde olsaydı aynı şeyi söyleyebileceğini düşündü.
“Şey… Aslında nişanı ben de henüz görmedim ama maddi olarak bu cep telefonundan daha değerli olabileceğini sanmıyorum ve zarara gireceğime de eminim.”
“Bütün bunları anlıyorsan neden sonuna kadar gitmek istiyorsun?”
“Bariz değil mi? Zarara girmek istiyorum.”
Rom birkaç kez Subaru’ya gözlerini kırpıştırdı ama aynı anda Subaru bir coşku hissetti, çünkü bu… bu onun cevabıydı.
“Birine borcumu ödemek istiyorum. Ben her zaman bir iyiliğin karşılığını vermesi gerektiğini hisseden biriyim. Birine borçlu kalma hissine katlanamayan o modern çocuklardan biriyim. Geceleri gözüme uyku girmezdi. Bu yüzden, büyük bir zarara uğramak zorunda kalsam bile o nişanı geri alacağım.”
“Hımm… Yani anlaşılan bu nişan aslında senin değil… Öyle mi?”
“Hayatımı kurtaran gümüş saçlı güzel bir kıza ait. Nedenini anlamıyorum ama onun için çok değerli.”
“Peki ya seni kurtaran o kişi? Neden burada değil?”
“Şu anda onu arıyorum! Aslında şu an moralim bozuk olduğu için yarattığım bir hayal ürünü olmadığından bile emin değilim!”
Subaru yumruğunu sıktı ve önceki endişesini kelimelere dökerek gülüp geçti.
Subaru bu nişanı geri alacak ve sonra o kızla bir kez daha buluşacaktı. Onun gülümsediğini görmek istiyordu.
“Bayağı bir aptalsın sen, değil mi?” diye güldü Rom, Subaru’ya ve onun azmine bakarak.
5
Müzakerelerin ilk turunu atlatan Subaru, sonraki bir süre boyunca Rom Amca ile çene çaldı. Rom’un mitiaya ne kadar ilgi duyduğu düşünüldüğünde, Subaru hangi dünyada olursanız olun alet edevatın erkeklerin düşkün olduğu bir şey olduğunu kendi kendine düşündü.
“Gerek kıyafetlerin olsun gerek bu olsun, üzerinde sahiden çok garip şeyler var, değil mi? Yani baksana, şunlar çok lezzetliymiş!”
“Öyle, değil mi? Hey, dur bir dakika! Bir lokma alacağını sanıyordum! Onlar benim mısır cipsimdi! Üzerimdeki son yiyecekti!”
“Aman, bu kadar cimri olma. Bu kadar lezzetli bir şeyi kendine saklarsan doğruca cehennemi boylarsın, benden söylemesi.”
“Ya sen boylamayacak mısın, hepsini kendin yediğin için?! Kendi yaptığın şeyi başkalarına yüklemek siz patlama kuşağının çok kötü bir alışkanlığı… Yemeyi kes dedim şunları!”
Subaru sadece atıştırmalıklarından birazını paylaşarak kibarlık ettiğini düşünmüştü ama hepsinin böyle silinip süpürüldüğünü görünce kesinlikle pişman oldu. Boş atıştırmalık paketlerini market poşetine geri koyarken ağlamak üzereydi.
İkisi de kapının çalındığını duyduğunda, gün batımına oldukça yaklaşılmıştı.
Subaru tam uyuklamaya başladığı sıradaydı ve başını kaldırdığında Rom’un dev cüssesini kapıya doğru çevikçe hareket ettirdiğini gördü.
Kulağını sessizce kapıya dayadıktan sonra Rom fısıldadı.
“Dev sıçanlara…?”
“Zehir veririz.”
“Ulu beyaz balinaya…?”
“Olta iğnesi uzatırız.”
“En muhterem ulu ejderhamıza…?”
“‘Cehennemde yan!’ deriz.”
Rom’un kısa sorularının her birine kestirme bir cevap geldi. Özel kapı çalışıyla birlikte bunlar parolalar olmalıydı. Yanıtlardan tatmin olan Rom kapının kilidini açtı.
“Bu kadar geciktiğim için üzgünüm, Rom Amca. Peşime gerçekten çok inatçı biri takıldı ve onu atlatmam uzun sürdü.” Samimi bir ses tonuyla genç bir kız, marifetleriyle övünerek Rom’un yanından süzülüp içeri girdi.
Kızın sarı saçları orta uzunluktaydı ve gözleri bir tavşanınki gibi kırmızıydı. Ağzının kenarından muzip bir köpek dişi görünüyordu. Giydiği kıyafetler hareket etmeyi kolaylaştıracak cinstendi ama paramparçaydı.
Subaru düşünmeden ayağa kalktı ve bir gürültüye sebep oldu. Kız hemen onun tarafına baktı ve gülümsemesini yüzünden sildi.
“Bu da kim? Hey, Rom. Büyük bir şey getireceğimi söylemiştim, bu yüzden burada kimsenin olmasını istemediğimi belirtmiştim, değil mi?”
“Nasıl hissettiğini anlıyorum ama şu şey… oradaki veletin seninle bir işi var Felt ve getireceğini söylediğin o ‘büyük şeyle’ tamamen alakasız da sayılmaz.”
Rom’un cevabı Felt’i sadece daha da şüphelendirdi. Elini gayriihtiyari göğsüne doğru çekişinden, nişanı orada tuttuğu anlaşılıyordu. Felt, Subaru’ya bakarken tetikte kalmaya devam etti.
“Ne ayak bu adam? Beni satmadın, değil mi Rom?”
“Ne zamandır birlikte çalıştığımızı sanıyorsun sen? Ben asla öyle bir şey yapmam. Burada olmasının tek sebebi, senin için fena sayılmayacak bir teklifi olduğunu düşünmem.” Rom, Subaru’ya göz kırptı: “Değil mi?”
Yaşlı bir adamın kendisine göz kırpmasından tiksinse de Subaru, gerginliğini dağıtmak için boğazını temizledi ve Rom’un devam eden bakışlarını görmezden gelerek Felt’e döndü.
“Bu kadar gerilmene gerek yok. Önce oturup bir bardak süt içmeye ne dersin?”
“O aptal yüz ifadenle kes şunu. Ne yaptığını bilmediğin her halinden belli… Bak, ne dolaplar çevirdiğini bilmiyorum ama bana daha fazla para kazandıracağından emin olmadığım sürece söyleyeceğin hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. O yüzden doğrudan sadede gel.”
Felt’in tepkisi soğuktu. Subaru’nun omuzları ilk izleniminin ne kadar berbat gittiğini görünce düştü ama…
“Seninle konuşmak için bana biraz zaman vermesi adına bu ihtiyara yalvardım ama… işim aslında şu cebinde sakladığın mücevherli nişanla.”
Kız, temkinlilik seviyesiyle birlikte kaşlarını da kaldırdı. Subaru sadece hırsızlığını değil, tam olarak ne çaldığını da biliyordu. Ancak Subaru onu sakinleştirmeye çalışarak iki elini de önüne kaldırdı. “Bir şey yapmayı planlamıyorum. Sadece konuşmaya geldim. Yani, müzakere etmeye.”
Subaru daha sonra iki eli hâlâ havadayken tezgâhın yanındaki küçük bir masayı işaret etti.
“İkimizin de karlı çıkacağı bir sonucu hedefleyelim. Başka bir deyişle, kazan-kazan durumu olsun.”
Kısa bir duraksamanın ardından Felt başını salladı ve ikisi de küçük masanın karşılıklı taraflarına oturdular.
Rom daha sonra iki bardak süt doldurdu ve ikisinin önüne koydu.
“Mekânı ve bu sütü benden bilin ama müzakereye gelince kendi başınızasınız.”
“Merak etme, elimdeki her şeyi kaptırmaya hazır bir şekilde geldim buraya. Her şeyimi kaybedişimi izle sadece,” dedi Subaru; övünecek hiçbir şey söylememiş olmasına rağmen, sanki kavgaya girmek üzereymiş gibi böbürlenerek yumruğunu diğer avucuna vurdu.
Rom homurdandı, ama sütünü içmeye çoktan başlamış olan Felt yüzünü buruşturdu.
“Baksana, Rom. Bu süte su mu kattın yoksa? Tadı berbat!”
“Herkes de içecekleri aşağılamak zorunda mı sanki?! Şurada bir iyilik yapıyoruz…!” diyen Rom, devasa eliyle Felt’in saçlarını karıştırdı.
Subaru bir an Rom’un Felt’in kafasını koparacağını sandı; ama yaşlı adamın yüzünden hiçbir kötü niyet beslemediği, torununu seven herhangi bir dede gibi başını okşadığı açıkça belliydi. Üstelik Felt de bu duruma alışkın görünüyordu.
“Beklediğimden daha yakınsınız bakıyorum. Şurada tek başıma kaldım, içim burkuldu resmen.”
“Şu ihtiyar kadar berbat bir suratın varken öyle mızmızlanıp durma.”
“Yüzüme laf edildiğini çok gördüm de, cidden mi? Şu herif kadar mı kötü?! Yok artık!” diye bağırdı Subaru. Rom’un dazlak kafasına bakarken dehşete düşmüş, şaşkınlıktan donakalmıştı.
Subaru pek yakışıklı sayılmazdı, hatta sık sık bir tür serseriyle karıştırılırdı; yine de tipinin iki metrelik bu devasa ihtiyarla kıyaslanacak kadar fena olduğunu düşünmüyordu.
“…Haklısın. Kusura bakma, biraz ileri gittim,” diye yanıtladı Felt.
“Normalde bunun telafisi olarak konuşmanın geri kalanında bana sevimli bir ses tonuyla ‘ağabey’ demeni isterdim ama neyse, şimdilik seni affediyorum. Yine de bu kadar kırıcı olmamaya dikkat etmelisin, yoksa… Rom, ne oldu?”
“Sırf beni delirtmek için el ele verip buraya geldiğinizi düşünmeye başlıyorum…” Rom gülümsüyordu ama alnındaki damar fırlamıştı. Subaru ile Felt birbirlerine bakıp omuz silktiler.
Rom derin bir iç çekti. “Felt sonunda kendi yaşlarında yeni bir tanıdık edindi diye sevinmiştim, meğer sen de en az diğerleri kadar cinsmişsin.”
“...Rom, lütfen. İyilik yapmaya çalıştığını biliyorum ama rica ederim şöyle utanç verici şeyler söyleyip durma,” dedi Felt.
“Hem, ‘kendi yaşlarında’ mı…? Gerçi senin açından bakınca herkes aynı yaş grubunda gibi görünüyordur herhalde.”
Subaru, Felt’e bir kez daha baktı; olması gerekenden daha zayıf olduğu hesaba katılsa bile en fazla on iki veya on üç yaşında görünüyordu. İyimser davranıp hayal gücünü zorlasan belki on dördünü bitirmiş denebilirdi.
Felt’in onun bir tanıdığı ya da arkadaşı olarak anılması, Subaru’yu utandırmaya yetecek kadar büyük bir yaş farkıydı.
Subaru’nun iç muhasebesi bir yana, Felt ile Rom arasındaki atışma ondan bağımsız devam etti.
“Böyle ‘tek tabanca’ takılmaya devam edersen sonun ne olacak sanıyorsun? Er ya da geç sana bakamayacak kadar yaşlanacağım. Tek başına hayatta kalabileceğini mi sanıyorsun cidden?”
“Bunu bana kaçıncı söyleyişin oldu artık? Aynı şeyi tekrar tekrar söylemek bunaklık belirtisi değil midir? Hem bir kenara bırakırsak, senin hiçbir işe yaramayacak kadar yaşlanmana daha çok var; o gün gelmeden önce de ben zaten…”
“…Sen ne yapacaksın?” diye araya girdi Subaru, Felt’in cümlesi havada kalınca. Felt bir anda sinirle başını kaldırdı.
Sormaması gereken bir soru sorup ortamın havasını bozma tehlikesi yarattığını fark eden Subaru boğazını temizledi. Konudan çok sapmışlardı, asıl meseleye dönme vakti gelmişti.
“Neyse, şu pazarlığa başlayalım artık. Şey… Felt. Nişan sende, değil mi?”
“…Evet, bende.”
Subaru doğrudan konuya girdi, Felt de dürüstçe yanıt verdi.
Felt göğüs cebine uzandı, bir şey çıkarıp masanın üzerine sessizce bıraktı.
Subaru’nun aradığı nişan buydu. Subaru’nun ilk dikkatini çeken şey, üzerindeki ejderha biçimli kabartma oldu. Nişanın kendisi avuç içine rahatça sığacak büyüklükteydi. Subaru hangi malzemeden yapıldığını tam kestiremese de kanatlı ejderha işlemesi son derece inceydi ve ejderhanın açık ağzındaki kırmızı mücevher parçaya bambaşka bir hava katıyordu.
Subaru farkında olmadan nişanın ortasındaki mücevherin parıltısına kapılıp gitmişti.
“Eee…”
Felt’in sesi Subaru’nun dikkatini çekip onu kendine getirdi. Ardından kız, henüz kendisine ait olmadığını hatırlatmak istercesine nişanı masanın kendi tarafındaki kenarına doğru kaydırdı.
“Şimdi sende ne var, gösterme sırası sende. Gördüğün gibi bu sıradan bir nişan değil ve onu ele geçirmek için epey zahmete girdim. Hem bu nişana hem de emeğime değecek bir şey sunabilirsen ikimiz de mutlu ayrılırız, değil mi?”
“O sinsi sırıtışınla beni sınamaya çalıştığını görebiliyorum ama kusura bakma. Oynayabileceğim tek bir kozum var. Ne de olsa benim kadar beş parasız birini bulmak için dağ tepe aşman gerekir!”
Subaru gururla göğsünü kabarttı ama Felt pek de etkilenmişe benzemiyordu.
Ne zaman “fakirim” desem herkes bu suratı takınıyor, değil mi? diye geçirdi Subaru içinden.
Kendi hislerini bir kenara bırakıp elindeki tek kozu öne sürdü.
Subaru cep telefonunu masaya çarparcasına bıraktı; tam da tahmin ettiği gibi Felt’in kafası karışmıştı. Fakat aradığı tepki tam olarak buydu. Subaru telefonun kamerasını açtı ve…
“Bunu al bakalım! Saniyede dokuz kare seri çekim!”
“Vay! N— Ne yapıyorsun sen—?! Hey, bu ses de ne böyle, niye bu kadar parladı?!”
Beyaz bir ışık çaktı ve arka arkaya mekanik deklanşör sesleri duyuldu. Felt, Subaru’nun bu kaba tavrına çıkışacak gibi oldu ama daha ağzını açamadan Subaru telefonun ekranını kızın yüzüne doğru tuttu.
Ekranda kendi görüntüsünü gören kızın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Bu…”
“Aynen öyle! Senin bir kopyanı çıkardım! Bu mitia, birinin zamanından bir kesit alıp saklıyor! Sendeki o nişana karşılık bu mitiayı takas etmek istiyorum.”
En güçlü kozunu hemen masaya süren Subaru, pazarlığı kendi lehine çevirmeyi başarmıştı.
Bu bilindik bir pazarlık taktiğiydi ve duruma göre hemen bir sonuca varmak için kullanılabilirdi.
Elbette bu, karşı tarafa elinde başka güçlü koz olmadığını söylemek anlamına da geliyordu ki Subaru bunu zaten en başta itiraf etmişti; yine de işe yaramış görünüyordu.
“Anladım. Bayağı etkileyiciymiş. Rom, sence bu mitia ne kadar eder?”
Felt ekrana bakıp birkaç kez başını salladı ama Subaru’ya göre tepkisi fazlasıyla kayıtsızdı.
Gözleri parlamamış, daha yakından bakmak için telefonu eline bile almamıştı. Telefonun işlevleri ya da ne kadar nadide olduğu umurunda değildi; tek ilgilendiği, bunu ne kadar paraya çevirebileceğiydi.
“Demek yüksek teknoloji hayranlığı bu dünyada da sadece erkeklere özgüymüş ha?! Nedense bu beni acayip üzdü ve yalnız hissettirdi!”
“Aman, kes sesini. Büyütecek ne var? Bu mitia dediğin şey şu nişandan daha pahalıya satılabiliyorsa ne âlâ. O konuda da düzgün bir değer biçmesi için Rom’a güvenirim.”
“Şey, tam olarak ne kadar edeceğini kestiremem. Doğrusunu söylemek gerekirse bu iki nesne kıyaslanamaz bile. Bence o nişan çok para eder… ama bu mitia kadar etmez. Yani Felt, bu takastan çok karlı çıkarsın gibi duruyor. Benim fikrim bu.”
“Anladım, anladım. Madem öyle, neden olmasın?”
Takas Rom’un onayını alınca Felt memnun görünüyordu.
Felt’in tepkisi Subaru’nun beklediğinden biraz farklı olsa da takas planlandığı gibi gerçekleşecek gibiydi ve Subaru bundan daha mutlu olamazdı.
Fakat tam masanın üzerinden nişana doğru uzandığı sırada Felt onu durdurdu.
“Dur bakalım. Kozlar oynandı diye teklifi biraz daha kızıştırmayacağım anlamına gelmez.”
“…Bunu bu kadar açık seçik söylemen beni biraz gerdi ama ne dersen de, ne yaparsan yap, elimde başka bir şey yok. Daha önce de dediğim gibi, emsalsiz ve sonsuz bir fakirlik içindeyim.”
“O kadar da acımasız değilim, hem Rom da bizzat söyledi zaten. Mitiân bu nişandan daha değerli. Yine de elinde başka koz kalmadığına pek inanasım gelmiyor.”
Felt ayağa kalkıp Subaru’ya tepeden baktı. Kırmızı gözleri parıldıyordu; onu tartıp biçtiği apaçık ortadaydı. Subaru’nun sırtından soğuk bir ter boşaldı.
Subaru şu ana kadarki pazarlıkta sürebileceği en güçlü kozu çoktan oynamıştı. Ancak üzerinde bu dünyada değerli olabileceğini düşündüğü birkaç parça şey daha vardı. En kötü ihtimalle birkaç koz daha sürebilirdi belki ama…
“Endişelenme dedim ya? Senden daha fazlasını koparmaya niyetim yok. Şuradaki şeyi paraya çevirebileceğimi bileyim, bana yeter.”
Felt ellerini hafifçe birbirine vurup gülümsedi; Subaru’nun yüzündeki tedirgin ifade hoşuna gitmiş gibiydi.
Felt’in bu tepkisi karşısında yutkunan Subaru, birkaç derin nefes alıp ne kadar sarsıldığını gizleme umuduyla bakışlarını kaçırdı.
“Madem öyle, ‘teklifi biraz daha kızıştırmak’ derken neyi kastediyorsun peki?”
“Hı? Ha, o mu? Çok basit. Pazarlık yaptığım tek kişi sen değilsin demek oluyor.”
Subaru’nun kafası karışmış görünüyordu ama Felt işaret parmağını uzatarak açıkladı:
“Nişanı en başta çalmamın sebebi, birinin benden bunu istemiş olması… on kutsanmış altın para karşılığında.”
“Yani nişanı çaldığın kişiyle fiyatta çoktan anlaştın öyle mi?! On altın para ha… Ne kadar eder pek bilmiyorum ama…”
Subaru, Rom’a bir bakış attı; yaşlı adam imayı anlayıp başıyla onayladı.
“Ben olsam bu nişanı dört, taş çatlasa beş altına satabilirdim. Pazarlıkla üçe düşürülme ihtimali de var tabii.”
“Yani değerinin iki katını mı ödüyorlar?”
“Duymadın mı? Kutsanmış altın para dedi. Kutsanmış altından yapılırlar, çok daha nadirdir. Yani on kutsanmış altın, değer olarak yirmi normal altına yakındır.”
“Yani dört katını mı ödüyorlar?!”
“Niye bu kadar şaşırıyorsun ki? Sendeki o mitia ile en kötü ihtimalle bile rahatça yirmi kutsanmış altın alırsın. Üstelik piyasada çok daha fazlasını ödeyecek koleksiyoncular da vardır. İkisi kıyaslanamaz bile.”
Subaru bu dünyadaki genel eşya fiyatlarını pek bilmiyordu ama altın paranın en değerli para birimi olduğunu sanıyordu. Cep telefonunun değerinin bundan bile üstün bir para birimiyle, üstelik bir iki tane değil, tam yirmi sikkeyle ölçülmesi onu fazlasıyla şaşırtmaya yetmişti.
“Bu mitia cidden daha yüksek bir fiyata gidecekse, başkasıyla yaptığım önceki anlaşmaya sadık kalmaya hiç niyetim yok; bunu yüzlerine söylemekten de çekinmem.”
“O zaman niye ‘teklifi kızıştıracağım’ diyorsun?!”
Felt’in muzip tebessümü daha da haince bir sırıtışa dönüştü. “Onlara senin böyle akılalmaz bir karşı teklif yaptığını söylersem, nişanı hâlâ istiyorlarsa daha fazlasını teklif etmeye çalışmazlar mı sence?”
“Yani… Şunu mu demek istiyorsun? Karşı taraf dönüp yirmi kutsanmış altından fazlasını teklif ederse… elindeki diğer kozların hepsini dökmezsen hiç şansın kalmaz.”
Felt’in hain sırıtışı sınırları öyle bir aşmıştı ki, bu son sözleri söylerken yüzü ferahlatıcı bir zafer edasına bürünmüştü.
Öte yandan, işlerin bu tekinsiz gidişatı karşısında Subaru’nun yüzü asılmaya başladı.
“Peki sana nişanı çalma işini veren kişiyle ne zaman buluşacaksın? Pazarlıkta benim de bulunmama izin verirsin herhalde, değil mi?”
“Tabii ki, seni fazla dezavantajlı duruma düşürürsem kazanabileceğim paradan olabilirim. Ama buluşma yeri için endişelenme, burada buluşacağız,” dedi Felt parmağıyla masanın kenarına vurarak. Sonra sandalyesine yaslanıp Rom’a baktı.
“Rom İhtiyar yanımızda olduğu sürece çoğu kişi şiddete başvurmayı aklından bile geçiremez. Bu korkutucu ihtiyarla dövüşme düşüncesi bile insanın sırtını ürpertiyor, sence de öyle değil mi?”
Felt onay almak için Subaru’ya baktı. Rom’a şöyle bir göz atan Subaru birkaç kez başını salladı.
Öte yandan Rom, hakkında böyle düşünülmesinden pek de rahatsız görünmüyordu.
“Bensiz hiçbir şey yapamıyorsun sahiden, değil mi Felt? Senin için endişeleniyorum. Bir bardak daha süt ister misin? Biraz daha tatlı başka şeylerim de var.”
Rom, torununu sevimli bir kedi yavrusuymuş gibi şımartan dedelere benzemeye başlamıştı. Felt’e bir bardak daha süt doldururken keyfine diyecek yoktu. İkisine bakan Subaru bıkkın bir iç çekti.
“Sahi, o kişiyi zaten buraya çağırdıysan, ben hiç ortaya çıkmasaydım bile onunla fiyat pazarlığı yapmayı mı planlıyordun?”
“Tabii ki öyle yapacaktım! Bu şeyi çalmak için neler çektim haberin var mı senin? Ya benim gibi zavallı bir kızcağız onlarla tek başına buluşmak zorunda kalsaydı da ödülü pazarlıkla düşürselerdi? Yazık değil miydi bana?”
“‘Zavallı kızcağız’ ha…”
Felt ufak tefek ve zayıftı; dış görünüşüne bakıp onu böyle tanımlamak mümkün olsa da böylesine güçlü ve inatçı bir kişiliği varken Subaru’nun onu aciz görmesi imkânsızdı. Nişanı çaldıktan sonra kaçtığı anı hatırlayınca… serseriler ona saldırırken Subaru’yu öylece ölüme terk etmişti.
O olayı hatırlamak Subaru’yu biraz öfkelendirdi, bu yüzden lafı açmadan edemedi.
“Sahi, beni hiç hatırlamıyor musun sen?”
“Ha? Bir yerde karşılaşmış mıydık ki? Yani gerçekten şok edici bir karşılaşma falan olmadıysa seni hatırlayacağımı sanmam. Oldukça meşgul biriyim, açıkçası sen de bayağı sıradan görünüyorsun. Bir tek saçınla kıyafetlerin dikkat çekiyor.” Felt kıkırdadı.
Söyleyiş tarzından anlaşıldığı kadarıyla Subaru, Felt’in yalan söylediğini düşünmüyordu. Ayrıca dış görünüşünün sıradanlığına az önce hakaret edilmiş olması da onu hafif bir şoka sokmaya yetmişti.
Bu dünyada asgari insanlık diye bir şey sahiden yokmuş gibi görünmeye başlıyordu. Cinayete teşebbüs ve gasp sahnesinin yanından öylece geçip giden birinin bunu bu kadar kolay unutabilmesi başka nasıl açıklanırdı ki?
Ama öte yandan, hiçbir çıkarı olmamasına rağmen Subaru’yu kurtaran Satella gibi insanlar ve biraz kanun kaçağı olsa da nefret edemeyeceğiniz şu ihtiyar da vardı. Bu farklı dünyada bile herkes aynı değildi. Birkaç çürük elmanın yaptıklarına bakarak herkesi yargılamak doğru olmazdı.
“Neyse, senin şu berbat hafızan bu kadar yeter, Felt. Diğer kişi ne zaman gelecek?”
“Bu tavrın pek hoşuma gitmedi ama… İşi gün batımına kadar bitiririm demiştim, o yüzden gün batımından sonra burada buluşmak üzere anlaştık… Güneş çoktan battığına göre her an burada olabilirler—sanırım?”
Bu konuşma adeta bir olayı tetiklemiş gibi, tam o sırada kapı sertçe çalındı. Masadaki üç kişi de birbirine baktı.
“Özel vuruşu söyledin mi onlara?”
“Aa… Hayır, söylemedim. Muhtemelen benim içindir, gidip bakayım.” Felt, Rom’a dil çıkarıp sandalyesinden fırladı ve kapıya yöneldi. Tavırlarına baksanız mekânın sahibi sanırdınız.
“Bunu yanına kâr bırakmasına cidden razı mısın?” dedi Subaru, Rom’a dönerek.
“Eh, dün tanışmadık ya. Birbirimizi uzun zamandır tanırız… Arada bir bana yaslanmasına izin verebilirim sanırım.”
Subaru, yaşlı adamın mahzenin arka tarafına gidip elinde koca bir sopayla döndüğünü görünce, Rom’un kendisine bel bağlanmasından aslında gayet memnun olduğunu düşündü.
Sopa aşağı yukarı bambu bir kendo kılıcı uzunluğundaydı ve ahşaptan yapılmış gibiydi. Ucundan ve çeşitli yerlerinden dışarı sivri uçlar fırlamıştı; tam isabet bir vuruşun kolayca ölümcül bir yara açacağı belliydi.
Buna en yakın şey çivili bir beyzbol sopası olurdu herhalde ama bu dünyada da sopalar standart teçhizat sayılıyor anlaşılan…
Böyle bir sopayı savurmak, iki metrelik bu kas yığını ihtiyara gayet yakışıyordu. Subaru, adamın kıyafetleri biraz daha yırtık pırtık olsa ve bir peştamal giyse tam oturacağını düşündü.
“Şu medeniyetten nasibini almamış endamını tüm ihtişamıyla görünce, yüzümü buruşturmadan da sırıtmadan da edemiyorum.”
“Çenen pek düşük senin, değil mi? Buraya kadar gelebilmeni kime borçlusun sanıyorsun sen? Çekeceğim var senden,” diye ekledi Rom başını iki yana sallayarak.
Subaru birkaç saniye Rom’a baktı.
“Şey, dürüst olmak gerekirse yardımların için çok minnettarım. Her şey bitmiş sayılmaz ama neredeyse başardım ve işlerin benim için bu kadar iyi gitmesinin tek sebebi senin yardımın, o yüzden… teşekkürler.”
“…Bana birdenbire böyle dürüst davranmaya başlarsan ne yapacağımı bilemem,” dedi Rom, Subaru’nun teşekkürü karşısında; dazlak kafasını kaşıyıp derin bir iç çekti.
“Burası bulup üzerindekileri değerlendirdiğin için asıl kendine teşekkür etmelisin. Ben teşekkürünü hak edecek bir şey yapmadım.”
“Öyle olmadığını biliyorsun. Ne de olsa Rom, Felt’in çaldığı şeyin fiyatını burada biriyle konuşmayı planladığını biliyordun, değil mi? O halde söyleyeceklerimi duyar duymaz beni kapı dışarı etmek için her türlü sebebin vardı.”
“…”
“Felt ile konuşma fırsatını bana veren sensin. Tabii işi oradan devralan benim çabalarımdı—benim çabalarım!”
Önemli bir ayrıntı olduğu için Subaru’nun bunu iki kez söylemesi gerekmişti.
Subaru gururla başparmağıyla kendini gösterirken Rom’un yüz ifadesi karmaşık bir hâl aldı ve sustu.
Rom’un artık onun bu maskaralıklarından bıktığını düşünen Subaru, kendini övmekte bu kadar hevesli davrandığına pişman olmaya başladı.
“Hissettiğim şeye ‘teşekkür’ demezdim ama… İkimizden biri diğerine teşekkür edecekse, bu sen değil ben olmalıyım,” diye mırıldandı Rom usulca, tam da Subaru’nun yüzünde pişmanlık belirmeye başladığı anda.
Yaşlı adam gülümseyince yüzündeki kırışıklıklar derinleşti.
“Bir mitiân olması bir yana, kıyafetlerin ve sendeki bu hâl tavır… Durumu gayet iyi bir aileden geliyorsun, değil mi?”
“Şey, pek öyle sayılmaz aslında…”
“Saklamana gerek yok. Felt’in o nişanı çaldığı gerçeğini açığa vuramayacağına bahse girerim. Başka hiçbir şey için olmasa bile, bu işi barışçıl yollarla çözmeye çalıştığın için sana çok minnettarım.”
Görünüşe göre Rom, Subaru’nun gizemli geçmişi hakkında kendi sonuçlarına varmıştı ve kafasında Subaru son derece düşünceli bir beyefendiydi.
“Felt ile ben… neredeyse onun kendini bildiği bileli, küçücük bir kız olduğu günlerden beri birlikteyiz,” dedi Rom.
“Az önce de öyle bir şeyler söylediğini hatırlıyorum… Bunca zamandır burada mıydınız ikiniz?” Subaru başıyla etraftaki gecekondu bölgesini işaret etti.
Rom başını salladı. “Böyle bir yerde herkes sadece hayatta kalmaya çalışır. Öyle bir ortamda gençler kendileri gibilerle çete kurma eğilimindedir ama… Felt pek öyle şeylere uygun değil.”
“Şu ana kadarki tavrı herkese karşı böyleyse pek şaşırmadım doğrusu.”
Felt’in şu ana kadarki tutumu kararlı ve cüretkâr görünüyordu; kulağa hoş gelse de bu kararlılığın tamamen kendi çıkarlarına odaklandığına şüphe yoktu. Böyle davranırsan, diye düşündü Subaru, seninle karşılıklı faydaya dayalı bir ilişki kurmak isteyen kimse bundan pek memnun kalmaz.
“Ama sana yaklaşımında da bir sorun yok mu, Rom? Kabalık etmek istemem ama bencilliğinin bu kadar azmasının bir sebebi de senin her zaman onun arkasında durman bence.”
“…Buna diyecek bir lafım yok. Onu biraz şımarttığım doğru ne de olsa,” dedi Rom usulca, elini dazlak kafasında gezdirerek.
Yaşlı adamın bunu söylerkenki hâli, Subaru’ya Rom’un Felt’i ailesi gibi gördüğünü açıkça hissettirdi. Muhtemelen kan bağları yoktu ama en azından Rom açısından aralarında inkâr edilemez bir bağ vardı.
“Umarım tek taraflı bir şey değildir,” diye mırıldandı Subaru, öznenin kim olduğunu tam belirtmeden.
Fakat Rom duymuş olmalıydı ki fısıldadı: “Öyle olsa bile umurumda değil. …Hatta, böylesi en iyisi olurdu.”
Fakat tam o anda süreleri dolmuş gibi göründü.
“Ne yapıyorsunuz siz orada fısır fısır? Ürkütücü duruyor, kesin şunu,” dedi Felt ters bir tavırla geri dönerken. Yapmacık bir gülümseme takınma konusunda son derece başarısız olan Felt’in arkasında bir kişi daha vardı. “Haklıymışım, benim içinmiş. Biz buradayız, oturmak ister miydiniz?” Felt, Subaru’yu kenara iterek işaret etti ve nezaketli olmaya çalışarak arkasındaki kişiye döndü.
Subaru başını kaldırıp pazarlık etmek zorunda kalacağı bir sonraki kişiyle yüzleşmeye hazırlandığında hafif bir şaşkınlık yaşadı.
Felt içeri inanılmaz güzellikte bir kadın davet etmişti.
Bir kadına göre oldukça uzundu, Subaru ile neredeyse aynı boydaydı ve yirmili yaşlarının başında gibi duruyordu. Bu güzel kadının hafif çekik gözleri ve üzerinde dingin bir hâli vardı. Yağma mahzeninin karanlığında en çok göze çarpan şey, teninin neredeyse hastalıklı derecedeki beyazlığıydı. Üzerinde siyah bir palto vardı ama önü açıktı; altındaki giysilerin de siyah olduğu ve vücudunu sımsıkı sardığı görülebiliyordu. Oldukça ince olmasına rağmen kıvrımları tam yerindeydi ve genel olarak son derece hoş bir fiziğe sahipti.
Tıpkı Subaru gibi bu kadının da bu dünyada oldukça nadir görülen siyah saçları vardı. Saçları kalçalarına kadar uzanan bir örgü halinde toplanmıştı ve örgünün ucunu parmaklarının arasında dolandırıyordu.
Kısacası, büyüleyici güzellikte, olgun bir kadındı. Kendi dünyasında bile kadınlarla pek bir tecrübesi olmayan Subaru için böyle bir kadını görmek öylesine yeni bir şeydi ki aşırı derecede gerilmeden edemedi.
Soğukkanlılığını çoktan yitirmiş olan Subaru, Felt’in talimatlarına uyarak hiç itiraz etmeden sandalyesini verdi. Felt o sandalyeye, Rom ise onun solundaki sandalyeye oturdu. Subaru ise gerginliğini gizleyemeyerek Felt’in sağında ayakta dikildi.
Gelişini bu kadar çok insanın beklemesi karşısında kadın öfkelenmiş gibi görünmüyordu ama şaşırmıştı. “Burada konuyla ilgisi olmayan epey insan var gibi geldi bana.”
“Fiyatta pazarlık edilmesine öylece izin veremem ya, değil mi? Zayıfların bilgeliği diyelim. Neyse, Subaru, git bize içecek bir şeyler getir.”
Felt bir uşağı azarlar gibi eliyle Subaru’ya işaret etti ama Subaru karşılık verecek cesareti kendinde bulamadı; tezgâhın arkasına geçip nispeten temiz birkaç bardak seçti, içlerini sütle doldurdu ve masaya dönüp bıraktı.
Kadın, Subaru’yu baştan aşağı süzmeden önce “Teşekkür ederim,” dedi.
“Şu ihtiyarın burada olmasını anlıyorum da, bu kim?”
Kadın, Subaru’nun hâl ve tavırlarından buraya pek alışkın olmadığını anlamış olmalıydı. Ondan şüphelenmek yerine basit bir soru yöneltmişti.
Buna karşılık Felt o sinsi tebessümünü takındı. “Bu herif senin rakibin. O da pazarlık yapmaya geldi,” diye ilan etti ve “teklifi kızıştırma” süreci başladı.
6
“Anladım. Meseleyi şimdi kavradım,” dedi kadın; bardağından bir yudum alıp dudaklarında kalan sütü yaladı.
Kendisine Elsa diyen kadın, her hareketinde erotik bir hava yayıyordu. Felt durumu Elsa'ya açıklarken kadın birkaç kez bakışlarını Subaru'ya çevirdi; bu da çocuğun neye uğradığını şaşırıp eli ayağına dolaşmasına yetti.
"Mesele bundan ibaret, o yüzden şimdi açık artırmayı başlatıyoruz. Bu nişanın kimde kalacağı pek umurumda değil, o yüzden bana en iyi teklifi veren kapar."
"Güzel bir tavır. Hoşuma gitmedi desem yalan olur. …Peki, şuradaki oğlan bunun için ne kadar ödeyeceğini söyledi?"
Elsa başta on kutsanmış altın para ödeyeceğini söylemişti.
Eğer Subaru teklifiyle yarışacaksa, kadın onun daha fazla para teklif ettiğini düşünmüş olmalıydı. "Bekle ve gör" yaklaşımının iyi bir fikir olmadığını düşünen çocuk, cep telefonunu üçüncü kez çıkarıp nasıl çalıştığını gösterdi. Bir flaş mahzenin içini aydınlattı ve cihaz Elsa'nın görüntüsünü yakaladı.
Elsa, Subaru'nun bu ani hareketine kaşlarını kaldırarak tepki verdi ama Subaru vakit kaybetmeden ekranı ona gösterdi.
"Benim teklifim bu metia. Nadir bir eşyadır, muhtemelen tüm dünyadaki tek örnektir. Şu kaslı amcanın dediğine göre yirmiden fazla kutsanmış altına satılması gerekir."
"Bir metia…" dedi Elsa, ekrandaki aksine bakıp yavaşça başını sallayarak. Bununla birlikte Elsa, Subaru'nun nişanı doğrudan parayla değil takasla almaya çalıştığını ve teklifinin bir blöf olmadığını anlamış olmalıydı.
Elsa cebinden küçük bir deri kese çıkarıp masaya bıraktı. Kesede muhtemelen nişan için hazırladığı ödeme vardı; masaya koyarken Subaru ağır metal parçalarının birbirine çarpma sesini duyabiliyordu.
Felt meraklı bir kedi gibi gözlerini keseye dikerken Rom tek kelime etmeden onu azarladı. Elsa masaya bıraktığı kesenin üzerine beyaz parmaklarını koydu.
"Doğrusunu söylemek gerekirse, fiyat konusunda fikrini değiştirme ihtimaline karşı işverenim bana biraz fazladan para vermişti, bu yüzden teklif edebileceğim biraz daha fazlası var."
"İşverenin mi…? Yani sadece birinin talimatıyla mı nişanı almaya geldin?" diye sordu Subaru.
"Aynen öyle. Nişanı isteyen ben değilim, işverenim. …Yoksa sen de benimle aynı türden bir işte mi çalışıyorsun?"
"Öyle olsaydı, senin de işsiz güçsüz olman gerekirdi!"
"Yani şuradaki işsiz velet, senin teklif ettiğinden çok daha yüksek bir fiyat ödeyeceğini söylüyor. Efendin ne kadar ödemeye razı bakalım?" diye meydan okudu Felt, Elsa'ya dönerek.
Elsa sessizce kesenin ağzını açtı ve ters çevirdi. Dışarı dökülenler birkaç parlak kutsanmış altın paraydı. Paralar üst üste yığılırken Felt'in gözleri parıldadı, Rom bile boğazından bir ses çıkardı.
Subaru paralardan çok sayısıyla ilgileniyordu. Doğru saydıysa…
"Tamı tamına yirmi sikke," dedi Elsa.
"İşverenimin bana verdiği her şey bu kadar. Nişan için bunun yeterli olacağına karar vermişlerdi ama… tahminlerinin biraz yetersiz kaldığını düşünmekte haklı mıyım?" diye sordu Elsa, sorusunu Felt'ten ziyade Rom'a yönelterek.
Paraları saydıktan sonra Rom, gergin görünen Subaru'ya yukarıdan baktı ve gülümsedi.
"Bebek gibi davranmana hiç gerek yok. Utanmalısın. Erkek değil misin sen? …Yirmi kutsanmış altının akılalmaz bir miktar olduğu doğru. Ancak, en kötü ihtimalle senin metianın yirmi altına satılması gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum. Başka bir deyişle, bundan daha değerli."
Rom nasırlı devasa elini uzatıp Subaru'nun başını sertçe okşadı.
"Bana kalırsa pazarlık veledin lehine sonuçlandı. İşverenine ayıp olmasın ama görünen o ki paralarını geri götürmek zorunda kalacaksın," dedi Rom, sikkeleri Elsa'ya doğru iterek.
Subaru heyecanla bir çığlık attı. Felt karara bir itirazı olmadığını belirtmek için ellerini havaya kaldırdı, Elsa ise omuz silkti ama halinden pek de rahatsız görünmüyordu. Subaru zafer pozu vermeyi ihmal etmedi ama bu abartılı hareket onu ortalıkta sadece tuhaf duruma düşürdü.
"N-ne var yani? Mutluyum işte, fena mı? Bırakın da tadını çıkarayım! Burada ilk kez bir şeyi gerçekten başardım! Azıcık kutlama yapmanın neyi yanlış?!" dedi Subaru utanarak.
"Bir şey demedim ki. Kutlamak istiyorsan kutla. Paramı aldığım sürece ben mutluyum," dedi Felt.
"İşverenimin o nişana aslında ihtiyacı yok, o yüzden fikrini değiştirmen için sana yalvarmama gerek de yok," diye ekledi Elsa.
Hem Felt hem de Elsa, Subaru'nun bu maskaralıklarıyla pek ilgilenmiyor gibiydi.
Fakat Subaru, Elsa'nın yalvarıp yakarmasını bekleyecek kadar kötü niyetli olmasa da, pazarlık istediği gibi gitmemesine rağmen kadının bu denli kayıtsız görünmesini tuhaf buldu.
"Kusura bakma Elsa. İşverenin sana kızacak sanırım."
"Elden bir şey gelmez. Hata benden kaynaklansaydı durum farklı olurdu ama bu seferki, nişanı bu kadar ucuza kapatabileceğini sanan işverenimin suçu."
"Ama tamı tamına yirmi kutsanmış altın planlayıp da bunun yetersiz kalması insana koyar doğrusu," diye belirtti Rom.
"Eh, demek ki şansım yaver gidiyor! Yoksa benim o şanlı devrim sonunda geldi mi?" Felt, Elsa'ya anlayış gösteren iki erkeğin aksine havadaki gerginliği hiç umursamadan güldü.
Her halükarda, Subaru buraya gelirken koyduğu hedeflerden birini tamamlamayı başarmıştı. B planına başvurmak zorunda kalmadan, Satella'ya olan borcunu ödeyebileceğine dair bir umut ışığı doğmuş gibiydi.
Normalde hırsızlıktan Felt ve Elsa'nın sorumlu olduğunu Satella'ya bildirmek en doğrusu olurdu ama Subaru'nun içinden ikisinden birinin hapse tıkılmasına yol açacak bir şey yapmak gelmiyordu.
Sadece işine öyle gelmişti.
"Madem pazarlık lehime sonuçlanmadı, ben artık müsaadenizi isteyeyim."
Elsa ayağa kalktı ve sütünün kalanını bir dikişte bitirdi. Kalan birkaç damla sütü diliyle yine erotik bir şekilde yaladıktan sonra Subaru'ya baktı. Ona öyle bir dikti ki gözlerini, bakışları sanki çocuğu olduğu yere mıhlamıştı. "Bu arada, o nişanla ne yapmayı planlıyordun?" diye sordu Elsa, boğuk ve buz gibi bir ses tonuyla.
Sesindeki tatlı tını Subaru'nun kulak zarlarını tehdit ediyor ve bir vehimle, yalan söyleyemezmiş gibi hissetmesine neden oluyordu.
"…Şey, sahibine geri vermeyi planlıyordum." Bunu söyler söylemez korkunç bir hata yaptığını anladı.
Hem onu çalan kızın hem de çalınmasını emreden kadının önünde, çalınan eşyayı sahibine geri vereceğini ilan etmişti.
"Anlıyorum. Demek onlardansın." Subaru'nun bu sözleri, Elsa'nın dondurucu cinayet niyetini harekete geçirmeye yetti.
"N—?!" Subaru böğründe ani bir darbe hissetti. Çarpmanın şiddeti onu yana savurmaya yetti ve dengesini toparlayamayıp yere yuvarlandı. Subaru'nun hissettiği ilk şey acı ve şok oldu, yere çarparken görüşü fırıl fırıl dönüyordu. Başını kaldırdığında Felt'in yanına yapıştığını gördü.
"Ne yapmaya—"
"Aptal mısın sen? Dikkat etsene, çekil yoldan! Ölmek mi istiyorsun?!" diye bağırdı Felt.
"—çalışıyorsun?!" Subaru'nun haykırışının son kısmı Felt'inkinin arasında kaynayıp gitti.
Subaru şok içindeydi. Bulunduğu alçak noktadan Elsa'nın kendisine doğru döndüğünü gördü.
"Vay, bunu savuşturmayı başardın demek," dedi kadın, şaşkınlıkla başını yana eğerek.
Elsa'nın elinde donuk bir ışıkla parıldayan bir silah vardı. Subaru'nun bildiği kadarıyla bu bir kukri bıçağıydı ve Elsa'nın genel görüntüsüyle hiç bağdaşmıyordu. Rahatlıkla otuz santim uzunluğundaydı, namlusu kabzadan uzandıkça içe doğru kıvrılıyordu. Ucunun ağırlığı nedeniyle çoğunlukla düşmanların veya avların kafasını uçurmak için balta gibi kullanılan bir silahtı; sadece bakarak bile ne denli vahşi ve acımasız olduğunu hayal etmek zor değildi.
Bıçağı tutmasına rağmen Elsa'nın dingin gülümsemesi hiç bozulmamıştı. Duruşundan, silahı bir kez savurmuş olduğu açıkça anlaşılıyordu. Bu da demekti ki, Subaru'nun güvende olmasının tek sebebi, Felt'in atılıp onu silahın yolundan çekerek yere sermesiydi.
Geç gelen korku Subaru'nun elini ayağını titretti, midesi bulandı. Ancak durum onun keyfini bekleyecek değildi.
"Gaaah!" Rom İhtiyar, pazarlık başladığından beri elinden hiç bırakmadığı sopayı savurarak Elsa'ya doğru atılırken kükredi. Sopanın çivili kısmı kadının kafasına doğru hızla iniyordu. Sopa en az on kilo ağırlığında olmasına rağmen Rom onu bir dal parçasıymış gibi savurdu; tahta havayı yardıktan sonra mahzenin zeminine çarptı.
Sopa yerden sektiğinde tüm bina sarsılmış gibi oldu. Darbelerin şiddetiyle çalınmış eşyalardan birkaçı etrafa saçıldı; bu esnada Rom ve Elsa, Subaru'nun gözleri önünde darbeler savurmaya devam ediyordu.
"İlk kez bir devle ölüm kalım savaşına giriyorum," dedi Elsa.
"Konuşmaya devam et bakalım, küçük kız! Seni kıyma yapıp dev farelere yem edeceğim!" Rom hakaretler yağdırırken sopasını daha da hızlı savuruyordu. O savuruşun gücü karşısında, eğitimsizce yapılacak herhangi bir blok hamlesi bir kağıt parçasından farksız kalırdı.
Mahzenin içinde hareket edecek çok az yer vardı ve o sopanın savruluşlarıyla köşeye sıkışmak ölümcül bir hata olabilirdi.
Fakat Elsa'nın becerisi öylesine yüksek bir seviyedeydi ki buna ancak canavarlık denebilirdi.
Tek elinden sarkan kukrisini savurmaya devam eden Elsa, adeta siyah bir gölge gibi Rom'un her ölümcül vuruşunun arasından sıyrılmayı başarıyordu. Hareketleri bıçak sırtındaydı, ölümcül tehlikenin hemen yanı başında ince bir çizgide yürüyordu ama yine de dövüşü kontrol eden Rom değil, oydu.
Bu hiç iyiye işaret değil, diye düşündü Subaru içgüdüsel olarak. Kafasının içinde bir şeyler alarm zillerini çalıyordu. "Bu kötü…" diye mırıldandı Subaru, dudakları titreyerek.
"Korkma. Rom İhtiyar'ın kaybetmesine imkân yok! Kendimi bildim bileli Rom'un bir kavgayı kaybettiğini görmedim!" diye bağırdı Felt, kendi şüphelerini dağıtmak istercesine Rom'a olan güvenini kelimelere dökerek.
Felt'in sözlerinde uzun yılların birikimi vardı; sarsılmaz güvenini oluşturan deneyimlerdi bunlar. Fakat Felt bunu Subaru'ya açıkça söylemese bile, birbirleriyle olan etkileşimlerindeki samimiyetten aralarındaki bu güveni anlayabiliyordu.
Felt'in özgüvenine rağmen Subaru en kötüsüne hazırlanıyordu. Ama nedenini bir türlü kestiremiyordu.
“Al sana!”
Subaru içindeki tedirginliğin adını koyamadan, dövüşün seyrinde bir değişiklik oldu.
Rom bağırdı ve masayı, etrafında pazarlık yaptıkları o küçük ahşap masayı tekmeledi. Masa tekmenin şiddetiyle paramparça olup yarıldı ve bir anlığına duvara yaslanmış olan Elsa bu tahta parçalarının arkasında kalarak görüş alanından çıktı.
Rom sopasını var gücüyle indirdi. Vuruş isabet ederse anında öldüreceği kesindi. Ne var ki…
"Rom!" Felt'in kahrolası çığlığı ganimet mahzeninin havasını titretti.
Subaru o anda o çığlığın engellemeye çalıştığı sonucu gördü.
Bir şey havada dönerek uçuyordu.
Hâlâ sopasını sıkıca tutan Rom'un sağ koluydu bu.
Omuzdan kopan kol, duvara çarpmadan önce etrafa kan saçarak havada uçtu.
Bütün odaya kan yağmıştı. Subaru ve Felt de bundan nasiplerini almıştı.
Felt bir kez daha çığlık attı.
"Gideceksem seni de yanımda götüreceğim!" Sağ kolunu kaybeden Rom'un omzundan hortum gibi kan fışkırıyordu. Kanın akışını durdurmaya bile çalışmayan Rom, kalan tek koluyla saldırmak için Elsa'ya doğru atıldı.
Parçalanmış ahşap masa yere düşerken, Elsa savuruşunun ardından aldığı duruşu bozmadan arkasında dikiliyordu.
Elsa kukriyi tekrar çeviremeden Rom'un devasa gövdesi onu ezip geçecekti. Ancak Rom'un bu son direnişinin o kısacık anında…
"Daha önce söylemeyi unuttum ama süt için teşekkürler."
…sözü yarım kaldı. Elsa diğer elindeki, az önce içtiği bardağın kırık bir parçasıyla darbeyi indirdi. Kırığın sivri ucunda kan damlaları vardı; Rom'un kesilen boğazından gelen kanlar.
Kolu kopmuş, boğazı kesilmiş yaşlı adamın ağzından kanlar köpürdü ve gözlerindeki ışık sönerken yere yığıldı. Bedeni kasılsa da içinde hiç güç kalmamıştı; hayatı bedenine tutunmaya çalışsa da Rom'un elinden kayıp gidiyordu.
Elsa sanki saygısını sunarcasına cesede doğru zarifçe eğildi.
Rom'un bedeni seğirmeye devam ederken Elsa bardağın kalıntılarını usulca adamın ayaklarının dibine bıraktı. "Bunu geri veriyorum. Artık ihtiyacım kalmadı," dedi soğukça, ardından kukrisini elinde çevirip kana bulanmış ucunu Subaru ve Felt'e doğrulttu. Ancak hâlâ yerde yatan Subaru tek kelime edemiyordu.
Gözlerinin önünde gerçekleşen bu katliam, Subaru'nun tüm düşünme yetisini felç etmişti.
Daha birkaç dakika önce konuştuğu biri şimdi ölmüştü. Hastalıktan ya da kazadan değil, düpedüz bir başkasının eylemleriyle katledilmişti.
"Vay, demek cesur olan sensin," dedi Elsa etkilenmiş bir halde. Hâlâ hareket edemeyen Subaru başını kaldırdı.
Subaru hâlâ şok içindeyken Felt ayağa kalkmış, dizlerinin titremesini durdurmak için bacaklarına vuruyordu. Ardından kana bulanmış saçlarını geriye itti.
"Nasıl… Nasıl cüret edersin…"
Subaru, Felt'in arkasında kaldığı için yüz ifadesini göremiyordu. Ancak sesinden gözyaşlarını tutmadığı açıkça anlaşılıyordu.
"Çok fazla direnirsen sonunda canın daha çok yanar," dedi Elsa.
"Karşı koymasak bile bizi öldürmeyi planlıyorsun zaten, seni gidi psikopat…!"
"Çok hareket edersen temiz bir kesik atamam. …Kılıç konusunda pek becerikli sayılmam." Elsa bunu söylerken kukriyi elinde çevirdi ve sanki Felt'i parça pinçik etmek için doğru vuruşların provasını yapıyormuş gibi davrandı.
Ama Felt silahsızdı. Kazanmasına imkân yoktu.
Subaru zihninde haykırması gerektiği sonucuna varmıştı. Felt'in kaçabilmesi için Elsa'nın dikkatini birazcık bile olsa dağıtmalı, vakit kazandırmalıydı.
Kıza yardım çağırması, hatta tek başına kaçması için biraz zaman tanıyabilseydi… Ama kararını vermiş olmasına rağmen vücudunun titremesini durduramıyordu.
"…Seni de bu işe bulaştırdığım için özür dilerim," dedi Felt, Subaru'ya fısıltıdan farksız bir tonda.
"B-ben…" Subaru bu sözler üzerine yüzünü birden Felt'e çevirdi ve ona söylemesi gereken kelimeleri unutup sanki onun affını dilenircesine ancak boğuk bir mırıltı çıkarabildi.
Fakat Felt, Subaru'nun bu duygularını sonsuza dek ardında bırakarak ileri atıldı. Yerden hızla sıçradığında yüksek bir ses duyuldu; sanki mahzenden bir fırtına kopup geçmişti. Subaru tam Felt'in gözden kaybolduğunu düşündüğü anda Elsa'nın bedeninin büküldüğünü gördü.
Tiz bir ses çınladı ve Felt, Elsa'nın yanından dilini şaklattı. Felt'in elinde küçük bir bıçak vardı ve Elsa akılalmaz çeviklikteki refleksiyle Felt'in saldırısından sıyrılmayı başarmıştı.
Felt geriye sıçradı, uçarken yarattığı hava akımına bindi. Düzensiz hareketleriyle mahzenin duvarları bile onun için birer zemin haline gelmişti. Elsa bile Felt'in bu akrobatik marifetleri karşısında şaşırmış görünüyordu.
"Demek rüzgârın lütfuna sahipsin. Ah, ne kadar harika. Dünya sana bayılıyor olmalı… Kıskandım doğrusu." Elsa'nın kendinden geçmiş gülümsemesi aniden değişti ve kolunu geriye çekerken gözleri nefretle doldu.
"N—" Felt, omzundan çaprazlama inen bir kesikle havada biçildi ve dengesini toparlayamadan yere çarpıp yuvarlandı.
Yaranın açıldığı yer göğsünü sol omzundan sağ koltuk altına kadar yarıp geçmişti; o kadar derindi ki kemiği kesip iç organlarına ulaşmıştı.
Sırtüstü duran Felt'in kalbi her attığında bir fıskiye gibi kan fışkırıyordu ve kesiğin acısından ve şokundan çoktan bilincini kaybettiği belliydi. Kılı bile kıpırdamıyordu. Sadece birkaç saniye içinde kanının akışı basıncını kaybetti ve hayatının sona erdiğini sessizce haber verdi.
Subaru kımıldayamıyordu.
Felt'in yanına gidip kanamayı durdurmaya çalışmak istiyordu. Bunun için çok geçse bile en azından göz kapaklarını kapatmak istiyordu. Fakat Subaru'nun kolları ve bacakları bu isteğini reddediyor, utanmazca titremekten başka bir şey yapamıyordu.
"İhtiyar da kız da yere serildi ama sen kıpırdamıyorsun bile. Çoktan pes mi ettin?" dedi Elsa, sanki ona acıyormuş gibi bir ses tonuyla, sıkılmış gözlerle bakarak.
Tek yapması gereken biraz daha yaklaşmak ve bıçağıyla tek bir darbe indirmekti. Bu onun için apaçık ortadaydı, bu yüzden canı sıkılmış görünüyordu. Elsa'nın hareketlerinde en ufak bir tereddüt belirtisi bile yoktu. Hatta esnemesini bastırmaya çalışıyor gibiydi.
Elsa'nın bu tavrı karşısında Subaru'nun içinde zapt edilemez bir öfke kabardı. Önünde boylu boyunca yatan bu iki insan, bir saatten daha kısa bir süre önce tanıştığı kişilerdi. Ancak sadece konuşmakla kalmamış, birbirlerine duygularını açmışlardı. O iki insanı alıp katletmek ve zerre kadar suçluluk duymamak, Subaru için kesinlikle affedilemez bir şeydi.
Dahası, kendini de affedemiyordu. İkisinin de bu aşağılık kadın tarafından katledilmesini öylece izlemişti.
"Sonunda ayağa kalkabildin demek. Bayağı uzun sürdü. Beni pek eğlendireceğini sanmıyorum ama hiç yoktan iyidir."
Subaru'nun içinde kabaran öfke, çok geç kalmış olsa da nihayet kollarına ve bacaklarına hareket etme gücü verdi.
Uzuvları hâlâ titreyen Subaru, yavaşça yerden destek aldı ve hareketleri neredeyse hayvani olsa da bir şekilde ayağa kalkmayı başardı.
Titremesi korkudan mıydı, yoksa öfkeden mi? Yoksa ikisinden birden mi? Subaru'nun umurunda değildi.
Kukri bıçağını hazırda tutan Elsa ile yüz yüze gelen Subaru, dişlerini sıkarak var gücüyle ve tüm hırsıyla ileri atıldı.
Kendi gücünün sınırlarını aşarak onun üzerine uçacak ve kadını yere serecekti. Fakat Subaru'nun bu çılgınca saldırısı…
"Zavallıca."
…Elsa'nın doğrudan yüzüne indirdiği dirsek darbesiyle anında son buldu. Kadın en az hareketi yaparak etrafında dönerken dirseğini Subaru'ya geçirmişti ve çocuk sendelerken Elsa dönüşünü tamamlayıp uzun bacaklarından biriyle bir yay çizerek tekmeyi bastı.
Subaru porselenlerle dolu bir rafa savruldu ve gürültüyle yere çakıldı. Tek bir saldırı dalgasında Subaru'nun hem burnu hem de ön dişleri kırılmıştı. Elsa'nın tekmesinin asıl darbesini alan böğrü feci şekilde ağrıyordu ve birkaç kaburgasının kırıldığını hissedebiliyordu.
Ama yine de Subaru yumruğunu yere dayadı ve hemen ayağa kalktı. Beyni çoktan endorfin salgılamaya başlamıştı ve daha önce hissettiği her şeyden daha büyük olan bu acıyı reddediyordu.
Bu uyarılmış halde, nefesi kesik kesik, Subaru şuursuzca bir saldırı daha başlattı… ama yine geri püskürtüldü.
Subaru'nun savrulan kolları Elsa'ya ulaşamadı ve kadın akıcı uzuvlarıyla bıçağının ters tarafını Subaru'ya vurarak sol omzunu kırdı.
Ardından, sanki acı çığlıklarını dinlemekten bıkmış gibi, çenesine yukarı doğru bir tekme savurarak çocuğun sesini anında kesti. Bu darbe aynı zamanda Subaru'nun kırık ön dişlerinin geri kalanını da dökmeyi başardı.
Elsa yere yuvarlanan Subaru'ya tepeden baktı.
"Hiç işe yaramazsın. Göründüğün kadar tecrübesizsin ve hareketlerin darmadağın. Ne ilahi bir lütfun var ne de özel bir yeteneğin. Kafanı kullanıp bir numara çevirirsin sanmıştım ama görüyorum ki hiçbir şeyin yok. Bana karşı bir şansın olabileceğini nasıl düşündün ki?"
"Kesh sheshini… Bshuna inad etmek deniy… Öylece yeshleşeğimi mi shandın?" Subaru'nun burnu kırıldığı için düzgün bir laf bile sokamıyordu.
Son karşı saldırı yüzünden Subaru artık kolunu kullanamıyordu. Sol omzundan aşağısı cansız bir şekilde sarkıyordu. Hiç acı hissetmiyordu ama kulaklarındaki çınlama dayanılmaz bir hal alıyordu. Midesi fena halde bulanıyordu ve sanki öfkesi ağzından süzülüp gidiyor gibiydi.
Subaru yenilmişti. Asla kazanamazdı. Bir darbe vurma şansı bile ufacıktı.
"Eh, en azından alışılmadık derecede yüksek bir kararlılığa sahip olduğunu kabul ediyorum. Biraz daha erken ayağa kalksaydın, bu ikisi için farklı bir sonuç doğabilirdi belki." Elsa bıçağının ucuyla yerde terk edilmiş halde yatan iki cesedi işaret etti. Subaru, Elsa'nın hareketini takip edip cesetlere baktığında aniden içine tuhaf bir his doğdu.
Neden? Neden bütün bunları daha önce görmüş gibi hissediyordu?
Zemini kan denizine dönmüş ganimet mahzeni… Kolu kopmuş dev ceset… Kızılımsı bir bıçağın donuk parıltısı…
Zihninin derinliklerinde bir düşünce şimşek gibi çaktı.
"Artık buna bir son verelim. Seni meleklere kavuşmaya göndereceğim."
Elsa kırmızı dudaklarını yaladı ve şehvetli bir gülümsemeyle karanlığa karıştı. Bir hile miydi yoksa başka bir şey mi bilinmez, Subaru'ya sanki Elsa mahzenin gölgeleri arasına gömülmüş gibi geldi.
Subaru Elsa'yı bulamadan sağa sola baktı. "N-neredesin?!"
Subaru paniğe kapılmaya başladı; bir o yana bir bu yana bakıyor, en ufak bir sesi duyabilmek için var gücüyle kulak kabartıyordu. Yutulmayı bekleyen yırtıcı bir hayvanın avına benziyordu. Elsa'nın açısından bakıldığında, hiçbir şey hevesini bundan daha fazla kıramazdı ama bu durum işi daha da çabuk bitirme isteği uyandırdı; böylece ustaca, doğrudan bir kesikle…
"N—?!"
Subaru saldırının karnına doğru geldiğini fark ettiği anda kıl payı kurtulmayı başardı.
Karnını içeri çekerek geriye zıpladı, böylece yatay kesik onu sadece sıyırıp geçti. Karnının derisi yarıldı ama Subaru dişlerini sıkıp bu keskin acıya dayandı.
"Uraaaah!!"
Ardından Subaru var gücüyle dönerek attığı bir tekmeyle Elsa'nın gövdesine yandan vurmayı başardı. Kendini savurup kritik vuruşu indiren Subaru, en azından bir kez misilleme yapabildiğini teyit etmiş oldu.
Ne var ki…
"Ah… Bu çok tatmin ediciydi," dedi Elsa; belinden çektiği ikinci bir kukriyle, diğer eliyle Subaru'nun karnını yaklaşık yüzde yetmiş oranında yarıp kanını ve bağırsaklarını dışarı dökerken.
"Ha…?" Subaru bir adım, iki adım geri attı ve omzu duvara sürtünce oraya yığılıp yere kaydı.
Aşağı baktığında karnından fışkıran ve zemini parlak kırmızıya boyayan kanı görebiliyordu. Titreyen koluyla kanı boş yere içeri tıkmaya çalıştı ama karnından dökülen kanlı doku parçaları elini geri itti.
"Şaşırdın mı? Üzerime atılırken karnını deştim. Uzmanlık alanımdır aslında," dedi Elsa gülümseyerek, kan denizinin üzerinde şıpır şıpır yürürken.
Elsa, acı dolu çığlıklar guruldamaktan başka bir şey yapamayan Subaru'ya yaklaştı ve yüzünde kendinden geçmiş bir ifadeyle onun kanlı, kararmış iç organlarına baktı.
"Ah… tam umduğum gibi. Bağırsaklarının rengi öyle güzel ki."
Bu kadın aklını kaçırmıştı.
Endorfinlerinin bile dindiremediği acı karşısında Subaru'nun bilinci bulanıklaşmaya başladı. Yan yatmış olduğunu fark etti. Titreyen parmak uçlarıyla zayıfça Elsa'nın ayağına dokundu.
"Uu… ıgh…"
"Canın mı yanıyor? Acıyor mu? Üzgün müsün? Ölmek mi istiyorsun?"
Çocuğun eli hâlâ ayak bileğini tutarken Elsa, Subaru'nun yanına diz çöktü ve gözlerinin içine baktı. Elsa'nın gözleri vecd ile doluydu. Bir insanın canını almak konusunda zerre kadar tereddüdü yoktu.
Aksine… tarifsiz bir mutlulukla dolup taşmış, adeta kendinden geçmiş gibiydi.
"Yavaş yavaş, yavaşça, bedenindeki tüm sıcaklık usul usul çekilecek ve buz gibi olacaksın."
Subaru, Elsa'nın sesinin kulak zarlarını titrettiğini hissedebiliyordu; ses ona işkence ediyor, tadını çıkarıyor, acıyor, şefkat gösteriyor ve onu seviyordu.
Farkına bile varamadan Subaru'nun gözleri karardı. Çok fazla kan kaybetmişti ve adım adım ölüme sürükleniyordu. Artık hiçbir şey duyamıyordu. Koku alamıyordu. Hiçbir şey göremiyordu. Yalnızca bedeninin gittikçe soğuduğunu, can verdiğini ve bununla gelen o dehşeti hissedebiliyordu.
Hayat ışığının tam olarak ne zaman söneceğini bilemediği bu karanlıkta, ölüm korkusundan bir türlü sıyrılamıyordu.
Ne zaman öleceğim? Ne zaman öleceğim? Hâlâ yaşıyor muyum? Çoktan ölmedim mi yoksa? Yaşam nasıl tanımlanır ki? Bir böcekten bile aciz bu halime yaşamak denebilir mi? Yaşam nedir? Ölüm nedir? Ölmek neden bu kadar korkutucu? Yaşamak gerçekten şart mı? Değil mi?
Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum.
Mutlak ve kaçınılmaz ölüm gittikçe yaklaşırken, Subaru'nun zihni içgüdüsel olarak bunu reddediyordu. Sonunda bu reddediş tüm benliğini kapladı ve görüşü tamamen beyaza bürünürken aklından şu geçti…
Ah… Öldüm.
Ve bu son düşünceyle birlikte, Natsuki Subaru'nun hayat ışığı söndü.
BÖLÜM 3
SON VE BAŞLANGIÇ
1
"Baksana birader, öyle boş boş bakma. Elma ister misin?"
Subaru kendine gelir gelmez, burnunun dibinde olgun kırmızı bir meyve belirdi.
Tıpkı bir elmaya benziyordu; ona bakarken zihninin bir köşesinden "bilgi meyvesi" lafı geçti.
Yendiğinde cennetten kovulmaya sebep olan o yasak meyveydi bu.
Subaru o meyveyi şimdi yese, kendini içinde bulduğu bu akılalmaz durumdan kurtulabilir miydi?
"Hey, baksana çocuk," dedi orta yaşlı adam, hiçbir tepki vermeyen Subaru'ya kaşlarını çatarak seslenirken.
Subaru, bilincinin bulanık sınırlarından sıyrılıp yavaşça gerçeğe döndü ve aklı başına gelir gelmez aniden başını kaldırdı. Kalbi deli gibi çarpıyor, nefesi kesiliyordu; telaşla sağa sola bakındı.
Öğleden hemen sonra, ana caddedeki meyve tezgâhının önündeydi. Çeşit çeşit renkli sebzeler ve meyveler sergilenmişti; malların başında duran kişiyse yüzünde beyaz bir yara izi olan o sert bakışlı dükkân sahibiydi.
Burası, Subaru'nun daha önce birkaç kez gördüğü o kalabalık caddeydi. Başını kaşıdı.
"Hiçbir şey anlamıyorum…" diye mırıldandı ve ardından baş dönmesi ile mide bulantısına yenik düşüp olduğu yere yığıldı.
2
Yüzüne çarpan soğuk suyla birlikte Subaru, bulanıklaşan bilincini güçlükle de olsa toparlamayı başardı.
“…”
Meyve tezgâhı sahibinin getirdiği boş su maşrapasına baktı. Subaru dükkânın önüne yığıldıktan sonra, adam kendine gelmesine yardım etmişti.
Adamın onun için endişelenecek kadar iyi kalpli olmasına sevindi, ama Satella'nın nereye gittiğini sormayacak kadar ince düşünmesi yüreğinde derin bir yara açtı.
Toprak zeminde oturan Subaru, kâküllerindeki suyu silip dişlerini sıktı. O kılıcın ışıltısı ve kan kokusunun ortasında dans eden o korkunç gülümseme hâlâ zihninde taptazeydi.
"Hıh…"
Boğazı düğümlendi; dizlerini karnına çekip otururken tüm vücudunun titremesine engel olamadı.
O ana kadar tamamen sıradan bir hayat yaşamıştı. Hiç böylesine bir korku, böylesine bir çaresizlik tatmamıştı.
Artık düşünmek istemiyordu. Hatırlamak istemiyordu. Kabuğuna çekilip her şeyi unutmak istiyordu.
Kılıcın parıltısı, kopup uçan kol, o çığlık, kan gölünde boğulmak, o gümüş saçlar…
“…”
Subaru düşünmemek istedikçe anıları daha da netleşiyordu. Istıraba boğulan Subaru çığlık atmak için başını kaldırdı, tam her şeyi haykıracaktı ki…
"Ha…?"
İçinde kabaran ses, yerini şaşkın bir mırıltıya bıraktı ve öylece dona kaldı.
Gözlerini ardına kadar açan Subaru'nun görüş alanına; sürüngen derili uzun boylu bir siluet… ancak beline kadar gelen hayvanımsı bir insansı… pembe saçlı genç bir dansçı… belinde altı kılıç taşıyan bir savaşçı…
…ve beyaz cübbeli, yürüdükçe gümüş saçları dalgalanan genç bir kız girdi.
Kızın menekşe rengi gözleri yanından geçerken Subaru'ya şöyle bir değdi ama hiç ilgilenmiyormuşçasına bakışlarını çevirip yoluna devam etti.
Kararlılıkla dolu o ametist gözler, doğrudan yola dikilmişti.
O asil duruşunda, narin güzelliğinde, Subaru'nun aradığı o kızda en ufak bir değişiklik yoktu.
Hemen seslenemeyen Subaru, hırıltılı nefeslerle güçlükle ayağa kalktı ve peşinden koştu. "Bek—! B-bekle! Bekle biraz! Lütfen, bekle…"
Kız bir anlığına sese tepki verip bir yabancıya bakarcasına soğuk bakışlarla Subaru'ya döndü.
Subaru, o keskin bakışlardaki ayazın kalbini deştiğini hissetti. Kızın ricasını yerine getirmemişti. Onu incitmişti. Daha özür bile dilememişti. Affedilmesine imkân yoktu ama yine de peşini bırakmadı.
Ne hissettiğini bilmiyordu. En azından aklından neler geçtiğini öğrenmek zorundaydı.
Kızın aklından geçenleri kurup kendi kendini üzeceğine, acıyı hissedebildiği bu gerçeklikte bizzat onun tarafından incitilmeyi yeğlerdi.
"Lütfen bekle! Satella!"
Yetişebilirse ona ne söyleyeceğinden emin değildi ama bu sorunun cevabı zihninde netleşince, Subaru adını yeni hatırlamışçasına Satella diye bağırdı.
Nihayet sesi kıza ulaşmış gibiydi; çünkü tam uzaklaşmak üzereyken aniden olduğu yerde durdu.
Subaru kalabalığın arasından sıyrılıp ona yetişti ve elini narin omzuna koydu.
"Beni… görmezden gelme. Çekip gitmem benim hatamdı, seni dinlememek benim hatamdı ama çaresiz kalmıştım. Olandan sonra ganimet mahzenine gittim ama orada seninle karşılaşamadım ve…"
Subaru omzunu tutunca, Satella şaşkınlıkla ona baktı.
Kız arkasını dönüp Subaru ağzını açtığında, dudaklarından dökülenler bahanelerle dolu bir tür kendini savunma çabasından ibaretti.
Bunu fark etmesini sağlayan şeyse Satella'nın duru gözleri oldu.
Bakışları tamamen duygusuzdu; Subaru bu bakışlarla karşılaşmasına rağmen yine de bir rahatlama hissetti. Görebildiği kadarıyla Satella'da hiçbir yara izi yoktu. Subaru için bu bir kurtuluş demekti.
"Sadece kendimden bahsettiğim için özür dilerim… İyi olduğunu gördüğüme o kadar sevindim ki."
Tekrar karşılaşabilmiş olmaları, Subaru'yu saf bir mutlulukla doldurdu.
Konuşmaları gereken çok şey vardı ama her şeyden önce, Subaru yaptığı hiçbir şeyin boşa gitmediğini hissediyordu. Nihayet derin bir nefes alabilmişti…
"…Ne yaptığını sanıyorsun sen?"
Fakat Subaru rahatlamışken, Satella fena halde öfkeliydi. Subaru'nun elini omzundan silkelemek için bedenini bükerken beyaz yanakları kızarmıştı. Geriye bir adım atıp aralarına mesafe koyduğunda, Satella'nın gözleri düşmanlıkla doluydu.
Bu beklenmedik sert tepki karşısında Subaru gayriihtiyari yutkundu.
Yine de bu tepki son derece doğaldı. Satella'nın açısından bakıldığında, Subaru'nun onun karşısına çıkmaya bile yüzü olmaması gerekirdi. Ona savuracağı hiçbir hakaret fazla kaçmazdı ve—
"Kimsin necisin bilmiyorum ama birine Kıskançlık Cadısı'nın adıyla hitap etmek de neyin nesi?!"
Hayal edebileceği her şeyin ötesindeki bu tepkiyi duyunca, Subaru'nun gardını almak için kurduğu her şey yerle bir oldu.
Bu beklenmedik sözler karşısında Subaru, zamanın durduğunu hissetti.
Kalabalığın uğultusu kesildi. Subaru'nun duyabildiği tek şey, kalbinin deli gibi çarpması ve karşısındaki gümüş saçlı kızın gergin, savunmacı soluklarıydı. Sanki diğer tüm sesler yok olmuş gibiydi… ama bu bir yanılsama değildi.
"…Ne?"
Subaru etrafına bakındığında, bu kalabalık çarşıdaki herkesin, yoldan geçen tüm yayaların dik dik onlara baktığını fark etti. Herkes sarsılmış görünüyordu; çıt çıkarmadan, tek bir kaslarını bile oynatmadan öylece duruyorlardı.
Sanki Satella ile Subaru arasındaki konuşma bütün meydanı esir almıştı.
Satella sert bakışlarıyla Subaru'nun cevabını bekliyordu. Ancak neden suçlandığını bile bilmeyen Subaru, ne diyeceğini bilemedi. Subaru'nun Satella'nın kızdığını düşündüğü sebep ile gerçek sebep bambaşkaydı.
"Bir kez daha soruyorum. Bana neden Kıskançlık Cadısı'nın adıyla sesleniyorsun?"
"Ne demek istiyorsun? Bana öyle seslenmem söylenmişti…"
"…Bunu sana kim söyledi bilmiyorum ama her kimse, zevki berbatmış. Bunu uyduran sen olmasan bile, kabul etmiş olman yeterince kötü. Bahsettiğimiz kişi Kıskançlık Cadısı, tüm tabuların vücut bulmuş hali! Çoğu insan bu ismi ağzına almaya bile çekinirken sen bana bu isimle mi hitap ediyorsun?"
Öfkesini herkesin gözü önünde sergileyen Satella… yani o gümüş saçlı kız, Subaru'yu bir kafa karışıklığı fırtınasının ortasına attı. Etraftaki herkes başını sallayarak ona katılıyor gibiydi ve bu da her şeyden çok onun haklı olduğunu kanıtlıyordu. Subaru'nun neler olup bittiğine dair en ufak bir fikri yoktu. Söylediklerine akıl sır erdiremiyordu. Subaru sadece ona adıyla seslenmişti.
Ama Satella onu azarlamıştı ve etraftaki herkes de kızın haklı olduğunu düşünüyordu.
"Bütün söyleyeceğin buysa, ben gidiyorum. Seninle uğraşacak vaktim yok."
Kız, başını öne eğip öylece dikilen Subaru'ya baktı. Ardından arkasını dönüp saçlarını savurarak uzaklaştı; onunla daha fazla işi yoktu.
Subaru arkasından seslenmeyi düşündü, adını haykırmaya yeltendi ama boğazı sanki donup kalmış gibi düğümlendi.
Ona tekrar aynı isimle seslenirse aynı hatayı ikinci kez yapmış olacaktı. Peki o zaman ona ne diyecekti?
Tereddüt etti, ne yapacağını bilemedi.
“!”
Subaru'nun nefesi kesildi. Yolun kenarındaki bir el arabasının brandalı tentesinden, Subaru'dan sadece bir kafa boyu yüksekten bir şey atladı. Küçük bir beden yerçekimiyle yere indi ve yere basar basmaz rüzgâr gibi fırladı. Kirli kıyafetleri ve sarı saçları arkasından savrulan o küçük rüzgâr esintisi, inanılmaz bir çeviklikle kalabalığın arasından sıyrıldı ve uzanan bir el, belli bir kızın şahin işlemeli beyaz cübbesine süzüldü.
İkisi sadece bir anlığına temas etti ama o küçük rüzgâr için bu an fazlasıyla yeterliydi.
Rüzgâr cübbeyi havalandırıp cübbeli kız arkasını dönerken, rüzgâr yine uçarcasına uzaklaştı.
"Olamaz!"
Gümüş saçlı kız şaşkınlıkla sesini yükseltti ve elini cübbesine daldırdı. Aradığı şeyi bulamayınca gözleri fal taşı gibi açılarak hızla uzaklaşan rüzgârın ardı sıra baktı.
Hızla geçip giden o rüzgârın elindeki ejderha işlemeli nişanı gören Subaru bağırdı: "Felt?!"
Subaru'nun seslenişiyle rüzgâr bir an tereddütle dalgalandı ama yavaşlamadan dar bir ara sokağa daldı. Her şey o kadar inanılmaz bir hızla gerçekleşti ki Subaru ne olduğunu ancak bir anlığına görebildi, ama bu kesinlikle—
"Tuzağa düşürüldüm! Beni bu yüzden mi durdurdun? Birlikte mi çalışıyorsunuz?!" diye inledi kız, öylece duran Subaru'ya bakarak.
Kız hızla avucunu Subaru'ya doğru çevirdi ama görünüşe göre fikrini değiştirerek rüzgârın ara sokakta kaybolduğu yöne doğru koştu.
"Hey, bekle! Yanlış anladın! Ben…"
Subaru durumu düzeltmek umuduyla arkalarından ara sokağa daldı. Koşarken zihni sorular ve şüphelerle doluydu. Özümsenecek çok fazla bilgi vardı ve paniğe kapılmış aklı bununla başa çıkamıyordu. Zaten henüz iki kez ölümden dönmüştü ve kafasındaki her şey birbirine girmişti.
"Bana iyi davranacak biri yok mu şu koca dünyada?! Madem öyle, ne halt yemeye çağrıldım ki buraya?!" diye bağırdı Subaru, hiçbir şeyin mantığa sığmamasından bıkmış bir halde, karanlık ara sokakta sendeleyen adımlarla koşmaya devam ederken.
Subaru kondisyonuna pek güvenmiyordu ama kısa mesafede o iki kıza yenileceğini sanmıyordu. Fakat…
"Kahretsin! Duvar mı?!" diye tükürürcesine söylendi Subaru. Tam önünde bir çıkmaz sokak vardı.
İki kızdan biri bile ortalıkta yoktu. Felt muhtemelen böyle bir duvarı kolayca tırmanıp aşabilirdi, Satella'nın da sihriyle bir hal çaresine bakmış olabileceğini düşündü.
Diğer tarafa tırmanmayı deneyebilirim ama onlara yetişebileceğimi sanmıyorum.
Subaru'nun burada vakit kaybetmeye tahammülü yoktu. Başkentte yolunu nasıl bulacağını hiç bilmiyordu, bu yüzden onları burada kaybederse yetişmesi imkânsız olurdu.
"O zaman ganimet mahzenine mi gitmeliyim? Satella ve Felt hayattaysa, Rom da…"
Subaru bunu söylerken bile birkaç şeyin yanlış ve birbiriyle çelişkili olduğunu hissetti. Felt biçilmişti. Rom'un boğazı kesilmişti. Satella kan gölüne yığılmıştı. Subaru'nun karnı deşilmişti—hem de iki kez. Herkes nasıl hayatta olabilirdi ki…?
"Hayır. Sırası değil. Düşünerek vakit kaybedemem. Şu anda yapmam gereken…"
Subaru önden gidip bir an önce Rom'la buluşmalıydı. Yapması gereken buydu. Sonra da düşünebilirdi. Şu anda onun için en iyisi bu sokaktan çıkıp gecekondu mahallesine gitmekti.
Subaru arkasını döndü.
"…Şaka yapıyor olmalısınız!"
Tam önünde, ara sokağın girişini kapatan üç gölge vardı; kirli giysili, kaba ve vahşi görünüşlü üç kişi. Bu ara sokakları avlanma sahası olarak kullanan üç serseri. Subaru'nun o gün onlarla üçüncü karşılaşmasıydı.
3
"Yeter artık be! Siz veletlerin ders alması için daha ne gerekiyor?!"
Bu üç serseriyi tekrar görmekten usanan Subaru, öfkeyle ayağını yere vurdu.
Bu üçüncü karşılaşmalarıydı. Her seferinde bir ara sokakta, üçe bir. İlk ve ikinci denemelerinin fiyaskoyla sonuçlandığı düşünülürse, Subaru onu yakalamak için üçüncü kez deneyecek kadar inatçı olmalarına akıl erdiremiyordu.
"Siz aptallarla uğraşacak ne vaktim ne de sabrım var. Çekilin önümden, çabuk!"
Mevcut durum Subaru'nun canını fena halde sıkmıştı ama geçen sefer yaşananlar göz önüne alındığında, bağırırsa onları korkutabileceğini de düşünüyordu. En azından öyle sanıyordu.
"'Önümden çekilin' diyor baksana. Ha! Bu tavrından hiç hoşlanmadım. Durumu anlamıyorsun galiba? Bize emir verecek pozisyonda değilsin."
"Geçen sefer üçe birdiniz ve yine de sinek gibi ezildiniz! Hâlâ böyle böbürlenebiliyor musunuz cidden? Mızıkçılar bile zırlarken daha çok utanırdı be!"
Ancak haydutlar Subaru'dan hiç korkmuş gibi görünmüyor, alay etmeyi sürdürüyorlardı. Subaru onların bu beklenmedik tepkisi karşısında dudağını ısırdı. Böyle ayak takımının bile bir gururu varmış demek ki, diye düşündü.
Daha fazla vakit kaybedip Felt ve Satella'yı gözden kaçırma riskine girmek istemiyordu. Ayrıca bir kavganın doğuracağı tehlikeyi de hesaba katarak, bu işi barışçıl yoldan çözmeye karar verdi.
"Pekala. Dediğiniz gibi olsun. Üstümde ne var ne yoksa vereceğim. Benden istediğiniz bu, değil mi?"
Subaru öfkesini bastırıp pes ettiğini göstererek iki elini de havaya kaldırdı.
Subaru tavrını değiştirince haydutlar birbirlerine baktı ve ardından kahkahayı bastı.
"O da ne öyle?! Madem o kadar korktun, baştan söyleseydin ya!"
"Ha! Şuna bakın hele! Madem hemen yelkenleri suya indirecektin, ne diye artislik taslıyorsun!"
"Aman, her neyse. Dediğimizi yapacaksa işimiz kolaylaşır, fena mı? Ama ne korkak çıktı be, ha?"
Subaru sinirlenmişti ama sadece gülüp geçti. Kendini daha iyi hissetmek için bu haydut grubuna "Aptal, Daha Aptal ve En Aptal" adını takmaya karar verdi ve duymayacakları şekilde fısıldadı: "Satella'yla tekrar buluştuğumda Puck'ı ödünç alıp bunların… canına okuyacağım?"
Subaru tam sahip olduğu her şeyi önlerine serecekken donakaldı.
"Ha…?"
Subaru'nun bu yeni dünyaya geldiğinden beri başına gelen her şey arasında en huzursuz edici olanı buydu.
"Neden…?"
Subaru'nun parmaklarının ucunda, market poşetinin içinde bir paket çıtır atıştırmalık vardı. Mısır çorbası aromalıydı; en sevdiklerinden biriydi ve akşam yemeği niyetine yemek için marketten öylesine kapıvermişti.
Subaru, Rom'la ganimet mahzenindeyken bunu ona harika bir gece atıştırmalığı olarak hava atarak göstermiş, sonradan da pişman olmuştu.
Fakat o paket hâlâ oradaydı, dükkândan aldığı andaki gibi dopdolu ve ağzı kapalıydı.
"Bunun bende kalmamış olması gerekirdi… Rom hepsini yemişti, ben de söylenmiştim ve… hiç kalmamıştı. Eminim."
Atıştırmalıklar nasıl tekrar poşete girmişti? Açıldığına dair hiçbir iz yoktu. Bu imkânsızdı.
Subaru düşüncelerinin dört bir yandan tıkandığını hissetti. Ancak bu kilitlenmiş halde bile neler olup bittiğine dair bir sonuca vardı. Bir sonuca varmış olsa da bunun ona bir faydası yoktu. Aklına gelir gelmez, imkânsız diyerek kestirip attı. Mantığı bu ihtimali reddediyordu.
"Hey, ne yapıyorsun sen?!"
"…Ne?" Subaru birden yanı başında bir ses duydu. Düşünce zinciri koptuğu için verebildiği tek tepki bu oldu.
Haydutlardan biriydi. En ufak tefek olanı. Subaru'nun az önce "En Aptal" adını taktığı. Subaru düşüncelere dalmışken En Aptal yanına gelip elini Subaru'nun omzuna koymuştu.
Subaru silkinip elini itti. "Çekil önümden…"
"Ne dedin sen?!"
"Kelimelerin her anlamıyla, sizinle uğraşacak vaktim kalmadı. Bir şeyi… kontrol etmem gerek."
"Kafayı mı yedin sen?" Subaru, En Aptal'ı kenara itip sokaktan çıkmak için hareketlenirken, diğer ikisi öfkeyle yolunu kesti.
"Çekilin önümden! Gitmem gereken bir yer var!" Bu inanılmaz derecede aptalca, akılalmaz teoriyi çürütmek zorundaydı…
Subaru'nun haykırışı karşısında adamlar biraz tereddüt etti. Burayı yarıp ana caddeye çıkabilirse muhtemelen tehlikeyi atlatmış olurdu. Buna karar veren Subaru, yere sağlam basıp fırlamak için hamle yaptı.
Ne var ki…
“…Ne?”
Subaru adımını atar atmaz ayağı burkuldu. Bacaklarındaki derman çekildi ve dizlerinin üstüne çöktü. Düşüşünü yumuşatmak için ellerini öne uzattı ve bu kadar kritik bir anda tökezlediği için aptallığına lanet etti.
"Ha… Bu da ne böyle…" Subaru tekrar ayağa kalkabilmek için yerden destek almaya çalıştığı anda kolları titremeye başladı. Tekrar ayağa kalkabileceğini sanmıyordu. Bedenini bile kaldırabileceğini düşünmüyordu.
"Halt ettik galiba, değil mi…?"
Subaru endişe kokan bu sesi duyunca arkasına baktı ve o anda ne olduğunu anladı. Sırtına bir bıçak saplanmıştı.
"Gah… Ah…" Subaru olayın farkına varır varmaz, dayanılmaz bir acı tüm bedenini sardı. Boğulur gibi oldu. Bu kavurucu ıstırap karşısında son derece doğal bir tepkiydi.
…Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım! Bıçaklandım!
Bıçağı olan Daha Aptal, ilk hamleyi yapmıştı. Subaru silahını çektiğini fark etmemişti ve tam yanından geçip gitmeye çalışırken sırtından bıçaklanmıştı.
Bu acı, son birkaç saat içinde yaşadığı işkencenin aynısıydı; ama insan bunu kaç kez yaşarsa yaşasın, alışmasının mümkün olduğunu sanmıyordu.
"Ne? Cidden bıçakladın mı herifi?!"
"Mecbur kaldım! Caddeye kaçsaydı ne olurdu sanıyorsun? Başıma ne işler açılırdı bir düşünsene."
"Dur! Yapma öyle, salak! …Uf. Evet, durum fena. Bağırsakları gitmiş. Ölecek bu."
İri yarı olan Aptal, Subaru'nun bedenini ters çevirdi ve bunu yaparken bıçak sırtına daha da derin battı.
"Uggg…" Subaru'nun mevcut acısının üzerine katmerli bir ıstırap daha bindi ve can çekişme sesleri bile boğazında tıkandı.
Subaru ne yardım çağırabiliyor ne de öfkeyle haykırabiliyordu. Artık elinden hiçbir şey gelmiyordu. Boğazına dolan kendi kanında boğuluyormuş gibi hissederek sadece düzensiz nefesler alıp veriyordu.
Subaru’nun el ve ayaklarındaki his kaybolmaya başlamış, bilinci ise sönmek üzere olan bir ışık gibi cılız bir şekilde titriyordu.
Görüşü yine karardı. Tıpkı geçen seferki gibi, bu bir sondu.
“Geçen sefer” de ne demek…? diye düşündü Subaru. Daha önce saçma bulup bir kenara ittiği bir fikre şimdi tutunuyor olması, kendini daha da acınası hissetmesine yol açıyordu.
Fakat madem bu fikre sarılacaktı, sonuna kadar gitse iyi olurdu.
Aklını ölme düşüncesinden uzaklaştır. Ölmeden önce, etrafında neler döndüğünü çöz.
Gözlerin bitti. Kolların ve bacakların da gitti. Geriye bir tek burnun ve kulakların kaldı. O zaman ikisini de sonuna kadar kullanacaksın. Burnuma hangi kokunun geldiği fark etmez. Kulaklarımın sadece hakaretler duyması fark etmez. Yolun çamurunu kokluyorum. İçimden boşalan kanın demirimsi kokusunu alıyorum. Artık burnum da bitti. Tükendi. Kulaklarımın da çok daha uzun süre dayanacağını sanmıyorum.
“…ğerli… şeyleri… alın…”
“…rada! Muhafızlar! Onlar…”
“…açın! Hayır! Eğer… yakalanırsak, ben…”
Tek yakalayabildiğim bu konuşma kırıntıları oldu. Çok güzel falan da, bunların ne anlama geldiğini çözmek için gereken beynimin o kısmı zaten öldü. Can verdiğim için sadece dinledim. Hatırlar mıyım, bilmiyorum. …Hatırlamak ne demek? Neden hatırlamak istiyorum? İstemek ne demek? Neden… ne?
Subaru’nun beyni işlevini yitirdikçe, diğer organları da çok geçmeden onu takip etti. Tam en sonunda, içinden bir şeyin çekilip çıkarıldığına, bir şeyin sürtündüğüne dair silik bir sesle… Subaru üçüncü kez hayatını kaybetti.
4
Subaru’nun bilinci yerine geldiğinde, zifiri bir karanlığın içindeydi. Ancak bunun kendi yarattığı bir karanlık olduğunu fark edince kapalı göz kapaklarını araladı. Parlak güneş ışığı gözlerini yaktı. Subaru hafifçe inleyerek elini gözlerinin üzerine siper etti.
“Eee, delikanlı. Şu elmaya ne diyorsun?”
Subaru’nun duymaya alıştığı bir soru, aşina olduğu bir ses tonuyla yeniden ona yöneltilmişti.
Kulakları tıkır tıkır çalışıyordu.
Ana caddenin gürültüsü ve keşmekeşi çok baskındı; ölümünden hemen önceki o sessizlikten taban tabana zıttı.
Mesafe olarak bakıldığında o sessizlik ana caddenin hemen bir sokak ötesindeki bir ara sokakta yaşanmış olsa da, durum bundan ibaretti.
Bir sokak öteye bile geçememiş olmam ne acınası.
Dükkân sahibi, sorusuna yanıt alamayınca kaşlarını çattı. Subaru, adamın yüzündeki beyaz yara izinin gerildiğini görünce, bunun onu daha da kötü bir adam gibi gösterdiğini düşündü.
Fakat Subaru, onun aslında çocuğuna düşkün, son derece nazik ve düşünceli biri olduğunu biliyordu.
Elbette adam, Subaru’nun bildiklerini muhtemelen hatırlamıyordu.
Bunu düşünerek, yüzü yaralı tezgâhtara bir kez daha döndü.
“Şu ana kadar yüzümü kaç kez gördün?”
“‘Kaç kez’ de ne demek? Hayatımda ilk defa görüyorum seni. Zaten böyle dikkat çeken bir tipin ve o berbat surat ifaden varken daha önce görseydim unutmazdım herhalde.”
“Surat ifademle ilgili o son kısmı duymasam da olurdu hani. Neyse, bugünün tarihi ne?”
“Tammuz’un 14’ü. Takvime göre tam yılın ortasındayız.”
“Haa. Anladım. Demek Tammuz, ha.” Subaru’nun bu tarihin ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikri yoktu. En başta, bu dünyada takvimi nasıl ayarladıklarını bile bilmiyordu. Güneş takvimi kullanıyor olmalarını beklemek muhtemelen fazla iyimserlik olurdu ama emin de olamıyordu.
“Neyse ne, delikanlı. Şu elmaya ne diyorsun sen onu söyle?”
Subaru sessizleşince tezgâhtar sabır göstermişti ama alt tarafı tek bir elma almak için birine bu kadar katlanmak… Belli ki sabrının sonuna geliyordu. Yüzü seğirmeye başlamıştı.
Zaten bu adam gülümserken bile pek tekin durmuyordu. Yüzüne zoraki bir tebessüm kondurmaya çalıştığında bu durum muhtemelen müşterileri kaçırmaktan başka bir işe yaramıyordu ve Subaru, bu adamı bu mesleğe layık gören tanrının cidden zalim bir tanrı olduğunu hissetti.
Subaru ise tezgâhtarın sorusuna karşılık elini beline koydu ve gururla göğsünü kabarttı.
“Kusura bakma amca, gökyüzü ne kadar maviyse ben de o kadar züğürdüm!”
“O zaman defol git buradan!” Dükkân sahibinin kükremesi Subaru’yu geriye savurmaya yetti ve apar topar oradan uzaklaştı.
Bir süre o dükkâna kesinlikle geri dönemem, diye düşündü Subaru; aklında cümlenin her iki anlamı da vardı.
4. BÖLÜM
DÖRDÜNCÜDE ŞANS YAVER GİDER
1
“Cüzdan… tamam. Cep telefonu… tamam. Mısır çorbalı cipsim ve hazır ramenim de burada. Eşofmanım ve spor ayakkabılarım sıfır hasarlı, ve tabii ki…”
Subaru eşofman üstünün eteğini kaldırdı ve sırtına bakabilmek için oraya buraya kıvrıldı. Sırtında, bel çevresinde veya karnının ön tarafında ne bir yara izi ne de başka bir darbe izi vardı. Sırtına saplanmış bir bıçak ya da olağandışı başka hiçbir şey yoktu.
“Pöh. Çok şükür. Bir kılıç ustası için arkadan bıçaklanmaktan daha büyük bir utanç olamaz. Ortaokulda kendo yapmış biri olarak, hayat konusunda yanlış yola sapsam bile kılıç ustalığının yolunu kaybetmemeliyim.”
Güneş gökyüzünde tepedeydi ve tatlı bir esinti Subaru’nun tenini okşuyordu. İnsanlar ana caddede telaşla bir ileri bir geri gidip geliyordu ve yine aynı kertenkele arabası yanından geçip gitti.
“Eh, bu kadar dolaylı kanıt varken bunu kabullenmekten başka çarem kalmadı, değil mi? İnanması biraz güç ama…”
Subaru’nun vücudundaki tüm yaralar kaybolmuştu; eşofmanındaki yırtıklar ve kan lekeleri de yok olmuştu. Subaru’nun elindeki o plastik market poşetinin içinde, açılmamış cipsi Subaru’nun onu yemesini bekliyordu.
“Demek o tarz olaylardan biri, ha…”
Çenesine dayadığı elini öne doğru uzattı ve caddedeki herkesin görebileceği şekilde parmaklarını şıklattı.
“Her öldüğümde, ilk durumuma dönerek en başa sarıyorum. En azından öyle görünüyor.”
Subaru daha önce teorisinin saçma olduğunu düşünmüştü ama sonunda bunu kabullenmeye karar verdi.
2
“Buna ‘Ölümden Dönüş’ diyeyim bari… Kaybedeceğinizi varsayan bir güç olması, tam da bana yakışan türden bir şey, değil mi?”
Kullanıcısı hayatını kaybettiğinde devreye giren bir güçtü bu. Kahramanca olan şey ölümün kıyısından dönüp günü kurtarmaksa, kaybettikten sonra her şeyi baştan yapma şansı elde etmek daha çok bir hilebazın yapacağı türden bir şeye benziyordu.
“Şaka bir yana… Bu tür bir şeye zaman yolculuğu denir miydi acaba?”
Sadece belirli koşullar altında devreye giren bir döngü fenomeni. Eğer bunu bir oyun gibi düşünecek olursanız, Subaru her öldüğünde üzerinde hiçbir kontrolü olmayan otomatik bir kayıt noktasına geri getiriliyordu denebilirdi.
“Yani bir döngü ya da zaman kayması, ha… Demek istediğim, mangalarda bu tarz şeylerin olmasına alışığım ama gerçekçi bakıldığında geçmişe zaman yolculuğunu açıklamanın çok zor olduğunu bir yerlerde okumuştum… zamanda geriye kaymaktansa dünyayı sıfırdan yeniden yaratmanın daha kolay olacağı gibi bir şeyler.”
Subaru’nun bilginin engin ama sığ olduğu internetten öğrendiklerine göre, zamanda geriye gitmek olabilecek en gerçek dışı şeydi. Ne var ki, başka bir dünyaya çağrılmış olduğu düşünülürse, gerçek dışılık derecelerini tartışacak durumda sayılmazdı.
“Ama bu Ölümden Dönüş olayının gerçekten yaşandığını varsayarsak, o zaman şu ana kadarki her şey mantık kazanmaya başlıyor.”
Geriye dönüp baktığında Subaru bu dünyada zaten üç kez ölmüştü.
İlki, Satella ile birlikte ganimet mahzenine gittikleri zamandı. İkincisi; kendisinin, Rom’un ve Felt’in Elsa’nın kılıcıyla biçildiği andı. Subaru’ya sanki birkaç dakika önce yaşanmış gibi gelen üçüncü seferde ise köpekler gibi ölmüştü.
İlk ve ikinci seferin aksine, bu üçüncü ölüm en kötüsüydü ve bunun için hiçbir bahane öne süremezdi. Daha giriş bölümündeyken zayıf figüran karakterler tarafından öldürülecek kadar çuvallayabileceğini hiç düşünmemişti.
“Yine de, sadece yarım günde üç kez ölmek cidden çok yüksek bir oran.”
Normal şartlarda insanların yaşayacak tek bir hayatı olduğu düşünülürse, yarım günde üç kez ölmek düpedüz absürttü.
Elbette Subaru hayatının önceki on yedi yılını huzur içinde geçirmişti ama nasıl baktığınıza bağlı olarak, 17 yılı 365 günle ve üç sıfırlamayla çarparsanız, Subaru ölebileceği epey fazla sayıda gün yaşamıştı.
“Ya da… başka bir açıdan bakarsak, yaşama konusunda tam bir fiyaskoyum.”
Önceki dünyasında hayatta kalmanın zorluğu ile bu dünyadaki arasındaki fark fersah fersah fazlaydı. Burada Subaru’nun hayatını tehdit eden tonla yer vardı. Nereye dönse tehlikeli yerlerle karşılaşıyordu.
“İlk ve ikinci sefer arasındaki benzerlikler düşünülürse… ilk seferinde de fail muhtemelen Elsa’ydı.”
İlk seferde ganimet mahzeninin gölgelerinde saklanan kişi muhtemelen Elsa’ydı. Dev ceset Rom’a aitti; o ve Satella ise Felt ile Elsa arasındaki pazarlık bittikten sonra oraya varmışlardı.
“Emin olamam ama Felt muhtemelen çok fazla şey istedi ve pazarlıklar çıkmaza girdikten sonra… olanlar oldu.”
Elsa yaşananları anlatacak kimsenin hayatta kalmadığından emin olduktan sonra, Subaru ve Satella şanssızlık eseri içeri dalıvermişlerdi.
“İkinci sefer basit. Pazarlık çıkmaza girdiğinde zaten Rom ve Felt’in yanındaydım… Aynı kişi tarafından iki kez öldürülmek… Elsa karşına çıktığında kesin ölüm anlamına gelen türden bir karakter mi acaba?”
Subaru, ondan ne kadar korktuğu konusunda kendine yalan söyleyebilmek için bu fikri şakaya vurmaya çalıştı.
Onunla karşılaşırsa ne gibi seçenekleri olabileceğini düşünmek bile apaçık bir ahmaklıktı.
Subaru’nun Elsa ile karşılaşma ihtimalinin olduğu tek yer ganimet mahzeniydi; ganimet mahzenine gitmesi için tek neden Satella’nın çalınan nişanını geri almaktı ve Satella’nın çalınan nişanını geri almak istemesinin tek nedeni de onu kurtardığı için Satella’ya olan borcunu ödemekti.
Ancak Ölümden Dönüş onu zamanda geriye fırlattığı için, Satella’ya olan borcunu ödeme görevi ilk turundaki dünyada geride kalmıştı.
Subaru üçüncü turunda Satella ile karşılaştığında, kızın ona gösterdiği soğuk tepki de bunun kanıtıydı.
Satella artık Subaru’yu tanımıyordu. Geri ödemesi gereken o iyilik, kendisi sıfırlandıkça arada kaynayıp gitmişti.
Eğer öyleyse, Subaru için en iyisi Satella’yı unutup Elsa tehdidinden kaçınmaya odaklanmak olacaktı.
Subaru neden bu Ölümden Dönüş senaryosunun içine atıldığını bilmiyordu ama bu sayede geleceği bilme şansına erişmişti. Hangi mayınlardan kaçınması gerektiğini biliyordu. Onlardan uzak durmak yapılacak en doğru şeydi.
“Eh, artık harekete geçme vakti geldi. Neyse ki cep telefonumu nakde çevirebileceğimi biliyorum, biraz para biriktirip modern bilgilerimi kullanarak paşalar gibi yaşarım. Hayallerle dolu bir hayat olur! Sen ne dersin, amca?”
“Kendi kendine saçmalayıp durduğunu sanıyordum, şimdi de fikrimi mi soruyorsun? Neden bahsettiğini bilmiyorum, umurumda da değil.”
Subaru, onay almak için az önceki dükkândaki adama döndüğünde, adam yüzünde bıkkın bir ifadeyle lafı yapıştırdı.
Bu soğuk cevap karşısında Subaru’nun içi biraz burkuldu. Hangi dünyada olursanız olun, insanların yabancılarla olan iletişimi pek de farklı olmuyordu.
“Ama görüyorsun ya, kendilerini zora soksa bile başkalarına yardım etmekten kendini alamayan insanlar da var bu dünyada.”
Kendisi için değerli bir şey çalındıktan sonra bile, hatta onu çalan kişinin peşinden koştuğu sırada bile Satella, zerre kadar işe yaramayan yabancı birine yardım etmiş, yaralarını iyileştirmek için vakit ayırmış ve bir teşekkür bile kabul etmeden çekip gitmeye çalışmıştı.
O işe yaramaz herifin bencilliğini sineye çekmiş ve bu zahmetinin karşılığında korkunç bir sonla karşılaşmıştı.
“Aynı şeyi üç kez yaşayınca, anlamaya başladığın birkaç şey oluyor. Doğrusu, üç seferden sonra bunları anlamamak için insanın inanılmaz derecede aptal olması gerekir. Biraz aptal olabilirim ama o kadar da değilim.”
“Sen ne saçmalıyorsun yine?”
“Burada muhtemelen bir örüntü var. Bir tür kaçınılmazlık. Bir şeyi kaç kez baştan yaparsan yap, en azından birkaç şey asla değişmiyor. Ya da en azından işleri bu şekilde tutmaya çalışan güçlü bir kuvvet var. Mesela…”
Üç seferde de Satella’nın nişanı Felt tarafından çalınmıştı. Birinci ve ikinci seferde Elsa kan banyosu yaptırmıştı. Üçüncü turda bile, Subaru’nun ölümünden bağımsız olarak muhtemelen aynısı yaşanmıştı.
“Elsa’yı yenebilir miyim bilmiyorum. Hâlâ bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var.”
Dördüncü turda Subaru bir şeyler yapmazsa, Felt ve Rom, Elsa tarafından öldürülecekti. Ayrıca Elsa ve Satella’nın kapışması da kaçınılmazdı.
O ikisi ölse ne çıkar ki? diye düşündü Subaru. Biri çalıntı mallarla uğraşan tekinsiz bir tip, diğeri de hiç utanıp sıkılmadan o çalıntı mallara fahiş fiyat biçmeye çalışan yüzsüz bir kız.
İkisi de suçluydu, ortadan kaybolsalar daha iyi olmaz mıydı? Yine de…
“Eh… Sanırım ben gerçekten modern çağın bir ürünüyüm. Bilgisayar ekranının başında otururken böyle insanlarla hep dalga geçerdim oysa…”
Subaru eskiden acıma ve şefkat duygularını aptalca bulur gibi davranırdı. Ancak bunun bir rol olduğunu düşünmüyordu. Kendini sadece pek de bir şeyi umursamayan biri olarak görüyordu. Bu sayede, kendini hangi durumun içinde bulursa bulsun, fazlaca duygusallaşmaktan kendini alıkoyabiliyordu. Tanıdığı birkaç kişinin ölmesi onun için önemli değildi. En azından eskiden böyle düşünürdü.
“Ama biliyor musun, bundan nefret ediyorum. Berbat hissettiriyor. O ikisinin aziz mertebesinde olmadığını biliyorum ama tanıdığın birinin öldürüleceğini bile bile… bunu görmezden gelmek imkânsız.”
Geçmişte umursamaz tavırlar sergilediğinde, bu gerçekten bir rolden ibaret olmalıydı. Sanal bir dünyada gerçekleşen etkileşimlerinin bir ürünüydü. Artık bu ağır meselelerle gerçek hayatta yüzleşmek zorunda kaldığında, taşlar bambaşka bir ağırlık kazanıyordu. Fakat aynı zamanda Subaru, işler zora girer girmez hayata dair temel inançlarından birini değiştirdiği için kendini sığ buldu.
“Ve tabii bir de Satella var—yani, o kız. Onu öylece yüzüstü bırakamam.”
Kıza o isimle seslenip tepkisini gördükten sonra Subaru, “Satella”nın sahte bir isim olduğunu anlamıştı. İlk seferi hatırladığında, bu isimle çağrılmaktan pek hoşlanmadığı belliydi. Üçüncü seferde ise durum acı bir şekilde netleşmişti.
Başka bir deyişle bu, kıza o ismi söylediğinde ona yeterince güvenmediği anlamına geliyordu. Subaru onunla yeterince ilişki puanı toplayamamıştı, bu yüzden senaryo yol ayrımlarından birinde gerçek adını öğrenme testinde çakmıştı.
“Bu durumda, bu sefer bana gerçek adını vermesini sağlayacak kadar çok çalışmam gerekecek sanırım.”
Subaru gerinip bedenini büktü, kendini havaya sokarken eklemlerini çıtlattı. Dükkân sahibi, Subaru’nun bu tuhaf hareketlerini şaşkın bir ifadeyle izliyordu.
Subaru ise buna karşılık aniden elini kaldırdı ve “Bazen bir erkeğin yapması gerekeni yapması gerekir! Değil mi amca?” dedi.
“He ya, he. Aynen öyledir. Kesinlikle katılıyorum. Hadi yaylan bakalım şimdi.”
Subaru iyi bir poz verdiğini ve o repliği gayet havalı söylediğini düşünmüştü ama dükkân sahibinin son derece bezgin tepkisi karşısında yüzünün seğirmeye başladığını hissetti.
Bıkkın tezgâhtar sonunda onu dükkândan kovalayınca aceleyle oradan uzaklaştı. Kalabalık caddede yaklaşık iki yüz metre koştuktan sonra durup bir an öylece bekledi.
“Şimdi gelelim fasulyenin faydalarına…” Subaru eliyle kısa kâküllerini kaldırdı ve abartılı hareketlerle sağına soluna bakındı. Sonra elini yakındaki bir duvara yaslayıp oraya dayandı.
“Satella-Olmayan-Kız ile karşılaşmak istiyorsam nereye gitmem gerek acaba…?” dedi. Bu, hareketlerine pek güven aşılayan bir cümle değildi ama öylece oturup bekleyecek de değildi.
3
Şimdi düşününce, Subaru ile Satella’nın karşılaşmasını çevreleyen koşulların çoğu birer tesadüften ibaretti.
Hem ilk seferde hem de üçüncü seferde Subaru, Satella ile bu ana caddeden pek de uzak olmayan bir yerde karşılaşmıştı ama tek ortak nokta neredeyse bundan ibaretti. En azından hırsızlığın ne zaman gerçekleşeceğini bilseydi işine yarardı…
“O meyve dükkânının önünde ne kadar süre öyle melul melul oturdum acaba?”
Subaru’ya birkaç dakika gibi geliyordu ama aynı zamanda rahatlıkla neredeyse bir saat de geçmiş olabilirdi.
“Öylece dolanıp her şeyi şansa mı bıraksam? Aramızdaki o kırmızı kader ipliğinin bizi bir araya getirmesini mi umsam?”
Subaru, yoldan geçenler meraklı bakışlarla onu izlerken, her iki serçe parmağını yüzünün önüne kaldırmış, su arama çubukları gibi döndürüp duruyordu.
Aramaya devam ederken, daha önce gördüğünü hatırladığı bir yerde olduğunu fark etti.
“Kader bağlarım fena çalışmıyor demek ki!” dedi Subaru böbürlenerek, tam olarak nerede olduğunu fark etmeden hemen önce. Farkına bile varmadan bir ara sokağa dalmıştı.
“Burası Satella ile ilk karşılaştığım yer değil mi…?”
Benzer olduğunu düşünüyordu ama emin de olamıyordu. Burası daha öncekiyle tıpatıp aynı sokak olsa bile, kızın bu sokaktan koşarak geleceğinin hiçbir garantisi yoktu.
“Ne de olsa, üçüncü seferde öldürüldüğüm çıkmaz sokak bambaşka bir yerdeydi…”
Satella-Olmayan-Kız’ın nişanını her seferinde Felt’e kaptıracağı kesin olsa bile, sonrasında izleyecekleri rota şartlara göre değişiklik gösterecekti. İlk ve ikinci seferde izledikleri rotanın aynı olması muhtemeldi ancak üçüncü seferde Subaru’nun müdahalesi yüzünden kader biraz sapmış olmalıydı.
Buraya kadar düşündükten sonra Subaru, düşünce tarzının ne kadar sığ olduğunu anladı. Eğer bu tanıdık ara sokağa girerse, Felt ve Satella-Olmayan-Kız ile karşılaşması mümkündü. Ancak bu, başka bir grupla da karşılaşmak anlamına geliyordu. Başka bir deyişle…
“Sizin o suratlarınızı görmekten cidden gına geldi artık, Salak, Daha Salak ve En Salak,” dedi Subaru bıkkın bir sesle arkasını dönerek; aynı üç serserinin sokağın çıkışını kapattığını gördü.
Görünüşleri, kıyafetleri, yüzleri; her şey aynıydı. Hem amaçları hem de ekipmanları da aynı olmalıydı. Subaru arpa boyu kadar yol alamamıştı. Gerçi bu mantıklıydı; ne de olsa daha öncekiyle aynı yerlerde dolanıp duruyordu.
“Satella-Olmayan-Kız’ı ve Puck’ı bulmakta bu kadar zorlanırken neden ille de bu herifler çıkmak zorunda ki…”
Subaru’nun Satella ile karşılaşmakta zorlanmasının nedeni, kızın hareketlerinin muhtemelen Subaru’nun dışındaki diğer rastgele faktörlerden etkilenmesiydi. Ancak Subaru’nun Salak, Daha Salak ve En Salak ile sürekli karşılaşmasının nedeni, muhtemelen onu daha en başından gözlerine kestirmiş olmalarıydı.
Bu yüzden başka bir ara sokak seçse bile her halükarda bu heriflere toslayacaktı. Karşılaşma olayı kaçınılmazdı.
“Bütün bunların neden yaşandığına dair harika bir teori üretmiş olmam beni zerre kadar mutlu etmiyor. Ee, benden ne istiyorsunuz bakalım beyler?”
“Bu avanak kendi kendine ne geveliyor böyle?”
“Neler döndüğünü anlayamayacak kadar süzme salak herhalde. Gösterelim mi şuna gününü?”
Salak ile Daha Salak’ın konuşması her zamanki gibiydi ve bu durum Subaru’yu her şeyden daha da soğuttu. Yine de bu, gardını düşürebileceği anlamına gelmiyordu.
Salak, Daha Salak ve En Salak olayını savuşturmak için gereken koşulların çıtası pek yüksek değildi ama Subaru’nun bu sokaktan sağ çıkabileceğinin yüzde 100 garantisi yoktu. Ne de olsa üçüncü seferde ölümüne sebep olanlar tam da bunlardı.
Bunu düşünürken, Subaru’nun aklı geçen sefer tam can verirken yaşananlara kaydı. Ölmek üzere yatarken, etrafta olup bitenlerin bazı seslerini yakalayabilmişti.
Subaru; Salak, Daha Salak ve En Salak’ın son konuşmalarını hatırlamaya çalıştı. Neyden korkmuşlardı? Söyledikleri bir kelime vardı. Subaru bunu hatırlayabilmesi gerektiğini düşündü… ve o kelime…
“Muhafızlaaaar!!”
Subaru’nun aniden ve beklenmedik bir şekilde patlattığı bu yardım çığlığını duyan Salak, Daha Salak ve En Salak yerinden sıçradı. Ara sokağın sessizliği bozulmuştu ve Subaru’nun bağırışının şiddeti ana caddeye kesinlikle ulaşmıştı.
Subaru’nun kendo antrenmanları sayesinde, aniden bağırmakla ilgili utanç duygusu çoktan yok olup gitmişti.
Üstelik hayatının bu noktasında ne kadar ezik biri olduğunun farkına varan Subaru, aniden yardım çağırarak gururunun incinmesine izin verecek biri değildi.
“Biri baksın! Biri buraya adam çağırsın lütfen!”
“N-Ne… Dalga mı geçiyorsun lan sen?! Cidden yardım mı çağırıyorsun?! Kim böyle bir şey yapar ki?!”
“Böyle bir durumda canının yanmasını istemiyorsan lafımızı dinlemen gerekir! Bizi öylece görmezden gelip yardım mı çağıracaksın?! Bu normal değil!”
“Ne?! Bana ‘Bu normal değil’ ayakları yapmayın! Hangi dünyada bu normal değilmiş?! Aaa! Olamaz! Yoksa bağırdığımda başınızı belaya sokacak bir işler çevirdiğinizi mi söylüyorsunuz? Aman tanrım!”
“Kapa çeneni! Ne demek istediğimizi bal gibi biliyorsun!”
“Dinlemiyorum ki! O samimiyetsizlik kokan kalın duvarınızın arkasından sesiniz duyulmuyor! Poliiiiis!!”
Subaru bağırmaya ve serserileri tetikte tutmaya devam etti ama içten içe ecel terleri döküyordu.
Subaru üçüncü turunda son nefesini verirken, tam bilinci kapanmak üzereyken Salak, Daha Salak ve En Salak “muhafızlar” ve “kaçın” kelimelerini sarf etmişlerdi. Başka bir deyişle, bu dünyada polis gücü gibi işleyen bir teşkilat vardı.
Bu bilgi Subaru’yu yeni bir seçeneğe yönlendirmişti: “Yardım Çağır.” Kendisi bile bunun oldukça tırt bir taktik olduğunu düşünüyordu.
Fakat ne yazık ki Subaru, ana caddedeki kalabalıktan pek de umut verici bir tepki alamamış gibiydi.
“Tüh, anlaşılan bu işe yaramadı…”
“Bizi öyle tehdit edince… az kalsın biraz tırstım ya la.”
“Sadece azıcık!”
“Azıcık bile değil! Ufacık bir şey sadece!”
Salak, Daha Salak ve En Salak hep bir ağızdan, ne kadar acınası olduklarını olabilecek en acınası şekilde inkâr etmeye koyuldular.
Durumun kontrolünü yeniden ele geçirmeye çalışan adamlar, birbirlerine bakıp baş salladıktan sonra silahlarını çıkardılar. Biri bıçak, biri paslı bir el baltası çıkardı ve sonuncusu ise…
“Aralarında tek silahsız olan neden sensin? Ne o? Bir şeyler alacak paran çıkışmadı mı?” diye alay etti Subaru.
“Kapa çeneni! Silahsızken daha güçlüyüm ben! Seni döve döve geberteceğim, seni velet!”
“Ah, ikinci seferde başınıza neler geldiğini hepinize göstermeyi o kadar çok isterdim ki.”
O kusursuz supleksi nasıl indirdiğini hatırlayan Subaru, kendi sırtını bir kez daha sıvazlamak istedi ama aynı zamanda şu an oldukça berbat bir durumda olduğunun da farkındaydı. Buradan sağ çıkamayacağı giderek daha da kesinleşiyordu.
“Beni biraz alttan alamaz mısınız? …Acıdan pek hoşlanmam da.”
Bu deneyimi şimdiden üç kez yaşayan Subaru, ölmeye asla alışamayacağını biliyordu. Üstüne üstlük, üç seferde de ölüm sebebi bir bıçağın açtığı yaralardı. O yaraların getirdiği keskin acı her zaman taptaze hissettiriyor, sanki sinirleri tek tek yontuluyormuş gibi her defasında aynı şoku yaşatıyordu.
Subaru böyle bir ölümü bir daha tecrübe etmek istemiyordu, üstelik hepsi bu da değildi.
“Daha önce birkaç kez Ölümle Döndüm diye, bu sefer de aynısının olacağının garantisi yok…”
Subaru’nun, Ölümle Dönüş yeteneğinin sınırsız kullanım hakkı olduğunu düşünmesi için hiçbir sebep yoktu. Vücudunda falan beliren bir sayaç görmemişti ama hani derler ya, Buda’nın bile sabrı üç kereye kadardır diye.
Eğer Subaru’nun başına gelenler Buda’nın bir lütfuysa, Subaru devam haklarının hepsini çoktan tüketmişti bile.
“Burada ölürsem, bu yeni dünyadaki hayatım gerçekten son bulabilir. …Sanırım bu süreçte yaralansam bile en mantıklısı kaçmaya çalışmak.”
Ölümcül bir yara açmaya en müsait görünen silah, elbette ki kendini kanıtlamış o bıçaktı. Küçük balta sahiden de epey paslıydı; bu yüzden Subaru market poşetiyle kendini korursa, kesilmek yerine sadece küt bir darbeyle kurtulabilirdi. Tabii ki silahsız olan eleman en risksiz seçenekti. Bu yüzden Subaru tüm dikkatini bıçaklı olan Salakça’ya verdi ve kafasında kaçış planını canlandırdı.
Üç… İki…
“Bu kadar yeter.”
Bu ses, ara sokağın kuru gerilimini aniden ve net bir şekilde bıçak gibi kesti. Sesin yiğit tonunda ne bir tereddüt kırıntısı vardı ne de bir damla merhamet. Sadece o sesi dinlemek bile varlığı karşısında ezilmeye yetiyordu; sesin sahibinin niyetini yansıtmak için biçilmiş kaftandı.
Subaru başını kaldırdı; Salak, Salakça ve En Salak arkalarını döndü. Karşılarında genç bir adam duruyordu.
Görünüşünde her şeyden çok göze çarpan şey, alev kırmızısı saçlarıydı. Altında, ancak “gözü pek” olarak tanımlanabilecek parıltılı mavi gözler vardı. Olağanüstü yakışıklılığı yiğit duruşunu daha da perçinliyordu ve tek bir bakışta bile bu gencin diğerlerinden fersah fersah üstün olduğu anlaşılabiliyordu.
İnce yapılı ve uzundu; üzerine iyi dikilmiş siyah kıyafetler giymişti. Ağır süslemeleri olmasa da belinde taşıdığı şövalye kılıcı, ona haddinden fazla korkutucu bir hava katıyordu.
“Şartlar ne olursa olsun, o gence daha fazla şiddet uygulamanıza izin vermeyeceğim. Bu kadar yeter.”
Genç adam bunu söylerken dosdoğru Salak, Salakça ve En Salak’ın yanından geçip onlarla Subaru’nun arasına girdi.
Subaru, gencin bu cüretkâr tavrı karşısında diyecek söz bulamadı; ancak Salak, Salakça ve En Salak’ın tepkisi bambaşkaydı.
Tüm serserilerin yüzü kireç gibi bembeyaz oldu ve titreyen dudaklarıyla genç adamı işaret ettiler.
“O alev kırmızısı saçlar ve gök mavisi gözler… bir de üzerine ejderha pençesi kabartmalı o şövalye kını… O-Olamaz…”
Serseriler inanmaz gözlerle bakakaldı.
“Reinhard… Sen Usta Kılıç Ustası Reinhard mısın?!”
“Görünüşe göre kendimi tanıtarak vakit kaybetmeme gerek kalmadı. …Yine de herkesin bana layık gördüğü o unvandan pek hoşlanmıyorum. Benim için hâlâ fazla ağır,” diye mırıldandı Reinhard adındaki adam, sesinde hafif bir alçakgönüllülük tınısıyla. Yine de gözlerindeki ışık zerrece sarsılmadı.
Gencin bakışları altında ezilen serseriler bir adım geri çekildi. Kaçmak için en uygun anı kollarcasına birbirlerine baktılar.
“Kaçmayı düşünüyorsanız, bu seferlik gitmenize izin vereceğim. Sadece ana caddeye doğru geri dönün. Ancak inat etmeye niyetliyseniz, benimle yüzleşmek zorunda kalırsınız.”
Reinhard elini kılıcının kabzasına koydu ve çenesiyle arkasındaki Subaru’yu işaret etti.
“İkiye karşı üç kişiyiz. Sayıca üstünlük sizde. Yapabileceğim bu küçük yardım bir fark yaratmaya yeter mi emin değilim ama şövalyelik onurum üzerine, elimden gelenin en iyisini yapacağım.”
“N-Ne?! Dalga mı geçiyorsun? Bu adil bir dövüş bile değil!”
Reinhard’ın dediklerini duyan Salak, Salakça ve En Salak’ın şirazesi tamamen kaydı. Silahlarını saklamayı bile akıl edemeden, ana caddeye doğru yavru örümcekler gibi dört bir yana dağıldılar. İlk seferin aksine, kaçarken hiçbiri tek bir hakaret bile savurmadı. Bu da bu genç adamla aralarındaki siklet farkının en büyük kanıtıydı.
Serseriler ara sokaktan çıkar çıkmaz, oraya sinmiş olan o yoğun gerilim anında dağılıp gitti. Bunun genç adamın bilerek yaptığı bir şey olduğunu fark eden Subaru, bir kez daha nutku tutulmuş hâlde kaldı.
Her şeyden öte…
“Bütün bunları yapıp yine de bu kadar havalı kalabilmen… sanki seninle aynı türden değilmişiz gibi.”
Yüzündeki, sesindeki, duruşundaki ve hareketlerindeki insanlık saflığı seviyesi haddinden fazla yüksekti. Eğer kişiliği ve yetişme tarzı da aynı şekildeyse, gizliden yozlaşmış bir şeyler çevirmiyorsa, bütün bunların dengelenmesinin imkânı yoktu.
Kıskançlığını bir kenara bırakan Subaru, ruhsuz bir kahkaha attı ve ardından kendini yere atıp secde etti.
“Hayatımı kurtardınız, ben Natsuki Subaru, size minnettarım. Hem asil niyetinize hem de cesaretinize hayran kaldığımı belirtmeliyim…”
“Beni fazla gözünde büyütüyorsun. Bire karşı üç olan üstünlükleri ikiye karşı üçe düşünce kendilerinden şüpheye düştüler, hepsi bu. Onlara karşı tek başıma olsaydım durum farklı olurdu.”
“Yok artık… Senden ne kadar korktuklarına bakılırsa, bire karşı on… hatta bire karşı yüz kişi olsalar bile yine kaçarlardı bence. Ama senin bu karizma statların da neyin nesi böyle?! Hem bedenen hem ruhen bir aziz gibisin. O kadar parlıyorsun ki kör olacağım galiba!”
Doğrusunu söylemek gerekirse, aralarında öyle bir tip farkı vardı ki Subaru onun yanında durmaktan hiç mi hiç hoşlanmamıştı. Subaru, Reinhard’ı bir kez daha süzdü ama ona baktıkça bu güzel gencin Tanrı tarafından seçilmiş biri olması gerektiğine daha çok kanaat getirdi.
Yine de bir muhafıza pek benzemiyordu.
“Şey… sana sadece isminle hitap edebilirim, değil mi Bay Reinhard… yani?”
“‘Bay’ demene gerek yok. O kadar resmi olmana lüzum yok, Subaru.”
“Vay, birdenbire epey samimi olduk ha? Neyse, tekrar teşekkürler Reinhard. Bağırdığımda koşan tek kişi sen oldun. Başka kimsenin umursamamış olması biraz yalnız hissettirdi doğrusu.”
Ana caddede yürüyen onca insan varken, Subaru’nun haykırışını duyan tek kişinin Reinhard olması imkânsızdı. Ancak Subaru yakınınca Reinhard gözlerini hafifçe indirdi.
“Bunu söylemek pek hoşuma gitmiyor ama onları anlayabiliyorum sanırım. İnsanların çoğunluğu için, böyle serserilerin karıştığı olaylara müdahale etmenin riski çok büyüktür. Muhafızları çağırmakla doğru olanı yaptın.”
“Böyle konuştuğuna göre… sen muhafız mısın Reinhard? Hiç öyle görünmüyorsun da.”
“Bunu sık sık duyuyorum. Bugün izin günümdeyim, bu yüzden üniformamı giymiyorum; ayrıca görünüşümün bir otorite figürünün sertliğinden yoksun olduğunun ben de farkındayım,” dedi Reinhard iki kolunu yana açarak, ancak Subaru farklı düşünüyordu.
Reinhard’ın bir muhafıza benzememesinin en büyük sebebi, Subaru’nun kafasındaki o kaba saba, sıradan muhafız profilinden fersah fersah uzak görünmesiydi.
“Şimdi aklıma geldi de, demin sana ‘usta kılıç ustası’ gibi bir şey dememişler miydi…?”
“Ailemin konumu biraz özeldir, anlarsın ya. Bu yüzden üzerimde çok büyük beklentiler var. Her günüm ayrı bir mücadele.” Reinhard omuz silkerek gülümsedi. Görünüşe göre Reinhard’ın bir mizah anlayışı da vardı.
Subaru artık bu adamın kusursuz bir insan olduğuna tamamen ikna olmuştu. Tanrı’ya bu adaletsizlik yüzünden yakınmayı bir kenara bırakın, gelinen noktada Subaru sadece hayranlık duyuyordu.
“Bu arada, saçlarının, kıyafetlerinin ve isminin oldukça sıra dışı olduğunu düşündüm ama… Nerelisin? Lugunica’nın başkentine neden geldin?” diye sordu Reinhard, Subaru’ya ve kılığına yukarıdan bakarak.
Subaru’nun geçmişi belirsiz olduğundan, bir muhafız için oldukça doğal bir tepki gibi görünüyordu.
“İlk soruya cevap vermek biraz zor. Geçen sefer ‘doğudaki küçük bir ülke’ dediğimde işe yaramamıştı, o yüzden şöyle düzelteyim. Buradan çok daha doğudaki bir yerden geldim, kimsenin daha önce görmediği bir yerden—Dünyanın ucundan,” diye bitirdi Subaru, gülümsemesindeki ışıltıyla. Subaru bunun oldukça güvenli bir cevap olduğunu düşünmüştü ama Reinhard şaşırmış görünüyordu.
“Lugunica’dan daha da doğuda mı…? Büyük Şelale’nin ötesini kastediyor olamazsın. Bu bir şaka mı?”
“Büyük Şelale mi?” Subaru yabancı olduğu bu terim karşısında başını yana eğdi.
Şelale… yani, bildiğin şelale mi? Çevredeki coğrafyaya aşina olmayan Subaru’nun, Reinhard’ın neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Subaru’nun bu dünyada gerçekten bildiği tek yerler ana cadde, ara sokaklar, kenar mahalleler ve ganimet mahzeniydi.
“Beni kandırmaya çalışıyormuş gibi görünmüyorsun ama… Neyse, sorun değil. Her halükarda başkentten olmadığın kesin, ancak burada olmak için bir sebebin var, değil mi? Şu anda Lugunica her zamanki kadar huzurlu değil. Bir kargaşa ortamına sürükleniyor. Buraya her ne için geldiysen, yardım etmekten mutluluk duyarım.”
“Hadi ama, bugün izin günün, değil mi? Sırf bana yardım etmek için izin gününü harcamana hiç gerek yok, zaten fazlasıyla yardım ettin. …Ama, mümkünse sana bir soru sormak isterim.”
Subaru, Reinhard’ın teklifine karşılık başını iki yana salladı ama sonra aniden bir şey hatırlamış gibi bir parmağını kaldırdı.
“Seni dinliyorum. Pek bilgili biri sayılmam, bu yüzden çok yardımcı olabilir miyim bilmiyorum ama.”
“Şey, sorudan ziyade bir kişi hakkında bilgi almak istiyorum, o yüzden sıkıntı yok. Neyse, buralarda beyaz cübbeli, gümüş saçlı bir kızın dolaştığını gördün mü hiç?”
Satella-Olmayan’ın görünüşü fazlasıyla dikkat çekiciydi. Kendisiyle ilgili her şey bir yana, özellikle saçının rengi ve üzerindeki şahin işlemeli beyaz cübbe fazlasıyla göze çarpıyordu. Başkentte böyle biri dolaşıyorsa, bir muhafız olan Reinhard’ın onu fark etmiş olma ihtimali yüksekti.
“Beyaz bir cübbe ve gümüş saçlar…”
“Eklemem gerekirse, son derece güzel biri. Bir de şu kedi var… Yani, öyle kucağında taşıdığı falan yok ama yanında bir tane var işte, bir yardımı dokunacaksa.”
Eğer beyaz cübbe giyen, gümüş saçlı ve o kedi ruhuna sahip biri varsa, o kesinlikle oydu. Ancak kedi genellikle saçlarının arasına gizlendiğinden, kediyi de içeren bir görgü tanıklığı beklemek biraz fazla umutlanmak olurdu.
“…Onu bulduğunda ne yapmayı planlıyorsun?”
“Kaybettiği bir şeyi… yani… sanırım aradığı bir şeyi? Her neyse, aradığı şeyi ona geri vermek istiyorum.”
Elbette Subaru’nun üzerinde şu an o şey yoktu, hatta henüz çalınmamış olması bile mümkündü ama işleri karmaşıklaştırmaya gerek yoktu.
Reinhard, Subaru’nun cevabı karşısında gözlerini kıstı ve cevap vermeden önce birkaç saniye sessizce düşündü.
“Ne yazık ki öyle birini gördüğümü söyleyemem. Ama istersen, onu bulmana yardım edebilirim.”
“Senden bu kadarını isteyemem. Sorun değil, başımın çaresine kendim bakarım.” Subaru, Reinhard’ın teklifini geri çevirmek için elini kaldırdı, ardından ara sokaktan çıkıp ana cadde boyunca yürümek üzere döndü. Üçüncü seferde olduğu gibi Satella-Olmayan ile tekrar karşılaşması mümkündü.
Mümkünse, Felt’i yakalayıp en başından nişanı çalmasını engellemek daha iyi olabilirdi. Aksi takdirde ne olacağı düşünüldüğünde, Subaru bunun en iyi yaklaşım olabileceğini düşündü.
“Sorun şu ki, Felt’in ne kadar hızlı olduğu düşünüldüğünde, onu gerçekten yakalayıp yakalayamayacağım meçhul. En kötü ihtimalle ganimet mahzenine birkaç muhafız getirtebilirim ama…”
“Ganimet mahzeni mi?”
“Ah, boş ver onu. Bir şey demedim say. Tanıdığım bir ihtiyarın takılmayı sevdiği bir yerin adı sadece.”
Reinhard’ın tepkisi üzerine Subaru dikkatini başka yöne çekmeye çalıştı ve aynı zamanda muhafızları işe karıştırma fikrinden vazgeçti. Subaru yanına muhafızları getirse bile, rakip Elsa olunca bunun sadece daha fazla can kaybına yol açma ihtimali yüksekti. O suikastçının becerileri işte o derece insanüstüydü.
“Gerçi buradaki tüm muhafızlar da insanüstü olsaydı durum farklı olabilirdi tabii… Neyse, artık ana caddeye dönsem iyi olacak.”
“Gidiyor musun?”
“Evet, gidiyorum. Tekrar teşekkürler Reinhard. Bir gün bu iyiliğinin altında kalmamam gerekecek. …Bir muhafız karakoluna falan gitsem seninle tekrar görüşebilir miyim?”
“Sanırım evet. Sadece adımı versen beni nerede bulacaklarını bilirler. Seni tekrar görmeyi çok isterim, bu yüzden ne sebeple olursa olsun uğra.”
“İlişki puanımızı bu kadar yükseltecek bir şey yaptım mı ya da söyledim mi cidden? …Neyse, bir daha sıkışırsam veya kaybolursam mutlaka uğrarım,” dedi Subaru şakacı bir tavırla, veda etmek için el sallayarak.
“Kendine dikkat et,” dedi Reinhard, her zamanki gibi havalı ve yiğit bir edayla.
Bu sözlerin verdiği cesaretle Subaru, ara sokaktan kesinlikle sıfır hasarla çıkmayı başardı; bu sırada mavi gözlü genç adamın arkasından bakarken kendisini ne kadar dikkatle tartıp biçtiğini hiç fark etmedi.
4
Artık güvenli bir şekilde ana caddeye dönen Subaru, Satella-Olmayan’ı bulmak için elinden geleni yaptı. Ancak yapabileceği tek şey gözlerini faltaşı gibi açıp geçen kalabalığa dik dik bakmaktı. Üçüncü seferden kalma anılarını kullanan Subaru, artık aşina olduğu meyve tezgâhının yanına konuşlandı.
Subaru’nun göz ucuyla görebildiği yara izli dükkân sahibinin yüzü son derece sertti.
“Bu seferki tanışmamız pek parlak sayılmazdı, değil mi… Ama senin aslında ne kadar altın kalpli bir adam olduğunu biliyorum!” dedi Subaru, kötü adam kılıklı dükkân sahibine başparmağını kaldırarak. Dükkân sahibi ise rahatsız olmuş bir tavırla yüzünü başka tarafa çevirdi.
Subaru sevilmediğini hissederek parmağını geri indirdi ve ardından bakışlarını tekrar caddeye çevirdi. Her zamanki gibi her şekil, boyut ve türden tonla insan gelip geçiyordu.
Subaru gözetlemeye başlayalı on dakikadan fazla olmuştu ve dördüncü turuna başlayalı neredeyse bir saat geçmişti bile.
“Zaman algıma ne kadar güvenebilirim bilmiyorum ama hırsızlığın şimdiye kadar gerçekleşmemiş olması garip olurdu…” dedi Subaru kendi kendine, tam o sırada aklına endişe verici bir düşünce takıldı.
“Hey, baksana amca.”
“Ne var, Bay Züğürt?”
Dükkân sahibi tezgâhının önüne çıkıp Subaru’ya baktığında, ne kadar rahatsız olduğunu gizlemekten çoktan vazgeçmişti.
“Şey, züğürt olduğum doğru, bunu inkâr etmeyeceğim ama… Amca, sana bir şey soracaktım. Son zamanlarda buralarda herhangi bir kargaşa falan gördün mü?”
“Bir şey satın almadan bana soru sormak da iyi cesaret.”
“Farkındayım ama geçen sefer… Bir dakika…”
Subaru konuşurken dükkân sahibinin neden bu kadar kötü bir ruh hâlinde olduğunu fark etti. İlk seferinde, Subaru ve Satella-Olmayan meyve dükkânını birlikte ziyaret ettiklerinde… dükkân sahibinin kızıyla tekrar karşılaşmışlardı. Bu seferki turda kız henüz kurtarılmamıştı.
“Bunu nasıl unutabildim ben?! Sakın bana önce gidip kızı bulmam gerektiğini söyleme?”
“Neden bahsediyorsun sen? Aman, her neyse. Bak evlat. Bahsettiğin o ‘kargaşalar’ buralarda pek öyle olağandışı sayılmaz.”
“Soruma cevap verdiğine sevindim ama ciddi misin sen?!”
Şimdi düşününce, ganimet mahzeni başkentin dört bir yanından çalınmış eşyalarla doluydu. Bu kadar çok hırsızlık yaşanıyorsa, bu durum başkentin güvenlik seviyesi hakkında çok şey anlatıyordu.
“Bu, seçeneklerimin tamamen tükendiği anlamına mı geliyor yani…?”
“Yine de en son çıkan kargaşa alışıldık türden değildi. Biri büyü kullanıp iki üç el ateş etti. Şuraya baksana.”
Dükkân sahibi öne doğru eğildi ve yaklaşık dört tezgâh soldaki yeri işaret etti. Subaru bakışlarıyla orayı takip ettiğinde, tezgâhın hemen yanında bir ara sokak olduğunu ve oraya açılan duvarda birkaç delik açıldığını gördü.
“Oha, vay canına.”
“Ok gibi fırlatılan buz sarkıtı benzeri şeyler vardı, içlerinden biri o duvara saplandı. Gerçi hemen ardından yok oldu.”
Dört deliğin her biri madeni paradan biraz daha büyüktü. Taş bir duvarda böyle bir delik açabildiklerine göre, Subaru bir insana isabet etseler ne olacağını düşününce ürperdi.
“Bu büyü, ilk gördüğüm zamankinden bambaşka bir seviyede gibi… Acaba Satella-Olmayan bu sefer normale göre biraz daha mı öfkeli…”
Subaru düşünmeden ona yaklaşırsa, kendini o büyünün hedef tahtasında bulabilirdi. Alnından soğuk terler boşaldığını hissetti.
“Ama durum buysa, bu sefer de çok geç kaldım demektir.”
Eğer hırsızlık çoktan gerçekleştiyse, Subaru’nun Satella-Olmayan ile kendi başına denk gelmesi zor olacaktı. Başka bir deyişle, şimdi hedeflemesi gereken şey…
“Felt ile buluşmaya çalışmalıyım. Mümkünse onu ganimet mahzenine girmeden önce yakalamam ve cep telefonumu nişanla takas etmem gerek ama…”
Şimdiden iki kez öldürüldüğü bir yer olduğu düşünülürse, Subaru ganimet mahzeninden elinden geldiğince uzak durmak istiyordu.
“Çok geç gidersem, ilk seferde olanlar sil baştan yaşanacak. Ama gidip Rom’la buluşur ve Felt’i beklersem, bu sefer de ikinci turda olanları tekrarlamış olacağım…”
En önemli şey Felt’in nerede olduğuydu. Şu anda Felt muhtemelen Satella-Olmayan tarafından başkentin dört bir yanında kovalanıyordu. Subaru elinden gelirse, o ganimet mahzenine varmadan önce onunla buluşmak istiyordu.
“Acaba sadece Ölümle Dönüş’e güvenip bu zamanı sadece bilgi toplamak için mi kullansam…?”
Bu mantıklı bir seçenek gibi görünse de Subaru başını iki yana salladı ve bu planı hemen kafasından attı. Ölümü üç kez deneyimledikten sonra fark ettiği bir şey vardı: Her seferinde canı inanılmaz derecede yanıyordu. Bir daha asla böyle bir şey yaşamak istemiyordu.
Subaru, nasıl veya neden çalıştığını bilmediği bir durumdayken Ölümle Dönüş gücüne bel bağlamaktan çekiniyordu. Diyelim ki Subaru, her şeyi sıfırlayabilmek için sonrasında ölmek niyetiyle olayların gelişimini sadece izleyerek bu dördüncü turu çöpe atmaya karar verdi. Peki ya bunu yaptığında, kullanım hakkı tükendiği için Ölümle Dönüş devreye girmezse ne olacaktı? Böyle bir sona kimse gülemezdi.
“Günün sonunda, elimden geldiğince hayata tutunmam şart. Gerçi bunu söylemeye bile gerek yok sanırım.”
Kararını veren Subaru, vücudunu esnetmek için gerindi. Subaru dükkânının önünde kültür fizik hareketleri yaparken dükkân sahibi pek memnun görünmüyordu ama Subaru hareketlerini bitirip olduğu yerde hafif tempo koşmaya başlayınca ona el salladı.
“Bana neden birdenbire yardım etmeye karar verdin bilmiyorum ama sağ olasın amca.”
“Lafı bile olmaz. Az önce senin gibi başka bir züğürt benim kıza yardım etti de, ondan.”
Dükkân sahibinin cevabını dinleyen Subaru önce şaşırdı, ardından kahkahayı bastı. Ah, kaderin cilvesi işte. Bu dükkân sahibinin kızı ne kadar zor durumda olursa olsun, biri çıkıp onu mutlaka kurtarıyordu. Sadece bunu bilmek bile Subaru’ya buraya gelmiş olmanın buna değdiğini hissettirdi.
“Pekala! Ben artık gerçekten gidiyorum. Bir dahaki sefere senin şu elmalardan kesin alacağım!”
“Valla alırsan müşteri olursun, ben de başımın üstünde ağırlarım. Sıkı çalış bakalım, Bay Züğürt,” dedi dükkân sahibi dümdüz bir ses tonuyla.
“Anlaşıldı. Buraya bir dahaki gelişimde elimde parayla dönmek için cidden dua ediyorum, bilesin,” dedi Subaru koşarak uzaklaşırken.
Subaru’nun istikameti kenar mahallelerdi ama bu kez ganimet mahzeninden farklı bir yöne doğruydu. Ganimet mahzenine doğru giderse birkaç kötü bayrağı kesin tetiklerdi, bu yüzden bu sefer farklı bir rota deneyecekti.
5
“Felt’in nerede yaşadığını mı arıyorsun? Şu yoldan devam edip başka bir sokağa bağlanana kadar gidersen bulabilmen lazım.”
“Sağ olasın birader, gerçekten çok makbule geçti.”
“Rica ederim birader. Sen şey… güçlü dur ve dışarıda kendine dikkat et, tamam mı?”
Subaru’nun konuştuğu orta yaşlı adam, gıcırdayan bir kapının ardında kaybolurken ona burukça gülümsedi. Konuşmaları boyunca adamın yüzündeki o acıma ifadesi, o garip tebessümün ardından bir an olsun silinmemişti.
Subaru planının işe yaramasının sevinciyle yumruğunu sıktı.
“Kenar mahallelerdeki birinci ve ikinci deneyimlerimden sonra kurduğum bir stratejiydi ama… bu kadar iyi işleyeceğini hiç tahmin etmemiştim,” dedi Subaru, eşofmanının kurumuş çamurla kaplı kolunu silkelerken.
Felt’in izini sürmesine yardımcı olması için kenar mahallelere vardıktan sonra aklına gelen parlak fikir, kendini mümkün olduğunca düşkün ve sefil göstermekti.
İlk seferinde Subaru kenar mahalleleri Satella-Olmayan ile ziyaret ettiğinde, Salak, Salakça ve En Salak tarafından henüz yeni dayak yemişti. Bu yüzden kenar mahalle sakinlerinin çoğu ona acımış ve oldukça yardımsever davranmıştı. Ancak Subaru’nun pek hasar almadığı ikinci seferde, insanlar onu nispeten soğuk karşılamıştı. Aradaki fark geceyle gündüz gibiydi. Bunu hatırlayan Subaru, kantarın topuzunu kaçırma pahasına kendini berbat bir hâle sokmuştu.
“Eh, ne tür bir hayvana ait olduğunu bilmediğim bir boka bastım sonuçta. Neyse, sanırım Felt’in nerede uyuduğunu tam olarak öğrendim ama… sorun şu ki ganimet mahzenine gitmeden önce buraya uğrayacak mı uğramayacak mı?”
Neyse ki bilgi alabildiği dört kişinin de Felt’in yaşadığı yer hakkında verdiği cevaplar birbiriyle örtüşüyordu. Ancak Subaru, buraya geri dönme ihtimalinin yarı yarıya olduğunu düşünüyordu. Kovalanırken buraya dönerek kaldığı yerin açığa çıkması riskini göze almak istememe ihtimali de vardı.
“Aman, boş boş oturup bunu dert etmek bana zerre fayda sağlamaz, o yüzden endişelenmeyi bırakalım. Tamamdır!”
Elden bir şey gelmeyen durumlar için endişelenmenin âlemi yoktu. Subaru’nun kararlılığı işte tam bu noktada parlıyordu.
Kıyafetlerindeki kurumuş çamurları kazımaya devam eden Subaru, kenar mahallelerin derinliklerine doğru fırladı. Etraf her zamanki gibi karanlıktı ve Subaru’nun basmamak için üzerinden atlaması gereken, ne idüğü belirsiz su birikintileri vardı. Ancak tam bunu yaparken, aniden beliren birine neredeyse toslayacaktı.
Subaru tam zamanında dönmeyi başardı ve sırtını ara sokağın duvarına çarparak nefesi kesilmiş hâlde inledi.
“Ah, kusura bakmayın. İyi misiniz?”
“Sorun değil. Sorun değil. Aslında oldukça dayanıklı bir delikanlıyı… dı…ık…?!”
Kendini güçlü göstermeye çalışan Subaru başını kaldırdı ve kime baktığını fark edince cümlesi yarım kaldı, tiz bir çığlıkla son buldu.
Subaru’nun sesini öyle duyan siyah saçlı kadın hafifçe kıkırdadı.
“Ne komik birisin. Gerçekten iyi olduğuna emin misin?” dedi saçını kulağının arkasına atarak.
Bu basit hareket bile nedense son derece çekiciydi ve Subaru, bu kadının her hareketinin fazlasıyla kışkırtıcı olduğu yönündeki inancını kendi içinde tazeledi.
Kesinlikle Subaru’nun bir daha karşılaşmak istemediği biriydi.
Karnını yarıp bağırsaklarını deşen kadındı bu—hem de iki kez. Elsa’ydı.
“Korkmana gerek yok. Sana bir şey yapacak değilim.”
“K-korkmuyorum bir kere, tamam mı? N-nereden çıkardın bunu…?”
“Kokun ele veriyor…” diye yanıtladı Elsa. Subaru’nun güçlü görünmeye yönelik nafile çabalarını hemen fark etmiş, güzel gülümsemesinin ardında gözlerini yavaşça kısmıştı.
“Kokum mu?” diye geçirdi içinden Subaru, kafası karışmıştı. Fakat Elsa sadece kusursuz burnundan derin bir nefes çekti.
“İnsanlar korktuklarında korku kokarlar. Şu anda korkuyorsun… ve bir de öfkelisin sanki… bana karşı.”
Elsa, başını kaldırıp ona bakarken Subaru’nun aklından geçenleri açığa vurmaktan keyif alıyor gibiydi. Subaru ise derin nefesler alıp hızlanan kalp atışlarını kontrol etmek için elinden geleni yaparak sessizlik ve sahte bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Subaru suskunlaşınca Elsa gözlerini bir yılan gibi kıstı. Subaru onun bakışları altında ezildiğini hissetse de en azından gözlerini kaçıracak kadar zayıf düşmeyecekti.
Subaru’nun bu boş güç gösterisine karşılık Elsa dudaklarını yaladı.
“…Merak etmiyorum desem yalan olur ama neyse. Şu an ortalığı velveleye vermeyi göze alamam.”
“P-pek de hoş bir laf sayılmaz bu. İnsanları fazla korkutursan o güzelliğin ziyan olur, haberin olsun.”
“Bak sen, dilin de pek tatlıymış. …Bana beslediğin şu düşmanlığı biraz daha iyi gizleyebilseydin belki etkilenirdim.”
Elsa parmağını uzatıp alnına hafifçe bastırınca Subaru’nun kaskatı kesilmiş bedeni gevşedi. Subaru soluğunu toparlamaya çalışarak nefes nefese kalırken Elsa parmağını dudaklarına götürdü.
“Şimdilik bana müsaade öyleyse. İçimden bir ses yine karşılaşacağımızı söylüyor.”
“Bir dahaki sefere etrafta bir sürü insanın olduğu aydınlık bir yerde karşılaşırsak ben de daha rahat olurum,” dedi Subaru alaycı bir tavırla, fakat bunu söyleyebilmek bile elinden gelenin fazlasıydı.
Elsa, Subaru’dan henüz ayrılmak istemiyormuş gibi özlem dolu bir gülümseme takındı ama ardından arkasını döndü; siyah pelerini dalgalanırken karanlığın içinde kaybolup gitti.
Elsa’nın gözlerinin önünde resmen yok oluşunu izledikten sonra Subaru, kilometrelerce koşmuş gibi hissederek duvara yaslandı.
“Onunla… onunla bu kadar çabuk karşılaşmayı kesinlikle beklemiyordum. Yağmacı mahzenine gitmeden önce buralarda öylece dolanıyordu herhalde…?”
Son bölüm canavarıyla bu beklenmedik karşılaşma yüzünden Subaru, cesaretinin kırılmak üzere olduğunu hissetti. Zihinsel hazırlık açısından bakıldığında Elsa’yla karşılaşmak, Sahte-Satella’yla karşılaşmaktan çok daha sarsıcı olmuştu. Subaru, Elsa’yı son görüşü olması için içinden dua etti.
“Felt’in yeri biraz daha ileride olmalı ama… Elsa, Felt’i bulup buraları çoktan birbirine katmış olamaz, değil mi…?”
İnsanların karnını deşmekten zevk alan kaçığın tekiydi o. Sırf vakit öldürmek için iki üç kişiyi katletmiş olması hiç de uzak bir ihtimal değildi. Üstelik burası gecekondu mahallesinin en ücra köşesi olduğundan, Subaru’nun içinde neyle karşılaşacağına dair kötü bir his vardı.
“S-sorun yoktur muhtemelen. Ne kan gördüm ne de kokusunu aldım. …Sanırım.”
Sokağı dolduran çürük çöp kokusu yüzünden kan kokusunu ayırt etmek imkânsızdı ve etraf öyle karanlıktı ki Subaru kan izi olsa bile görebileceğinden emin değildi. Ama herhalde sorun yoktu. Kesinlikle yoktu. En azından öyle umuyordu.
Elsa’yla karşılaşmasından yaklaşık beş dakika sonra Subaru, köhne bir barakaya ulaştı.
“Bana verilen bilgiye göre burası olmalı ama… buraya gerçekten yaşanacak bir yer denilebilir mi ki?” dedi Subaru, barakaya kapı niyetine konmuş tahta parçasının önünde şaşkınlıkla durarak.
Barakanın içi, inşaatlarda kullanılan seyyar tuvaletlerden iki tanesi kadardı. Sanki birisi “Ayakta durmak için yarım tatami, uyumak için bir tanesi yeter” lafını harfi harfine uygulamış gibiydi.
“Eh, sadece uyumak için bir yerse tarife uyuyor gerçi…”
Yine de bu kadar küçük bir kızın böyle bir yerde yaşadığı düşüncesi, Subaru’nun ona acımasına yol açtı. Paraya bu kadar takıntılı olmasını bağışlayabilirdi sanırım.
“Demek ömrünü burada, zaten küçük olan bedenini daha da daracık bir yere sığdırarak geçiriyor. Böyle çarpık bir kişiliğe bürünmesine şaşmamalı. Ah… Ne kadar zavallı, ne kadar acınası bir hâlde.”
“Hadi oradan be! O kadar da kötü değil. Sen kim olduğunu sanıyorsun da evimi aşağılıyorsun, velet?”
Subaru tam acıma moduna girmişken arkasından bir ses duyup hemen arkasını döndü.
Karşısında, ona ters ters bakan sarışın, ufak tefek figür… Felt duruyordu.
Görünüşü önceki karşılaşmalarından pek de farklı sayılmazdı. Hatta biraz daha kir pas içindeydi ama bu, kaçışının bu defa biraz daha çetin geçmiş olmasından kaynaklanıyor gibiydi.
“Ne bakıyorsun bana öyle acır gibi?! Kızım ve birazcık üstüm başım kirli diye beni hafife mi alıyorsun yoksa?”
“Duyguyu biraz yanlış anladın galiba ama… seni bulduğuma sevindim sadece.”
Felt ne kadar sinirlendiğini gizlemeye bile çalışmazken, Subaru rahatlayarak omzundaki yükün hafiflediğini hissetti. Onunla yeniden bir araya geldiğine gerçekten çok sevinmişti. Elsa’yla ucuz atlattığı o karşılaşmadan sonra neler olabileceği konusunda endişelenmişti ama sonunda işler kötüye değil, iyiye gidiyor gibi görünüyordu.
Felt, Subaru’nun sözlerine karşılık, “Demek müşterisin,” dedi. Kendinden memnun bir şekilde burnundan nefes verdi.
“Buraya kadar geldiğine göre benimle bir işin var, öyle değil mi? Tipine bakılırsa buralı olmadığın çok açık.”
“Vay canına. Buralardan olmadığımı hemen anladın. Gözlerin keskinmiş.”
“Buraların insanı kılık kıyafetine en azından biraz daha özen gösterir. Sen fazlasıyla kasmışsın. Üstelik şu adi numaranla bizi kandırmaya çalışışına bakılırsa, benden bile daha beter bir tipe benziyorsun.”
Her zamanki gibi insanı aşağılamakta üstüne yok gerçekten, diye düşündü Subaru; ona acımakla ilgili söylediği her şeyi hemen geri almak istedi.
“Eee, ne istiyorsun? Bir şey çaldıracaksan parayı peşin alırım. Hedefin kim olduğuna bağlı olarak sonradan daha fazlasını da isteyebilirim gerçi.”
“‘Bir şey çaldıracaksan’ demek… Bayağı bir iş kurmuşsun sen burada. Hırsızlığınla cidden bu kadar gurur duyuyor musun?”
“Buna hayatını kazanmak denir. Bunu yapmazsam bedenimi satmak zorunda kalırım. Her neyse, ne diyorsun? Yoksa başka bir işin mi var benimle? Vereceğin cevaba göre…” dedi Felt, parmaklarını marifetini sergilercesine hızla oynatarak.
Elinde, sanki büyüyle çağrılmış gibi aniden beliren küçük bir bıçak vardı. Kendini koruyabileceğini göstermek istediği apaçıktı.
Eğer Felt’le dövüşmek zorunda kalsa, hem kızın çevikliği hem de elindeki bıçak yüzünden Subaru’nun hiç şansı yoktu. Fakat Subaru’nun dövüşmeye hiç niyeti yoktu.
Felt gardını düşürmezken, işaret parmağını kaldırıp cık cık layarak iki yana salladı.
“Seninle konuşmak istediğim tek bir konu var. Çaldığın o nişanı senden satın almak istiyorum.”
6
Buraya kadar geldikten sonra Subaru, lafı dolandırmanın veya konuyu geçiştirmeye çalışmanın Felt’in gözündeki izlenimini daha da kötüleştireceğini düşündü. Ayrıca Elsa’nın hâlâ buralarda dolaştığı gerçeği de vardı, bu yüzden doğrudan pazarlığa geçmek istiyordu.
Fakat Felt elini göğsüne, büyük olasılıkla nişanı sakladığı yere koydu.
“Bir nişan çaldığımı nereden biliyorsun? Bunu bilmesi gereken tek kişi beni tutan kadın, üstelik daha yeni çaldım. Sokaktan duymuş olmak için fazla çabuk geldin.”
“Öyle deyince… Şey, değil mi? Haklısın aslında. Benim standartlarıma göre bile fazla dikkatsizceydi, değil mi?”
“…Niyetini gizlemeyi biraz daha iyi öğrenmen lazım, velet. Ufacık bir kışkırtmada hemen her şeyi dökülüveriyorsun.”
Subaru yaptığı hataya yanıp başını ellerinin arasına alırken, Felt düşmanca tavrını sürdürme hevesini kaybetmiş gibi görünüyordu.
Felt, Subaru’yla göz hizasına gelmek için dizlerinin üzerine çöktü.
“Demek benden bu nişanı satın almak istiyorsun, ha? Ne yapmaya çalışıyorsun sen? O kadınla aynı tarafta olamazsın, değil mi? Rakibi filan mısın yoksa?”
“Daha çok can düşmanım diyebiliriz belki? Anne babanı öldürmüş gibi bir his. Ya da daha doğrusu, seni öldürmüş gibi.”
“Ne saçmalıyorsun sen? Neyse, boş ver, pek de umurumda değil zaten.”
Subaru bu işin içinden lafla nasıl sıyrılacağını bulmaya çalışırken Felt sadece güldü. Ardından göğüs cebinden ejderha süslemeli nişanı çıkarıp Subaru’nun önünde salladı.
“Bunu bana daha yüksek fiyat verene satarım. Anlaşmayı bozarsam o kadının öfkelenme ihtimali olsa bile.”
“Evet, tepesinin atma ihtimali kesinlikle var ama… Neyse, kendi kendime konuşuyorum, beni duymazdan gelebilirsin.”
Subaru boğazını temizledi ve ciddi bir yüz ifadesi takındı.
“Yani beni dinleyecek misin?”
“Sadece işin ucunda para kokusu alırsam. Bu çok açık, değil mi?”
“Bana uyar. …Yirmi kutsanmış altın paradan daha değerli bir eşya hazırladım ve onunla senin nişanını satın almak istiyorum.”
Felt’in kulakları dikildi ve kırmızı gözleri bir kedininki gibi kısıldı. Sarsılmış görünmemeye çalışıyor gibiydi ama bir kuyruğu olsaydı sevinçten bir o yana bir bu yana sallanıyor olurdu, bu yüzden Subaru gülümsemeden edemedi.
“Hımm, anladım. Bayağı iyi fiyatmış. Görünüşe göre bunca çabamın karşılığını sonunda alacağım. …Ama senin için kötü haber, rakibin bana zaten aynı miktarı teklif etti, biliyor musun?”
“Bırak bu ayakları! Anlaşma on kutsanmış altın paraydı, değil mi? Fazla açgözlü olursan ölürsün! Cidden, şakası yok.”
Aslına bakılırsa, ilk seferinde bu yüzden öldüğü gün gibi ortadaydı. Ölüm sebebi: açgözlülük.
Subaru fiyatı tam bilince Felt artık bunu geçiştiremeyeceğini anlamış olmalıydı. Birkaç saniye gözleri fal taşı gibi açılarak ona baktıktan sonra başının yan tarafını hafifçe kaşıdı.
“Ne yani, bunu da mı biliyorsun? …Tamam be, oldu mu? Anlaşma on kutsanmış altın paraydı. Ama biliyorsun, beni tutan kişiye başka bir teklif geldiğini söylersem daha fazlasını önerebilir, öyle değil mi?”
“Bu söylediğim yalan değil ama,” diye ekledi on üç-on dört yaşlarındaki Felt, dudaklarının kenarını kıvırarak.
“Cidden çok kurnazsın, değil mi? Vazgeçip teklifi kabul etmeni söylerdim ama beni dinleyeceğini hiç sanmıyorum, ha?”
“Tabii ki dinlemem! Üstelik sana güvenebileceğimden de emin değilim. Ağzından çıkan tek bir kelimeyi bile kaçırmadım. Yirmi kutsanmış altın para getirdiğini söylemedin, sadece o kadar değerde bir şey getirdiğini söyledin. Benim senin ne sakladığın hakkında hiçbir fikrim yokken, senin hakkımda her şeyi bilmen biraz haksızlık değil mi?”
“Müzakerelerde asıl önemli olanın ne kadar hazırlık yapabildiğin olduğunu düşünüyorum… ama bunu sana ilk başta göstermeden bir yere varamayacağımız da doğru.”
Subaru, Felt’in fazla surat asıp vakit kaybettirmesini engellemek istedi, bu yüzden pazarlıktaki kilit eşyası olan cep telefonunu göğüs cebinden çıkardı. Küçük cihazı gören Felt kaşlarını hafifçe kaldırdı ama hepsi bu kadardı.
Her zamanki gibi, işin ucunda para olduğu bariz belli olmadıkça hiçbir şeye tepki vermiyordu.
“Bu şey için yirmi kutsanmış altın para mı? Bana sadece el aynası gibi görünüyor…”
“Bu, son derece popüler metialardan biri. Zamandan bir parça koparıp onu dondurabilir ve saklayabilir.”
Subaru seri çekim modunu açtı. Birkaç kez hafif, mekanik bir ses duyuldu. Parlak ışık sokakta çaktı ve Felt’i aydınlattı.
“Vay canına!” dedi kız, nadir görülen bir kız gibi tepki vererek.
Felt şikâyet edecekmiş gibi göründü ama Subaru hemen ona cep telefonunun ekranını gösterdi.
“İşte bu metianın gücü bu. Bunu kullanarak geride net bir görüntü bırakabilirsin. Bir diğer ekleme de bunun çok nadir bir eşya olduğu. Bütün dünyada eşi benzeri sadece bu var. Buna ne dersin?”
Subaru bu noktada cep telefonunun işlevini açıklamaya alışmıştı ve sözünü bitirdiğinde Felt, “Hımm…” diyerek Subaru’nun elindeki cep telefonunu dikkatle inceledikten sonra onaylarcasına başını salladı.
“…Yalan söylüyor gibi görünmüyorsun. Ama bu ben miyim? Net bir görüntü dedin ama bence ben bundan çok daha güzelim.”
“Böyle berbat bir çevrede olmasaydın, daha iyi beslenseydin ve—senin akıllıca bir iş anlayışı olduğunu düşündüğün şeye katkıda bulunsa da—şu kurnaz, pis kişiliğinden kurtulabilseydin, bence senin için bir umut var derdim! Aslında her şey nasıl giyinip süslendiğinle alakalı.”
“Doğru kelimeleri seçmekten bahsedeceksek, sohbet etme konusunda zerre yeteneğin yok senin, değil mi? Sabır ya.”
Subaru bu son sözüyle kızın biraz canını sıkmış olsa da genel olarak işler iyi gidiyordu. Ne var ki gecekondu mahallesinde yaşayan insanların en güçlü yönlerinden biri, hiçbir şeyi kolay kolay kabul etmemeleriydi.
“Sendeki bu şeyin nadir olduğunu kabul ediyorum ama yirmi kutsanmış altın para ettiğini söylediğinde sana inanacağımdan hâlâ emin değilim. Sözüne öylece kanacak kadar saf biri değilim ben.”
“Eh… bunu bekliyordum zaten. Şahsen beyninin sünger gibi olmasını dert etmem ama haklısın. Üçüncü bir tarafın fikrine ihtiyacımız var.”
Subaru pazarlığı orada hemen bitirebilseydi harika olurdu ama bunun işe yaramayacağını tahmin etmişti. Sorun, üçüncü taraf olarak kimi kullanacaklarıydı…
“Gecekondu mahallesinin derinliklerinde, yağmacı mahzeni denen bir yer var. Tıpkı adından anlaşıldığı gibi ama bence en kestirme yol oradaki tuhaf yaşlı adama sormak olur. Değer biçme konusunda adildir. Çok tecrübelidir, o yüzden bu metiada bile bir sorun yaşayacağını sanmam.”
“Böyle olacağını biliyordum…”
Subaru, Felt’in Rom’u önereceğini tahmin etmişti. Burası aynı zamanda Elsa’yla buluşma noktasıydı ve işler sarpa sararsa bir korumaya sahip olacağı bir yerdi.
Subaru’nun metia kartı için işi bilen bir göze ihtiyaç olduğu düşünülürse, başka bir seçenek yoktu zaten. Ancak Subaru, yağmacı mahzenine varmadan önce her şeyi halletmeyi gerçekten çok istiyordu.
“Yaşlı adamın bakmasında bir sorunum yok ama…”
“Daha adamla tanışmadan ona cidden ‘yaşlı adam’ mı diyeceksin? Pişman olabilirsin, haberin olsun. Saygı göstermeyi bilmeyenlere karşı epey serttir.”
“Ona rağmen ağzı bozuk küçük bir kıza fazlasıyla düşkün gibi görünüyor, ona sürekli süt filan veriyor…”
Subaru, Felt’e her zaman sakin gözlerle bakan dazlak yaşlı adamı düşündü. Rom’un açısından bakıldığında, bu torununa bakmak gibi olmalıydı. Ama Subaru’nun adamla bir sorunu yoktu; sorun mekândı.
“Neyle sorunun var anlamıyorum ama bu kadar acelen varsa bir an önce yağmacı mahzenine doğru yola koyulmalıyız. Doğrusunu söylemek gerekirse, yapmayı planladığım başka bir şey daha vardı ama…”
“Yapmayı planladığın bir şey mi?”
“Görüyorsun ya, bu nişanı çaldığım kişi düşündüğümden çok daha inatçı çıktı, ben de onun işini biraz sabote edeyim demiştim. Ne de olsa buralarda dolanan tiplere biraz para verirsen senin için her şeyi yaparlar.”
“Pekâlâ, hemen gidiyoruz, derhal. Şu anda. Hadi hadi hadi!”
Subaru, yürümeye başlayan Felt’in sırtından iterek onu yağmacı mahzenine doğru acele ettirdi.
“Ne yapıyorsun ya?” diye söylendi Felt, yanaklarını şişirerek; ama Subaru mümkün olduğunca çok can kaybını önleyebildiği için kendisiyle gurur duyuyordu.
Acelesi varken Sahte-Satella’nın yoluna çıkmak için birazcık para fazlasıyla ucuz bir teklifti. Bir buz kütlesiyle vurulup yerde kıvranmak yerine, aç karınlarını tutmayı tercih edeceklerine emindi Subaru.
“Tek şartım var: Yaşlı adam baksın, anlaşmayı hemen halledelim ve oradan dosdoğru çıkıp gidelim.”
“Neden bu kadar acele ediyorsun ki, velet? Ter içinde kalmışsın baksana. Güçlü yaşa ve kendine dikkat et.”
“Bunu herkes söylüyor sanki, gecekondu mahallesinin sloganı filan mı bu?!”
Subaru’nun içinden bir ses, bunu “güçlü yaşa” yerine “sert yaşa” olarak değiştirmeleri gerektiğini söylüyordu.
Subaru bu düşünceyi geride bırakarak, bu dördüncü seferinde toplamda üçüncü kez Felt’le birlikte yağmacı mahzenine doğru yol aldı.
Hemen ayrılacaktı. Herkesi arkasında bırakmak zorunda kalsa bile oradan fırlayıp çıkacaktı. Kararını veren Subaru, önündeki Felt’in sırtını daha da sert itti.
“Canım yanıyor!”
“Ah!!” dedi Subaru tekmeyi yiyince.
7
Felt’le barakasında buluştuktan sonra, Subaru ve Felt gecekondu mahallesinin içinden yağmacı mahzenine doğru yola koyuldular.
Binaların arasındaki mesafe çok dardı ve güneş ışığının kıvrımlı sokaklara ulaşması zordu. Binaların gölgesinden gelen bu ekstra karanlık, gecekondu mahallesini daha da kasvetli gösteriyordu.
“…”
Subaru ayaklarının altında bir nem hissedebiliyordu. Her tarafa saçılmış kırık içki şişeleri ve kâğıt parçaları vardı ve arada bir burnunun direğini kıran keskin, nahoş bir koku geliyordu.
İster Felt’le olsun ister Sahte-Satella’yla, burası genç bir kızla baş başa yürünecek türden bir yer değildi.
“El ele tutuşup daha güzel ve renkli bir yerde yürüyor olsaydık bu durum çok daha iyi olurdu şimdi.”
“Kes şu iğrenç muhabbeti. Sakın bana küçük kızlardan hoşlandığını söyleme.”
“Ben daha çok olgun kadınlardan hoşlanırım. O kadar temkinli olmana gerek yok, gel şöyle yanıma.”
Belki de Subaru’nun söylediklerinde bir tehlike sezinlediğinden Felt geri çekilmeye başlamıştı ama Subaru onu geri çağırdı. Gönülsüzce de olsa Felt biraz daha yaklaştı.
“Yamuk yapmak yok, tamam mı? Bu iş sarpa sararsa asıl başı belaya girecek olan sensin. Anlaştık mı?”
“Karşımdaki bu tetikteki yavru kediyi arkadaş olalım diye rahatlatmaya çalıştığımı neden göremiyorsun ki? Madem yakınlaşmama bu kadar karşısın, neden oyalanmayı bırakıp beni gerçekten yağmacı mahzenine götürmüyorsun?”
“…Sen nasıl…?”
“Nasıl mı anladım? Hadi ama, o kadar da aptal değilim. Yani buraları çok iyi bildiğim söylenemez ama yön duyguma güvenirim. Böyle zikzaklar çizip durmamızdan ben bile şüphelenmeye başlarım artık,” dedi Subaru, susup kalan Felt’e tepeden bakıp omuz silkerek.
Subaru tam hedeften vurunca Felt gözlerini kaçırmadan edemedi ama Subaru’nun kendi kalbi de güm güm atıyor, aşırı geriliyordu.
Ne de olsa Subaru’nun az önce söylediği her şey büyük oranda bir blöftü. Felt’in rotasının yağmacı mahzenine gitmek için doğru olduğunu düşündüğü yolla tam uyuşmaması Subaru’yu huzursuz etmişti ama Felt’i asıl sorgulamasına neden olan şey, duvara yazılmış aynı grafitinin kısa bir süre içinde uzaktan da olsa iki kez önünden geçmiş olmalarıydı. Yine de bu noktada güvenebileceği tek şey blöfüydü.
“Benden şüphelenmemeni istemenin fazla olduğunu biliyorum, senin açından bakınca sunduğum şey muhtemelen gerçek olamayacak kadar iyi görünüyor; bu yüzden beni tartmak için ekstra zaman istemeni yadırgamıyorum.”
“Bütün bunları anladın da kızmadın mı yani?”
“Şüphelenmenin mantıklı olduğunu anlıyorum ve ben gerçekten mantıksız davranıyorum. Yine de zaman konusunda taviz veremem. Lütfen beni dosdoğru yağmacı mahzenine götür. Yalvarırım sana, lütfen,” dedi Subaru ellerini kaldırıp yakararak.
Felt irkildi, nasıl tepki vereceğini bilemeyerek bir an tereddüt etti, gözleri faltaşı gibi açıldı; ama sonra elini sarı saçlarına daldırıp dağıttı.
“Kahretsin, seni hiç çözemiyorum. Çözemiyorum ama… az önce bana kızmadığın için borcumu ödemem gerek gibi hissediyorum. Tamam, seni doğrudan oraya götüreceğim. Şüphelerimin geri kalanını da Rom’un ellerine bırakıyorum artık.”
“Başkalarına güvenmekte tamamen serbest hissetme tavrından hoşlanmadım değil ama… şey… ben, ııı… boş ver.”
Subaru tam Felt’e ders verecekken, ne söylemek üzere olduğunu fark edip sözlerini geveledi.
Felt her şeyi Rom’a bırakacağını söylerken gerçekten neyi kastediyordu? Rom, Felt’e sevimli torunuymuş gibi davranıyor ve onun için canını verebilecek kadar derin duygular besliyordu. Peki Felt, Rom hakkında ne hissediyordu?
Subaru, bir türlü nefret edemediği o dazlak yaşlı adamın sadece kız tarafından kullanıldığını düşünmek istemiyordu.
Subaru aniden susunca Felt gözlerini kıstı ama üstelemedi. Bunun yerine, Subaru’ya karşı tavrını değiştirerek bu kez hiç dolambaçlı yollara sapmadan onu dosdoğru yağmacı mahzenine götürdü.
Subaru, önden tıpış tıpış yürüyen Felt’in peşinden giderken, hedeflerine vardıklarında gerçekleşecek olaylar zincirini yeniden düşündü. Bu artık Subaru’nun dördüncü denemesiydi. Mümkün olan en iyi rotadan gitmek istiyordu.
Subaru düşüncelere dalmış yürümeye devam ederken Felt’in durduğunu ve kendisine ters ters baktığını gördü.
“Yürürken önüne bakıp durmayı kes! Buraların kasveti sana da bulaşacak, biliyorsun değil mi?”
“Başımı dik tutmayı çok isterdim ama ayaklarımın altı pek temiz ve düzenli sayılmaz, bu yüzden dikkat etmezsem tehlikeli. …‘Kasveti bulaşacak’ derken neyi kastediyorsun?”
“Ne demek istediğimi gayet iyi biliyorsun. Burada yaşayan eziklerin tavrından bahsediyorum.”
Felt etrafı, yani gecekondu mahallesini işaret etmek için başını salladı. Kelimeleri tükürürcesine söyleyişi, buraya duyduğu açık düşmanlığı ve nefreti gösteriyordu; Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Ezikler mi…? Biraz ağır olmadı mı sence de?”
“Neresi ağırmış? Bu sokak hayatında çürüyüp giden ve buradan çıkmayı ya da kendini bir şekilde geliştirmeyi deneme isteğini bile kaybeden insanlardan bahsediyorum. Öyle eziklerden nefret ediyorum işte.”
Subaru, bu gecekondu mahallesinde yaşayan insanlarla konuşarak epey zaman geçirmişti. Sözlerin kendilerine ulaşamayacağı kadar dibe vurmuş değillerdi belki ama Felt’in dediği gibi, buradaki hayattan memnun göründüklerini, ya da daha doğrusu, başka bir yere ulaşmaktan umudu kesmiş gibi durduklarını inkar edemezdi.
Bu tür bir tutumun elden bir şey gelmemesinden kaynaklandığını söylemek kolay olurdu ama Felt bu cevabı kabul etmezdi. Sokağın loş ışığında, Felt’in kızıl gözlerindeki ışık zerre kadar solmuyordu.
“Bütün hayatımı bu gecekondularda geçirmeye hiç niyetim yok. Eğer elime bir fırsat geçerse ona sımsıkı sarılır, benim yaparım. Aynısı şimdiki anlaşma için de geçerli.”
“Demek bu yüzdendi, ha…”
İkinci seferinde Felt, Elsa ve Subaru’nun zayıf noktalarını bulup onlardan daha fazlasını koparmak için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Bu hareketleri sadece açgözlü olduğunu söyleyerek açıklamak kolaydı ama artık bildikleri sayesinde Subaru, Felt’in neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlayabildiğini düşündü.
Felt, yetim olarak büyüdüğü bu sefalet yuvasından, gecekondu mahallesinden kurtulmak istiyordu. Yaptığı her şeyin temelinde daha fazlasına duyduğu arzu yatıyordu.
"Yani yirmi kutsanmış altın sikkeyle bu hayalin gerçek olacak mı?"
"...En azından gerçeğe çok daha yaklaşır, tek başıma gidecek olsaydım belki yeterdi bile ama bilmiyorum işte," diye mırıldandı Felt.
"Tek başına gidecek olsaydın mı?"
Subaru'nun keskin kulakları bu ayrıntıyı kaçırmadı; tek kaşını kaldırarak kıza baktı. Felt yaptığı hatayı fark edip dilini şaklattı ve bakışlarını kaçırdı.
"Yok bir şey. Zaten seninle böyle şeyleri konuşacak kadar samimi değiliz... Hem ben bugün niye bu kadar gevezeyim ki?" diyen Felt, ağzından kaçırdığı şeye açıkça pişman olmuştu.
"Hedefin artık görünürde diye rahatlamış olabilir misin?" diye karşılık verdi Subaru, yüzüne yayılan sırıtışa engel olamayarak.
Felt "tek başıma gidecek olsaydım" başarabileceğini söylemişti. Bu da gecekonduda geride bırakamayacağı birinin olduğu anlamına geliyordu. Mahalle halkına karşı bu denli nefret besleyen Felt için bu hissi besleyebileceği tek bir kişi olabilirdi.
Bunun kim olduğunu düşünen Subaru, istemsizce sırıttı.
"Neyin var senin? O pis sırıtışın sinirime dokunmaya başladı."
"Önemli bir şey değil. Sadece endişelenmem gerek olmayan bir şey için boş yere kafa yorduğumu fark ettim. Tabii ya, başka ne olabilirdi ki? Tabii ki öyle. Neden bu kadar dert ettiğimi de bilmiyorum," dedi Subaru, dişlerini göstererek gülümserken. Her şey bir anda yerine oturmuştu.
İkinci seferde Felt ile Rom birbirlerine aile gibi davranıyor gibiydi. İkisi de Elsa tarafından öldürülmüştü ama can verirken bile birbirlerini düşünüyor olmalıydılar.
Üstelik Felt, daha önce Subaru'nun hayatını da tam zamanında kurtarmıştı.
Subaru kendini Satella-Olmayan'a borçlu hissediyorsa, aynı şekilde Felt'e de borçlu hissetmeliydi.
"Hadi acele edelim. Zaten çok vakit kaybettik."
"Hâlâ neden bu kadar—Hey, dur! Kes şunu dedim!"
Subaru yürümeye başlayıp Felt'in yanından geçerken elini kızın kafasına koyup sarı saçlarını karıştırdı. Muhtemelen hiç taranmamış o ince telli saçlar, Subaru'nun parmakları arasından kayıp giderken hiç de fena hissettirmemişti. Felt günün birinde gecekondu mahallesinden kurtulup biraz giyinip kuşandığında, Subaru onun ışıl ışıl parlayacağını düşündü.
Bu yüzden, Felt'in de hayallerine giden yola adım atmasını sağlamak için...
"Bunu gerçekten başarmam gerek, değil mi? ...Bunu yapabilecek tek kişi benim!"
"Tuhaf tuhaf şeyler söyleyip kendini havalara sokmayı kes! Isırırım bak!"
Subaru, kızın itirazlarına rağmen elini Felt'in başından çekmeden kararlılığını sessizce pekiştirdi.
Yalnızca Satella-Olmayan'ın değil, Felt ile Rom'un da kaderini değiştirecekti... Yüreğine dokunan herkesinkini.
Subaru'nun bu günü tekrar tekrar yaşamasının sebebi bu olmalıydı.
"Bırak dedim sana!!" diyen Felt, Subaru'yu ısırdı.
8
“Dev sıçanlara…?”
"Borik asitli dango nereden bulabilirim acaba? Zehir dediğin öyle olur işte."
“Ulu beyaz balinaya…?”
"Bilirsin ya, 'kaptan' deyince aklıma ilk gelen bizim ihtiyar Kaptan Ahab'dır. Onda kesin olta iğnesi vardır."
"...En yüce ulu ejderimize mi...?"
"Madem burası bir fantezi dünyası, kesin gerçekten vardırlar ama öyle birine denk gelirsem elimden hiçbir şey gelmeyeceğine bahse girerim. Gerçi çok havalılar, o yüzden biraz görmek de istemiyor değilim ama ne yaman çelişki değil mi? Şu karmaşık duygularım yerin dibine batsın!"
"Tüm bu saçmalıkları araya sıkıştırmadan sadece parolaları söyleyemiyor musun?! Biraz daha sinir bozucu olmayı dener misin?!"
Mahzenin kapısı sanki menteşelerinden fırlayacakmış gibi öyle bir hızla açıldı ki, ama bunu bekleyen Subaru bir adım geri çekilerek hiç yara almadı. Subaru'nun artık görmeye alıştığı kel dev Rom, girişe sığmayacak kadar uzun boyuyla öfkeyle homurdanıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı, tansiyonu tavan yapmış olmalıydı.
"Öyle sinirlenirsen damarın çatlayacak. Modern tıp olsa bile durumun pek parlak görünmüyor derdim."
"Benim için o kadar kötü olduğunu düşünüyorsan beni delirtme o zaman! Kimsin sen be?! Bugün içeri kimseyi almamam gerekiyordu, toz ol buradan!"
"Şey... Kusura bakma. Bu adam aslında benim müşterim, içeri girmesine izin verir misin lütfen?" dedi, Subaru'nun arkasına saklanmış olan ve az önce başını uzatan Felt.
Rom yavaşça omuzlarını indirdi. Felt, bir hayal kırıklığına uğramış Rom'a bir de ıslık çalan Subaru'ya bakarak iç çekti.
"Gerçekten berbat bir kişiliğin var çocuk. Kötülemek için söylemiyorum ama tek kelimeyle rezaletsin. Neyse, içeri giriyoruz Rom."
Felt başını öne eğmiş bir halde Rom'un yanından süzülerek ganimet mahzenine sanki kendi eviymiş gibi girdi.
Rom önce bir açıklama beklercesine Felt'e baktı ama görmezden gelinince, rahatsız olmuş yüzünü Subaru'ya çevirdi.
"Kendi bildiğini okuyor, değil mi? Bizim gibi normal tipler arkada kalıyor işte, haksız mıyım?" dedi Subaru.
"Her şeye en baştan, ona kelimelerin anlamlarını ilk öğrettiğim günlere dönmek isterdim... Neyse, gir içeri," diye karşılık verdi Rom, her şeyden elini eteğini çekip pes etmiş bir adamın edasıyla; ardından devasa bedenini mahzenin içine doğru geri çekti.
Subaru, ganimet mahzeninin tozlu havasına doğru Rom'un peşinden gitti. Sağa sola temkinli bakışlar fırlattı ama neyse ki içeride bir yerlerde Elsa'nın ya da Satella-Olmayan'ın saklandığına dair hiçbir iz yoktu.
Felt rahat bir tavırla bar tezgâhına oturmuş, sanki kendisininkiymiş gibi bir bardak sütü dikiyordu.
"Ne var? Kalan tek soğuk süt buydu. Sana verecek değilim," dedi.
"Bu kadar yüzsüz davranmandan zerre rahatsız olmamana inanamıyorum... Hey, ihtiyar, bana bir içki versene, neyin varsa artık. Sağ olasın," dedi Subaru.
"Bunu söyleyen de sanki pek masum! Senle paylaşacak değilim! Zırnık koklatmam, duydun mu?!" diye bağırdı Rom; tahtaları gıcırdata gıcırdata odanın karşısına koşup tezgâhın arkasına geçti ve zulası gibi görünen şeyi saklamaya çalıştı.
Rom'un bu aşırı tepkisi acıma uyandıracak cinstendi; Subaru sadece kıkırdayarak, "Şaka yapıyorum," dedi.
"Pekâlâ ihtiyar. Zaten çok vakit kaybettik, o yüzden lafı uzatmadan doğrudan konuya girmek istiyorum."
"Bana zaten raydan çıkalı çok oldu gibi geliyor ama... ne var, anlat bakalım?"
"Kısacası, bir şeye değer biçmeni istiyorum. Elimdeki bu mitiaya bir fiyat koymanı ve değerini Felt'e garanti etmeni rica ediyorum."
Konunun işe geldiğini anlayan Rom'un gri gözleri ciddileşti. İhtiyar Rom, başıyla onaylayan Felt'e baktıktan sonra tekrar Subaru'ya döndü.
Rom'un sessizce eşyayı görmek istediğini anlayan Subaru, cebinden cep telefonunu çıkarıp ona uzattı. Rom'un ilk dikkatini çeken telefonun metalik görüntüsü olmuş gibiydi ve parmaklarını üzerinde gezdirirken telefon, o koca ellerinde minik bir oyuncak gibi kalmıştı.
"Demek mitia bu. Benim gibi biri için bile böylesini görmek ilk defa oluyor..."
"Tüm dünyada türünün tek örneği olduğuna eminim. Ayrıca epey narin bir şeydir, o yüzden lütfen dikkatli ol. Eğer kırarsan kendimi öldürmem gerekir, bunda hiç şaka yapmıyorum... tabii ki baştan başlayabilmek için."
Rom dış görünüşünü dikkatle inceledikten sonra katlanır telefonu yavaşça açtı. Telefon açılıp bir ses çıkarınca Rom ilk şaşkınlığını yaşadı, ardından duvar kâğıdını görünce ikinci bir şok geçirdi.
"Bu resim..."
"Bunu kullanmak için iyi bir zaman olduğunu düşündüm. Cihazın marifetlerini göstermek için duvar kâğıdı olarak Felt'in gününden bir kare koydum."
Duvar kâğıdı, Subaru'nun ara sokakta karşılaştıklarında Felt'in çektiği fotoğraflardan biriydi. En sevimli çıktığını düşündüğü kareyi seçmişti ve görüntü kalitesi hesaba katıldığında genel olarak gayet hoş görünüyordu.
Rom fotoğraftan başını kaldırıp sütünü yudumlayan Felt'e baktı ve "Valla beni şaşırttın. Bu kadar kusursuz bir resim çizebilecek başka bir şey olduğunu sanmıyorum," dedi.
"Bu, zamandan bir parça koparıp saklayan bir mitia. Birinin çizdiği resimle kıyaslanamaz bile, değil mi? İstersen seninkini de çekebilirim."
"İlgimi çekti ama biraz tekinsiz gibi. İnsanın ömründen çalmıyor, değil mi?"
"Hangi çağ, hangi dünya olursa olsun, fotoğraf hakkındaki o hurafe hep varlığını koruyor demek...?"
Subaru, Rom'un sanki Taişo döneminden veya daha öncesinden fırlamış gibi duran bu tepkisine buruk bir tebessümle karşılık verdi: "Fotoğrafını çeksem bile rahat seksenine kadar yaşarsın."
Konuşmayı dinleyen Felt'in tepkisi de oldukça sevimliydi, bu yüzden Subaru izin aldıktan sonra Rom'un bir fotoğrafını çekip ona gösterdi.
"Hmm..." diye başını salladı Rom.
"Bu gerçekten muazzam bir şey. Bunu ben elden çıkaracak olsaydım, kutsanmış altın sikke cinsinden belki on beş... hayır, kesinlikle yirmiden fazlasını alabilirdim. Bu kadar edeceğine inanıyorum."
Rom'un tüccar damarı kabarmıştı; değer biçerken gözleri parıldıyordu.
Subaru çalıntı mal satan birinden onay almanın ne kadar gurur verici olduğundan tam emin olamasa da, bu durum kesinlikle içini rahatlatmıştı. Kendine güvenle burun delikleri genişleyen Subaru, Felt'e döndü.
"İşte gördün. Oynayacağım kart bu. Dediğim gibi, yirmiden fazla kutsanmış altın sikke eder. Şimdi, elindeki o nişan karşılığında bunu takas etmek istiyorum."
"O yüz ifadesini sık sık yapıyorsun galiba ama cidden çok gıcık duruyor."
Her şeyin Subaru'nun planına göre gitmesinden pek etkilenmemiş görünen Felt yüzünü buruşturdu. Yine de bu yeni bilgi, anlaşmanın onun gözünde daha da cazip hale geldiği gerçeğini değiştirmiyordu.
"Yani dürüst olmak gerekirse, bu mitiayı nakde çevirebileceğimin garantisini aldığım için memnunum. Artık yirmi kutsanmış altın sikke edeceği konusunda sana şüpheyle yaklaşmama da gerek kalmadı gibi. Oynadığın kartı kabul ediyorum."
"Değil mi ya?! Neyse, pazarlığımız iyi gitmiş gibi görünüyor. Satma işi sana kalacak ama bol şans dilerim! Artık bu iş bittiğine göre, bir yerlere gidip başarımızı kutlamak için bir şeyler içmeye ne dersin?"
Subaru hızla Felt'in yanına gidip nişanı almak için elini uzattı ama Felt yavaşça elini geri çekti.
"Bir dakika bekle. Neyin acelesi bu?"
"Hayat fani. Her saniyesini değerli bilmek gerek, boşa harcamak çok yazık—"
"Tamam, tamam, kes bu lafları," dedi Felt kırmızı gözlerini kısarak; sakin bir tavırla şüphelerinin tam merkezine dokunmuştu.
"En başta, sen bu nişanı neden istiyorsun ki?"
9
Subaru nefesini tutarak durakladı. Rom ile Felt bunu fark edince Subaru bir hata yaptığını anladı. Yapması gereken şey, tıpkı daha önce olduğu gibi bir sürü saçmalık sıralamaktı. Fakat ağzından tek kelime çıkmadı.
Subaru sessizliğini korudukça Felt'in dudakları bir gülümsemeyle kıvrıldı.
"Bunu çalmamı isteyen o abla da bu konuda konuşmak istememişti, anlaşılan sen de aynısın?"
"...Şey, hırsızlık zaten başlı başına kötü bir şey, bu yüzden işin içinde hırsızlık varken herkesin konuşmak istemeyeceği gizli hesapları olur elbet..."
"Ama senin durumunda, normalden çok daha fazla dikkat çekiyorsun. Sakin kafayla düşününce, bunu ilk başta çalmamı isteyen kişinin elinden kapmaya çalışıyorsun."
Felt'in tavrı avına işkence eden bir kedininki gibiydi.
"Bu nişan aslında neyin nesi? Göründüğünden çok daha değerli, değil mi? Herkesin peşinde olmasının sebebi bu. Yani bu mitiadan bile daha değerli."
"Dur Felt. Bu düşünce tarzı gerçekten çok tehlikeli. Sadece oyun oynama deneyimlerime dayanarak bile olsa şu an ne söylemeyi planladığını az çok tahmin edebiliyorum ama... cidden, durman gerek."
Felt'in açgözlülük göstergesinin yükseldiğini gören Subaru, onu durdurmaya çalışırken soğuk terler dökmeye başladı. Pazarlık bundan daha fazla uzarsa, onları bekleyen o kötü son bir gerçek haline gelecekti.
"Bu teklif yirmiden fazla kutsanmış altın sikke değerinde! Al gitsin işte! Daha fazlasına göz dikme! El—Sana bu işi veren kişi bile en fazla yirmi kutsanmış altın sikke ödeyebilir. Daha fazlasını kesinlikle vermez."
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Şey..."
"Konuştukça daha çok açık veriyorsun. Onunla birliksin, değil mi?"
Subaru bunu Sıfırdan Başlama yeteneği sayesinde bildiğini söyleyebilmeyi dilerdi ama elbette söyleyemezdi. Bu şekilde açıklasa bile kızın inanacağının garantisi yoktu.
Felt'in gözleri daha da büyük bir şüpheyle dolarken Subaru ne derse desin kızın artık ona inanmayacağını biliyordu. Bu noktada nişanı zorla elinden alması gerekebilirdi.
Ama öyle yaparsam bu kas torbası morukla uğraşmak zorunda kalırım…
"Kız seni avucunun içinde oynatıyor ha evlat? Senden küçük olduğu düşünülürse epey utanç verici olmalı."
"Hep onun ipini fazla serbest bıraktığın için senin suçun. O kadar sert ki neredeyse ağlayacağım."
Subaru kaba kuvvete başvurmaya kalksa, başına gelecek tek şey Rom tarafından yere serilmek olurdu. Felt'in elinden kapmayı başarsa bile ondan hızlı koşabileceğini sanmıyordu. Subaru onun rüzgâr gibi koştuğunu görmüştü. Kaçmasının imkânı yoktu.
"Felt, lütfen..."
"Yalvarmanın bir işe yarayacağını sanma. Bak, teklifini bir seçenek olarak kabul ediyorum ama asıl müşterimin bu konuda ne diyeceğini duymadan anlaşma yapmak adil olmaz. Gerçi bu nişanın gerçekte ne kadar ettiğini bana söylersen ve karşılığında gerçek değerini ödemeye hazır olursan fikrimi değiştirebilirim."
Felt'in gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı bile yoktu. İki gözü de çaresizce Subaru'nun tavırlarından gerçeği çekip çıkarmaya çalışıyordu. Oysa Subaru'nun nişanı isteme sebepleri Elsa'nınkiyle aynı değildi. Sadece onu sahibine geri vermek istiyordu.
Felt, Subaru'nun niyetini bilmese de Subaru onun niyetini biliyordu. Felt'in mümkün olan en iyi anlaşmayı yapmak için neden bu kadar çabaladığını biliyordu. Kimi kurtarmak için bu kadar çırpındığını biliyordu. Bu yüzden bir duraklamanın ardından doğruyu söyledi.
"Tek istediğim o nişanı asıl sahibine geri vermek."
"…Ne?"
Gerçeği söylemek, yapabileceği en içten şey gibi görünmüştü. Felt'in gözleri şaşkınlıkla açılırken Subaru daha önce söylediğini tekrarladı.
"O nişanı asıl sahibine geri vermek istiyorum. Bu yüzden istiyorum onu. Hepsi bu."
Felt'in kırmızı gözleri düşmanlıkla parıldadı ama Subaru sessiz kaldı. Bu noktada şaka yapacak hali yoktu, sadece başını eğdi.
"...Felt, bence yalan söylemiyor," dedi Rom.
"Sen de onun oyununa gelme! Bu bir şaka olmalı! Asıl sahibine geri vermek mi? Onu çalan kişiden geri satın almak için onca parayı ödeyerek hem de? Bir insan ne kadar aptal olabilir ki? Bunu yapmak isteseydi bizi toplaması için yanına bir muhafız takıp gelirdi!"
Elbette Subaru bunu yapamazdı. Satella-Olmayan işe muhafızların karışmasını istemiyordu. Subaru'nun Reinhard'ın teklifini reddetme sebebi de buydu. Satella-Olmayan'ın isteklerine karşı gelemezdi.
Subaru'nun yapabileceği en ufak şey buydu ve hayatını kurtaran kişiye vereceği karşılık da buydu.
"Yalan söyleyeceksen daha inandırıcı söyle! Ciddiymiş gibi davransan bile kanmayacağım! Eğer yapmazsam... Aynen öyle. Kanmayacağım..." dedi Felt, kafasındaki bazı düşünceleri silip atmak istercesine; sözleri cılız bir sesle son buldu.
"Felt..." dedi Rom şefkatli bir tonla ve acı çeken bir ifadeyle; muhtemelen Felt'in içinde nelerin koptuğunu biliyordu.
Her halükarda Felt fikrini değiştirecek gibi görünmüyordu. Diğer bir deyişle, müzakere başarısız olmuştu.
"...Kim o?"
Aniden Rom'un ifadesi değişti ve girişe doğru baktı. Pazarlığın suya düşmesinin şokunu henüz atlatamamış olan Subaru, Rom'un sesine tepki vermekte geç kaldı.
"Benim müşteri olabilir. Gerçi biraz erken geldi sanki."
Felt, yüzündeki öfkeli ifadeyi koruyarak kapıya doğru gitti ve açmak için uzandı.
Subaru birden içinde kabaran sabırsızlık duygusunun ne anlama geldiğini kavradı. Ganimet mahzeni, kapıya vurulması, Felt'in müşterisi... Tüm bu işaretler tek bir kapıya çıkabilirdi.
"Kapıyı açma! Hepimizi öldürecek!!"
Subaru'nun beklediğinden daha erken bir vakitti. Pencerelerden güneşin hâlâ gökyüzünde yüksekte olduğu görülüyordu. Gün batımının geçmiş olması için hava fazla aydınlıktı.
Birinci ve ikinci seferde çaresizlik kapıyı gün batımından sonra çalmıştı. Subaru kısıtlı zamanları konusunda gardını düşürmemişti ama yine de bu çok erkendi.
Subaru bu dünyayı değiştirmek için yapması gereken hiçbir şeyi henüz başaramamıştı. Subaru yetişememişti. Kızın eli çoktan kapıdaydı, kapı dışarıdan itilerek açıldı ve erken gün batımının kızıllaşan ışığı mahzenin loşluğunu silip süpürdü. Ve ardından...
"'Öldürecek' de ne demek? Ben hiçbir uyarı yapmadan asla öyle şiddet dolu bir şey yapmam!" dedi gümüş saçlı kız, yüzünde hoşnutsuz bir ifadeyle mahzene adım atarken.
5. BÖLÜM
BAŞKA BİR DÜNYADA HAYATA BAŞLAMAK
1
"Burada olduğuna o kadar sevindim ki... Bu kez kaçmana izin vermeyeceğim."
Satella-Olmayan'ın kapıdan içeri girdiğini gören Felt, tek kelime etmeden bir adım geri çekildi.
Felt hırslanmış görünüyordu ve ağzı hayal kırıklığıyla çarpıldı.
"Cidden amma yapışkan bir kadınsın sen de ya... Neden vazgeçip gitmiyorsun ki artık?" dedi Felt, sanki dişlerini sıkmanın eşiğindeymiş gibi bir sesle.
"Ne yazık ki bu, vazgeçebileceğim bir şey değil. ...Eğer uslu bir kız olup onu teslim edersen canını yakmam," diye karşılık verdi Satella-Olmayan, ses tonu inanılmaz derecede soğuktu.
Mahzendeki atmosferin gerildiğini hisseden Subaru, istemsizce ürperdi.
Satella-Olmayan neden buradaydı?
Güneş daha yeni batmaya başlamıştı. İlk seferinde kendisi ve Satella-Olmayan gecekondu mahallesinin girişine bile varamamışlardı. Ganimet mahzenine ulaştıklarında güneş tamamen batmıştı.
"...Bu da demek oluyor ki ben olmasaydım burayı çok daha hızlı bulacaktı..."
Satella-Olmayan ara sokakta Subaru'ya rastlayıp onu iyileştirmemiş olsaydı bile burayı tek başına bulacaktı.
Subaru, hem zamanda hem de mekânda attığı adımların işe yaramazlığı bu denli açıkça kanıtlanınca ne hissettiğini tarif edemedi.
Ancak o boşluk hissinde boğulurken bile durum ondan bağımsız olarak ilerlemeye devam etti.
Geri adım atmayı sürdüren Felt çoktan odanın ortasından arka kısmına geçmişti; çıkışı tutmaya devam eden Satella-Olmayan ise duruşunu değiştirip avucunu ileriye doğru uzattı.
Havanın hafifçe çatlama sesiyle birlikte Satella büyüsünü etkinleştirdi. Anlaşılan asıl uzmanlık alanı gerçekten buz büyüsüydü; avucunun önünde havada buz sarkıtları oluştukça odanın sıcaklığı düştü.
"Senden tek bir talebim var: Nişanımı geri ver. O benim için çok değerli."
Havada süzülen altı buz sarkıtı vardı. Uçları yuvarlatılmıştı, yani güçleri keskinliklerinden ziyade ağırlıklarından geliyor gibiydi. Yine de bir tanesi isabet ederse, atılan bir taştan çok daha fazla hasar vereceği açıktı.
Elbette olası hedefler arasında Subaru'nun kendisi de vardı, bu yüzden Satella-Olmayan'ı kışkırtmamak için elinden geleni yaparak sadece sessizce izledi.
"...Rom," diye fısıltıdan hallice bir sesle seslendi Felt.
"Kılımı bile kıpırdatamam. Bu kadar baş belası bir şeyin peşinden bu kadar baş belası bir rakibi buraya getirmek senin suçun Felt," diye yanıtladı Rom; koca bedeni kasılmış halde başını iki yana salladı.
Rom bir noktada sopasını kapmıştı ve hâlâ elinde tutuyordu ama kolu gevşekti ve vurmaya hazır gibi durmuyordu. Hâlâ tereddüt ediyormuş gibi sopayı bir sıkıp bir gevşetiyordu.
"Daha dövüş başlamadan pes mi edeceksin?" dedi Felt, Rom'a meydan okurcasına.
"Sıradan bir büyü kullanıcısı olsaydı şikâyet etmezdim ama... bu kız dert," diye yanıtladı Rom, sesinde hafif bir uyarı tonuyla; Satella-Olmayan'a bakarken gözlerini kıstı.
Rom'un ona tepeden bakan bakışlarında hem aşırı bir temkinlilik hem de bir nebze huşu vardı.
"Sen bir elfsin... değil mi küçük hanım?" dedi Rom, dudakları titreyerek.
Subaru gayriihtiyari başını kaldırdı. Rom onun bir elf olduğunu tahmin etmişti ama bu sadece yarı yarıya doğruydu. Subaru bunu, Satella-Olmayan'ın ilk seferinde kendisine anlattıklarından biliyordu.
Rom'un sorusunu duyan Satella-Olmayan gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı ve ardından hafif bir iç çekişle yanıt verdi.
"Teknik olarak yanılıyorsun. Benim sadece yarım bir elf," dedi, sanki acı verici bir itirafta bulunuyormuş gibi bir tonla. Subaru kaşlarını çattı.
Ancak diğer ikisi çok daha abartılı bir tepki verdi; özellikle Felt bir ürpertiyle geri çekilmeye devam ederek şöyle dedi: "Yarı elf... hem de gümüş saçlı ha?! Sen... sen olamazsın..."
“Ben o değilim! Sadece ona benziyorum! Bu... bu benim için de bir dert.”
Subaru neler döndüğünü tam kavrayamasa da, bunun Sahte-Satella’nın hiç girmek istemediği bir konuşma olduğunu anlayabiliyordu.
Fakat Sahte-Satella’nın inkârı Felt’i sakinleştirmeye yetmemişti; aksine kızı daha da germişti. Felt, öfkeyle parlayan kırmızı gözlerini kenarda sessizce dikilen Subaru’ya çevirdi.
“Sen... Beni tezgâha getirdin, değil mi?”
“Ne?”
“Bu şeyi sahibine geri vermek istediğini söylediğinde zaten bir işler çevirdiğini anlamalıydım. Onun yolunu kessinler diye adam tutmama engel olman da planın bir parçasıydı, değil mi? İkiniz ortak çalışıyorsunuz, öyle değil mi?!”
Felt nefret kusan bu sözleri sarf ederken, Subaru birkaç şeyi fark etti. Birincisi, Felt yine yanlış anlamıştı; ikincisiyse, Sahte-Satella’nın burayı bu kadar kısa sürede nasıl bulabildiğiydi.
Normal şartlarda, bu kadar kısa sürede çalıntı eşya deposuna ulaşması imkânsızdı.
Normalde Felt, Sahte-Satella’nın yoluna taş koysunlar ve onu oyalasınlar diye kenar mahallelerden birilerini tutmuş olurdu.
Fakat Subaru, Felt’i aceleye getirip buna engel olduğu için Sahte-Satella dosdoğru buraya gelebilmişti.
Felt’in şüpheleri asılsız olsa da gerçeğe çok da uzak sayılmazdı. Mevcut durumun Subaru’nun lehine işlediği doğruydu. Subaru nişanı bizzat alıp Sahte-Satella’ya geri vermek ve onun övgüsünü kazanmak istiyordu ama kız onu geri aldığı sürece bir şikâyeti olmazdı.
İşler böyle devam ederse, bu harika bir B planı olabilirdi. Yine de...
“Ha...? Ne demek istiyorsun? Birlikte değil misiniz?”
Sahte-Satella, Felt’in neden Subaru’ya cephe aldığını anlayamamış gibi şaşkındı; ancak Felt sadece güldü.
“Ha! Rol yapmayı kes! Burada köşeye sıkışan benim. O yüzden al şu nişanı da aptallığıma gül, ne duruyorsun?”
“Hadi ama. Sırf biraz dezavantajlı duruma düştün diye hemen pes etmek zorunda değilsin,” dedi Subaru.
“Kızı buraya getirdikten sonra tek söyleyeceğin bu mu? Lanet olsun, oyuna geldim!” diyen Felt, sarı saçlarını sertçe kaşıyıp dilini şaklattı.
Satella, Felt’in bir hanımefendiye hiç yakışmayan bu tavrına kaşlarını çatarken; Subaru ise tehlikeli durumun ve yanlış anlamaların ağırlığı altında yutkundu, bakışlarını nereye çevireceğini bilemedi.
Subaru etrafına bakınırken, Sahte-Satella’nın pelerininin sol göğsüne iğnelenmiş kırmızı bir çiçek süsü fark etti.
“Haa...” Subaru iç çekip gülümsedi. Şu ana kadarki tüm tereddütleri artık gözüne öyle aptalca geliyordu ki.
Sahte-Satella’nın sert ifadesini ve tavrını görmek, Subaru’ya bir önceki döngüde onu nasıl reddettiğini hatırlatmış ve elini kolunu bağlamıştı. Ancak kaç kez başa dönerse dönsün, Sahte-Satella’nın özünde asla değişmeyeceğini biliyordu.
Kaybolan o küçük kızı bu sefer de kurtarmış olması bunun kanıtıydı.
“Konuştukça işler daha da sarpa saracak. O yüzden Felt, şu nişanı geri versen iyi edersin. Sen de Sa— yani, sen de onu alıp hemen buradan git ki bir daha çaldırmayasın.”
“Neden birdenbire beni tanıyormuş gibi davranıyorsun? Neler döndüğünü gerçekten anlamıyorum...” dedi Sahte-Satella.
“Ben de hiçbir şey anlamıyorum. Sen kendini ne sanıyorsun be?” diye sordu Felt, Subaru’ya bakarak.
Subaru işleri yoluna koymaya ve ortamın havasını değiştirmeye çalışmıştı ama sonunda iki kızın da tepkisini çekmiş ve eline hiçbir şey geçmemişti.
Subaru yardım umuduyla Rom’a baktı, fakat...
“Karşımızdaki bir büyü kullanıcısı. Kolay kolay hamle yapamam. Acele etme,” diye yanıtladı Rom, Subaru’nun ne demek istediğini tamamen yanlış anlayarak.
Pff, bu moruğun da hiç faydası yok, diye düşündü Subaru, sinirle dilini şaklatmamak için kendini zor tutarak. Sonra da iki kızın bakışlarına nasıl karşılık vereceğini kestirmeye çalıştı.
Ama tam o anda... gümüş saçlı kızın arkasından sessizce süzülen kara bir gölge belirdi.
“Puck! Koru!!”
Gölgelerin içinde eriyen şehvetli bir gülümseme hızla öne atıldı ve Sahte-Satella’nın beyaz boynuna doğru hamle yapan gümüşi bir parıltı kıvrıldı.
Subaru’nun gözleri dehşetle açıldığı o anda, kızın başı gövdesinden ayrılacaktı—en azından öyle olması gerekirdi.
Kemik kesen çeliğin sesi değil, camı paramparça eden çeliğin sesi gibi kulak tırmalayıcı bir çarpışma duyuldu. Sahte-Satella hafifçe öne doğru savrulurken, başının arkasında mavimsi beyaz bir büyü çemberi aktive oldu.
Büyü çemberinin ışığı kılıcın ucunu karşılamış ve gümüş saçlı kızı kıl payı hayatta tutmuştu.
Sahte-Satella gümüş saçlarını dalgalandırarak öne sıçrayıp arkasını döndü; o saç perdesinin ardında Subaru gri renkli, tüylü bir hayvanın dikildiğini gördü. Puck, bu kurtarışından gurur duyarcasına burnunu havaya dikip Subaru’ya doğru baktı.
“Tam vaktinde yetiştin. Bizi kurtardın.”
“Harika iş çıkardın, Puck. Asıl kurtulan benim, vallahi sağ ol,” dedi Subaru, hâlâ şokun etkisinde olsa da kediye başparmağını kaldırarak.
Güneş henüz batmamıştı—yani Sahte-Satella’nın o son derece güvenilir ortağı hâlâ mesai saatleri içindeydi.
Subaru’nun hızlı tepkisi önemliydi elbette, fakat Sahte-Satella’nın hâlâ güvende olmasını sağlayan şey Puck’ın inanılmaz performansıydı.
Baskını engellenen saldırgana gelince...
“Bir ruh, öyle mi? Bir ruh, ha? Ah... ha-ha... Ne harika. Daha önce hiç bir ruhun karnını yarmamıştım.”
Elindeki tehlikeli silahı yüzünün hizasına kaldıran kadının çehresi vecd içindeydi. Bu, Subaru’nun daha önce defalarca gördüğü o katildi: Elsa.
Bu ani davetsiz misafir karşısında hem Subaru hem de Sahte-Satella derhal gardını aldı; ancak ilk tepki veren ikisi de olmadı.
“Hey! Bu da ne demek oluyor?!” diye bağırdı Felt, öfkeyle sesini yükseltip öne çıkarak.
Felt bir parmağıyla Elsa’yı işaret etti, diğer eliyle de cebinden nişanı çıkardı.
“Senin tek yapman gereken bu nişanı benden satın almaktı. Burayı kan gölüne çevirmek anlaşmamızda yoktu!”
“Çalıntı nişanı senden satın almak için geldiğim doğru tabii; ancak sahibi çoktan gelip onu geri almışken pazarlık yapmak biraz güç. Ben de planı değiştirmeye karar verdim.”
Felt’in yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti ama Elsa’nın cinayet arzusuyla ıslak parlayan gözlerinin kendisine dikildiğini görünce yutkundu. Elsa ise Felt’in korkusunu adeta şefkat dolu bakışlarla izliyordu.
Yüzünde müşfik bir anne ifadesiyle, “Buradaki herkesi öldürür, nişanı da sonra kan gölünün içinden alırım,” dedi Elsa. Ardından başını yana eğip acımasızca ekledi: “İşini düzgün yapamadın. Benim için işe yaramaz hale gelen bir şeyi çöpe atmayacağımı mı sanıyordun?”
“…”
Felt’in yüzü acı çekiyormuşçasına buruştu; fakat arkasındaki duygu korku değil, bambaşka bir şeydi. Elsa’nın sözleri, onun derinlerindeki hassas bir noktaya dokunmuş olmalıydı. Subaru bunun ne olduğunu bilmiyordu ama...
“Bana martaval okuma, seni pis sürtük!!”
...bu bile Subaru’nun kadına kıyasla ne kadar zayıf olduğunu unutup Elsa’ya öfkeyle haykırmasına yetti.
Elsa şaşkınlıkla dönüp Subaru’ya baktı; şaşıran sadece o da değildi. Felt ve Rom da Subaru’ya döndü, Sahte-Satella bile bu durumun istisnası değildi. Yine de aralarında en çok şaşıran kişi Subaru’nun ta kendisiydi.
İçindeki bu öfkenin nedenini kendi bile anlayamıyordu. Kısmen bunu anlayamadığı için, içinde kabaran bu duyguların tamamını bir çırpıda dışarı kustu.
“Ufacık bir çocuğa sataşmak sana bu kadar mı zevk veriyor, seni bağırsak delisi sadist?! Her şey tam planladığın gibi gitmedi diye ortalığı birbirine katıp tantana mı çıkaracaksın?! Beş yaşında mısın sen?! Hayatın değerini bilsen ne olur sanki?! Karnının deşilmesinin ne kadar acıttığını biliyor musun sen?! Ben biliyorum!!”
“...Ne demeye çalışıyorsun sen?”
“Şu an içimdeki beklenmedik adalet duygusunun bu lanet dünyanın adaletsizliğine verip veriştirmesine izin veriyorum! Ve şu anda benim için bu dünyanın adaletsizliği sensin ve bu durum! O yüzden her şeye olan bütün öfkemi şu an sana kusuyorum!”
Subaru’nun bağırmaları kulağa tamamen anlamsız geldikçe, Elsa nadir görülen bıkkın bir iç çekti. Kadının bu ciddiyetsiz tepkisi Subaru’nun gururunu biraz incitse de, ağzından tükürükler saçarak bir kez daha bağırdı.
“Pekâlâ! Yeterince vakit kazandık. İndir onu, Puck!!”
“Öyle muazzam derecede ezik bir tirattı ki, gelecek nesillere aktarmak için bir kenara yazmak istiyorum. ...Sanırım beklentilerini boşa çıkarmamam gerekecek, ha?”
Subaru’nun bağırıp tepinmesine kıyasla Puck’ın sesi kayıtsız ve mesafeliydi. Elsa hemen başını kaldırdı; ancak her yönden, dört bir yanından onu sarmış yirmiden fazla sipsivri buz sarkıtı vardı.
“Kendimi tanıtmadım galiba küçük hanım. Benim adım Puck. Bu dünyaya veda ederken en azından adımı hatırlarsan sevinirim.”
Hemen ardından buz sarkıtları Elsa’nın üzerine fırladı.
2
“…!”
Birbirini keserek uçuşan sarkıtlar beyaz bir sis bulutu kaldırdı ve Elsa’nın siyah paltosu dondurucu fırtınanın içinde kayboldu. Sarkıtların hızı Subaru’nun ara sokakta gördüğünden çok daha fazlaydı, gözleriyle onları ancak takip edebiliyordu. Subaru, sivri uçlu buzların Elsa’nın bedenini kolayca deşeceğini ve bu şeffaf mermilerin uçlarının kana bulanacağını düşündü. Yirmi taneydiler. Biri bile isabet etse ölümcül olurdu. Gelgelelim...
“İşini bitirdik mi?!” dedi Rom.
“Şimdi bunu söylemenin sırası mıydı be?!” diye bağırdı Subaru.
Rom bunca zamandır sessiz kalmış, sonra da en yanlış anda söylenebilecek en berbat lafı etmişti.
“Tedbirli olmakta fayda var... Ağır olduğu için giymekten pek hoşlanmam ama bu sefer giymekle iyi etmişim anlaşılan.”
Beyaz dumanı yarıp çıkan Elsa, siyah saçlarını savurarak öne sıçradı.
Kukrisini havaya kaldırmıştı ve hafif adımlarına bakılırsa hiçbir yarası yok gibiydi. Sırtındaki siyah paltoyu çıkarıp atması ve artık sadece vücudunu saran siyah giysisiyle kalması dışında, az öncekinden farksız görünüyordu.
“O palto çok ağır olduğu için onu çıkarınca birdenbire çok daha hızlandığını söylemeyeceksin herhalde?!”
“İlginç bir teori olurdu ama gerçek çok basit. O paltoya büyüyü tek seferlik savuşturan bir formül işlenmişti. Görünüşe göre hayatımı kurtardı.” Elsa, Subaru’nun sorusunu kibarca yanıtladıktan sonra dizlerinin üstüne çöktü ve bıçağının ucunu yukarı doğru savurdu. Hedefi Sahte-Satella’ydı ve bu hamle, bıçağı kızın göğsüne saplamak için yapılmıştı.
Subaru içgüdüsel olarak çığlık atmaya başladı, fakat...
“Ruh büyücülerini hafife almazsan sevinirim. Bizi düşman bellediğinde epey korkutucu olabiliriz.”
Sahte-Satella ellerini göğsünün önünde birbirine çarparak çok katmanlı bir buz kalkanı oluşturdu. Elsa’nın bıçağı bu kalkanı kolayca deldi ama kalkan bıçağı karşılayıp saldırısını durdurdu. Üzerine doğru fırlatılan birkaç küçük buz sarkıtıyla birlikte Elsa hemen geri sıçrayarak geri çekildi.
Bu karşı saldırı, Sahte-Satella’nın gümüş saçlarının hemen yanında, omzunda dikilen ve bir savaş komutanı gibi kollarını sağa sola savuran Puck’tan gelmişti.
“Biri savunmayı yönetiyor, diğeri saldırıyı... Aslında ikiye bir dövüşüyorlar,” dedi Subaru hayranlıkla.
“Ruh büyücülerinin çetrefilli yanı da bu zaten. Biri saldırır, diğeri savunur. Duruma göre biri basit büyülerle vakit kazandırırken, diğeri özel bir saldırı hazırlar... Bu yüzden biz savaş meydanında ‘Bir ruh büyücüsüyle karşılaşırsan silahını da cüzdanını da yere bırakıp kaç’ deriz,” diye mırıldandı Rom, sopasını hâlâ sımsıkı tutarak.
Subaru başını salladı. Bir ruh büyücüsü ile ruhunun ortaklığı kolay kolay alt edilecek gibi görünmüyordu.
“Bu arada ihtiyar, sen ne yapmayı planlıyorsun?”
“Şu elf kıza yardım etmek için bir açık kolluyorum. İkisi arasında laftan anlayacak olan o gibi duruyor.”
“Dur! Dur! Dur! Dur! Dur! Dur! Dur! Sakın! Sadece ayak bağı olursun! Oraya çıkarsan tek olacağı, sağ kolunu kaybedip boğazının kesilmesi olur. Olduğun yerde kal!”
“Öyle deme be! Öyle bir söylüyorsun ki sanki çoktan doğranmışım gibi hissettiriyor!”
Subaru, Rom’un iki kez biçildiğini bizzat gördüğü için, sözlerinin tonunda inkâr edilemez bir gerçeklik payı vardı. Sanki o farklı boyutlarda başına gelenleri bizzat hissediyormuş gibi Rom elini koluna ve boynuna götürdü.
Subaru, Rom’u vazgeçirmeyi başarmıştı başarmasına ama asıl gerçek, Elsa ile Sahte-Satella arasındaki dövüşün öylesine şiddetli olmasıydı ki, araya kimsenin girebileceği bir boşluk yok gibiydi.
Oluşturulan sayısız buz parçası odanın dört bir yanında uçuşuyordu. Ancak tüm bunların ortasında, Elsa’nın bu durumu idare edişi yalnızca insanüstü olarak tanımlanabilirdi.
Kendi etrafında dönüyor, neredeyse yerde sürünüyormuş gibi eğiliyor ve kimi zaman yerçekimini tamamen yok sayarcasına saldırılardan kaçmak için duvarlara basıyordu. Bütün bunlara rağmen bir saldırıyı savuşturamayacak gibi olursa, kristal buzları bıçağıyla kesip paramparça ediyordu. Rakibinin sayısal üstünlüğünü ezici bir ustalıkla karşılıyordu.
“Bir kadın olmasına rağmen dövüşmeye gerçekten çok alışkın görünüyor,” diye mırıldandı Puck, Elsa’nın akılalmaz yeteneklerine ve savaş zekâsına hayran kalarak.
“Eh, birinin bana kız demeyeli epey uzun zaman olmuştu.”
“Benim açımdan baktığında, muhatap olduğum çoğu insan bebekten farksız. Ama yine de o kadar güçlüsün ki neredeyse sana acıyasım geliyor.”
“Senin gibi bir ruhtan övgü almak beni onurlandırdı doğrusu.”
Elsa, Puck’ın övgüsünü memnuniyetle kabul ederken bıçağıyla bir buz parçasını daha savuşturdu.
Üzerine neredeyse yüz parça buz fırlatılmış olmalıydı ama o ilk saldırı dışında hiçbirinin isabet ettiği söylenemezdi.
“Böyle devam ederlerse Elsa onlardan önce yorulur gibi geliyor... ama yine de içim rahat değil,” dedi Subaru.
“Siyahlı kadının hareketleri sahiden akılalmaz ama sayı üstünlüğünü korudukları sürece kaybedeceklerini sanmıyorum... Yine de o ruh kendini sonsuza dek burada tutamaz. O ruh çekildiği anda dengeler değişir,” diye yanıtladı Rom.
“Kahretsin, haklısın. Saat beşe ne kadar var?!”
İlk seferinde Puck, gün batımından hemen sonra uykuya dalmıştı. Savaş başlayalı öyle çok fazla zaman geçmemişti belki ama bu kadar büyü kullanımından sonra depoladığı manayı ya da her neyse onu tüketmiş olmaz mıydı?
“Tam da işler eğlenceli bir hal almaya başlamışken... Dikkatini benden başka bir şeyin dağıttığını görmek beni üzüyor,” diye mırıldandı Elsa, bir buz sarkıtından kaçınmak için bedenini kıvırırken. Bu sözler Subaru’nun korkularını doğrular nitelikteydi.
“Popüler bir erkek olmak sahiden zor zanaat. Kızları uyutmaya bir türlü fırsat bulamıyorum. Yine de bilirsin, çok geç saatlere kadar ayakta kalmak cilde zararlıdır,” diye yanıtladı Puck neşeli bir tonla; fakat kadının söylediklerini inkâr da etmedi.
Tam Subaru, Puck’ın sınırına ulaştığından endişelenmeye başlamışken, Elsa’nın hareketleri aniden durdu. Buna karşılık Puck, siyah gözleriyle ona göz kırptı.
“Artık bu gösterinin perdesini indirmenin vakti gelmedi mi sence de? Hep aynı numarayı tekrarlamak bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor.”
“Ayağım...”
Elsa adım atmaya çalışır çalışmaz öne doğru düştü ve elleriyle yere tutunarak kendini son anda durdurdu. Elsa’nın sağ ayağı yere donup kalmıştı.
Elsa’nın kırdığı buz parçacıkları yerde birikmiş ve bir kısmı Elsa’nın ayaklarını bağlamaya yaramıştı.
“Bütün bunları etrafa öylesine saçtığımı düşünmemiştin herhalde?”
“...Sanırım bu sefer beni yakaladın.”
“Aramızdaki yaş farkına ver artık. Buraya kadar gelebildiğin için kendini tebrik etmekte son derece haklısın. Hadi bakalım, iyi geceler.”
Hâlâ Sahte-Satella’nın omzunda dikilen Puck göğsünü kabarttı ve bedeni yüksek bir frekansta titremeye başladı. Puck, daha önce hiç olmadığı kadar yoğun bir büyü gücü toplayarak iki patisini de öne uzatmış, adeta nihai hamlesini yapmaya hazırlanıyordu; Subaru bu büyünün bir ok gibi fırlatılışını izledi. Büyü buz şeklini almamıştı, sadece saf bir yıkıcı enerji yükünden ibaretti.
Mavimsi beyaz ışığın geçtiği hat boyunca her şey dondu ve çalıntı eşya deposu bir anda beyaza büründü. Enerji Elsa’yı aşıp deponun giriş kapısına çarptı, menteşelerinden söküp fırlattı ve saldırının dondurucu kalıntıları dışarıya kadar ulaştı.
Saldırının göz kamaştırıcı ışığı dindiğinde tezgâhtan çalıntı eşyalara, hatta üzerinde durdukları zemine kadar her şey buz tutmuştu.
Elbette doğrudan isabet alsaydı bir insan bile anında buzdan bir heykele dönerdi ama...
“Olamaz...” dedi Puck.
“Pekâlâ olabilir. Ah, harikaydı. Gerçekten öleceğimi sandım bir an.”
...bütün bunlar saldırının isabet edeceği varsayımına dayanıyordu.
“...Bir kız çocuğu olmana rağmen bunu onayladığımı söyleyemem.”
Puck’ın saldırısı savuşturulmuş olsa da, ses tonundaki öfkeden fazlasını belli etmiyordu. Sadece Elsa’nın yaptığı şeyden hiç hoşlanmamıştı.
Subaru damlayan kanı ve donmuş zeminden yükselen hafif buharı gördü.
Kan, Elsa’nın sağ ayağından geliyordu. Puck’ın ateş hattının hemen dışında çıplak ayakla duruyordu ve sağ ayağından oluk oluk kan akıyordu; nedenini anlamak da hiç zor değildi. Ne de olsa ayak tabanını kesip atmıştı.
“Acele ettiğim için ayağımı toptan koparırım diye korkmuştum. Ucuz atlattım.”
“Sadece o kadarını kesmiş olsan bile canın çok yanıyor olmalı,” dedi Puck.
“Eh, evet, haklısın. Ama harika bir duygu. Bana yaşadığımı hissettiriyor, üstelik...”
Puck’ın endişeli çıkan sözlerine karşılık Elsa, gözlerinde vecd dolu bir ifadeyle başını salladı ve hiç tereddüt etmeden kanayan ayağını bir buz parçasına bastırdı. Elsa’nın boğazından havanın parçalanmasını andıran şehvetli bir ses çıktı ve hemen ardından bıçağını ayağının etrafındaki buza vurdu. Böylece kanamayı buzla durdurmayı başarmıştı.
“Hareket etmek biraz zor ama bu kadarı yeterli olur,” dedi Elsa gülerek. Eğleniyormuş gibi buzdan pabucunu yere vurup ses çıkardı.
Elsa’nın dövüş bağımlılığının, kendini sakatlama noktasına gelindiğinde bile en ufak bir tereddüt bırakmamasına Subaru’nun diyecek sözü yoktu; fakat şu anda asıl zor durumda olan rakibi Sahte-Satella’ydı.
“Puck, devam edebilecek misin?” diye fısıldadı Sahte-Satella.
“Üzgünüm ama gerçekten çok yoruldum. Onu fena halde hafife almışım. Bu gidişle manam tükendiği için yok olup gideceğim,” diye yanıtladı Puck, sesini daha önce dolduran o özgüvenden ilk kez yoksun bir şekilde.
Sahte-Satella’nın omzundaki kedi parıldamaya başladı ve her an solup gidecekmiş gibi görünüyordu. Zamanları tükenmişti.
“Gerisini tek başıma halletmenin bir yolunu bulurum, o yüzden sen dinlenmene bak. Teşekkür ederim.”
“Bir şey olursa sözleşmeme uyarım. Gerekirse od’unu feda etmek zorunda kalsan bile beni çağır,” diye uyardı Puck, bedeni bir sis bulutu içinde kaybolurken.
Subaru alt dudağını ısırdı ama Puck’ın gidişine en çok hayıflanan kişi o değildi.
“Aaa... Gidiyor musun? Ne büyük talihsizlik,” dedi Elsa; hayatı pahasına Puck ile dövüşen oydu ve ses tonu gerçekten hayal kırıklığına uğramış gibiydi.
Kukrisini tekrar hazırladı ve buzdan pabucunun çıkardığı tiz sesle Satella’ya doğru ilerlemeye başladı.
Buna karşılık Sahte-Satella’nın etrafında birkaç buz sarkıtı belirdi ama sayıları Puck yanındayken olduğundan çok daha azdı.
Elsa’nın hareketi artık kısıtlanmış olsa bile durum eşit görünüyordu.
“Görünüşe göre artık öylece oturup izleyemeyiz, değil mi?” dedi Rom, sopasını kavrayıp harekete geçmeye hazırlanırken.
“Artık bunu kimin kazanacağını kestiremiyorum, bu yüzden öylece beklersek fırsatı kaçıracağız. Anlıyorsun, değil mi Felt?” diye devam etti Rom.
“Biliyorum, biliyorum. Yardım da etsek, kaçsak da yakında bir hamle yapmamız gerekecek,” dedi Felt, Elsa’nın onu tehdit etmesinden bu yana ilk kez konuşarak.
Felt, Rom’un yanına geçti ve ardından Subaru’ya döndü.
“Az önce söylediklerin için... Teşekkürler. İçimi biraz rahatlattı.”
“Ha?”
“Sadece birazcık ama! Hem bana küçük çocuk deyip durma. On beş yaşındayım ben. Sen de benden çok büyük sayılmazsın, değil mi?”
“...Aslında bu yıl on sekiz oluyorum. Araba ehliyeti alabilirim, evlenebilirim de.”
“O kadar büyük olamazsın! Yüzün benden daha genç duruyor! Biraz yaşlanıver canım sen de! En azından yüzün yaşlansın!”
Eh, Subaru yıllarını barış içindeki Japonya’da tembellik ederek, her gününü olabildiğince sıradan yaşamayı hedefleyerek geçirmişti; elden ne gelirdi.
Subaru, azimden yoksun oluşuyla alay ediliyormuş gibi hissetti ve kendini işe yaramaz hissederek bakışlarını yere indirdi.
Buradaki en zayıf halka Subaru’ydu; dövüşme yeteneğinden tamamen yoksun olması yetmiyormuş gibi, üstelik...
“Bacaklarımın titremesi bir türlü durmuyor... Kararlılıktan yoksun olunca böyle oluyor demek.”
Dövüşmeye ehil olmayı bir kenara bırakın, Subaru fiziksel olarak bile bunu yapacak durumda değildi. Rom’un kollarında, Felt’in bacaklarında güç vardı, Sahte-Satella’nın da büyüsünde; bu yüzden hepsi bir şekilde dövüşebiliyordu. Ancak Elsa’nın anormalliği, tüm bu yetenekleri gölgede bırakıyordu.
“Görünüşe göre kız geri püskürtülmeye başladı,” dedi Rom ve bu sözler, olup biteni bütünüyle özetlemeye yetmişti.
Satella-Değil, Elsa'ya mermi yağdırmayı bırakmamıştı fakat Elsa onları kılıcıyla savuşturup etkisiz hâle getirmekle yetiniyordu. Elsa'nın biçme darbelerinden oluşan dansına karşılık Satella-Değil saldırıları buz kalkanıyla engelliyor, ayaklarının altındaki zemini dondurarak kayıyor ve Elsa'nın aralıksız hücumlarından kıl payı kurtuluyordu. Araya biraz mesafe koyduktan sonra yaylım ateşine devam etse de durumunun Elsa'ya kıyasla bariz biçimde dezavantajlı olduğu inkâr edilemezdi.
Mevcut durumu değiştirmek için kesinlikle bir tür destek gerekiyordu.
“Pekâlâ, ben giriyorum!”
Görünüşe göre Rom da Subaru'yla aynı şeyi düşünmüştü; kopardığı narayla birlikte dövüşe daldı.
Rom sopasını savururken arkasında sert bir rüzgâr bıraktı; Elsa eğildiğinde saçları bu hava akımına hafifçe kapıldı.
“Aman, dansımızı bölmeniz ne kadar kaba,” dedi Elsa.
“Madem bu kadar dans etmek istiyorsun, sana feleğini şaşırtacak bir dans ettireyim de gör, elinden geleni ardına koyma!”
Rom dikenli, sivri uçlu sopasını Elsa'ya doğru savururken saldırı yönünü değiştirdi. Sopayı Elsa'nın boğazına doğru sapladı fakat ortaya çıkan sonuç karşısında donakaldı.
“Ne oluyor be?!”
Rom'un sopasının ucunda dikilen Elsa, yukarıdan, “Bunu yalnızca sen bu kadar güçlü olduğun için yapabiliyorum,” dedi.
Böyle bir teknik ancak tanrısal bir denge hissiyle gerçekleştirilebilirdi. O denge bozulmadan önce Elsa, kılıcını Rom'a doğru yatay bir kavisle savurdu. Darbe tam Rom'un alnı hizasındaydı. İsabet ederse kafasının üst kısmı uçup gidecekti.
“Sana izin verir miyim sandın?!”
Elsa'nın kılıcı, Felt'in fırlattığı bıçakla çarpışınca keskin bir çınlama duyuldu. Çarpışma kılıcın yönünü saptırmıştı fakat kılıcın yassı tarafı yine de tüm gücüyle Rom'un kafasının yan tarafına çarptı. Boğuk bir ses yankılandı ve Rom yana doğru devrildi.
Elsa yere zarifçe inerken sadece gözlerini Felt'e çevirip, “Ne yaramaz bir küçük kız,” dedi.
“…”
Felt'in küçük bıçağı Rom'un hayatını kurtarmıştı. Muhtemelen Elsa'nın kolunu hedeflemişti ama anın telaşıyla hedefi biraz şaşmıştı. Yine de o ufak sapma olmasaydı Rom kurtulamayabilirdi.
“Ne savaşacak azmin ne de gücün var. Uslu bir kız çocuğu gibi köşene sinmeliydin.”
Elsa'nın adımının tiz tıkırtısı yankılandı ve Felt ile arasındaki mesafeyi anında kapattı. Rom baygındı; mesafesini korumaya çalışan Satella-Değil ise artık çok uzaktaydı. Felt'in kendisi de yılan görmüş kurbağa gibi donakalmıştı ve…
“Aaaaahhh!!!”
…bu yüzden onu yere serip tehlikeden uzaklaştıran tek kişi, az önce yanı başında titreyen o ödlek oldu.
3
Subaru, Felt'in bel hizasına dalarak hafif bedenine sarıldığı gibi yerde yuvarlandı. Yere çarpmadan hemen önce kafasının arkasını sıyıran bir metal parçası hissetti ve tüm tüyleri diken diken oldu. Fakat kollarındaki kişinin ağırlığını hissederek bunu elinden geldiğince görmezden geldi ve az önceki konumlarından olabildiğince uzaklaşmak için yuvarlanmaya devam etti.
Nihayet dizlerinin üstüne çöküp geriye baktığında Elsa şaşkınlıkla ona bakıyordu. Elsa'yı ters köşeye yatırdığını hisseden Subaru, yüzünde tuhaf ama gururlu bir tebessümle ona karşılık vermekten kendini alamadı.
Felt'e, “İyi misin?!” dedi. “Can havliyle atladım, yanlışlıkla dokunmamam gereken bir yerine dokunduysam kusura bakma, tamam mı?!”
“Bunu söylemeseydin normal bir şekilde teşekkür edecektim! …Ama neden?”
Felt'i bıraktıktan sonra yumruğunu sıkan Subaru, “Bilmiyorum! Bedenim kendiliğinden hareket etti. Bir sebep söylemem gerekirse… Şey, senin haberin yok ama artık tamamen ödeştik, tamam mı? Bunu sakın unutma! Artık ödeştik!” dedi.
İkinci seferde Felt, Subaru'yu Elsa'nın kılıcından kurtarmıştı. O anı bu seferki dünyada hiçbir anlam ifade etmiyordu ama böylece borcunu ödeyebilmişti.
Yine de Subaru borçların ödenmesi gerektiğini düşünüyordu; bu yüzden daha önce yapması gereken şeylerde değişen bir şey yoktu.
“Beni dinle, Felt. Şimdi vakit kazanmak için Rom bayılmadan önce ne yaptıysa aynısını yapacağım. O sırada senin için kesinlikle bir fırsat yaratacağım, sen de o fırsatı kullanıp var gücünle buradan kaçacaksın. Anladın mı?”
“Ne?! Hayır! Kuyruğumu kıstırıp kaçmamı mı söylüyorsun?!” diyen Felt, kırmızı gözleriyle Subaru'ya dik dik baktı. Fakat Subaru daha da yaklaşıp doğrudan onun gözlerinin içine baktı. Bunu yaparken Felt'in, Subaru'nun söyleyeceklerinden korkmuş gibi göründüğü anı kaçırmadı.
“Evet. Aynen öyle diyorum. Kuyruğunu kıstırıp kaç. Doğrusunu istersen şu anda benim de tek yapmak istediğim bu. Bu şiddet dolu yerde bir saniye daha kalmak istemiyorum,” dedi Subaru ve Felt'in başına sertçe vurdu.
Felt, “Ama…” diyecek olduysa da Subaru sözünü kesti.
“Sen on beş yaşındasın, bense on yedi. Buradaki herkesin arasında muhtemelen en genci sensin. Bu yüzden buradan sağ çıkma ihtimali en yüksek kişinin sen olması en doğrusu. Olması gereken bu.”
“B-bana masal okuma… Daha bir dakika önce kendin titriyordun!”
“O az önceydi, bu şimdi! Şu an titremiyorum, o yüzden sorun yok! Cidden, aklıma gelip de tekrar titremeye başlamadan önce bunu yapmam lazım. Anlaştık mı? Kaçmaya hazır ol!”
Subaru, yeniden itiraz edecekmiş gibi duran Felt'in alnına elini koydu ve ardından ayağa kalktı. Çok uzakta olmayan bir yerde Rom'un sopası duruyordu. Çok ağır görünüyordu ama Subaru yine de savurabileceğini düşündü.
Satella-Değil, Elsa'ya buz yağdırmaya devam ederken Elsa'nın mermilerden kaçmak için yaptığı dans hareketlerinde en ufak bir hantallık belirtisi yoktu. Zaten gerçek bir dövüş tecrübesi olmayan Subaru, Elsa gibi insanüstü bir varlığın karşısında Felt'in kaçması için bir gedik açıp açamayacağından pek emin değildi. Tek yapabileceği, kadın ona dikkat etmiyorken sessizce bir baskın düzenlemekti.
Bu yüzden, Elsa bıçağını savurup devasa bir sarkıtı parçaladığı ve Subaru tam da onun kör noktasında kaldığı anda, Subaru nefes almayı bile unutup ileri atıldı ve sopayı kadına doğru indirdi.
Belki de nihayet adrenalini devreye girmişti; çünkü savuruşunun hızı hayal ettiğinden çok daha fazlaydı. Sopası havayı yararak Elsa'nın kafasının arkasına doğru indi ve…
“Beni hedef almak için doğru anı ve açıyı seçtin ama ne yazık ki öldürme niyetini bir fersah öteden sezebilirdim.”
“Öldürme niyeti mi?! Onu nasıl gizleyeceğime dair hiçbir fikrim yok ki!”
Elsa tam arkasından gelen darbeyi savuşturmak için kılıcının kör tarafıyla sopaya vurdu ve saldırının yönünü hedefinden sapacak kadar değiştirdi. Ancak tam o saniyede Subaru ağzını ardına kadar açtı, dişlerini sıkarak bağırdı:
“Şimdi, Felt! Kaç!!”
“!!”
Felt bir yay gibi fırlayarak minik bedenini rüzgâra bıraktı ve ileri atıldı. O kadar hızlıydı ki Subaru gözleriyle onu takip edemedi; rüzgâra dönüşen kız çıkışa doğru atıldı.
“Gitmana gerçekten izin vereceğimi mi sandın?”
Elsa, Felt'i durdurmak için göğüs cebinden bir bıçak daha çıkarıp ona doğru fırlattı. Sanki Felt'in az önce yaptığına bir misillemeymiş gibi, süssüz sade bıçak dosdoğru kızın sırtına yöneldi. Ancak…
“Çok yazık ama ben gitmesini istiyorum!”
Subaru yanındaki yuvarlak masayı yukarı doğru tekmeledi; masa bıçakla çarpışarak onun yönünü saptırdı.
“Ulan harikayım be! Müthişti! Vay canına, ayak parmağım beklediğimden çok daha fazla acıyor! …Uvah?!”
Belki yine adrenalindendi ya da son üç seferde uyanmayı başaramayan bir güç içinde uyanmıştı; fakat Elsa'nın uzun bacağı yükselip kafasının yan tarafına tekme indirerek onu uçurunca Subaru'nun kendi kendini tebrik etme faslı yarıda kaldı.
Öyle sert bir darbe almıştı ki dünya fırıl fırıl dönüyor gibiydi; başlayan acı ve ağzındaki kan tadıyla birlikte Subaru kustu.
“Uzun zamandır ilk defa biri beni gerçekten birazcık kızdırdı.”
“E, bunu duymak beni mutlu etti! Ha-ha! Müstahak sana! Birimizin kaçmasını sağladım işte!!”
Subaru ayağa kalktı ve durumunun olduğundan daha iyi olduğunu ima eden numaralar yaparak Elsa'nın dikkatini üzerinde tutmak için elinden geleni yaptı.
Elsa, Subaru'nun aklını okumuşçasına ona gülümsedi ve şimdilik Felt'i unuttu.
“Pekâlâ, madem öyle istiyorsun, sana dikkatimi vereceğim. Dansının beni sıkmamasını umarım.”
Ağzına gelen kanı tüküren Subaru, “Seni şimdiden uyarayım, benimle dans edeceksen dikkatli olsan iyi edersin. Dans hakkında zerre bir şey öğrenmedim, o yüzden ayaklarına bol bol basacağımdan emin olabilirsin,” dedi. Hâlâ elinde tuttuğu sopayı daha sıkı kavradı.
Subaru'nun isabetli bir vuruş yapma şansı pek fazla olmayacaktı; bu yüzden tüm odağını kendisine doğru atılan Elsa'yı vurmaya verdi.
Arkadan fırlatılan bir buz kütlesiyle birlikte Satella-Değil, “Beni unutsan iyi edersin!” diye seslendi.
Fakat Elsa arkasına bile bakmadan kılıcını savurup buzu paramparça etti. Elsa'nın insanüstü duyuları tüm çıplaklığıyla ortadayken Subaru bile onunla dalga geçmeye devam edemedi.
Elsa kan kırmızısı gülümsemesiyle fısıldar gibi, “Bu küçük oyundan sıkılmaya başladım… Beni eğlendirebileceğinden emin misin?” diye sordu.
Subaru onun gülümsemesine bakarken sırtından aşağı bir ürperti geçtiğini hissetti ve göz teması kurmak için Satella-Değil'e baktı.
“Kullanabileceğin gizli bir gerçek gücün falan varsa, bence şimdi tam sırası.”
“…Kolumda bir koz daha var ama onu kullanırsam hayatta kalan tek kişi ben olurum.”
“O zaman onu kendine saklarsan sevinirim. Kendini feda etmek falan yok, lütfen. …Pekâlâ tamam, anladım. Kahretsin. Mecbur kalırsan kullan ama acele etme, anlaştık mı?”
Subaru bunu ödlekliğini biraz olsun üzerinden atmak için bir şaka niyetine söylemişti fakat Satella-Değil onun sözünü ciddiye aldı. Subaru'nun derin bir nefes alıp kararlılığını pekiştirdiğini görünce Satella-Değil'in dudakları neredeyse bir tebessümle gevşedi.
“Kullanmayacağım. Sen elinden geleni yaparken bunu yapamam. Başarabilirsin, bu yüzden çabalamaya devam et. Anne babanın gücüne güvenmek benim en son çaremdir,” diye yanıtladı Satella-Değil.
Bunu söylerken gerçekten de çaresi tükenmiş gibi görünüyordu ve bu durum Subaru'nun içinde bir ateş yaktı.
Bir bakıma Satella-Değil pes etmeye ramak kalmış gibi duruyordu; aynı zamanda Subaru'nun zayıf olduğu ve pek bir yardımı dokunmayacağı gerçeğini kabullenmiş gibiydi.
Subaru için Satella-Değil, işler ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın başını öne eğip pes etmeyecek biriydi. Öyle biri olduğu için Subaru onun gülümsemesini görmek adına canını dişine takmıştı.
Subaru onu kurtarmak için defalarca ölmüş, buralara kadar gelmişti. Sırf onun pes ettiğini görmek için gelmemişti bu noktaya.
“Az önce hiçbir şey görmedim.”
"…Ne?"
“Bu az önceki konuşma hiç yaşanmadı! Burada olma sebebimi az önce hatırladım. Bana bırak sen, kahretsin! O son çareni asla kullanmak zorunda kalmamanı sağlayacağım!!”
Subaru önce Satella-Değil'i, sonra da Elsa'yı işaret ederek meydan okudu. Bunu yaparken tükürdü, ayağını yere vurdu ve tüm duygularının ruhundan feryat gibi kopmasına izin verdi.
“Seni darmadağın edeceğim ve mutlu bir sona kavuşacağız. Buraya ait değilsin, defol git!”
Elsa, “…Vay canına, amma da heveslisin,” diye karşılık verdi.
“Sadece varımı yoğumu ortaya koymaya hazırım. Bu sefer zirve noktası olacak. Öncesine göre çok daha enerjiyim!”
Elsa öne doğru eğilirken Subaru, sanki sayı turu vuracağını ilan edermiş gibi sopasını savurdu. Ardından Elsa'nın dudakları bir tebessümle kıvrıldı ve karanlığın içinde eriyip gitti.
Elsa neredeyse yerde sürünüyormuş gibi görünen alçak bir seviyeden Subaru'ya doğru kaydı. Kılıcının donuk parıltısını gözünden ayırmayan Subaru, sopayı var gücüyle savurdu.
Subaru savuruşunda hiçbir şeyden sakınmamıştı; Elsa'yı döverek öldürmeye hazırdı. Fakat Elsa, sanki hiçbir şey değilmiş gibi daha da aşağı eğildi; o kadar alçalmıştı ki sanki yeri yalıyordu.
“Seni örümcek kadın seni!!”
“Eh, ağıma takıldığını söylemek doğru olur sanırım.”
Elsa'nın kılıcının yukarı doğru yükseldiğini gören Subaru hızla geriye hamle yaptı. Fakat yine de kılıcın menzilinden çıkamadı. Korku Subaru'nun omurgasını sardı ve düşünmeden dizini yukarı savurdu. Dizini bir yere nişanlamayı amaçlamamış olsa da Elsa tam önünde olduğu için darbe kadının doğrudan karnına indi. Kılıcın yolu hafifçe kaydı ve tam o sırada rotasında mavimsi beyaz bir ışık belirdi, ardından tiz bir ses duyuldu.
“Buz kalkanı! Harika koruma!”
“Uzaktan bunları yapmakta iyi değilim. Yanlışlıkla birini dondurabilirdim!”
Subaru teşekkürünün arasına şaka katarak, “Onu, değil mi?! Onu kastediyorsun, değil mi?!” diye karşılık verdi.
Satella-Değil buz yaylım ateşiyle Elsa'yı geriye çekilmeye zorlamaya devam etti.
“Senden sıkılmaya başladım küçük vızıldayan böcek. …Sanırım bu işi bitirmenin vakti geldi.”
“Hey, böcekleri hafife alma, tamam mı? Sokup her yerini kabartırsam suç bende değil!”
Subaru kadının dikkatini dağıtmaya çalışmaya devam ederken Elsa, Satella-Değil'in saldırılarından kaçmaya odaklanarak, “Menzilimin dışındayken pek bir havalı konuşuyorsun,” diye yanıt verdi.
Subaru kaçmaya devam eden Elsa'nın sırtını hedef almayı çok istese de dost ateşine kurban gitme riskini göze alamadığı için gerçekten kıpırdayamıyordu. Muhtemelen daha önce Subaru hamle yaptığında Satella-Değil'in saldırılarının kesilmesinin sebebi de buydu.
Doğaçlama bir ekiple çalışırken yüzleşmek zorunda kaldığınız türden bir sorundu bu.
Subaru, Elsa'nın Satella-Değil'in saldırılarını savuşturmasını izlemeye devam etti; arada bir kendi saldırısıyla araya dalıp sonra tekrar geri çekiliyordu ama durumun gittikçe kötüleştiğini hissedebiliyordu.
Elsa gerçekten isteseydi Rom'a yaptığı gibi Subaru'yu da çabucak aradan çıkarabileceği açıktı. Eşit şartlardaymış gibi görünmelerinin tek sebebi, Elsa'nın tüm dikkatini ona vermemesiydi. Elsa'nın dikkati bunun yerine ruh Puck'ın yeniden ortaya çıkma ihtimaline odaklanmıştı. Bu da mevcut durumun dengede kalması için yeterliydi.
Elsa'nın harekete geçmemesinin bir diğer sebebi de Subaru'nun ödlekliğinin onu bir adım geride tutmasıydı. Ölümcül tehlike menziline girmemeye özen gösteriyordu. Subaru cesur bir aptal olsaydı kadın onu biçerdi ve denge bozulurdu. Ne var ki Subaru'nun ödlekliği ona daha fazla yarayacak gibi görünmüyordu.
Elsa'nın karşı saldırıları şiddetlendikçe Subaru'nun geri çekilmeleri yetişmemeye başladı ve her yerinde ufak kesikler oluştu.
Subaru'nun üst kollarında, baldırlarında, koltuk altlarında ve hatta boynunda birkaç hafif kesik vardı; bu yaralar arttıkça Subaru'nun gri eşofmanı kana bulanmaya başladı.
“Kahretsin, çok acıyor! Ağğhh!! Buna ne dersin?!”
Acı onu ağlatacak kadar şiddetli olsa da Subaru, Elsa'yı gafil avlayacak yeni bir şey denemek için bir tekme savurdu.
Ne var ki…
Elsa, “Bunu alayım o zaman,” dedi.
“…Kahretsin.”
Elsa, Subaru'nun tekmesinden kolayca kaçmış, üstüne üstlük bacağını rahatça yakalamıştı. Kukrisini kaldırarak tüm bacağını uçurmayı hedefledi. Elsa'nın savuruşunun gücü, hızı ve bıçağın keskinliğiyle Subaru bundan sonra ne olacağını biliyordu. Bacağı uyluğundan kesilecek, kan kaybı ve acı onu alt ederken şoktan ölecekti. Subaru, gözlerinin önünde beliren KÖTÜ SON 4 yazılarını görür gibi oldu.
Bunu yapmamalıydım! diye haykırdı Subaru'nun zihni.
Engellemek için sopayı kaldırmaya çalıştı fakat bir bacağı havada tutulurken maruz kaldığı dezavantajla yetişmesi imkânsızdı.
Satella-Değil çığlık attı. Kesik acımasızca bacağına anlar içinde ulaşacaktı. Getireceği acıyı ve dökülecek kanı düşündükçe boğazında bir çığlık yükseldi; kusacağı kanı düşünürken…
“Bu kadar yeter.”
Ganimet mahzeninin merkezinden çatıyı delip geçen bir alev belirdi.
Alev, odayı kasıp kavuran ve Elsa'yı bile olduğu yerde durduran tekinsiz bir hırsla doluydu.
Bacağı serbest kalan Subaru geriye doğru sıçrayıp yere kapaklandı. Tam gözlerinin önünde, yükselen bir duman sütununun ortasında kırmızı, yanan, parıldayan bir siluet gördü.
“Kıl payı kurtuldun. Zamanında yetiştiğime sevindim. Şimdi…”
“S-sen…”
Alev dalgalandı ve öne doğru bir adım attı. Varlığı bile Subaru, Satella-Değil ve Elsa'nın donup kalmasına yetmişti.
Oradaki herkesin bakışlarını üzerine çeken, zerre kadar sarsılmayan mutlak bir irade duruyordu karşısında. Saf bir adalet duygusuyla parlayan gök mavisi gözleriyle genç adam hafifçe gülümsedi.
Kızıl saçlarını geriye atan kahraman, “Sanırım bu gösterinin perdesini indirmenin vakti geldi!” diye ilan etti.
4
Felt rüzgâr gibi ganimet mahzeninin girişinden geçerken sanki umutsuzluktan kurtulmuş gibi hissetti.
Arkasında havanın donduğunu ve buzun üzerindeki metal şıngırtısını duyabiliyordu. Ayrıca havayı yaran küt bir nesnenin sesini ve saldırılardan kaçan birinin çıkardığı “Hii!” ile “Vaaah!” gibi aptalca sesleri de işitiyordu.
Savaş arkasında hâlâ tüm hiddetiyle sürüyordu.
Koşarken bacakları titremeye başlayan Felt, zihninde cirit atan düşünce karmaşasını savuşturmak için başını iki yana salladı.
Geride kalsaydı öldürüleceği gün gibi ortadaydı.
Rom'u tek bir darbeyle yere serebilen bir rakibe karşı Felt'in hiç şansı yoktu. Aynı şey o gümüş saçlı yarı elf için de geçerliydi. Ruhunun desteği olmadan o kadına karşı onun da kazanmasının imkânı yoktu.
Subaru'nun durumu daha da vahimdi. Dövüş tecrübesinin pek olmadığı ve buna hiç alışkın görünmediği açıktı. Temiz elleri ve parmakları daha önce bir silah tutmaya bile yeltenmediğinin kanıtıydı; temiz saçları ve cildi ise daha önce hiç yaralanmadığının kanıtıydı.
Başka bir deyişle Subaru, dövüşmeyi düşünmenin gerekmediği korunaklı bir hayat yaşamıştı. Üzerinde o kadar pahalı bir mitia olduğu düşünülürse her şey mantıklı geliyordu.
Felt sadece bunun ona müstahak olduğunu kabul etmeliydi. Dünya hakkında hiçbir şey bilmemesine rağmen Subaru şövalyelik taslamaya kalkmış ve boyunu aşan bir işe girişmişti. Felt onun aptallığına gülüp geçmeliydi. Subaru havalı görünmeye çalışıp kaçmasını sağlamıştı, bu yüzden onun koşmaya devam ettiğini görse muhtemelen mutlu olurdu. Ama… yine de…
“Kimse yok mu! Biri yardım etsin!”
Felt aklından ara sokaklara dalması gerektiğini bilse de doğrudan ana caddeye doğru koşmuştu. Nefes nefese ve yüzünde panik dolu bir ifadeyle bir o yana bir bu yana bakındı.
Bu garipti. Felt elini uzatıp yaşaran gözlerini çılgınca ovuşturdu. Rom için üzülmekte haklı olsa bile Subaru henüz yeni tanıştığı biriydi. Ölmesi neden umurunda olsundu ki?
Fakat Subaru, Felt uğruna Elsa'ya öfkelenmiş ve o sağ salim kaçabilsin diye neredeyse canını hiçe saymıştı.
Felt ne hissettiğini anlamıyordu ama o hisler yüreğinde olduğu için oradan oraya koşmaya devam etti. Subaru'nun hareketlerine karşılık bir şeyler hissetmişti. Bu duygular yüzünden içindeki hararet dinmedi ve çığlık atmak istese de koşmaya devam etti.
Sonra, nihayet birkaç sokak koştuktan sonra…
“Lütfen… yardım edin.”
“Anlaşıldı. Sana yardım edeceğim.”
…kızıl ateş gibi bir delikanlı buldu ve dünyanın kaderini değiştirdi.
5
“…Reinhard?”
“Doğru bildin Subaru. Son görüşmemizin üzerinden pek fazla zaman geçmedi sanırım. Geç kaldığım için özür dilerim.”
Kızıl saçlı genç Reinhard, hafif mahcup bir gülümsemeyle hâlâ yerde boylu boyunca yatan Subaru'ya döndü.
Reinhard kolundaki tozu silkerken bile her hareketi son derece talimli ve ölçülü görünüyordu. Subaru'nun onu ara sokakta Salak, Daha Salak ve En Salak ile ilk gördüğü andan farklı bir duruşu vardı; Subaru ona bakarken artık Reinhard'ın gerçek hâlinden bir kesit gördüğünü düşündü.
Gardını bir an bile düşürmeyen Reinhard önüne baktı ve gözlerini, artık düşmanlığını kendisine yöneltmiş olan siyahlar içindeki güzele çevirdi. Reinhard'ın mavi gözleri sanki bir şeyi hatırlıyormuşçasına kısıldı.
“Siyah saçlar, siyah giysiler ve silahın da kuzey ülkelerine özgü eğri kılıç. Tüm bu özellikler bir araya geldiğinde yanılma payı kalmıyor. Sen 'Bağırsak Avcısı'sın, değil mi?”
Subaru, “Ne biçim aşırı şiddet içeren bir lakap bu böyle…?” diye mırıldandı.
Berrak gözlerini Elsa'ya diken Reinhard, Subaru'nun lafın gelişi sorduğu soruya sadakatle yanıt verdi: “Öldürme biçimine bakılarak ona verilmiş bir lakap. Başkentte tehlikeli biri olarak tanınır. Ancak duyduğuma göre daha çok bir paralı asker gibi hareket ediyormuş.”
“Reinhard. Ah, evet. Şövalyelerin şövalyesi… ve 'Kılıç Ustası' soyundan. Vay canına, harika. Bu kadar keyifli bir rakiple karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Bu işi verdiği için işverenime teşekkür etmem gerekecek şimdi, değil mi?”
“Sana sormak istediğim çok şey var. Yine de teslim olmanı tavsiye ederim…”
“Açlıktan ölmek üzere olan bir yırtıcıya, yaralı, kusursuz ve kan damlayan avının önünde dururken açlığına katlanıp çekip gitmesini söyler miydin?”
Elsa, Reinhard'a bakarken kendinden geçmiş bir ifadeyle ince kırmızı dudaklarını şehvetle yaladı.
Reinhard, başka bir yol olmasını dilercesine yanağını kaşıyarak, “Anlıyorum,” diye yanıtladı.
“Subaru, senden daha uzağa gitmeni ve lütfen o yaşlı adamı da tehlikeden uzaklaştırmanı isteyeceğim. Ondan sonra oradaki diğer kişinin yanında durabilirsen bana çok yardımcı olursun.”
“Anlaşıldı. …O kadın tam bir canavar, o yüzden gardını sakın düşürme, tamam mı?”
Reinhard kendinden emin bir şekilde, “Neyse ki canavarlarla dövüşmek benim uzmanlık alanımdır,” dedi ve savaşa hazırlanıyormuş gibi bir izlenim vermeden öne doğru yürüdü.
Reinhard belindeki kılıca elini bile atmadı, silahsız bir şekilde ilerlemeye devam etti.
Keskin bir nefes alışın ardından Elsa'nın elindeki kukri, bir şimşek gibi Reinhard'ın boynuna doğru fırladı.
Subaru rakibiyken olduğunun aksine, Elsa bu gümüş darbeyi indirirken kendini tuttuğuna dair hiçbir işaret yoktu; darbe Reinhard'ın ince boynuna doğru atılırken sanki havayı bile biçip yok ediyordu.
Yine de Reinhard tamamen savunmasızdı. Sadece kendini savunmak için bir hamle yapmamakla kalmadı, saldırıdan kaçmak için de kılını bile kıpırdatmadı.
Subaru, Reinhard'ın kafasının bedeninden uçtuğunu şimdiden gözünün önüne getirebiliyordu. Ancak…
Reinhard, “Bir kadına karşı şiddete başvurmak istemezdim ama…” diyerek centilmence söze başladı, fakat Subaru onun ses tonunun ciddileştiğini fark etti.
“…kusuruma bakmayacaksın artık.”
Reinhard bir ayağını yere sağlamca bastı; ardındaki baskı altındaki zemini çatlatırken, diğer bacağıyla savurduğu tekme öyle güçlüydü ki Elsa’ya çarpıp bedenini havaya uçururken bir şok dalgası yarattı. Patlamanın ardıl rüzgârı, Subaru’nun durduğu yerden bile hissedebileceği kadar şiddetliydi. Nutku tutulmuştu.
Yalnızca sıradan bir düz tekmeydi ama yarattığı hava basıncı bütün binayı sarsacak bir fırtına koparmaya yetmişti.
Darbe tam üstüne gelen Elsa, bir yaprak gibi savruldu. Yine de duvarlardan güç alıp bacaklarıyla darbenin şiddetini kırarak aldığı hasarı azaltmayı başardı. Fakat başını kaldırdığında yüzündeki şaşkınlık apaçık görülüyordu.
“Yok artık, yok canım. Olamaz böyle bir şey. Şaka yapıyorsun, değil mi? …Neydi o öyle?”
Subaru hayatında birkaç kez bazı şeyler için “tamamen farklı bir seviyede” tabirini kullanmıştı, ancak tam o anda yanıldığını anladı. Bu tabir, sırf önünde duran bu kahramanı tanımlamak için vardı. Reinhard’ın varlığı karşısında, bu yeni dünyanın tüm olağanüstü fenomenleri sönük kalıyordu.
“Dedikleri kadar varmış… Daha doğrusu, anlatılanlardan bile fazlasıymışsın,” dedi Elsa.
“Umarım beklentilerini karşılayabilirim.”
“Şu kılıcını kullanmayacak mısın? Efsanevi keskinliğini tatmak isterdim.”
Elsa, Reinhard’ın kılıcını işaret etti. Karşısına tüm gücüyle, kendini tutmadan çıkmasını istiyordu. Ancak Reinhard başını iki yana salladı.
“Bu kılıç sadece çekilmesi gerektiği zaman çekilebilecek şekilde yapılmıştır. Kınından çıkmamış olması, vaktin henüz gelmediğini gösterir.”
“Sanırım beni hafife alıyorsun.”
“Şahsen teklifini kabul etmeyi yeğlerdim. O yüzden…”
Reinhard aniden gözlerini Elsa’dan ayırıp çalıntı eşya deposunun içine göz gezdirdi. Bakışları sonunda duvara yaslanmış duran eski püskü bir çift elli kılıca takıldı. Reinhard ayağıyla kılıcın kabzasına vurarak onu havaya fırlattı, kınsız kılıç havada fırıl fırıl döndü. Kılıcı zahmetsizce havada yakaladı ve denercesine bir kez hafifçe savurdu.
“…Karşına bununla çıkacağım. Bir itirazın var mı?”
“Yok… Bu harika, tek kelimeyle harika! Bana iyi vakit geçirtsen iyi edersin!”
Reinhard kılıcını kavradığı anda Elsa ilk hamleyi yaptı ve yana doğru atıldı. Savuracağı darbenin hızını artırmak için havaya sıçrayarak kılıcını savurdu. Buna karşılık Reinhard, kılıcını aşağıdan yukarıya doğru dosdoğru savuracak bir duruş aldı.
O saldırı ve savunma anında, Subaru olan biteni net bir şekilde görebildi.
Reinhard’ın vuruşu kusursuzdu, büyüleyiciydi, son derece ustacaydı. Onun ellerinde, depoda uyuyan, ömrünü doldurmuş hurda bir kılıç bile nesilden nesle aktarılan efsanevi bir hazine gibi parıldıyordu. Reinhard’ın kılıç tekniği, o kılıçtan alınabilecek en ufak verimi bile son damlasına kadar açığa çıkarıyor ve onu dilediği gibi yönlendiriyordu.
Reinhard’ın kılıcı tam hedefini, Elsa’nın kukrisinin namlusunun kabzayla birleştiği noktayı vurdu. Çarpışan iki çelik parçası olmasına rağmen, Reinhard’ın kılıcı akılalmaz bir kesme kuvveti gösterdi ve Elsa’nın bıçağını dibinden kesti attı.
Elsa elinde kalan kukri parçasına bakakalmıştı. Kılıçtan geriye sadece bir kabza kalmıştı, diğer parçaya gelince…
“Silahını kaybettiğine göre teslim olmanı öneririm.”
…Reinhard arkasını döndüğünde, Elsa’nın kukrisinin namlusunu boşta kalan elinde tutuyordu. Bileğinin tek bir hareketiyle fırlattı ve parça keskin bir sesle duvara saplanıp kaldı.
Elsa’nın nefesinin kesildiğini Subaru bile duyabilmişti.
“Bu herif gerçekten normal değil. İşin dalgasına vuracak dermanım bile kalmadı.” Subaru aklından geçenleri güçbela fısıldadı ve cereyan eden savaştan alelacele uzaklaştı.
Giderken Rom’un yanına uğradı ve o devasa gövdeyi bir şekilde duvar kenarına kadar sürüklemeyi başardı.
“Rom. Rom İhtiyar. Hey. Keltoş. Yaşıyor musun?”
“Kime… keltoş… diyorsun sen…”
“Başka kime olacak? Hayattaki tek amacım asla kelleşmemek ve şişmanlamamak. Dönüşmek istemediğim adamın ayaklı örneğisin resmen.”
Rom’un cevabı zayıf çıksa da, yanağına birkaç tokat daha indirdikten sonra Subaru rahat bir nefes aldı.
Kafasını oldukça sert çarpması dışında bir şeyi yok gibi görünüyordu. Hafızasının biraz hasar görme ihtimali vardı ama hayatta olduğu düşünülürse pek de dert sayılmazdı.
Gümüş saçları ardında süzülerek Subaru’nun yanına koşan Satella-Değil, “Durumu iyiye benziyor mu?” diye sordu. Rom’un yaralarını kontrol ederken, “Tedavi edilmesi gerek,” diye mırıldandı ve elleri soluk mavi bir ışıkla parlamaya başladı.
“Şey, lafı açılmışken söyleyeyim, bu ihtiyar nişanını çalan kızla suç ortağı. Biliyorsun, değil mi?”
“Tam da bu yüzden yapıyorum zaten. Onu iyileştirirsem minnetinden faydalanıp bilgi alabilirim. İnsanlar canlarını kurtaranlara pek yalan söylemez. Bunu sadece kendi çıkarım için yapıyorum.”
Sanki yaptığı her hareketi kendi çıkarınaymış gibi göstermezse kendini haklı çıkaramıyor gibiydi.
Subaru, her zamanki gibi lafı dolandıran Satella-Değil’e hafifçe gülümsedi ve gözlerini yeniden savaş alanına çevirdi.
Elsa dizlerinin üzerindeydi ama Subaru yüzünü göremiyordu. Tek düşünebildiği, Reinhard’ın onun savaşma arzusunu kırdığıydı. Reinhard elindeki eski kılıcı yana indirmiş, gardını düşürerek Elsa’ya doğru yaklaştı.
Elbette Reinhard aralarındaki güç farkından emindi ama kibir her zaman en kötü sonu doğururdu. Subaru’nun zihninde alarmlar çalmaya başladı.
“Reinhard! Bir bıçağı daha var!”
Elsa’nın belinden çektiği ikinci kukri, Reinhard geriye doğru eğilirken kâküllerinden bir tutamı uçurdu. Sürpriz saldırısı boşa çıkan kadın, gözlerini Subaru’ya dikti.
“Bilmene şaşırdım doğrusu.”
“E, daha önce bizzat tecrübe ettim de ondan!” dedi Subaru, övünür gibi orta parmağını çekerek—gerçi övünülecek bir tarafı da yoktu ya.
Elsa görünüşe göre Subaru’nun saçmaladığını düşünüp onu görmezden geldi.
Reinhard’a dönerek, “Yine de bu dişlerden sadece iki tane olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun. …Baştan başlayalım mı?” dedi.
“Tüm silahlarını yok edersem tatmin olacak mısın?”
“Dişlerimi kaybedersem tırnaklarımla savaşırım. Tırnaklarımı kaybedersem kemiklerimle savaşırım. Kemiklerimi kaybedersem hayatımla savaşırım. Bağırsak Avcısı olarak benim raconum budur.”
“Öyleyse ben de ilkelerinden vazgeçmeni sağlamak zorunda kalacağım.”
Elsa belinden üçüncü bir bıçak daha çekip ikisini de hazırda tuttu. Subaru’nun az önce savurduğu “örümcek kadın” hakaretinin hakkını verircesine, yerdeki ve havadaki tüm boşlukları kullanarak sanki yerçekimine meydan okurcasına odanın içinde uçuşuyordu.
Bıçak kılıçla, çelik çelikle çarpıştıkça her şiddetli vuruşta kıvılcımlar saçılıyordu. Elsa duvarlardan ve tavandan güç alıp sıçrayarak vur-kaç taktiğini sürdürdü. Reinhard ise gelen her saldırıyı karşılıyordu.
Savaş başa baş gidiyor gibi görünürken, Subaru yutkunarak izlemeye devam etti.
“Reinhard’ın bile bu işi bitirecek gücü olmaması imkânsız, değil mi…?”
Elsa’nın yetenekleri insan sınırlarını aşmıştı ve Subaru onun hareketlerini takip etmekte bile zorlanıyordu. Ancak Reinhard’ın yeteneği özünde efsaneviydi. Savaşları göklerde çarpışan iki tanrıyı andırıyordu ama Subaru, saf güç açısından Reinhard’ın fersah fersah önde olduğunu görebiliyordu. Peki öyleyse bu savaş neden hâlâ sürüyordu?
Rom’u iyileştirmeye devam eden Satella-Değil, Subaru’nun şüphelerine karşılık, “…Biz ona ayak bağı oluyoruz,” diye mırıldandı.
“Ha?” dedi Subaru. Satella-Değil sinirle dudağını ısırdı.
“Ruh büyüsü kullandığım için tüm gücüyle savaşamıyor. En azından ben tedaviyi bitirene kadar.”
“Ne demek istediğini hiç anlamadım.”
“Reinhard tüm gücüyle savaşmaya karar verirse, etraftaki atmosferdeki tüm mana benden uzaklaşır. …Neredeyse bitti. İşaret verdiğimde ona seslen.”
“T-tamamdır.”
Subaru açıklamayı hâlâ kavrayamamıştı ama biraz tereddütle de olsa kabul etti.
Mavi ışık, Rom’un kafasındaki şişliği ve hafifçe kanayan diğer yarayı iyileştirmeye devam etti. Subaru kan izlerinin ve yaranın yavaş yavaş kapanmasını hayranlıkla izlerken, Satella-Değil derin bir nefes alıp verdi.
“Bitti.”
“Bana bırak. Hey, Reinhard! Tam anlamadım ama hallet şunu!!!”
Subaru, sürekli savunmada kalan Reinhard’a Rom’un tedavisinin bittiği haberini ulaştırdı.
Reinhard omzunun üzerinden baktı. Subaru ile göz göze geldiklerinde hafifçe başını salladı.
“…Bana ne göstereceksin bakalım?”
Elsa üzerine atılırken, Reinhard vakur ve kısa bir sesle, “Astrea Hanesi’nin kılıcını,” diye yanıt verdi.
Hemen ardından Subaru, depodaki tüm uzamın büküldüğünü hissetti.
6
“Ne?”
Subaru görüş alanındaki havanın dalgalandığını gördü; emin olamasa da odadaki ışığın azaldığını düşündü. Bunun yanı sıra, zaten tüm o buz büyüsü yüzünden düşen oda sıcaklığı daha da aşağı indi. Subaru kendini titrerken ve kollarını kavuştururken buldu.
“Bir dakika? Ne? Neden…”
“Özür dilerim, sadece… Omzuna yaslanabilir miyim?”
Satella-Değil ona yaslanmaya başlayınca, Subaru ne yapacağını bilemeyerek hemen onu desteklemeye koştu. Kızın narin bedeni inanılmaz derecede sıcaktı ve Subaru’nun kalbi az öncekinden bambaşka bir sebeple hızla çarpmaya başladı. Fakat Satella-Değil’in yüzüne bir bakış atmasıyla aklına gelebilecek her türlü düşünce uçup gitti.
Satella-Değil’in nefesi kesilmişti ve acı çekiyor gibiydi. Sanki yüksek ateşi varmış gibiydi.
Subaru, “Ne oldu? Aniden kötü mü oldun…?” diye sordu.
“Hayır, mana yüzünden… Biliyorsun ya işte?” diye yanıtladı Satella-Değil.
Subaru’nun en ufak bir fikri bile yoktu. Kollarını kavuşturup her zamanki şakacı tavrıyla bunu haykırmak isterdi ama şimdi sırası değil gibiydi. Sessiz kalmaya karar vermesinin sebebi omuzlarındaki ağırlık değildi; bütün odanın atmosferinin nasıl değiştiği ve bu değişimin kaynağında nelerin olup bittiğiydi.
Odanın ortasında Reinhard, kılıcını iki eliyle alçak bir duruşta hazır tutuyordu. Ama mesele bu değildi. O duruş, Reinhard’ın savaş başladığından beri koruduğu duruştu zaten. Ancak Subaru baktığında, sanki Reinhard kılıcını ilk defa gerçekten çekip hazır tutuyormuş gibi hissetti.
Elsa dudaklarını yalayarak, “Bağırsak Avcısı Elsa Granhiert,” dedi.
Reinhard vakur bir baş eğişle, “Kılıç Azizleri soyundan Reinhard van Astrea,” diye karşılık verdi.
Reinhard’ın kılıcının varlığı odayı ezip geçti ve ikisi arasındaki düşmanlık havayı titretti.
Harabeye dönmüş bu yerde, siyahlar içindeki bir katil ile hafif zırhlı bir kahraman karşı karşıyaydı; çarpışacak olan ise kana bulanmış bir bıçak ile paslı, eski bir çift elli kılıçtı. Ancak bir tarafın silahındaki kusurlara rağmen, Subaru nefesini tuttu. İsimlerini haykırdıktan sonra, ikisi de savaşı tek hamlede bitirmeye niyetliydi. Subaru, destansı bir kahramanlık hikâyesinin bir mısrasına tanıklık ettiğini hissetti.
Biri çığlık attı. Subaru bu çığlığın Elsa’dan mı, Reinhard’dan mı, yoksa kendisinden mi çıktığını anlayamadı ama göz kamaştırıcı bir ışık deponun çatısını havaya uçurdu ve ortasından yarıp geçerek tüm mekânı ikiye böldü.
Muazzam bir ışık odayı doldurup bir anda her şeyi beyaza bürürken, Subaru tüm dünyanın yerinden oynadığını hissetmekten kendini alamadı. Işık dağılırken, yerinden oynayan uzam eski haline dönmeye çalışırken dünya bir kez daha ani bir sarsıntıya maruz kaldı.
Saldırının ardıl dalgaları odayı kasıp kavururken hava büküldü ve güçlü fırtınalar odanın merkezine doğru sarmallar çizerek hücum etti. Bu fırtınalarla birlikte çalıntı eşyalar, mobilyalar ve hatta binanın bizzat yapı malzemeleri bile içeri çekildi.
Subaru, bu hasar fırtınasından hem Satella-Değil’i hem de Rom’u cansiperane korumaya çalıştı.
“Neler oluyor… H-hey! Hey!!”
Subaru bütün bunların nasıl olduğunu tam olarak açıklayamıyordu ama buna kimin sebep olduğunu biliyordu.
“Kılıç Azizi” tüm gücüyle kılıcını savurmuştu. Bir kez. Sadece bir kez, ve sonuç buydu.
Subaru acıya ve rüzgâra göğüs germeye çalışarak bağırmaya devam etti; nihayet fırtına gücünü yitirdi ve yere yuvarlanan türlü eşyalar, binadan gelen boğuk gıcırtı korosu eşliğinde fırtınanın bittiğini haber verdi.
Subaru kafasına düşen parşömen benzeri bir nesnenin kalıntılarını fırlatıp attı ve hem Rom’un hem de Satella-Değil’in iyi olup olmadığını kontrol etti. Subaru’nun siper olması tam anlamıyla yetmemiş gibiydi; Rom süt ve başka şeylere bulanmış görünüyordu ama Subaru kendisine biraz anlayış gösterilmesi gerektiğini düşündü.
“‘Canavarlarla dövüşmek uzmanlık alanımdır’ derken neyi kastediyordun?! Asıl canavar sensin be!” diye bağırdı Subaru.
Tüm bu yıkımın baş sorumlusu olan Reinhard, fırtınanın savurduğu alev kırmızısı saçlarının ardından buruk bir tebessümle, “Böyle şeyler söylediğinde ben bile kırılıyorum, Subaru,” dedi.
Tüm bunlardan sonra, Reinhard’ın o havalı yüzünde bile ter damlacıkları belirmişti ve ellerinde…
“Seni bu kadar zorladığım için üzgünüm. İyi dinlen.”
…çift elli kılıcı toza dönüştü. Böylesine kalitesiz bir şey, Reinhard’ın gerçek savuruşlarından birine bile dayanamazdı. Darbe, kılıcın çeliğini çürütecek kadar güçlüydü; bu durumda Elsa’ya gelince…
“Cesedi bırak, geride en ufak bir izi bile kalmamış… Bütün bunlar tek bir kılıç savuruşundan mı çıktı yani?”
Reinhard’ın dünyanın dokusunu yarıp geçmiş gibi görünen saldırısının yolunda kesinlikle hiçbir şey kalmamıştı. Yıkımın ortasında, deponun girişindeki tezgâh tüm sandalyeleriyle birlikte havaya uçmuştu ve hasarın ardıl dalgaları binanın önündeki açık alana kadar uzanmıştı. Oluşan rüzgâr fırtınası binanın taşıyıcı direklerini mahvetmişti ve bina her an çökecek gibi duruyordu.
Elsa’nın durduğu yer elbette Reinhard’ın saldırı menzilindeydi ve kadının siyahlar içindeki uzun boylu siluetinden eser yoktu.
Subaru kaskatı kesilmiş bedenini esnetip derin bir rahatlama nefesi alarak, “Ama bu demek oluyor ki…” dedi.
Olanlara hâlâ tam olarak inanamayan Subaru, hâlâ kendisine yaslanmakta olan gümüş saçlı kıza döndü. Satella-Değil’in nefesi hâlâ sığdı ama Subaru’nun ona baktığını görünce menekşe rengi gözlerini ona çevirdi.
Cılız bir sesle, “Bitti mi…?” diye sordu.
Subaru onun ayağa kalkmasına yardım ederek, “Evet… Kelimenin tam anlamıyla bitti gibi görünüyor,” dedi.
Satella-Değil parmaklarını saçlarının arasından geçirdi ve Subaru ona bakakalırken, hâlâ kararsız adımlarla Subaru’yu bıraktı.
“Neden bana öyle bakıyorsun? Çok kaba bir davranış,” dedi.
“Kolların, bacakların, kafan falan yerinde, değil mi?”
Satella-Değil, Subaru’nun ne demek istediğini anlamayarak, “…Neden olmasın ki? Lütfen böyle uğursuz şeyler söyleme,” diye yanıtladı.
Satella-Değil gözlerinde hoşnutsuz bir ifadeyle Subaru’ya dik dik bakarken, Subaru başparmağını kaldırıp sırıttı.
“Aynen öyle. Yani, son derece mantıklı. Benim de tüm uzuvlarım yerinde; sırtıma saplanmış bir bıçak ya da karnımda koca bir delik yok!”
“Öyle bir söylüyorsun ki, sanki hepsini aynı anda yaşamışsın gibi.”
Şey… Yaşamıştı zaten.
Subaru’nun işe yaramazlığı yüzünden Satella-Değil canından olmuş, Rom kolunu ve kafasını kaybetmiş, Felt de doğranmıştı.
“Aklıma gelmişken, Reinhard, sana henüz teşekkür etmedim. Bizi fena kurtardın. Bir de ara sokaktaki mevzu var tabii… Kalbimin çığlıklarını falan mı duydun yoksa dostum?”
Reinhard omuzlarını düşürüp mahcup bir tavırla, “Bunu yapabilseydim kendimle gurur duyardım doğrusu, dostum,” diye yanıt verdi. Çenesiyle çalıntı eşya deposunun girişini işaret etti. Subaru gözleriyle takip edince…
Subaru oradaki kişiyi görünce yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi ve “A, baksanıza,” dedi.
Artık neredeyse tamamen yerle bir olmuş deponun girişinde, ayakta kalan az sayıdaki sütundan birinin gölgesinde saklanan, sivri köpek dişi dışarı fırlamış, sarışın, ufak tefek bir kız duruyordu.
“Şuradaki kız sokakta telaşla koşuyordu ve benden yardım istedi. Buraya gelebilmemin tek sebebi o. Sonrasında ben sadece bir şövalye olarak görevimi yaptım.”
“Eski binaları dümdüz etmek de görev tanımına dâhil mi?”
Reinhard yüzünü buruşturup elini göğsüne koyarak, “Sence de biraz ağır olmadı mı, Subaru?” dedi.
Bu kadar yıkıma yol açmasına rağmen Subaru’ya daha önceki kadar samimi davranması, kendi başına bile ürkütücüydü.
“Bu kız…”
Hâlâ dengesini bulmaya çalışan Satella-Değil, Felt’i fark etmişti.
Subaru, Felt’i savunmak için aralarına girdi.
“Bir saniye bekle. Reinhard’ı yardıma çağırmasaydı, ikimiz de şu an burada olmayabilirdik. O yüzden benim hatırım için suçlarını görmezden gel ve lütfen onu buzdan bir heykele çevirme.”
“Öyle bir şey yapmayacaktım zaten! Hem ‘senin hatırın için’ de ne demek?” Satella-Değil yorgun bir tavırla parmaklarını kaşlarının arasına bastırdı.
Subaru, kızın bu hareketinde bile bir şekilde bir mutluluk kırıntısı bulabildi.
Herkes hayatta olduğuna göre, hepsi şakalaşabilirdi.
“Sanırım artık her şey benim müzakere yeteneklerime kaldı… ki asla güvenmek istemeyeceğim bir şeydir!”
“Neyin var senin birdenbire? Öyle çırpınıp durman çok acınası duruyor.”
Subaru, Satella-Değil’in sözlerine karşılık elini göğsüne koyup Reinhard’ın az önceki tepkisini taklit etti. Tabii ki onunki kadar havalı ve vakur durmaktan fersah fersah uzaktı.
Reinhard, Subaru’nun bu maskaralıklarını izlerken gülümsedi. İçeridekileri süzen Felt’e elini kaldırıp ona doğru yürümeye başladı.
Subaru, Felt’e doğru yürüyen Reinhard’ın heybetli siluetini arkadan izlerken ona imrenemedi bile. Sadece omuz silkip kumaşı olanla olmayan arasındaki farkın bu olduğunu düşünebildi.
Felt ona karşı temkinli olsa da, belki de herkesi kurtarmaya geldiği için minnet duyduğundan, Reinhard yaklaşırken kaçmaya yeltenmedi.
İkisini izleyen Subaru tam gülümseyecekti ki…
“Subaru!!”
…Reinhard aniden ona dönüp haykırdı ve Subaru tehlikeyi henüz atlatamadıklarını anladı.
Binanın enkaz parçaları havaya fırladı ve altlarından siyah bir gölge belirdi. Siyah saçları arkasında dalgalanan, üzerinden kanlar damlayan o kara gölge, ayağını yere sertçe basıp hızlandı. Şekli bozulmuş bir bıçak tutan kanlar içindeki Elsa, tek kelime etmeden Subaru’ya doğru atıldı.
“Yeter be artık…!”
Reinhard’ın o akılalmaz darbesinden bir şekilde sağ kurtulan Elsa’nın katil gözleri zifiri bir karanlıkla doluydu. Yaydığı öldürme arzusu daha öncekilerin hepsinden daha büyüktü ve Subaru’nun sırtından aşağı soğuk terler boşalttı.
Vuracak kadar yaklaşmasına sadece birkaç saniye vardı ve bu kısa süre içinde Subaru’nun zihni delicesine çalıştı.
Tek bir an ve her şey bitecekti. Elsa her şeyini bu tek darbeye bağlamıştı. Reinhard zamanında yetişemezdi. Subaru, Elsa’yı bu seferlik durdurabilirse gerisini Reinhard hallederdi. Satella-Değil’in arkasını dönmeye bile vakti yoktu.
Bu seferki hedef neresiydi? Subaru bunu daha önce iki kez yaşamıştı: iki ölüm, o korku ve acı. Üçüncüsünde kızı koruyacaktı.
Kızı koru!!
“Karnına nişan alıyor!!”
Subaru, Satella-Değil’i kenara itti ve hâlâ elinde duran sopayı kullanarak, Elsa’nın darbesi ona çarptığı anda kendi karnını siper etti.
Yatay kesik, bir kesikten ziyade ağır, küt bir cisimle vurulmuş hissi verdi. Çarpışmanın şiddeti Subaru’nun ayaklarını yerden kesti ve kan kusarken dünyanın yüz seksen derece döndüğünü hissetti. Dönen sadece görüşü değil, tüm vücuduydu.
Ne kadar uzağa savrulduğunu bilemeden, kendini toparlayamadan duvara çarptı.
Elsa, Subaru’nun uçuşunu izlerken dilini şaklatıp, “Yine yoluma çıkıyors—” diye tükürdü.
“Yeter artık, Elsa!”
Reinhard koşarak gelirken, Elsa savaşa devam etmenin artık bir anlamı kalmadığını anladı. Subaru’nun yediği o son saldırıda tamamen bükülmüş olan bıçağını Reinhard’a fırlattı. Nişanı isabetsizdi ama fırlatış Reinhard’ın dikkatini üzerinden çekmeyi başardı ve bu kadarı da yetti.
Çökmekte olan binanın bir parçasını basamak olarak kullanıp çatıya sıçrarken, “Günün birinde buradaki herkesin karnını deşeceğim, o zamana kadar bağırsaklarınıza iyi bakın!” diye haykırdı.
Kaçarken çatıdan çatıya hafifçe sıçrayan kadının peşinden yetişmek pek mümkün görünmüyordu.
Dövüşü daha fazla sürdürmekle ilgilenmeyen Reinhard da arkasından koşmadı.
Reinhard, Elsa'nın gidişini izledikten sonra gümüş saçlı kızın yanına koştu.
“İyi misiniz?”
“Ben gayet iyiyim! Görmüyor musun?! Benden önce…” diye bağırdı Satella-olmayan, ardından titrek adımlarla Subaru'nun tepetaklak yığılıp kaldığı duvara doğru koştu.
“İyi misin?! Ne düşünüyordun öyle?!”
“Iııgh… Ah… Büyütülecek bir şey yok… Düşünmeden hareket edilecek bir an varsa o da buydu, sence de öyle değil mi? Hareket edebilen tek kişi bendim ve nereye saldıracağını da hemen tahmin ediverdim,” dedi Subaru, yanına gelen Satella-olmayana bir elini kaldırıp diğeriyle de hassas karnına dikkatlice dokunarak. Fena halde ezilmişti ve kıyafetlerini yukarı kaldırdığında altındaki her yer mosmordu.
“Iyy…” dedi Subaru görüntünün iğrençliği karşısında, ardından yuvarlanıp tekrar ayağa kalktı.
“Tamamen gitti, değil mi?”
“Özür dilerim, Subaru. Gardımı düşürdüğüm için hepsi benim suçum. Sen olmasaydın başımız beladaydı. Eğer oradaki kişi yaralansaydı, o zaman…”
“Dur dur dur dur! Söyleme! Söyleme sakın! Bundan fazlasını konuşmanı yasaklıyorum! Rolümü çalacaksın,” dedi Subaru özür dilemeye çalışan Reinhard'a ve o susunca da gülümsedi.
Ardından Subaru yavaşça arkasını dönüp ona bakan gümüş saçlı kızla yüzleşti. Kız kıpırdandı ve sonra onun yanında ayağa kalktı. Aralarında yaklaşık iki adım vardı. Subaru elini uzatsa ona dokunabilirdi. Buraya gelmesi uzun bir zaman almıştı ve Subaru buraya varana kadar yaşadığı her şeyi düşünmek için duraksadı.
Subaru sessizlik içinde gözlerini kapatırken, kız bir şey söylemek istiyor gibiydi ama ağzını açamadan Subaru göğe doğru bir parmağını uzattı.
Sol elini beline koyup sağ elini havaya diken Subaru, etrafındaki şaşkın bakışları umursamadan gür bir sesle ilan etti: “Benim adım Subaru Natsuki! Söylemek istediğin bir sürü şey, sormak istediğin bir sürü soru olduğunu biliyorum ama her şeyden önce tek bir şeyi teyit etmeme izin ver!”
“N-neyi…?”
“Az önce o korkunç silahtan hayatını tamamen kurtardım, değil mi? Buraya kadar her şey tamam mı?”
“Ta…mam mı?”
“Her şey yolunda demek. E, tamam mıyız?!”
Subaru üst gövdesini kullanarak bir 'O' ve bir 'K' harfi oluşturdu; karşısındaki gümüş saçlı kız hafifçe irkilmiş gibi görünse de yanıt verdi.
“T-tamam…”
“Ben senin hayatını kurtaran kişiyim! Kurtarıcınım! Sen de kurtardığım kadın kahramansın. Sence de bir tür ödülü hak etmiyor muyum? Sence de öyle değil mi?!”
“…Anladım. Sadece yapabileceğim bir şeyse ama.”
“Anladığın sürece sorun yok! Şimdi senden sadece bir, yalnızca bir tek isteğim var!” Subaru bu noktayı vurgulamak için parmağını öne doğru uzattı.
Kız buna karşılık biraz endişeli görünse de kararlılığını toplamış gibiydi ve kararlı bir şekilde başını salladı.
“Dileğim şu ki…”
“Devam et.”
Subaru dişlerini göstererek gülümsedi, parmaklarını şıklattı ve başparmağını kaldırıp bir poz verdi.
“…Bana adını söylemeni istiyorum.”
Kızın gözleri şaşkınlıkla fal taşı gibi açıldı ve ikisinin arasına bir sessizlik çöktü. Subaru'nun bakışları hiç titremedi ve karşısındaki gümüş saçlı kızın dosdoğru gözlerinin içine baktı.
Kız ardından elini ağzına götürüp kıkırdamaya başladı; beyaz yanakları kızarmış, gülümserken gümüş saçları arkasında dalgalanıyordu.
Gülümsemesi bir kabullenmişlik ya da silik, geçici bir tebessüm değildi. Trajik bir gülümseme de değildi. Sadece mutlu olduğu için gülümsüyordu. Hepsi bundan ibaretti.
“…Emilia,” dedi gülerek.
“…”
Bu tek cevabı duyan Subaru kısa bir nefes aldı ve ardından nefesini verdi.
Buna karşılık kız dikleşti, parmağını dudaklarına götürdü ve muzipçe gülümsedi.
“Benim adım Emilia. Sadece Emilia. Teşekkür ederim, Subaru. Beni kurtardığın için teşekkür ederim,” dedi Emilia elini uzatarak.
O ele bakan Subaru tereddütle onu avucunun içine aldı. Parmakları ve bileği incecikti, avucu küçüktü ve eli sıcacıktı. İçinden kan geçen, yaşayan bir eldi bu.
—Beni kurtardığın için teşekkür ederim.
Subaru da ona aynısını söylemek istiyordu. İlk başta onu kurtaran oydu. Buraya ulaşabilmek için bıçak yaralarından üç kez öldükten sonra, nihayet borcunu ödemişti.
Bunca acı ve ıstıraptan, var gücüyle verdiği tüm o mücadeleden sonra ödülü onun adı ve bir gülümsemesi olmuştu.
Ahh…
“Valla hiç değmedi,” dedi Subaru, Emilia'nın elini sıkarken gülümseyerek.
7
Hikâyeyi bitirmek için gayet güzel bir nokta olurdu bu. Gelgelelim…
“Yine de gerçekten, iyi olduğunu görmek beni şaşırttı doğrusu,” dedi Reinhard, sanki Subaru ile Emilia sözlerini bitirdikten sonra araya girmek için doğru anı beklemiş gibi, daha önce zorlandığı sessizliği bozarak.
Reinhard’ın yeteneğindeki bir adamın bakış açısından bile, Elsa’nın son saldırısı ezici görünmüş olmalıydı.
Subaru acıyan karnına hafifçe bastırdı ve yerde duran sopayı işaret etti. Çivili sopa kalın ve sağlamdı; asıl amacı bu olmasa da bir kalkan görevi görmüştü.
“Hemen kendimi o şeyle korudum. O olmasaydı şu anda ikiye bölünmüş olurdum,” dedi Subaru.
“Haklısın. Bu olmasaydı—” diye söze başladı Reinhard, düşen sopayı almak için uzanarak.
“—'KÖTÜ SON 4'ten kurtulamazdım,” diye güldü Subaru, onun cümlesini tamamlayarak.
“Ha?”
Reinhard sopayı kaldırdığında, sopanın bir kısmı üzerindeki pürüzsüz kesik boyunca kaydı ve tok bir sesle yere düştü. Tamamen ikiye bölünmüştü, işi bitmişti.
Reinhard yüzünde rahatsız bir ifadeyle yavaşça başını kaldırıp Subaru'ya baktı. Subaru gergin bir şekilde Reinhard'ın bakışlarını takip etti ve eşofmanını yukarı çekti. Tıpkı daha önceki gibi her yer morarmış ve ezilmişti ama ufak bir değişiklik vardı. Aniden karnının tam ortasından kırmızı bir çizgi geçti.
“Bu hiç iyi görünmüyor. Bundan sonra ne geleceğini ben bile görebiliyorum.”
Subaru sözünü bitirir bitirmez bedenine yakıcı bir acı saplandı ve ardından karnı kesik boyunca yarılarak her yere parlak kırmızı kan saçtı.
“S-Subaru?!”
Tam yanı başında, Subaru, Emilia'nın panik dolu sesini duyabiliyordu.
Nihayet adını öğrenebilmişti ve şimdi yine son gelmiş gibi görünüyordu.
Fakat öyle olsa bile, Subaru buraya yeniden döneceğinden emindi.
Subaru'nun görüşü yana kaydı ve yere düşmüş olması gerektiğini düşündü. Reinhard'ın da paniklediğini görebiliyordu ve yüzüne çok yakın olan Emilia doğrudan ona bakarken son derece kederli olduğunu fark edebiliyordu.
Paniklerken bile sevimli görünüyor… Ne biçim bir yer bu fantastik dünya böyle, diye düşündü Subaru; daha önce de benzer bir şey düşündüğünü hissederek, acı ve şok bilincini denizdeki bir fırtına gibi alıp götürmeden hemen önce.
SONSÖZ
AY İZLİYOR
Reinhard, suyun, yani şifa elementinin dalga boylarına sahip soluk mavi ışığı uzaktan izledi ve etrafındaki kimsenin duyamayacağı hafif bir iç çekti.
Yakışıklı profilinde keder belirtilerinin yanı sıra savaştan arta kalan gerginliğin izleri de okunuyordu. Arkasındaki harabelerin önünde duran bu siluetinin bir resmi çizilseydi, şüphesiz bir sanat şaheseri olurdu. Öyle bir duruşu vardı.
Ancak Reinhard'ın içinde, ağırlığı sözcüklerle hafifletilemeyecek derin bir pişmanlık vardı.
“…Tamamdır. Bu kadar yeterli olmalı,” diye gümüş çanlar gibi bir ses geldi Reinhard'ın kulaklarına; gözleri kapalı, kendini suçlamaya devam ettiği sırada.
Emilia, duvara yaslanmış olan Subaru'nun alnını siler gibi elini gezdirdi ve saçlarını geriye doğru itti. Yüzünde hâlâ bir kırmızılık, bir hayat belirtisi olduğundan emin oldu. Emilia ardından ayağa kalktı ve başını salladı.
“Tedavisini bitirdim. Muhtemelen en kötüsünü atlattı.”
“Bunu duymak güzel. Bu da halledildiğine göre, Leydi Emilia…” dedi Reinhard hızlı adımlarla Emilia'nın yanına gelip tek dizinin üstüne çökerek ve başını eğerek. Reinhard'ın her hareketi kusursuzca yerine getirilmişti ve görgü kurallarına tamamen uygundu.
“Kusurlarım yüzünden size büyük bir sıkıntı verdim. Başarısızlığıma karşılık gerekli gördüğünüz her türlü cezayı çekmeye hazırım.”
Reinhard diz çökerken kılıcını önüne koydu ve yetersizlikleri için özür diledi.
Bir şövalye olarak bu, özür dilemesinin en samimi yoluydu. Başına ne gelirse gelsin, Reinhard şikayet etmeden her türlü cezayı almaya hazırdı.
Ancak Emilia parmağını uzatıp rahatsız olmuş bir ifadeyle ileri geri salladı.
“Hepinizin neden böyle olduğunu hiç anlamıyorum.”
“Yani…?”
“Hepimizi büyük bir tehlikeden kurtardın ve herkes sağ salim kurtuldu. Yine de kalkmış, çektiğimiz acının ve yaşadığımız tüm bu sıkıntının sorumluluğunu üstlenmeye çalışıyorsun.”
Emilia parmağıyla artık mışıl mışıl uyuyan Subaru'yu işaret etti.
“Oradaki çok daha dürüst. Beni kurtardı ve ardından bir ödül talep etti, gerçi pek bir şey istememiş olsa da.”
Reinhard, Subaru'nun o pozu verip Emilia'nın adını sorduğu anı gördü. Emilia o anı hatırlayarak gülümserken, Reinhard da elinde olmadan gülümsedi.
“Yani, bizi kurtardığın için teşekkür ederim. Sana söyleyecek tek sözüm bu. Seni cezalandıracak bir kusurunu görmüyorum. Bu senin için yeterli değilse, bir dahaki sefere birini kurtarırken daha çok çalışırsın.”
“Anlaşıldı. Nazik sözleriniz için teşekkür ederim,” dedi Reinhard, saygısını göstermek için biraz daha eğildikten sonra tekrar ayağa kalkarak.
İkisi karşı karşıya durduğunda Reinhard'ın Emilia'dan çok daha uzun olduğu açıktı, bu yüzden ona bakarken aşağıya doğru bakmak zorunda kalıyordu. Az önce ondan hissettiği o heybet nereye gitmişti?
Karakterlerimizin kapasite farkı olmalı, diye düşündü Reinhard, kendi dar görüşlülüğünü dikkate alarak.
Emilia kesinlikle o “seçilmiş kişilerden” biriydi, diye içten içe bir kez daha teyit etti.
“Bizi nasıl kurtardığından bahsederken aklıma geldi de…buraya nasıl ve neden geldin?” diye sordu Emilia aniden.
“Bugün izin günümdü ve başkentte amaçsızca dolaşıyordum. Görev dışıyken devriye gezseydim manga liderim bana kızardı, bu yüzden gerçekten sadece öylece yürüyordum ama sonra…onunla karşılaştım,” dedi Reinhard, sorusunu yanıtlarken Subaru'yu işaret ederek.
Her şey Reinhard'ın o ara sokakta Subaru ile karşılaşmasından sonra başlamıştı. Konuşurlarken Subaru, Emilia'nınkine uyan bir tarif vermiş ve “çalıntı eşya mahzeni” denen bir yerden bahsetmişti. Bu önceki ve yeni edinilen bilgilerin harmanlanmasıyla Reinhard da araştırmak için gecekondu mahallesine gitmişti. Etrafa bakınırken de…
“Sonra oradaki kızla karşılaştım ve gerisini zaten biliyorsunuz.”
“Evet, o kız…”
Felt'in adı sohbette bir kez daha geçince, Emilia gözlerini çalıntı eşya mahzeninin önündeki açık alanın bir köşesine çevirdi; Felt orada henüz uyanmamış olan Rom'la ilgileniyordu.
Sarı saçlı kız, Emilia'nın bakışlarını hissedince arkasını döndü ve huzursuzca yere baktı.
“Leydi Emilia, o kız kim…?”
“Reinhard, tüm yardımların için minnettarım ve bizi kurtardığın için teşekkür ederim. Ancak lütfen…bundan sonrasına müdahale etmekten kaçınmanı rica ediyorum,” dedi Emilia sert bir tonla ve bu kadarı Reinhard'ın daha fazla üstelemesini engellemeye yetti.
Emilia, Felt'e nasıl yaklaşacağını çözmeye çalışarak gözlerini kapattı. Reinhard, Emilia'nın güzel yüzüne bakarken içini çekti.
“Neler olduğunu sormayacağım ama güvenliğiniz çok önemli. Kendinize dikkat etmenizi rica ediyorum. Sizi eve götürmeleri için şövalyeler göndereceğim, lütfen onlarla birlikte gidin.”
“Normalde reddetmem gerekirdi ama bütün bunlardan sonra sanırım yapacak bir şey yok. Pekala, teklifini kabul ediyorum,” diye yanıtladı Emilia.
“Anlaşıldı,” dedi Reinhard.
Emilia kıkırdadı ve Reinhard onun bakışlarını takip ettiğinde, bakışları Subaru'nun huzur içinde dinlenen yüzüne indi.
“Onunla…Subaru ile ne gibi bir bağınız var?”
“Daha yeni tanıştım,” diye anında yanıtladı Emilia; Reinhard duraksayarak ona şüphe ve şaşkınlık dolu bir bakış attı.
Belki de Reinhard'ın bu tepkisini eğlenceli bulduğu için Emilia gülümsedi.
“Gerçek bu! Başka türlü açıklanamaz. Subaru ile daha önce karşılaştığıma dair hiçbir anım yok. Onu ilk kez kısa bir süre önce buraya adım attığımda gördüm…”
“Ama az önce sizi aradığını söyledi. Size vermek istediği bir şey olduğunu söyledi. Sonra tüm bunlar olurken burada bulunması gerçeği var ve…”
…sizi korumak için hayatını tehlikeye attığı gerçeği, diyecekti Reinhard ama durdu. Bunu söylerse Subaru'nun gösterdiği cesurca davranışı küçümseyeceğini düşündü.
“İşte bu yüzden çok tuhaf ya,” dedi Emilia. “O tuhaf herifin bir şekilde bu işe karıştığını düşünmeye başlıyorum.”
“Lütfen Bölge Lordu Roswaal hakkında bu şekilde konuşmaktan kaçının. Kendisi son derece saygın bir vatandaştır. Bazı tuhaflıkları olduğunu kabul ediyorum ama…”
“'Tuhaf herif' kelimesini onunla bağdaştırmış olman bile gerçekte ne düşündüğünü açıkça ortaya koyuyor.”
“…Özür dilerim. Lütfen bunu Lord Roswaal'dan bir sır olarak saklayın,” dedi Reinhard göz kırparak.
“Elbette, tabii ki,” diye karşılık verdi Emilia.
Reinhard ardından konuyu tekrar Subaru'ya getirdi.
“Onu ne yapacağız? İsterseniz ailemden birinin onu misafir olarak kabul etmesini sağlayabilirim…”
“…Hayır, onu yanıma alacağım. Bu sayede onun hakkında daha fazla bilgi edinebilirim ve o tuhaf herifle bir bağlantısı olmasa bile bu, hayatımı kurtardığı gerçeğini değiştirmez,” dedi Emilia.
“Ama teklifin için teşekkür ederim,” diye ekledi; Reinhard da buna hafif bir baş sallamayla karşılık verdi.
Böylece Reinhard ve Emilia konuşacakları hemen her şeyi tüketmiş oldular. Sonrasında Reinhard gidip Emilia'ya ikametgahına kadar eşlik etmeleri için birkaç şövalye gönderecek, ardından da savaşın sonrasını temizleme çalışmalarına başlaması gerekecekti.
Reinhard yerle bir ettiği çalıntı eşya mahzenine bakarken, hasarın büyüklüğü karşısında gözlerini kapadı. Her zamanki gibi, kendini düzgün bir şekilde kontrol edemediği için içi içini yiyordu. Bütün bu hasar, onun gücünü hafifçe yanlış hesaplamasının bir sonucuydu. Biraz daha dikkatsiz davransaydı koca bir mahalleyi yerle bir edebilirdi. Daha dikkatli olması gerekiyordu.
“Bölgeyle ilgilenmek için bundan sonra ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu Emilia.
“Bölgeyi bir süreliğine giriş çıkışlara kapatmamız ve Bağırsak Avcısı için arananlar afişleri dağıtmamız gerekecek. Kendisi zaten hakkında çok fazla dedikodu dönen biri, bu yüzden bir faydası olur mu emin değilim ama…”
“Peki ya kız ve yaşlı adam?”
“…Olan biten her şeyi kavramak benim için zor ama mesleğim gereği, yaptıklarının öylece görmezden gelebileceğim bir şey olduğunu sanmıyorum. Yine de…” Reinhard duraksadı ve ardından omuzlarını silkti.
“…bugün tesadüfen izin günüm. Bir şey daha eklemem gerekirse: Şikayette bulunan bir mağdur yoksa, delil yetersizliği mahkumiyeti zorlaştırır. Ama her şeyden öte, ne olduğunu kavramak benim için gerçekten zor.”
“Ha-ha-ha… Gerçekten berbat bir şövalyesin sen.”
“Eh, herkes bana şövalyelerin şövalyesi dese de gerçek bu,” dedi Reinhard şakayla karışık; Emilia da elini ağzına götürüp kıkırdadı.
Nihayet tüm gülüşmeler dindikten sonra Emilia'nın düşünceleri düzene girdi. Hâlâ yanındaki yaşlı adama sarılmakta olan sarı saçlı kıza doğru yürüdü. Felt, Emilia'nın geldiğini fark edince onunla yüzleşmeye hazır bir şekilde başını kaldırdı.
“Bu yaşlı adam senin ailen mi?” diye sordu Emilia, Felt ile aynı seviyeye gelmek için çömelerek. Felt şoke olmuş görünüyordu. Duymayı beklediği her şey arasında bu kesinlikle yoktu. İkisi arasında ne geçtiğini bilmeyen Reinhard bile aralarının pek iyi olmadığını anlayabiliyordu.
Felt yanağını kaşıyarak kendini toparlamaya çalıştı ve ardından utancını gizlemek istercesine Rom'a birkaç tokat attı.
“Ş-şey gibi işte. Benim için Rom İhtiyar tek…ımm…büyükbaba figürü gibi bir şey sayılır.”
“Anlıyorum. Benim de sadece tek bir aile ferdim var. En önemli anlarda hep uyur ve uyanıkken de bunu ona asla söyleyebileceğimi sanmıyorum.”
“Şey…ben de Rom uyanıkken bu tarz şeyleri söyleyemem zaten.”
Reinhard emin olamıyordu ama Felt'in tokatlarının şiddeti artıyor gibiydi. Muhtemelen farkında bile değildi. Vuruş sıklığı da artıyordu ve yaşlı adamın beyaz, kel kafası kızarmaya başlamıştı.
Felt ardından kırmızı gözlerinde zayıf bir ışıkla başını kaldırıp Emilia'ya baktı.
“Bana kızacağından emindim.”
“Eh, eskisi gibi olsaydı öyle olabilirdi ama içimde artık buna mecal kalmadığını hissediyorum. Bu yüzden sadece birazcık da olsa, onun hatırına seni affedeceğim,” dedi Emilia zayıf bir gülümsemeyle omuz silkerek; ardından hâlâ uyumakta olan Subaru'yu işaret etti.
Felt önce Emilia'ya, sonra Subaru'ya baktı ve ardından başını öne eğip sessizce konuştu: “Özür dilerim. O benim de hayatımı kurtardı. Bunu görmezden gelecek kadar nankör olamam. Çaldığım şeyi geri vereceğim.”
“Güzel. Bu işimi kolaylaştırır. Buradaki adamı senin üzerine salmak zorunda kalsaydım gerçekten, ama gerçekten çok üzülürdüm,” dedi Emilia göz kırparak, Reinhard'ı işaret ederken.
Bu sözleri duyup kızıl saçlı, mavi gözlü o gence bakan Felt yüzünü ekşitti.
“Şövalyelerin şövalyesi ha… Peşimde öyle biri varken kaçmaya çalışmak için delirmiş olmam gerekirdi. İlk defa benden daha hızlı birini gördüm. Beni gerçekten çok şaşırttı.”
Bu sözleri duyan Reinhard, tek kelime etmeden Felt'e sadece gülümsemekle yetindi.
Felt hafifçe dilini şaklatarak ayağa kalktı ve kendisi gibi ayağa kalkan Emilia'nın yanına yürüdü.
“Tamam, geri veriyorum,” dedi Felt, göğüs cebini karıştırarak. “Senin için o kadar önemliyse, bir daha çaldırmamak için daha iyi sakla bari.”
“Bu uyarının senden gelmesi biraz tuhaf hissettiriyor. …Mümkünse hırsızlığı tamamen bırakmanı isterdim.”
“İşte bunu yapamam,” dedi Felt kesin bir dille reddederek. “Sırf bilesin diye söylüyorum, bunu bu seferlik geri veriyorsam hayatımı hepinize borçlu olduğum içindir. Yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum ve bırakmaya da hiç niyetim yok.”
Felt dik başlı bir gülümseme takındı.
Felt'in yaşı düşünüldüğünde, bunu izlemek neredeyse acı vericiydi. Felt niyetini açıkça belirtirken Reinhard sessizce izledi.
Mesleği gereği Reinhard bunun göz ardı etmemesi gereken bir şey olduğunu biliyordu ama kızın başka ne gibi bir yaşam tarzı olabilirdi ki? Ona herhangi bir alternatif sunmadan adaletten bahsetmeye ne hakkı vardı?
Reinhard, bu gerçeği görmezden gelecek kadar toy olmayacak derecede başkenti tanımıştı. Emilia da bunu fark etmiş gibiydi ve gözlerini birkaç saniye yere indirdikten sonra tek kelime etmeden elini uzattı.
“Anladım. …Çok şey istiyormuşum.”
“Bunun için uğraşmak zorunda kalmadan karnımı doyurabilseydim belki bırakırdım ama öyle bir şey olacağı yok. Neyse, al bakalım.”
Felt çaldığı şeyi geri vermek için cebinden çıkardığı nesneyi Emilia'nın eline koymak üzere uzandı.
Bir an için Reinhard'ın gözlerinin önünden kırmızı bir parıltı geçti. Bu parlak ışık daha önce gördüğü bir şeydi ve Reinhard gözlerini kısarak anılarının denizinde onu aradı.
Ardından aradığı şeyi bulduğunda…
“Ha?”
“Reinhard…?”
…uzandı ve Felt’in hâlâ nişanı tutan elini kavradı.
İki kız da şaşkınlıkla Reinhard’a baktı, fakat yüzündeki ciddi ifadeyi görünce ikisi de diyecek laf bulamadı.
“A-Acıtıyorsun… Bırak…” dedi Felt başını iki yana sallayıp direnmeye çalışarak.
Ancak Reinhard tutuşunu gevşetmedi. Elindeki güç öyle bir güçtü ki, istese çeliği bile bükebilirdi. Tüm gücünü kullanmıyor olsa dahi, Felt gibi narin bir kızın kurtulabileceği bir tutuş değildi bu.
“İnanamıyorum…” diye mırıldandı Reinhard, sesi titreyerek.
Bu sözleri duyan Emilia, gözleri titreyerek karşılık verdi.
“Bekle, Reinhard. Tek bir laf etmeden gitmesine izin vermenin zor olduğunu biliyorum ama bu nişanın ne kadar değerli olduğunun farkında değildi. Üstelik ben onu suçlamıyorum. En başta çalınmasına izin vermek benim hatamdı.”
“Yanılıyorsunuz, Leydi Emilia. Sorunum bu değil,” dedi Reinhard sert bir ses tonuyla. Kafası karışan Emilia sessizliğe gömüldü.
Reinhard, Felt’e öyle dikkatle bakıyordu ki Emilia’ya az önce yaptığı kabalığı çoktan unutmuştu bile.
Felt gözleriyle aynı kızıllıkta saçlara sahip olan gence bakarken, o kırmızı gözleri endişeyle dalgalandı.
“…Adın ne?”
“F-Felt…”
“Soyadın ne? Kaç yaşındasın?”
“Y-Yetimim ben, tamam mı? Soyadım falan yok, yaşım da… galiba on beş falanım işte. Kendi doğum günümü bile bilmiyorum. Ama yeter artık. Bırak beni!”
Konuştukça kendine biraz daha gelmişe benzeyen Felt, kendisini onun tutuşundan kurtarmaya çalıştı.
Reinhard, Felt’i sıkıca tutmaya devam ederek dönüp Emilia’ya baktı.
“Leydi Emilia, artık ricanızı yerine getiremem. Bu kızı yanımda götürüyorum.”
“…Nedenini sorabilir miyim? Eğer sebep bu nişanla ilgiliyse…”
“Kuşkusuz görmezden gelmek isteyeceğim bir suç değil ama şu an gözlerimin önünde yaşananlara müdahale etmemenin getireceği çok daha büyük suçun yanında önemsiz bir mesele kalır.”
Emilia hem tereddüt hem de kafa karışıklığı içinde kaşlarını çattı.
Fakat Reinhard, Emilia’nın bu şaşkınlığını anlayışla karşıladı. Elinden bir şey gelmeyeceğini düşünüyordu. Ne de olsa Emilia buna alışkındı. Ne olup bittiğini fark etmesini beklemek acımasızlık olurdu.
“Benimle geliyorsun. Üzgünüm ama itiraz etmene izin veremem.”
“Deli misin nesin sen be?! Beni kurtardın diye kafana göre… Ha?”
Felt tam Reinhard’a bağırmaya devam edecekti ki vücudu gevşedi. Bedeninden güç çekilirken Felt, son ana kadar Reinhard’a dik dik baktı ve nihayet başı öne düşüp bilincini kaybetmeden önce, “Cehennemin dibine git… Lanet olsun…” diyebildi.
“Bu da bir şövalyeye hiç yakışmadı doğrusu… O kadar sert yaparsan kapısında kalıcı hasar bırakırsın.”
“Neyse ki hayatım boyunca bununla yaşamak zorunda kaldım, o yüzden her şeyi nasıl ayarında tutacağımı bilirim. …Leydi Emilia, sanırım yakında benden haber alacaksınız. Lütfen anlayış gösterin.”
Reinhard, Felt’in gevşemiş elinden Emilia’nın nişanını nazikçe alıp ona uzattı. Nişandaki ejderha, aslında Lugunica Ejderha Krallığı’nın devlet simgesiydi. Kırmızı mücevher, Reinhard’ın elindeyken donuk bir ışıkla parıldıyordu; fakat Emilia’nın ellerine geri döndüğünde, sanki sahibine kavuştuğu için sevinmiş gibi pırıl pırıl parladı.
Emilia nişanını Reinhard’dan sessizce alıp ona bakmaya devam ederken Reinhard eğilerek, “Subaru’ya iyi bakmanızı rica ediyorum,” dedi.
Kollarındaki hafifliği hisseden Reinhard, Felt’in sarı saçlarını alnından geriye doğru çekti. Böyle baygın haldeyken ve gardını alması gerekmiyorken, beyaz yüzü hem masum hem de pek sevimli görünüyordu. Üstü başı değiştirilip bir banyo yaptırılsa, şüphesiz parıl parıl parlardı.
Sert bir rüzgâr esti ve Reinhard’ın kâkülleri yüzünün önünde dans etti. O kâküllerin arasından gökyüzüne bakan Reinhard, başkentin üzerindeki alacakaranlıkta süzülen ayı gördü.
Mavimsi beyaz bir ışık saçan bir dolunaydı bu; güzelliği hem büyüleyici hem de tekinsizdi.
“Aya bakıp da içimin rahat ettiği son an bu olabilir…” diye mırıldandı Reinhard, sözleri yalnızca yukarıdan onlara bakan aya ulaştı.
<END>
RE:ZERO KARA HAJIMERU ISEKAI SEIKATSU
© Tappei Nagatsuki / Shinichirou Otsuka 2014
Yorumlar (1)
Yorum yapmak için giriş yapın
Sonundaaa kim çevirdiyse yalıcam onu söyleyin