ÇEVİRİ:GAZOZ
EDİTÖR:GAZOZ
PROLOG
KEFARET YOLU BAŞLIYOR
—O an hissettiklerini şimdi bile tüm derinliğiyle hatırlıyordu.
Gözünün aşina olduğu manzaralar alevler içindeydi; tanıdığı insanlar ise sessiz birer cesede dönüşmüştü.
Sonu gelen bir dünya. Kapanmış bir dünya. Nankör bir dünya.
Acımasız, anlamsız ve acıdan başka hiçbir şey getirmeyen bir dünya.
Yine de elini uzattı, parmaklarını kımıldattı, titreyen dudaklarıyla yalvardı.
Ne de olsa kurtarılacak yanı kalmamış olsa bile sahip olduğu tek dünya oydu.
Gözlerinin önünde kilitlenmiş, ona her daim sırtını dönmüş, yalnızca uzaktan seyredebileceği bir dünyaydı.
O duvarı bir anda yıkıp geçmek; önündeki uçsuz bucaksız, göz kamaştırıcı dünyaya gözlerini kısarak bakmak; henüz açılmamış gözlerine güneşte kavrulmuş tenin rengini, yanık etin kokusuyla rengini ve gökyüzünde dans eden o güzel "boynuzların" rengini kazımak istiyordu—
Dünya gözlerinin önünde yok olmak üzereyken onun aklından geçenlere de bakın hele.
Çünkü o zaman bile, ta o anki hislerini hâlâ hatırlayabiliyordu—
O günden sonra, ömrünün her bir gününü her şeyden çok o hislerin getirdiği suçluluk duygusunu silip atmaya adadı.
2.cilt
BÖLÜM 1
KENDİNİ BEĞENMİŞ DUYGULAR
1
Gözlerini kırpıştırarak açtığında görüş alanına ilk giren şey, yapay denecek kadar göz kamaştırıcı bir beyazlıktı. Işığın ardında geniş bir tavan uzanıyordu; tavana iliştirilmiş kristaller titreşen ışıklarıyla odanın içini aydınlatıyordu.
Zihninde uyandığını doğrulayan Subaru, ne kadar harika bir uyku çekmiş olduğunu anında fark etti.
“...Yastık bir farklı hissettiriyor sanki. Daha güzel de kokuyor... Kesinlikle her zamankinden çok daha lüks.”
Subaru yatakta doğrulurken battaniyenin yumuşak dokusunun ve havaya sinen o zarif kokuların tadını çıkardı.
Bir bakışta buranın üst tabakaya ait bir oda olduğunu anladı. Beş kişinin rahatça sığabileceği devasa bir yatakta yatmıştı; oda yaklaşık sekiz-dokuz metrekareydi, gerçi içinde sadece bir yatak bulunduğu için garip bir şekilde ferahtı.
“Duvardaki tablonun kalitesi o kadar yüksek ki odayı daha da bir ıssız göstermiş. Misafir odası falan mı acaba?”
Artık tamamen uyanmış olan Subaru, bacaklarını yatağın kenarından usulca sarkıtıp bedenini yokladı. Bacaklarını ve omuzlarını rahatça döndürebildiğinden emin olduktan sonra üstünü kaldırıp temkinli bir şekilde karnına dokundu.
“Karındaki yara... tamamen geçmiş. Ne bir morluk var ne de dikiş izi... Dikiş izi bile bırakmadığına göre bu dünyanın tıp teknolojisi bayağı sağlammış. Tabii o büyük sahnem tamamen hayal ürünü değilse.”
Karnının deşildiği ana kadar yaşanan olaylar zincirini anımsadı.
Sıradan bir Japon lise öğrencisi olan Subaru, can sıkacak kadar klişe bir şekilde başka bir dünyaya çağrılmış ve kelimenin tam anlamıyla defalarca ölümle burun buruna gelmişti.
Hâlâ hayatta olması, ancak mucize denebilecek bir tesadüfler silsilesi sayesindeydi.
“İyi de o zamandan beri ne kadar vakit geçti ki... Zamanı anlamanın da bir yolu yok ya.”
Odanın dört bir yanına göz gezdirdi ama ne bir takvim ne de bir saat izine rastlayabildi. Kapının üzerindeki altın sarısı parıldayan kristal dikkat çekiyordu; pencerenin dışındaki karanlık ise vaktin gece olduğunu fısıldıyordu ki bu onun için yeni bir haberdi.
Subaru omuzlarını düşürüp derin bir nefes aldı. Ardından dudaklarından dökülen o kaçınılmaz gerçeği kabullenerek sonunda gerçekle yüzleşti.
“Nereden bakarsan bak... bu sefer Ölümden Dönüş'ten kaçmayı başardım, öyle mi?”
2
“İlkinde acınası bir ölümdü, ikincisinde cesurca bir ölüm, üçüncüsünde köpekler gibi öldüm, dördüncüsünde ise ölüm kalım savaşına karışıp serseri bir darbeyle can verdim—o badireyi atlatamasaydım böyle diyecektim işte. Valla o an ölseydim, figüranlar diyarına tek gidişlik bileti kesmiştim.”
Yatağa kendini geri bırakan Subaru, ölüm sebeplerini parmaklarıyla saydı.
Geriye dönüp baktığında, soygun da dahil olmak üzere her defasında bıçak darbeleriyle can vermişti. Yakın zamanda bir daha keskin bir nesne görmek dahi istemiyordu.
Öyle ya da böyle, bir şekilde Ölümden Dönüş'ten kaçmayı başarmış ve nihayet zamanı ileriye sarabilmişti. Apaçık ölümcül bir yara aldıktan sonra sapasağlam kalabilmesi demek...
“Duruma bakılırsa, o kızın... Emilia'nın iyileştirme büyüsüydü herhalde?”
Zihninde leylak rengi gözlere ve gümüş rengi saçlara sahip güzel bir kızın sureti belirdi—Emilia.
Karnındaki yarayı onun iyileştirdiğini varsaymak akla yatkındı. Daha önce de Emilia tarafından bir yarası sarıldığı için, bu Subaru adına gayet doğal bir tahmindi. Buradan yola çıkan Subaru, içinde dinlendiği misafir odasının Emilia'ya ait bir malikânenin parçası olduğu sonucuna vardı. Gerçi...
“Bu malikânenin Reinhard'ın ailesiyle bağlantılı olması da pekâlâ mümkün... Neyse ne.”
Kapıya doğru bakan Subaru, içinde bulunduğu durum hakkında bilgi eksikliği yüzünden hoşnutsuz bir iç çekti.
“Normalde gözünü açtığında başucunda güzel bir kız olur, ‘Uyandın mı?’ falan derdi. Çağrıldığımda da ortalıkta güzel kız falan yoktu zaten. Bir çağrılma olayına göre bunda bariz eksiklikler var cidden...”
Bu kesinlikle üçüncü sınıf bir çağrılmaydı. Orduları tek başına yarıp geçemiyordu ve doğru dürüst kayda değer bir karşılaşma bile yaşamamıştı.
“Üstelik şimdiye kadar tık yok... O zaman etrafı kolaçan edip keyfime bakmak bana düşer.”
Subaru adeta yay gibi ayağa fırlayıp elini kapıya koydu. Açılan kapı aralığından içeri ferahlatıcı, serin bir hava girdi; zemin soğuğu dosdoğru çıplak ayaklarına iletiyordu.
Odadan çıktığında, sıcak tonlara bürünmüş bir koridorun duvarları ve zemini gözlerinin önüne serildi. Geçit hem sola hem de sağa doğru uzayıp gidiyordu.
Ürkütücü olan, koridorun iki ucunun da görünmüyor oluşuydu.
“Burası saraya o kadar benziyor ki sadece 'yuh' diyebiliyorum. Delicesine devasa... İçeride birinin olup olmadığını anlamak bile imkânsız.”
Çıplak ayaklarıyla koridorda temkinli adımlarla ilerleyen Subaru, bu sessizlik karşısında yüzünü buruşturdu. Normalde duyulması gereken en ufak bir yaşam belirtisi bile yok gibiydi.
“Gece vakti için bile fazla sessiz... İnsanın sesini çıkarası gelmiyor...”
Karakter olarak Subaru, avazı çıktığı kadar Kimse yok mu?! diye bağırmaya yatkındı ama mevcut koşullar bunu fazlasıyla tehlikeli kılıyordu.
Ne de olsa buranın kendisi için güvenli bir yer olup olmadığını henüz netleştirebilmiş değildi.
Subaru ev sahibinin dostane biri olduğunu doğal olarak varsaymıştı fakat en kötü ihtimalle, karın deşme meraklısı o suikastçı geri dönüp onu kaçırmış bile olabilirdi.
Yine de her şeyin felaketle sonuçlanacağını düşünürse parmağını bile kıpırdatamazdı.
“Kenichi bir keresinde, hayat yaşanmalı demişti. Ben de öyle düşünüyorum.”
Bu arada, Kenichi Subaru'nun babasıydı. Onun gibi birinin Subaru'nun babası olması son derece manidardı.
Subaru'nun adımları tereddüt etmeden ilerlemeye devam etti. Ancak bir süre yürüdükten sonra kafasını hafifçe yana eğdi.
“Bu kadar yürüdüm ama hâlâ bir dönemece denk gelmedim. Böyle bir şey mümkün mü cidden?”
Doğal olarak şüphelerine daha fazla engel olamadı. Diğer yöne doğru gitmeyi düşünerek arkasını döndü.
Sonra kaşlarını kaldırıp mırıldandı: “Ha...? Bu tablo... Odadan çıktığımda tam karşımda duran şey değil miydi ya?”
Koridoru süsleyen yağlı boya tablonun önünde durup kollarını kavuşturdu.
Tabloda gece vakti bir orman manzarası resmedilmişti. Odadan adımını attığı an gördüğü tablonun aynısı gibi geliyordu.
Subaru kelimenin tam anlamıyla bir salyangoz hızında ilerlemediyse, aklına gelen tek ihtimale tutunmaktan başka çaresi yoktu.
“Belki de zeminde kendi kendine hareket etmesini sağlayan bir numara vardır ya da... koridor bir döngüden mi ibaret acaba...?”
Belli bir mesafe katettikten sonra muhtemelen haritada ters istikamete dönmüştü. Tam da RYO'larda görülecek türden bir alan tuzağıydı.
“Eğer koridor başa sarıyorsa, belki de Ölümden Dönüş'le bir ilgisi vardır.”
Kendisine hak verecek birilerini bulma umuduyla en yakın odanın kapı kolunu kavrayıp açtı. İçeri baktığında, bombos, hiçbir özelliği olmayan bir oda onu karşıladı. Tabii ki içeride in cin top oynuyordu.
“Bir sürü odası olan sonsuz bir koridor... Yani doğru olanı bulamazsam buradan çıkış yok, öyle mi?”
Başka bir dünyaya çağrıldığını henüz tam anlamıyla hazmedememişken, uyandığı gibi yeni bir fantastik ögeyle karşı karşıya kalmıştı.
“Klişelere uygun gidecek olursa doğru odayı bulmam saatler sürebilir. Karnım acıkacak; önce kafayı sıyıracağım, sonra da bedenim pes edecek. Eğer durum buysa...” Bu ihtimal Subaru'ya başını ellerinin arasına aldırma isteği uyandırdı.
Derin bir nefes alan Subaru, alnındaki teri silip kararlı bir ilk adım attı.
Yağlı boya tablonun karşısındaki kapının kolunu çevirdi—yani Subaru'nun az önce çıktığı kapıya benzeyen kapıyı.
“Biri gelene kadar odamda uyurum daha iyi. Belki de hedef en baştan beri ilk odaydı zaten.”
Kendine has umursamaz düşüncelerini dillendiren Subaru içeri adımını attı—
“...İnsan nasıl bu kadar aşırı sinir bozucu görünebilir, merak ediyorum doğrusu?”
Subaru'nun daha önce gördüğünü hiç hatırlamadığı, kitaplarla tıka basa dolu bir arşivin içinde, lüle saçlı bir kız doğrudan ona dik dik bakıyordu.
3
—Burası resmen ben bir kütüphaneyim diye haykıran türden bir odaydı.
Odanın genişliği ilk odanın neredeyse iki katıydı ve tavana kadar uzanan kitaplıklarla dolup taşıyordu. Her bir raf tıklım tıklım kitap doluydu; kaç tane olduğunu tahmin etmeye çalışmak bile insanın başını ağrıtırdı.
“Hadi be, kitap dolu bir yerdeyim ve tek bir tanesini bile okuyamıyorum... Ne büyük hayal kırıklığı.”
Kitaplıkları baştan aşağı süzerken sırtında Japonca başlık olan tek bir cilt bile bulamayınca nefesi boğazında düğümlendi.
Herhangi bir Latin alfabesi de değildi; daha ziyade kraliyet başkentinde gördüğü harflere benziyordu—bu dünyada yaygın olarak kullanılan yazı karakterleriydi.
Subaru ne kadar çabalarsa çabalasın sökemediği o harflere bakarak derin bir iç çekti.
“Başkasının kitaplıklarını bir güzel dikizleyip üstüne bir de iç çekmek... Bile isteye mi damarıma basmaya çalışıyorsun acaba? Belki de sana aynı şekilde karşılık vermeliyim?”
“Bu kadar huysuz olursan o güzel yüzüne yazık edersin ama. Hadi bakalım, gülümse, gülümse!”
“Ben doğuştan güzelim zaten. Senin gibiler için dudak büküp küçümsemem bile fazla gelir bence.”
Parmak uçlarını yanağına değdiren kız, zalimce bir tebessüm takındı.
Betty tatlı, sevimli bir kızdı—bu dünyada daha önce de birkaç kez rastladığı türden bir güzellikti.
Kenar mahallelerdeki Felt'ten daha genç duruyordu, en fazla on bir ya da on iki yaşlarındaydı. Fırfırlı saç modeli, sevimli yüzünü çevreleyen gösterişli elbisesiyle tam bir uyum içindeydi.
Soluk, krem rengi saçları uzundu ve dönen spiral lüleleriyle son derece dikkat çekiciydi. Bir de adamakıllı gülümsese, kalbini eritemeyeceği tek bir insan bile olmazdı.
Ahşap bir tabureye oturmuş, elindeki koca kitabı tutarak oradan Subaru'ya yukarı doğru bakıyordu.
“Demek küçümsemek gibi afili kelimeler de biliyorsun ha... İlk seferde doğru kapıyı buldum diye canın mı sıkıldı yoksa? Kusura bakma ya! Ben ta eskiden beri böyle şeyleri hep tuttururum.”
Natsuki Subaru, birçok seçeneği olan zor sorularda hiçbir ipucu olmadan ilk denemede doğru cevabı seçme konusunda tuhaf bir yeteneğe sahipti. Geçmişte bu huyu yüzünden farkında olmadan nice tezgâhı suya düşürmüştü. Az önceki koridor da bu listeye eklenen son kurban olmuştu.
“Alanı inşa etmek için verdiğim onca emek, bir çırpıda heba oldu gitti... Gerçekten çok çirkin.”
“Oyun yöneticileri de doğrudan sona atlamak yerine bütün olayları tetiklememi isterdi zaten, anlıyorum seni. Kusura bakma, benim hatam.”
Kız yarı açık gözlerle ona dik dik bakarken Subaru özür dilercesine elini hafifçe salladı. Anlaşılan Subaru'nun bu düşüncesiz hareketi tam da bu kızın planını suya düşürmüştü.
“Neyse, olmuşla ölmüşe çare yok diyelim. Buranın neresi olduğunu söyler misin?”
“Hıh. Burası benim arşivim, yatak odam... özel dairem sayılır belki de?”
“Bu durumun bana biraz acıklı gelmesi gerekmiyor mu? Yani, uyuyacak kendine ait bir yatak odan bile yok mu? Çok fena. Ya da bir kütüphaneyi özel dairen olarak kullanmana... sadece gülüp geçmeli miyim yoksa?”
“Bu laflar hafiften dalga geçme amaçlı mı söyleniyor acaba?!”
Ters ve iğneleyici bir tavırla karşılık veren, kendine Betty diyen bu öfkeli kız, yanaklarını şişirip Subaru'nun üzerine doğru yürüdü.
“Sabrımın sonuna geliyorum artık. Haddini biraz bildirmek şart oldu sanırım.”
“Hey hey, aklından ne geçiyorsa vazgeçelim, ha? Sıradan bir insanım ben, zerre savaşma kabiliyetim yok burada!”
Gösterişli bir pozla hafifçe titrerken gözleri küçüldü ve nemlendi. Fakat kızın yumuşak adımlarının temposu giderek hızlandı.
“—Kıpırdama sakın.”
Birdenbire Subaru'nun sırtından aşağı buz gibi bir ürperti indi.
Çoktan gözlerinin önüne gelmiş olan kız, elini dosdoğru Subaru'ya doğru uzattı. Boyu göğsünün üst kısmına bile yetişmeyen kız ona soluk mavi gözleriyle dik dik bakarken Subaru olduğu yerde donakaldı.
Kafatasının içinde yankılanan boğuk, tiz bir çınlamayla birlikte tüyleri diken diken oldu.
“Söylemek istediğin bir şey var mı...?”
Kız bu soruyu yönelttiğinde tutulan dili bir anlığına çözüldü. Kendisine tanınan o kısacık anda Subaru söylenecek en doğru lafı bulmaya çalıştı. Dudakları titrerken bakışları etrafta gezindi.
“A-acımaz, değil mi?”
“O yılışık diline olan sadakatini alkışlamalı mıyım acaba?”
Samimi bir hayranlık tonuyla konuşan kız, elini Subaru'nun göğsüne uzattı. Avucunu göğsüne yasladı, parmak uçları derisinin üzerine hafifçe bastırdı. Gıdıklayıcı bir histi. Ve—
“Büeh...!”
—bir sonraki an, Subaru tüm bedeninin alevler içinde kaldığını hissetti.
İçinde bir şey çılgınca dolanıyor, parmak uçlarından saç tellerinin ucuna kadar cayır cayır yandığını hissettiriyordu. Bu tekinsiz acı, sanki alevden bir parmağın iç organlarını tek tek okşaması gibiydi.
Gözleri karardı. Subaru kendine geldiğinde dizlerinin üzerine çökmüştü ve gözlerinden yaşlar boşanıyordu.
“Bayılmamışsın anlaşılan. Yoksa gerçekten duyduğum kadar dayanıklı mısın?”
“N-ne yaptın bana, lüle saçlı velet…”
“Sadece vücudundaki manaya biraz müdahale ettim. Akışta bir gariplik hissediyor musun acaba?”
Kız sakince mırıldanırken diz çöküp parmağını Subaru’nun bedenine bastırdı.
“Pekala, düşmanca bir niyetin olup olmadığını teyit etmek fena olmaz. Ayrıca emeğime karşı kabalığının cezası olarak gitmene izin vermeden önce manana el koysam iyi olacak sanırım.”
Sınırına gelmiş olan Subaru bu dokunuşla dengesini koruyamadı ve başı yere düştü. Yine de boynunu zar zor oynatıp başını kaldırdığında kızın sadist bir tebessümle ona tepeden baktığını gördü.
“Sen… insan değilsin, değil mi? Kişiliğinden bahsetmiyorum bile…”
“Puckie ile çoktan tanışmış birine göre bunu kavramakta epey yavaş kaldın.”
Kız yerlerde sürünen Subaru’ya eğlenircesine baktı. Kelime dağarcığının ima ettiğinden çok daha genç görünüyordu; acımasız bir oyunda böceklerin kanatlarını koparan türden küçük kızları andırıyordu.
“Düzeltiyorum… Kişiliğin de… insanlık dışıymış…”
“Senin kavrayışının fersah fersah ötesinde yüce bir varlık olduğum kesin, insan.”
Küçük bir kızın dudaklarından dökülmeyecek kadar buz gibi bir sözdü bu.
Subaru göğsünün içinin için için yandığını hissetti. Ama bu sıcaklığı kelimelere dökecek dermanı kalmamıştı. Bilinci iradesi dışında karanlığa gömüldü.
—Hadi ama, daha yeni uyanmıştım, yine mi nakavt oluyorum yani?!
“Burada ölürsen kabuğunu ortadan kaldırmak zahmetli olur. En iyisi diğerleriyle konuşayım.”
—Böcekmişim gibi kabuk deyip durma be velet—
Laf cambazı dilini bile kıpırdatamayan Subaru bir kez daha uykuya daldı.
4
“Aaa, uyanmış gibi görünüyor, Abla.”
“Evet, Rem. Uyanmış.”
Bir sonraki uyanışında, aynı tınıya sahip iki kız sesi duyuldu.
Yine önceki yumuşak, rahat yataktaydı. Perdelerin hafif aralığından süzülen göz kamaştırıcı güneş ışınları uykulu Subaru’nun göz kapaklarını yakıyordu. İçgüdüsel olarak sabah olduğunu tahmin etti.
“Uff, ben gece kuşu olmaktan ziyade resmen gecenin bir parçasıyım. Sabah uyanmak içimi daraltıyor…”
Artık tamamen uyanmış olan Subaru, okullar tatilken geceyle gündüzünün tersine döndüğünü hatırlayarak doğruldu. Etrafına bakındı, omuzlarını esnetti ve kalçasını pencereye doğru kaydırarak o yöne baktı.
“Değerli Misafirimiz, şu an Güneş Saatiyle Yedi.”
“Değerli Misafirimiz, Güneş Saatiyle Yedi suları.”
Cana yakın ses tonlarıyla saati belirttiler. Güneş Saatiyle Yedi—ne anlama geldiğini bilmiyordu ama sabahın yedisine benzer bir şey olduğunu tahmin etti.
“Durum buysa, az önceki uyanmayı saymazsak neredeyse koca bir gün uyumuşum ha? Gerçi rekorum iki buçuk gün, o yüzden pek de büyütülecek bir şey değil.”
“Abla, duydun mu? Ne kadar da tembelce bir söz.”
“Evet Rem, duydum. Ne kadar da işe yaramaz bir söz.”
“Beni stereo sesle fırçalayan bu hanımefendiler de kim be?!”
Yatağın iki yanını sarmış olan kızları görünce şaşkına dönen Subaru hızla doğruldu. Kızlar telaşla odanın bir köşesine çekildi, el ele tutuşup yüzlerini birbirine yaklaştırarak ona baktılar.
Yan yana durduklarında bir elmanın iki yarısı gibiydiler; ikiz oldukları besbelliydi.
İkisinin de boyu yaklaşık bir buçuk metreydi. İri gözleri, pembe dudakları ve yüzlerindeki yumuşak, taptaze sevimlilik onları düpedüz tatlı kılıyordu. İkisi de küt kestirilmiş saçlara sahipti; saçları birinin sağ gözünü, diğerinin sol gözünü kapatacak şekilde ayrılmıştı.
Saçlarının ayrılış şekli ve birinin saçının pembe, diğerininse mavi olması onları ayırt etmenin tek görsel yoluydu.
İkizler Subaru’yu dikkatle inceliyordu. Kafası sanki çiziklerle doluymuş gibi karıncalanan Subaru birden fark etti.
“Yok artık… Bu dünyada da mı hizmetçi kıyafetleri var?!”
Üzerlerinde beyaz detayları olan siyah önlüklü elbiseler, başlarında ise beyaz dantelli başlıklar vardı. Bu kıyafetler dar omuzlarını açıkta bırakacak şekilde özel olarak tasarlanmıştı ve kısa eteklerle birleştiğinde vücut hatlarını epey cüretkar bir şekilde sergiliyordu. Subaru hizmetçi kıyafetlerinden pek anlamazdı ama bu dekoltenin tasarımcının kişisel zevkini yansıttığından emindi… Gerçi onları giyen ikizler her halükarda çok güzeldi.
“Hizmetçilerin edepli giyinmesi gerek sanıyordum… ama galiba hayranı oldum!”
“Bu korkunç bir şey Abla. Şu anda Değerli Misafirimizin aklında müstehcen, aşağılık düşüncelerin öznesi sensin.”
“Bu dehşet verici Rem. Şu anda Değerli Misafirimizin zihni senin hakkında tamamen iğrenç düşüncelerle doldu taştı.”
“Zihinsel kapasitemi hafife almayın hanımlar. Hayallerimde ikiniz de başroldesiniz!”
Subaru önkollarını kavuşturup parmaklarıyla manidar hareketler yaptı. Bu hareket iki hizmetçinin yüzünün gerilmesine neden oldu; kızlar birbirlerine sarıldı, sonra ellerini ayırıp birbirlerini işaret ettiler.
“Lütfen beni bağışlayın Değerli Misafirimiz. Beni bırakıp Abla’mı kirletin.”
“Lütfen durun Değerli Misafirimiz. Beni bırakıp Rem’i küçük düşürün.”
“Hani kardeş sevgisi nerede kaldı?! Hem beni baş düşman ilan edip birbirinizi satmak da neyin nesi?!”
İki hizmetçi günah keçisi rolünü birbirine atıyor, Subaru’nun hain dişlerini ilk kime geçireceğini merak ediyormuş gibi ona bakıyorlardı. Tam o sırada birden fark etti…
Tık, tık. Kız açık kapının önünde durmuş, üçüne bakarak hafifçe kapıya vuruyordu.
“…Daha sakin bir uyanış mümkün değil miydi?”
Bugün uzun gümüş saçlarını kalçalarına kadar serbest bırakmıştı. Üzerindeki kıyafet başkentte gördüğü pelerin değil, tasarımıyla açık tenini ve narin fiziğini ön plana çıkaran bir elbiseydi.
Etek beklenmedik derecede kısaydı; Subaru, uzun bacaklarını nasıl da sergilediğine hayran kalarak yumruğunu sıktı.
“Anladım! Bunu her kim seçtiyse aklından geçeni çok iyi anladım!”
Gümüş saçlı kız—Emilia—Subaru’nun bu övgüsü karşısında şaşkınlıkla bakakaldı.
“…Neyden bahsettiğini tam anlamadım ama boş bir şey olduğunu bildiğim için çooook hayal kırıklığına uğradım.”
Emilia’nın ani ziyareti Subaru’nun moralini bir anda tavan yaptırmıştı.
Bilinmeyenlerle dolu bir yerde—özellikle de karşılaştığı ilk küçük kızla yaşadığı olay epey sarsıcıyken—başka bir dünyaya çağrılmasından hemen sonrasından beri tanıdığı dost canlısı bir yüz olan Emilia’yı görmek zihninde her şeyi çok daha özel kılıyordu.
“Kanın çekilmişken Beatrice’in sana sert davrandığını duyup biraz endişelendiğime inanamıyorum… Gerçekten hiç gerek yokmuş.”
“Ama senin yüzünü görerek uyandığım için acayip neşelendim. Hem bunu sormaya biraz çekiniyorum ama…”
Emilia ona şüpheyle bakarken Subaru iki elini birleştirdi ve çekinerek alttan alttan ona baktı.
“Beni… şey, hatırlıyorsun, değil mi?”
“Bu hareketinden nedense hiç hoşlanmadım. Ayrıca ne tuhaf bir soru. Senin kadar göze batan birini unutacağımı sanmıyorum, Subaru.”
Emilia’nın ona tatlı bir tebessümle adıyla hitap etmesi üzerine Subaru rahatlayarak omuzlarını düşürdü. Sonra, ilk defa bir kızın ona adıyla hitap ettiğini fark edince yüzü epey kızardı.
“Lütfen dinleyin Emilia Hanım. Bu şahıs son derece aşağılık biriydi. Yani Abla’m için.”
“Duyun lütfen Emilia Hanım. Bu adam kızları tuzağa düşürüp lekeledi. Yani Rem’i.”
İkizler kulaklarına kadar kızaran Subaru’yu geride bırakıp asılsız suçlamalarını sıralamak için Emilia’nın yanına koştular. Emilia bu iftiralara buruk bir tebessümle karşılık verip göz ucuyla Subaru’ya baktı.
“Subaru’yu öyle bir şey yapmayacağını bilecek kadar tanımıyorum ama muhtemelen yapmamıştır diye güveniyorum. Üstüne çok gitmeyin, tamam mı?”
“Peki Emilia Hanım. Ram bu durumu derinlemesine düşünecektir.”
“Peki Emilia Hanım. Rem bu durumu gözden geçirecektir.”
Bunu söyleseler de ikizler hiç de samimi görünmüyorlardı. Emilia onların bu tavrına itiraz edecek gibi durmuyordu; belki de sadece alışkındı.
“Her neyse, Subaru, iyi misin? Bir yerinde tuhaflık var mı?”
“Hı-hı, şey, uyumadan önce sanki bütün vücudum alev alev yanıyordu ve ölecek gibiydim ama şimdi hiçbir şey kalmamış. Hatta biraz fazla uyumuş gibi hissediyorum.”
“Durumun bundan ibaretse iyi. Kısa bir yürüyüşe çıkabilir misin?”
“Yürüyüş mü?”
Subaru başını eğerken Emilia hafifçe gülümsedi.
“Evet, yürüyüş. Günde bir kez bahçeye çıkmaya çalışırım, şimdi de tam sırası gibi, değil mi?”
“Günde bir kez… ne yapıyorsun ki? Çiçekleri mi suluyorsun?”
“Tam olarak öyle değil. Çeşitli ruhlarla yaptığım sözleşmenin şartlarından biri her sabah onlarla temas kurup konuşmam.”
Emilia ruh deyince Subaru’nun aklına Emilia’nın yanında gördüğü kedi ruhu geldi.
Ruhlarla yürüyüş ve sohbet. Merakını—ve gizli niyetlerini—besleyen hoş bir fikirdi bu.
“Bana harika bir fizik tedavi gibi geldi, Emilia-tan. Sen ruhlarla konuşurken ben de bahçede turlayıp biraz egzersiz yapayım mı?”
“Yani, yüksek sesle konuşup olay çıkarmazsan olur tabii… Ha? Az önce ne dedin sen?”
“Tamamdır, anlaştık. Hadi bahçeye çıkalım!”
“Hey, ne dedin sen? O tan da neyin nesi? Nereden çıktı şimdi?”
Bu lakap Emilia’nın kafasını karıştırmış gibiydi. Subaru, kızın onun adını öyle rahatça söylemesine kızardığını saklayarak yan yana duran iki hizmetçinin yüzüne döndü. “Hey, hizmetçi kardeşler. Benim eski kıyafetler nerede? Kendimden geçmişken bana bir hastane önlüğü giydirmişsiniz gibi. Sanırım bunu malikane ödünç verdi ama…”
“Anladın mı Abla? Galiba o soluk gri paçavradan bahsediyor.”
“Anladım Rem. O kanlı, fare rengi pislik parçasını kastediyor.”
“Kirli bir fareye benzerken ona pislik demek de ne cesaret. Tek parçaysa getirebilir misiniz acaba?”
Subaru’nun ricası karşısında ikizler Emilia’ya döndüler. Bakışları izin istediklerini söylüyordu. Emilia başıyla onaylayınca ikizler kibarca eğilip odadan çıktılar.
“Bunu benden duymuş olmana gerek yok ama kendini zorlamamalısın. Çok fena yaralanmıştın.”
“Ama yarayı mükemmel şekilde kapattın. Ha bu arada…”
Subaru bir şey hatırlamış gibi duruşunu dikleştirdi ve yavaşça Emilia’nın önünde eğildi.
“Yaralarımı iyileştirdiğin için teşekkür ederim Emilia-tan. Beni kurtardın. Ölmekten gerçekten korkuyorum. Bunu sadece bir kez yaşamak isterim.”
“Normalde zaten tek hakkın olur…? Ama hım, her neyse, boş ver…”
Ağzından dökülen bu ani laf sokmanın ardından Emilia’nın mor gözleri dalgalanarak Subaru’ya baktı.
“Asıl benim sana teşekkür etmem gerek. Beni zar zor tanıdığın halde benim için canını tehlikeye attın. Yaralarını iyileştirmek yapabileceğim en ufak şeydi.”
Kızın samimiyetle özür dileyen bakışı Subaru’nun nefesini kesti.
İçinden geçen cevabı ona veremediği için kendinden nefret etti.
—Emilia onu kurtarmasına boş ver demişti. Oysa onu ilk kurtaran Emilia’nın ta kendisiydi.
Fakat bunun tek kaydı Subaru’nun anılarında saklıydı.
Subaru hiçbir zaman tam olarak iletemeyeceği minnettarlığı içine gömerek gülümsedi.
“—Şey, madem birbirimizi kurtardık, bence artık ödeştik.”
“Ödeştik mi…?”
“Yani kimsenin kimseye borcu kalmadı, öyleyse iyi geçinelim birader!”
Yoksul Mahalle sakinlerinden biriyle konuşuyor olsaydı, şimdi dostça omzuna vurmanın tam zamanıydı. Ama o anda Subaru’nun tek yapabildiği utancını ve kızaran yüzünü elinden geldiğince gizlemek oldu. Emilia Subaru’ya hafifçe gülümsedi.
“Bu kadar tuhaf bir erkek kardeşe gerçekten ihtiyacım var mı acaba?”
“Bu biraz ağır bir yorum olmadı mı?!”
Bu umursamaz terslemeyle omuzları düştü.
Bu atışmaya ikisi de gülerken kapı açıldı ve ikiz hizmetçiler geri döndü. Subaru, eşofmanının üstünü ve altını birer parça halinde taşıdıklarını görünce doğruldu.
“Güne yeniden başlama vakti geldi desenize.”
Ölümden Dönüş’ü aştığından beri ilk günü gerçekten başlıyordu.
5
Hizmetçiler onu giydirmeyi teklif ettiğinde Subaru başını sallayarak reddetti, kendi gücüyle üstünü değiştirdikten sonra Emilia ile birlikte malikanenin bahçesine yöneldi.
Subaru geniş bahçeye bakarken hayranlıkla iç geçirdi.
“Burası da amma büyükmüş. Malikane devasa ama burası bahçeden çok çayırlığa benziyor.”
Zaman zaman manga ve animelerde zenginlerin malikanelerindeki bahçeleri görürdü. Akşam yemeklerinin verildiği türden yerlerdi. Subaru, bu devasa bahçenin ortasında, rehabilitasyonuna bir an önce başlamak için esneme hareketlerine girişti.
Emilia Subaru’nun hareketlerini merakla izledi.
“Tuhaf hareketler yapıyorsun. Ne yapıyorsun öyle?”
“A, buralarda ısınma hareketleri yapılmaz mı? Ağır egzersizlere başlamadan önce yapılır hani.”
“Hmm, pek gördüğüm bir şey değil. Ama ani ve sert hareketler yapmanın tehlikeli olduğunu anlıyorum.”
“Demek bu dünyada esneme hareketi yapılmıyor ha? Neyse, elden bir şey gelmez—sana öğreteyim mi? Memleketimden nesilden nesile aktarılan hakiki ısınma hareketleri!”
Emilia, Subaru’nun bu özgüvenli çıkışı karşısında pes etmiş gibiydi. “P-peki. Azıcık o zaman,” diyerek Subaru’yu taklit etti. Subaru Emilia’nın yanına geçip talimatlar vermeye başladı.
“Sabah Egzersizi İkinci Kısııım! Elleri yukarı uzatıp sırtı iyice esnetiyoruuuz~~!”
“Ha, ne, yok artık?!”
“Sadece beni taklit et. Sana radyo jimnastiğinin özünü bizzat aşılayacağım!”
Şaşkına dönen Emilia’yı azarlayan Subaru, memleketinde herkesin bildiği o meşhur ritme ayak uydurdu.
Emilia başta şaşırsa da çabuk kavradı. İkisi de son derin nefeslerini almayı bitirdiğinde, Subaru iki elini birden göğe doğru açtı.
“Ve son olarak, eller havaya. Zafer!”
“Z-zafer!”
“Tamamdır, işte bu kadar Emilia-tan, artık sen de bir Radyo Jimnastiği Çaylağısın!”
Var gücüyle jimnastik yapmayı bitiren Emilia’nın yüzünden, bu yeni unvanın üzerinde derin bir etki bıraktığı anlaşılıyordu. Ama birden asıl amacını hatırlamış gibi bir ifade takındı.
“Doğru ya. Konu fena halde dağıldı ama bunu unutursam bana çok gücenirler.”
Konuşurken yüzünde tatlı, hafif bir tebessüm beliren Emilia, cebinden yeşil bir kristal çıkarıp Subaru’ya gösterdi.
“Ah, bu şey değil mi…”
“Ruhların barınması için bir kristal. Bilirsin işte, Puck gibi.”
“O kadar önemli olayın ortasında uyuyakalan şu kedicik mi? Kesin benim o kahramanca anımdan haberi yoktur, değil mi?”
Kristal, sanki Subaru’nun onu hafife almasını azarlarcasına parıldadı. Başta kristalden umursamaz bir ses yükseldi.
“Hiç de öyle değil Subaru, Lia ortalık yatıştıktan sonra bana her şeyi anlattı.”
Sonunda kristalden ışık saçıldı ve Emilia’nın avucunun üzerinde bir silüet halinde yoğunlaştı.
“Selam. Günaydın Subaru. Hava da pek güzel.”
“Benim için pek inişli çıkışlı bir gece ve sabah oldu ama. Önce o sonsuz koridor, sonra o tehditkar velet. Şimdi de bunları atlatıp Emilia-tan ile ter atıyordum…”
Emilia dudaklarını büzüp somurttu.
“Böyle söylersen insanlar yanlış anlayacak.”
Emilia sonra avucunun üstünde oturan Puck’a baktı.
“Günaydın Puck. Dün seni bu kadar zorladığım için özür dilerim.”
“Günaydın Lia. Asıl ben dünkü durum için özür dilerim. Seni neredeyse kaybediyordum. Subaru’ya ne kadar teşekkür etsem azdır, gerçekten.”
Puck patisiyle pembe burnunu kaşırken yuvarlak siyah gözleriyle Subaru’ya baktı.
“Sana bir borcum var. İstediğin bir şey var mı acaba? Yani yapabileceğim bir şey.”
Puck’ın bu gösterişli vaadine Subaru anında cevap verdi.
“Tamam o zaman, şu kürküne kana kana dokunmama izin ver.”
Puck ile Emilia’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. Belli ki cevabın içeriği kadar hızına da şaşırmışlardı.
“K-karar vermek için biraz daha düşünmen gerekmez miydi? Puck küçük ve güvenilmez görünebilir ama güç seviyesi sahiden de inanılmazdır.”
“Bana baksana, benim için en kaliteli kumaşları aratmayan bir kürke dokunabilmek öyle büyük bir şey ki. Dünyanın parasını verseler değişmem. Ciddiyim bak.”
Subaru bir yandan konuşurken bir yandan da bu hakkını dibine kadar kullanarak parmağını Puck’a uzattı: Önce göbeğine, sonra çenesine ve can alıcı vuruş olarak da kulaklarına dokundu.
“Aah, bu kulaklar bağımlılık yapıyor! Resmen pofudukluğunun esiri oldum!”
“Aklının yüzeyini okuduğum için biliyordum ama bunu bizzat senden duymak… Vay canına.”
Puck boğazından keyifli mırıltılar çıkarırken Subaru onunla dilediğince oynadı.
Emilia, Subaru ile Puck’ın oynamasını izlerken teslimiyet dolu bir iç çekti.
“Pekâlâ, ben küçük ruhlarla konuşmaya gidiyorum o zaman… Oynamanızda sorun yok ama bana engel olmayın, tamam mı?”
“Yani bizi ekti.”
“Aynen, bizi ekti.”
İkisi de omuzlarını düşürürken Emilia onları bilhassa görmezden gelerek usulca bahçenin bir köşesine yürüdü. Yere oturmadan önce toprağı hafifçe süpürdü. Emilia gözlerini kapattığında etrafını soluk ışıklar sarmaya başladı.
—Subaru bu manzarayı daha önce de görmüştü.
“Küçük ruhlar, ha?”
“Öyle. Çoğu küçük ya da ulu ruhlar olarak sınıflandırılır… Gerçi bu kategorilerin dışına çıkan da pek çok ruh var.”
“İşe yaramadığından değil ama… onları nasıl sınıflandıracağımı bilmiyorum.”
Subaru, Emilia’nın etrafında neşeyle dans eden ışıkların küçük ruhlar olduğunu biliyordu; çünkü Emilia başkentteki döngü sırasında bundan bahsetmişti.
Emilia otururken küçük ruhlarla fısıltıyla konuşuyor, ara sıra gülümsüyordu; küçük ruhlar da sanki buna karşılık verircesine bir parıldayıp bir sönüyordu.
“‘Küçük ruhlarla sözleşme’ dedin ya, tam olarak ne oluyor o?”
“Bir ruhla yapılan törensel bir anlaşma—bir ahit bağı kurmak.”
Subaru daha önce hiç duymadığı bu terim karşısında kaşlarını çattı.
“Şöyle ki, bir Ruh Ustası önce ruhlarla bir sözleşme yapmadıkça ruh büyülerini kullanamaz. Sözleşmelerin şartları da ruhtan ruha değişir. Takip edebiliyor musun?”
“Yani banka kredisindeki faiz ve ipotek gibi bir şey değil. Çaktım köfteyi.”
“Benim adım Köfte değil ama neyse, devam edelim. Her ruhun istekleri farklıdır… Fakat şuradaki gibi küçük ruhlar, büyücüyle temas kurmak gibi basit şartları olan sözleşmeler isterler yalnızca.”
“Yani yeni başlayanlar için basit şeyler. Anladığım kadarıyla diğer ruhlarda bu sökmüyor, öyle mi?”
“Kafanın çabuk basması işimi kolaylaştırıyor. Yine de böyle lafı dağıtıp durursan bir yere varamayız ama?”
Pardon, dedi Subaru yüzü kızararak gülümserken. Puck ise bıyıklarıyla oynayarak ona sıcacık bir bakış fırlattı.
“Evet, benim gibi kendi iradesine sahip bir ruhu tatmin etmek biraz daha zordur. Sözleşme yaptığım kişiye aldığım kadarını vermek isterim… ama Lia’yla olan şartlarım epey sıkıdır.”
“Deminden beri aklımdaydı, Lia gerçekten çok şirin bir lakapmış.”
“Senin Emilia-tan lakabın daha da şirin ama. Ben de ona öyle seslensem fena olmaz hani.”
“—Sakın ha. Ciddiyim. Yalvarırım yapma.”
Yanaklarını şişiren Emilia, bu şapşal muhabbetlerinin arasına girdi.
Emilia geri dönünce etrafındaki ruhlar gözden kayboldu; görünüşe göre Ruhlarla Sohbet Vakti sona ermişti. Subaru ayağa kalkıp arkasındaki çimleri silkeledi.
“Hasret giderme faslı bitti mi? Beklediğimden kısa sürdü sanki.”
“Sizi düşündüğüm için kısa tutmalarını rica ettim. Bugün konuşmamız gereken şeyler var.”
Emilia bunu söylerken avucunu uzattı; Puck, Subaru’nun üzerinden fırlayıp avcuna kondu. Puck’ın yuvarlak gözleri, memnun bir tebessüm eşliğinde Emilia’ya döndü.
“Her şey yolunda. Kendisini iyice bir tarttım; en ufak bir kötülük, düşmanlık ya da zarar verme niyeti sezemedim. Kişiliği biraz tuhaf olsa da Subaru iyi bir çocuk.”
“Bir dakika ya…”
Puck’ın kendisini Emilia’ya her yönüyle değerlendirmesi karşısında afallayan Subaru’nun ağzı açık kaldı.
“Niye öyle dedin ki… Doğru olsa bile bunu onun yüzüne karşı söylemek kırıcı değil mi?”
“Yok, şey, sorun değil! Sizin için tamamen bir yabancıyım, tabii ki beni araştıracaksınız. Şüphelenmekte çok haklısınız. Ama sondaki kısım harbiden kalbimi kırdı, Emilia-tan!”
Emilia eliyle hemen ağzını kapattı ve Subaru’ya mahcup bir tebessümle baktı.
Subaru, Puck’ı öyle sebepsiz yere elleyip durmamıştı. Zaten meselenin buraya geleceğini tahmin etmişti. Emilia ve diğerleri, hakkında kesin hiçbir şey bilmedikleri Subaru’yu öylece bağırlarına basacak kadar dikkatsiz değillerdi. Ram ve Rem’in o tavırlarının sebebi de kısmen buydu kuşkusuz.
“Gerçi durumu açıklayacak düzgün bir yolum da yok ya, neyse.”
Bu dünyada Subaru’ya dair önceden kalma hiçbir kaydın bulunmadığı aşikârdı. Buraya çağrıldığını anlatmaya çalışsa kimse inanmaz, üstüne bir de deli muamelesi görme ihtimali tavan yapardı.
Hal böyleyken, Puck’ın kendisini etraflıca tartmasına izin vermek en mantıklı seçenekti. Emilia’nın güvendiği ve bilinçli düşünceleri okuyabilen Puck’ın ağzından çıkacak sözler, Subaru’nun uydurabileceği her türlü açıklamadan fersah fersah daha ikna ediciydi.
“Sorun yok, Lia. Bu arada neyin peşinde olduğunu anladım, Subaru. Düşünce okuma yeteneğimi böyle kullanmak ha, seni gidi yaramaz seni.”
“Gurur duydum! Gel can ciğer kuzu sarması olalım seninle dostum!”
Subaru’nun bu hitabı Puck’ın yüzünde şaşkın bir ifadeye yol açtı; ardından yüzüne koca bir gülümseme yayıldı.
“Böyle muamele görmeyeli epey olmuştu. Hoşuma gitti.”
“Bu sözleri Emilia-tan’dan duymayı tercih ederdim. Neyse, ne derler bilirsin; komutanı alt etmek istiyorsan önce atını devireceksin… Gerçi sen bir nevi kedi sayılırsın, bu mantık yine de işler mi ki? …Acaba?”
Parmağını çenesine koyup kara kara düşünen Subaru’yu izleyen Emilia’nın yüzünü şaşkın bir ifade kapladı.
Subaru merakla kaşlarını kaldırınca Emilia hafifçe nefesini içine çekti.
“—Gerçekten de çok tuhafsın, Subaru.”
“Ha?”
“Ruhlarla konuşmayı gayet normal bir şeymiş gibi karşılayıp benim gibi bir… yarı-elfe böyle imalı bakışlar atman… Şaka bile olsa beni çok şaşırttı.”
Subaru içinden, Bunun bir şaka olmadığını bilsen acaba yine böyle şaşırır mıydın? diye geçirdi. Fakat Emilia’nın o büyüleyici gülümsemesine kapılınca bunu tamamen unuttu gitti.
Bu tebessüm, krallık başkentinde birbirlerine isimlerini söyledikleri anda yüzüne konan o gülümsemeyle yarışacak cinstendi. Uçup gidecekmiş gibi narin ve ele avuca sığmaz görünüyordu ki bu da Subaru’nun kalbini daha da hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Ay ışığındaki çiy taneleri kadar gerçeküstü duran, dalga dalga dökülen o güzelim gümüş saçları; ilk kar kadar beyaz teni… Menekşe rengi gözleri Subaru’nun aklını adeta büyüsü altına almıştı ve bir türlü bırakmıyordu.
Subaru onun yüce ve güzel olduğunu; sarsılmaz bir çekirdeğin etrafına sarılmış altın gibi bir kalbi olduğunu biliyordu.
Ellerini yanaklarına koyup Tabiat Ana’ya şükretmekten başka bir şey gelmiyordu içinden ama kendini tuttu.
“Hayırdır, bu ikisinin nesi var böyle?”
Emilia’nın fark ettiği bir şeyi dile getirmesiyle birlikte Subaru malikâneye doğru baktı.
İkiz hizmetçiler malikâneden aşağı doğru yürüyorlardı. Subaru ile Emilia’nın önünde resmi bir reverans yaparak, en ufak bir uyumsuzluk bile göstermeden aynı anda konuştular.
“—Malikânenin efendisi Efendi Roswaal teşrif ettiler. Lütfen bu taraftan buyrunuz.”
Kusursuz uyumları Subaru’yu şaşırtmıştı ancak hizmetçilerin takındığı bu yeni tavır onu daha da çok şaşırttı.
Az önceki havai hallerinden eser kalmamış, yerini yüksek zümreye hizmet edenlere yaraşır bir vakar almıştı.
“Anladım. Roswaal… Yanına gitsek iyi olacak o zaman.”
“Evet, ayrıca uyanmışsa Değerli Misafir’i de getirmemizi emrettiler.”
Puck, Emilia’nın gümüş saçlarının arasına kıvrıldı. Emilia saçlarını düzeltirken yüzü hafifçe gerildi. Yan gözle onu izleyen Subaru, kendisine böyle hitap edilince boynunu hafifçe kütletti.
“Peki kim bu Roswaal denen herif?”
“Bu malikânenin efendisi… Ah, doğru ya, anlatmamıştım.”
Emilia yaptığı dikkatsizliği fark edince avucunu ağzına götürdü.
“Şey, evet. Roswaal… Onunla tanışınca anlarsın.”
“Açıklamaktan da hemen vazgeçiverdin! Ne yani, tarif edilemeyecek kadar sıradan biri mi?!”
Emilia, Puck, Ram ve Rem hep bir ağızdan karşılık verdiler…
“—Hayır, tam tersi.”
Dört katına çıkan bu şaşkınlık karşısında Subaru’nun çenesi bir karış açık kaldı. Mavi saçlı kız, eliyle Subaru’nun çenesini alttan usulca kapatıp ciddiyetle eğildi.
Yanında dikilen pembe saçlı hizmetçi ise malikâneyi işaret etti.
“Efendi Roswaal gibi bir şahsiyeti yalnızca sözcüklerle tarif etmek imkânsızdır. Kendisiyle tanıştığınızda anlayacaksınız, Değerli Misafir. Endişelenmeyiniz; kendisi merhametli bir lorddur.”
İkizler bakışıp başlarını salladılar; fakat bu üst üste gelen teyitler, Subaru’nun şüphelerini derinleştirmekten başka bir işe yaramadı.
Subaru neye uğradığını şaşırmışken Emilia, ikizlerin dediğini gönülsüzce de olsa onaylar gibi elini usulca ona doğru uzattı. Subaru’nun omzuna birkaç kez hafifçe vuran Emilia, ciddi bir ses tonuyla mırıldandı.
“—Büyük ihtimalle çok iyi anlaşırsınız, Subaru. Ama seni pestil gibi yoracaktır, haberin olsun.”
BÖLÜM 2
SÖZ VERİLEN SABAH UZAKLARDA KALIYOR
1
İkizlerin onları kahvaltının verileceği yemek salonuna götürmesinin ardından, lüle saçlı kız bir selam vermek yerine, “Yukarıdan izlerken… kafanın içindekilerin bu kadar içler acısı olduğunu görünce hayretlere düştüm doğrusu, haksız mıyım?” dedi.
Emilia üstünü değiştirmek için odasına uğramak üzere yolda ayrılmıştı; bu yüzden o anda yemek salonunda sadece Subaru ile lüle saçlı kız vardı. Subaru onun bu iğnelemesine yüzünü ekşitti.
“Böyle güzel bir sabahta bu ne biçim konuşma tarzı be bücür?”
“O da ne demekmiş öyle, haksız mıyım? Daha önce hiç duymadım ama kulağa fazlasıyla… nahoş geliyor.”
“Benim ilgi alanıma girmiyorsun demek. Benden küçük kızlara asla bakmam.”
“…Beni böylesine aşağıladığın için sana acımalı mıyım yoksa?”
Laf sokan kızın söylediklerini kasten duymazdan gelen Subaru, yemek salonuna şöyle bir göz gezdirdi.
Ortada beyaz örtüyle kaplı bir masa duruyordu; tabaklar çoktan dizilmişti. Şayet Subaru’ya da bir yer ayrıldıysa, bu kesinlikle masanın en alt ucu olurdu.
“Görgü kurallarından falan hiç anlamam. Bana biraz taktik versen nasıl olur?”
“Bu küstahlık da nereden çıktı, haksız mıyım? Anlamıyorsan açıkça söyle ve başını öne eğ.”
“O kadarını yapabilsem gider şu koca koltuğa oturur, canını fena halde sıkardım herhalde.”
Subaru elini sallayıp o koca koltuğa kurulunca kızın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi ve tir tir titredi. Oraya ya Emilia ya da malikânenin efendisi otururdu herhalde; ikisinin de şansı eşitti.
Koltukta bir türlü rahat edemeyen Subaru’yu gören lüle saçlı kız bıkkın bir edayla başını iki yana salladı.
“Aman, pekâlâ. Daha da önemlisi, bana teşekkür edecek tek bir kelimen bile yok mu?”
“Teşekkür mü? Az önce yardım istedim, beni tersledin ya! Hem kim kalkıp da kendisine teşekkür edilmesini talep eder ki? Babanın bu haline vereceği tepkiyi görmeyi çok isterdim doğrusu!”
“Sen neye kızıyorsun acaba?! Asıl kızması gereken benim! O kadar şey yaptıktan sonra...!”
Birbirlerini kışkırtmaya devam ettiler.
Subaru’nun cevabıyla telaşlanan kızın sesi kesildi, cümlesini bir türlü bitiremedi. Bu tuhaf duraksamayı fark eden Subaru devam etmesi için üsteledi ama…
Yemek salonunun kapısı açıldı ve ikiz hizmetçiler önlerinde bir servis arabasını iterek içeri girdiler.
“Kusura bakmayınız, Değerli Misafir. Yemeği servis edeceğim.”
“Kusura bakmayınız, Değerli Misafir. Sofra takımlarını ve çayı servis edeceğim.”
Mavi saçlı kız salata, ekmek ve benzeri şeylerden oluşan geleneksel bir kahvaltı menüsünü masaya dizerken, pembe saçlı kız çevik hareketlerle çayları doldurup fincanları yerleştirdi. Yayılan sıcak kokular Subaru’nun karnının birdenbire guruldamasına sebep oldu.
“Vay canına, hiç de fena değil ha. İşte buna asillere layık kahvaltı derim… Bu dünyadan olmayan acayip bir şey çıkacak diye ödüm kopmuştu.”
Burada önüne ne idüğü belirsiz her türlü tuhaf yemeğin gelebileceğinden endişelenen Subaru derin bir nefes aldı.
Etrafına bakındığında, bedenen ya da ruhen tehlike arz edebilecek belirgin hiçbir şeye rastlamadı.
Keyfi yerine gelen Subaru koltuğa yaslandı ve koltuk gıcırdadı. Bu ses yemek salonunda yankılanınca kızın o iç rahatlatan yüzüne hafif bir can sıkıntısı yerleşti.
Subaru nedense lüle saçlı kızı kışkırtmaktan kendini alamıyordu. Yüzündeki o sakin ifadenin daha da bozulduğunu görmek isteyen muzip Subaru, poposunu koltuğun üzerinde ileri geri kaydırmaya başladı.
Fakat bunu yapamadan yemek salonuna yeni birisi girdi ve neşeli çıkan sesi odadaki her şeyin üzerine bir perde çekti.
“Amaaann yarabbiii. Pek bir caaanlı görünüyorsunuz. Bu iyi, çooook iyi.”
Subaru’dan en az yarım kafa daha uzun boylu, neredeyse bütün sırtını kaplayacak kadar uzun koyu mavi saçlara sahip bir adamdı bu. Fakat vücudu zayıftan ziyade narin duruyordu ve ten rengi ürkütücü derecede solgundu.
Yüz hatlarıyla birleştiğinde bir tür güzel oğlanı andırıyordu. Biri sarı, diğeri mavi olan farklı renklerdeki gözleri bu etkiyi daha da pekiştiriyordu.
—Tabii, onu bir palyaçoya benzeten o tuhaf kıyafetleri kuşanıp o makyajı yapmamış olsaydı belki öyle olabilirdi.
“…Vay be, kahvaltıdan önce bizi eğlendirsin diye soytarı mı tuttunuz? Zenginlerin kafasını hiçbir zaman anlayamayacağım.”
Beatrice durumu izleyip yorumunu yaptı.
“Aklından neler geçtiğini az çok tahmin edebiliyorum ama araya girmeyeceğim.”
“Öyle yapma be Betty. Arkadaşız şunun şurasında, değil mi? Biraz daha laflayalım işte.”
“Seninle benim aramda nasıl bir münasebet olabilir ki, haksız mıyım? Ayrıca adımı öyle uluorta ağzına alma.”
Kız omuz silkerek onu tersledi ve kendini konuşmadan soyutladı.
Yemek salonuna adım atan palyaço gözlerini fal taşı gibi açıp hem kıza hem de Subaru’ya bakınca Subaru kızın bu tavrına kaşlarını çattı.
“Amanın, Beatrice’i buralarda görmek pek bir naaadirdir. Uzun zaman sooora benimle bir öğün paylaşmaya karar vermen ne büyük bir şaaans değil mi?”
“Şuradaki adam tek başına bir iyimserken ortamda fazladan bir taneye ne lüzum var, haksız mıyım? Ben sadece ve sadece Puckie’mi bekliyorum.”
Kız—yani Beatrice—onun bu canciğer tavrını savuşturup palyaçonun arkasına geçti. Kıyafetlerini değiştirmiş olan gümüş saçlı kız da palyaçodan hemen sonra yemek salonuna girdi.
“Puckie!”
Beatrice adeta oturduğu yerden fırlayıp uzun eteğini savurarak koştu. Yüzüne açan bir çiçek gibi konan o gülümseme öyle tatlıydı ki, Subaru’ya kıza az önce “küstah” damgası vurduğunu unutturuverdi.
Gözleri Emilia’ya kilitlenmişti ama cevap veren Emilia olmadı.
“Selam Betty. Dört gün oldu görüşmeyeli. Uslu, hanımefendi bir kız oldun mu bakalım?”
Emilia’nın saçlarının arasından fırlayan neşeli küçük gri kediciğin sözleri üzerine Beatrice başını salladı.
“Dönüşünü dört gözle bekliyordum Puckie. Günü birlikte geçirmekten keyif alırsın sanırım, haksız mıyım?”
“Evet, harika olur! İkimiz de bir günlüğüne kafa dinleriz.”
“Ne kadar da harika!”
Puck, Emilia’nın omzundan atlayıp Beatrice’in uzattığı avuçlarına kondu. Puck’ı yakalayan Beatrice ona sevgiyle sarıldı ve olduğu yerde fırıl fırıl dönmeye başladı.
Emilia muzip bir tebessümle yanına yaklaşırken Subaru bu mutlu, tasasız manzara karşısında nutku tutulmuş halde kalakaldı.
“Kıkır kıkır, çok neşeliler değil mi? Puck ile Beatrice pek bir canciğerdir de.”
“Artık kimse şen demiyor ki…”
Subaru, Emilia’nın o çağ dışı kalmış kelimelerine karşı her zamanki hazırcevabını verince Emilia, “Hı?” diyerek Subaru’nun olduğu tarafı işaret etti.
“Şey, Subaru, o sandalye…”
“Ha, doğru ya! Şey, düşündüğün gibi değil. Yani buz gibi sandalye insanın hevesini kaçırır ya, ben de biraz ısıtıvereyim dedim. Kesinlikle senin oturduğun yere oturup dolaylı yoldan temas kurmak falan değildi niyetim, valla bak.”
“Kusura bakma, tam olarak ne demek istediğini pek anlayamadım ama orası Roswaal’ın yeri.”
Büyük planı suya düşen Subaru, gözleri fal taşı gibi açılan Emilia’nın önünde sandalyeden usulca aşağı kaydı.
“Ah, endişelenmenize hiç gerek yok. Anlıyorum, sıcaklığınız Leydi Emilia'ya ulaşamayabilir ama ben ona gözüm gibi bakacağım.”
Palyaço elini uzatıp Subaru’nun omzuna hafifçe vurdu ve teselli edercesine gülümsedi. Omzundaki bu temas ve o nazikçe gülümseyen makyajlı yüz, Subaru’nun yüzünü ekşitmesine neden oldu.
“Bu palyaço da amma yılışık çıktı. Dansözlere dokunmak ayıptır, bilmiyor musun?”
“Ne zamandan beri dans… Şey, hayır Subaru, bu beyefendi…”
“Amanın amanın, hiiiiç gücenmedim Leydi Emilia. Ölümün eşiğindeyken böylesine neşeli bir hale geldiğini düşünürsek, bu duruma faaazlasıyla müteşekkir olmamız gerekmez miii?”
Palyaçonun ses tonu insanın sinirlerini altüst etmekte bir numaraydı ama söylediği laf son derece mantıklıydı. Diğerleri, ağır ağır koltuğa—yani Subaru’nun az önce oturduğu masanın başköşesindeki koltuğa—kurulan palyaçoyu izlemeye devam ettiler.
“Hop dedik. Bana laf düşmez belki ama başkasının yerine oturursan milletin canı fena sıkılır.”
Emilia, Subaru’nun bu lafı üzerine bıkkın bir ifade takınarak mırıldandı: “Bunun için endişelenmene… Şey, Subaru’ya kendini tanıtsan iyi olacak sanırım.”
Emilia’nın bıkkınlığı palyaçoya da yönelmiş gibiydi.
“Ne demek istiyorsun?”
“Yaaaani demek istiyor kiii… şöyle.”
Sandalyede oturan palyaço kollarını iki yana açarak Subaru’nun sorusunu yanıtladı.
“Bu malikânenin efendisi bizzat beeendenizim, Roswaal L. Mathers. Çatım altında kendini bu denli rahat ve güvende hissetmen ne kaaadarrr güzel, Subaru Natsuki.”
Böylece palyaço kılığındaki bu tuhaf soylu, en ufak bir utanç emaresi göstermeden kendini son derece neşeli bir tavırla tanıttı.
2
Başköşedeki Roswaal başta olmak üzere önceden belirlenmiş sandalyelerine oturdular ve kahvaltıya başladılar.
“Mmm… Bu her zamankinden de lezzetliymiş…”
Subaru, salata ve çorbayı andıran önündeki yemeklere hayranlıkla bakıyordu. Roswaal, Subaru’nun yemekleri beğenmesinden kendine pay çıkarırcasına başını sallayarak Rem’e baktı.
“Hı-hımm, keeesinlikle, kesinlikle öyle. Dışarıdan pek belli etmese de Rem’in el lezzeti bir başkadır.”
Subaru da dönüp Rem’e baktığında, kız eliyle tilki işareti yaptı. Subaru ne anlama geldiğini bilmiyordu ama belki de bu dünyanın zafer işaretiydi.
Subaru karşılık olarak iki eliyle kurbağa yaptı.
“Yani mavi saç… Sana Rem desem sorun olmaz, değil mi? Bunu sen mi pişirdin?”
“Evet, Değerli Konuk. Bu evde yemek işleri bendedir. Ablamın eli pek yatkın değildir.”
“Oho, yani ikizlerin uzmanlık alanları farklı diyorsun. Ablan da temizlikte falan çok iyidir herhalde?”
“Evet, ablam içerinin temizliği ve çamaşır konusunda uzmandır.”
“Bütün yemekleri sen yaptığına göre temizlik ve çamaşırda pek iyi değilsin o zaman, Remrin?”
“Hayır, temizlik ve çamaşır da dâhil olmak üzere tüm ev işlerinde ablamdan daha iyiyimdir.”
“E, o zaman bu kız burada ne iş yapıyor?!”
Her konuda küçük kardeşinden daha beceriksiz bir abla mı? Bak bu yeniydi işte.
Abla ise Rem’in söylediklerini hiç umursamaz görünüyordu. Subaru kanıtlayamazdı ama söylenenlerin doğru olduğunu sezebiliyordu. Öyleyse Ram neden zerre gocunmamıştı ki…?
“Farklı alanlardır belki de, ha? Ramchi savaş işlerine bakıyordur, diğeri de daha çok ev işlerine?”
“Kööötü bir tahmin değil. Ram ile Rem kendilerine has huyları yüzünden ilk başta pek iyi bir izlenim bırakmıyorlar, öyle değiiil mi?”
“Efendileri böylesine nev-i şahsına münhasırken onlarınki pek göze çarpmaz, Rozchi.”
Rozchi derken Subaru evin efendisine bir lakapla seslenmişti ama Roswaal bu hitabı profesyonelce geçiştirdi. Subaru’nun insanları kışkırtmaya yönelik fıtri bir eğilimi vardı ama burada işe yaramamıştı. Neyse ki tabaktaki çeşit çeşit lezzet göz açıp kapayıncaya dek birbiri ardına mideye indirildi.
“Yemekler kötü olsaydı fena çıkmaza girerdik ama enfes olmuş, dert yok. Değil mi Emilia-tan?”
Emilia dudaklarını peçeteyle silip Subaru’nun tasasız sözlerine yüzünü ekşitti. Subaru ne olduğunu anlamayarak başını yana eğdi, o sırada Emilia hafifçe iç çekti.
“Baksana Subaru, yemek masasında konuşmamalısın. Her şeyi tek başlarına hazırlayan Ram ve Rem’e kabalık oluyor. Doğru dürüst sofra adabı edinmezsen önemli ortamlarda pot kırarsın, o yüzden…”
“Kaldı mı öyle pot kırmak falan… Sofra adabı ha. Şimdi öğrenmek için biraz geç değil mi sanki?”
Subaru eliyle yemek salonunu işaret ederken basmakalıp lafını yapıştırdı. Salonun genişliğine rağmen Subaru hemen Emilia’nın bitişiğinde oturuyordu.
Normal şartlarda, yemek masasının hakkını vermek için ikisinin bir hayli mesafeli oturması gerekirdi.
“Ama Emilia-tan’la birlikte yemek yemek istediğim için yaklaştım. Roswaal da sorun etmediğine göre büyütmeye ne gerek var? Hem sevmediğin sebzeleri bana verirsin işte.”
“Olur, yeşil biberimi— Dur bir dakika, mesele bu değil! Ne aptalım ben ya.”
Subaru, laf dalaşında yenik düşüp dudak büzen Emilia’nın bu halini sevimli bularak kıkırdadı.
Ardından Subaru, Emilia’nın sözlerinin aklına getirdiği bir konuyu gecikmeli olarak ortaya attı.
“Bu arada Rozchi, Emilia-tan’ın bu koca evde sadece iki hizmetçinin çalıştığını söylediğini duyar gibi oldum, doğru mu?”
“Aah, eeevet, şu anki duuurum maalesef böyle. Geriye bir tek Ram ve Rem kaldı.”
“Bu kadar devasa bir yere iki kişi mi bakıyor? İstedikleri kadar marifetli olsunlar, insan fazla çalışmaktan tahtalı köyü boylar be. Gerçi… Buraya yeni hizmetçi alacak gibi bir havan da yok?”
Roswaal, Subaru’nun sorusu karşısında sessiz kaldı ve kollarını masanın üzerinde kavuşturdu. Yüzünde bir tebessüm belirse de Subaru’ya bakan gözleri belli belirsiz değişmişti.
“Lugunica Krallığı’nın en ücra köşesindeki Mathers hanesine kadar gelip de ahvali bilmiyor olman hakikaten büyük gizem. Kraliyet gümrüğünden nasıl geçebildiğin ise tam bir muamma.”
“Şey, bir bakıma kaçak göçmen sayılırım da…”
Subaru’nun bu lakayt cevabı Emilia’yı irkiltti; kıza küçük bir çocuğu azarlar gibi ters ters baktı.
“İnanamıyorum sana. Böyle şeyleri uluorta söylersen kötü niyetli insanlar seni kıyma yaparlar.”
“Kimse artık kıyma yapmak demiyor bir kere.”
“Dalga geçmeyi bırak. Hey Subaru, gerçekten doğru mu bu? Geldiğin yerdeki herkes böyle mi, yoksa bir şeyden haberi olmayan sadece sen misin?”
Emilia’nın içtenlikle endişelendiğini gören Subaru kendini kötü hissetti ve kendi tavrını tarttı.
“Iıı, daha ziyade benim genel kültürüm biraz kıt diyelim. O yüzden zahmet olmazsa beni aydınlatırsanız cidden minnettar kalırım.”
“Böyle ağdalı laflar ettiğine göre bana yeterince mürekkep yalamış görünüyorsun ama…”
“Yani, yüksek sosyeteyle ilk defa muhatap oluyorum diyelim. Hem senin de bilmediğin şeyler var değil mi Emilia-tan? Saygı unvanları ve aşırı resmi kelimeler senin de kafanı karıştırıyor gibi?”
“Şey… Haklısın galiba.”
Emilia, Subaru’nun bu tespiti karşısında adeta küçüldü. Onu bu halde görmek şaşırtsa da konuyu toparlayan solup giden Emilia değil, başköşede sessizce oturan Roswaal oldu.
“Ne demek istediğinizi anlıııyorum lâkin Leydi Emilia şu sıralar böylesi meseleleri öğreeenme aşamasında, anlıyooorsuuunuz ya.”
“Öğreniyor ha. Dur bir dakika, az önce konuştuklarımızı da mı kaçırdı yani?”
“Zihniniz hakikaten pek zehir gibi. Düşünmeden konuşuyormuş gibi duran sözler sarf edebilmeniz, işte tam da böylesine çok düşündüğünüzden ötürü.”
Roswaal’ın övgüye benzer sözleri karşısında Subaru omuzlarını düşürdü, ardından göğsüne hafifçe vurdu.
“Yaşarken kafa yormak işin fıtratında var. İşler sarpa sardığında hemen bir çıkış yolu bulmak her erkeğin boynunun borcudur. Yoksa insanın bağırsaklarını oracığa döküverirler.”
“Bağırsakların biraz dökülmüştü sanki… Öhöm. Diğer konuya dönersek… Subaru, bu ülkenin… Lugunica Krallığı’nın şu anki ahvalinden haberin var mı?”
“Zerre kadar bile yok.”
“Bunu böyle söyleyebilmen karşısında bugüne kadar nasıl hayatta kalabildiğine şaşıyorum doğrusu.”
Bana pek iltifat gibi gelmedi ama, diye düşündü Subaru, Emilia’ya şefkatle bakarken. Koruma içgüdülerini harekete geçirmeye çalışmıyordu ama kız resmen anaç bir tavır takınmıştı.
“‘Ahval’ derken… Ülkenin durumu kötü mü yani?”
Roswaal kelimelerini özenle seçti.
“Epey çetin bir vaziyet, evet. Zira Lugunica şu anda kralsız kalmış duuurumda.”
Bu sözlerin ağırlığı üzerine çökerken Subaru’nun nefesi kesildi. Yüzü boyalı adama temkinli bir bakış atarak sandalyesinde dikleşti.
“Böylesine endişelenmeye lüüüzum yok. Vaziyetin vahameti haaalk tarafından zaten gayet iyi biliniyor, anlıyooorsuuunuz ya.”
“İyi bari. Ben de tehlikeli bir sır öğrendim de buradan sağ çıkamayacağım sandım.”
“Bunu ilk bizden duyuyor olman üzücü… Her neyse, krallık şu anda fazlasıyla çalkantılı bir dönemden geçiyor,” dedi Emilia.
Anlıyorum, diye düşündü Subaru durumu kavrarken. Kralsız bir krallık son derece pamuk ipliğine bağlı bir vaziyette demekti. İster eceliyle ister başka bir sebepten olsun, bir kralın ani ölümü ülkeyi temelinden sarsabilirdi.
“Ama böyle durumlar genelde kralın çocuklarından birinin tahta geçmesiyle çözülmez mi?”
“Normalde öööyledir elbet. Lâââkin altı ay evvel saray duvarları ardında baş gösteren büyük bir veba salgını sebebiyle o işler sarpa sardı.”
Roswaal’ın anlattığına göre, salgının yalnızca belirli bir soybağına mensup kişileri vurduğu duyurulmuştu. Böylece kalede ikamet eden kral ve tüm hanedan üyeleri can vermişti.
“Hastalığa yakalanıp ölmüşlerse yapacak bir şey yok. Peki ama bu ülkeye ne olacak şimdi? Kraliyet soyu tükendiyse ne yani, demokrasiye geçip başbakan mı seçeceksiniz?”
“Cümlenizin ikinci kısmını feeehmedemedim lâkin şu anda ülkenin idaresi, krallık tarihine adını yazdırmış köklü ailelerden müteşekkil bir İhtiyarlar Meclisi tarafından yürütülüyor. Devlet çarkı dönmeye devam edecek. Gelgelelim…”
Roswaal bir an duraksadıktan sonra ciddileşti.
“…bir krallığın başında mutlaka bir kral olmalıdır.”
“Haklısın herhalde.”
Göstermelik bile olsa, başında biri olmayan bir teşkilat yürüyemezdi; kaldı ki koskoca bir krallık söz konusuydu.
“Anladım,” dedi Subaru aklında tartarak. “Meseleyi kavradım sayılır. Kısacası ülkenin kralı yok, yenisini seçeceğiz diye ortalık çorba olmuş. Komşu ülkelerle ilişkileriniz limonidir ve uluslararası alanda yalnız kalmışsınızdır. Dolayısıyla benim gibi gizemli bir yabancının ortaya çıkması… fena halde şüpheli duruyor, öyle mi?!”
“Daaaası, Leydi Emilia ile temas kurarak Mathers Hanesi ile de irtibatlanmış olduuunuz, anlıyooor musunuz… Deliller yalnızca karineden ibaret olsa da bazıları için bu kadarı bile…”
Roswaal gözlerini indirip başparmağıyla boğazına kesme işareti yaptı. Yüzünde şaka yapar gibi bir ifade olsa da Subaru’yu aniden soğuk bir ter bastı.
İçinde kötü bir his vardı. Daha önce de sezmişti ama bu his her geçen saniye daha da büyüyordu.
“Neden… malikânenin efendisi Emilia-tan’a leydi diye hitap ediyor?”
Her hanenin altın kuralı, en yüksek mevkideki kişiye herkesin hürmet göstermesiydi.
Roswaal kıkırdadığında Subaru, göğsündeki endişe tohumunun filizlenmeye başladığını hissetti.
“Benden daha yüksek bir makamda bulunan birine gereken hüüürmeti göstermek doooğal değil midir?”
Subaru ağzı açık öylece donakaldı. Boynundaki çarkların sesini duyuracak kadar mekanik bir hareketle başını Emilia’ya çevirdi. Yüzünü buruşturan kız, teslimiyet dolu bir iç çekti.
“Gözünü boyamaya çalıştığımı düşünmeni istemem, tamam mı?”
“—Yani Emilia-tan, sen…?”
Kız son çiviyi çakarken Subaru inatla takma adına sarılmayı sürdürdü.
“Şu anki unvanım kraliyet adayı; Lugunica Krallığı’nın kırk ikinci hükümdarı olmak için mücadele edenlerden biriyim… Tabii Roswaal Hanesi’nin desteğiyle.”
Bu sözler Subaru’ya, sanki göklerin ta kendisine hakaret etmiş gibi hissettirdi.
3
—Demek öteki dünyada rastladığı o güzel kız bir kraliçeydi.
Yalnızca bu kelime bile burasının hakiki bir fantezi dünyası olduğunu tescillemeye yetiyordu.
Teknik olarak kraliçe adayıydı gerçi. Şimdi onunla geçirdiği anları anımsayınca…
“Vay canına, bunun kefaretini ödemeye üç can bile yetmez herhalde…?”
“Seni bu kadar şaşırttığım için kusura bakma. Gerçekten saklamak niyetinde değildim ama, şey…”
“Yok canım, bozulmadım ki. Cidden bir melek kadar iyi kalplisin sen Emilia-tan.”
“Ha?!”
Subaru’nun aşırı dobra sözleri karşısında Emilia’nın yüzü önce şaşkınlıkla donakaldı, ardından kıpkırmızı kesildi.
“Baksana, buraya geldiğimden beri başıma gelen her şeyin sebebi sensin Emilia. Cidden E M C (Emilia-tan Muazzam Cevher), samimi fikrim budur!”
“…Of. Şimdi anlıyorum sana nasıl bulaştığımı. Sen kimseden gelen hiçbir şeyi ciddiye almazsın ki. Sadede gelelim artık, ne dersiniz?”
Yüzündeki kızarıklık henüz geçmemiş olan Emilia, konuyu toparlamak için ellerini birbirine vurdu. Hâlâ oturuyor olsalar da aralarındaki o eski mesafe hissi geri dönmüş gibiydi; Subaru da mecburen ortama ayak uydurdu.
“Araya giriyormuş gibi oluyorum lâkin ne olursa olsun, sahiden de saaadede gelelim artık, değil mi? Senin için de uuuuygun mudur Subaru?”
“Kellem henüz omuzlarımın üstünde durduğuna göre o kadar da fena bir şey olmadığını tahmin ediyorum.”
Roswaal, Subaru’nun sözleri üzerine ıslık çaldı. Emilia da en az onun kadar hazırlıksız yakalanmış görünüyordu; ikisi de Subaru’nun söz ve tavırlarını, niyetlerini gayet iyi anladığının bir işareti saymış olmalıydı.
Elbette ikisi de altında fazlaca mana arıyordu ama bu Subaru’nun tamamen boyunu aşan bir konuydu.
“Yani, Emilia-tan’ın kraliyet adayı olduğunu ve bunun neden bu kadar mühim olduğunu anlatmandan yola çıkarak asıl ‘mesele’yi böyle tahmin ettim, yanlış mıyım?”
Emilia gecikmeli bir tespitte bulundu.
“…Subaru, sen aslında zeki misin, yoksa kafadan kontak falan mısın?”
“Bunlar birbirine çok zıt iki uç ama ya?!”
Subaru dövünürken Emilia ona hafifçe dil çıkardı. Sevimliydi, o yüzden hemen affedildi.
Subaru’nun iç dünyasındaki bu basitliğe rağmen Roswaal, Emilia’nın bu “özrü”nün ardından söze girdi.
“Tahmininiz gayet yerinde. Bu mesele, akıbetinizin ne olacağıyla yakından alaaakalı. Leydi Emilia?”
“Hı-hım, anladım.”
Adı söylenince başını sallayan Emilia bir şey çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Beyaz parmak uçlarıyla onu ileri doğru itti. Subaru bunu görünce kaşlarını kaldırdı.
“—Bu şey değil mi, şu…?”
Beyaz bir kumaşın üzerinde parıldayan, ejderha motifli ve ağzının tam ortasına bir mücevher yerleştirilmiş bir nişandı bu. Aynı zamanda eli uzun Felt tarafından çalınan ve Subaru’nun üç kez ölüp geri dönerek asıl sahibi Emilia’ya iade ettiği kilit eşyaydı.
Mücevherin derin, dingin parıltısı Subaru’nun gözlerini kamaştırarak içine taze bir huşu doldurdu.
“Ejderha, Lugunica’nın sembolüdür; öyle ki ülkemiz Ejderhadostu Lugunica Krallığı gibi epey gööösterişli bir unvanla anılır. Kale surları ve silahlar ekseriyetle bu sembolle bezenir lâkin bu nişan bilhassa mühimdir.”
Roswaal manidar bir şekilde duraksayınca Subaru devam etmesi için ona baktı. Roswaal ise sözü devretmek istercesine bakışlarını Emilia’ya çevirdi. Emilia gözlerini kapattı, dudakları titriyordu.
“Bu bir kraliyet adayı olma yetkinliğidir—kişinin Lugunica Krallığı tahtına layık olup olmadığını belirleyen bir sınavdır.”
Gergin bir ses tonuyla söylediği bu sözler Subaru’nun gözlerini yuvalarından fırlattı. Masanın üzerinde duran, parıldayan mücevherin üzerindeki kanatları açık ejderha figürlü nişan, kızın iddiasını doğrular nitelikteydi.
“D-dur bir dakika… Kraliyet adayı olduğunu kanıtlayan nişanı kayıp mı ettin yani?!”
“Çok kaba bir ifade bu. Hırsızın teki çaldı onu!”
“Aynı kapıya çıkıyor ya—!!”
Subaru attığı bu koca nida eşliğinde ayağa fırlayarak avuçlarını yemek masasına vurdu. Çarpmanın etkisiyle çatal bıçaklar yere dökülecek gibi olduysa da Rem’in çevik müdahalesi bunu önledi. Subaru buna hiç aldırış etmeden konuşmaya devam etti.
“Dur bir dakika, cidden, o sende olmasaydı ne olacaktı?! Hani öyle öyle çöpe atılması fena halde sakat olan cinsten bir eşya bu, değil mi?! Yenisini çıkartamıyorlar mı?!”
“Eee, bir aday bunu kaybederse iş kuru bir lafla, mazeretle çözülmez tabii, değiiil mi?”
Subaru telaş içindeyken Roswaal, üzerindeki gereksiz derecede bol kıyafetin yakasını düzelterek konuştu.
“Bir kral, krallığı omuzlarında taşır. Minicik bir nişanı dahi koruyamayan bir kimseye, koskoca bir diyarın mesuliyetinin emanet edilemeyeceği düşünülür.”
“Mantıklı tabii. Birileri öğrense devasa bir skandal olurdu… Bu da demek oluyor ki?!”
Çalınan nişan yüzünden başkentte kopan tantana ve şimdiki sıcak karşılama—bunun tek bir anlamı olabilirdi.
Subaru devam etti: “Nişanı kaybettiğinin duyulması fena halde tehlikeliydi. Emilia-tan bu yüzden tek başına fellik fellik onu arıyordu.”
Emilia, “…Evet, doğru,” diye yanıtladı.
“Nişanı çalan Felt’ti ama müşteri Elsa’ydı ve o da bunu bir başkasının emriyle yaptığını söyledi… Yani birileri Emilia-tan’ın kraliçe olmasını engellemeye mi çalışıyor?”
“Öyle gööörünüyor. Birini diskalifiye etmenin nişanı çalmaktan daha kestirme bir yolu yoktur zira.”
Bir gün önce yaşanan her şey, Subaru’nun zihninde yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.
Emilia’nın inatla yardımını reddetmesi; Felt ve müşterisi Elsa; Subaru’nun üç kez üst üste katledilmesi… Hepsi o nişanın taşıdığı değerden ileri geliyordu. Subaru’nun şu anda bu malikânede bulunuyor olması da öyle.
“Vay be, geriye dönüp bakınca harbi süper bir iş başarmışım ha! Bana daha büyük bir ödül lazım, değil mi ama!”
Kendi yaptıklarının ehemmiyetini birdenbire kavrayan Subaru’nun koltukları kabarmıştı. Takılarak parmağını sallarken yukarıdan bir tavırla Emilia’ya baktı. Lafının vurucu karşılığını bekliyordu. Fakat.
“Evet, haklısın. Bana çok büyük bir iyiliğin dokundu, Subaru. Öyle ki sadece hayatını kurtarmış olmak bunun yanında az kalır. Benim için o kadar büyük bir anlamı var işte.”
Elini göğsüne koyup Subaru’ya son derece ciddi bir ifadeyle bakması, genci dut yemiş bülbüle çevirdi.
Yanaklarının gerginliği, etraflarındaki bu kasvetli ve ciddi havayla hiç örtüşmüyordu.
—Off, ortamın havasını okuma konusunda cidden berbatım ya.
Subaru’nun havadaki gerilimi sezememesi, Emilia’nın yüzündeki ciddi ifadeyle tezat oluşturuyordu. Nihayet, düştüğü bu büyük mahcubiyetin ortasında…
—
“…Ne yapıyorsun sen?”
“Şey, elim gitti öyle birden.”
Emilia ona dik dik bakarken Subaru parmak uçlarını hafifçe kızın saçlarına daldırmıştı; başını okşamaktan ziyade parmaklarını saçlarının arasından geçirip o hissin tadını çıkarıyordu.
“Aza kanaat eden biriyimdir. Bu kadarcık bir şey bana ödül olarak yeter diye düşündüm.”
“…Puck’ın tüylerini de böyle okşamıştın. Subaru, senin bir çeşit saç fetişin falan mı var?”
Bu acımasız değerlendirme karşısında Subaru çığlığı bastı.
“Hey, bir baksana, postla saç hiç aynı şey olur mu?! Hem senin gümüş saçların gerçekten çok güzel!”
Emilia’nın gümüş rengi saçları cidden ipek gibiydi; yumuşacık cazibesi Subaru’yu Puck’ın kürkünden bambaşka bir şekilde büyülemişti.
Fakat nedense Subaru’nun sözleri üzerine Emilia, acı çeker gibi bir ifadeyle gözlerini yere indirdi. Subaru neden böyle davrandığını anlayamayarak başını eğdi. Hâlâ öyle dururken arkasından gelen bir bakış hissetti.
“Aah, yooooksa ayak bağı mı oluyoruz? Siz ikinizi yalnız mı bıraksak acabaaa?”
“Bu yaptığınız merak, sözlükteki üstüne vazife olmamak tanımının ta kendisi. Hem soru sorma sırası hâlâ bende.”
Subaru bir yandan Emilia’nın saçlarının yumuşaklığının tadını çıkarmaya devam ederken diğer yandan boş eliyle Roswaal’ı işaret etti.
“Emilia-tan’ın kraliçe adayı olmasını anladım da senin onu desteklemen ne ayak?”
“Cidden çooook dikkatlisiniz. Şehirde doğup büyüyen her insan için tüüüm bunlar gayet sıradan olsa da önceki meseleleri pek güzel kavramışsınız.”
“Övgünüzle onur duydum Kont Hazretleri. Gerçi zihnimi bu fantastik şeylere hazırlayan basit anime ve aşk romanları oldu ama neyse.”
Tıpkı her okur gibi o da kafa karıştırıcı, akılda tutması zor evrenlere sahip özgün hikâyelerin içine düşmüştü. Bu kadarcık arka plan bilgisini kafasına sokmak büyütülecek bir başarı sayılmazdı.
“Şey, saklamaya çalıştığım bir şey değildi zaten. Lugunica Krallığı’ndaki unvanım... Sanırım teknik olarak dış bölgelerin lorduyum ama görevim kulağa daha çok... saray büyücüsü gibi gelse daha hoş olur sanki, ne dersiniz?”
“Saray büyücüsü mü...? Yani kaledeki büyü işleri senden mi soruluyor?”
Subaru’nun sözünü Emilia tamamladı.
“Evet. En yüksek rütbeli büyücü yani... Bütün krallıktaki en üstün büyü kullanıcısı o.”
Yine de bunu söylerken biraz hoşnutsuz görünüyordu. Roswaal ise Emilia’nın bu cevabından fazlasıyla memnun görünerek gülümsedi ve çayını yudumladı.
“Deminki konuya dönecek olursaaaak, Leydi Emilia’nın kraliyet adaylığını destekliyorum. Bir nevi arkasındaki kalkan, hamisiyim de diyebiliriiiz.”
“Hami, ha.”
Onu destekleyenlerin temsilcisi. Demek karşısındaki adamın konumu buydu.
Subaru, soytarı makyajlı uzun boylu adama bir kez daha baktı, ardından usulca Emilia’yla göz göze geldi.
“Yanlış anlamanı istemem ama... Emilia-tan, bu adamdan emin misin?”
“Elden bir şey gelmez. Krallıkta desteğini isteyebileceğim tek kişi o. Zaten benim gibi birine Roswaal gibi işgüzar bir kaçıktan başkası yardım etmezdi ki...”
“Ha, anladım. Eleme yöntemi yani.”
“Haminizin yanı başında çooook hoş bir sohbet çeviriyorsunuz doğrusu, söylemeden geçemeyeeeceğim...”
Biraz çamur atıldığını hisseden Roswaal, sinirlenmek yerine olgun bir kahkaha patlattı. Belki de yüzü gerçekten kalındı; ya da sadece insanları görmezden gelmekten zevk alıyordu.
“Neyse, konumuza dönelim Rozchi. Emilia-tan’ın sponsoru olduğunu anladım. Biraz saf olduğunu gizlemek için uçtan uca savrulması çok tatlı gerçi ama dün başkentte yaptığı gibi tek başına hareket etmesi pek sık rastlanan bir şey değildir, değil mi?”
“Görülmüş şey deeğil derdim. Gerçiii Ram’ın da yanında olması gerekirdi ama...”
Roswaal, konuyu Ram’a çevirirken zoraki bir gülümseme takındı. Subaru dönüp kıza baktığında, yanında duran Rem’le aynı saç stiline ve yüze sahip olduğunu gördü. En azından saç renklerinden kolayca ayırt edilebiliyorlardı.
“Yahu, şu ‘Tam da umduğum gibi paçayı yırttım’ havaları yok mu, fena hâlde sinirime dokunuyor.”
Kız hatası üzerinde düşünmeye niyetli olsun ya da olmasın, Subaru onun açığını yakalamıştı. Fakat Emilia yüzünde mahcup bir ifadeyle onu savunmak için elini kaldırdı.
“Şey, Ram’ın bir suçu yok. Dün Ram’dan ayrıldım çünkü... merakıma yenik düşüp etrafta dolandım.”
“Bu ne biçim masum küçük kız bahanesi böyle?! Emilia-tan’ın koca bir saf olması, onun efendisinin emirlerini yerine getirmediği gerçeğini değiştirmez. Bu kadarı da olur mu hiç...?”
Emilia, Ram’ı korumaya çalışırken Subaru iki elinin işaret parmaklarını önce ona, sonra da Roswaal’a çevirdi.
“Haklısınız elbeeet, gerçiii Ram’ın tedbirsizliğinde benim de payım var. Ama nereye varmak istiyorsunuz acabaaa?”
“Basit. Emilia-tan gibi önemli birinden gözünüzü ayırarak çuvallayan sizsiniz. Ben de tam bu noktada devreye girdim. Diyorum ki, en başından her şeyi sağlama alsaydınız bunların hiçbiri yaşanmazdı.”
Subaru’nun bu ufak tiradı herkesin yüz ifadesini değiştirdi.
Emilia kaşlarını kaldırdı, ikizlerden biri özür diler gibi görünürken diğeri düşmanca baktı; Beatrice hâlâ hararetli bakışlarını Puck’a dikmişti, Puck ise önündeki tabaktaki yumurta sarısına tepeleme saplanıp kalmıştı... Roswaal ise tatlı bir tebessümle, onaylarcasına başını salladı.
“Anlıyooorum. Şüphesiz ki Leydi Emilia’nın değeri, benim o muazzam şahsi servetimi katbekat aşıyor. Hamisi olarak sadece benden bir mükâfat talep etmeniz gayeeet yerinde, öyle değiiil mi?”
“Aynen öyle. Sen de hayır demeyeceksin, değil mi Rozchi? Ne de olsa Emilia-tan’ın hayatını kurtardım ve kraliyet seçiminden elenmesini engelledim. Resmen onun kurtarıcısıyım!”
Subaru yerinden kalktı ve işaret parmağını göğe doğru uzatarak poz kesti.
“Doğru olduğunu kabul etmeeek durumundayım. Peki o zaman, biraz daha açar mısınız?”
Roswaal da oturduğu yerden kalktı ve heybetli boyuyla Subaru’ya tepeden baktı. Subaru ve Roswaal’ın birbirlerini süzüşünü izleyen Emilia endişeli görünüyordu.
“Benden ne istiyooorsunuz? Bu meselenin kulağa gitmesini engellemek adına dahi olsa isteğinizi geri çeviremem. Şimdiii söyleyin bakalım, arzunuz nedir?”
“Heh-heh-heh, soylu adamın hâli başka oluyor tabii, hemen anladın. Canım ne isterse onu! Sen de hayır diyemezsin Rozchi! Erkek adam sözünden dönmez!”
“Çooook iddialı bir laf! Demek öyle, erkek adam bahane bulmaz. Sözünden de dönmez.”
Subaru bu ucuz kötü adam tavırlarıyla popülarite puanlarının içten içe dibe vurduğunu hissetse de bütün bu çaba adamın ağzından o tek bir cümleyi koparabilmek içindi.
Roswaal’ın razı gelmesiyle Subaru içten içe sırıttı.
“Tek bir şey istiyorum, sadece tek bir şey. Beni işe almanı istiyorum.”
Bu kadar uzun bir girizgâhın ardından Subaru’nun talebi şaşırtıcı derecede sade ve basitti.
Subaru’nun arkasındaki kızlar bu sözler karşısında şoke oldu. İkizlerin yüzünde karmaşık bir ifade belirdi, Beatrice ise ciddi şekilde afallamıştı. Emilia’ya gelince...
“B-bana laf düşmez ama bu biraz...”
Gözleri öyle fal taşı gibi açılmıştı ki, doğuştan gelen o benzersiz güzelliği bile etkisinin yarısını kaybetmişti.
“Şaşırınca çok tatlı oluyorsun da bu fikre bu kadar mı karşısın?”
“Ondan değil; istediğin şey o kadar az ki!”
Emilia sanki onun adına öfkelenmiş gibi masaya vurdu ve Subaru’ya doğru yaklaştı.
“Sadece Puck meselesi de değil, tamam mı? Tıpkı... başkentte bana adımı sorduğun zamanki gibi.”
Emilia, bildiği kadarıyla Subaru’nun talep ettiği mükâfatları bir bir saydı. Bunları elde etmek için neler yaptığını biliyordu; cidden hiçbir anlam veremiyormuş gibi başını iki yana salladı.
“Sana ne kadar minnettar olduğumu... anlamıyorsun. Hayatımı ve daha fazlasını kurtarmanın karşılığını, böyle ufacık bir şey istersen asla ödeyemem!”
Emilia elini Subaru’nun göğsüne koyup başını eğerken ses tonu giderek kısıldı.
Emilia’nın bu serzenişini duyan Subaru, kendi düşüncesizliğini acı bir şekilde fark etti.
Emilia kendini hep ona borçlu hissetmişti. Karşılığını layıkıyla vermek istiyordu.
Fakat aynısı Subaru için de geçerliydi. Subaru da kendini hep Emilia’ya borçlu hissetmişti. Üstelik iki kez, asla ödeyemeyeceği bir borcun altına girmişti.
“Hiç yaşanmamış” bir iyiliğin karşılığını ödeyemezdi.
Emilia titreyen menekşe rengi gözlerini kaldırıp ona baktı. Yakarışındaki o ciddi ifadeyi gören Subaru, işi şakaya vurmaktan ya da geçiştirmekten tamamen vazgeçti.
Tüm samimiyetiyle Emilia’ya gerçekte ne hissettiğini anlatmaya karar verdi.
“Anlamıyorsun, Emilia-tan. O sırada kalbimin ta derinliklerinden gerçekten istediğim tek şey oydu, anlıyor musun?”
“—Ha?”
“O anda sadece adını öğrenmek istemiştim. Düşününce; bilmediğim, yarının ne getireceği belirsiz tekinsiz bir diyardaydım. Durup kafa yorsaydım isteyebileceğim bir sürü şey olabilirdi elbet... Ama ben kendine yalan söyleyemeyen bir adamım.”
Üç kez öldüğü bir mükâfattı bu.
Gözlerinin önündeki bu gümüş saçlı kızın gülen yüzünü görmek ve adını öğrenmekten başka bir şey için değildi.
—O an için dileyebileceği bundan daha büyük bir mükâfat yoktu.
“Rozchi’den istediğim şey de aynı hesap. Şu anda zır zır zır züğürt biriyim. Elbette bir çuval dolusu altın da isteyebilirdim ama uzun vadede hayatımı kurtaracak bir düzen kurmak varken niye yapmayayım?”
“...Madem öyle istiyordun, uşak olarak değil de burada bedavaya yaşamayı isteyebilirdin, biliyorsun değil mi?”
“Hadi ya, öyle bir şansım var mıydı?! Şey, Bay Roswaal, beni bedava—”
Subaru dileğini değiştirmeye çalışarak Roswaal’a baktığında, adam ellerini başının üzerinde çarpı şeklinde kavuşturmuştu bile.
“İlk isteğinize sadık kalacağım. Erkek adam sözünden dönmez, değiiil mi ama?”
“Hoppala! Haklısın! Erkek adam dönmez, değil mi?!”
Daha önce birileri koca ağzını tutamadığı için Subaru gözyaşları içinde talebinin reddedildiğine şahit oldu.
“Ben de bir anlığına gerçekten ciddi görünüyorsun sanmıştım... Hayal görmüşüm demek ki.”
“Ve sonra Emilia-tan gözündeki puanımı düşürür! Düşene bir tekme de sen vur zaten!”
Subaru fantastik bir dünyada mükemmel, zahmetsiz bir hayat kurma fırsatını teptiğini fark etti. Üstüne üstlük güzel kızın gözündeki değerini düşürmesine hiç lüzum yoktu.
“Neyse... durum böyle işte... Yani demek istediğim, Ramchi ile Remrin tek başlarına burayı çekip çevirmekte zorlanıyor olmalı, o yüzden lütfen onların emrinde çalışmama izin verin.”
“Bunun sahiden de bir sorun olduğu doğrrru... Fakat Leydi Emilia’nın da buyurduğu gibi, gerçeeekten de birazcık az değil mi bu talep?”
Roswaal nadir görülen buruk bir tebessüm takınırken Subaru sağ ve sol işaret parmaklarını kaldırıp kıpırdattı.
“Aslında acayip açgözlü biriyimdir. Yani, tamamen tipim olan süper tatlı, dünya güzeli bir kızla aynı çatı altında yaşamak... Hangi erkek istemez ki bunu? Gözden ırak olmayan gönülden de ırak olmaz, hem önümde bir sürü fırsat olacak!”
“...Anlıyooorum, sahiden de dediğiniz gibi. İnsanın ilgilendiği kızların yanı başında çalışabilmesi nadir bir fırsattır, değiiil mi? Sizin adınıza çooook hoş.”
“Hem zaten...”
Subaru parmaklarını oynatmayı bırakıp dağınık saçlarını kaşımaya koyuldu.
“Zaten hakkında hiçbir şey bilmediğin benim gibi bir adamın öylece pılını pırtını toplayıp gitmesine izin vermezsin. Bana sorarsan da artıları eksileri tartınca Emilia-tan’ın yanında kalmak en mantıklısı.”
Subaru lüzumundan fazla sakıncalı bilgiye sahipti. Kendini koruyacak hiçbir aracı olmadan malikâneden ayrılırsa başına iyi şeyler gelmeyeceğine inandığını açıkça belirtiyordu.
Roswaal böyle bir şeyi aklından bile geçirmemiş olsaydı, şüphesiz bu söze çok alınırdı. Fakat Subaru’nun bu konudaki çekinceli tavrının aksine, “O hâlde dilediğiniz gibi olsun... Umarım çooook iyi anlaşırız.” dedi.
Roswaal bu cevabı hiç bekletmeden, tek gözünü kısıp sadece sarı gözüyle Subaru’ya bakarak verdi.
Subaru o şüpheli parıltının ardında ne yattığını okuyamıyordu.
Bu arada Subaru, herkesin içinde böylesine açık bir aşk itirafında bulunduğu için içten içe yerin dibine geçmişti.
Fakat çekinerek Emilia’nın yüzüne baktığında...
“İlahi, cidden iflah olmaz bir çocuksun... Bir şey mi oldu?”
Kızın bu son derece sakin cevabı karşısında Subaru diyecek söz bulamadı.
Belki de fazla kuruntu yapıyordu? Bunlar hep güzel bir kızın yanında bulunma tecrübesinin olmamasından kaynaklanıyordu.
“Yahu, bu kadar hoşlandığım bir kızla uğraşmak insanı fena geriyor...”
Daha acil meselelerle uğraşmak yerine kendi kendine celallenen Subaru’yu izleyen Emilia, kısık bir sesle mırıldandı: “Acaba hangisi daha çok tipi... Ram mı yoksa Rem mi?”
Emilia, az önce söylenenleri tamamen yanlış anlayarak somurtup parmağını dudaklarına götürdü.
4
—Uzun kahvaltının nihayete ermesiyle, Subaru’ya ne yapılacağı meselesi de büyük ölçüde çözülmüş oldu.
Bunu gören lüle saçlı kız—Beatrice—ilk kalkan kişi oldu.
“Mesele tatlıya bağlandığına göre, Puckie ile birlikte izninizi isteyebilir miyim acaba?”
Beatrice bir an önce çekip gidebilmek için yemeğini alelacele bitirmişti. Hâlâ yüzünü ekşiterek, tabaklarını bile toplamaya tenezzül etmeden gitmeye yeltendiğinde Subaru ona parmağını salladı.
“Dur bakalım, bu kadar aceleye ne gerek var... Hey, en azından kendini tanıtsaydın. Buradaki yerin ne, hiçbir fikrim yok. Rozchi’nin kız kardeşi falan mısın?”
“Beni o şeyin akrabası saymak ha? Beni öfkelendirmeyi pek iyi beceriyorsun.”
Beatrice tiksinti dolu bir iç çekerken, hakkında bu kadar kötü konuşulan Roswaal eğlenerek gülümsedi. Beatrice ters bir bakış fırlattığında Subaru omuzlarını düşürdü; tam o sırada Puck lafa girdi.
“Betty, Roswaal’ın malikânesindeki yasak kitaplar arşivinin kütüphanecisidir!”
“Puckie?!”
Tam bir tartışma patlak vermek üzereyken, gri kedinin bu açıklaması ortalığı yatıştırdı. Puck, ziyafet tadında bir tatlı niyetine şekerle kaplanmış somun ekmeğin köşesini kemirmekle meşguldü.
“Tatlı, lezzetli, miyav...”
“Şeker komasındayken seni rahatsız etmek istemem ama biraz daha anlatsana?”
Puck tatlı bir rehavete kapılmışken, Subaru onu teşvik etmek için şeker tozlarına bulanmış kulağına dokundu.
Subaru kulağıyla epey oynayınca Puck yüzünü tabaktan kaldırdı.
“Roswaal bayağı yetenekli bir büyücü olduğu gibi köklü bir aileden geliyor. Burada başkalarının görmemesi gereken bir sürü kitap var. O yüzden Betty’yle onları koruması için bir anlaşma yaptı.”
“Evet, doğru. Puckie nasıl oluyor da her zaman haklı çıkıyor acaba?”
Beatrice düşünmeden onaylar gibiydi; eli hemen Puck’ın diğer kulağına uzanırken konuştu. Parmakları kulaklarındaki tüylere dokunduğunda yüzüne sevimli bir ifade yerleşti.
Subaru ilk defa Beatrice’in yüzünde onun tatlılığına yakışan bir ifade görüyordu.
Subaru’nun nefesi kesildi. Kenarda kalan Emilia, onları izlerken başını hafifçe yana eğdi.
“Şu sevimli kedicikle oynarken ikiniz gerçekten de çok iyi anlaşıyor gibi görünüyorsunuz.”
“Bununla iyi anlaşmak da biraz...!”
“Ben bu şahısla nasıl iyi anlaşabilirim acaba?!”
Subaru da Beatrice de Emilia’nın bu fikrini anında reddetti. Subaru kızardığını gizlemeye çalışırken, Beatrice gayet ciddi görünüyordu.
“Hi-hi. Birbirine zıt iki insanı kendime köle edecek kadar korkuncum işte... Miyav miyav miyav!”
Puck tam anlamıyla ilgi odağı olmanın tadını çıkarırken, Emilia’nın uzanan parmakları onu yakaladı. Emilia iç çekerken Puck onun elleri arasında kımıldayamaz hâle geldi.
“İyi güzel de yasak kitaplar arşivinin muhafızı olmak... Kulağa bile öyle havalı geliyor ki insanın aklını çeliyor.”
Subaru Puck’ı gıdıklarken Beatrice ona ters ters bakıyordu ama Subaru’nun bu sözü ifadesini yumuşattı. Beatrice için alışılmadık derecede açık bir tavırla bukleleriyle oynayarak cevap verdi.
“Puckie’nin açıklamasını dinlemedin mi yoksa? Demin girdiğin o oda işte.”
“Haa, şu her yeri kitap dolu olan yer!”
Tüm zemin alanını kaplayan o devasa kitap yığınını hatırlayan Subaru, oranın öyle bir arşiv olduğunu kabul edebilirdi. Öte yandan, bütün o ciltlerin yasaklı olduğu düşüncesi, bunun bambaşka boyutta bir cürüm olduğunu hissettiriyordu.
“Bana bu lolinin senin haberin olmadan suç ortağın olduğunu söyleme sakın...?!”
“O kelimeyi her duyduğumda tepem atıyor. Soruna gelirsek, masum bir kurban olduğum düşüncesi bile asabımı bozmaya yetiyor, gidip ölsem mi acaba?”
“Bu kadar hırçın olma be bücür. Boy atmak için kalsiyum ve sakin bir kalp gerekir. Emilia-tan ve benim boylarıma gelseydin şurada mis gibi bir aşk komedisi çevirirdik...”
Beatrice’i bu yorum karşısında öfkeden köpürmeye bırakarak Emilia’ya cilveli bir bakış fırlattı. Fakat Emilia bu lafı duymazdan gelip Beatrice’e başka bir konuyu sordu.
“Bir dakika. Beatrice... sakın bana onun arşive girmesine izin verdiğini söyleme?”
“...Bunu sana söylemek zorunda değilim. Onun gibi bir yabancıyı neden bilerek içeri alayım ki acaba? Hayır, Geçit’in gizemini tamamen kendi başına çözdü.”
Beatrice’in alnında bir damar kabardı; sertçe ayağa kalkıp yemek salonunun kapısını iterek açtı.
Karşısındaki akıl almaz manzarayı gören Subaru, tam bir ahmak gibi sordu: “Ha? Koridor az önce...?”
Gözlerinin önünde, malikânenin koridoruna açılması gereken kapı; raflarla çevrili devasa bir odaya açılmıştı. Burayı daha önce gördüğünü hatırlayınca neredeyse küçük dilini yutacaktı.
“İşte burası Geçit. O eşsiz güzelliği gözlerine kazınırken titriyorsun herhâlde?—Hadi gel, Puckie.”
Beatrice elini uzatarak Subaru’ya muzaffer bir edayla baktı ve yasak kitaplar arşivine adım attı. Puck, Emilia’nın yanından sıçrayıp kızın açık avucuna kondu.
Bunun üzerine Beatrice hem kendisinin hem de kedinin ardından kapıyı kapattı.
Ram tek kelime etmeden az önce kapanan kapıyı açtı. Subaru’nun gözleri hayretten kocaman açıldı.
“Vay canına, inanılmaz bir şey bu.”
Bir saniye önce sertçe kapanan kapının ardından Subaru, kendi ayaklarıyla açılan koridora adım attı. Az önceki manzara sanki bir seraptan ibaretti.
“Anladım. Yani büyü sayesinde buradaki herhangi bir kapı herhangi bir odaya bağlanabiliyor. Sıkışıp bir an önce tuvaleti bulması gereken ev kuşları için bayağı kullanışlı.”
Emilia’nın kafası biraz karışmış gibiydi.
“Beklediğimden daha az şaşırmış görünüyorsun. Ev kuşu ne demek?”
“Yorgun aile fertlerinin dönmesini beklerken evde kalıp kaleyi korumak uğruna kendini feda eden muhafız demek.”
“Şey… kulağa asilce geliyor. Sen bir münzevi misin, Subaru?”
Emilia endişe dolu bir ifadeyle bakarken araya giren bir duman bulutu Subaru’nun burnunu gıdıkladı.
“Hapşuuu!”
“Evet, eveet, tanışmaya devam edelim mi? Ram, Rem.”
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben bu malikanenin başhizmetçisi Rem.”
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben de Efendi Roswaal’ın malikanesinde sıradan bir hizmetçi olarak çalışan Ram.”
Subaru kollarını kavuşturdu.
“Vay canına, birdenbire ne kadar da resmi oldunuz öyle. Gerçi bunu söyleyecek son kişi benim ama…”
İkizler el ele tutuşup Subaru’ya baktı.
“Ama Değerli Misafir… daha doğrusu, Subaru, artık çalışma arkadaşımız mı oluyorsunuz?”
“Ama Değerli Misafir… daha doğrusu, Barusu, artık burada bizim emrimizde mi çalışacaksın?”
“Hey, ablacım. Adımı bana karşı koz olarak kullanıyorsun ama.”
Resmi bir tanışma sırasında kesinlikle yapılmaması gereken tek şey buydu. Tabii ki Ram veya Rem’in Japon toplumundaki bu kuralı bilmelerine imkân yoktu. Subaru bu alaycılığı sineye çekip Roswaal’a döndü.
“Yani konumum bu mu? Uşaktan ziyade stajyer hizmetçi gibi mi?”
“Bu durumda, onların uygun gördüğü getir götür işlerini yapman en iyisiii gibi görünüyor. Memnun kalmadın mııı…?”
“Memnun kalmayacaksam suçlayacak tek kişi kendim olurum. Neyse, yapılması gerekiyordu, pişmanlık yok. Bana iyi bakın, kıdemlilerim. Süper sıkı çalışıp tozu dumana katacağım!”
“Tozu dumana katmak.”
“Görünüşe göre öyle.”
Üçü de daha önce hiç duymadıkları bu tabir üzerinde hemen anlaşmış gibiydi. Subaru bir “Heyo!” çekerek ellerini kaldırdı ve çak yaptılar. Şimdiden iyi anlaşıyorlardı.
“Uyumlu ilişkiler çok güzel bir şeydir. İşvereniniz olarak, ortada hiçbir kırgınlık kalmadığı sürece bu durum bence gayeeet iyi, değiiil mi?”
“Nedense iyi anlaştık sayılır. O loliden katbekat daha iyi! Kesinlikle ondan çok daha iyi!”
“Beatrice’in arkadaşı gibi görünmeyi gerçekten hiç istemiyorsun, değil mi…”
Emilia’nın acıyan mırıltısı toplanmanın sona erdiğini işaret ediyordu.
5
“O zaman başlayalım mı, Barusu?”
Roswaal tarafından Subaru’nun özel eğitmeni olarak görevlendirilen Ram böyle seslendi. Küçük kız kardeşi Rem bir köşede yemek salonunu titizlikle temizliyordu; Ram ise hiç yardım etme zahmetine girmeden yemek salonunun kapısına yöneldi.
“Bana temelli böyle hitap etmeye kararlısın yani, öyle mi?”
“Evet, öyle, Barusu. Efendi Roswaal emrettiği için sana malikaneyi gezdireceğim. En azından sağa sola kaybolmamayı becerebilir misin?”
“Ben Emilia-tan değilim, öyle merakıma yenik düşmem.”
Başkentte kaybolmasıyla dalga geçilince Emilia yanaklarını şişirdi.
“Su-ba-ru!”
Emilia, bir kraliyet adayı için zorunlu olan çeşitli törensel görevler üzerine çalışmaya devam etmek üzere yanlarından ayrılmak üzereydi. Subaru ise gitmeden önce onun güzelliğini aklına kazımaya özen gösteriyordu.
“Pekala, biraz buruk bir hisle de olsa gidelim bakalım. Yolu göster.”
“Peki, gidelim Barusu. Sonra görüşmek üzere, Leydi Emilia.”
Ram eteğinin ucunu tutup ayrılırken nazikçe eğildi. Subaru da peşinden gitmeye başladı.
“Subaru. Ben de çalışacağım ama… sen de elinden geleni yap, tamam mı?”
“Vay canına, bunu duymak beni aşırı mutlu etti. Şimdi iyice gaza geldim işte!”
Subaru, Ram’ı taklit ederek eşofman üstünün yakasını tutup reverans yaptı. Emilia odadan çıkmadan önce ona tuhaf bir bakış attı. Koridorda bekleyen Ram’ın yüzünde ise ekşi bir ifade vardı.
“Yüzünü amma ekşittin be abla. Sadece biraz şaklabanlık yapıyordum. Hizmetçi kültürü konusunda bir kadın hizmetçiyle erkek hizmetçinin aynı şey olduğunu düşünecek kadar cahil değilim. Ha sahi, kıyafet işi ne olacak?”
Uşaklık hayatına eşofmanıyla başlayacağını pek sanmıyordu.
Subaru’nun hatırlatması üzerine Ram elini ağzına götürüp başını salladı.
“Kıyafet kesinlikle çok önemlidir. Bakalım, senin bedeninde bir kıyafet… Evet, elimizde olmalı.”
“Harika. O zaman gidip üstümü değiştirelim. Resmi kıyafetler bana bayağı yakışır aslında. Beni şöyle asil, kaliteli bir erkek yapın bakalım!”
Ram ölçülerini almak için onu üst kata çıkarırken Subaru başparmağını kaldırıp göz kırparak gülümsedi.
“Hizmetçi odaları ikinci katta, o yüzden orada giyineceksin. Bedenin birkaç ay önce işten ayrılan Frederica’nınkine yakın olmalı.”
“Ha, ayrılmak için ilginç bir zamanlama. Bu Frederica… kadın mı?”
“Ölçüleri seninkilerle hemen hemen aynı olmalı.”
“Ama aynı cinsiyette değil, değil mi?”
Ram yürümeyi kesti ve Subaru’ya soğuk bir bakış attı. Elini alnına koyarken yorgun görünüyordu.
“Resmi, asil ve kaliteli bir kıyafet… Bunların hangisiyle bir sorunun var?”
“Hepsine ne dersin acaba?! Emilia-tan bana para filan verecek gibiydi, o zaman neden bir hizmetçi elbisesi ödünç almak zorundayım ki?! Ya insanlar benim bir tür sapık olduğumu düşünürse?! Bunu hiç istemiyorum!”
Karşı cinsin kıyafetlerini giymek dışında hiçbir özel yeteneği olmadan bir fantezi dünyasına gelmek... Subaru neredeyse ölmeyi tercih ederdi. Ancak korkutucu bir yeteneğe sahip olduğu için ölüm bile bir teselli değildi.
Ram’ın rehberliğinde malikanenin batı kanadına doğru ilerledi. Roswaal Malikanesi’nin ortasında bir ana kanat, bunu doğu ve batı kanatlarına bağlayan bir koridor vardı. Yemek salonu ve Roswaal’ın özel çalışma odası ana kanattaydı; boş hizmetçi odaları ise batı tarafında yer alıyordu.
“İkinci kattaki boş bir oda… Evet, üzerinde isim levhası olmayan herhangi bir oda uygundur. Kendi özel odan olarak hangisini istersen seç, ben de yedek kıyafetlerini oraya bırakayım.”
“Tamam, anlaşıldı. Hmm, hangisi olsa…”
Malikanede kendisine özel bir oda tahsis edilen Subaru, koridorun sonundan itibaren seçenekleri gözden geçirdi. Gerçi sadece konumları farklıydı; içleri muhtemelen aynı kalacaktı. Merdivenlere yakın olmak pratikti, o yüzden…
“Pekala, şuradaki odayı seçiyo—”
Hiç düşünmeden kapıyı açıverdi. Tam o anda, bir kütüphanede kedi yavrusuyla oynayan bir loli gördü.
“Fuvaah, o kadar harikasın ki Puckie. Dünyanın en güzel tüyleri sende…”
Uzun bukleli kız Subaru’yu fark etti ve bakışlarını yavaşça ona çevirdi. Subaru koridorda durup başını iki yana sallayan Ram’a baktı. Ardından Subaru kıza kocaman bir 'tamamdır' işareti yaptı.
“Merak etme, tek kelime etmem. Bu his hepimizi geveze birer salağa çeviriyor ne de olsa…”
“Acaba bu fevkalade aptalca açıklamayı kısa kesip şu kapıyı artık kapatır mısın?!”
“Gyah!”
Büyük ihtimalle büyüsel bir şey olan görünmez bir güç Subaru’yu geri fırlattı ve sertçe koridor duvarına çarptı. Başının arkasına aldığı darbe Subaru’nun gözlerini karartırken, göz ucuyla kapının korkunç bir gürültüyle kapandığını gördü.
Subaru başını sallayarak az önceki şiddeti protesto etmek için geri döndü.
Fakat kapıyı açtığında onu bomboş bir oda karşıladı. Geçit büyüsünü yapmıştı.
“Leydi Beatrice aurasını gizlediğinde, hangi kapı olduğunu kimse bilemez. Tüm malikanedeki her kapıyı tek tek açmadığın sürece ortaya çıkmayacaktır.”
Ram, yenilgiyi dosdoğru kabul etmesi gerektiğini ima edercesine konuştu. Arkadan omzunu sıvazladı. Bu dokunuş Subaru’ya kaybettiğini kabul ettirmek üzereydi ki—
“Yok artık, fena halde damarıma bastı. Sanki yanlış bir şey yapmışım gibi davrandı bir de!”
Ya da vazgeçmemişti.
Ram’ın elini üzerinden atan Subaru arkasını dönüp tüm gücüyle koridorda depar attı. Gözleri faltaşı gibi açılan Ram’ın önünden geçip doğruca koridorun diğer ucundaki kapıya koştu.
“Buradasın!!”
“—Hyah?!”
Kız çığlığı basarken gri kedi hayranlık dolu bir ses çıkardı.
“Etkileyici, Subaru.”
Bu kez Geçit’i ikinci kez bozmasıyla sarsılan Beatrice’in yüzünü gören Subaru, onu tekrar dışarı fırlatamasın diye anında arşivin içine doğru yuvarlandı.
Herhangi bir kütüphanede, hele ki bu arşivde asla yapılmaması gereken bir hareket karşısında Beatrice’in kaşları öfkeyle çatıldı.
“Tozu dumana katıyorsun!”
“E o zaman tozunu daha iyi alsaydın!! Hem kütüphaneye kedi mi sokulurmuş! Bütün kapaklar tırnak izi olur be!”
“Sorun yok, Lia tırnaklarımı kısacık kesiyor!”
Olayın dışındaki Puck’ın rahat mırıltısı, kavga eden Subaru ve Beatrice’e ulaşmadı bile. Yankıları tüm malikanede duyulacak kadar yüksek sesle bağırmaya hazır görünüyorlardı.
Yasak kitaplar arşivine açılan kapıdan gecikmeli olarak giren Ram, tartışan ikiliye bakıp kısık bir sesle, “Arkadaş olmasanız bile kesinlikle birbirinizin kopyasısınız,” dedi.
Roswaal Malikanesi onların ortak çığlığıyla sarsılır gibi oldu.
“—Asla olmaz!!”
6
Ve böylece, Subaru’nun hizmetkarlık hayatı gümbürtüyle başladı.
Beatrice ile yaşanan bu beklenmedik faslın ardından Subaru, bir soyunma odasına geçip Ram’ın verdiği hizmetkâr kıyafetlerini giydi. Beyaz bir gömlek, siyah bir ceket ve uyumlu bir pantolondan oluşuyordu; Subaru’nun kafasındaki uşak imajına gayet uyuyordu. Sorun başka bir yerdeydi.
“Hey, Ramcik, kıyafeti giydim ama…”
İşi bitene kadar soyunma odasının dışında bekleyen Ram, seslenilince içeri girdi.
“Bana hitap şeklin hakkında bir şeyler söylemek istesem de, bir sorun mu var…?”
İçeri girerken söylenen Ram, Subaru’yu iyice görünce cümlesini yarıda kesip elini alnına koydu.
“Gerçekten de varmış. Omuzların ve ayrıca bacakların fazla kısa.”
“Boyumu mu kastediyorsun?! Gömlek iyi de ceket omuzlardan bayağı sıkıyor. Gayet sportmenimdir, gerçi bir işe yaradığı yok ama bu aşırı dar üst beni kas yığını gibi gösterdi resmen.”
Tam da Ram’ın belirttiği gibi, kollar tam oturmadığı için omuzlar kaskatı duruyordu. Özellikle koltuk altları omuzlarını hareket ettiremeyeceği kadar dardı. Subaru bunun başkasından kalan hizmetkâr üniformalarında normal bir sorun olup olmadığını merak etti.
“Kolları kıvırabilirim ama bu üst böyle olmaz. Kol boyunu kısaltmayı kendim de hallederim sanırım ama…”
“Demek beklenmedik bir yeteneğin var, Barusu… Böyle acınası bir kıyafetle çalışmana izin veremeyiz. Malikanenin ve Efendi Roswaal’ın itibarını zedeler.”
“Kendisi öyle giyinirken bir de kalkıp itibardan mı endişeleniyor?”
Ram’ın yüz ifadesi nötr olsa da başını yana eğişi hoşnutsuzluğunu açıkça belli ediyordu, bu yüzden çenesini kapattı. Subaru’nun parmağıyla dudaklarına “fermuar çekmesi” Ram’a derin bir iç çektirdi.
“İçindeki kumaş için yapabileceğimiz bir şey yok ama en azından seni eli yüzü düzgün gösterebiliriz. Ne olursa olsun, paçaları kısaltmayı sonraya bırakıp sadece üst kısmı düzeltelim.”
“Söylemesi kolay tabii? Benim de bu konuda hiç deneyimim yok gerçi.”
Subaru dikiş becerilerinin sınırlarını tartarak, “Yine de bir şekilde hallederdim belki,” diye mırıldandı ama Ram karşı çıktı: “Endişelenmene gerek yok. Rem, buraya gel.”
“Buraya gel mi…? Sırf sen öyle dedin diye hemen damlayacak hali yok ya…”
“Beni mi çağırdın, Abla?”
“Vaaaaay!”
Öylesine çağrılır çağrılmaz Rem yanı başlarında bitiverdi ve Subaru’nun aklını başından aldı. Sanki aralarında anlaşıp şaka yapıyorlardı.
İkizler, Subaru’nun şok içinde donup kalmış tepkisini izlerken aynı anda başlarını eğdiler.
“Neden bu kadar şaşırdın?”
“Neden bu kadar korktun?”
“K-korkmadım bir kere! Sadece biraz şaşırdım! Şu İkiz Gücü dedikleri şey harbiden acayipmiş!”
Belki de şu doğaüstü olayları araştıran programlarda bahsettikleri türden bir ikiz “telepatisi”ydi; ayrı olduklarında bile birbirlerinin hislerini okuyabilme olayı yani.
Subaru’nun bu kadar sarsıldığını gören Ram bir “Hıh,” sesi çıkardı.
“Tabii ki öyle bir şey değil. Tesadüfen önümüzden geçtiğini görüp seslendim. Mükemmel bir zamanlama sadece.”
“O son kısım sanki biraz laf sokuyormuşsun gibi geldi ama?”
Ram söze girdi.
“Peki, neye ihtiyacın vardı? Subaru için harcayacak pek vaktim yok.”
“Bu umursamaz tavır gerçekten kalbimi kırıyor ama yahu! Ben yeniyim burada! Biraz nazik olun!”
Fakat gerçek şu ki Rem, malikanenin işleyişi için vazgeçilmez biriydi. Onu herhangi bir şekilde oyalamak kesinlikle kötü bir fikirdi, yine de Ram, Subaru’yu işaret ederek Rem’e döndü: “Rem, Barusu’nun bu içler acısı halini fark etmişsindir herhalde?”
“Omuzları tuhaf duruyor ve bacakları fazla kısa. Ayrıca yüzü de çok korkutucu. Başka?”
“İlla elimden hiçbir şeyin gelmeyeceği iki noktaya parmak basmak zorundaydın, değil mi?! Kıyafet gibi değil ki bu; ne kadar uğraşırsan uğraş yüzünü değiştiremezsin!”
Kız kardeşler Subaru’nun şikayetlerini görmezden gelerek konuşmaya devam ettiler. Konu kendisi olmasına rağmen dışlanan Subaru’ya kollarını sıvamaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.
“Barusu, ceketini Rem’e ver. Yarına kadar onsuz idare etmek zorunda kalacaksın.”
“Büyük iyilik olur ama… emin misin? Dağ gibi işin var, değil mi?”
“Elbette oldukça meşgulüm. Ancak ceketi şimdiden vermek daha sonra zaman ve zahmetten tasarruf sağlayacaktır.”
“Aah, doğru. Zahmet olmazsa lütfen.”
Bu mantıklı argümana boyun eğen Subaru ceketini çıkarıp Rem’e uzattı. Ceketi alan Rem soyunma odasını işaret etti ve çenesiyle içeri girmesini ima etti.
“Ölçülerini almam gerek. Kendi ölçülerini kendin alamazsın, değil mi?”
“…Seni bu kadar zahmete soktuğum için mahcubum.”
“Sorun değil. Bir gün bunun karşılığını bana ödeyeceksin. Faiziyle birlikte.”
“Kulağa pek hoş gelmiyor ama gayet ciddi görünüyorsun. Çok korkutucu!”
Subaru ve Rem, burnundan kıl aldırmayan Ram’ı koridorda bırakıp soyunma odasına girdiler.
Soyunma odasında sadece hizmetçi üniformaları değil, Roswaal için ayrılmış çeşitli yedek kıyafetler de vardı. Her şey sanki bir sirk kulisinden fırlamış gibiydi.
Bakışları lordun zevksiz kıyafetlerinin bulunduğu kısımdan uzaklaştığında, daha süslü birkaç elbise dikkatini çekti. Bunlardan biri kraliyet başkentinde gördüğü bir elbiseydi, bu yüzden şüphesiz Emilia’ya aitti.
“Hepsini giyip kendi etrafında dönerek bana sergilemesini ne çok isterdim…”
“Kendi kendine ne mırıldanıyorsun? Buraya gel lütfen.”
Özellikle sert çıkan ses tonuyla çağrılan Subaru, daha fazla şaklabanlık yapmadan itaat etti. Soyunma odasının ortasında prova için ayrı bir kabin yoktu ama bu amaçla konulmuş bir paravan vardı ve Rem orada elinde ince bir mezurayla bekliyordu. Mezuradaki işlemeli baskı, onun kaliteli bir eşya olduğunu gösteriyordu.
“Şurada dik dur. Kollarını ve omuz yüksekliğini ölçebilmem için kollarını yana aç.”
“Tamam, anlaşıldı. Teşekkürler.”
Rem’e arkasını dönen Subaru, kızın tarif ettiği gibi iki kolunu da yana açtı. Rem mezurayı kollarına ve sırtına dolarken Subaru kısa boyunu elinden geldiğince dikleştirmeye çalıştı.
Subaru, kızın yumuşak dokunuşunu ve nefesini aniden fark edince omuzları ürpererek huysuz bir ses çıkardı.
“Lütfen garip sesler çıkarma Subaru. Rahatsız edici.”
“Elimde değildi! Bu durum bir erkek için birden fazla yönden çok zor!”
Rem’in soğuk ve acımasız sözleriyle karşılaşan Subaru, konuyu değiştirmek için zihnini yokladı.
“Bu arada, burada Rozchi’nin ve Emilia-tan’ın kıyafetleri var ama senin, Ram’ın veya lolinin hiçbir elbisesini göremiyorum. Başka bir odadalar mı?”
“Leydi Beatrice kıyafetlerini kendi özel odasında değiştirir. Ablam ve ben ise bunlardan başka kıyafet giymeyiz, bu yüzden farklı kıyafetlere ihtiyacımız yok. Kendi odalarımızda giyiniyoruz.”
Subaru, Rem’in bu gayet doğal cevabı karşısında kaşlarını kaldırdı. O sırada ölçü almayı yeni bitiren Rem, yakındaki bir not kağıdına bir şeyler yazdı. Subaru kollarını kavuşturup ona baktı.
“Başka hiçbir kıyafetiniz yok yani, her şey hizmetçi elbisesinden mi ibaret? Dışarı çıktığınızda veya izin günlerinizde ne yapıyorsunuz?”
“Malikanedeki işlerimize veya Efendi Roswaal’a toplum içinde eşlik etmemize hiçbir engeli yok. Açıklamaya gerek kalmadan statümüzü belirtmenin oldukça mantıklı bir yolu bence.”
“Mesele mantık değil ki… Bence güzel bir kızın güzel kıyafetler giyip etrafındakilere neşe saçmak gibi bir görevi vardır.”
“Ablam için durum farklı olabilir ama benim süslenmemden kimse memnun kalmaz.”
“Belki ben kalırım?”
“Seni memnun etmenin bana ne faydası olacak ki Subaru?”
“Belki de hizmetkarlık hayatımda daha sıkı çalışmamı sağlar. Mantıklı, değil mi?”
Rem, Subaru’nin laf sokmasına hafif bir şaşkınlıkla baktı. Subaru, kızın o ifadesiz yüzünü bozabilmiş olmanın keyfiyle pis pis sırıttı.
“İşi bu noktaya getirecek ne var, hiç anlamıyorum Subaru.”
“Saçınız da kıyafetiniz de birbiriyle aynı! Bari huylarınız farklı madem, değişik şeyler giyinin! ...Ya da öyle bir şey işte. Gerçi hizmetçi kıyafeti yakışmış yakışmasına, ikiz olmanıza da bir nebze uyuyor hani.”
Üzerindeki kıyafetle fazlasıyla tatlı görünüyordu gerçi ama saç kesimlerine varana kadar tıpatıp aynıydılar. Sırf ikiz oldukları için, aralarında biraz bireysellik, yani insani duyguların özünü görmek istiyordu.
Subaru böyle düşünüyordu, fakat...
“—mez.”
“Ha?”
“Sizi hiç ilgilendirmez. Ablamla aynı olmamın ne sakıncası var?”
İnanması güçtü ama Rem’in gözlerini fal taşı gibi açmış Subaru’ya yönelttiği bakışlar eskisinden de soğuktu. Subaru, az önceki o havadan sudan sohbet sanki hiç yaşanmamışçasına bir anda afallayıp kem küm etti.
“...Hadi geri dönelim de saçmalamayı kesin. Ablamı daha fazla bekletemem, hem de öğrenmeniz gereken bir yığın şey var.”
İtiraz kabul etmeyen bir tavır takınan Rem, Subaru’ya arkasını dönüp odanın çıkışına yöneldi. Kafası öncekinden de çok karışan Subaru, arkasından yürürken mırıldandı.
“Ablana da biraz fazla mı düşkünsün ne...”
İç çekerek, bu hiçbir şeyden etkilenmez gibi duran kızla arasının nereye varacağını düşündü.
7
Ölçü işi bitince soyunma odasında Ram ile tekrar bir araya geldiler ve Rem kendi yoluna gitti.
İşi başından aşkın olmasına rağmen Rem, “Ceketinizi gece dikip sabah olmadan bitmiş hâlde teslim ederim,” dedi.
Ayrılırken Ram’e manidar bir bakış attı. Kızların gözleriyle anlaşma sistemini gören Subaru, Ram’in omzunu hafifçe dürttü.
“Baksana, Rem az önceki o bakışıyla ne dedi öyle?”
“‘Yalnızken Subaru beni sapık gibi süzdü’ dedi... Seni gidi pislik.”
“Tek bir bakıştan bunu mu çıka— Hey, geri çekilmesene, kalbimi kırıyorsun!”
Ram’in omzunu tutarak kendisinden uzaklaşması Subaru’nun kalbini sızlatsa da malikânedeki uşaklık günleri nihayet ciddiyetle başlamış oldu.
Batı kanadında hizmetçilerin odaları, yedek mobilyalar ve arşive konmayacak sıradan kitaplar bulunuyordu. Buna karşılık doğu kanadında ise konuk soyluları ağırlamak için süitler, misafir odaları ve çeşitli imkânlar vardı; ana kanattan işlevsel olarak pek bir farkı yoktu.
“Böylece malikânenin neredeyse tamamını gezmiş oldun. Geriye sadece binaların dışındaki bahçelerle kapı ile malikâne arasındaki ön bahçe kaldı. Oralara sonra da bakabilirsin. Buraya kadar bir sorun var mı?”
“Bu turu aslında Emilia-tan’ın yaptırması gerekmez miydi?”
“Hiç de değil, zira hemen işe koyulacağız.”
Tanıtım turu boyunca Ram’in soğukkanlı mizacı ve Subaru’nun zırt pırt lafı başka yerlere çekme huyu sayesinde, Ram onun bu son lafını da tereyağından kıl çeker gibi savuşturdu.
Subaru son birkaç saatin onları yakınlaştırdı mı yoksa kendi kuyusunu daha da mı kazdırdı pek kestiremiyordu ama...
“Bugünkü işlerim bahçenin ve ön avlunun bakımı ile çevreyi kontrol etmek. Öğle yemeğinin hazırlanmasına yardım edeceğim ve Sekiz Güneşvakti'nde gümüş takımları yıkamam gerekecek... Sen de bana yardım edeceksin Barusu.”
“Olur tabii ama şu bahsettiğin Güneşvakti de neyin nesi?”
Sabah uyandığında da duyduğu bir kelimeydi. Güneşvakti dediklerinin gündüz saatleri olduğunu tahmin etmişti etmesine ama...
“Yani Sekiz Güneşvakti saati belirtiyor demek ki... Saat falan var mı buralarda?”
“Saat mi...? Zaman büyüsü kristalini kastediyorsan malikânenin her yerinde var, bak şuradaki gibi.”
Subaru, Ram’in işaret ettiği yere bakınca soluk bir ışık yayan bir kristal gördü. Kristal, malikânenin duvarının üst kısmına asılmıştı; tıpkı kendi dünyasındaki büyük bir duvar saatinin duracağı yerdeydi.
Subaru, kristalin yaydığı titrek yeşil ışığa gözlerini kısarak baktı.
“Biraz garip ama sonuçta bildiğimiz saat işte. Nasıl okunuyor bu?”
“Güneşvakti; sıfırdan altıya kadar Rüzgâr Vakti, sonraki altı saat ise Ateş Vakti’dir. Ayvakti ise Su Vakti’nden Toprak Vakti’ne geçer... Bunu bile bilmediğine göre sen bir tür barbar mısın Barusu?”
“Gerçek bir barbar buna 'evet' demezdi herhalde, biliyorsun değil mi?”
Duymaktan hoşlanmasa da genel kültür yoksunluğu yüzünden bu yakıştırmayı inkâr etmek zordu.
Düşününce, uyandığı odada da bir zaman büyüsü kristali vardı. O zaman kristalin çok daha yeşil olduğunu hatırlıyordu.
“Yani ne oluyor, zaman geçtikçe rengi daha mı parlıyor?”
“...Rüzgâr Vakti yeşildir, Ateş kırmızı, Su mavi, Toprak sarı. Açıklanmasını istediğin başka bir şey var mı?”
“Zaman mevzusunu anladım şimdilik. Kulağa geldiği kadarıyla Güneşvakti ile Ayvakti bir nevi öğleden önce ve öğleden sonra gibi bir şey.”
Bir fantezi dünyasının sağduyu anlayışıyla daha pek çok kez çatışacağı kesindi.
Subaru kollarını kavuşturup başını salladı. Ram yorulmuş gibi elini alnına götürdü.
“Seni sıfırdan bu iş için eğitmek zaten yeterince zorken bir de bu kadar bilgisiz olman... Ben ne ara hizmetçilikten hayvan terbiyeciliğine geçtim acaba?”
“Hayvan terbiyecisi gibi kelimeleri duymak bile ürkütücü, daha farklı şeyler mi söylesen patron?”
Kendisine patron denince Ram’in kaşları hafifçe seğirdi. Umursamadığını ya da pek rahatsız olmadığını hisseden Subaru konuyu biraz değiştirdi.
“Bu arada, demin buralara sadece ikinizin baktığını söylemiştin ama bu hep böyle sürmez herhalde, değil mi? Yani önceden işi bırakan şu hizmetçi vardı ya hani?”
“...Lord Roswaal’ın çeşitli küçük konaklarda yaşayan akrabaları var, bu yüzden şimdiye kadar iş arkadaşlarımızın çoğu oralardan geldi. Rem ve ben Lord Roswaal’a bizzat hizmet edebilmek için buradaki ana malikânede çalışıyoruz.”
“Ana malikâne ve küçük konaklar... Şey, yani burası ana malikâne mi oluyor?”
“Lord Roswaal Mathers ailesinin lideri, elbette ana malikânede yaşayacak. Hem akraba dediysem de Mathers ailesinin diğer kollarıyla bağları pek de sıkı sayılmaz.”
Roswaal gibi bir soylunun ailesiyle karmaşık ilişkilere sahip olması Subaru’nun zaten bekleyebileceği bir şeydi belki de. Artık bu adam için çalıştığına göre kendisini tamamen olayların dışında sayamazdı; üstelik bir kraliyet adayı olan Emilia’yla da yakın bir bağı vardı.
“Sadece Rozchi’ye bakıyor olsanız bile bu malikâne iki kişinin altından kalkamayacağı kadar devasa değil mi? Daha fazla kişi işe alamaz mısınız?”
“—Şu anki şartlar bunu imkânsız kılıyor. Ayrıca laflama vakti bitti.”
Ram ellerini çırparak konunun kapandığını bildirdi ve sakince önden yürümeye başladı.
Subaru ona daha çok şey sormak istiyordu ama çalıştıkça da bu tarz şeyleri öğrenip genel kültürünü geliştirebilirdi. En azından kızı memnun etmek adına önce işe dört elle sarılması gerekiyordu.
“Daha önce hiç böyle çalışmadım ama nedense içimde büyük bir heves var. Güzel kızların kerameti herhalde?”
“Yağcılığın sana hiçbir faydası olmaz. Ne nezaket görürsün ne merhamet.”
“Kız kardeşinden biraz alçakgönüllülük öğrensen fena olmaz hani!”
Subaru, soyunma odasında Rem ile yaptığı konuşmayı hâlâ kafasında evirip çevirerek bu lafı yapıştırdı.
8
“Ah, yandım—!”
Subaru, kırmızı kanın süzüldüğü taze yaraya bakıp neredeyse ağlamaklı bir sesle ciyakladı.
Hemen yanında aynı işle meşgul olan Ram, kanayan sol elini havada sallayan Subaru’yu gözlerini kısarak izledi.
“Düşüncesizliğin sonu budur işte. Barusu, sen hiç kendini geliştirmek nedir bilir misin?”
“Ama ben ilk defa yemek çubuğu dışında bir sofra aleti kullanıyorum!”
Subaru şikâyet ederek kesik parmağını ağzına soktu, ağzına dolan metalik tatla yanaklarını şişirdi.
Öğleden hemen önce mutfaktaydılar. Ram ile bahçedeki işleri toparladıktan sonra hazırlıklara yardım etmek için yemekhaneye dönmüşlerdi. Gerçi öyle olsa bile...
“Beni anladım da ablanıza da mı soyma işi yaptırıyorsunuz? Hani nerede büyüklüğün şanı?”
Ram cevabı yapıştırmakta gecikmedi.
“Uzun zamandır birlikte çalışıp yaşadığımız için işleri uzmanlık alanlarımıza göre bölüşürüz. Burası benim parlayacağım yer değil.”
“Ama sanki demin her alanda senden daha iyi olduğunu duymuştum?!”
Yemekte, temizlikte, çamaşırda, dikişte ve hemen hemen diğer her ev işinde Ram’in Rem’in gerisinde kaldığını daha önce işitmişti. Yine de Ram sebze soymada epey deneyimli görünüyordu.
“İkinizin de işi birazdan biter mi acaba?”
Rem, soyma işini emanet ettiği ikiliye gözlerini belerterek seslendi; o esnada sergilediği baş döndürücü yemek hazırlama hızıyla ikisini de utandırıyordu. Rem’in hünerli elleri sıradanlığın fersah fersah ötesindeydi, yemek yapışı adeta kusursuzca icra edilen bir gösteriyi andırıyordu.
...Bir köşede amelelik yapan diğer ikisinden tamamen farklıydı.
Rem kocaman bir tavaya malzemeleri döküp karıştırırken arkasına baktı. Bir şey soyan ablasına ve kan kaybeden Subaru’ya sessizce göz gezdirip hiçbir şey olmamış gibi başını salladı.
“Her zamanki gibi ablacığım, sebze soyuşun bile tablolara layık.”
“Taraf tutuşun o kadar bariz ki hayran kaldım doğrusu! Benim yaptığım işe de bir yorum alsaydık bari!”
“O sebzeleri yetiştiren çiftçiye acıyorum sadece.”
“Yeter, can evimden vuruyorsun!”
Rem, Subaru’nun soyduğu sebzelerin oluşturduğu o feci enkaza bakıyordu. Patatese benzeyen sebzeler kabaca yarı yarıya küçülmüştü ama üzerlerinde hâlâ kabuk vardı. Üstelik elindeki oldukça derin kesikler yüzünden masanın üzeri kan gölüne dönmüştü.
Patateslerini gayet muntazam soyan Ram, kanaması devam eden Subaru’ya bakıp tavsiyede bulundu.
“Bıçağı çok kötü kullanıyorsun Barusu. Sebzeyi değil bıçağı hareket ettirdiğin için kendini kesiyorsun. Soyarken bıçağı sabit tut, sebzeyi çevir.”
Duruşu kusursuzdu; çıkardığı kabuklar baştan sona hiç kopmadan tek parça hâlinde geliyordu. Devam etti: “Bilmiş ol, benim uzmanlık alanım haşlanmış patatestir.”
“Bunu söylerken gerçekten gururlu görünüyordun ha! Kahretsin, sen sadece izle. Sevgili kılıcım Kayan Yıldız haddini bildirecek senin!” Hırsla bıçağı alıp ahşap sapını sıkıca kavradı. Alt tarafı sıradan bir soyma bıçağıydı ama bugünden itibaren Subaru’nun kıymetli Kayan Yıldız’ı olacaktı.
“Uoooaah—!”
Sesini yükselterek iki büklüm oldu, bıçağı sabit tutup tıpkı Ram’in tembihlediği gibi sebzeyi döndürdü. İlk kesik yine biraz derine kaçsa da geri kalanının ne kadar pürüzsüz gittiğini görünce içten içe şaşırdı.
Göz ucuyla baktığında, Ram’in sözünü dinlediği için Subaru’yla gurur duyduğunu gördü.
İçten bir minnetle tek kelime etmeden soymaya odaklanmıştı ki aniden—
“...Ne var? Öyle dik dik bakarsan utanırım ama.”
Subaru, kendisine bakanın Rem olduğunu fark edince başını kaldırdı. Rem hafifçe afallamış gibi bir karşılık vermeye yeltendi. Fakat söyleyeceği her neyse, Ram’in sözleriyle bölündü.
“—Ne kadar acınası göründüğüne bakıyor Barusu. Özellikle de kafanın içi epey eksik.”
Bu sözler Subaru’nun başını eğip düşünmesine neden oldu.
“Bu saç kesiminin eskisinden çok daha iyi olduğunu sanıyordum ama...”
“Bir hizmetçi olduğunu hesaba katarsak en hafif tabirle sınıfta kalır... Değil mi Rem?”
“...Ah, evet. Sanırım öyle. Sanki ufacık bir eksiği var gibi.”
“Belli ki bayağı canınızı sıkmış! Aman iyi be, kusura bakmayın!”
Biraz olsun gurur duyduğu emeğinin böyle dobra dobra yerilmesi Subaru’nun hevesini kırdı. Ram, Subaru’yu süzerken burnundan bir hıh sesi çıkardı.
“Bu arada, bu malikânede saç işlerine Rem bakar. Her sabah beni giydirir, saçımı yapar, anladın mı?”
“Hee, demek o yüzden ikiz gibi birbirinizin kopyasısınız... Bir dakika, bu lafta bir terslik yok mu?”
Az önceki söyleyiş tarzından sanki her şeyi Ram tek başına yapıyormuş gibi bir anlam çıkıyordu. Ancak Subaru’nun bu lafına karşılık Ram kollarını göğsünde kavuşturup pişkin pişkin cevap verdi.
“Tam olarak düşündüğün gibi Barusu.”
“Kız kardeşine biraz yardım et be, vicdansız!”
Ram’in yüzsüzce kendisinin işe yaramaz bir abla olduğunu ilan etmesi üzerine Subaru yapmacık bir dehşet ifadesiyle bağırdı. Sonra Ram, Rem’in taradığı pembe saçlarını okşayarak kardeşine baktı.
“Rem, Barusu’nun saçını biraz kırpıverir misin?”
“Bir saniye ya, bir kızın saçımla oynaması benim ayarlarımı fena bozar yalnız!”
“Abla...?”
Ram’in bu ani teklifi hem Subaru’yu hem de Rem’i şaşırttı. Ram kırmızı gözlerini kardeşinin sorgulayan bakışlarına dikti, ses tonunu hafifçe alçalttı.
“...Barusu’ya saçı yüzünden bakıyordun, öyle değil mi?”
“...Evet, doğru. Biraz taranıp şekil verilse çok daha iyi görünürdü.”
“O zaman bırak dediğini yapsın. Rem’in elleri sihir gibidir, temin ederim.”
“Bu dediğin kulağa biraz sapıkça bir istek gibi geliyor ama...”
Abla, sanki Rem’in dile getiremediği merakını tatmin etmesi için ona bir bahane sunuyor gibiydi.
Belki de mesele kişilik farkıydı. Subaru’ya şimdiden hiç taviz vermeyen Ram’in aksine Rem, ona karşı nasıl davranması gerektiğine henüz tam karar verememiş görünüyordu. Subaru da aradaki mesafeyi kapatmak gerektiğine katılıyordu ama...
“İstemiyorsan yapmak zorunda değilsin tabii. Ama yaparsan da fena olmaz hani!”
“Hayır, hiç de değil. Beni birazcık, çok azıcık, şöyle bir parça rahatsız ettiği doğru gerçi.”
Kızı bayağı rahatsız ettiğini anlayan Subaru’nun öz güveni biraz daha eridi. Kendince sadece kendi bireyselliğini sergilediğini sanıyordu—fakat aklından bunlar geçerken üç ses aynı anda yükseldi.
“—Ah.”
Kayan Yıldız’ın keskin ucu patatesten kayıp Subaru’nun başparmağına indi. Subaru soyulmaması gereken deriyi sıyırınca bağırdı.
“Vaaay! Hay aksi! Birazcık uçtu gitti—!”
“Görünüşe göre ‘sevgili bıçağın’ diye anılmaktan hoşnut kalmadı. Sevgin bu kadar karşılıksız olduğuna göre ona en sevdiğin bıçak demeyi denesen nasıl olur?”
“Abla, su kaynadı, doğradığın sebzeleri atalım da—”
“İkiniz de yeni gelene eziyet etmeye bayılıyorsunuz değil mi?!”
İşi her şeyin önüne koymaları takdire şayandı ama Subaru’da bunu övecek kafa kalmamıştı.
9
—Ve böylece, günün yarısı uçup gitti.
“Çok yoruldum be—!”
Subaru bunu söyler söylemez bütün dermanı kesilmiş hâlde kendini yatağa bıraktı.
Kendisine tahsis edilen hizmetçi odasındaydı. Bugünden itibaren burası Subaru’nun özel odası ve uyuma alanı olacaktı. Ucuz bir yatak, masa ve sandalyeden ibaret mütevazı bir odaydı; hâliyle bir hasta olarak kaldığı misafir odasının standartlarının fersah fersah gerisindeydi.
“Neyse, pahalı şeyler zaten insanı çok boğuyor, burası gayet iyi...”
Yüzünü yastığa gömdüğünde, kokusunun ve dokusunun hâlâ lüks sayılabilecek standartlarda olduğuna kanaat getirdi. İşi bittiği için üniformasını hemen çıkarıp eşofmanını giymişti; daha alışık olduğu kıyafetlerle uyumak niyetindeydi.
“Off, pestilimi çıkardılar resmen. Çalışmak zanaat işiymiş. Babamların iş hayatında nasıl bu kadar harika olduğunu şimdi çok iyi anlıyorum. Bir güncüğü bile hafife alınacak gibi değil.”
İşteki ilk gününü düşünerek tutulan bedenini esnetirken içten bir takdirle mırıldandı.
Elbette bilmediği bir sürü ufak tefek ayrıntı vardı ama yine de ne kadar beceriksiz olduğuna canı sıkılmıştı.
İşin tek teselli edici yanı belki de Ram’in eğitmen olarak tavrıydı.
“Açık sözlü ve lafı dolandırmıyor ama beklediğimden daha nazik ve anlayışlı çıktı doğrusu... Ha?”
Kapının aniden çalınmasıyla başını kaldırdı. Tam o sırada kapı tarafından bir ses geldi.
“Ben Rem. Subaru, müsait miydiniz?”
“Ha, gel gel, müsaitim. Garip bir şey yapmıyorum, gir içeri!”
“Böyle söyleyince durumu yatıştırmaktan ziyade daha şüpheli kılıyor ama izninizle.”
Rem kapıyı açıp hâlâ hizmetçi kıyafeti üzerindeyken odaya girdi. Subaru, Rem’in gelişine bir an kaşlarını kaldırsa da elindeki siyah ceketi görünce sebebini hemen anladı.
“Dur bir dakika, bitti deme sakın? Hızlı iş kavramına yeni bir soluk getirdin resmen.”
“Öyle baştan dikmek gibi ahım şahım bir şey değil. Lord Roswaal’ın kıyafetlerinden biri olsaydı daha fazla özen göstermem gerekirdi ama sizin için bu kadarı yeterli.”
“Bu dediğin kulağa sanki, şey, işten bayağı kaytarmışsın gibi geldi?”
Subaru ceketi alırken Rem cevap vermedi. Subaru ceketi açıp kollarını hızla geçirdi. Önceden koltuk altları çok dardı ve omuzlarını zar zor çevirebiliyordu ama...
“Kabul etmek zoruma gidiyor ama harika yapmışsın. Kollarım fırıl fırıl dönüyor... Şey, yakışmış mı bari?”
“Gri renkli tuhaf kıyafetinizle birleşince, dünyadaki hiçbir garip giysi sizinkinin eline su dökemez.”
“Tamam, bu pek iltifata benzemiyordu. O kadarını ben bile anlarım herhalde!”
Tişörtün üstüne uşak ceketi giymiş olunca Rem’in böyle bir değerlendirme yapması doğaldı. Hatta gülmemek için kendini epey zorlamış olmalıydı. Fakat...
“Paçaları ne yapalım?”
“Paça mı... Ha, pantolonu diyorsun. Kahretsin, unuttum ben onu. Gerçi bir iğne iplik olsa kendim de yaparım.”
“Yanımda getirmiştim. Şimdi ayarlayayım mı?”
Rem’in niyetinde görünürde bir kötülük yoktu, tamamen iyi niyetli bir öneriydi. Araya laf sokmayı ihmal etmemişti gerçi ama tarzı buydu işte, o yüzden Subaru da üzerinde durmadı.
Öyle ya da böyle, Subaru bir şekilde bu iyiliğin altında kalmamak istiyordu.
“Pekâlâ, uzat bakalım şu iğneyle ipliği. Bugün dikiş becerilerim çağ atlayacak!”
“Akşam yemeği için sebzeleri soyarken bile canı çıkan birinden daha fazlasını mı beklemeliyim?”
“Keh-keh, fırsatın varken beni küçümse bakalım. Ama şimdiden söyleyeyim, küçük dilini yutmaya hazır ol!”
Özgüveni tavan yapmış Subaru’dan artık umudu kesmiş gibi görünen Rem, cebinden fantastik dünyalara layık bir dikiş seti çıkarıp ona uzattı. Subaru seti aldı; içindekiler memleketindekilere epey benziyordu. Alışkın bir el hareketiyle ipliği iğneden geçirdi ve pantolonunun paçalarını dizlerinin üzerine kadar çekti.
“Hı-hım, hı-hııım.”
Subaru neşeyle mırıldanırken Rem hayranlık dolu bir iç çekti.
“…Şaşırdım doğrusu. Cidden eliniz yatkınmış.”
Subaru iğneyi seri ve canlı hareketlerle oynatıyordu. Daha mırıldanması bitmeden iğneyi yukarı çekti.
“Tamamdır, bir taraf bitti. İyice bir bak bakalım. On numara diktim, değil mi?”
Subaru marifetini sergilemek için pantolonu çekiştirip gerdi. Rem, açıkça takdir ettiğini belirterek çenesini hafifçe eğdi.
Bu tepkiyle keyfi yerine gelen Subaru diğer paçaya koyulmuştu ki Rem aniden söze girdi.
“Şey… Subaru, öğl движения konuştuğumuz konu hakkında…”
“Hı, öğlen mi? Öğlen ne olmuştu ki?”
“Ah… şey, unuttuysanız hiç sorun değil.”
Subaru başını kaldırmadan çalışırken Rem önünde başını hafifçe iki yana salladı. Onun bu tepkisi üzerine gözlerini kısan Subaru, akşam yemeği hazırlığı sırasında saçını kestirme konusunu konuştuklarını hatırladı.
“Ha, şu saç meselesi mi? Şaka yapıyorsun sanmıştım. Cidden kesecek misin?”
“Hayır, sadece haddimi aştığımı düşündüm. Ne de olsa iş arkadaşım olsanız da aynı zamanda Leydi Emilia’nın kurtarıcısısınız; konumlarımız farklı.”
“Böyle kasıntı tavırlar hiç bana göre değil ama… Bir dakika, cidden böyle mi düşünüyorsun?”
Aralarındaki fark yüzünden ona sıradan bir iş arkadaşı gibi davranamayacağını söylemesi Subaru’nun canını sıkmıştı.
Sorusuna karşılık Rem’in kaşlarını kaldırdığını gören Subaru, kafasındaki saçları hırsla çekiştirmeye başladı.
“Açıkçası böyle ince şeyleri anlamakta pek iyi değilimdir. Seni… böyle şeyleri dert etmek zorunda bıraktığım için kusura bakma.”
“Hayır, sadece elden bir şey gelmeyeceğini söylüyorum. Lütfen unutun gitsin.”
“Öyle kolayca kestirip atamam. İnsanoğlu işte, böyle şeylere takılır. Şimdi şöyle yapalım…”
Subaru elini alnına koyup gözlerini indirerek Rem’e baktı. Rem, ağzından kaçırdığı sözden ziyade Subaru’nun sitemi yüzünden mahcup olmuş gibiydi. Bu da Subaru’nun ne söyleyeceğine karar vermesini kolaylaştırdı.
Subaru parmağını kaldırarak bir teklifte bulundu.
“Tamam, sana tek bir şart koşacağım. Kabul edersen az önce söylediklerini tamamen unuturum.”
Rem gözlerini kısa bir an yumdu, ardından kabullenmiş bir ifadeyle başını salladı.
“Şart… mı? Anladım. Sizi dinliyorum.”
Bu kadar ciddi bir tepki almayı beklemeyen Subaru yüzünde buruk bir tebessümle konuştu…
“Saçımı düzeltip güzelce tararsan seni affederim.”
“…”
Teklifi karşısında Rem’in sessiz kalmasına dayanamayan Subaru sesini yükseltti.
“Bu sessizlik beni biraz geriyor ama, biliyorsun değil mi?”
Rem’in açık mavi gözleri Subaru’yu yansıtırken genç kız hafifçe iç çekti.
“Leydi Emilia da belirtmişti ama gerçekten de beklentileriniz çok mütevazı, Subaru.”
“Bu işte bir gariplik var. Böyle şok olacağına tatlıya bağlarız sanıyordum…”
“Ablamdan, baş başa kaldığınızda ona sapıkça bakışlar attığınızı duyduğum için daha edepsiz bir şeye kendimi hazırlamıştım.”
“İftira bu, resmen iftira!!”
Ram’ın bu dedikodusunun çok geçmeden Emilia’yla arasını açmasından fena halde korktu. O iş olmadan önce Emilia’yla doğrudan bir iletişim hattı kurması şarttı.
Subaru kafasında Ram’a karşı acil eylem planları kurarken Rem eteğinin kenarını tuttu.
“Şartınızı kabul ediyorum; dediğinizi yapacağım.”
Böylece, hanımefendilere yakışır kusursuz bir reveransla buzları eritecek bu teklifi kabul etti.
Bu resmiyet Subaru’yu güldürdü; ardından ellerine baktı.
“Hey, laflarken paçaları kısaltma işini bitirivermişim. Fena olmadı ha, ne dersin?”
İşin bittiğini gören Rem pantolonu eline alıp dikişleri inceledi…
“…Evet, olmuş. Dikiş konusunda tam not aldınız. Ancak tıpkı sizin gibi, bunun da pek bir işe yarayacağını sanmıyorum, Subaru.”
…ve tepesinden aşağı bir kova soğuk su döküverdi.
“Hah?! Az önce tatlıya bağlamamış mıydık biz?!”
Subaru’nun bu çıkışıyla birlikte az önceki o gergin havadan eser kalmamıştı.
Subaru dikiş setini Rem’e geri verip alnını ovuşturdu.
“Eee, saç işini ne zaman halledelim peki? Bugün saat epey geç oldu, zor.”
“Doğru. Bir an önce aradan çıkarmak isterdim ama ne yazık ki birkaç gün boyunca akşamları da çalışıyor olacağım.”
“Bir ara vakit yaratırız artık. Yahu, saçımı başkasına emanet etmeyeli cidden asırlar oldu!”
Ortaokula başladığından beri, yani neredeyse beş yıldır saçını hep kendisi kesiyordu. Hatta aynaya bile bakmadan, sadece dokunarak kesecek kadar ustalaşmıştı.
“Öyleyse saat geç oldu, ben artık müsaadenizi isteyeyim. Yarın sabah da çalışacaksınız. Vaktinde kendi başınıza uyanabilir misiniz?”
“Dürüst olmak gerekirse hiç emin değilim. Çalar saatim olunca kalkarım da burada öyle bir şey yok, zor yani. Ne bileyim, horoz falan yok mu buralarda?”
Subaru’nun güven vermeyen cevabı karşısında Rem istemeye istemeye ona bir can simidi uzattı.
“…Durum vahim görünüyor, o yüzden sabah sizi ablam ya da ben uyandırırız.”
“Cidden mi? Kıdemlilerimi çalar saat niyetine kullanmak biraz ayıp olacak ama…”
“Öğlene kadar uyumanızın bize hiçbir faydası dokunmaz neticede.”
“Beni nasıl bir uykucu sandın sen yahu?!”
“Bütün günü yatakta eritebilecek biri olarak, sanırım?”
Bunun Rem’in standartlarına göre bir şaka olduğunu Subaru’nun anlaması biraz sürdü.
Bu atışmanın ardından Subaru, teklifini kabul ettiği için odadan çıkan Rem’e teşekkür etti.
Kapıdan çıkan Rem, gözden kaybolurken elini salladı.
“Ağızlarından ne çıkarsa çıksın, bal gibi de öz be öz kardeşler işte.”
Rem lafını nazik bir maskenin arkasından sokuyordu, Ram ise düpedüz kibirliydi. Ama ikisi de insanı bunaltacak derecede düşünceliydi; bu da Subaru’nun bir iş arkadaşında en çok arayacağı özellikti.
10
—Bir süre sonra.
“Eee, bunca şeyden sonra Subaru nasıldı bakalım?”
Vakit akşamdı; batıda güneş çoktan batmış, gece göğündeki yerini hilale bırakmıştı. Gizli rapor işte bu saatlerde veriliyordu.
Burası geniş bir odaydı. Ortasında misafirleri ağırlamak için bir masa ve yüksek sandalyeler; daha içeride ise odanın sahibinin yazı işlerini yürütmesi için bir masa ve sandalye vardı. Abanoz masanın üzerine kâğıtlar ve tüy kalemler saçılmıştı, hemen yanlarında ise hâlâ tüten ve etrafa hafif bir aroma yayan bir fincan duruyordu.
Burası Roswaal Malikanesi’nin ana kanadının en üst katı, mülkün efendisi Roswaal L. Mathers’ın özel çalışma odasıydı.
Sesi fısıltı gibi çıkmıştı ama hedefine hiç zorlanmadan ulaştı. Ulaşacaktı tabii.
Roswaal’ın konuştuğu kişinin minyon bedeni tam kucağında oturuyordu.
“O fiyaskonun üzerinden beş gün geçti—bu işin nasıl ilerleyeceeeğini görmek için yeterli bir süre, değil mi?”
“Sanırım öyle— Hiçbir işe yaramaz.”
Ram, efendisi pembe saçlarını okşarken onun sesini kulağının hemen dibinde duydu. Odada sadece Roswaal ve Ram vardı; ikizlerin “diğer yarısı” olan Rem’den eser yoktu.
Kısacası o günkü rapor, Subaru meselesi ve Ram’ın onu eğitme süreci hakkındaydı. Ram eğitimin berbat gittiğini söyleyince Roswaal bir an ona baktı, ardından güldü.
“Ahaa, öyle demek. Tamamen mi işe yaramaz?”
“Barusu gerçekten de hiçbir şey beceremiyor. Yemek yapmaktan anlamıyor, temizlikte çok sakar, çamaşırları ona emanet etme düşüncesi bile tüylerimi ürpertiyor. Garip bir şekilde dikişte yetenekli ama onun dışında tek başına hiçbir iş bırakılamaz ona.”
“Bu kadar çok kızın olduğu bir yerde, bu da vahim bir durum, öyle değiiil mi?”
Ram acı bir tebessümle, O yaştaki biri için normal der gibi efendisine baktı; son dört günün ayrıntılarını hatırlıyordu. O kısa ama dopdolu geçen zamanda, Ram’ın o zarif ve ifadesiz yüzünün yerini alan yüz buruşturmayı yabancı biri bile hemen fark ederdi.
“Yüzünü böylesine asık görmek pek naaaçizane bir durumdur. Gerçekten o kadar mı yeteneksiz?”
“Tepeden tırnağa işe yaramaz. Mesele sakar olması değil, bilmemesi. Kötü yetiştirildiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Üstelik genel kültürden de yoksun.”
“Ona çok sert davranıyooorsun.”
Roswaal gülüşünü bastırdı. Ram hafifçe iç çekerek efendisinin kollarında biraz kıpırdandı ve ona daha da sokuldu. Efendisi avucuyla Ram’ın pembe saçlarını şefkatle okşadı.
“Peki Ram, asıl önemli kısma gelelim— Sence bir parmağı var mı?”
Roswaal gülümsemesini koruyordu, ses tonu da az öncekinden farksızdı. Konunun ne olduğunu açıkça söylememişti ama kız neyi duymak istediğini gayet iyi biliyordu. Ram gözlerini kapatıp bir süre düşündü.
“İhtimali tamamen göz ardı edemem ama bence çok düşük.”
“Hıııım. Neden peki?”
“Bu haneye sızmak için gönderilmiş biri olamayacak kadar dikkat çekiyor… İyi veya k… Hayır, bilhassa kötü anlamda… Zaten Barusu’nun kendisi…”
Kelimeler ağzından kendiliğinden dökülür gibiydi.
Bu bir bakıma sorusunun yanıtı olduğu için Roswaal memnun bir gülümsemeyle karşılık verdi. Bir efendinin takdir dolu gülümsemesiydi bu, adeta: Son derece mantıklı der gibiydi. Bu gülümseme tam olarak kendisine yöneltilmemiş olsa da Ram yanaklarının yandığını hissetti.
“Anlıyorum, ben de sana katılıyorum. Demek ki gerçekten de iyi niyetli bir seyirciymiş.”
Roswaal konuşurken sandalye gıcırdadı ve pozisyonunu değiştirdi. Masanın aksi yönüne, ay ışığının içeri süzüldüğü büyük pencereye doğru döndü.
Roswaal’ın iki farklı renkteki gözleri parıldıyor gibiydi; aşağıdaki manzarayı görünce dudaklarının kenarları yukarı kıvrıldı.
“Şunu söylemeliyim kiii, hevesi kesinlikle kırııılmıyor.”
Özel çalışma odası malikanenin bahçesine bakıyordu. Bahçenin bir köşesinde, siyah saçlı bir delikanlının gümüş saçlı bir kızla konuşup güldüğünü gördü. Her zamanki gibi genç adam tek taraflı konuşuyordu ama kızın bundan rahatsız olduğu yoktu.
“Ne kaaadar hoş. Bende artık öyle bir tutku kalmadı.”
Kendi kendine konuşur gibi söylemişti bu sözleri ama Ram hemen yanı başından Roswaal’ın gözlerinin içine bakarak yanıt verdi.
“Kadınlar peşlerinden koşulmasından hoşlanır.”
Ancak gözlerindeki parıltının aksine Roswaal’ın gözleri muzipçe kısıldı.
“Yoksa Subaru’ya düşündüğümden daha mı çok değer veriyorsun?”
“…Hiçbir işe yaramıyor ama onun hakkında kötü düşünmüyorum. İşle ilgili hiçbir şey bilmiyor, ama bilmediği şeyleri öğrenebilir.”
Ram’ın gözlerindeki hoşnutsuzluğa ve buz gibi sesine karşılık Roswaal, az önce saçını taradığı eliyle kızın yanağını okşadı. Ram büyülenmiş gibi susup kalırken Roswaal onun cevabını tartıyordu.
Ram’ın başkalarından böyle bahsetmesi pek rastlanan bir şey değildi.
Efendisine üstü kapalı tavsiyesi, Onu biraz daha tanıyalım demekti. Anlaşılan iki hizmetçi de bu siyah saçlı gence epey ısınmıştı. Hevesli olmak güzel şey, diye düşündü Roswaal başını sallayarak.
“Konumum gereği araya girmeeeliyim galiba, öyle değiiil mi?”
Roswaal yalnızca sarı gözüyle bahçedeki bu sevimli buluşmaya bakarak yorum yaptı.
“İkisi de çocuk daha. Ne olursa olsun aralarında bir şey yaşanmaz.”
“Haklısın galiba.”
Aşağıdaki kızla erkeğin buluşmasına bakan pencerenin perdesini çekerlerken çalışma odasını hafif bir kahkaha doldurdu.
—Ondan sonra ne olduğunu görme ayrıcalığına ay bile nail olamadı.
11
Ay hâlâ gece göğünün tam ortasında parlarken Subaru umut doluydu.
Uşak kıyafetinin kollarındaki kırışıklıkları düzeltti ve penceredeki yansımasına baktı. Bu kıyafetleri giyeli dört gün olmuştu bile, artık alışmanın vakti gelmişti.
“Fena değil, hiç fena değil. Ben bu işi kıvırırım. Banyodan yeni çıkmış halimle aynada en az yüzde elli daha çekiciyim. Bence bu iş olacak!”
Nesnel olarak bakıldığında gerçekten yüzde elli miydi orası tartışılırdı ama insanın kendine moral vermesi önemliydi.
Kendine hiç değilse çekici bir hava katmaya çalışan Subaru, uzun ve sığ bir nefes alıp ileri doğru adım attı. Bahçenin kısa biçilmiş çimlerinde yürüyor, ulu ağaçlarla çevrili yeşil bir köşeye, ay ışığının o büyüleyici aydınlığını çok daha cömertçe sunduğu o yere doğru ilerliyordu.
Orada bir kız oturuyordu; etrafını saran soluk ışığın ortasında, gümüş saçları ay ışığında pırıl pırıl parlıyordu.
Subaru artık o ateş böceğini andıran soluk ışıltının aslında ruhlardan geldiğini biliyordu. Bu gerçek, karşısındaki o gerçeküstü manzarayı izlerken kalbini bir iblis gibi sımsıkı saran büyüye daha da güç katıyordu. Elinde olmadan olduğu yerde kalakaldı, nefesi kesildi.
Belki de onun varlığını sezen kız, kapalı gözlerini aniden açıverdi. Ametist rengi iki mücevher, yaklaşmakta olan Subaru’ya odaklandı.
“Şey, selam. B-böyle karşılaşmamız ne büyük tesadüf, değil mi?”
“Her gün böyle geliyorsun ama. Tesadüfe gelince… aynı çatı altında yaşamıyor muyuz biz?”
Daha tek kelime edemeden yakalanmış olmak Subaru’nun aklını başından almıştı; Emilia ise delikanlının artık klasikleşen bu lafına sadece iç çekti. Yaptığı gafın hevesini kırmasına izin vermeyen Subaru, Emilia’ya gülümsedi.
“Şu aynı çatı altında lafını duymak bile içimi bir kıpır kıpır ediyor…”
“Şu kıpır kıpır lafı da benim tüylerimi diken diken ediyor nedense. Hiç hoşuma gitmiyor.”
Emilia ona bakarken Subaru yanağını kaşıdı ve sanki gayet doğal bir şeymiş gibi kızın yanına oturdu. Aralarında sadece üç karış mesafe vardı; bu da aralarındaki mesafenin ne kadar kısaldığının bir kanıtıydı.
Artık Subaru’nun yanına oturmasına alışmış olan Emilia, bu yakınlığı dert edip lafını bile etmedi.
Kızın her sabahki ritüeli ve yemek saatleri derken, Subaru’nun yanı başında oturması artık Emilia için kanıksanmış bir durumdu.
Buna sessizce izin mi veriyordu yoksa yasaklamaktan vaz mı geçmişti bilinmezdi ama öyle ya da böyle, bu kadar yakınında olmak Subaru’yu mutlu ediyordu.
“Eee, ne yapıyorsun bakalım?”
“Hı? Sabahki rutinin devamı. Çoğuyla sabah görüşebiliyorum ama bazılarıyla sadece gece buluşabiliyorum, o yüzden…”
Subaru başını sallayarak Emilia’nın cevabını ikiletmeden kabul etti.
Zamanın “gündüz” ve “gece” olarak ölçüldüğü bir dünyada yaşamaya nihayet alışmıştı.
Kaldı ki yirmi dört saatlik bir döngü içindeki günlük yaşam, genel olarak beklendiği gibiydi. Vücudun biyolojik saatine uyarak yaşamak insana eşi benzeri olmayan bir huzur veriyordu.
Uşaklık eğitiminde geçen dört gün, aynı zamanda bu dünyanın genel kültürünü edindiği dört gün olmuştu. Yine de uşaklık işlerini öğrenmek teorik bilgilerin önüne geçtiği için genel bilgisi hâlâ epey sığdı.
“Hafta sonları tatil olan o okul günlerimi düşününce insanın olaylara bakışı değişiyor…”
Subaru son dört gün boyunca o Spartalı eğitmenini sık sık çekiştirip durmuştu. Ancak Subaru’nun bu tek taraflı yakınmaları bile Emilia’yla geceleri yaptıkları o samimi sohbetleri daha da koyulaştırıyordu.
Subaru, sanki bu rüya gibi manzaranın büyüsüne kapılmış gibi sessizce Emilia’nın yüzünün profilini izledi.
Subaru’nun böyle dut yemiş bülbüle dönmesini garipseyen Emilia aniden konuştu.
“İzlemesi hiç eğlenceli değil, değil mi?”
Emilia’nın sesinin sanki biraz mahcup çıkması üzerine Subaru doğruldu ve başını iki yana salladı.
“Yok canım, seninle birlikteyken sıkılmam mümkün mü hiç, Emilia-tan?”
“N-ne—”
Bu dobra itiraf karşısında Emilia’nın nefesi kesildi, yanakları al al oldu. Emilia’nın bu ani çıkışla kızardığını gören Subaru’nun da kulaklarına kadar kan hücum etti.
Ne de olsa az önce söylediği laf, harfi harfine içinden geçenlerin ta kendisiydi.
Kızardığını unutturmak istercesine alelacele konuşmaya başladı Subaru.
“Şey, yani, günlerdir şöyle oturup doğru düzgün konuşamadık ya, onu diyorum!”
Emilia hak verircesine başını salladı.
“Ö-öyle tabii. Malikânedeki işleri öğrenirken epey zorlanmış gibisin… Canla başla çalışıyorsun, değil mi?”
“Bunu duymak beni öyle mutlu etti ki neredeyse ağlayacağım…”
Ortamdaki tuhaflığı geçiştirerek konuyu derin bir çukura gömdüler ve istemeden de olsa anı tatlı bir hüzne boğdular.
Subaru’nun geride kalan dört günlük performansına dair değerlendirmeler epey acımasızdı; üstlerine rüşvet vermeyi başarsa bile "tamamen işe yaramaz" notunu değiştiremezdi.
Temizlik, çamaşır ve yemek gibi ev işlerinde hiçbir yeteneği olmadığından, Subaru’nun ilk görevi bir malikâne hizmetkârı için gereken becerileri edinmekti. Saydıklarımızın hepsinde şu anki notu C’ye çakılı kalmıştı.
“Üniformamın kollarını kısaltıp önlüğe düğme diktiğimde tam puan aldım ama hepsi o kadar.”
“Sadece tek bir alanda gerçekten harikasın.”
“Eh, tamamen sıradan ve dümdüz biri olmak yerine sivri bir tarafım olsun diye büyümeye çalıştım…”
Subaru’nun dikiş yeteneği ailesinin onu yetiştirme tarzının bir sonucuydu, gerçi kendisi de anne babasının ne düşündüğünü merak etmiyor değildi.
Emilia, Subaru’nun bu iç hesaplaşmasından habersiz, onun öz güvenini içtenlikle övdü.
“Demek öyle, anladım. Bir konuda kendine güvenmene sevindim.”
Subaru, Emilia’nın onun adına sevinmesi karşısında biraz burukça gülümsedi.
“Ayrıca diğer işlerde de berbat sayılmazsın. Ram ve Rem bunu pek belli etmez ama seni övüyorlar aslında…”
“Harbi mi? Demek buradaki kıdemlilerimin gözüne giriyorum ha? Yani bıçakla elimi kesmem, kovayı devirmem ve çamaşırları mahvetmem ilişki puanlarımı mı artırdı şimdi?!”
“Bence bu konuda birazcık özeleştiri yapmalısın.”
Emilia, Subaru’nun bariz fiyaskolarını böylesine rahat sıralamasına buruk bir tebessümle karşılık verdi. Menekşe rengi gözlerini hafifçe kısarak yakından Subaru’yu dikkatle süzdü.
“Ama her gün çalışmak çok zor, değil mi?”
“Hem de acayip zor, tam bir işkence. İnsanın birazcık stressiz şifa bulmak için Emilia-tan’ın kollarına, göğsüne ve kucağına sığınası geliyor.”
“Evet, evet. İşin dalgasında olduğuna göre gayet iyisin demektir.”
Emilia parmak ucuyla uzanıp Subaru’nun alnına hafifçe bastırdı. Bu baskıya karşı gelemeyen Subaru, Emilia’nın parmak ucuna boyun eğerek abartılı bir şekilde çimlerin üzerine gerisingeri devrildi.
Çimlerin rahatlatıcı serinliğini hissederken keyifli bir iç çekip yıldızlarla dolu gökyüzünü seyretti. Şehir ışıklarından uzak bir dünya, Subaru’ya gökteki yıldızların ve ayın güzelliğini daha önce hiç olmadığı kadar derinden hissettiriyordu.
“—Ay ne kadar da güzel, değil mi?”
“Ulaşamayacağın yerler de var, değil mi?”
“Ben hiç o anlamda söylememiştim, nereden çıktı bu laf şimdi?!”
“Ne oldu, kötü bir şey mi dedim?”
Subaru’nun romantik bir laf etme çabası, farklı bir dünyanın kültürel farklılıklarına kurban gitmişti. Özür dilediğini belirtmek için elini kalbine götürdü ama bu hareketi Emilia’yı ürküttü.
“Ah…”
“Tüh, kahretsin! Onu saklamaya çalışıyordum…”
Subaru, Emilia’nın dik dik baktığı eli arkasına saklarken yüzündeki kızarık tebessümü gizlemeye çalıştı… İş yerinde tekrarlanan fiyaskoların ceremesini en çok çeken sol elini.
Subaru durumu geçiştirmek için dilini çıkardı fakat Emilia ciddi bir bakışla gözlerini yere indirdi.
“Demek diğer herkes de çok çalışıyor.”
Emilia’nın bu mırıltısı adeta kendini suçlar gibiydi.
Subaru, kendi kendine böyle konuşan Emilia’nın aklından geçenleri sessizce anladı.
Roswaal Malikânesi’nde bir şeyler öğrenmeye çalışan tek kişi Subaru değildi. Emilia da bir kraliyet adayı olarak öğrenmesi gereken pek çok şeyi sindirme telaşındaydı.
Subaru ve Emilia’nın peşinde olduğu şeyler bambaşkaydı. İkisinin üzerindeki baskıyı kıyaslamak bile neredeyse büyük bir kabalıktı.
Böylesine ağır yükleri taşımak son derece yorucu olmalıydı. Belki de Emilia, kimseyle paylaşamadığı endişelere göğüs geriyordu.
Emilia gecikmeli de olsa bir soru sordu.
“…Bir iyileştirme büyüsü yapayım mı?”
“Yok, gerek yok. İyileşmesin, böyle kalsın daha iyi.”
“Neden ki?”
“Şey, kelimelere dökmek zor… Ne kadar çok çalıştığımın bir kanıtı gibi sanki?”
Subaru hırpalanmış elini sıkıca yumruk yaparken, bu sözlerin pek de kendine göre olmadığını düşündü.
“Çok çalışmak sandığım kadar kötü gelmedi. Eskiden yapamadığım şeyleri yapabilmek… fena hissettirmiyor. Zor, hem de çok zor ama bir yandan da eğlenceli. Yani Ram ve Rem şaşırtıcı derecede katı, şu velet sinir bozucu, Roz-chi’yi de sandığımdan daha az gördüm ama…”
“Bunu yüzüne söylersen Roswaal muhtemelen sana içerler.”
“Artık kimse içerlemek lafını kullanmıyor ki…”
Subaru konuyu saptırdığını belli edercesine belini büktü. Sonra yaylı bir kukla gibi ayağa fırlayarak Emilia’ya doğru sağ elini alnına götürüp muntazam bir selam çaktı.
“Neyse, sorunları tek tek halletmek lazım. Ne de olsa yaşayabileceğim tek yer burası… Her hâlükârda eğlenceli işte, görmüyor musun?”
Eski dünyasında ‘rahat’ yaşamak ona yetip de artıyordu. Ancak bu dünyada öyle huzurlu bir gündelik hayat beklemesi imkânsızdı. Bu yüzden Subaru, elde edebileceği kadar ‘rahatlık’ peşindeydi.
Hiçbir sebep yokken bu dünyaya fırlatılmış biri olarak, buna Subaru’nun kaderine karşı gösterdiği inat da denebilirdi.
Subaru’nun bu kararlılık gösterisi karşısında Emilia’nın yüz ifadesi zaman durmuş gibi donakaldı. Yalnızca gözleri hareket etti, birkaç kez kırpıştı ve ardından yüzüne aniden bir tebessüm yayıldı.
“Doğru ya. Evet, ben de öyle düşünüyorum… İlahi Subaru, tam bir aptalsın.”
“Bir dakika, bu tepki de ne şimdi?! Hani bana tekrar âşık falan olacaktın?!”
“Zaten en başta da âşık değildim ki! Cidden tam bir… Ben de aptalım işte.”
Subaru bu abartılı tepki karşısında kırılmış gibi yaptı. Emilia’nın son mırıltısını ise hiç duymadı.
Emilia’nın tebessümü derinleşti. Büyüleyici gülümsemesindeki o yumuşaklık, az önceki baskıyı çoktan unutturmuş gibiydi; sanki Subaru farkında olmadan onu kendi büyüsüyle efsunlamıştı.
Emilia’nın o anki görüntüsünü sadece güzel ya da tatlı gibi basit kelimelerle anlatmak imkânsızdı.
“E M T (Emilia-tan Muazzam Tatlı)!”
“Ben cidden minnettar kalmışken sen işi böyle şakaya mı vuruyorsun…?”
Emilia hafifçe kızgın bir tavırla dudaklarını büzdü ve parmağını bir kez daha Subaru’nun alnına bastırdı.
Bu ara sıradaki dokunuşların eskisinden çok daha sıcak hissettirmesi, muhtemelen Subaru’nun yalnızca bir hüsnükuruntusu değildi.
“Her neyse… Çabalaman çok güzel de elini nasıl bu hâle getirdin sahiden?”
“Ha, o basit ya. Bu öğleden sonra Rem malikânenin yakınındaki köye alışverişe giderken peşine takıldım. Çocuklar benimle oynarken köpeğe benzer küçük bir şey gelip elimi dişleyiverdi.”
“Yani çok çalışmanın bir sonucu değil miydi?!”
“Yok canım, yara o kadar büyük ki çok çalışmanın izleri arada kaynayıp gidiyor… Hayvanların nefret ettiği bir tip olduğumu sanmıyordum ama…”
Kendi dünyasındayken çocuklar ve küçük hayvanlar ona bayılırdı—ya da sadece diş geçirebilecekleri biri gibi görünüyordu. Bu da az önceki sonucu daha da garip kılıyordu. Yine de çocuklar üzerindeki etkisi hâlâ sapasağlamdı.
“Köyün çocukları… Bana vurdular, tekme attılar, bir de üstüme sümkürdüler. Çok fenaydı yahu.”
“Küçük çocuklarla aran fena değil gibi sanki, Subaru.”
“Yanlış anladın, Emilia-tan. Onları şimdiden kafalamak demek, büyüdüklerinde meyvelerini toplamak demek. Uzun vadeli düşünüyorum ben.”
“Evet, evet. Ne kadar bencilce inatçı olduğunu dürüstçe kabul etmene sevindim.”
Subaru’nun şapşallıklarına alışmış olan Emilia, gerinip gökyüzüne bakarken bu lafları duymazdan geldi.
“Artık odama dönsem iyi olacak. Sen ne yapıyorsun?”
“Emilia-tan’ın yanında uyuyamayacağıma göre ben de döneyim bari.”
“O işi ancak şimdiki görevlerinde yeteneklerini cilaladıktan sonra kapabilirsin.”
“Bunu sen söyledin bak! Görürsün, hakkımda destanlar yazacaklar…!”
Subaru, Emilia’nın sözlerini ciddiye alıp hevesle doldu. Subaru arkasını dönüp bir parmağını kaldırırken Emilia zoraki gülümsedi.
“Ha, doğru ya. Yarın o veletlerin hakkından gel—yani, vıcık vıcık bir randev—yani, sevimli küçük hayvanları izlemeye giderken bana eşlik eder misin?”
“Neden kendini defalarca düzelttin ki…? Şey, ben…”
Emilia tereddüt edercesine gözlerini kaçırarak mırıldandı: “Seninle gelmeyi isterim, o küçük hayvanı da merak ediyorum aslında ama…”
“Tamam, anlaştık o zaman, gidiyoruz!”
“Ama yanımda olman başına iş açabilir, yani…”
“Anladım, gidiyoruz işte!”
“…Beni gerçekten dinliyor musun?”
“Dinliyorum tabii! Emilia-tan’ın ağzından çıkan tek bir kelimeyi bile kaçırır mıyım hiç!”
“Ah, Subaru, senden nefret ediyorum!”
“Aaa! Aaa! Pardon, ne dedin?! Hiçbir şey duyamıyorum!”
Subaru’nun kulaklarını tıkayıp daha bir saniye önce söylediği lafı muazzam bir şekilde geri alması, Emilia’nın tüm sıkıntılarını unutup kahkahalara boğulmasına yetti. Ardından gözünden akan bir damla yaşı parmağıyla silerek Subaru’ya baktı.
“İlahi… Ama ancak ben dersimi bitirdikten ve sen de tüm işlerini bitirdikten sonra, tamam mı Subaru?”
“İşte bu! Anlaşıldı! Hepsini öyle bir bitireceğim ki!”
Randevuyu koparan Subaru, zafer edasıyla yumruğunu havaya savurdu.
Subaru’nun kendinden memnun hâlini izleyen Emilia, tatlı bir tebessümle hafifçe iç çekti.
“Düşündüm de seni izlemek dertlerimi öyle küçültüyor ki, Subaru.”
“Hadi canım?! Yani kraliçe olabilirsin sen; öyle dertler ve sosyal baskılar benim midemi altüst ederdi be!”
Emilia daha fazla dayanamayıp kahkahayı bastı; onun bu neşeli sesi Subaru’yu da güldürdü.
İkilinin bu şekilde gülüşmesi, bu geceki buluşmalarının da sonuna gelindiğini haber veriyordu.
Unutulmasın ki aralarında son bir konuşma daha geçti.
“Aklıma gelmişken, mesain bittikten sonra neden böyle giyindin ki?”
“Ha, üzerinde iyi bir izlenim bırakayım dedim… Nasıl, sence de gayet yakışıklı değil miyim?”
“Hımm, öyle sanırım. ‘İşinin ehli bir hizmetkâr’ havası var.”
“Al işte, hevesimi kursağımda bıraktın!”
12
Subaru elini kapıya koyup içeri doğru bakarak gayet rahat bir ses tonuyla konuştu.
“Baksana, sen sahiden düzgün uyuyor musun bücür kız? Çok geç saatlere kadar ayakta kalırsan boyun uzamaz, yetişkin olunca da böyle cüce kalırsın.”
Beatrice sesindeki hınçla karşılık verdi.
“…Geçit’i öyle uluorta aşıp durmayı marifet mi sanıyorsun acaba?”
Arşivin ta içerisindeki ahşap taburede oturmuş, Subaru’ya dik dik bakıyordu.
“Beni görmeye gelmek için bir sebebin var mıydı acaba?”
“Pek sayılmaz. Yatmadan önce bir selam vereyim dedim. Üç denemede bulamasaydım vazgeçecektim ama tekte tutturdum, o yüzden…”
“Gerçekten ne biçim bir sezgi bu sende olan…?”
Beatrice lülelerinden birini çekerken yorgun görünüyordu. Parmakları bıraktığında, esnek ve yay gibi olan lüle geri fırladı. Bu görüntü Subaru’yu derinden etkiledi.
“Ben de deneyebilir miyim?”
“Benim gibi birine yalnızca Puck dokunabilir… Çekip gider misin artık acaba?”
“Sadece senin oynaman hiç adil değil. Neyse. Keyfim yerinde, o yüzden seni affediyorum.”
Randevu sözü almanın verdiği neşeyle Subaru dışarı yönelirken Beatrice arkasından ters ters baktı. Ancak kapı kapanmadan hemen önceki o anda, yalnızlığın yankısını taşıyan bir ses duyar gibi oldu.
“—Bunun benimle hiçbir ilgisi yok.”
Bu ses içini kemirdi.
“Bak sen, kapıyı açıp ona iyi bir cevap yapıştırmam lazım.”
Az önce gizli arşive açılan kapı, şimdi yeniden sıradan bir misafir odasına açılıyordu.
Önündeki kapıyı tekrar arşive bağlayıp bağlayamayacağını görmek için açıp kapamayı denedi.
Rem, orada durup kapıyı açıp kapatan Subaru’yu şaşkınlıkla izliyordu.
“…Ne yapıyorsunuz? Kilidin durumunu mu kontrol ediyorsunuz?”
“Ha sahi ya, son birkaç gecedir koridorda bir gıcırtı duyuyordum sanki… O sen miydin Rem?”
Rem tek elinde boş bir gümüş tepsi taşırken Subaru’nun kapıyı yoklamasını izliyordu.
“Sizi rahatsız eden bir şey mi var?”
“Yok, bu kapı az önce bücür kızın yasaklı kitaplar arşivine açılıyordu da, kayboldu birden.”
“Leydi Beatrice’ten bir isteğiniz mi vardı? Dilerseniz benden de isteyebilirsiniz…?”
“Yatmadan önce bir selam veriyordum sadece. Önemli bir şey… değil.”
Kapı kapanmadan hemen önce Beatrice’ten duyduğu o cümle Subaru’nun aklını kurcalıyordu ama başını iki yana salladı; şu an üzerine gitmesi gereken bir mevzu değildi.
“Ne o Rem, hâlâ çalışıyor musun? Yatsan iyi edersin. Sabah çabuk olur.”
“Bulaşıkları yıkadıktan sonra uyuyacağım. Şu anda ablam Efendi Roswaal’a çay ikram ediyor da.”
“Bu saatte o ikisi ne halt— Neyse ya, boş ver.”
Neredeyse gece yarısını geçiyordu; Roswaal ile Ram’ın baş başa verip aralarında hararetli bir konuyu konuşması pek de hoşuna gitmemişti.
Subaru, Bana laf düşmez gerçi, diye düşündü. Birden Rem’in ona baktığını fark etti. Soluk mavi gözleri Subaru’nun kafasına doğru dikilmişti.
“Böyle fırsatlar pek çıkmıyor sanırım. Gerçi seni hiç rahatsız etmiyor gibi ama.”
“…Hayır, şu ana kadar beni ne çok ne birazcık ne de ufacık bile rahatsız etmedi.”
“Yahu, peş peşe o kadar inkar edince fena hâlde rahatsız ediyormuş gibi duruyor!”
Rem’in bakışlarındaki keskinlik ve yoğunluk öyle bir arttı ki Subaru’nun konuşma yetisi sekteye uğradı.
Subaru işlerini epey geç bitiriyordu ve Rem de sürekli meşguldü, bu yüzden fırsatları pek olmamıştı. Subaru yüzünü ekşiterek, Ne oluyor yahu, diye düşünürken Rem elini hafifçe kaldırdı.
“İsterseniz, şimdi halledeyim mi?”
“Ne… Şimdi mi? Epey geç oldu ama?”
“Hızlıca bir kesim ve yıkama çok sürmez. Yapmazsam, Subaru, bizzat kendi dudaklarınızdan dökülen o derin arzunuzu yerine getiremem.”
“Derin arzu biraz abartı oldu sanki!”
Böylesine ifadesiz bir yüze rağmen Rem’in gözleri azimle alev alev parlıyordu. Subaru yüzünü kaşıdı; anlaşılan bu durum son dört gündür kızı epey bir darlamıştı.
Eğer elinden gelirse bu rahatsızlığı gidermek istiyordu ama—
“Kusura bakma Rem. Yarın Emilia ile dışarı çıkmak için sözleştik. Erken kalkıp işleri hızla bitirmem gerek, o yüzden bu gece sahiden olmaz…”
“Öyle mi… Yok, ben anlayışsızlık ettim. Özür dilerim.”
Kendi önerisiyle Rem’e önceden verdiği sözü, daha yeni verdiği başka bir sözü bahane ederek ertelemek vicdanına dokunmuştu. Ancak Rem anlayışlı bir kızdı ve Subaru’nun durumunu gözetmeye çalıştı.
Rem’in bu hâline karşı suçluluk duyan Subaru, kendi sözlerinin ağzında bıraktığı o buruk tadı hissederken birden, “Yarın geceye ne dersin?” dedi.
“…Gece mi dediniz?”
“Emilia’yla olan sözümün şartı bütün işlerimi bitirmek. Yarın öğleden sonra için özel bir iş planlanmadı, madem aklına bu kadar takıldı, sonrasında hallederiz…”
Konuşurken aynı gün içinde iki kızla birden randevulaştığı için kendisine cidden hayret etti. Gerçi Emilia ve Rem’e karşı hisleri en başından beri aynı türden değildi ya…
Rem’e karşı bir iş arkadaşına duyulan cinsten bir yakınlık hissediyordu. Emilia’ya karşı tam olarak ne hissettiğini ise kendisi bile henüz kestiremiyordu.
Subaru’nun teklifi karşısında Rem gözlerini kapatıp hafifçe başını salladı.
“Anlaşıldı. Yarın gece olsun öyleyse. Bu kesin bir sözdür, anlaştık mı?”
“Neden bu kadar taktığını anlamadım ama tamamdır, söz olsun. Yarın gece görüşürüz.”
Serçe parmak sözü vermeyi düşündü ama bu dünyanın adetlerinde böyle bir şey olup olmadığını bilmediğinden tereddüt etti. O kararsız kalırken Rem kibarca eğilip eteğini hafifçe savurarak arkasını döndü.
Sessiz ve süzülen adımlarla uzaklaştı. Subaru onun gidişini izledikten sonra, yaklaşan günün programını zihninde gözden geçirip esnemesini bastırarak odasına yöneldi.
“Yarın ta köye kadar gitmemizi sağlayacak bir randevu bahanesi yarattıkları için çocuklara teşekkür etmeliyim. Ha, ondan önce de en güzel çiçek bahçelerinin nerede olduğunu öğrenmem lazım…”
Odasına girerken burnunu havaya dikip göğsünü kabarttı; ertesi güne dair umut ve hayallerle dolup taşıyordu. Uşak üniformasını üzerinden çıkaran Subaru, eşofmanını giyerek eski tarzına döndü ve yatağa girdi.
Başı yastığa değdiği an gözleri ardına kadar açıktı; ertesi güne dair zihninde uçuşan düşünceler uykuya hiç mi hiç elverişli değildi.
Zihninin bedenine ihanet ettiğini gören Subaru, hemen vites değiştirip gizli silahına başvurdu. Yani…
“Bir Puck, iki Puck…”
Zihninin bir köşesinde küçük gri kedicikler koşuşturup oynaşıyor, o da onları tek tek sayıyordu. Subaru hayalindeki Puck’ı gerçeğiyle bağdaştırdı; o yumuşacık kedinin anısının kendisini mutlu bir yere götürmesine izin verdi. Zihni yavaşça batarak rüyalar âlemine çekildi.
“Yüz… dört Puck…”
Yumuşacık bir cenneti hayal ederken zihnini saran o sıcaklık—sonunda tamamen yok oldu.
13
Subaru uyandığında, bilinci sanki suyun yüzeyine kafasını çıkarıyormuş gibi yükseliyor gibiydi.
O boğucu histen aniden kurtulunca gözleri açıldı ve dünyayı algılayabilmek için birkaç saniye bekledi. Yattığı yerden farklı bir yerde uyanmış gibi hissediyordu.
Güneş ışığının gözlerini yaktığını hissetti. Subaru hafifçe uyuşmuş bedenini doğrultup başını iki yana salladı.
Başı biraz ağırdı. Belki de yeni hayatına henüz tam alışamadığı için yorgun düşmüştü.
Ama bugün öyle zayıf düşüncelerin günü değildi.
Uykusu tamamen açılan Subaru, önceki gece Emilia ile yaptığı randevu sözünü aklından geçirdi. “Aynen öyle, Subaru Natsuki—bugün harekete geçme vakti!”
Bugün mutlu bir geleceğe açılan bir gündü. Dipdiri uyandığı, zaferin garanti olduğu bir gündü. Ama…
“—”
Pembe saçlı ve mavi saçlı ikiz kardeşler, Subaru’nun bu kararlı yüz ifadesine şaşkınlıkla bakıyordu.
Kulaklarının ucuna kadar kızaran Subaru, bunu gizlemek için yüzünü yastığa gömdü.
“Ne! Burada mıydınız?! Madem öyle bir ses etseydiniz ya! Of ya, yerin dibine geçtim!”
İki gün önce onu uyandırmayı bırakmış olmaları dikkatsiz davranmasına yol açmıştı. İkisinin de tam o sabah geleceği kimin aklına gelirdi ki…
Subaru yatağın üzerinde inlerken ikizlerin yüz ifadesi her zamanki gibi pek değişmedi. Gerçi parmakla gösterip kahkahayı basma dürtüsüyle savaşıyor gibiydiler.
“Şey, durun bir dakika siz ikiniz. Yani bu tepki biraz kırdı ama. Narin bir ruhum var benim şurada. Başka bir tepki veremez miydiniz yani?!”
En azından alışık olduğu o soğuk laf sokmalarına girişmelerini dört gözle bekliyordu.
—Subaru sonradan fark etti ki bu hakaretleri aslında dört gözle beklemesi sahiden berbat bir şeydi.
“Abla, Abla. Bizi bir yerlerden tanıyormuş gibi selamlıyor.”
“Rem, Rem. Bizi fazlasıyla samimi bir şekilde selamlıyor.”
Bu hiç doğru gelmiyordu. Fısıltıları, Subaru’nun zihninin derinliklerindeki bir şeye temas etti.
“Şey, ha? Garip bir durum mu var? Kıdemlilerimin beni uyandırmaya gelmesi neyse de, eşek şakası yapmak biraz zevksizce değil mi?”
İkisi her zaman dobra kimselerdi gerçi ama—bir şeyler yanlıştı.
Subaru konuştukça, onlarda hissettiği garipliğin nedenini kavramaya başladı.
—Gözleriydi.
Subaru’ya bakışlarıydı. Önceki geceden kalan o aşinalık gitmiş; ona yine tam bir yabancı gibi davranmaya başlamışlardı. Derken, kesin kanıt yüzüne çarptı.
“Abla, Abla. Değerli Misafirimizin kafası biraz karışmış gibi?”
“Rem, Rem. Değerli Misafirimiz biraz tahtası eksilmiş gibi görünüyor.”
—“Değerli Misafir” hitabını duyan Subaru donakaldı.
Bu kibar yankı, Subaru’ya sanki midesinin arkasını keskin bir şey oymuş gibi hissettirdi.
Subaru bu hayali acıyı bastırmak için elini göğsüne bastırdı.
Bütün bunların ne anlama geldiğini bilmiyordu. Tepkileri, sanki—
“Siz ikiniz… Ha-ha, bu gerçekten hiç… komik değil…”
İkisi de hâlâ ona tam bir yabancıymış gibi bakarken, Subaru onları görüş alanından çıkarmak için aniden sol elini kaldırdı. Ancak bunu yaptığına anında pişman oldu…
…çünkü sol elindeki bandajın yok olduğunu gördü.
Mutfak işlerinden nasırlaşmış parmak uçları, bıçağı alışık olmadığı şekillerde tutmaktan oluşan sertlikler, çocuklarla oynaşırken onu ısıran eniğin diş izleri—onlar da yoktu.
—Uzaklarda bir yerde, çan sesini andıran bir tınlama duydu.
Çınlama bir anda üzerine çöktü, bir dalga gibi tekrar tekrar ona çarptı.
Subaru sesle birlikte gelen acının, kendi saçlarını yolmasından kaynaklandığını fark edemedi.
Şakakları fena halde zonkluyordu; burnunda sıcak, mide bulandırıcı bir his vardı. Fakat Subaru’nun zihni, birisi iç organlarını deşip çıkarmış gibi hissettiren o kayıp duygusunu bastırmak istercesine, kendi dudağını ısırmasından kaynaklanan keskin acıya ve kan tadına odaklandı.
Mevcut gerçekler Subaru’yu durumu kabullenmeye zorluyordu.
Gözlerinin içinin yandığını hisseden Subaru, yüzünü bu sefer öncekinden bambaşka bir sebeple yastığa gömdü.
—Çünkü o an, yüzünü kesinlikle ama kesinlikle kimsenin görmesini istemiyordu.
O kadar bağlandığı o insanların.
Ona o kadar bağlanmış gibi görünen o insanların.
Ona bir yabancıymış gibi bakan insanların önünde kesinlikle ağlamak istemiyordu.
“Neden… geri döndüm ki?!”
—Ve böylece Subaru, kendisine bunca acı çektiren o döngü anormalliğinin içine bir kez daha çekildi.
Roswaal Malikanesi’ndeki ilk günü, ikinci kez başlıyordu—
BÖLÜM 3
ZİNCİR SESİ
1
“Değerli Misafir, Değerli Misafir. Pek iyi görünmüyorsunuz. İyi misiniz?”
“Değerli Misafir, Değerli Misafir. Karnınız ağrıyor gibi duruyor; altınıza mı kaçırdınız?”
Subaru utanç içinde başını öne eğerken, ikizler endişeli seslerle seslendiler.
Bu kadar kısa bir sürede bile tanıdık gelen seslerdi bunlar. Kimi zaman sinir bozucu, kimi zaman rahatlatıcı, güvenebileceği seslerdi.
—Fakat şimdi o sesler tamamen farklı geliyor, Subaru’nun kulak zarlarında acımasızca çınlıyordu.
Bakışlarının ağırlığını hisseden Subaru, nefesini düzene sokup yüzünü kaldırdı.
“Sizi… endişelendirdiğim için üzgünüm. Uyanınca sadece biraz… sersemliyorum da.”
Yüzünü yatağa bastırdığı sırada içinde kabaran öfke bir şekilde dağılmıştı. İlk şok yatışmış olsa da, sanki ipek bir iple sımsıkı bağlanmış gibi hissediyordu; göğsünden bir hıçkırığın yükselmesine neden olan derin bir kayıp hissi vardı.
—Keşke bütün bunlar Roswaal’ın oynadığı muzip bir oyundan ibaret olsaydı; bu hem ne harika hem de ne kadar delirtici olurdu. Zihnindeki bu avuntu onu biraz olsun rahatlatınca, Subaru gözlerini açıp dosdoğru ileriye baktı.
“—Ah, doğru ya.”
Bir an sonra, bulanık dünya netleşti ve gerçeklik kendini genç çocuğa zorla kabul ettirdi.
Subaru, ikizlerin yatağın iki yanında durup ellerini örtüye koyduklarını gördü. Ram ve Rem’in tanıdık yüzleri, her zamanki gibi ifadesizce Subaru’ya bakıyordu.
İkisinin gözlerinde de Subaru’ya dair en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Onlarla birlikte yaşadığı, adım adım yakınlaştığı o dört gün, sabah sisi gibi buharlaşıp gitmişti.
“Değerli Misafir—?”
Şaşkın ses tonlarıyla, ikisinin de dudakları aynı anda bu kelimeleri döktü.
Bakışları yatakta doğrulmuş olan Subaru’yu takip etti. Fakat Subaru, havadaki soğukluğu hissetmişçesine, içindeki huzursuzluğa boyun eğip büyük bir telaşla ayağa kalktı ve aralarına mesafe koydu.
“Değerli Misafir, aniden hareket etmemelisiniz. Henüz yeterince dinlenmediniz…”
“Değerli Misafir, aniden hareket etmek tehlikelidir. Henüz tam olarak dinlenmediniz…”
Subaru’nun bedeni, bu iki kızdan ve onların endişeli seslerinden refleks olarak geri çekildi. Bu soğuk tepki karşısında ikisinin de bakışları kırgın bir hal aldı ama Subaru bunu fark edemeyecek kadar telaş içindeydi.
Onları tanıyor olmasına rağmen onların kendisini tanımaması hissiyle başa çıkmakta çok zorlanıyordu.
Subaru o kalabalık caddede, ara sokakta ve o köhne dükkânda aynı hissi yaşayalı daha birkaç gün olmuştu.
Fakat bu seferki tamamen farklıydı. Durum farklıydı. Zaman farklıydı. Yaşananlar farklıydı.
Emilia ve Felt’i henüz doğru dürüst tanımazken olayları baştan aldığı zamanki gibi değildi.
Güvendiği insanlarla her şeyi baştan yaşamak için elbette bazı zorluklara katlanmıştı. Fakat şimdi, tanıdığı insanların yeniden birer yabancıya dönüşmesi karşısında Subaru, sarsıcı ve meçhul bir dehşetin pençesine düşmüştü.
Subaru’nun korku dolu gözleri önündeki hizmetçi ikizler, bir şeylerin fena halde ters gittiğini sezmeye başlamışlardı.
Odaya bir sessizlik çöktü. İki taraf da ne bir şey söyleyebiliyor ne de bir şey yapabiliyordu. İşte bu yüzden…
“Kusura bakmayın—şu an bunu kaldıramam!”
…Subaru’nun kapı kolunu kavrayıp koridora neredeyse düşercesine fırlaması, ikizlerin onu durdurma hamlesinden sadece bir an daha hızlı gerçekleşti.
Subaru koştu; çıplak ayak tabanları koridorun soğuğunu emerken, arkasında kesik kesik ve hırıltılı nefesler bırakıyordu. Belirli bir hedefi olmadan, kendinden geçmiş bir halde delicesine koştu.
Koştu. Kaçtı. Yine de neyden kaçtığını anlayamıyordu.
Bildiği tek şey, o yerde bir an bile daha kalmaya dayanamayacağıydı.
Subaru, birbirine benzeyen kapılarla sıralanmış koridorda, her an yere kapaklanacakmış gibi dengesiz adımlarla koşturdu.
Sonra, nefesi tükenmiş halde, sanki doğrudan oraya açılıyormuş gibi bir kapıya ellerini dayadı—
—ve içeri yuvarlandığında, yasak kitaplar arşivindeki devasa kitaplık yığını onu karşıladı.
2
Kapı arkasından kapandığında, arşiv dış dünyadan tamamen soyutlanmış oldu.
Dışarıdan odaya girmenin geriye kalan tek yolu, koca malikanedeki her bir kapıyı tek tek açmaktı.
Subaru artık bir takip sezmiyordu. Omuzlarını düşürdü, sırtını kapıya yasladı ve yere çöktü.
Çömelmemişti bile ama yine de dizleri titriyordu. Onları tutmak için uzattığı parmakları da öyle.
“Kağıt sumo oynuyor olsaydım, şu anda acayip çizgiler çizerdim herhalde, ha-ha…”
Kendiyle alay edişinde bile derman yoktu. Kuru gülümsemesi bomboş bir histen başka hiçbir şey barındırmıyordu.
Sakin arşivin havasındaki eski kâğıt kokusu, Subaru’nun zihnine hafiften bir rahatlık ve dinginlik serpiştirdi. Subaru bunun sığ bir teselli olduğunu bilse de, o anda tutunabileceği tek şey buydu.
Üst üste, birbiri ardına… çaresizce derin ve büyük nefesler aldı.
Subaru sudan çıkmış balık gibi nefes nefese kalmışken, arşivin içinden alaycı bir ses duyuldu.
“—Bir tık bile vurmadan içeri dalmakla ne kadar da kaba bir şeysin öyle.”
Girişin hemen karşısında, loş odanın epey içerilerinde bir tabure duruyordu. Üzerinde bir kız oturuyordu.
Yasak kitaplar arşivinin koruyucusu Beatrice’ti bu; Subaru ile arasına her zamanki gibi mesafe koymuştu, tek bir saçı bile değişmemişti.
Beatrice, minik bedenine göre fazlasıyla büyük olan kitabı sesli bir şekilde kapatıp Subaru’ya baktı.
“Geçit’i nasıl aşıyorsun, merak ediyorum doğrusu…? Bu iki oldu.”
“Özür dilerim, azıcık bir süre olsa yeter, biraz burada kalmama izin ver. Lütfen.”
Subaru ellerini birleştirdi, yalvarırcasına başını eğdi ve onun cevabını beklemeden gözlerini kapattı.
—Burası sessiz, beni rahatsız edecek kimse yok. Olayları netleştirmem lazım. Adım ne, neredeyim, demin gördüğüm o iki ikiz kim? Karşımdaki kızın adı ne ve kim bu? Bu tuhaf oda da ne? Geçirdiğim o dört gün? Birisiyle yarın buluşmak için verdiğim söz, kimdi o—
“Ha evet, Emilia…”
Ay ışığı altında parıldayan gümüş rengi saçlarını, o utangaç gülümsemesini hatırladı…
Tepelerinde parlayan ay ve yıldızlı gökyüzünün altında Emilia ile verdiği o sözü hatırladı…
“Beatrice…”
“…Bana adımla seslenecek kadar yakın mıyız acaba, merak ediyorum?”
“Az önce Geçit’i aştığımı söyledin, daha önce de bir kere aşmışım, öyle mi?”
Beatrice, sanki bir tanıdıkmış gibi hitap edilmesine ve kendisine soru yöneltilmesine yüzünü ekşitti. Yine de vakarını koruyarak, “O kalın kafanla buraya dalalı daha üç dört saat bile olmadı,” diye yanıtladı.
“Hani içeri girip düzenini bozduğum, senin de sinirlenip bana eziyet ettiğin an. Anladım.”
Hali olmasa da Beatrice’e laf sokmayı ihmal etmedi ve onun damarına biraz daha bastı.
—Subaru’nun Beatrice ile karşılaşması üç dört saat önce olmuştu, öyle diyordu.
Sözleri ancak tek bir anlama gelebilirdi; Roswaal Malikanesi’nde ilk kez uyandığı, hiç düşünmeden o döngüsel koridoru ilk denemesinde aştığı ana. O sabah bir sonraki uyanışında Ram ve Rem yatağın önündeydi.
“Yani bu… malikanede ikinci kez uyanışım oluyor.”
Subaru durumunu toparlayabilmek için dört bir yandaki anılarını bir araya getirdi.
Subaru uyandığında ikizlerin her ikisinin de odada bulunduğu tek an o sabahtı. Ondan sonra nöbetleşe gelmişlerdi. Dahası, konuk odasındaki yatağı kullanabilecek sosyal statüye sahip olduğu tek gün ilk gündü.
“Başka bir deyişle, beş gün ileri gittim ve dört gün geri mi döndüm…?”
Tıpkı kraliyet başkentinde olduğu gibi, Subaru zamanda geriye gitmişti. Mevcut durumunu özetleyen şey buydu.
Fakat bunu anlamak başka bir şeydi, kabullenmek bambaşka bir şey.
Subaru başını ellerinin arasına alıp zamanda geriye gitmesine neyin sebep olmuş olabileceğini düşünmeye çalıştı.
Kraliyet başkentinde zamanda geriye gitmesini tetikleyen şey ölümdü; buna "Ölümle Dönüş" adını vermişti. Emilia’yı kurtarmadan önce üç kez öldükten sonra o döngüyü geride bıraktığına kanaat getirmişti.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Roswaal Malikanesi’nde tam beş günü mutlak bir huzur ve sessizlik içinde geçirmemiş miydi?
Ve sonra, puf diye, aniden zamanda geriye gitmişti—üstelik hiçbir uyarı falan da almamıştı.
“Koşullar öncekinden farklı mıydı yoksa…? Beni geri gönderen şeyin ölmek olduğunu sanmıştım ama belki de bir hafta sonra otomatik olarak geri dönüyordur…? Yok ya, öyle olsaydı eğer…”
Eğer öyle olsaydı, Roswaal Malikanesi’ndeki ilk günde uyanmasının hiçbir mantığı olmazdı.
Zamanda geriye gitmenin altında yatan ilkeler belirsizliğini koruyordu ama kraliyet başkentindeki gibi döngüler muhakkak belirli kurallara bağlıydı.
Kurallardan biri kesinlikle yeniden doğduğun yerdi. Subaru o döngüden kurtulmamış olsaydı, üç kez olduğu gibi yüzü yaralı manavın tam önünde uyanması gerekirdi.
“Ama yüzü yaralı orta yaşlı bir adam yerine o melek gibi hizmetçiler vardı. Sınıf atladım sayılır herhalde…”
O kısım ona sanki Cehennem’i Cennet’le takas etmiş gibi hissettiriyordu.
Subaru vücudunu birkaç kez yoklayıp yaralanmadığından emin oldu. Başına hiçbir şey gelmemiş gibiydi.
“Ama öldüysem, nasıl öldüm? Dördüncü gece uyumadan önce her şey normaldi. Ne olursa olsun, beşinci güne ulaşamadan uykumda öleceğim bir durum yok gibiydi ortada.”
Farkında bile olmadan anında ölmenin gerçekten mümkün olup olmadığını merak etti.
Uykusunda zehirlenerek veya gazdan öldüğünü hayal etmeye çalıştı ama bu suikasta uğramak demekti.
Birinin Subaru’ya suikast düzenlemesi için hiçbir sebep yoktu, dolayısıyla gerekli ön koşullar basitçe karşılanmamıştı.
“Yani tamamlama koşullarını yerine getirmediğim sürece zorunlu bir döngüye mi giriyorum…?”
Bir oyun gibi bakılacak olursa, gerekli bayrakları tetiklemediğinde karşına çıkan bir 'Oyun Bitti' ekranı gibiydi bu.
O bayrakları kimin ve neden koyduğunu bilmemek yeterince kötüyken, tetikleyicileri bilmemek—bu düpedüz berbat bir oyun tasarımıydı.
“Ayrıca ben çabuk pes edip rehber okumaya koşan türden bir oyuncuyum…”
Subaru’nun iç gözlem deryasına dalışını izleyen Beatrice’in yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Konuşurken sesi bıkkın geliyordu.
“Durmadan mırıldanıp durman burayı iyice sıkıcı bir hale getirdi. Yok ölüm, yok yaşam—insanlar bu yüzden çok sıkıcı işte. Sonuna kadar hep hile hurda, hep kendini beğenmişlik. Sizin gibilerle bu yüzden laflanmıyor işte.”
Ters, hatta zalimce bir başından savmaydı bu. Yine de Subaru, Beatrice'in tavrının zerre değişmediğini görünce rahatladı. Kapıya doğru dönerken kıçının tozunu silkeleyerek ayağa kalktı.
“Gidiyorsun galiba?”
“Çözmem gereken bazı şeyler var. Karalar bağlama işini sonraya bırakacağım. Sağ olasın.”
“Hiçbir şey yapmış değilim… Çıkıp gider misin artık? Geçit'i yeniden ayarlamam gerek.”
Ses tonunda ufacık bir nezaket kırıntısı bile olmasa da nedense bu durum Subaru'ya güven vermişti.
Beatrice'in böyle bir niyeti olmayabilirdi ama Subaru, onun sözlerinin kendisini ileriye ittiğini hissetti. Kapı kolunu çevirdi; dışarıya ilk adımını atarken serin bir esinti yüzüne çarptı.
Rüzgâr kısa saçlarını dalgalandırdı; gözlerinde hafif bir batma hissedince yüzünü koluyla kapattı.
Sonra rüzgâr dindi, çıplak ayaklarının altında çimenleri hissetti ve bahçedeki gümüş saçlı kızı fark edince sevinçten kalbi pır pır ederek nefesi kesildi.
“Ah, gerçekten de göz kamaştırıyor.”
Bu kıyağını unutmayacağım diye düşündü, bir yandan da içinden arşivin o yüzsüz muhafızına bir dizi küfür savurarak.
“—Subaru!”
Kız, Subaru'yu fark edince menekşe rengi gözleri ardına kadar açıldı ve telaşla yanına koştu. Dudaklarından dökülen o çıngırak gibi üç hece, çıkarabileceği en ince tondaydı.
Subaru gayriihtiyari adımlarını hızla yaklaşan kıza doğru yöneltti. Kız onu tepeden tırnağa süzerken rahatlayarak gözlerini yumuşattı. Fakat hemen toparlanıp her zamanki ifadesine geri döndü.
“Beni böyle endişelendirme. Uyanır uyanmaz kaçıp gittiğin için Ram ve Rem telaşa kapıldı, ortalığı birbirine katıp malikanede dört dönüyorlar.”
“Onların bu kadar telaşlandığı pek görülmez ya. Kusura bakma, Beatrice beni biraz oyaladı da.”
“Yine mi? Ben kalkmadan önce de sana sataştığını duymuştum ama…”
Emilia'nın güzel yüzü endişeli bir ifadeyle yaklaşırken, o savunmasız hâli Subaru'ya, sanki kendi zayıf kalbi tutunacak bir dal arıyormuşçasına ona doğru elini uzattırdı.
Ama burası bunun için fazlasıyla zamansız bir yerdi. Öyle yaparsa arşivde sakinleşmiş olmasının hiçbir anlamı kalmazdı. Amacı Beatrice'i günah keçisi ilan etmek değildi.
Emilia'nın endişeli yüzünü gören Subaru'nun elinden, yalnızca kaçamak bir ifade takınmak geldi.
Bu pek Subaru'ya yakışan bir davranış olmasa da Emilia'nın mesafeli tutumu konuyu daha fazla deşmesine izin vermiyordu.
Vermezdi tabii. Emilia onunla tanıştığından beri bu Subaru ile bir saat bile geçirmemişti; bunu bilmesine imkan yoktu.
Subaru ile Emilia'nın birlikte geçirdiği o dertsiz tasasız dört gün çöpe gitmişti; Subaru'nun bildiği ama Emilia'nın bilmediği, gerçekten yaşanmış o dört gün.
“Ne oldu? Yüzümde bir şey mi var?”
“Evet; yüzünün her yerinde tatlı gözler, bir burun, kulaklar ve bir ağız var… Şey, iyi olmana sevindim.”
Emilia'nın, baştaki tatlı sözlere sitem edercesine kaşlarını çatan yüzü, cümlenin son kısmıyla birlikte hemen başıyla onayladı.
“Evet, gayet iyiyim, çünkü beni korudun. Peki ya senin durumun nasıl, Subaru?”
“Ha, her şey yolunda, bomba gibiyim! Kan kaybı, mana tükenmesi ve uyanır uyanmaz yaşadığım şok yüzünden biraz halsizim ve kafam sanki sopayla dövülmüş gibi ama keyfim yerinde!”
“Anladım, ne güze— Ha? Kulağa sanki her tarafın dayak yemiş gibi geliyor ama…”
“İyiyim ben. Bak!”
Sağlığının yerinde olduğunu göstermek için iki kolunu iki yana açıp kendi etrafında fır döndü.
Ufaktan da olsa eski formuna kavuşuyor gibiydi. Çarklar dönüyor, dili dudaklarını ıslatıyordu; artık Natsuki Subaru olmaya başlaması gerekiyordu.
“Eh, iyi bari… Şey, malikaneye mi dönüyorsun? Benim biraz işim var da.”
“Ha, ruhlarla sohbet vakti, değil mi? Ayakbağı olmam, kalabilir miyim? Hem Puck'ı da bana ödünç versene?”
Emilia başını yana eğdi ve bir çocukla konuşur gibi konuştu.
“Olur ama kesinlikle ayakbağı olmak yok. Bu bir oyun değil.”
Emilia'nın bu abla tavırları o kadar sevimliydi ki Subaru'nun içindeki azim ateşi alevlendi.
“Tamamdır Emilia-tan, haydi gösteri başlasın! Vakit dar, dünya büyük ve hikayemiz daha yeni başladı!”
“Sanırım öy… Ha? Ne dedin sen az önce? Bu 'tan' da nereden çıktı…?”
“Boş ver, akışına bırak gitsin!”
Bu samimi lakap karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Emilia'yı sırtından iterek bahçedeki o noktaya doğru birlikte ilerlediler.
Onun Subaru'yu 'düzeltme' hevesini kaybedip bu hitap tarzını kerhen kabullenmesi, o kayıp dört gün boyunca aralarında kurulan bağlardan biriydi. Subaru arkasından yürüyüp usulca fısıldarken Emilia'nın yüzünde hâlâ itiraz eden bir ifade vardı.
“—Hepsini geri alacağız.”
Durduklarında Subaru onun uzun gümüş saçlarına baktı, ardından gözlerini gökyüzüne çevirdi.
—Doğunun alçak semalarında yükselen güneşe öfkeyle baktı.
Bunu saymazsa dört gün sonra tam o kararlaştırılan saatte olacaktı.
Ay kadar güzel bu kızla yaptığı sözü tutmak için tek yapması gereken, güneşin doğuşunu karşılamaktı.
—Vakti vardı. Ve cevabın ne olacağını biliyordu.
“Bana kimin garezi var bilmiyorum ama her şeyi geri alıp seni ağlatacağım. O gece gördüğüm gülümsemeye deli gibi aşık olduktan sonra ne kadar inatçı olabileceğimi sakın hafife alma.”
Yumruğunu göğe doğru salladı ve ortaya açıkça savaş ilan etti.
Bu, Subaru'nun kendisini bu dünyaya getiren "çağrıya" ve "döngüye" karşı ilk açık meydan okumasıydı.
İkinci döngüye karşı mücadelesine başlamıştı. Bütün bunlar, Roswaal Malikanesi'ndeki bir haftayı geride bırakıp o günlerin nasıl devam edeceğini öğrenebilmek içindi.
Ve o gece verdiği sözü koruyup tutabilmek için—
3
Subaru'nun doğan güneşe karşı sarf ettiği zehir zemberek sözler, Roswaal Malikanesi'ndeki ikinci "ilk günü"nün perdesini araladı.
Tek yapması gereken, güneşin beş kez doğuşunu görmekti.
Subaru'nun planı, aradaki zamanı elinden geldiğince aynı şeyleri yaparak geçirmekti.
Bahçede aldığı karara uygun olarak Subaru'nun nihai hedefi, son gün Emilia'ya verdiği sözü tutmaktı. Bunu yapabilmek için o dördüncü geceye ulaşıp o sözü bir kez daha vermesi gerekiyordu.
Çünkü döngülerin belirli bir ölçüde rayına oturmuş olduğu sonucuna varmıştı. Aynı yolu izlerse hikaye aynı yerde "sonuçlanacaktı".
İşler öncekiyle aynı akışı takip ederse bu doğal bir sonuç olurdu. İlgili kişilerin düşünce süreçleri ve davranış kalıpları hesaba katıldığında, olaylar kesinlikle aynı yere varırdı. Subaru için önemli olan her şeyi baştan yapıp sadece nihai sonucu değiştirmekti. Düşünebildiği en iyi ilerleme yolu buydu.
Başka bir deyişle, hedefine ulaşmanın en iyi yolu döngüyü sonuna kadar yaşamaktı. Subaru, şeytani bir muziplikle oyun kaydeder gibi ilerlemeye ve olayları arzuladığı sonuca yönlendirmeye karar verdi.
“İyi de, bu da ne böyle…? Bir yerde hata mı yaptım…?”
Buharlı banyoda Subaru ağzını kocaman açıp baloncuklar çıkararak ilk gününü gözden geçirdi.
Planı açısından bakıldığında, o sabahki kararlılık anından sonraki her şey tam bir felaketti.
Öncelikle Emilia ile sabah rutinini tamamlamış, ardından Roswaal'ın malikaneye dönmesini bekleyip yemek salonunda onunla konuşmuştu.
Açıkçası, derin bir sohbetin tüm ince detaylarını birebir tekrarlayabileceğine güvenmiyordu ama geçen seferki tüm önemli noktalara kesinlikle değinmişti. Ödül olarak Puck'a dokunmuş, Emilia ile arkadaşça konuşmuş, Emilia'nın kraliyet veliahtlığı adaylığını tartışmış ve Roswaal Malikanesi'ndeki konumunu belirlemişti.
Tıpkı önceki gibi Subaru, dil dökerek Roswaal Malikanesi'nde çırak uşak olmayı başarmıştı. Sonrasında Ram ile malikaneyi gezip ilk iş gününe başlamıştı ama işte tam o noktada işler çığırından çıkmıştı.
Yüzü dışında tüm vücudu suya gömülü olan Subaru, çenesini küvetin kenarına dayayarak bezginlikle mırıldandı.
“Peki her şey neden geçen seferkinden farklıydı o zaman? Sınavdaki tüm konular değiştiğinde kopya kağıdı hazırlamak için onca zahmete giren bir öğrenci gibi hissediyorum… Her şeyi baştan yapmanın ne manası kaldı ki?”
Subaru'nun bütün planı, her şeyi tıpkı daha önce yaptığı gibi tekrarlamaktı. Ne var ki yeni görevinin eğitim detayları ve Ram'ın ona yıktığı sorumluluklar öncekinden tamamen farklıydı. Sanki 'Gündelik İşler 101'den 'Gündelik İşler 401'e geçmiş gibi hissediyordu.
“Yine hepsi gündelik işti ama… geçen seferkinden çooook daha fazlaydı.”
Belki de bunu, ona daha üst düzey ve daha fazla iş emanet edecek kadar güvenmeleri olarak görmesi gerekiyordu?
“Geçen sefer her şey beni sadece pestil gibi yapmıştı ama bu sefer bildiğin canımı çıkardı… Kahretsin, her şey aynı olur, kolay geçer sanmıştım.”
Subaru sadece beklentilerinin bu kadar acımasızca boşa çıkmasına dert yanmıyordu. Gerçekten de iyi bir durumda olmadığına kanaat getirmişti.
Zamanını önceki gibi geçirmeye çalışmasının sonucu buydu işte. İlk günün bunca detayı değişmişken, ikinci ve sonraki günlerin geçen seferki gibi olmasını mantıken bekleyemezdi.
İnce ayrıntıları bir kenara bırakırsak, çok daha büyük bir sorunun baş gösterme ihtimali onu dehşete düşürüyordu.
“Bu sefer neden geri döndüğüme dair hâlâ en ufak bir fikrim yok…”
Bu sefer "normal" bir şekilde uykuya dalmış ve zamanda geriye gitmiş olarak uyanmıştı. Daha önceki ölüm döngüsünün aksine, öngöremediği bir şeyi engellemesinin hiçbir yolu yoktu. Bunu düşünmek bile başını ağrıtmaya yetiyordu.
“Bu kadar çok fark varken hafızama hiç güvenebilir miyim ki…?”
Başkentte Emilia ile tanıştığı o kader gününü hatırladı.
Bir dağ dolusu küçük detay farklıydı ama olaylar yine de büyük ölçüde aynı yönde ilerliyordu. O büyük hadiseden nasıl kaçınacağını bilmiyordu. Subaru'nun zihninde geçen seferden farklı olarak öne çıkan tek şey, Emilia ile yaptığı sözleşmeydi.
Şüphesiz, o noktaya kadar gelebilirse sonuçları değiştirebilecek ve bu durumu aşabilecekti.
Subaru küvete iyice battı, tek nefes almadan düşüncelerini toparladı ve başını bir kez daha küvetten dışarı çıkardı.
“Vay canına, merhaba. Sana katııılaaa-bilir miyim?”
Elleri belinde, çırılçıplak soylunun görüntüsü Subaru'ya nefes alma ihtiyacı duyduğuna derin bir pişmanlık yaşattı.
Anadan üryan dikilmiş, bacaklarının arasındaki aile yadigarı sallanırken Subaru'ya yukarıdan bakıyordu; dokunacak kadar yakındılar.
“Şu an dolu. Reddediyorum.”
“Kendi malikanemdeki tesisler benim şahsi mülküm değiiiil mi? Rahatça tadını çıkarmama iziiiin ver.”
“O zaman sorma. Küvete girmek için benden izin almana gerek yok!”
“Aman Tanrım, ne kabaaa. Anlamıyorsun. Banyo kesinlikle benim şahsi mülküm…”
Roswaal tek dizinin üzerine çöktü; eli uzanıp Subaru'nun karşı koymayan çenesini nazikçe kaldırdı.
“…ama uşağım sıfatıyla seeen de öyle değil misin?”
Ham.
“Hiç tereddüt etmiyorsun baaakıııyorum.”
Çenesini tutan o tüyler ürpertici parmak uçlarını ısırdıktan sonra Subaru geriye doğru yüzerek Roswaal ile arasına mesafe koydu.
Banyonun büyüklüğü "akıllara zarar" derecedeydi; en eski, en kaliteli hamamlar kadar geniş bir küvete sahipti. Soyluların aşırı geniş alanlar kullanması apaçık bir alışkanlıktı ama tüm o alanı tek başına kullanmanın oldukça tatmin edici hissettirdiğini itiraf etmeliydi.
“Beklemediğim bir ters köşe daha, pes yani…”
—Önceki dört gün boyunca küvette Roswaal ile bir kez bile karşılaşmamıştı.
Geçen döngüde Roswaal son derece meşguldü; ikisi neredeyse birbirini hiç görmemişti. İkizler onun ihtiyaçlarıyla muhakkak ilgilenmişti ama Subaru, ilk tanışmaları hariç, yemek vakitleri dışında onunla neredeyse hiç temas kurmamıştı.
“Kahretsin, her bir detay beklediğimden tamamen farklı şekillerde gerçekleşiyor…”
“Seni neyin sıktığını bilmeeesem de bu dünyadaki heeep bir şey planlandığı gibi gitmez.”
Dünyanın ne kadar zorlu bir yer olduğundan bahseden Roswaal, Subaru'nun yanına geçti. Küvetin kenarına yaslanıp uzun bir iç çekti; nedense banyonun keyfini çıkaran dünyadaki herhangi bir adam gibi görünüyordu.
“Daha yeni fark ettim ama sıcak banyo için sen bile makyajını siliyorsun demek.”
“Hımm? Aaaah, doğru ya. Aman Tanrım, Subaru, yüzümü makyajsız iiiiilk görüşün mü acaba?”
“Öyle sanırım. Bana göre gayet normal görünüyorsun. Yüzünü öyle gizlemene hiç gerek yok.”
“Kozmetik benim bir hobimdir. Yüzümü gizleme ihtiyacından değiiiil yani. Dudaklarımın kıvrımı ya da burnumun kemeri göze çirkin görünüyor değil ya… Aman Tanrım.”
“Bunları söylerken bana öyle bakma. Masum masum üç kere göz kırparsan şuracıkta nalları dikerim.”
Çirkin bir yüzle doğmak, ilk izlenimler söz konusu olduğunda ciddi bir dezavantajdı. Ve Subaru doğduğu yüz hakkında şikayet etmek istese ne diyebilirdi ki? Tıpkı annesine benziyordu.
Ailesini hatırlayan Subaru'nun yüzünde karmaşık bir ifade belirdi; o sırada Roswaal konuyu değiştirdi.
“Ram ve Rem ile iiiyi anlaşıyor musun? Epeydir burada çalışıyorlar, bu yüzden çömezlerine tecrübelerini muhakkak aktarıııyorlardır?”
“Rem ile pek konuşmadım ama Ram ile aram gayet iyi. Hatta Ram biraz fazla samimi. Kıdemli-çömez olmamıza rağmen bana misafir olduğum zamankinden farklı davranmadı.”
“Eeeh, Rem o eksiği kapatacaktır. Kız kardeşlerin birbirine destek olması gayet doğaldır. O ikisi bu anlamda birbirine çooook uygundur.”
“Gördüğüm ve duyduğum kadarıyla zayıf olan kardeş Ram, Rem ise her zaman onun arkasını topluyor.”
Her açıdan, ikiz kardeşlerden hangisinin ev işlerinde daha üstün olduğu açıktı. Rem her konuda birinci sınıf becerilere sahipken, Ram'ın ikinci sınıfa yaklaşabilmesi için bile çok çalışması gerekirdi. Normalde bu durum Ram'da bir aşağılık kompleksine yol açardı ama…
“Ama tek duyduğum şey, 'Ram daha büyük olduğu için harikadır.' Bu kadar cüretkar olmak akılalmaz bir şey.”
“Cüretkarlıktan bahsetmek istersen bence sen de baaayaağı bir örneksin. Ama anlıyorum. Acaba ona da aynı şeyleri söyledin mi? Hiç çekinmeden damarına basıyorsun ki bu gerçekten haaarika.”
“Oradaki vurgu hiç de övgü gibi gelmedi kulağa, biliyorsun değil mi?”
Subaru ortamın havasını okumakta çok kötü olduğu için başkalarının özel alanına girmekte hiç tereddüt etmezdi. Bu umursamaz tavrı, dışlanmasını kolaylaştırıyordu. Başkalarının damarına basmanın onun kötü bir huyu olduğu söylenebilirdi.
Subaru'nun cevabı üzerine Roswaal sağ gözünü kapattı ve sadece sarı sol gözüyle tavana baktı.
“İğneleme yapmıyorum. Gerçekten de iiiyi bir şey olduğuna inanıyorum. O kızlar birbirleri için biraz fazla mükemmel, anlarsın ya. Büyüüük ihtimalle bazı şeyler sadece dışarıdan biri gelip hafifçe… dürttüğünde değişir, değiiil mi?”
“Öyle bir şey demek, ha?”
“Aynen öyleee, kesiiiinlikle.”
İkisi de boyunlarına kadar küvete gömülüp tüm bedenlerinin bu hissi massetmesine izin verdiler. Kısa bir süre sonra Subaru bir şey hatırlayarak kaşlarını kaldırdı.
“Ha, sahi. Ros, sana sormak istediğim bir şey vardı. Sakıncası var mı?”
“Eeeh, engin şahsi bilgimin dahilindeyse bir sakıncası ooolmaz.”
“Hayatımda 'Ben çok zekiyim' demenin bu kadar dolambaçlı bir yolunu duymamıştım. Ama her neyse, bu banyo nasıl ısıtılıyor?”
Subaru, başından beri aklını kurcalayan konuyu açarken küvetin dibine birkaç kez vurdu.
Subaru ve Roswaal'ın içinde oturduğu küvet taştan yapılmıştı; hoş pürüzsüzlüğü ona mermeri andırıyordu. Banyo malikanenin alt katındaki bir köşedeydi ve tabii ki karma kullanıma uygundu. Zaten her kullanımdan sonra banyodaki her şey yenilendiği için Emilia'dan sonra girmiş olmaktan özel bir tatmin duymuyordu.
Subaru bir fikir daha ekledi.
“Burada piştiğimden değil yani. Sadece girmeden önce fark ettim.”
“Meraklı ruhun zaman zaman beni cidden şaşııırtıyor. Gençlikten mi acaba… gerçi senin yaşındayken aklıma bu gelir miydi bilmem?”
Roswaal başını sallarken Subaru'nun gençliğinde nadir bulunan bir parıltı görür gibiydi.
“Her neyse, cevap gayeeet basit. Bak şööyleee, küvetin altında onu ısıtan ateş uyumlu bir sihir kristali var. Banyoya giren birinin manasıyla tetiklendiğinde aktifleşir ve suyu kaynama noktasına getirir. Mutfakta da böyle bir şey kullandın herhalde?”
“Demek o tencere öyle çalışıyordu. Ben de burada gaz olmadan nasıl yemek pişirdiğinizi merak ediyordum.”
Rem tencereyi kısa bir süre kullandıktan sonra sebzeleri soyma sırası Subaru'ya gelmişti. Zaten son derece sıradan, gündelik bir şeymiş gibi söylenen manayla çalışıyor gibi kelimelerin anlamını bilmemesi, Usta Şef Subaru'nun doğuşuna daha çok uzun bir zaman olduğunu gösteriyordu muhtemelen.
“Yani, manaysa eğer, bunu sadece büyü kullanıcıları mı kullanabilir demek?”
“Hiç de öyléee değil. Tüm canlıların 'kapıları' vardır. Hiçbiiir bitki veya hayvan bir istisna değildir. Öyle olmasaydı, sihir kristallerinin kullanımına dayalı bir toplum inşa edemeeezdik.”
Subaru bu yeni kelimeyi kafasında tarttı. Onu öyle izleyen Roswaal boğazını temizleyip bir parmağını kaldırdı.
“Pekala, şurada bir dersin tadını çıkaralım mı? Ben, birazcık aydınlanmamış olan saana büyü öğreteyim?”
“Bu lafların söyleniş tarzını görmezden gelip incelikle kabul ediyorum.”
Ders teklifine karşılık veren Subaru, küvetin ortasında diz çökmüş olan Roswaal'a doğru döndü. Hiçbiri ikisinin de anadan üryan olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
“Peeeek aalaaa. Önce temel bilgiler. Subaru, 'kapı' nedir bilirsin, değil mi?”
“Yok, öyle bariz bir şeymiş gibi söylüyorsun ama bilmediğim şeyi nereden bileyim…”
“Sesin birdenbire pek bir alçaldı. Demek kapılardan bihabersin… yoksa bayağı mı demeliyim? Hımm, doğru kullandım mı acaba?”
Roswaal, bayağı kelimesini doğru kullanıp kullanmadığını kontrol etti. Subaru'nun kendi dünyasından getirdiği tüm o ufak tefek ifadeler arasında bunu özellikle sık kullanmıştı, bu yüzden Roswaal buna epey alışmıştı.
Subaru, doğru kullanımı için Roswaal'a tam puan verdi. Çak bir beşlik yaptıktan sonra derse geri döndüler.
“Peki, nedir bu kapı dediğin şey? Sahip olduğun ya da olmadığın bir şey mi?”
“Çok basitçe söylemek gerekirse kapı, kendi bedeninin içine açılan bir geçittir. Mana kapıdan girer; mana kapıdan çıkar. Hayatın temel bir kuralıııdır.”
“Haaa. MP'ye bağlı bir musluk gibi yani…”
Roswaal'ın basit açıklamasını kavramıştı. Demek kapı buydu; bu terimi kulakları defalarca işitmişti. Yani aşağı yukarı tahmin ettiği gibi bir şeydi.
“Herkesin bir kapısı varsa, benim de bir tane var o zaman?”
“Eeeh, insaaan olduğuna eminsen kesinlikle vardır. Peki, öyle misin?”
“Başka bir dünyaya gönderilmiş benim kadar saf bir insan daha olmamıştır herhalde. Tamamen sıradan. Tam bir figüran seviyesi.”
Bilek gücüyle içinden çıkılması gereken durumlar onun için tamamen yeniydi. Fen bilgisi ortalamanın bir hayli altındaydı; el-göz koordinasyonu fena sayılmazdı ama dayanıklılığı tam bir fiyaskoydu. Kazandığı Beceriler ise Dikiş Dikmek ve Yatak Yapmak’tan ibaretti.
Pisi pisine harcanmaya tek gidişlik bilet.
Yine de Subaru buna takılıp kalmadı; bu, başka bir dünyaya geldiğinden beri sevindiği ikinci şeydi. Büyü sözcüğünün büyüsüne kapılmıştı; kalbi güm güm atıyor, gözleri umutla parıldıyordu.
“Tabii ki en çok Emilia’yla tanıştığıma sevindim ama bu da harika bir şey! Sonunda büyü kullanıcısı olma hayalimi gerçekleştirebilirim… Hayatım boyunca bu anı bekledim!”
“Şeeey, büyüden bahsetmenin seni bu kadar sevindirmesine memnun oldum tabii ama büyü kullanıcısı olmak büyük ölçüde şaaansa bağlıdır. Her şeyden önce, kapıların niteliği son derece önemlidir. Benim gibi bir dâhi kadar kutsanmış olman peeek olası değil. Yalnızca mecbur olduğum için övünüyorum, bilesin.”
Roswaal’ın bu tavrı karşısında Subaru’nun zihninde çın diye bir ses yükseldi, bir rota açılmış gibiydi.
Roswaal’ın o ezici özgüvenine rağmen bilmediği bir şey vardı: Gözlerinin önünde küvette anadan üryan yatan Subaru, başka bir dünyadan çağrılmış bir “misafir”di.
Adettendir; başka bir dünyadan çağrılanların özel yetenekleri olurdu. Şimdiye kadar silah becerisi çıkmamıştı, zekâ fos çıkmıştı, şans çarpanı ya sıfırdı ya da eksiye düşmüştü ama bir dakika: büyü!
“Yeni umudum senin ellerinde, Rozçi. Büyü, büyü, hadi biraz daha büyü konuşalım! Ortada bir büyü dalgası var ve pırıl pırıl geleceğim o dalganın üstünde sörf yapıyor!”
“Öyleee mi dersin? O hâlde devam edelim. Büyünün dört temel yatkınlığı olduğunu biliyor muuydun?”
“Cık!”
“Ahaaa, karşımda böylesine şuursuzca, anlamsızca saf ve cahil birinin olması ne hoş, öyleyse anlatayım. Mananın dört elementi ateş, su, rüzgâr ve topraktır. Anlaaayabildin mi?”
“Anladım, temel bilgiler yani, ha? Zihnime kazındı bil. Devam et, devam!”
Subaru’nun bu hevesi Roswaal’ın hoşuna gitmişe benziyordu, başını sallayıp açıklamaya devam etti.
“Ateş elementi sıcaklıkla ilgilidir. Su elementi yaşamı ve iyileşmeyi düzenler. Rüzgâr elementi canlıların bedenlerinin dışında etki gösterir. Toprak elementi ise bedenin içinde çalışır. Yani çoğu yatkınlık bu dört kategoriye ayrılırşş ve normal insanların bu dörtten birine yatkınlığı bulunur! Bu arada, bilmiş ol ki benim dööördüne de yatkınlığım var.”
“Vay canına, böbürlenmen sinir bozucu ama yine de hakkını vereceğim. Müthiş bir şey bu! Peki birinin elementini nasıl anlıyorsun?”
“Dooğal olarak, benim kadar yetkin bir büyü kullanıcısı bunu sadece dokunarak anlayabilir.”
“Ciddi misin?! İşte bunu bekliyordum. E hadi, yap da söyle bana!”
Subaru tuvalet eğitimi almamış bir yavru köpek gibi yalvarınca Roswaal ona isteksiz bir bakış atıp avucunu Subaru’nun alnına bastırdı. Bu manzara karşısında anadan üryan iki erkeğin de gözleri parıldadı.
“Pekâlâ, o hâlde müsaadenleee. Miyon miyon miyon miyon…”
“Ooo! Büyülü bir ses efekti! Tam bir fantastik dünya ortamı!”
Subaru gözlerinin önündeki bu büyüleyici ana kapılıp bir anlığına da olsa kafasını kurcalayan onca derdi unuttu.
—Büyü. Nihayet başka bir dünyaya çağrılan kendisi de dişlerini gösterebilecekti.
Gözleri beslediği kesin umutla parıldayan Subaru, taramanın sonucunu bekledi.
“—Eveeet, anladım.”
“Geliyor gelmekte olan! Ne, neymiş? Yoksa içimdeki ateş gibi yanan ateş elementi mi? Ya da sakin ve soğukkanlı hâlime, ortamdaki en havalı tip oluşuma yakışır bir su elementi mi? Belki de çimenlerin arasından esen o ferahlatıcı meltem misali doğam yüzünden rüzgârdır? Yok yok, bu kadar rahat, abi canlısı iyi bir çocuk olduğuma göre kesin topraktır, kesin!”
“Evet, Karanlık.”
“Hiçbiri tutmadı mı yani?!”
Sonucu duyunca kulaklarına inanamadı, kanser teşhisi konmuş birinin tepkisini verdi adeta.
Roswaal da tam bu tabloya yakışır, son derece ciddi bir tonla konuşmaya başladı.
“Tepeden tırnağa, taaamamen Karanlıksın. Diğer dört elementle olan bağın biiir hayli zayıf. Ama başka bir açıdan bakarsan, buuu son derece nadir bir durumdur…”
“İyi de Karanlık da neyin nesi?! O dört kategoride yoktu hani? Iskartaya mı çıktım yani?”
“Bahsetmedim amaaa temel dördün ötesinde elementler de vardır; yani Karanlık ve Işık. Aaanccak çok az insanın bu yatkınlıkları olur, bu yüzden aaanlatma zahmetine girmedim.”
Yani Subaru herkesin yürüdüğü yoldan fersah fersah sapmıştı.
Roswaal’ın açıklaması Subaru’nun afallamasını biraz olsun dindirdi, içini rahatlattı.
Doğru ya, bu nadir, sınırlı bir elementti: Yani özel bir güçtü!
“Bayağı sağlam bir element olmalı o zaman. Hani beş bin yılda bir gelen süper özel bir güç falan gibi.”
“Evet, Karanlık elementi büyüsü oldukça meşhurdur… Rakibin görüşünü engellemek, sesle bağını kesmek, hareketlerini yavaşlatmak gibi etkileri vardır. Oldukça kullanışlı işlevler.”
“Ben Zayıflatıcı mıyım yani?!”
Zayıflatıcı, düşmanı güçten düşüren becerilere—yani debuff’lara—odaklanan uzman bir destek sınıfıydı.
Göğü yarıp yeri çatlatacak, eşi benzeri görülmemiş efsanevi bir yıkım büyüsü kullanabileceğini umut etmişti; oysa Roswaal büyüsünün kitle kontrolü ve nitelik düşürme özellikleri taşıdığını söyleyerek hevesini kursağında bırakıyordu.
Adam gerçekten de mahcup görünüyordu, yani kesin doğruyu söylüyordu.
“Silah becerisi yok, zekâ yok, hile kodu yok, başka bir dünyaya çağrıl… sonra da zayıflatma büyü elementi gelsin…”
“Bu aradaaa, büyüye yeteneğin de yok. Benim sınırım on üzerinden onsa, seninki taş çatlasın üçtür.”
“Bunu hiç duymak istemezdim işte! Bu diyarda ne Tanrı kalmış ne Buda!”
Subaru ağzını açıp küvete gömülürken boğazından derin bir inilti koptu. Birkaç dakika öncesine kadar sadece teorik bir umuttu ama beklenti bir kez filizlendi mi öyle kolay kolay sökülüp atılamıyordu.
“Neyse, en azından bir şey kullanabilmek de iyidir herhalde… Hem belki zayıflatıcı olmak da bir bakıma havalıdır, ha…?”
“Havalı olup olmamasını bir kenara bırakırsak, öğrenmenin bir ziyaaanı yok. Büyü kullanmak istiyorsan buyur öğren. Neyse ki şanslısın, bu konakta Karanlık büyülerinde uuzman biri vaaar.”
“Bak sen, demek öyle! Birini yavaşlatmak istediğin durumlar için büyü öğrenmekle yetinmek gerek sanırım. Tamamdır, vira bismillah!”
Subaru, büyü konusunda Emilia’nın ona rehberlik etmesini ve böylece birbirlerine daha da yakınlaşmayı sabırsızlıkla bekliyordu. Bir önceki seferle aynı rotayı izleme hedefi çoktan aklından uçup gitmişti.
“Yanlış anlamış gibisin amaaa Karanlık büyülerindeki uzman Emilia değiiil, bilesin.”
“Ne demek değil?! İnsanların duygularıyla oynamaktan zevk mi alıyorsun sen?! Kim peki bu uzman, sen misin yoksa, her elemente yatkınlığı olan elit büyü kullanıcısı?! Batsın böyle iş!”
“Beatrice.”
“O daha da beter!!”
Büyük bir şapırtıyla dört bir yana sular sıçrarken gecenin en gürültülü feryadını bastı.
4
“Kahretsin, resmen oradan oraya savruldum. Lanet olsun sana Roswaal, Buda’nın avucundaki maymun gibi oynattın beni!”
Yıkanma odasında Subaru, yüzü kıpkırmızı bir hâlde kollarını yedek giysilerinin kollarından geçirdi. Küvetteki yatkınlık taraması tam bir hayal kırıklığıyla sonuçlanınca banyodan ilk çıkan Subaru olmuştu.
Roswaal’la konuşurken fazlasıyla gaza gelmişti ama uzun banyonun etkisiyle yüzüne bir ağırlık çökmüştü. Ne de olsa yarasının iyileşmesinin üzerinden henüz tam bir gün bile geçmemişti; biraz kansızlık yaşaması normaldi.
“Üstüne bir de yarın her yerim fena tutulacak. Ah Ram, ah, bunu bir kenara yazıyorum; geçen seferkinden daha iyiyim diye beni eşek gibi çalıştırmak zorunda değildin…”
“Nasıl istersen, bunu bir kenara yazarım.”
“Vöheey?!”
Subaru elinde çamaşır sepetiyle tam yıkanma odasından çıkarken gelen bu cuk oturmuş yanıt, onu yerinden sıçratacak kadar şaşırttı. Ram yıkanma odasının önündeki koridorda duruyordu ve hoplayan sepetten savrulan iç çamaşırları kızın ayaklarının dibine düştü.
“Aman Tanrım.”
Ram çömelip Subaru’nun iç çamaşırlarını yerden iki parmağıyla aldı ve hemen yanındaki çöp kutusuna tıktı.
“Tam önünde çamaşırhaneye giden elinde sepetli bir adam var, görmüyor musun?!”
“Kusura bakma, onları elime aldığım anda psikolojik bir tiksintiye kapıldım. Tek bir an bile kaybetmeden onlardan kurtulmam gerekiyordu.”
“Bütün bunları söylerken duruşun pek bir rahattı ama?!”
Subaru ağlamaklı bir hâlde iç çamaşırlarını çöp kutusundan çıkardı ve yüzünü Ram’a döndü. Ram’ın koridorda öylece sakin sakin durduğunu görünce başını yana eğip ne işler çevirdiğini merak etti. Ram, sorulmamış bu soruya cevap verir gibi konuştu.
“Maalesef ben banyomu çoktan yaptım, bu yüzden ne kadar beklersen bekle giysilerim üzerimde kalacak.”
“Bir şey demedim ki ben!! Hem bir hizmetçi için bu laf fazla ters kaçmıyor mu?!”
“Şaka yapıyorum. Sadece Efendi Roswaal’ın işinin bitmesini bekliyorum, giyinmesine yardım edeceğim.”
“Bu kadarı da fazla şımartmak ama. Kendi başına giyinebiliyordur herhalde.”
Görünüşe göre bu dünyada, hayatı boyunca bir hizmetkâr ayağına giydirmeden tek bir ayakkabı bile giymemiş insanlar vardı. Roswaal da bu tanıma tam uyuyordu.
“Bana o tuhaf makyajı yapmasına ikinizin yardım ettiğini söyleme sakın. Zaten yerlerde olan güvenim daha da diplere batacak.”
“Benim yanımda Efendi Roswaal’a saygısızlık edilmeyecek. Bir dahakine popona vururum.”
İçinde bir sıcaklık barındıran bir uyarı gibi gelmişti ama kızın şaka yapmadığını görünce bunu ciddiye alması gerektiğini anladı.
Aslına bakılırsa Ram, konaktaki işleri ona büyük bir özen ve sabırla anlatmıştı ama aynı soruyu iki kez sorarsa onu domuz ahırında çalıştıracakmış gibi bir hâli vardı.
“Başıma dert açmayayım o zaman… İzninle. Yarın görüşürüz.”
“Basuru, birazdan ne yapacaksın?”
“Gidip uyuyacağım sadece. Sabah erken kalkılıyor ne de olsa, değil mi? Kahretsin. O sabahlar cidden çok zor geçiyor.”
Subaru’nun hem isyankâr hem de acizce cevabı karşısında Ram hafifçe başını sallayıp gözlerini kapadı.
Subaru sessiz duran Ram’a söylemek istediği bir şey olup olmadığını sormak üzereydi ki kız gözlerini açtı.
“Odanda bekle öyleyse. Birazdan gelirim.”
Subaru’nun tepkisi son derece alıkçaydı.
“—Ha?”
5
Subaru Natsuki, defalarca ilan ettiği üzere, kararlı bir şekilde Emilia’nın tarafındaydı.
Belki de gerek bu yeni dünyada gerekse geldiği dünyada böylesi bir güzellikle hiç karşılaşmadığı içindi ama Emilia, Subaru’nun zihninde bambaşka bir yerde duruyordu.
Kısmen saf fiziksel güzelliğinden kaynaklanıyordu bu, ama aynı zamanda her bir hareketinin zarafetinden de geliyordu.
Haliyle, karşısındaki kim olursa olsun ve nasıl görünürse görünsün, kalbinde bir başkasına yer yoktu.
“İşte tam da bu yüzden kusursuzca yapılmış bu yatağın tek bir amacı var: Benim mışıl mışıl uyumam!”
Subaru suçlayıcı parmağını sertçe yatağına doğrultup ortaya doğru haykırdı.
Banyodan çıkıp odasına döndükten sonraki bütün vaktini yatağını düzeltmeye harcamıştı. Çamaşırlarını bir kenara bırakmış, daha yeni banyo yapmış olmasına rağmen kan ter içinde kalmıştı.
“Derin bir anlamı yok bunun. Hiçbir derin anlamı yok! Fani düşünceler dışarı, fani düşünceler dışarı. Sakin ol, sakin. Bir Emilia, iki Emilia, üç Emilia… Cennet mi burası?!”
“Sessiz ol Barusu. Gece oldu bile; sesini kes artık.”
“Ayy!”
Büyük bir sıçrayışla duvara çarptı. Kapıyı çıt çıkarmadan açmış olan Ram, odanın girişinde dikiliyordu.
“Daha az önce sana sessiz ol demişken hem de. Senden bir yol olmaz.”
“Sadece senin için geçerli olan bu kurallar da neyin nesi?! Kim olsa yerinden sıçrardı! Ne istiyorsun benden gecenin bu vaktinde?!”
Ram, Subaru söylenirken ona boğuk bir hıh çekti. Düzgün bir kelimeye bile layık görülmemenin ezikliğini yaşayan Subaru’ya susmaktan başka çare kalmamıştı.
Ardından Ram, suspus olmuş Subaru’nun önünden geçip odaya girdi—ve dosdoğru köşedeki yazı masasına yöneldi.
Her odada bulunan bir eşyaydı ama bu dünyanın kitaplarını okuyamayan Subaru için değersiz bir hurda yığınından farksızdı, bu yüzden o ana dek masanın olduğu tarafa dönüp bakmamıştı bile.
“Ne dikiliyorsun öyle? Buraya gel Barusu.”
Eğitilmeye çalışılan bir köpek muamelesi görmek Subaru’nun yüzünü düşürdü ama Ram’ın temposuna kapılmamaya kararlıydı. Hem şaklabanlık yapmak zaten Subaru’nun işiydi.
Kız ne kadar absürt laflar ederse etsin sarsılmamaya yönelik çelik gibi bir iradeyle ona doğru yürüdü. Subaru göğsünü kabartıp Ram’ın karşısına dikilirken sanki savaşa gidiyormuş gibi hissediyordu.
“Eee? Bu kez beni hangi imkânsız sınav bekliyor?”
“Neden bahsediyorsun sen? Sana okuma yazma öğretmemi istiyorsan çabuk otur dedim ya.”
“Bunu da ilk defa duyuyorum!”
Çelikten kalbi bir anda paramparça olmuştu.
Subaru, taş gibi iradesinin bu kadar kolay kırılmasının getirdiği tedirginliği gizleyemedi. Masanın üzerine serilmiş bembeyaz not kâğıdını, yanındaki tüy kalemi ve kızıl-kahverengi ciltli kitabı görünce nefesini tuttu.
Anlaşılan bu ne bir şakaydı ne de bir muziplik; gerçekten de ona okuma yazma öğretmeye niyetliydi.
“İyi de durup dururken neden şimdi…”
Ram’ın afallamış Subaru’ya verdiği yanıt son derece net ve kestirmeydi.
“Bugün çalışmanı izlerken okuma yazma bilmediğini fark ettim. Ben de sana öğreteceğim. Okuyamazsan seni erzak almaya gönderemem ya da sana not bırakamam.”
Subaru’nun ağzı hazırlıksız yakalanmış bir balık gibi açılıp kapanırken Ram ona kırmızı ciltli kitabı gösterdi.
“Çocuklar için hazırlanmış basit bir resimli kitapla başlayacağız. Bundan sonra her gece ders çalışırken sana eşlik edeceğim.”
Kuşkusuz minnettar olunması gereken bir teklifti ama Subaru’nun o anki şaşkınlığı minnettarlığından çok daha ağır basıyordu.
Tıpkı banyoda yaşananlar gibi bu durum da geçen sefer düşünülemeyecek bir şeydi. Üstelik Subaru’nun hissiyatına göre, ikizlerle olan yakınlığı geçen seferki dördüncü günün fersah fersah gerisindeydi.
“Bana neden bu kadar iyi davranıyorsun?”
“Çok açık değil mi? Ben… Hayır, işler kolaylaşsın diye.”
“Yahu amma da ketumsun. Neyi düzelttiğini bile söylemedin…”
“Son derece doğal bir şey bu. Senin işin arttıkça benimki azalır. Benim işim azalırsa Rem’in işi de doğal olarak azalacaktır. Her şey ulvi bir amaç için.”
“Bu durumda bütün iş bana kitlenmiş olmuyor mu ama?!”
“…?”
Ram ne demek istediğini anlamamış gibi başını yana eğdi. Subaru söyleyecek söz bulamadı.
Fakat böyle apışıp kalsa bile Ram’ın ona bu denli alaka göstermesinden mutlu olmuştu.
“Pekâlâ, anlaşıldı. Başlayalım bakalım şu derslere, ne dersin?”
“Konuşulan dili zaten kavradığına göre o kadar da zor olmasa gerek. Ne de olsa o kaba kelime dağarcığını düzeltmenin tam zamanı.”
“Yardım ederken araya laf sokmayı da ihmal etmiyorsun yani, ha?”
Böyle derken masaya oturdu, tüy kalemi eline alıp hazırlıklarını tamamladı. Başka bir dünyayı ziyaret edişini ölümsüzleştirmek adına yazılması gereken ilk kelimeleri hafif, gayet akıcı ve hızlı vuruşlarla kâğıda döktü.
“Natsuki Subaru sahneye girer… İşte bu kadar!”
“Boş boş karalama yapacak vaktin yok. Vakit kısıtlı. Sabah erken oluyor ne de olsa.”
“Şey, bu aslında benim ana dilim… Pek belli olmuyor herhalde, ha?”
Birbirleriyle konuşabildiklerine göre yazdıklarını da okuyabilir umuduna kapılmıştı ama işler öyle tereyağından kıl çeker gibi yürümedi. Tıpkı Subaru gibi kız da öteki tarafın dilini okuyamıyordu.
“Öncelikle temel İ-alfabesiyle başlayacağız; İ-alfabesini kusursuzlaştırdıktan sonra Ro-alfabesi ve Ha-alfabesine geçeceğiz.”
“Yani üç tür var, öyle mi? Bunu duymak fena moral bozdu.”
Yeni bir dil dersine başlamadan hemen önce hevesinin kursağında kalması zordu. Yabancıların Japonca öğrenirken hiragana, katakana ve kanji gibi yüksek bir engeli aşmaya çalışırken neler hissettiğini anımsadı.
“İ-alfabesini kavrayarak resimli kitabı okuyabilirsin. Süre bir saatle sınırlı. Yarın da gün var ve Ram da uykusuz.”
“O son kısım asıl niyetinmiş gibi geldi bana. Gerçi benim için sorun yok da…”
“Dürüstlüğümün en büyük meziyetlerimden biri olduğunu düşünüyorum.”
Hiç duraksamadan verdiği bu cevabın ciddi mi yoksa şaka mı olduğunu kestiremedi. Gerçekten öyle düşünüyor gibiydi, bu yüzden Subaru doğrudan yazı dersine daldı.
Yeni bir dil öğrenmenin temeli, yazma sürecini tekrar ederek karakterleri kavramaktan geçiyordu. Ram’ın yazdığı temel karakterleri taklit ederek sayfayı onlarla doldurdu. İnsanı pes ettirecek kadar bıktırıcı bir amelelikti bu ama mecburi, vazgeçilmez bir emektir. Subaru yorgunluk ve uykusuzluğun üzerine çöktüğünü hissederken, içini kaplayan o hafif duygusallıkla hissettiklerini samimiyetle Ram’a aktardı.
“Biliyor musun, işlerini kolaylaştırmak için olduğunu söylesen de yine de mutlu oldum.”
Kâğıdın üzerinde kayan tüy kalemden cılız bir ses çıkıyordu. Subaru sayfa üstüne sayfa aynı karakterleri yazarken geçen seferki o dört günü düşündü.
Şimdi düşününce, fırsat bulduğu her an Emilia’nın peşinde koşmuştu ama o dönemde en çok Ram’la vakit geçirmişti.
Subaru konaktaki tüm ev işlerinde tam anlamıyla bir çömezdi. Ona bir şeyler öğretmenin akla karayı seçtirmesi doğaldı; hele ki Ram bunu kendi rutin görevlerinin üzerine ek olarak yaparken çok daha zordu.
Yük doğal olarak Rem’in de omuzlarına biniyordu. Bunun yanı sıra, o dört gün boyunca Rem’le pek fazla teması olmamıştı. Subaru, son derece becerikli olan Rem’in ablasının işlerinin bir kısmını üstlendiğini biliyordu; dolayısıyla dolaylı yoldan kendi yükünü de omuzladığı için ona borçluydu.
“Doğrusu beni bu kadar sevdiğini düşünmemiştim.”
Subaru gibi işe yaramaz bir çaylağı eğitmenin tam bir baş belası olması doğaldı. Ram’ın dile getirdiği fikir kesinlikle buydu ama Subaru buna çoktan alışmıştı.
“Sana yük olmak istemezdim ama teşekkür ederim. Bir an önce işe yarar hâle gelmek istiyorum.”
Subaru hem o an için hem de gelecek için ona tüm kalbiyle teşekkür ediyordu. Ram ise buna karşılık sessizce…
“Horrr.”
…kusursuzca toplanmış yatağın üzerinde uyurken sevimli sesler çıkarıyordu.
Tüy kalem, çıt diye kırılırken keskin bir ses çıkardı.
6
Subaru, aniden gelen dürtüye teslim olarak ağzını koca bir esnemeyle açtı.
Uykulu gözlerinin kenarındaki ıslaklığı kabaca silip iyice gerindi. Akşam göğünde batan güneş, aheste aheste geçen bulutlara bugünkü mesaileri için teşekkür edercesine turuncu bir veda busesi kondurmuştu.
Subaru, her şeyin tıkırında çalıştığından emin olmak için kollarını, bacaklarını ve boynunu döndürürken bulutları izledi. Ağır işin yorgunluğu hâlâ üzerindeydi ama ilk gecesindeki o bitkinlikten eser yoktu.
Şüphesiz vücudu güçlenmiş falan değildi; daha ziyade ev işlerine alışmış, artan verimliliği sayesinde daha az pestili çıkmıştı.
Ölümden Dönüş ile bedeni zerre güçlenmediğinden, tecrübeyle öğrenmeye bel bağlamak zorundaydı.
“Beklettiğim için kusura bakma, Subaru— İyi misin?”
“Hı-hı. İyiyim, turp gibiyim. Alışveriş bitti mi, Rem?”
“Evet, aksilik çıkmadı. Bakıyorum da epey popülermişsin.”
Aldığı şeylerin olduğu pazar çantasını taşıyan ve Subaru'ya iltifat eden kişi, mavi saçlı kız—Rem'di.
Hizmetçi üniformasını giymiş olan Rem, rüzgârın dağıttığı saçlarını eliyle bastırırken Subaru'ya—hizmetkâr kıyafeti çamur, toz, gözyaşı ve sümük içinde kalan Subaru'ya—hafifçe sertleşmiş bir ifadeyle baktı.
“Çocuklar ta ezelden beri sever beni. İçimde zapt edemediğim o anaç hazzı hissettiler herhalde, anlarsın ya?”
“Çocuklar tıpkı hayvanlar gibidir de ondan; hiyerarşiyi hemen kavrarlar. Birini hafife alıp alamayacaklarını içgüdüsel olarak anlarlar.”
“Bu pek iltifat gibi tınlamadı sanki?!”
Rem ve Ram'ın gerçekten kardeş olduğunu ona kabul ettiren şey, işte böyle sivri dilli çıkışlardı.
Ram lafı gediğine koyardı; Rem ise lafı dolandırırdı. Yanlarında barınabilmek için yüzsüz olmak şarttı. Tabii ki yaptıkları iş, fiziksel dayanıklılık olmadan da kotarılamazdı.
Subaru ile Rem'in bulunduğu malikâneye en yakın köyün adı Auram'dı.
Roswaal ücra bir köşede yaşasa da nihayetinde birkaç parça toprağa sahip küçük bir lorddu. Bu toprakların her yerinde olduğu gibi Auram Köyü'nde de ahali, son derece doğal bir şeymişçesine Subaru ve Rem'i güler yüzle karşılamış, onlarla gayet samimi bir şekilde konuşmuştu.
Anlaşılan ikizlerin alışveriş esnasında köylülerle epey haşır neşir olması sayesinde Subaru'nun lafı da buralara kadar ulaşmıştı. Taşrada dedikodunun yayılma hızının yarattığı şok Subaru'yu afallatsa da, biraz garip hissettirse bile bu sıcak karşılama hoşuna gitmişti.
“İyi hoş da, o veletlerin öyle yapış yapış olması neyin nesiydi öyle… Her şeye dokunurlarsa ellerinin yanacağını bilmiyorlar mı? Buram buram sert çocuk havası yaydığımı fark edemiyorlar mı yoksa?”
“Görünüşe göre ‘anaç’ bir yetişkin rolü kesmek, kendi başınıza sizi fazlasıyla meşgul etmiş.”
“O ‘kendi başınıza’ kısmı biraz iğneleyici oldu ama öyle çil yavrusu gibi üstüme üşüşülmeden meşgul olsaydım daha makbule geçerdi. Cidden seninle alışverişe gelmeliymişim…”
Subaru malzemeleri birbirinden ayırt edemediği için hiçbir işe yaramadığından, Rem alışveriş yaparken o köyde vakit öldürmüştü. Çocuklar onu görür görmez kaçırmıştı adeta.
“Yahu hiç saygıları yok. Bu yüzden çocuklara pek ısınamıyorum işte.”
“Saygı noksanlığı söz konusu olunca, bana fazlasıyla çocuksu geldiniz ama…?”
“Çok mantıklı bir tespit! Gelgelelim, birini en baştan cepte görmek biraz farklı bir mevzu… Gerçi Ram bu konuda bayağı usta.”
“Ablam inanılmaz biridir.”
Birbirlerini tam anlamıyla dinlemiyorlardı. Rem'in ablasıyla böbürlenirken takındığı o kendinden emin hâl, üstelik ablasının etrafta olmaması, Subaru'ya bunların genç kızın samimi hisleri olduğunu düşündürdü.
“Yine de Ram'ın kişiliği sanki biraz fazla çatışmaya yol açıyor gibi.”
“Gözü kara tavırları cazibesinin bir parçası. Benim harcım olan bir şey değil…”
Subaru, kızın cümlenin sonuna eklediği kelimelerdeki hüzünlü tonu duyunca kaşlarını çattı ama üstelemedi.
Subaru'nun birdenbire söyleyecek laf bulamaması üzerine Rem normale dönmüş gibi görünerek konuyu değiştirdi.
“Aklıma gelmişken, dersler nasıl gidiyor?”
“Tıkırında… demek isterdim ama o kadar basit değil. Böyle şeyleri yavaş yavaş besleyip geliştirmek gerek… tıpkı aşk gibi!”
“Yarı yolda pes etmediğiniz sürece sorun yok.”
“Bu lafın içinde pek şefkat kırıntısı yoktu yalnız!”
Bağırışının Rem'in yüzüne hafif bir tebessüm kondurduğunu gören Subaru da rahatlayarak gülümsedi.
—Ram'ın ona özel ders teklif etmesinin üzerinden dört gün geçmişti bile. Rem'in dersleri devralabileceğini duymuştu ama henüz hocalık koltuğuna oturmuş değildi.
Ram'ın bu kadar meşgul olması, Rem'in omzundaki yükün çok daha fazla olduğu anlamına geliyordu.
Subaru gülümsemesini koruyarak, bu seferlik hafifçe tereddütlü davranan Rem'e el salladı.
“Kafana takma. Ne pes edeceğim ne de Ram'ı hayal kırıklığına uğratacağım. Sadece dersin ortasında yatağımda uuyakalmasa keşke. Dikkatimi fena dağıtıyor.”
“Ablam sizi gayrete getirmek için öyle davranıyordur belki de.”
“Yahu ablane tapınışın normal sınırları çoktan aşmış. Resmen cin çarpmış gibisin.”
“Cin çarpmış mı…?”
Rem, Subaru'nun uydurduğu bu son kelime akımına başını hafifçe eğerek tepki verdi.
“Hani çarpılmak gibi ama kutsal bir ruh yerine cin çarpması. Gayet oturaklı oldu, di mi?”
“Cinleri sever misiniz?”
“Tanrılardan iyidir. Yani, tanrılar insana zırnık koklatmaz ama bir cinle gelecek hakkında laflarken makarayı kırabilirsin.”
Görünüşe göre geçen yıl hakkında konuşmak onlar arasında pek revaçtaydı. Subaru, Kırmızı Cin ile Mavi Cin'in birbirlerine sarılıp kahkahalara boğulduğu o manzarayı hatırlarken aniden Rem'in yüzüne belirgin bir tebessümün kazındığını fark etti.
“Ooo…”
Kızın defalarca hafifçe gülümsediğini görmüştü ama yüzünde hakiki bir gülümsemeyi ilk kez görüyordu. Subaru, Rem'in aklından geçenlerin neyi gıdıkladığını bilmiyordu ama parmaklarını şıklattı.
“O gülüş var ya, bir milyon voltluk şehir manzarasına bedel.”
“Sizi Leydi Emilia'ya şikâyet edeceğim.”
Subaru hemen toparlanıp uysalca af diledi.
“Asılmıyordum valla billa!”
Rem kaşlarını Subaru'ya doğru hafifçe kaldırdı.
“Elinize ne oldu?”
“Hı? Ha, çocukların yanındaki o uyuz it beni biraz lıkır lıkır kemirdi de.”
Isırık izleriyle dolu sol elinin kanaması çoktan durmuştu ama yine de acınası görünüyordu.
Bu arada, hizmetkâr kıyafetinin sırtının tam ortasının sümük içinde kaldığını ancak malikâneye döndükten sonra fark edecekti.
“O yarayı iyileştireyim mi?”
“Ha? Ne yani, sen de mi iyileştirme büyüsü biliyorsun, Rem?”
“Sadece ilk yardım seviyesinde basit bir büyü. Yoksa Leydi Emilia'yı mı tercih ederdiniz?”
“Iıı, kulağa bayağı cazip bir teklif gibi geliyor ama… ikisini de pas geçeceğim.”
Subaru sol elinin üstündeki ısırık izlerine dik dik bakarak teklifi geri çevirdi.
Yara izlerinin bir bakıma iyi bir şey olduğuna karar vermişti. Önceki döngüdeki yara izleri de dâhil olmak üzere her şeyin bu tura başlarken silinip gitmiş olması, Subaru'nun kafasını fena halde kurcalıyordu.
Yara izlerinin varlığı ya da yokluğu, Ölümden Dönüş yapıp yapmadığını anlamanın harika bir yoluydu. Köpek tesadüfen ısırmamış olsaydı, sivri uçlu bir tüy kalemle kendini kesmek zorunda kalacaktı.
“Neyse ne, bu bir şeref madalyası. Kimse doğduğu günkü kadar pürüzsüz yaşayamaz.”
“Yara izlerinin erkeğin madalyası olduğu söylenir, gerçi sizin savaş meydanında başardığınız tek şey hatalar silsilesiydi.”
“Bunda doğruluk payı olabilir ama bu kadar da buz gibi konuşma yahu!”
Rem'in başını eğip ona bakış tarzı, ne kadar zehir zemberek bir dile sahip olduğunun farkında bile olmadığını gösteriyordu. Bu daha da korkutucuydu.
“Hem ben daha önce gözünün önünde defalarca elimi kestim, durup dururken niye iyileştirmeyi teklif ettin ki? Yani, daha önce hiç böyle bir teklifte bulunmamıştın?”
“Canınız yanmazsa unutursunuz diye düşünmüştüm de ondan. Yaralar ibret olsun diye kalmalıydı.”
“Sparta usulü eğitim politikası resmen… E şimdi niye teklif ettin o zaman?”
Bu durumun diğerlerinden neden farklı olduğunu, kızın bu sefer bunu neden görmezden gelemediğini bilmek istiyordu.
Subaru sorusunu yönelttikten sonra Rem bir süre sessizliğini korudu.
Yüzüne profilden bakan Subaru, durumun az önceki o küçük tebessümle bir ilgisi olabileceğini düşündü.
“Yatağa yattı, yattara battı! Kedi uyukladı, pati tıkladı! Kim yaptı bu iğrenç espriyi bakalım?!”
“Aklınızı mı kaçırdınız birdenbire?”
“Hemen de peşin hüküm veriyorsun. Yok canım, demin niye öyle bıyık altından güldüğünü kesin olarak anlayayım dedim.”
Gerçi az önceki cin muhabbetine verdiği tepki düşünülürse, ondan da kaynaklanıyor olabilirdi…
“Ucuz esprilere bayılırsın sanmıştım. Ben de dedim ki, öyle bir şey denersem belki havan yerine gelir de bana biraz daha iyi davranmak istersin, falan filan.”
“Yaralarınızı iyileştirmem için bir daha asla fırsat bulamayacaksınız, haberiniz olsun.”
“O kadar mı kızdın be?!”
“Ablamın arkasından atıp tuttuğunuz andan beri bu kadar kızgınım zaten.”
“Son zamanlarda bunu çok yapıyorum ama ya!”
Rem'in Subaru'ya fırlattığı bakış, bu son lafla birlikte daha da bilendi.
Korkan Subaru özür dilemekten vazgeçti, çenesini kapayıp gökyüzünü seyretmeye koyuldu. Akşam, usul usul yerini geceye bırakıyordu. İşte tam o anda uzuvlarının kaskatı kesildiğini hissetti.
—Neticede o dünyada dördüncü güne ikinci kez ulaşıyordu.
“Demek ki mesele yarın sabaha sağ salim çıkabilmek—ama ondan önce…”
…Ondan önce bir diğer mühim mesele vardı: Emilia'yla en başından bir randevu sözü kopardığından emin olmak.
7
Subaru Natsuki, Roswaal Malikânesi'ndeki ilk haftasında ikinci kez en büyük krizine doğru yaklaşıyordu.
İşler ilk döngüdeki tecrübelerine bu kadar ters düşmüşken tereyağından kıl çeker gibi gittiğini pek söyleyemezdi ama asıl büyük tehlike hakikaten de o andı.
Ve böylece, yüzü hafifçe kızaran Emilia ona şöyle dedi…
“Şey, madem Ram de Rem de bu gece buraya uğramayacaklarını söylediler, ben de onların yerine ders çalışmanı denetlemeye geldim. Gerçi yardımıma pek bel bağlayamazsın ama…”
…ve tatlı tatlı dilini çıkardı.
Subaru masaya dönük otururken Emilia'nın yatakta oturup onu bir şahin gibi süzmesi, dayanma gücünü amansızca törpülüyordu.
—Gecenin bu saatinde, bir genç erkeğin odasında dünya tatlısı bir kızla baş başa kalması… Nefsiyle kıyasıya mücadele ederken Subaru'nun dikkatinin dağılmasını kim ayıplayabilirdi ki?
“Hımm. Ders çalışmayı beklediğimden çok daha ciddiye alıyorsun, Subaru.”
Subaru, zerre masum hissedemediği halde zihninde çaresizce masumum ben diye zikir çekerken, Emilia ayağa kalkıp hayranlığını dile getirdi. Belli ki az önce banyodan çıkmıştı; Emilia'nın etrafında tüten o hafif sıcaklık kendi kokusuyla birleşince, Subaru'nun akıl sağlığına iki sert darbe daha indirmiş oldu.
Subaru dersinde nereye kadar geldiğini Emilia'ya göstermek için defterini açarken eli ayağına dolaştı.
“Ş-şu an temel I-harflerini yazarak öğreniyorum. Şimdiki hedefim bu resimli çocuk kitabını okumak, çünkü çoğunlukla I-yazısıyla yazılmış.”
“Hımm, hedef resimli kitap demek… Ah!”
“Ne oldu, ilginç bir hikâyesi falan mı var?”
Emilia, danışma amacıyla kullandığı resimli kitabı karıştırırken eli yarı yolda durdu ve Subaru'ya doğru hafifçe başını iki yana salladı.
“Yani, öyle ahım şahım bir şey değil ama evet, birazcık. Sen de bunu okuyabildiğinde… Evet.”
Kitabı sesli bir şekilde kapatan Emilia, tekrar yatağa oturup rahatına baktı. Subaru, Emilia'nın bu asil ama bir o kadar da savunmasız hâlinin aklını nasıl allak bullak ettiğini gizleyemiyordu.
“Normalde daha birkaç gün önce tanıştığım biri için bunu yapmazdım ama sana özel bir muamele gösteriyorum… emeklerinin karşılığı olsun diye.”
“Aşk olsun, bu pek de büyük bir teşekkür sayılmaz Emilia. Teşekkürünü göstermek istiyorsan masaja ne dersin? Zorlu bir iş gününün tüm sızılarını ve ağrılarını eritip iyileştirecek bir şeye, eheheh.”
Emilia ellerini birbirine çırparak onu azarladı.
“Kulağa biraz sapıkça geldi nedense, o yüzden olmaz. Konuyu da saptırma. Devam et hadi, olmaz mı?”
Subaru nefsani arzularıyla savaşarak masaya geri döndü.
Karakterleri deftere yazarken içinden masumum, tertemizim diye tekrarlıyor, zihnini aynı anda tek bir şeye odaklayarak boş düşünceleri kovuyordu.
“Bak sen, dikkatini dağıtmazsan gayet güzel yapabiliyormuşsun.”
“Çünkü bir şeye kafayı taktım mı etrafımdaki her şeyi unuturum. Bu yüzden sevdiğim kişiye ok gibi dosdoğru hedeflenirim!”
“Hımm, öyle mi? Sevdiğin kişi bunu ne kadar erken fark ederse o kadar iyi olur o zaman.”
Elbette Subaru'nun sözleri fazlasıyla laubaliydi ama Emilia sanki kendisiyle hiçbir alakası yokmuş gibi geçiştiriverdi. Subaru'nun hislerinin hedefi olarak kendisini katiyen görmemesi, gencin lafı bağlayabileceği hiçbir açık kapı bırakmıyordu.
“Şey, Subaru… Neden ders çalışmaya verdiğin önemi işe vermiyorsun?”
“Benim mottom özenle özensiz olmaktır… derdim normalde ama ortamın havası buna pek müsait değil. Nasıl yani?”
“Mesele ciddi—Ram de bundan biraz dert yanıyordu. Zaman zaman kendini tutuyormuşsun gibi bir his veriyormuşsun.”
Haliyle, böyle bir mesajı iletmek zorunda kalmak Emilia'nın hem sözlerine hem de yüz ifadesine bir hoşnutsuzluk olarak yansımıştı. Bunu duyan Subaru sadece acı bir şekilde yüzünü ekşitebildi, zira kız tam on ikiden vurmuştu.
Subaru'nun işten kaytardığı konusundaki Ram'ın tespiti doğruydu, çünkü işin aslı Subaru işi ciddiye almıyordu.
Daha doğrusu, kasten geçen seferkiyle aynı sonucu üretmeye çalışıyordu. Hizmetkârlığa dair en ufak bir şey bilmediği geçen sefere kıyasla, Subaru en azından biraz daha iyiydi. Yaptığı ufak tefek ayarlamalar kıdemli hizmetçinin dikkatinden kaçmamıştı.
“…Demek suçluluk duyuyorsun. Garip yerlerde aşırı dürüst davranıyorsun sanki, Subaru. Ne de olsa dersleri asıp kaytarmıyorsun.”
“Şey, bazı ufak tefek durum… Gerçi bu bir mazeret değil. Yarından tezi yok varımı yoğumu ortaya koyacağım, o yüzden lütfen beni bağışlayın, Majesteleri!”
“Iıı, benim için mahzuru yok… Ay, biraz tuhaf mı kaçtı ne?”
Emilia, belki de biraz fazla tepeden baktığını düşünerek sevimli bir şekilde başını yana eğdi.
Emilia'nın tavrının yumuşadığını görüp rahatlayan Subaru, az önce ona verdiği sözü tutmaya kesin olarak ant içti.
En azından, o gece bittikten sonra geçen seferkini taklit etmeye gerek kalmayacaktı.
O dört gün boyunca Ram ve Rem'e olan borçlarını ödemek için canla başla çalışacaktı.
…Frenleri gevşetmenin her şeyi bir gecede tersine çevireceğini düşündüğünden de değildi hani…
“Burada niyet çok önemli. Yenilenen azmimle o iki kardeşi resmen kışkırtmak istiyorum!”
“Ve işte, harika bir an daha tamamen heba oldu… Dersin bitti mi bari?”
“Bugünkü kısmı bitirmeyi başardım! Şey, Emilia, benden küçük bir ricayı dinler misin? Yarından itibaren çok çalışacağım için kendime bir ödül istiyorum da, yani…?”
“Ödül mü? Şimdiden söyleyeyim, öyle savuracak pek param yok.”
“Vay be, amma sıkı yetiştirilmişsin. Dur hele, bir dinle beni. Yarından itibaren canla başla çalışacağım, o yüzden… hadi randevuya çıkalım!”
Subaru, Emilia'ya teklifini sunarken yüzünde kocaman bir gülümseme ve başparmağı havada poz verdi.
Subaru'nun cephanesindeki en afili gülümsemeyle karşılaşan Emilia, koca gözlerini yavaşça kırpıştırdı.
“Şey, randevu ne demek?”
“Heh. Randevu dediğin, bir kızla bir erkeğin baş başa dışarı çıkmasıdır. Aralarında ne geçeceğini ise ancak Aşk Tanrıçası bilir!”
“O zaman bugün Rem ile randevuya mı çıktın, Subaru?”
“Hayııır, beklenmedik bir karşı atak mı?! Lütfen, o sayılmaz, o sayılmaz!!”
Kuşkusuz güzel bir kızla dışarı çıkmak sayılırdı bu, ancak Subaru evin erzak alışverişinden biraz daha karşılıklı bağ kurabilecekleri bir şey umuyordu.
“Benimle dışarı çıkmak istediğini anladım ama nereye?”
“Aslında malikânenin yakınında süper sevimli bir itin olduğu bir köy var. Çiçek bahçeleri de cabası. Açan çiçeklerin arasında dururken metiamla seni sonsuza dek kaydetmek istiyorum.”
Subaru, yatak odasının bir köşesine, geldiği dünyadan kalan az sayıdaki kıymetli eşyasının saklandığı pazar çantasına doğru gitti. Tefecinin dükkânındaki o kıyasıya çatışmadan sağ çıkan cep telefonu ve bardak ramen hâlâ oradaydı.
“Şarj dayanırsa hafıza kartının tamamını Emilia fotoğraflarıyla doldurmak istiyorum…”
“Ah… köy demek, ha?”
Onu günlük rutininden çekip çıkarmak isteyen bu gencin önünde Emilia, elini yanağına koyarak derin düşüncelere daldı. Subaru, kızın geçen seferki randevu davetinden önce de epey tereddüt ettiğini hatırladı.
Geçen sefer bir şekilde onu ikna etmeyi başarmıştı. Subaru, o anıyı yeniden canlandırmak istercesine dişlerini parıldattı.
“Köpek inanılmaz sevimli. Hadi gidelim!”
“Ama bu senin başına epey dert açabilir, Subaru. Köylüler…”
“Oradaki çocuklar son derece masum, resmen melek gibiler. Hadi gidelim!”
“…Tamam, pes. Elden bir şey gelmez. Seninle gelmekten başka çarem yok.”
“Çiçek bahçeleri de büyüleyici, harika ve… Bir dakika, ciddi misin?”
Emilia’nın bu fikre geçen seferki kadar direnç göstermemesi karşısında dili tutuldu.
Emilia dudaklarını büzüp narin omuzlarını içeri çekerken Subaru hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamıştı.
“Eğer yarından itibaren çok çalışacaksan seninle gelirim. Bu yüzden öyle hiçbir yere kaybolup gitmek yok, anlaştık mı…?”
“Yok, yok, asla öyle bir şey yapmam! Bütün işleri kusursuz bir şekilde bitirme azmiyle şimdiden içim içime sığmıyor!”
“Öyle bir şey için mi için içine sığmıyor?!”
Emilia’nın Subaru’nun bu aşırı gayreti karşısındaki şaşkın ifadesi ikisini de kahkahalara boğdu.
Bir süre böyle güldükten sonra Emilia hafifçe başını sallayarak yataktan kalktı. Subaru’nun yanından geçip pencereden dışarı baktı ve gökyüzüne bakarken yüzünde hafif, sevimli bir gülümseme belirdi.
“Mm, bu gece yıldızlar ne kadar da güzel. Yarın da hava açık olacak gibi.”
“—Evet. Asla unutamayacağım bir gün olacak.”
“Yine başladın, Subaru…”
Emilia dönüp pencere kenarına yaslanarak Subaru’yu ciddiyetsizliği yüzünden azarlamaya koyuldu. Ancak Subaru’nun yüzündeki ifadeyi görünce dili tutuluverdi.
—Kuşkusuz bunun nedeni, o bakmıyorken Subaru’nun yüzünün alışılmadık derecede ciddileşmiş olmasıydı.
“Burada çok kalırsan sonunda uyuya kalıp sabaha kadar seni sarılma yastığı zannedeceğim…”
“Az önce… Ahh, boş ver.”
“Biliyorsun, böyle birdenbire susman erkekleri cidden geriyor…?”
Emilia, belki de hareketlerinin altında yatan anlamı deşmesinden huylanarak, “Önemli bir şey değil!” dedi ve pencerenin önünden ayrılıp şirin adımlarla Subaru’nun yanından geçti. Doğruca kapı koluna yönelip arkasına baktı.
“Şimdi bakalım, Uşak Subaru. Yarın çok çalış. Ödüller yalnızca çok çalışan çocuklara gelir.”
İyi geceler dilemek için hafifçe el salladı, ardından gülümsedi ve saçlarını savurdu. Subaru’nun cevabını beklemeden gümüşi silüet kapı eşiğinden geçip kayboldu.
Elini uzatabilirdi ama ulaşamazdı. O sevimli kızdan odada geriye kalan tek şey, havada asılı duran hafif parfüm kokusuydu.
Ama—
“Dur bir dakika, ciddi mi bu? Vay canına, amma popüler oldum ben de ha. Harbi diyorum.”
Söz bir kez daha verilmişti. Artık Subaru geceye yeniden meydan okuyabilirdi.
Dördüncü geceyi atlatmak için önünde altı saat vardı. Sözleşilen beşinci günün sabahına altı saat.
“Şimdi, Kader Efendi, görelim bakalım marifetini—”
8
Subaru sırtını yatağa yaslamış yerde oturuyor, şafağın sökmesini beklerken her anı endişe içinde geçiriyordu.
Orada oturarak geçirdiği iki küsur saat boyunca zeminin soğukluğu pek umurunda olmamıştı. Ancak Subaru’nun bedeni bu soğuğun fazlasıyla, hatta neredeyse aşırı derecede farkındaydı. Nedeni basitti.
“Zaten kalbi böyle güm güm atan biri nasıl uyusun ki?!”
Kalbi öyle hızlı ve gürültülü çarpıyordu ki neredeyse kulak zarlarında çınladığına yemin edebilirdi. Duyuları kanının tüm bedeninde dolaştığını hissedecek kadar keskinleşmişti; parmakları uyuşmuş gibi durmaksızın zonkluyordu.
“Emilia’yla olan sözü dört gözle beklersen olacağı bu. Yahu, birinci sınıftaki o piknikten beri uyumakta bu kadar zorlanmamıştım… onda da okul gezisine geç kalmıştım zaten. Hey gidi günler…”
Eski günleri yâd etmek dikkatini biraz olsun dağıtırken, Subaru saatlerdir dik dik baktığı gökyüzüne gözlerini dikti.
—Daha çok var, diye düşündü gecikmeli olarak.
Sabaha yaklaşık dört saat vardı. Zerre uykusu yoktu ama olabilecek her şeye karşı tetikte beklemek sinirlerini yıpratmıştı. Bir saldırı ihtimalini düşünmek, vakit geçirmek için başka hiçbir şeye odaklanamamasına yol açıyordu.
Zaten düşünmeye devam etmekten başka elinden bir şey de gelmiyordu.
Son dört günü baştan yaşamıştı; yani ikinci kez dört gün geçirmişti.
Önceki olaylarla uyuşmayan pek çok farklılık vardı. Bunlar o geceye ulaşırken izlediği yolu büyük ölçüde etkilemişti. Yine de Subaru hafızasındaki olayların büyük çoğunluğunun üstünü çizmişti.
Fakat aklını kurcalayan şey, yeni bir döngünün başlamasını nasıl engelleyeceğine dair hâlâ en ufak bir fikrinin olmamasıydı.
Emilia ile arası iyiydi. Ram ve Rem ile olan ilişkisinin de daha iyiye gittiğini hissediyordu ama…
O geceden beri Beatrice ile karşılaşmamıştı.
Geçen sefer pek uzun sürmese de Subaru, Beatrice ile temas kurmuştu. Bunu bir kenara bırakırsak, bu sefer Beatrice’i neredeyse hiç görmemişti. Sıkı zaman yönetimi, onunla birkaç kelimeden fazla konuşmasına engel olmuştu.
“Tıpkı önceki gibi, sadece yüzümü gördü diye bana bir ton laf saydı, amma da…”
Onunla pek konuştuğunu hatırlamıyordu ama “ikinci” ilk günüyle yüzleştiğinde Subaru’nun aklını yitirmesini engelleyen kesinlikle Beatrice’in orada bulunmasıydı.
Onu başından savurmasındaki o katıksız sıradanlıktı Subaru’ya kendini toparlayacak kadar sakinlik veren.
“Bir şekilde bunun için ona teşekkür etmeliydim.”
Beatrice’in ne için teşekkür ettiğini umursayacağı yoktu elbette, etse bile muhtemelen yüzünü ekşitecekti ama yine de Subaru içindekileri onunla paylaşmak istiyordu.
Bir tebessümle, bunun yerine aralarında geçen o diken üstündeki konuşmaları anımsadı.
Ertesi sabaha sağ çıkabilirse, başarabileceği çok ama çok daha fazla şey olacaktı.
Yalnızca Beatrice’e değil; Ram’e, Rem’e ve hatta Roswaal’a da söylemek istediği şeyler vardı. Tabii ki bunu, ancak ilk önce Emilia’ya binlerce kelime döktükten sonra yapmak istiyordu.
Geriye dönüp baktığında gülümsemeden edemedi. Geçen seferi ve bu seferi bir araya getirince toplam sekiz gün ediyordu.
Belki de içini kaplayan o gevşeme hissiydi göz kapaklarını biraz ağırlaştıran; gerçi sabaha hâlâ koskoca üç saat vardı.
“Bu bir MMO değil. Burada uyuyakalırsam işin şakası kalmaz…”
Ani uyku hali dağılırken göz kapaklarını ovuşturdu. Ama bu rehavet beraberinde bir ürperti getirmişti; birdenbire titremeye başlayınca acı bir tebessüm etti. Vücut ısısını yükseltmeye çalışarak iki omzunu da kavradı. Fakat ne yaparsa yapsın o ayaz bedenini terk etmiyordu. Üstelik uyku hissi giderek bastırıyordu.
—İyimserliğin pençesindeki Subaru, durumun değiştiğini o an fark etti.
Daha dikkatli baktığında, eşofman üstünün kollarının altında kalan derisinin baştan aşağı diken diken olduğunu gördü. İliklerine kadar üşüyor, titremesini bir türlü durduramıyordu. Bu normal değildi. Bu öteki dünyanın mevsimi, kendi dünyasındaki ilkbahar sonu gibiydi. Günler uzun kollu giysiler için neredeyse fazla sıcaktı. Öyleyse dişleri neden böyle takırdıyordu?
“Bu kötü; sakın bana bunun… olduğunu söylemeyin?!”
Soğuktan değil, korkudan gelen bir ürperti hisseden Subaru, ellerini telaşla yere koydu. Ancak titreme tüm bedenine yayılmışken kolları onu taşıyamıyordu. Ayağa kalktığında dizleri sanki kırılacakmış gibi gıcırdadı; Subaru hissettiği o korkunç ağırlık ve mide bulantısı karşısında dehşete düştü.
“B-biri…”
Daha az önce güçlü olan kalp atışları zayıflamıştı ve odadan çıkarken nefes nefeseydi. Yardım çağırmak istedi ama boğuk sesi boğazına tıkandı. Karanlık koridorda asılı duran kuru havadan ciğerleri oksijen alamıyormuşçasına bacaklarına kramplar giriyordu.
Subaru’nun zihninin ardına hâkim olan tek düşünce, bu çok kötü idi. Bedenine ne olduğuna dair somut bir fikri yoktu. Bildiği tek şey, hayatının tehlikede olduğuydu.
Subaru, yukarı çıkan merdivenlere doğru ilerlerken inleyerek ağır aksak yürüdü.
Tanıdık koridordaki her bir adım o kadar zahmetliydi ki sanki ruhundan bir parça daha koparıyordu.
“Haa… haa…”
Merdivenlere varınca elleri ve ayakları üzerinde basamakları birer birer tırmandı. Zirveye ulaşmasının ne kadar süreceğini merak etti. Bunu düşünmek bile koridorun derinliklerine doğru sürünen Subaru’nun kolunu kanadını kırmaya yetti.
Bedeninin içi eriyor gibiydi; sanki her şey bir çeşit çorbaya dönüşüyordu. Kabaran kusmuk, Subaru’nun ağzının kenarından koridora damladı; yüzü gözyaşlarıyla sırılsıklamdı.
Böyle acınası bir halde sürünen Subaru’nun zihninde yalnızca tek bir şey, tek bir kişi vardı.
—Emilia. Emilia. Emilia. Emilia’ya ulaşmalıyım.
Sorumluluk ya da belki de bir görev duygusu—Subaru kelimelere dökemediği bir duyguyla sürükleniyordu.
O anda Subaru, tüm canlılarda ortak olan hayatta kalma içgüdüsünden tamamen yoksundu.
Emilia’nın odasına doğru sürünen Subaru artık zar zor nefes alıyordu. Kolları bedeninin ağırlığını taşıyamayacak kadar güçsüzleştiğinden duvara yaslanarak kendini ileri doğru kaydırdı. Onu gören biri, bir insan gibi dik yürüme onurunu yitirdiği için acımaktan ziyade tiksinti duyardı.
“—”
Bütün bedeni kaskatı kesilmişti. Kulaklarında tiz bir çınlama sürerken nefesleri kesik kesikti.
Bu yüzden o tuhaf sesi fark etmesi tamamen bir tesadüf, hatta kör bir talih eseriydi.
—Fark ettiği ses, bir zincir şıngırtısına benziyordu.
İçine kötü bir his doğarak durdu. Omzu duvardan aşağı kaydı; başını zemine bastırdı.
“—Ha?”
Bir sonraki an, bir darbe Subaru’yu geriye savurdu.
Daha bir an önce yere serilmiş olan bedeni havaya uçtu. Yüzü resmen yerleri süpürerek birkaç kez sekerken, bir şeyin kendisine inanılmaz bir sertlikle çarptığını fark etti.
Acı yoktu.
Fakat el ve ayak parmaklarının ucundan göğsünün ortasına kadar her şey bir blendırdan geçmiş gibi bir kırıklık hissediyordu.
“Ne olu…”
Kendini kaldırmak için elini yere koymaya çalışırken, ne oldu, demeye yeltendi.
Ancak titreyen elinin yeri kavrayacak gücü yoktu. Bu garipti. Dengesi bozulmuştu. Sağ kolu o kadar çabalarken sol kolu ne yapıyordu? Nereye kaçıp gitmişti?
Ortada somut bir sebep yokken öfkelenen Subaru, işe yaramaz sol koluna dik dik baktı.
—İşte o an, omzunun solundaki her şeyin koparılıp alındığını fark etti.
“—Ah?”
Yanlamasına yere yığılan Subaru, kopmuş olan sol koluna öylece baka kaldı.
Sol kolunu ve omzunu uçuran o derin yaradan oluk oluk kan fışkırıyor, koridoru kızıla boyuyordu.
Yaranın varlığını fark ettikten bir an sonra, Subaru tüm bedenini saran şimşek misali bir acıyla sarsıldı.
Acıyı ve harareti artık kaldıramayan Subaru, karaya vurup can çekişen bir balık gibi çırpındı ve çığlık bile atamayacak kadar tıkandığından kendini defalarca yere çarptı.
Kırmızı ve sarı ışıklar birbirine karışırken görüşü soldu ve Subaru’nun bilinci malikâneden silinip gitti.
Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Yaşamak istemiyorum. Sadece ölmek istiyorum. Birazdan öleceğim. Öldüm bile. Hiçbir şey bilmiyorum. Her şey çok uzakta. Hiçbir şeyi hatırlayamıyorum. Hiçbir şey umurumda değil. Bırakın da öleyim artık.
Subaru’nun bu samimi yakarışına karşılık verircesine—
“Bir zincir sesi…”
Kafatası parçalanıp dileği yerine getirilmeden önce duyduğu son şey, o cılız ses oldu.
9
“—!!”
Çığlık atarak uyanmak kalbe zararlı bir deneyimdi.
Uyanırken çarşafları üzerinden fırlatan Subaru, şoku atlatmaya çalışırken kesik kesik nefes alıyordu.
“S-sol elim… Burada; burada, değil mi?”
Sanki bir şeyi kavramak istercesine sol elini boşluğa uzattı.
Kopan, parçalanan sol tarafı sağlamdı. Onun da orada olduğunu doğrulamak için sağ kolunu kavrarken, bir süre hissettiği o kayıp duygusu Subaru’yu titretti ve midesini bulandırdı.
Geri gelen sol eline bakarken Subaru sanki kalbinin sıkıştığını hissetti.
Elbette ortada ne kopmanın ne de köpeğin elinin üstünü ısırmasının bıraktığı yara izleri vardı.
“Yine geri döndüm…”
Kaybolan yara izleri, Subaru’nun kadere karşı verdiği savaşı kaybettiği anlamına geliyordu.
Zamanda geriye gitmişti. Belki de bir rövanş için kendisine bir şans daha verilmişti de denebilirdi.
Her halükarda saati teyit etmeliydi—tam bu düşünceye varmıştı ki…
“Ah, afedersiniz. Günaydın.”
Subaru nihayet ikizlerin odanın bir köşesinde birbirlerine sarılmış onu izlediklerini fark etti.
Mesafesini koruyan küçük hayvanlar misali, ikisi de Subaru’nun bu son derece yersiz selamına karşılık vermedi. Subaru ne yapması gerektiğini bilemeyerek başını kaşıdı.
Ram ve Rem’in Subaru’yu unutmuş olduğuna şüphe yoktu. Bu durum Subaru’nun göğsünü biraz sızlattı ama Subaru bu sızıyı görmezden gelip gülümsedi.
İyi anlaşmanın ilk adımı olarak samimiyetini gösterecekti. Ne de olsa onlar onu unutmuş olsa da o onları unutmamıştı.
“Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim. Subaru Natsuki, yeniden başlatıldı ve göreve hazır!”
Subaru yataktan çevik bir hareketle kalktı, dikilip işaret parmağını göğe doğru uzattı.
Bu ani tavrı karşısında ikizlerin şaşkınlığını hiçe sayan Subaru, o dramatik duruşunu bozmadan sordu: “Bu arada, günlerden ne ve saat kaç?”
—Ve böylece Roswaal Malikânesi’ndeki ilk günü üçüncü kez başlamış oldu.
BÖLÜM 4
ÖLÜMCÜL BİR EBELEMECE OYUNU
1
—O dört güne dair anılarını gözden geçiren Subaru bir sonuca vardı.
“Demek ilk seferinde geri döndüğümde, uykumda ölüme yol açan şey takatsizlikti…”
Subaru sabahı beklerken dayanılmaz bir soğuk ve uyku halinin saldırısına uğramıştı. Zihinsel ve fiziksel gücünün tükenip gittiği o his, kısa sürede canını almaya fazlasıyla yeterliydi.
Buna uykusunda ve savunmasızken yakalanan biri bir daha asla uyanamazdı.
“Peki ya zincir sesi…?”
O zincir sesi ile takatsizlik hipotezi arasında hiçbir bağlantı kuramıyordu.
Uzun, ağır metal zincirlere özgü bir sesti. Muhtemelen Subaru’dan bir parça koparan o ölümcül silah buydu.
Yarayı hatırlamak bile kopan uzuvlarının sızlamasına ve uyuşmasına yetiyordu. Bedeni bunu yaşamamış olsa da ruhu bu anıyı reddediyordu.
“Demek ki ortada bir… saldırgan vardı, öyle mi? Takatsizlik ile zincirin aynı kişinin işi olup olmadığını bilmesem de.”
Bu sefer elde ettiği veriler, yalnızca bir failin varlığına hükmetmeye yetiyordu.
Biri dördüncü gece Roswaal Malikânesi’ne saldırmıştı. Acınası kurbanlar listesinde Subaru’nun adı da vardı. Malikânenin diğer sakinlerinin bu listede olup olmadığını bilmiyordu.
“Eğer ben de dâhilsem, muhtemelen herkes öyledir. Tıpkı o çit meselesinde olduğu gibi, kesin Emilia’nın kraliyet adaylığıyla ilgilidir…”
Ama bu noktaya kadar düşününce Subaru başını ellerinin arasına aldı. Emilia ve diğerlerine bir saldırı olacağını anlamıştı. Bu kadarı bir başarıydı.
“Fakat bunu bilsem bile bunu açıklayacak hiçbir kanıtım yok ve bunu durduramayacak kadar da acemiyim…”
Ölümden Dönüş’ün asıl sorununun, ölmeden önce edindiğin bilgileri açıklayacak hiçbir yolunun olmaması olduğu söylenebilirdi.
Bu durum, malikâneye yönelik bir saldırı tahmini için iki kat geçerliydi. Roswaal’ın önlem almasını sağlasa bile, saldırgan planlarını değiştirirse bunun hiçbir faydası olmazdı.
Bunun ötesinde, saldırganı bizzat püskürtme seçeneği vardı; fakat Subaru’nun düşük dövüş yeteneği ve rakibin kapasitesini bilmemesi bunu imkânsız kılıyordu.
Muhtemelen sonu geçen seferki gibi biterdi: Bebekler gibi ağlarken dövülerek öldürülmek.
“Fazla zavallıyım. Üstelik rakibin yüzünü de silahını da görmedim. Resmen köpekler gibi bir ölüm, cidden…”
Hakkında hiçbir şey bilmediği bir düşmanı püskürtmenin planını bile yapamazdı.
Subaru etrafında dönerken odanın ortasında oturan Beatrice, tüm samimiyetiyle aksi bir ses tonuyla konuştu.
“—İçimi öyle bir kararttın ki bayılacağım şimdi. Ya hemen kes şunu ya da seni havaya uçururum. Seç birini.”
Subaru, Beatrice’in kendisine yönelttiği o tehlikeli bakışa dönüp baktı ve masumca dilini çıkardı.
“Pardon, pardon. Ama nedense kafamdan başka bir şeyleri döndürmek kafamın da basmasını sağlıyor. O yüzden idare ediver, olmaz mı? Kanka sayılırız sonuçta.”
“Aramızda böyle bir ilişki var mıymış, merak ettim doğrusu? Ne de olsa sadece iki kez karşılaştık?”
“Kalbin sesi kelimelerden daha gür çıkar. Hem, beni buraya aldın ya.”
“Geçit’i kendi başına aşıp geldin, öyle değil mi? Gerçekten inanılır gibi değil.”
Beatrice, her zamanki tavrıyla, Subaru’ya olan düşmanlığını zerre gizlemiyordu. Subaru yeniden uyandığı sabah yasak kitap arşivinin yolunu tutmuş, onun bu soğuk tavrıyla bir kez daha kurtulmuş gibi hissetmişti.
Sonuna kadar dayanmayı aklına koymuştu ama Ram ve Rem tarafından tamamen bir yabancı muamelesi görmek yine de ağırdı. Geçen seferkinin aksine, odadan çıkarken düzgünce izin istemişti; fakat sığınabileceği tek yer gerçekten de burasıydı.
“Neyse, sana dert açmayacağım. Hadi bir çay içip keyfimize bakalım.”
“Öyle bir şey yapmayacağız. Gerçekten çok sinir bozucusun.”
Beatrice, buklelerinden biriyle oynarken dudaklarının kenarı hoşnutsuzlukla büküldü.
Onu öyle izlerken Subaru’nun aklına birden bir şey geldi.
“Aklıma gelmişken, pek öyle görünmüyorsun ama büyücüsün, değil mi?”
“Kelime seçimin beni rahatsız ediyor. Beni öyle ikinci sınıf ahmaklarla bir tutmazsan sevinirim, bilmem anlatabildim mi?”
“…Pek arkadaşın yok, değil mi?”
“O konudan bu konuya nasıl atladın acaba?!”
“Şey, benim de hiç arkadaşım yok da, oradan anladım. Ama bu senin için iyi değil. Bu kadar genç yaşta böyle burnu havada olmak ileriki yaşlarında başına iş açar. Fırsatın varken şimdiden düzelt bence.”
Beatrice’in kızaran yüzündeki dik dik bakışları hisseden Subaru, ortamı yumuşatmak için öksürdü. Suratında memnuniyetsiz bir ifade olan bu büyücüye asıl sormak istediği bir şey vardı. O da…
“Birini uykusunda… zayıflatıp öldüren bir büyü var mı?”
Subaru, üzerine çöken bu takatsizliğin zehir veya hastalık yerine büyü kaynaklı olup olmadığını netleştirmek istiyordu.
Geriye dönüp baktığında, tüm vücudunu saran o dehşet ve uyuşukluğun büyüden kaynaklandığından şüpheleniyordu.
Bir kere, bu kadar hızlı başlayıp birkaç saat içinde insanı elden ayaktan düşürüp öldüren bir hastalık bilmiyordu. Başka bir dünya olsa bile buna inanmak biraz zordu.
Zehirle suikast ihtimalini düşünmüştü ama buna pek ihtimal veremiyordu. Bir de birinin Subaru’yu döverek öldürdüğü gerçeği eklenince, hem zehirle hem de silahla saldırmak hiç mantıklı gelmiyordu.
Subaru’nun sorusunu dinleyen Beatrice, kaşlarını kaldırıp küçük omuzlarını silkerek cevap verdi.
“Böyle şeyler var elbette.”
“Varmış demek, ha?”
“Büyüden ziyade lanete daha yakın sanırım. Şamanlar, o sinsi tabiatlarına yakışır şekilde bu sanatlarda uzmanlaşmıştır.”
Şaşkına dönen Subaru, kelime dağarcığına yeni bir meslek olarak şaman kelimesini eklerken Beatrice bir parmağını kaldırıp açıklamaya devam etti.
“Lanet yağdıranlar, yani şamanlar, kuzeydeki Gusteko ulusundan gelir ve büyüyle ruhçuluğun bir kırmasını uygularlar. Hepsi de yeteneklerini daha iyi bir şey için kullanamayan işe yaramaz tiplerdir sanırım.”
“Ama birini lanetle öldürebilen birine nasıl ‘işe yaramaz’ diyebiliyorsun ki?”
“Çünkü yapabildikleri tek şey bu; lanetlerin başkalarına zarar vermekten başka hiçbir faydası yoktur. Bu yüzden mana kullanıcıları arasındaki en zavallı güruhtur onlar, sanırım.”
Anlaşılan karanlık sanatlara duyulan tiksinti Beatrice’in içine öyle işlemişti ki iğrendiğini gizleyemiyordu. Subaru da lanetleri savunmaya çalışmıyordu; sadece alabileceği kadar bilgi koparmak istiyor, daha fazlasını anlatması için onu bariz bir şekilde dürtüklüyordu.
“Yani lanetler demin dediğim gibi şeylere yol açabilir mi?”
“Açabilir sanırım. Ama bir lanetten daha basit yöntemler yok mu acaba?”
“Daha basit mi?”
“Bunu zaten tecrübe ettin sanıyorum.”
Subaru başını eğerken Beatrice zalimce bir gülümsemeyle avucunu ona doğru çevirdi. Küçük bir kıza hiç yakışmayan o kötücül tebessüm, Subaru’ya sözlerinin ardındaki gerçek anlamı fark ettirdi.
“Yani… o istilacı mana çekme numaran yüzünden ölebilir miydim?!”
“Mana, hayatın ta kendisidir sanırım. Seni o kadar sert bir şekilde tüketmeye devam etseydim, gerçekten de ölene kadar güçten düşebilirdin. Bir şamana bel bağlamaktan çok daha kolay ve kesin bir yöntemdir.”
“O zaman ilk… yani ilk gün bana yaptığın şey! Yani ufacık bir hatada nalları dikiyor muydum?!”
“Kendimi tuttum, çünkü cesedinin burada kalması başıma çok iş açardı sanırım.”
“Ceset deme be! Sanki böcekmişim gibi tınlıyor!”
Beatrice onu bundan fazlası olarak görmezken, Subaru burada nasıl böylesine bir huzur hissedebildiğine kendisi bile şaşıyordu.
“Beni öldüren sakın sen olmayasın…”
“Seni öldürmüş olsaydım ve şu an bu konuşmayı yapmıyor olsaydık ortalık çok daha huzurlu olurdu. Ne yazık ki epey meşgulüm, o yüzden seni öldürmekle uğraşacak vaktim yok sanırım.”
Beatrice ellerini arkasında kavuşturup Subaru’nun yanından süzülerek kitaplığın önünde durdu. Küçük kız yetişebileceğinden bir tık daha yüksekteki bir yere uzanmaya çalışırken gotik lolita elbisesinin etekleri dalgalandı, tam o sırada…
“Şu mu?”
“…Yanındaki. Versene artık şunu?”
“Tamam, tamam.”
Subaru kitaplıktan beklenmedik derecede kalın bir cilt alıp yanaklarını şişirmiş olan Beatrice’e uzattı. Beatrice tek bir teşekkür bile etmeden, asık bir suratla kitabı ondan alıp odanın ortasındaki bir tabureye oturdu.
Yasak kitaplar arşivinde onu birkaç kez böyle görmüştü. Muhtemelen gerçek bir sandalye yerine bu ona daha çok yakışıyordu.
“Sahi, ne kitabı okuyorsun sen?”
“Bir haşereyi odadan kovmanın yöntemlerini anlatan bir kitap.”
“Arşivde böcek ha… Kulağa berbat geliyor. Ne tür bir şey?”
“İri siyah gözleri ve bozuk bir ağzı var. Bir de kendini pek bir nimetten sayıyor.”
“Bir böcek için epey spesifik bir tarif…”
Yapabilirse hemen kovalamak niyetiyle etrafına bakındı.
Subaru boynunu çevirip bakınırken bakışları bir kez daha kitaba takıldı. Beatrice, “Öhöm,” diye boğazını temizledi.
“Hâlâ istediğin bir şey var mı acaba? Yoksa lütfen gider misin?”
“Ha, şey… Sahi, bu mana çekme işini herkes yapabilir mi?”
“Alınmalı mıyım acaba… Bu malikanede bunu sadece Puckie ve ben yapabiliriz. Roswaal bile yapamaz.”
“Bak sen. Ben de her şeyi yapabiliyor sanıyordum.”
Demek Roswaal böbürleniyordu ha? Ya da mana çekme, etkisinin basitliğine rağmen beklenmedik derecede nadir bir yetenekti.
“Her neyse, şey, insanları öyle son damlasına kadar emip durma, tamam mı? Hele beni hiç… Şu sıralar fena halde kan eksiğim var, kolayca zayıflayıp ölüveririm.”
“Ah, etin tamamen iyileşti ama kan yerine gelmedi diye mi? Zaten o kadarına mecbur değildim gerçi.”
Beatrice’in omuz silkerek yaptığı bu açıklamaya karşılık Subaru başını yana eğip “Hı?” dedi.
Demin kurduğu cümle oldukça tuhaf bir anlama geliyordu.
“Demin öyle bir konuştun ki sanki yaramı sen kapatmışsın gibi geldi. Sakın Emilia’nın emeğine konacak kadar yüzsüz olduğunu söyleme?”
“O yarım porsiyon kızcağızda ölümcül bir yarayı iyileştirecek güç yok. O ve Puckie kanamayı durdurdu ama yarayı ben iyileştirdim… Ne olmuş yani acaba?”
“Şey, şu an fena halde arada kaldım yalnız!”
Subaru’nun iyileşme sürecinin perde arkası son derece beklenmedik bir şekilde açığa çıkmıştı.
Subaru, daha önce sokakta yaptığı gibi yaralarını Emilia’nın iyileştirdiğinden adı gibi emindi, ama…
Gözlerini şüpheyle kısıp sorgulayan bir ifade takınsa da Beatrice istifini bozmadı.
Olağanüstü derecede yüzsüz bir yalancı olmadığı sürece, anlattıkları kesinlikle doğruydu.
Yani Beatrice…
“O zaman sen tam bir yalancısın! Ne yüzsüzsün sen öyle. Karakterin sıfırın altında!”
“Başkalarının yaptığı iyiliği efendi gibi kabul etmemek de asıl senin yüzsüzlüğün!”
Subaru’nun kaba sözleri ve Beatrice’in öfkeli haykırışı aralarında bir bakışma yarışına dönüştü. Beatrice bu durumu, Subaru’yu duvara çarpana kadar büyüyle geri fırlatarak noktaladı.
Subaru duvardan sekip önünde taklalar atarak yuvarlanırken, Beatrice uzun buklelerinden birini yavaşça okşadı.
“Nihayet gidebilir misin acaba? Ellerin artık titremiyor, korkularını geride bırakmış gibisin.”
“…Fark ettin demek, ha?”
“Gizlemeye çalışıyordun sanırım. Beni böyle kandırmaya çalışman ağırıma gitti doğrusu.”
Beatrice bıkkın bir şekilde burnundan soludu ve can sıkıcı bir sineği kovar gibi eliyle Subaru’yu savuşturdu.
Sözleri ve elini Subaru’nun yüzünün önünde kaldırma şekli, parmak uçlarının titremesini unutturmuştu.
Şimdiye dek toplamda beş kez ölmüştü ama buna kesinlikle alışabilmiş değildi. Tam tersine; ne kadar çok ölürse, biriken bu tecrübeler ölümü yeniden yaşamanın getirdiği saf korku yüzünden dizlerini o kadar çok titretiyordu.
Ölüm sebebi kasten adam öldürme olduğunda bu durum ikiye katlanıyordu. Geri döndüğünde Subaru’nun kalbi çaresizlikten inliyordu; cesaretinin el ve ayak parmaklarının ucuna kadar ulaşamaması yüzünden herhalde kimse onu suçlayamazdı.
“Bahanelere zaman kalmadı anlaşılan. Yahu, hiç de sevimli değilsin.”
Son şaşkınlık kırıntılarını da iç çekerek üzerinden atan Subaru doğruldu ve arşivin kapısına uzandı.
Subaru arkasına baktı ve yüzüne bile bakmayan Beatrice’e acı bir tebessüm kondurdu.
“Kusura bakma ama yine de sağ ol. Bir dahakine görüşürüz.”
“Bir dahakine senden daha fazla mana çekeceğim, o yüzden ayaklarını buraya basmasan daha iyi olur acaba?”
Gözleri kitabına çakılı kalırken onu laflarıyla başından savdı. Beatrice’in tavrının kendisini kamçıladığını hisseden Subaru kapı kolunu çevirdi ve Geçit’ten içeri süzüldü. Sonra—
“Bir dakika, demin bahsettiğin böcek… beni mi kastediyordun yoksa?!”
“Buradan yürüyerek değil de uçarak çıkmak istiyorsun sanırım?!”
Ve böylece, Geçit’ten uçarak çıktı.
2
Bahçede, gümüş saçlı kız ona tepeden bakıyordu.
“Şey, iyi misin acaba?”
“Sırf bu nezaketin bile yaralarıma merhem oluyor. Bu kadarı yalan değil.”
Subaru konuşurken omuzlarını düşürdü.
Beatrice’in büyüsüyle fırlatılan Subaru, Geçit’ten geçip bahçeye bakan ikinci katın teras penceresinden fırlamış ve aşağıdaki bir çiçek tarhına yuvarlanmıştı. Az kalsın bir hane içi kavga yüzünden canından oluyordu.
“Beni onun öldürdüğü teorisi gittikçe daha da mantıklı gelmeye başladı…”
“Rem dün o çiçek tarhını gübrelemişti sanırım…”
“Ohaaa, üç saniye kuralı—!!”
Üç saniyeden ziyade neredeyse otuz saniyedir çiçek tarhının içine gömülü olan Subaru hemen dışarı fırladı. Tuhaf denebilecek kadar yakın bir mesafede Emilia’nın önünde dururken üzerindeki çamuru —ve belki de çamurdan başka şeyleri— çılgınca silkelemeye çalıştı.
“Sayılmaz! Sayılmaz, değil mi?! Dün yapılmıştı sonuçta falan!”
“Şey, şöyle düşün: Şanssızlık peşini bırakmıyorsa, iyi şans da çok uzakta değildir.”
“Ve Emilia çoktan Teselli Moduna geçti bile!”
Subaru koluyla gözyaşlarını silerken, soylu yüzünde buruk bir tebessüm beliren Emilia ona acımış olmalı ki göğsünün arasındaki kolyeye dokundu.
“—Puck, uyan.”
Yeşil kristal, Emilia’nın çağrısına cevap vererek hafifçe parıldadı. Işık önce hatları oluşturdu, ardından Emilia’nın avucunda beliren ve oraya kurulan küçük bir kedi suretine büründü.
Küçük kedicik minik gövdesini iyice esnetti, sanki esniyor gibiydi.
“Günaydın, Lia. Aaa, Subaru uyanmış bile.”
“Günaydın Puck. Seni böyle birdenbire uyandırdığım için kusura bakma ama Subaru’yu yıkayabilir misin lütfen?”
Emilia ricasını dile getirirken tek gözüyle onu izleyen Puck, Subaru’nun olduğu tarafa bakınca birden şaşkın bir ses çıkardı. Subaru’nun çamura bulanmış haline bakıp kızın ricasını onaylarcasına başını salladı.
“Banyo vakti o zaman. Hop!”
“Banyo demek hafif kalır. Ben… Hoppala?!”
Puck iki elini birden uzattığında, ellerinden çıkan göz kamaştırıcı soluk ışık bir sonraki an büyük bir su kütlesine dönüştü. İnanılmaz bir güçle Subaru’nun üst gövdesine çarparak dünyanın tüm kirini pasını arındırdı.
“Bu tazyikli su tabancası resmen—!!”
“Ayy, dengesini biraz bozdum galiba.”
Üst gövdesine boca edilen su yüzünden Subaru’nun bedeni dönerken, Puck suyun akışını diğer yöne doğru biraz fazla kuvvetli bir şekilde ayarladı. Sağa sola, fırıl fırıl döndürülen Subaru bu duruma hiç karşı koyamadı.
“Gördün mü? Tertemiz oldun işte. Güzel olmadı mı?”
“B-benimle böyle oynayınca… kalbim… fırıl fırıl dönüyor…”
Sırılsıklam bir çim öbeğinin üstünde oturan Subaru sersemlemişti, gözleri hâlâ dönüyordu. Islak koluyla yüzünü sildi ve sendelemesine rağmen bir şekilde ayağa kalktı.
“Yahu, bu kadar sert davranırsanız cidden suçluların siz olduğunu düşünmeye başlayacağım ama.”
“Neyle suçlandığımı pek anlamadım ama kalbim çok, ama çok kırıldı… Miyav?!”
Küçük kedicik bozulmuş gibi yaparak havada süzülürken, Subaru dar alnına bir parmağını bastırıp feryat ederek onu Emilia’ya doğru çevirdi.
Her nasılsa, şimdiye kadar yaşadığı en havai, en harika kavuşma buydu. Ölümcül bir yaradan kurtulduğu için Emilia’nın Subaru’yu gözyaşları içinde karşılaması gerektiği gerçeğini bir kenara bırakırsak tabii…
Durumu çözmek için ilk adım olarak ne söylemesi gerektiğini düşündü—
“Pff.”
“Ha?”
“Puhaha! Özür dilerim, tutamıyorum kendimi, ah-ha-ha-ha-ha! Ne yapıyorsunuz siz ikiniz öyle… Ay, karnıma ağrılar girdi, gülerken öleceğim…”
Daha fazla dayanamayan Emilia’nın aniden kahkahayı basması, Subaru’nun tüm endişelerini silip süpürdü.
Emilia, ıslak bir fareye dönmüş Subaru’yu işaret ederken, her zamanki o duru ifadesini neşe esir almıştı. Bu beklenmedik tepki, Subaru’nun tam yüzünün yanında süzülen Puck’a bakmasına neden oldu.
“Neyse, bıraktığım kötü ilk izlenim uçup gitti en azından! Pas için sağ ol, Peder Bey!”
Subaru’nun bu küstahça yakıştırmasına karşılık Puck mağrur bir tavırla göğsünü kabarttı.
“Kime ‘Peder’ diyorsun sen?! Kızımı öyle kolay kolay alamazsın!!”
Bunu duyunca Emilia’nın şen kahkahası bütün bahçeyi doldurdu.
3
Gülüşü dinen Emilia, konuşurken gözlerini Subaru’dan ayırmıyordu.
“Ram ve Rem’in bahçeye geleceğini duymuştum ama biraz geciktiler…”
Emilia çok gülmekten gözlerinden gelen yaşların kalıntılarını hâlâ siliyordu. Olayın baş sorumlusu Subaru ise avucunun ortasındaki Puck’la oynuyordu.
“Bak sen. Geciktiklerini söylediğine göre, burada benim için beklediğini varsayabilir miyim?”
“Şey, tam tersi olmasın? Sana teşekkür etmem gerektiği doğru, düşüncesizce hareket edersem birbirimizi ıskalayabiliriz ve bunu istemem, ama burada seninle kalmam tamamen tesadüf.”
“Aynen, tamamen tesadüf Subaru. Türlü türlü bahanelerle tüy bakımımı uzatıp duruyor, küçük ruhlara dönüp dolaşıp aynı şeyleri anlatıyor… Hepsi tesadüfmüş güya.”
Her zamanki gibi, tam da Emilia kendini tamamen ele verirken Puck yangına körükle gitti.
“Aşk olsun, Puck!”
“Kendine karşı dürüst olmalı bence. Ama Lia’nın bu hali de çok tatlı… haksız mıyım, Subaru?”
“Kesinlikle öyle! Emilia-tan’ın her hali gökyüzümdeki en parlak yıldız!”
“Şimdi de Subaru benimle dalga geçiyor… Hem o ‘-tan’ da ne öyle? Nereden çıktı o?”
Nihayet ona hitap etme şekli hakkındaki şüphelerini dile getiriyordu.
Geçen sefere kadar Emilia bu konuyu geçiştirmeyi başarmıştı. Subaru elini çenesine koydu ve şeytani sayılabilecek bir kıkırdama koyuverdi.
“Bu sana olan sevgimin bir göstergesi. Tıpkı Puck’ın sana Lia demesi gibi… İki insanın birbirine ne kadar yakın olduğunu göstermesinin bir yolu.”
“…Seninle o kadar yakın olduğumuzu hatırlamıyorum ama?”
“Vay be, bu laf koydu ama. Peşin ödeme yapıyordum diyelim. Emilia-tan ile bu samimi lakaplara yakışır bir ilişki kurmaya kesinlikle niyetliyim sonuçta. Anlaştık mı?”
En azından birkaç gece sonrasına kadar onunla bunu hoş göreceği kadar yakınlaşmayı umuyordu.
Subaru’nun bu cüretkâr tavrı karşısında Emilia’nın yüzünde bir şaşkınlık belirdi, ardından yanakları hafifçe kızardı.
“P-peki. Kabul ediyorum. Hey, bana öyle bakmasana!”
“Ha? Ben tersleneceğimi sanıyordum? Bu olumlu tepki de neyin nesi? Bir açıklayın bunu, Bay Puck.”
Emilia yüzünü çevirirken Puck omzuna oturdu ve bıyıklarını kıvırdı.
“Kızımın pek arkadaşı yok, o yüzden kendisine samimi bir lakap takılması hoşuna gidiyor. Basitçe söylemek gerekirse, hemen kanıyor.”
Subaru hayretle haykırdı: “Başrol kadınım hemen kanıyor çıktı!”
Sadece tehlikeli bir duvara tırmandığını sanmıştı ama aniden bunun çok daha fazlası olduğunu kavradı. Devam etti: “Ama aramızda hâlâ uçurum var… Şu soyluluk meselesi hakkında biraz daha bilgi edinmem gerek.”
“Öf… hiç bahsetmek istemediğim şeyleri açmasan olmaz mı?”
“Sadece E Ç G (Emilia-tan Çok Güzel) konusunda hemfikir olalım istiyorum. Ha?”
Subaru, Emilia'ya saçmalıklarını dayatırken aniden malikâneye doğru dönüp gözlerini kıstı. Emilia da Subaru'nun bakışlarını takip etti ve ikizlerin malikâneden çıktığını görünce başını yana eğdi.
“Ram ile Rem, ha… Kahvaltı için biraz erken ama…”
Gümüş rengi saçlarına vuran güneş ışığının görüntüsü, olayların ilerlediğini doğrularken Subaru'nun zihnine kazınır gibiydi.
Roswaal'ın dönüş vakti gelmişti. İkizler aynı anda önlerinde başlarını eğdiler.
Artık defalarca duyduğu o stereo etkisiyle konuştular.
“Malikânenin efendisi, Efendi Roswaal döndüler. Lütfen bizimle gelin.”
Subaru, Emilia'nın onları onayladığını gördü ve elini kayıtsızca arkasına atıp ikizlere döndü.
“Abla, Abla. Kendisini son gördüğümüzden bu yana çamurlu bir lağım faresine dönmüş.”
“Rem, Rem. Kendisini son gördüğümüzden bu yana değerli misafirimiz lekeli, pis bir paçavraya dönmüş.”
Subaru onların iğneleyici laflarına burukça gülümsedi ve başını kaldırıp malikâneye baktı.
Üstünü değiştirecek, kendine çeki düzen verecek ve temiz bir başlangıç yapmak üzere Roswaal'la görüşmeye gidecekti.
—Çünkü bu sefer öncekinden tamamen farklı bir yol izlemeye niyetliydi.
4
—Ve böylece, Roswaal Malikânesi'ndeki ilk haftası üçüncü kez resmen başladı.
Bu üçüncü döngüde Subaru, bilgi toplamaya ağırlık vermek istiyordu.
“Anahtar kelimelerim büyü ve zincir… ama bunlar bana henüz bir şey ifade etmiyor.”
Kesin olarak bildiği tek şey, dördüncü günün kör gecesinde birinin saldıracağıydı.
Mevcut şartlar altında bunu Roswaal ve diğerlerine söylese şüphesiz onu dikkate almazlardı. Subaru bu bilgiyi nereden aldığını asla açıklayamazdı. Hatta kendisi bile onlara karşı kurulan suikastçılardan biri olmakla suçlanabilirdi. En azından saldırganın eşkâlini bilse işler farklı olabilirdi ama…
“Bu yüzden bu zamanı istihbarat toplamakla geçirmeliyim. Eğer Ölümle Dönüş koşulları öncekiyle aynıysa…”
Kraliyet başkentindeki döngüde üç kez ölmüş ve dördüncüsünde çıkış yolunu bulmuştu. İşler eskisi gibiyse bir kez daha geri dönebilecekti. Bu yüzden bu sefer, dördüncü turda çıkış yolunu bulmak için gereken istihbaratı toplayacaktı.
“Dürüst olmak gerekirse baştan pes etmeyi kabullenen bir plan seçmek hiç hoşuma gitmiyor…”
Fakat seçenekleri son derece kısıtlı olduğundan bazı fedakarlıkları göze almak zorundaydı. Her halükarda elindeki fırsatı çöpe atmaya niyeti yoktu. Her şeyi baştan yapmaya kararlı olmakla daha en baştan zorluğun üstesinden gelmeyi hedeflemek arasındaki farktı bu. Bu kez tamamen döngüden çıkmaya odaklanacaktı.
“Bunun için de Puck'a çaktırmadan Emilia'yı güvende tutmasını söylemem gerekti.”
Bahçede Puck'la oynaşırken Subaru, Puck'ın kulağına Emilia'nın çevresine dikkat etmesini fısıldamıştı. Minik kedicik zihin okuyabiliyordu; Subaru onun samimiyetinin yalan olmadığını anlayacağını düşünmüştü.
“Oldukça üstü kapalı konuştum ama Lia'yı sahiden korumak istiyor gibiydi.”
Ne de olsa Subaru'nun bu ısrarcı önerisini sıcak karşılamıştı. Artık Emilia'nın nispeten güvende olduğunu varsayabilirdi.
Çok bir şey sayılmazdı ama omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletmişti.
“Sonrasında Roswaal ve şu velet var… Peki ya ondan sonra?”
Subaru kafasını kaşıdı, bir tel saç kopardı, tüy kalemi burnunun altına sıkıştırdı ve gerindi.
Bu çetrefilli ikilemlerden başı ağrıyordu. Yine de elinden geleni yapmak zorundaydı. Mümkünse Ram ve Rem'in, elbette Roswaal ve Beatrice'in de bu dört günü sağ salim atlatmasını istiyordu. Ne kadar zorlu olursa olsun kaçmamak için kendine göre sebepleri vardı.
“Konsantrasyonum bir türlü toparlanmıyor. Ne yapsam ki… Ha?”
Sandalyesine yaslandığında çıkan gıcırtının ardından dışarıdan bir ses duyuldu.
“Affedersiniz, Değerli Misafirimiz.”
Subaru cevap veremeden kapı açıldı ve karşısında pembe saçlı hizmetçiyi, Ram'ı gördü.
Ram elindeki tepside tüten bir fincanla içeri girerken Subaru tek kaşını kaldırdı.
“Vay canına, Değerli Misafirimiz, sahiden de ders çalışıyormuşsunuz.”
“Çok kabasın, biliyorsun değil mi? Şu an bir nevi gerçek bir misafirim ben.”
“Değerli Misafirimiz, siz asalak türünden bir ev misafirisiniz.”
Ram gayet sakin ve kendinden emin bir tavırla odaya süzülüp çay ikram etmeye başladı.
Subaru onun hareketlerini yandan izlerken bu sözler karşısında acı tebessümünü gizleyemedi.
Ev misafiri ve asalak—bu tanımların cuk oturduğunu düşündü.
“Buyurunuz, Değerli Misafirimiz.”
“Ah, teşekkürler. Sıcak-sıcak-sıcak…”
Fincanı alıp içine baktığında, kehribar rengi sıcak sıvının yüzeyinden buharlar yükseldiğini gördü. Bu dünyanın çayı görünüş ve tat olarak en çok siyah çaya benziyordu. Yoğun aromasının keyfini çıkarmak da bir o kadar kolaydı.
Ram'ın tavrı fazlasıyla ters olsa da böyle çay ikram etmeye gelmesi tuhaftı. Ram'ın kusursuz hareketlerini izleyen Subaru, kendisine sunulan çayı yavaşça tadıp başını salladı.
“Mmm… harbiden berbat bir tadı var.”
“Bu malikânede en kaliteli yapraklardan demlenen çaylar servis edilir, bu yüzden bu oldukça iddialı bir laf.”
“Tadı kötüyse kötüdür. Siyah çaydan başka bir şey gibi gelmiyor bana. Tadı bildiğin… bitki gibi.”
Ram, sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi getirdiği çaydan kendine de doldurup yatağa oturarak bacaklarını kayıtsızca uzatırken, Subaru'nun yüzünü buruşturmasını soğuk bakışlarla izledi.
“Bir misafirin önünde böyle kaytaracak kadar cesur olmana diyecek laf bulamıyorum.”
“Ağırdan almamı söyleyen siz değil miydiniz, Değerli Misafirimiz? Ben sadece ricanıza karşılık veriyorum. Bana teşekkür etmeniz gerekir.”
“İyi de bu öncekinden bile daha yüzsüzce değil mi sence de?”
Subaru şikayetlerini sıralayarak kendini gürültüyle sandalyesine bıraktı. Ram bu sesi dinlerken siyah çayla dilini ıslattı ve nihayet Subaru'ya kaçamak bir bakış attı.
“Ee, iki gün sonra ayrılacak olan Değerli Misafirimiz, bir ilerleme kaydedebildiniz mi?”
Subaru, onun son derece donuk ses tonunu dinlerken yüzünde buruk bir tebessüm belirdi.
—Üçüncü döngüye başlamasının üzerinden daha ikinci gece geçmişti.
Bu üçüncü seferde Subaru, malikânede öncekinden taban tabana zıt şekilde tam bir misafir muamelesi görmüştü. Bunun sebebi de ilk kahvaltıda Subaru'nun bizzat bunu talep etmiş olmasıydı.
Artık bir misafir gibi ağırlandığı için Subaru'nun kendine ait bir odası vardı; o geçen sefer başladığı dil çalışmasına devam ederken Rem ve Ram sırayla ona hizmet ediyordu.
—Tüm bunlar, olay çıkarmadan malikâneden geçici olarak ayrılışını meşrulaştırmak içindi.
Parmakları neredeyse kendiliğinden I-yazısını kopyalamayı sürdürürken kafasında planlar kuruyordu. Hareketleri insanın midesini burkacak kadar mekanikti ama kafasına sahiden giren hiçbir şey yoktu.
“Hep mi bu kadar kötüsünüz, yoksa o aptal kafanız konsantre olamıyor mu?”
“Benim gibi bir edebiyat sevdalısına bunu söylemek de ne cüret ama. Az önce şu masada canımı dişime takmışken beni izleyip hiç mi feyzalamadın?”
“Böylesine özensiz bir yazıya yakışır seviyesizlikte bir ifade—kendinize edebiyat sevdalısı demeniz karşısında dehşete düştüm, Değerli Misafirimiz.”
“İlk defa misafiriyle senin gibi konuşan bir hizmetçi görüyorum.”
Ram, Subaru'nun sitem dolu sözlerini nezaketle duymazdan geldi ve harflerle dolu sayfaları belirgin bir ilgiyle inceledi. Aralarındaki mesafe bu kadar azken bile Subaru onun yüzünün profiline dik dik baktı, içindeki o burkulma hissine engel olamıyordu.
Subaru'nun bir hizmetkâr muamelesi gördüğü önceki döngülerin aksine, bu sefer Ram ile pek az teması olmuştu. Emilia'nın peşinde geçirdiği zamanlar haricinde, çoğunlukla odasında kalıp böyle harfler karalamıştı. Gerçi arada bir Beatrice'e takılmak için biraz vakit ayırmıştı ama…
Bu yüzden Ram ve Rem ile arasındaki mesafe, hizmetkâr olduğu zamankinden çok daha uzak hissettiriyordu.
Buna rağmen işte Ram, Subaru'nun odasına gelmiş, onunla vakit geçiriyor ve fazlasıyla dobra bir arkadaş gibi onunla konuşuyordu. Bunu garipsemekten kendini alamadı.
“Bana öyle bakmayı kesmezseniz sizi tokatlayacağım, Değerli Misafirimiz.”
“Hey, kafamın içini pembeye boyayan tek kişi Emilia… Ha, sahi ya.”
Gözlerini kaçırarak huzursuzluğunu savuşturmaya çalıştı; çayı bir kenara koyup arka kapağı üste bakan bir kitabı eline aldı. Bu, öğrenme materyali olarak kullandığı resimli kitaptı; nihayet içindeki harfleri sökebiliyordu.
“Yani demem o ki, bunca çalışmanın bir işe yaradığını hissetmek istiyorum.”
“İçinde sadece bilmediğiniz için utanmanız gereken sıradan hikâyeler var. Kendinize ‘edebiyat sevdalısı’ demeden önce temel I-yazısında ustalaşmanız gerek.”
“Kendime öyle demem seni bu kadar mı gıcık etti?”
Ram, fincanında kalan çayı kafasına dikerken Subaru'nun sorusunu yanıtsız bıraktı. Ardından Subaru'nun fincanına uzandı.
“Dur, buraya getirdiğin bütün çayı sen mi içeceksin?!”
“İçerken öyle bir yüz ifadesi takınacaksanız ihtiyacınız yok demektir. En azından düzgün çalışan bir dile sahip biri keyfini çıkarsın.”
“Dedim ya, aklımdan o bitki tadını bir türlü çıkaramıy— Ah, neyse boş ver. Ben şu kitaba odaklanacağım, sen de canın isterse vakit öldür, isterse git.”
Subaru ters bir hareketle elini salladıktan sonra sandalyesinde öne eğilip resimli kitabı açtı.
Önce yazarın önsözü ve içindekiler kısmı geldi; ardından artık alıştığı harflerle yazılmış asıl metin başladı.
“Şey, bakalım… bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde…”
Demek masallar her dünyada aynı şekilde başlıyor, ha, diye garip bir kabullenişle hikâyeyi okumaya devam etti. Bir resimli kitap olması, hikâyenin giriş, gelişme ve sonucu son derece net, olağanüstü derecede öz bir anlatıma sahip olduğu anlamına geliyordu. Çocukların kavrayabileceği düzey ön planda tutulmuş, hayal gücüne alan bırakılan yerlerde tam da olması gerektiği gibi resimlerden yararlanılmıştı.
Bu arada, birisi Subaru'ya en çok hangi masalı sevdiğini sorsa, “Ağlayan Kırmızı İblis” derdi. Biri Subaru'ya en çok hangi masaldan nefret ettiğini sorsa, yine “Ağlayan Kırmızı İblis” derdi.
“Resmen mutlu sonla acı sonun aynı anda suratına çarpması gibi. Neden her şey öylece mutlu mesut bitemiyor ki?”
“Derin düşüncelerinizi böldüğüm için bağışlayın ama okumanız bitti mi?”
“Bitti. Mantığa aykırı kısımlar eğlenceliydi, bu yüzden beklediğimden daha ilginçti. Farklı bir dünyanın kültürü işte. Belki ben de kendi memleketimden masallar getirmeliyim, ‘Ağlayan Kırmızı İblis’ gibi?”
“‘Ağlayan Kırmızı İblis’ mi…?”
Subaru başka bir dünyanın yargı alanındaki telif hakkı sorunları hakkında kendi kendine mırıldanırken, Ram'ın kaşları hafifçe oynadı. Bak sen, diye düşündü Subaru; Ram'dan nadir görülen bir tepki koparmıştı.
“Geldiğim yerdeki bir masalın adı. Sana anlatmamı ister misin?”
Subaru başparmağını kaldırarak bu teklifi sunduğunda Ram cevap vermedi. Ancak yatakta ellerini dizlerine koyup bakışlarını Subaru'ya çevirişi, lafı uzatmadan anlatmaya başlaması gerektiğini açıkça belli ediyordu.
“Pekala, dikkatler bende olsun lütfen. ‘Ağlayan Kırmızı İblis’. Bir varmış, bir yokmuş, uzak diyarların birinde…”
Masal sert bir tartışmayla başlıyordu. “Ağlayan Kırmızı İblis”, insanlarla dost olmak isteyen Kırmızı İblis ile onun en yakın dostu Mavi İblis arasındaki dostluğu—ve aralarına giren şeyi konu alıyordu.
Olaylar kabaca şöyle gelişiyordu: Dağda yaşayan iki iblis, Kırmızı İblis'in köylülerin gözüne girmesi için çeşitli yollar denemiş, en sonunda Mavi İblis'in köye kötülük yapması ve Kırmızı İblis tarafından kovalanmasıyla son bulmuştu; böylece Kırmızı İblis insanlarla dost olmuştu. Masal, Mavi İblis'in çekip gitmesiyle bitiyordu; Kırmızı İblis ise arkadaşının sergilediği bu fedakarlık karşısında kahrolmuş, Mavi İblis için gözyaşı dökmüştü.
“Ve böylece Kırmızı İblis, Mavi İblis'in evinde bıraktığı mektubu tekrar tekrar okuyup ağlamış… Son.”
Subaru masalın biraz kısaltılmış bir versiyonunu Ram'a anlatmayı bitirdi. Kendi fikirlerini katmadan, kelimelerine elinden geldiğince sadık kalarak aktarmıştı; sonuçta kendisinin de defalarca okuduğu bir masaldı.
Ram masalı dinlerken gözlerini yere indirdi. Subaru hikâyeyi bitirdiği pozisyonda öylece kalarak onun konuşmasını bekledi. Sonunda Ram hafifçe iç çekti.
“…Oldukça hüzünlü bir hikâye.”
“Sanırım öyle. Ama bence aynı zamanda mutlu bir hikâye.”
“Bence karakterlerin hepsi aptaldan ibaretti… Kırmızı İblis, Mavi İblis ve köylüler de dahil.”
“Epey sert bir eleştiri oldu bu. Gerçi sana itiraz edecek değilim…”
Üç tarafın da yeterince özeleştiri yapmadığı konusunda hemfikirdi. Köylüler tam bir saftı, iki iblis de birbirleriyle daha çok konuşsalardı ortak bir paydada buluşabilirlerdi belki de. En azından, birinin hayatının sonuna kadar diğeriyle arasına mesafe koyması zorunluluğunun kesinlikle önüne geçebilirlerdi.
“İşte bu yüzden bu hikâyeyi hem çok seviyorum hem de nefret ediyorum. Mavi İblis'in fedakarlığı süper havalıydı ama aynı zamanda kurtarılamaz bir aptaldı. Ben çaba göstererek kendi kendimi kurtarabileceğime inanmayı tercih ederim…”
“Mavi İblis hakkında böyle düşünüyorsunuz demek… Bence asıl iflah olmaz olan Kırmızı İblis.”
Ram'ın cevabı üzerine Subaru başını kaldırdı. Ram dilini ısırarak Subaru'ya bakıyordu.
“Mavi İblis her şeyini kaybederken, Kırmızı İblis hiçbir şey kaybetmeden onu kendi arzularına alet etti. Bence bu oldukça korkunç bir sonuç.”
“Sence bu iki iblis ne yapmalıydı peki?”
“…Kırmızı İblis insanlarla gerçekten dost olmak isteseydi, boynuzunu kesmek anlamına gelse bile gidip köyde yaşamalıydı. Bunu, Mavi İblis gitmeden çok önce yapmalıydı.”
“Vay canına, bayağı uç bir bakış açısı bu!”
Subaru onun sunduğu bu radikal görüş karşısında sesini yükseltti ama Ram sanki Öyle mi dersiniz? dermişçesine kısa saçlarını okşamakla yetindi. Ardından saçını tutan kurdeleyle oynamaya başladı.
“İstediği bir şeyin bedelini Mavi İblis'e ödetmesi affedilemez. Kırmızı İblis bunu istiyorsa, bedelini de Kırmızı İblis ödemeli. Mavi İblis'in bu fırsatı onun elinden alması da ayrı bir sorun.”
“Gerçekten çok katı bir bakış açısı. İblislere karşı bir garezin mi var yoksa…?”
“—Değerli Misafirimiz, bu iki iblisten hangisiyle dost olmayı tercih ederdiniz?”
Ram'ın sorusuyla Subaru gözlerini kırpıştırdı. Bunu pek düşünmemişti.
“…İkisinden biri mi?”
Ram başını salladı ve iki elini de Subaru'ya doğru uzatıp her birinden birer parmak kaldırdı.
“Bir yanda durmadan isteyen ve sonuçlarını başkalarına ödeten Kırmızı İblis; diğer yanda ise kendi şehitliğinde boğulan aptal Mavi İblis. Hangisi?”
“Aşk olsun, iki seçeneği de berbat gösterdin… Ne yani, ben buraya yeni gelmiş bir köylü müyüm şimdi?”
“Ağlayan Kırmızı İblis” üzerine yapılan bir tartışmada köylülerin bakış açısının gündeme gelmesi oldukça nadirdi. Her halükarda Subaru, Ram'ın önünde tuttuğu iki ele bakarken biraz kararsız kaldı; derken Ram, “…Ne kadar da sıkıcı bir cevap,” dedi.
“Öyle deme! ‘Ağlayan Kırmızı İblis’i okuduğumdan beri ikisine de sempati duyuyorum, bu yüzden ikisine de yardım etmek isterdim, tamam mı?”
Subaru iki elini de nazikçe Ram'ın ellerinin üzerine koydu. Subaru'nun cevabı Ram'a derin bir iç çektirdi; elbette dokunabilecek kadar yakınında duran Subaru'ya ters ters baktı.
“Demek ne kendi konumunu ne de başkalarınınkini anlayabilen tiplerdensiniz… Araya mesafeler girdiğinde sizin gibiler ikisi tarafından da geride bırakılır.”
“Mesafe, ha. İnsanlar henüz yanındayken onlara ne hissettiğini söylesen olmaz mı sanki? Kırmızı İblis iyi geçinmek istediği için kötü biri değil, Mavi İblis de ona yardım etmek istediği için kötü biri sayılmaz. Ben iblisleri seven tiplerdenim, öyle ilk fırsatta onları adadan kovalayacak biri değilim.”
Ram sırıtan Subaru'ya iç çekti ve kalkan parmaklarını kavramış olan iki eline baktı. Elini çekip onu savuştururken Subaru omuz silkti ve koltuğuna geri yaslanıp yeniden Ram'a dönük pozisyon aldı.
“Biliyor musun Ram, ‘Ağlayan Kırmızı İblis’ masalını bayağı sevmiş gibisin.”
“Değerli Misafirimiz, ikisiyle de dost olmak istemek gibi maymun iştahlı, kararsız düşünceler yüzünden bir gün pişman olacaksınız.”
“Burada konuştuğumuz konunun bu olduğunu hatırlamıyorum sanki?! İblislerden bahsetmiyor muyduk biz?”
Subaru bağırıp başını iki yana sallarken Ram konunun kapandığını belirtircesine ellerini hafifçe birbirine vurdu. Bu aceleci tavrı canını sıksa da Subaru tek kelime edemeden Ram masadaki kitabı işaret etti.
“Değerli Misafirimizin memleketinden gelen masalları bir kenara bırakırsak… Bu toprakların hikâyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Bakalım… Sanırım kitabın ortasındaki ejderha hikâyesiyle sonundaki cadı hikâyesi en çok öne çıkanlardı. Nereden bakarsam bakayım, o ikisi bir şekilde diğerlerinden farklı.”
Subaru kitabı karıştırırken yarım yamalak bir cevap verdi. Üzerinde en derin etkiyi bırakan iki hikâye bunlardı. İlki kesinlikle ayrıcalıklı bir muamele görmüştü. İkincisine gelince…
“Cadı hikâyesi sanki… koymak zorundaymışlar da yarım yamalak bırakmışlar gibiydi. Hikâye yapısını tamamen hiçe saymış… bir sürü önemli anın derlemesi gibi.”
“…Elden bir şey gelmez. Lugunica'dayız… Elbette ejderha hikâyesi ayrıcalıklı tutulacak.”
Subaru masadaki resimli kitabın sayfalarını çevirirken başını salladı.
“Doğru ya, ‘Ejderha Dostu Lugunica Krallığı’, değil mi? Şimdi anladım neden öyle dendiğini.”
Görünüşe göre Subaru'nun kaldığı bu büyük krallığa “Ejderha Dostu Lugunica Krallığı” deniyordu. Dünya haritalarında dünyanın en doğusundaki ulus gibi görünüyordu ama görünüşe göre “Ejderha Dostu Krallık” olarak anılmasının geçerli bir sebebi vardı.
Aslında basit bir hikâyeydi. Çok uzun zaman önce krallık bir ejderhanın koruması altına girmiş ve bir ahit yapılmıştı.
“Ejderhanın gücünü Lugunica'ya ödünç verdiği; kıtlık, veba, diğer uluslarla yapılan savaşlar ve daha birçok badirede onu koruduğu söylenir.”
“Demek bu yüzden ‘Ejderha Dostu’ diyorlar, ha. Resimli kitapta kraliyet ailesinin ejderhayla ahit yaptığı yazıyordu zaten. Bu bir masaldan ziyade antik tarih sayılır, değil mi?”
“Sanırım öyle. Ne de olsa gerçek bir hikâye. Ejderha, kraliyet ailesine verdiği söz sona erene dek, çok uzaklardaki büyük bir şelalenin altından bu toprakların huzurunu bugün bile korumaya devam ediyor.”
Subaru, o her zamanki katı Ram'ın ağzından bu sözleri dinlerken boğazını temizledi.
Antik çağlarda bir ejderhayla yapılmış bir söz… Resimli kitap ayrıntılara girmemişti ama krallığın defalarca krizden kurtarılmasını sağlayacak kadar büyük bir meseleydi.
Bunu düşünen Subaru, ejderhayla ahit yapan kraliyet ailesi hakkında aniden bir şey fark etti.
“Şey, ejderhayla anlaşma yapan o aile… tamamen yok olmadı mı?”
“Evet, hem de aniden.”
“Bu kötü bir şey değil mi yani? Gerçi buradaki durumlar için kötünün ne anlama geldiğini pek bilmiyorum ama.”
Ejderhaya bunca zaman sözünü tutması karşılığında şüphesiz kayda değer bir şey vadedilmişti. Ama bunu sağlayacak kraliyet ailesi öylece silinip gitmişken, bu vaadi kim yerine getirecekti ki?
Ram söze başladı.
“Ejderhanın ne arzuladığını kimse bilmiyor, bu yüzden resimli kitaba yazılmadı. Bu durumda ejderhanın ne yapacağını yalnızca tanrılar bilir…”
Ram o noktada bir an durakladı.
“Daha doğrusu Değerli Misafir… yalnızca ejderha bilir.”
Subaru’nun nefesi tıkandı. Ortam sıcak olmamasına rağmen alnından ter boşaldığını hissetti. Ram’ın sözlerini zihninde tarttı, sindirdi ve midesini altüst edecek kadar derin nefesler alıp verdi.
Kudretli ejderhayla müzakere etmek krallığın hükümdarının sorumluluğundaydı. Başka bir deyişle…
“Bu durumda Emilia’nın üzerinde dağlar kadar baskı olmalı…”
“Evet. Ejderha bir hevesle krallığı koruyabilir de yerle bir de edebilir… Bu yüzden krallık ve kaderi Emilia-sama'nın omuzlarında. Düşününce bile insana o resimli kitaptaki bir masalmış gibi geliyor.”
Önceki döngünün son gecesinde Emilia resimli kitabı gördüğünde yüzünde karmaşık bir ifade belirmişti. Sayfaları çevirirken elinin neden durduğunu şimdi anlıyordu Subaru.
Emilia’nın taşıdığı yükün büyüklüğü ve ağırlığı, Subaru’nun tahminlerinin katbekat ötesindeydi. O narin omuzların yüklendiği bu ağır sorumluluğu düşünmek bile aklını çileden çıkarmaya yetiyordu.
“Elden bir şey gelmez.”
“—Ah?”
“Herkes üstleneceği bir rolle ve bunu yerine getirme sorumluluğuyla doğar. Emilia-sama bu amaç için doğdu. Ne kadar çetin olursa olsun, yürümesi gereken yol bu.”
Subaru’nun sesi, nereden kaynaklandığını kestiremediği bir öfkeyle titriyordu.
“Bütün bu yükü tek bir kız mı sırtlayacak yani?”
Ram’ın sesi ise soğuk ve mantıklıydı.
“Bu yükü başkalarının onunla paylaşmasının en iyisi olacağına inanıyorum. Ancak er ya da geç, Emilia-sama'nın o zirveye tek başına tırmandığı görülmeli.”
Subaru, Ram’ın öfkesini daha da körüklememek için kendini tuttuğunu fark edince omuzlarını düşürdü.
Ram’a istediği kadar çıkışabilirdi ama bu haksızlık olurdu. Emilia’nın sırtındaki yükün sorumlusu Ram değildi; üstelik Subaru’nun öfkelenmeye hakkı bile yoktu. Canını asıl sıkan da buydu.
“Ha, doğru ya. Ram, şu diğer hikâye…”
Özür dilemek dışında bir şey yapmak isteyen Subaru, konuyu değiştirerek resimli kitabı işaret etti.
Kitabın ortasındaki ejderha hikâyesine gösterilen ayrıcalıklı muamelenin aksine, cadının hikâyesine kitabın en sonunda sadece birkaç sayfa ayrılmıştı.
Hikâyenin başlığı “Kıskançlık Cadısı”ydı.
“Şu cadı hikâyesi…”
“Bu konuda konuşmak istemiyorum.”
Ejderha hikâyesinden sonra konuyu kestirip atıvermişti sanki.
Ram elinde tepsi ve fincanlarla hızla ayağa kalkınca Subaru istemsizce gözlerini fal taşı gibi açtı.
“Çok oyalandım. Rem’e fazla zahmet vermek istemem. Değerli Misafir, akşam yemeğinde size tekrar seslenirim.”
“T-tamam…”
İtiraz kabul etmeyeceğini belli edercesine arkasını dönen Ram, derhal odadan çıkmak üzere yöneldi.
Fakat eli kapıya varmadan hemen önce durup geride bıraktığı Subaru’ya dönüp baktı.
“Az önceki oni hikâyesi hakkında…”
“Hı, evet. ‘Ağlayan Kızıl Oni.’ Ne olmuş ona?”
“O hikâyeyi Rem’e anlatmayın. Muhtemelen hiç hoşuna gitmeyecektir.”
Basit bir masal yüzünden kimse böyle bir tepki vermezdi herhalde. Yine de Ram’ın sözlerindeki ezici baskıyı hisseden Subaru, sadece uysalca başını sallayabildi.
Bunu gören Ram sonunda çıktı. Takati kalmayan Subaru kendini yatağa bıraktı.
Ram’ın bu son hareketinde, Rem’e bir masal anlatmasını yasaklamaktan çok daha fazlası var gibiydi.
“Neydi şimdi bu böyle ya…?”
Hıncını tavandan çıkaran Subaru, resimli kitabı eline alıp sayfalarını karıştırdı.
Son bölüm olan “Kıskançlık Cadısı”, yalnızca dört sayfalık kısa bir hikâyeydi.
“Korkunç bir cadı, ürkütücü bir cadı, adını anmak bile dehşet verici. İşte bu yüzden herkes ona ‘Kıskanç Cadı’ derdi—”
Hikâyede belirgin bir kurgu yoktu, sadece cadının saf dehşetini aktaran satırlardan ibaretti. Resmen tüyler ürperticiydi; hele ki küçük çocuklar için kullanılan harflerle yazılmış olması bunu iki katına çıkarıyordu.
“Bunu okuyabilmek için o kadar ders çalıştım bir de…”
Başarmışlık hissi, tatmin duygusu ve az önce bir kitabı okuyup bitirmiş olmanın verdiği o ışıltı tamamen uçup gitmiş gibiydi.
Subaru yatakta dönüp zihnini başka bir konuya çevirdi: Bu döngünün kalan iki gününde neler yapabileceğini düşünmeye başladı.
Son gün için hazırlıklarını sıraya koymuş, dikkatini iki gün sonraki sabah ne yapacağına çevirmişti.
Subaru sayısız endişesini tek tek bastırarak en sonunda uykuya daldı.
5
“Şey, burada geçirdiğim zaman kısa oldu ama bana baktığınız için teşekkür ederim.”
Malikânenin giriş holünde, içerideki tüm insanlar (yani Beatrice hariç sadece dört kişi), vedalaşan Subaru’yu uğurluyordu.
Subaru üç gün kalmak için ricada bulunmuştu. O süre dolmuştu; bu sabah yoluna devam edecekti.
Subaru eşofmanını giymiş, başlangıç eşyalarının bulunduğu market poşetini almıştı ama sırtında Roswaal’ın cömertçe verdiği bir sırt çantası da vardı. Roswaal, çantanın hatırı sayılır miktarda bozuk para yüzünden oldukça ağır olduğunu kısaca açıklamıştı.
“Emilia-sama ile ilgilendiğin için teşekkür ederim.”
Subaru’yu uğurlayanlar arasından Emilia ona seslendi; o an bile yüzünde derin bir endişe vardı. Emilia’nın bu düşünceli tavrına minnet duyan Subaru, göğsüne gururla vurdu.
“Ben iyiyim ya, kafama göre takılacağım işte. Sana layık; güçlü, bilge ve zengin bir adam olduğumda beyaz bir atın sırtında geri dönerim.”
“Mendilini aldın mı? Ya içme suyu, lagmite cevheri ve, ve…”
“Resmen annem gibi davranıyor ya?!”
Emilia ona buna telaşlanıp duruyordu. En son “Tek başına uyuyabilir misin?” diye sorması, Subaru’ya onun başkalarının arkadaşlığına ne kadar hasret olduğunu düşündürdü. Ya da belki de içgüdüsel davranıyor, Subaru’nun içine çaresizce gömmeye çalıştığı huzursuzluğu dile getiriyordu.
Roswaal elini sıkmak için yaklaştı.
“Peeeekala, kendine iyi bak Subaru. Kısacııık bir zaman oldu ama oldukça keyifliydi. Veda hediyemi dert etme. Son üç günde yarattığın anılar için küçüüük bir ödül say.”
Roswaal son kısımda göz kırptı. Subaru ne demek istediğini tahmin edebiliyordu; sadece el sıkışmalarıyla bile sırtındaki çanta şıngırdamıştı.
“Anladım; çenemi kapalı tutmam için bana sus payı veriyorsun. Tek kelime etmem. Ejderha üzerine yemin ederim.”
“Bu sayede başkaları sinsi planlarına alet etmek için sana yaklaşamaz. Ayrıca bu ülkede ejderha üzerine yemin etmek, en büyük yemini etmektir. Senden şüphelendiğimden değil ama bunu unuuutmammaya çalış.”
Subaru, Roswaal’ın bu hatırlatmasına karşılık elini kaldırdı; ardından palyaço suratlı soylunun arkasında duran ikizlere döndü. Subaru uzanıp ikisinin de omzunu sıvazlarken ikisi sessizce duruyordu.
“İkinizin de çok yardımı dokundu, özellikle Rem’in o leziz yemekleriyle. Ram ise… Şey, tuvaletleri çok iyi temizliyor sanki?”
“Abla, Abla, Değerli Misafir’in iltifatı içler acısı derecede beceriksizce.”
“Rem, Rem, Değerli Misafir’in iltifatı tam bir fiyasko.”
“Pardon yani, aklıma başka bir şey gelmedi ki! Yine de teşekkürler.”
Herkesle vedalaştıktan sonra, gözü korkup vazgeçmeden önce ön kapıyı itip açtı.
Malikânenin girişinden bahçeyi geçti, demir kapıdan çıktı ve doğrudan Auram Köyü’ne uzanan orman yoluna koyuldu. Subaru’nun sözde planı oradan en yakın ana yola çıkmak, geçen bir arabaya atlayıp başkente gitmekti—ama bu plan sadece bir yanıltmacaydı.
“Subaru, her şey için teşekkürler. Bir şey olursa ne zaman istersen geri gel, tamam mı?”
Emilia’nın son ana kadar nezaketini koruyan veda sözleriyle Subaru yola koyuldu, Auram Köyü’ne giden patikada yürümeye başladı. Gümüş saçlı kız, malikâneden Subaru’yu artık göremeyene dek el salladı. Bu son derece sevimli tavrı endişelerini hafifletmiş, vazife duygusunu bir kez daha alevlendirmişti.
—Köy yolunda bir süre ilerledikten sonra Subaru durdu ve temkinli bir şekilde etrafı kolaçan etti. Kendisini izleyen kimsenin olmadığından emin olunca yoldan çıkıp ormanın derinliklerine daldı. Ram ve diğerlerinin, içerideki pek çok vahşi hayvan yüzünden bunun tehlikeli olduğu yönündeki uyarılarına aldırış etmeden yaptı bunu.
Uyarıları hiçe sayan Subaru, ormanın daha da derinlerine doğru çalıları yararak ilerledi. Bir noktada yamacı tırmanmaya başladı; dallar ve böğürtlen çalıları tenini çizse de adımlarını yavaşlatmadı.
Dağa doğru bu şekilde yaklaşık on beş dakika ilerledi.
“Tamam, burası olur.”
Subaru yeşilliklerin arasından çıktı, uçsuz bucaksız gökyüzü görüş alanına girdi. Ormanlık yamaçları aşmış, dağların arasına gizlenmiş bir tepeye varmıştı. Hemen önündeki uçurumdan aşağıdaki malikâneyi izleyebilirdi.
Oradan, Roswaal Malikânesi’nin o tanıdık, lüks manzarası net bir şekilde görünüyordu. Orman yolundan dolanmış, mükemmel bir gözlem noktasına ulaşmak için ormanı ve dağı yarıp geçmişti.
“Özellikle Emilia’nın odası harika görünüyor. Tuhaf bir şey olursa anında fark ederim.”
Uzaktan bile Emilia’nın odasının penceresini seçebiliyordu. İçerisini göremiyordu ama ters giden bir şeylerin işaretini yakalamak için gayet iyi bir noktaydı. Ve dördüncü günün gecesinde, o bela kesinlikle gelecekti.
“Yani, bu gece. Geriye sadece bir şeylerin olmasını beklemek kalıyor.”
Bu sabahtan itibaren Subaru’nun öldürmesi gereken yaklaşık on altı saati vardı—bu kadar süre dikkatini toplayabilirdi herhalde.
Bu sayede Roswaal Malikânesi’nde ne olacağını önceden anlayıp hemen malikâneye koşabilirdi. Bu kez baskın avantajı Subaru’nun elinde olacaktı.
Malikânede kalsaydı, Subaru saldırganın lanetinin bir kurbanı daha olacaktı. Karşı saldırı için kısıtlı imkânları ve genel savaş kabiliyetinin düşüklüğü yüzünden saldırganla doğrudan yüzleşemezdi. Suikastçı hakkında elde edebileceği en ufak bilgi kırıntısına bile feci şekilde ihtiyacı vardı.
Peki ne yapmalıydı? Subaru basit bir çözüm bulmuştu.
“Bu seferki amacım saldırganın kimliğini belirlemek ve saldırının ayrıntılarını netleştirmek… Sonunda ölsem bile.”
Şimdiye kadar iki kez ölen Subaru, saldırının kraliyet verasetiyle ilgili bir suikast olduğu kanaatine varmıştı. Asıl hedefin Emilia olup kendisinin sadece arada kaynayan bir zayiat mı olduğunu, yoksa ona bir tür gözdağı vermek için mi öldürüldüğünü bilmiyordu. Ancak daha şimdiden iki kez katledildiği düşünülürse, Subaru onun yakınındaki herkesin kılıçtan geçiriliyor olma ihtimalini son derece yüksek görüyordu.
“Karşı önlemlerin işe yarayıp yaramayacağı bir yana… Roswaal yine de tetikte gibi görünüyor…”
Subaru bunu şu varsayıma dayandırıyordu: Palyaço maskesinin ardında sinsi planlar kuran bir zihne sahip soylu Roswaal, Emilia adını taşıyan şah taşını satranç tahtasında savunmasız bırakacak kadar aptal olamazdı. Malikânede geride bıraktığı iki hizmetkâr, Ram ve Rem’in varlığı da bunun kanıtıydı.
“Açıkçası, koca malikâneyle sadece iki hizmetçinin ilgilenmesini başta çılgınlık sanmıştım ama…”
Onlar efendi ve hizmetkârdı; aralarındaki karşılıklı güven kaya gibi sağlamdı, sadakat bağları uzun yıllara dayanan hizmetle yoğrulmuştu. Ram’ın kölece bağlılığını ve Rem’in ona duyduğu hayranlığı görmek bunu anlamasına yetmişti.
Roswaal kesinlikle Emilia’nın etrafını kendisine asla ihanet etmeyecek insanlarla donatmıştı. Hizmetçilerden birinin birkaç ay önce işi bırakmış olmasına rağmen Ram’ın dediğine göre yerine yenisinin alınmayacak olması, Emilia’nın güvende olacağına dair ona güven veriyordu.
“Sorun şu ki, bu saldırı yüzünden daha önce öldüğüm düşünülürse, yeterince tetikteler mi bilmiyorum. Sadece ben öldüysem, eh, ne âlâ… Dur bir dakika, bu hiç de iyi değil.”
Roswaal’ın savunma planlarında öngörülemeyen bir unsur olan Subaru hesaba katılmadıysa sorun yoktu. Ama durum öyle değilse, Emilia’nın da zarar göreceği anlamına gelirdi bu.
Ve başkentte üç, malikânede iki kez ölen Subaru, gerçeklerin en kusursuz planları bile suya düşürmesine artık alışmıştı.
En kötü senaryoya hazırlıklı olmak gerekirdi… ve ardından bundan daha da kötüsüne.
“Buradaki en kötü senaryo, Roswaal’ın gardını düşürmesi ve Emilia’nın suikasta uğraması. Tabii bu durumda Roswaal, Ram, Rem ve ardından Beatrice de kılıçtan geçirilir… Kahretsin ya.”
En kötü senaryoyu hayal etmek bile içini tiksintiyle doldurmaya yetti.
Tüm bunları engellemek için olsa bile, olayları dışarıdan izleme yönündeki bu son derece mantıklı kararına isyan etmek istiyordu.
Duygularını gizleyemeyen Subaru, elbette tüm süre boyunca tetikte kalmayı, bir şey olursa anında malikâneye geri koşup düşman saldırısını haber vererek ortalığı ayağa kaldırmayı planlıyordu ama…
“Yani, herif aşırı temkinli çıksa da sırf ona bağırdım diye kaçıp gitse ne güzel olurdu, değil mi?”
Subaru sırt çantasından bir ip çıkarırken iyimser düşüncesini sesli olarak dile getirdi. Malikânenin deposundan ödünç aldığı epey uzun bir ipti bu. Subaru bir ucunu yakındaki bir ağacın gövdesine, diğer ucunu da kendi beline sıkıca bağladı. Hayatı buna bağlıymış gibi karmaşık düğümler attı; gerçi bir bakıma öyleydi de.
“Ve son olarak, ipi kesmek için bıçak… Bunu bu şekilde kullandığımı bilse kesin çok kızardı.”
Böyle derken, sevgiyle Kayan Yıldız adını taktığı bıçağı çıkardı. İçinde bulunduğu döngüde, eline ancak bugün geçirebilmişti.
“Gerçi diğer döngülerin o dört günü boyunca tepe tepe kullandım.”
Ayak işlerine bakan bir hizmetkâr olarak geçirdiği günlerde, Subaru’nun mutfaktaki görevleri çoğunlukla sebze soymak ve bulaşık yıkamaktan ibaretti. Kayan Yıldız; Subaru’nun patates benzeri sebzeleri, elmaları ve ara sıra da kendi elini kesmek için kullandığı o pek kıymetli bıçaktı. Bu sefer bıçak gerektiren bir plan yapınca, hiç düşünmeden onu kapmıştı.
“Umarım sadece ipi kesmek için gerekir ama işler sarpa sararsa…”
Bıçak yalnızca kaçışını kolaylaştırmak için değil, vakti geldiğinde kendini yaralamak içindi; zira kendine zarar vermenin getireceği acı, lanetin o iç kemiren uykusuna kesinlikle direnebilmesini sağlardı.
İşler sarpa sararsa o namluyu düşmana doğrultmak zorunda kalabilirdi. Ve eğer durum bundan bile daha kötü olursa—
“İntihar için ha? Cidden… bunu yapabilir miyim ki? O kadar korkunç bir şeyi…”
Subaru bıçağın keskin yüzeyindeki yansımasına baktı, kendi haline acı bir gülüş attı.
Elindeki bıçağa bakarken zihninin bir köşesinde Ram ve Rem’in anıları canlandı. Ram, bıçağı acemice kullandığı için Subaru’yu aşağılamıştı; Rem ise bıçakla elini kestiğinde ona şoke olmuş yan bakışlar atmıştı. İkisi de kızgınlıkla, Kesmemen gereken şeyleri kesme, diye paylamışlardı onu.
“…Bunu böyle yanlış kullandığım için de bana kızarlardı, değil mi?”
İki kızın da ona öfkelendiğini, Ram’ın tepeden dik dik baktığını ve Rem’in dehşete düşmüş göründüğünü gözünün önünde canlandırabiliyordu.
Ah, o manzara öyle bir şeydi ki—
“Fena halde köpürürlerdi, değil mi… Keşke kızsalar…”
Dudaklarından bu hasret dolu sözler dökülüverdi. Öyle ya da böyle, o sıradan günlere kendini yeniden kaptırmayı gerçekten çok istiyordu.
“Ölmek istemiyorum— Onların da ölmesine izin vermek istemiyorum…”
Subaru, henüz az önce veda ettiği insanların yüzlerini hatırlayarak kendi kendine cesaret vermek istercesine konuştu.
Subaru bir sonraki döngüye hazırlanmak için Emilia ve diğerlerini arkasında bırakmıştı. Yine de tıpkı önceki seferlerde olduğu gibi bu kez de kızlarla arasında inkâr edilemez bağlar oluşmuştu.
Sızlayan göğsünü bastırdı. Bu onun cezasıydı; yaptıklarının doğal bedeliydi.
Bir şeyleri kaybetme üzerine plan kurmuş olan Subaru’nun kaçamayacağı bir yüktü bu. Hem tatlı hem de acı hatıraları yanında taşımak zorundaydı.
Subaru, unutulup giden o dört günü o taze yarayı deşerek, eti koparılıp kemikleri kırılıyormuşçasına bir acıya katlanarak geçirmişti; sırf hepsini hatırlayabilsin diye.
“Bunu bizzat sen söyledin Subaru Natsuki. Herkes unutsaydı bile… sen hatırlayacaktın.”
İşte bu yüzden şimdiki zamanı öylece unutup gidebileceği bir şey olarak göremezdi.
Subaru mümkün olan son ana kadar mutlu bir son için yanıp tutuşmaya devam etmek zorundaydı. Kimsenin Emilia ve diğerlerinin zaman akıntısının kıyısındaki köpüklerden ibaret olduğuna karar verme hakkı yoktu.
Subaru ağaçların arasına gizlenerek Roswaal Malikânesi’ni gözlemlemeyi sürdürdü. Muhtemelen stres altında olan bedenini saran o kararlılık, nefesini yatıştırdı ve kalp atışlarını yavaşlattı.
Vücudunun daha önce hiç olmadığı kadar kendi iradesiyle uyum içinde hareket ettiğini hissediyordu.
Zorlukla kazandığı bu hisse bedenini emanet eden Subaru, kımıldamadan zamanın akıp gitmesini bekledi.
6
Akşam yaklaşırken batan güneş, Subaru’nun bulunduğu tepeyi turuncu bir ışığa boğdu. Güneş ışınlarından gözlerini kısan Subaru, uyuşan bedenini hareket ettirip üzerindeki rehaveti attı.
Malikâneyi yaklaşık sekiz saattir gözetliyordu. Bu süre zarfında sıra dışı hiçbir işaret olmamıştı; malikâne tamamen huzur içindeydi. Demek ki hava kararıncaya dek orada işler sahiden yolundaydı.
“Düşününce, Rem bu sefer alışverişe gitmedi…”
Dördüncü Gün’ün olayı olan Rem’in alışverişe çıkmasından eser yoktu. Belki de Subaru’nun ayrılışı doyurulacak bir boğazın eksilmesi anlamına geldiğinden, buna gerek kalmamıştı. Tuhaf bir çelişkiydi.
Subaru anılara gülümsediğini ve gerginliğinin dağıldığını fark edince yanağını çimdikledi. Dikkati elden bırakmanın yeri de zamanı da değildi.
“Şurada sekiz saat kalmışken böyle bir aptallık yapamam. Odaklan, odak—”
Kelimesini tamamlayamadı. İster iyiye yorulsun ister kötüye, saldırı tam da Subaru’nun dikkatini topladığı o anda geldi.
“—!”
Kulak zarlarına cılız bir ses çarptığı anda Subaru hiç tereddüt etmeden yana doğru atıldı.
Önceden belirlediği kaçınma manevrasını ne zaman yapacağını kestirmek için beş duyusunu da sonuna kadar açmıştı.
Bir sonraki an, aşırı ağır bir şeyin ağaçları ikiye bölerek çıkardığı o korkunç gümbürtüyü işitti. Etrafındaki tüm ağaçlar, yaprakları ve dallarıyla birlikte kulak tırmalayıcı bir çatırtı korosu eşliğinde devrildi.
Tüm bu kargaşanın ortasında Subaru doğrudan uçuruma doğru atıldı ve kendini aşağı bıraktı.
“—Aa!”
Dişlerini sıksa bile cılız bir çığlık atmasına engel olamadı; düşüşün getirdiği o ağırlıksızlık hissi midesini altüst ediyordu. Ancak iki uzun saniyenin ardından can simidi olan ip bu düşüşü kesti. İpin etine gömülmesinin verdiği acıyla acı dolu bir feryat kopardı.
“Acil durum kaçışı…!”
Bıçağıyla ipi keserek inişine devam etti, ayakkabılarının tabanları eğimli kayalığa sürtündü. Kayıp omzunu çarpan Subaru, yere sert bir iniş yaptı; bir şekilde dengesini korumayı başardı ve nefes bile almadan koşmaya başladı.
Yükünü hafifletmek için sırt çantasını bir kenara fırlattı, nizami koşmayı falan umursamadan kesik kesik nefeslerle tabanları yağladı.
“Gördüm! Eveeeet… Resmen gördüm!”
Subaru’ya baskın yapan ve önündeki ağaçları biçip geçen nesne, bir insan kafatası büyüklüğünde, dikenli bir demir gülleydi. Upuzun bir zincirin ucuna takılmış ölümcül bir bowling topuydu adeta—yani “gürz” olarak bilinen silah.
Subaru, o korkunç silahın zincirinden çıkan cılız metalik sesi kulakları yakaladığı anda kendini yere atmıştı.
Gözleriyle şahit olduğu o canice gücün ardından, Subaru'nun korkudan hâlâ dişleri birbirine vuruyordu.
O nesnenin üzerine geliş şekline bakılırsa, darbe doğrudan isabet etseydi bedeni muhtemelen paramparça olurdu. Subaru, bir önceki seferde bedeninin diğer yarısının nasıl uçup gittiğini şimdi anlayabiliyordu.
“Ama… buraya kadar geldi, öyle mi?!”
Dallara basarak ilerledi, bir yarığın üzerinden atladı ve basacak sağlam yeri olmayan zeminlerde koştu.
Subaru bir saldırıya uğrayabileceğini hesaba katmıştı. Konaktan uzaklaşarak, konağın kendisine yapılacak bir baskın kadar kendi üzerine bir saldırı düzenlenmesinin de olası olduğuna kanaat getirmişti. Eğer amaç olaya karışan herkesi öldürmekse, Subaru da hâlâ o listedeydi.
“Fakat bu, günler öncesinden konakta olduğumu bildikleri anlamına gelir!”
Bu da saldırganın konağı günlerdir gözetlediği ve gizlice planlar yaptığı manasına geliyordu.
“—!”
Nefes nefese kalmış, yolunu kaybetmişti; hayvan patikasından aşağı inerken tek odaklandığı şey tökezlememekti.
Zorlukla nefes alan Subaru, önünde beliren manzaraya dilini şaklatarak tepki verdi.
“Yani baştan beri tamamen adamın avucunun içinde mi oynuyormuşum?”
Dehşete düşen Subaru, önünü kesen bir uçurumun karşısında dikiliyordu.
Sert ve pürüzlü kaya duvarına bakılırsa, tırmanmaya yönelik her türlü girişime direnen doğal bir kaleyi andırıyordu. Doğal olarak Subaru'nun şu anda bu engeli aşmasının hiçbir yolu yoktu.
Subaru arkasını dönüp kesik kesik, derin nefesler alarak kendini hazırladı.
Önündeki orman bir noktada daha da kararmıştı; batan güneşi perdeleyen ağaçlar, onun dünyadan soyutlanmış ve yapayalnız hissetmesine neden oluyordu.
“Geleceksen gel bakalım, elinden geleni ardına koyma…!”
Subaru içindeki şüpheleri bir kenara itti, fermuarını açtığı eşofman üstünü çıkarıp attı. İki eliyle eşofman üstünü gererek açtı ve sessizce saldırganının gelmesini bekledi.
Peşindeydiler. Köşeye sıkışmıştı. O anda Subaru, bir yırtıcının tuzağına düşmüş bir av kadar çaresiz hissediyordu. Fakat öyle kolay lokma olup da mücadele etmeden kendini yem edecek biri değildi.
Karşısındakine bunu hak etmesi gerektiğini gösterecekti.
“Lanet olsun… geliyor musun gelmiyor musun?!?”
Subaru’nun bedeni, gözlerinin önündeki ölümcül saldırıya karşı akılalmaz refleksler gösterdi.
Eşofman üstünü iki eliyle havaya kaldırdı, uçarak gelen demir gülleni alttan yakalayıp sarmalayarak bedenine inecek o vahşi darbeden kıl payı kurtuldu.
Ancak eşofman üstü ellerinden sökülüp alındı ve bedeni şiddetli bir darbeyle duvara çarptı.
Fakat Subaru gözlerini kaldırıp hedefini şaşıran demir güllenin tam da umduğu gibi uçurumun yüzeyine saplandığını gördüğü an, uzayan zinciri sıkıca kavradı.
Ardından tuttuğu zincir boyunca—öbür ucunu tutan saldırganın olduğu yöne doğru dik dik baktı.
“Hadi, göster kendini pislik! Suratını görebilmek için ne kadar uğraştım bir bilsen!!”
Kendi moralini yükseltmek için öfkeyle bağırıp meydan okudu.
Bir eliyle zinciri kavrarken, diğer eliyle daha önce ipi kestiği bıçağı yeniden tuttu. İşler sarpa sararsa bunu saldırganın yüzüne savurmaya kararlıydı. O raddeye gelirse, Subaru tereddüt etmeyecekti.
Bakışları sertleşti. Kim ya da ne çıkarsa çıksın kaçmayacaktı.
Hayatı ciddi tehlikedeydi ama bir şekilde hâlâ hayattaydı. Belki de bu sefer her şeyi bir kenara atmasına gerek yoktu; belki de saldırganı püskürtmek hâlâ mümkündü.
Daha önce bir kez vazgeçmiş olan Subaru, en ufak bir umut kırıntısına bile çaresizce uzandı.
Belki de o kırıntı Emilia'ydı. Belki ikiz hizmetçilerdi. Belki o küstah küçük kızdı ya da Roswaal'dı. Subaru istemeden içinde bulunduğu durumu unuttu, bir kenara ittiğini sandığı anıların zihnine üşüşmesine izin verdi.
Sözler vermişti. Tutması gereken sözler.
Fakat sonra…
“—Bana başka çare bırakmıyorsunuz,” dedi kız.
Zincirden bir ses geldi. Silahı kullanan kişi yaklaştıkça zincirin gevşediğini hissetti.
Fakat Subaru gözleri fal taşı gibi açıldığından bu ayrıntıları fark edemedi.
Konuşamadı. Boğazından iniltiye benzer bir ses çıkarken dudakları titredi. Önündeki gerçeği reddedercesine başını belli belirsiz, bitkin bir şekilde iki yana sallarken zinciri tutan parmakları istem dışı gevşedi.
Çimlerin üzerinde yürüyen, dalların üzerinden atlayan genç bir kız karanlığın içinden çıktı.
Siyah, oldukça kısa önlüklü bir elbise giyiyordu. Saçında beyaz dantelli bir toka vardı. Ufak tefek boyuna hiç mi hiç uymayan demir gülleye bağlı bir kabzayı tutuyordu.
Mavi saçları rüzgârda hışırdarken, yüzünde ifadesiz bir bakışla başını o çok tanıdık şekilde yana eğdi.
“…Şaka yapıyorsun, değil mi Rem?”
Subaru'nun korumaya niyetlendiği kızlardan biri, tam karşısında o canavarca demir gülleyle dikiliyordu.
7
Bir anda Subaru’nun zihninin arkası tamamen beyaz bir gürültüyle doldu.
Gözlerinin önündeki bu manzarayı çaresizce inkâr etmek istiyordu ama buna imkân tanıyacak hiçbir şey aklına gelmiyordu.
—Subaru’nun düşünceleri bomboş, bembeyazdı; içlerinde hiçbir şey yoktu.
Nefesi kesildi. Kalbi çarpmayı unutmuş gibi durmuş görünüyordu.
Subaru'yu bu durumdan kurtaran şey, alnından süzülen soğuk bir ter damlasının hissi oldu.
—Bu kötü. Kötü kötü kötü kötü kötü.
Zihnindeki o boşluk, yerini defalarca şiddetli bir huzursuzluk ve paniğe bıraktı. Mantıklı hiçbir düşünce gelmiyordu. Gözlerinin önündeki gerçekten Rem miydi?
Subaru'nun bildiği o Rem miydi bu gerçekten; kibar sözleri hançer gibi batan, hastalık derecesinde dakik, şımarık ablasının üzerine titreyen, derin bir aşağılık kompleksi besleyen o kız mıydı?
Subaru az önceki savaşma azmini yitirmişken, Rem boşta kalan elini saçlarının arasından geçirerek ona baktı.
“Direnmezseniz, size acısız ve hızlı bir son bahşedebilirim?”
“—Buna evet diyeceğimi mi sanıyorsun gerçekten? Bu bana b*k ye demekle aynı şey.”
“Ne kadar da kaba. Evet, sanırım doğanızda bu var, Değerli Misafirimiz?”
Rem tıpkı konakta yaptığı gibi davranıyordu; reveransı ve kibar konuşması ortama o kadar aykırıydı ki Subaru gerçekten hayal gördüğünü hissetti.
Fakat bu, Rem'in elindeki o vahşi yabancı cismi görmezden gelmesini sağlayamazdı.
“Ezici silah kullanan bir kızın bir şekilde çekici olduğunu kabul ediyorum ama…”
Zincirli, dikenli bir demir gülle. Tek bir darbeyle rakibini kıymaya çevirebilecek ezici bir silah. Böyle bir silah seçmek için Rem'in bayağı bir sadist olması gerekirdi. Daha önce gücünü tatmış ve onun yüzünden can vermiş olan Subaru, Rem'in demir gülle üzerindeki hâkimiyetinin mutlak olduğunu çok iyi biliyordu.
Subaru gerçeği yavaş yavaş dişlerinin arasında ezdi, ağzı aradığı sözcükleri dökmeye başladı.
“Bunu sormak biraz klişe ama… neden böyle bir şey yapıyorsun?”
“Karmaşık bir durum değil. Şüphelisiniz, bu yüzden bir hizmetçinin yapması gerektiği gibi hükmünüzü vereceğim.”
“Hiç mi ‘komşunu kendin gibi sev’ lafını duymadın…?”
“Bu konuda son derece kararlıyım, o yüzden…”
Rem, hemen bir yanıt beklermiş gibi Subaru'ya baktı; belli ki vakit kazanmasına izin vermeye hiç niyeti yoktu. Şimdi kıpırdasa, kız onu kesinlikle öldürürdü.
Bu bir çıkmazdan ziyade, bir namlunun ucuna bakmaya benziyordu. Subaru, çektiği ıstırabın gardını düşürmesine izin vermeden buradan ufak da olsa bir bilgi koparmak için zihnini çılgınca çalıştırdı.
“—Ram'ın bundan haberi var mı?”
Aniden, Rem'le aynı yüzü paylaşan ablasının adını andı.
Ram üç ayrı kusuru başında taç gibi taşıyordu: Kibirliydi, kabaydı ve baskıcıydı. Bir hizmetçi olarak her bakımdan küçük kardeşinden gerideydi ama Subaru, Roswaal Konağı'nda herkesten çok Ram ile vakit geçirmişti. Eğer Ram bile onun düşmanı olduysa—birlikte geçirdikleri o günlerin ne anlamı kalmıştı?
İşte bu yüzden Rem'in verdiği yanıt, Subaru'nun farkında olmadan aradığı yanıttı.
“Ablamın haberi olmadan bu işi bitirmeye niyetliyim.”
Subaru derin bir nefes alıp doğrudan Rem'in gözlerinin içine baktı. Subaru'nun sanki yeniden canlanmış gibi dudaklarını yaladığını gören Rem kaşlarını kaldırdı.
“Yani buna kendi başına mı karar verdin? Roswaal sana emir vermedi mi?”
“Efendi Roswaal'ın isteklerine karşı gelen herkesi ortadan kaldırırım. Siz de onlardan yalnızca birisiniz.”
“Yahu, oradan öylece geçen insanlara saldırmasınlar diye fino köpeklerini eğitemiyor mu bu— Ah?!”
Subaru, Rem'in gerçek hislerini tartmak için onu biraz kışkırttı, ancak zincir hemen yandan savrularak üzerine indi.
“Efendi Roswaal'a hakaret edemezsiniz.”
Sert darbe görüşünü bulanıklaştırdı; keskin bir acı, sol yanağında dikey bir yarığın açıldığını haber verdi.
Demir gülle hâlâ kaya yüzeyine saplıyken, zinciri bir kırbaç gibi kullanarak Subaru'ya vurmuştu.
Demek o patavatsızca sataşmasının bedeli buydu. Fakat karşılığında bir şeyler öğrenmişti.
En azından Rem'in Roswaal'a olan sadakatinin gerçek olduğunu artık teyit edebilirdi. Subaru'yu susturmanın Roswaal'ın yararına olduğuna sahiden inandığına şüphe yoktu. Subaru'nun Roswaal Konağı'ndan ayrılmasının, Emilia'nın adaylığını destekleyen Roswaal için dezavantajlı olduğuna kanaat getirmişti.
Başka bir deyişle, bu—
“Ah, demek mesele bu— Bana bu kadar az güveniyorsun, ha?”
“Evet.”
Kızın istemeye istemeye başını sallaması, Subaru'ya göğsüne derinlemesine saplanan keskin bir bıçak kadar acı verdi.
Subaru bu cevaptan ölesiye korkmuştu, çünkü bunu kabul etmek, konakta geçirdiği günlere tamamen farklı bir gözle bakmak anlamına geliyordu. Bu yüzden Subaru bunu dile getirmedi. O berbat hissi göğsünün derinliklerine kilitledi. Ama kendi saflığına gülmekten de kendini alamadı.
“Lanet olsun, şu hâlime bak. İyi idare ettiğimi sanıyordum ama fena halde yanılmışım…”
“…Ablam—”
“Duymak istemiyorum—! Al bunu!”
Subaru bağırıp cep telefonunu cebinden çıkarıp önüne doğru uzatırken Rem bir anlığına hafifçe tereddüt etti.
—Bir sonraki an, beyaz bir ışık ormanın karanlığını yararak Rem'i bir anlığına dondurdu.
“—Raaah!”
Subaru çığlık atarak ileri atıldı ve kızın ufak tefek bedenine çarpıp onu savurdu.
Rem o dehşet verici aleti akılalmaz bir güçle kullanabiliyordu fakat kafa kafaya bir çarpışmada, Subaru'nun boy ve kilo avantajı galip geldi. Darbesinde hiçbir şeyi sakınmamıştı, kızın narin bedenini havaya uçurdu; dengesini kaybeden Rem yere kapaklandı. Subaru onun yanından hızla geçerken dönüp arkasına bir an bile bakmadı.
Ciğerlerine hava çekerken hırıldıyor ve koşarken bir yandan da düşünüyordu.
Eğer bu yalnızca Rem'in kararıysa, Subaru'nun hayatta kalmak için iki seçeneği vardı. Bunlardan biri şüphesiz konağa dönüp doğrudan efendisiyle konuşmaktı. Ancak Roswaal da Rem gibi düşünüyorsa, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş olacaktı.
“Ama öyle olsa bile… Emilia var…!”
Ona dair hatırası diğer herkesten daha parlak parıldıyordu. Güvenebileceği biri varsa, o da oydu.
—Fakat bir kraliyet adayı olarak, böyle bir durumda kaybedecek en çok şeyi varken, Subaru'nun sözlerine güvenir miydi?
“—?!”
O anda, Subaru'nun kafasının arkasından gelen bir ses ona yıldırım gibi çarptı.
Hiç şüphesiz, Emilia'nın samimiyetinden şüphe duyan kendi sesiydi. Dobra, dürüst ve başkaları için kendini tehlikeye atmaktan çekinmeyen biri olduğunu bildiği hâlde ondan şüphe eden bizzat Subaru'ydu.
“Neden… ne yapıyorum ben…!”
Bakış açısı değişmişti, dolayısıyla düşünceleri de öyle. Ama Emilia'dan şüphe etmek de neydi?
Subaru korumaya karar verdiği kişiye bile güvenemiyorsa, kime inanabilirdi ki?
Kalbinden şüphe ettiği birinin hayatını korumak için kurduğu o büyük plan yüzünden dağların arasında acınası bir şekilde kaçıyordu. Bu ne kadar akıl kârıydı?
—Bu sefer istihbarat toplayacaktı, öyle mi? Hadi oradan.
Hiç beklenmedik bir yönden gelen tehdit altında, neden buradaydı, neden canını kurtarmak için böyle kaçıyordu? Fazla kibirlenmişti. Fazla saftı. İyice düşünmemişti.
Nefesi kesilmiş, yarı koşarak yarı yuvarlanarak bir yamaçtan aşağı inerken Subaru pişmanlıklar içinde yüzüyordu.
Gözlerini buğulandıran gözyaşları arasında inledi. Adımları hantallaştı. Birdenbire ağaçlar açılarak bir düzlüğe vardı; Subaru gökyüzünü gecenin kaplamaya başladığını gördü. Derken—
“—Ah?”
Aşırı yoğunlaşmış bir rüzgâr bıçağı savruldu, Subaru'nun sağ bacağını dizinden kesip uzağa fırlattı.
Subaru, dengesini kaybedip sertçe yere çakılırken sağ bacağının büyük bir güçle havaya fırlayıp sektiğini izledi. Çarpmanın etkisiyle yanağındaki kesik yeniden kanamaya başladı; kayaya çarpan omuz kemiğinden sanki infilak etmiş gibi bir ses geldi. Bütün bedenini saran kesik beynine elektrik şoku gibi saplanırken Subaru çığlık attı.
“Aaaaaaagh! B-bacağıııım?!”
Canı acımıyordu ve bu his daha da korkunçtu.
Kopan alt bacağından parçalar fırlamış, ilerideki çalılıklara savrulmuştu. Gecikmeli olarak fışkıran taze kan yeri kızıla çalan bir siyaha boyadı; acı ancak o zaman sinir sistemini tam anlamıyla istila etti.
“—!”
İçinde dalga dalga yayılan tarif edilemez acıyla yeri tırmaladı.
Yaraya bastırdı, debelendi, boşta kalan sağ eliyle yere vurdu, bir ağaca vurdu ve bilinci sıcaktan kaynarken ağaç kabuğunu tırnakladı. Acıyordu, acıyordu, gerçekten çok acıyordu.
Bir marangoz rendesi onu içeriden dışarıya yontuyormuşçasına acının sinirlerini kemirdiğini hissetti. Bu kadar kısa sürede o kadar çok kan kaybetmişti ki, öldüğü gerçeği yavaş yavaş kafasına dank etti.
“Suyun Manası, şifanı bahşet.”
Subaru'nun debelenen bedenine aniden yumuşak bir avuç içi bastırıldı. Kıpırdayamayan Subaru kan çanağına dönmüş gözlerini çevirdi ve yanı başındaki hizmetçi kıyafetli kızı fark etti.
Mavi saçlı Rem'di bu. Az önce Subaru'yu öldürmeye çalışan Rem, avucunu soluk bir ışıkla çevrelemiş, Subaru'nun kopan sağ bacağına ılık bir büyü enerjisi akıtıyordu. İyileştirme büyüsünün getirdiği kaşıntıyı hissetti.
Acı tamamen dinmedi ama bu gerçeküstü sahne karşısında Subaru'yu bir şok dalgası esir aldı. Subaru, Rem'in böyle bir anda onu neden iyileştirdiğini anlayamadı. Subaru'nun bakışlarını hisseden kız, ona yumuşak, sıradan bir gülümseme sundu. Ufak bir umut ışığı gibi görünen o his, ardından gelen kelimelerle can verdi.
“Öylece kolayca ölmenize izin verirsem size hiçbir şey soramam.”
Ne kadar iyimser bir aptal olduğu kafasına iyice dank etti.
Rem ilk yardımını bitirip ayağa kalktı ve demir gülleyle yeri kazıyarak zincirini şıngırdattı.
Subaru sırtüstü yatıyordu ve demir gülle ona doğru yaklaşırken toprağı yarıyordu. Yakından gördükçe, sadece can almak için var olan, o kaba, işlenmemiş, şiddete özel alet olduğu çok daha net anlaşılıyordu.
Rem onu kasten görebileceği yere getirmişti. Niyeti gün gibi ortadaydı.
Hayatının kendi ellerinde olduğunu göstermenin en kolay yolu buydu.
“—Buna el koyuyorum.”
Rem çömelip Subaru'nun sımsıkı kapalı elini açarken konuştu. Eli, Rem ile karşılaştığından beri bıçağa kilitlenmişti, bir türlü bırakamıyordu.
Rem parmaklarını kabaca aralayıp bıçağı aldı ve elinde çevirdi.
“Az önce beni bununla bıçaklasaydınız, biraz daha uzağa kaçabilirdiniz.”
Rem kaşlarını çattı, Subaru'nun bu mantıksız hareketini kavrayamıyormuş gibi konuşuyordu. Fakat Subaru, zonklayan acının ortasında nefesini kontrol altına alarak başını iki yana salladı.
—O bıçakla Rem'i yaralamasının hiçbir yolu yoktu.
O bıçak, Rem arkasını dönmüşken Ram ona sebze soymayı öğretirken, ellerinde tuttukları o telaşlı ama huzurlu zamanların bir parçasıydı. Rem'i bununla bıçaklayamazdı.
—Subaru’nun kalbinde bunun için gereken güç yoktu.
Subaru tek kelime etmeden başını sallamaya devam edince, Rem iç çekip bıçağı ormandaki çalılıkların arasına fırlattı.
Zinciri şakırdatıp soğuk bakışlarla Subaru'ya tepeden bakarken dikkatini yeniden toplamış gibiydi.
“Soruyorum size, Leydi Emilia'nın taht rakiplerinden biriyle mi iş birliği yapıyorsunuz?”
“…Kalbim Emilia'ya ait.”
O konuştuğu anda zincir şiddetle Subaru'nun gövdesine indi. Kaçışı sırasında her yeri yırtılan gömleği, altındaki tenle birlikte kolayca parçalandı.
Subaru'nun çığlığı ormanda yankılandı.
“Sizi kim tuttu ve hangi şartlarla?”
“E-Emilia-tan'ın gülen yüzüne… paha biçilemez.”
Kız bileğini ters yönde hareket ettirdi ve aynı şeyi tekrarladı. Tam olarak aynı yere vurulduğunu hisseden Subaru, acı dolu çığlığının kızın ustalığına bir övgü vazifesi gördüğünü biliyordu.
Kız bu minvalde sorular sormaya devam etti. O da bu minvalde cevaplar vermeye devam etti.
Zincir birkaç kez daha şakırdadı. Subaru'nun acı dolu haykırışları da ona birkaç kez daha eşlik etti.
Bilinci kapandığında, Rem onu iyileştirme büyüsüyle tedavi etti. Tekrarlanan şiddet ve şifa cehennemine hapsolan Subaru'nun ruhu paramparça oldu; bu şekilde birkaç kez bilincini kaybetti.
Yine de kalbi, Rem'in kırbaç darbelerine boyun eğmedi.
Yüzüne sıçrayan kanı silip gökyüzüne bakan Rem, Subaru'nun bu dikbaşlı tavrından bıkmış olmalıydı.
“Yakında dönmezsem, yemeği hazırlamakta gecikeceğim…”
“…Akşam yemeği ha. Bugün menüde ne var ki, ha…”
“Bakalım. Kıymalı turtaya ne dersin?”
“K-kusura bakma, sanırım bu seferlik pas geçeceğim…”
Subaru’nun son ana kadar sergilediği bu lakayt tavra iç çeken Rem’in yüzünde nihayet bir duygu kırıntısı belirdi. Ardından bir süre sessiz kaldı, sonra gözleri hiç olmadığı kadar soğuk bir ifadeyle Subaru’ya dikildi ve onu sorgulamaya başladı.
“—Cadı Tarikatı’ndan mısın?”
Subaru daha önce hiç duymadığı bu kelimeler karşısında şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
Bu sözlerin bulundukları yerle, durumla ya da Rem’in gerçek düşünceleriyle ne ilgisi olduğunu anlayamamıştı.
“Cevap ver lütfen. Büyülenmişlerden birisin, değil mi?”
“…Büyü-ne?”
“Benimle oyun oynama!”
Öfkeden deliye dönen Rem’in soluk mavi gözleri, hınçla Subaru’yu delip geçiyordu. Subaru tanıştıklarından beri Rem’i ilk kez böyle kendinden geçmiş görüyordu.
Rem’in solgun yüzü kararmış, Subaru’ya katıksız bir düşmanlıkla tepeden bakıyordu.
“Tanımıyorum onları… Bizim sülale toptan ateisttir zaten…”
“Hâlâ inkâr mı ediyorsun? Cadıyla bir bağın olduğu gün gibi ortada. Üstün başın onun kokusuyla dolu!”
Nefret. Rem’in Subaru’ya dikilen gözlerinde koyu bir nefret kaynıyordu. Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı; Rem’in bu yüzü, bu duygu girdabı, şimdiye dek yaptığı her şeyi bambaşka bir ışık altına seriyor gibiydi.
“Ablam ya da bir başkası fark etmese bile kokunu alabiliyorum! O canavardan kalan koku midemi bulandırıyor, yüzüne tüküresim geliyor!”
Subaru sustu. Karşısında duran Rem, dudaklarını dişlerini gıcırdatırcasına ısırıyordu.
“Ablamla konuştuğunu gördükçe içim içimi yiyordu, öfkeden kuduruyordum. Ablama o kadar acı çektiren biriyle bağı olan senin gibi biri… canımızdan çok sevdiğimiz evimize sızdı—!”
Rem’in katıksız bir kötülük barındıran sözleri, Subaru’yu acımasızca bir zehir gibi sarmaladı.
“Lord Roswaal seni kabul ettiğinden beri gözüm üstündeydi… ama her an sana bakmak canımı yakıyordu. Artık katlanamıyordum.”
Subaru tek bir kelime bile edememişti. Ve Rem, hançeri sonuna kadar sapladı.
“Ablamın seninle ilgilendiği onca zaman boyunca sadece dostane davranıyormuş gibi yaptığını bilsem bile!”
“—”
Rem, sanki şimdiye kadar göstermediği tüm duyguların acısını çıkarırcasına, içinde biriktirdiği bütün nefreti tek seferde Subaru’nun üzerine boşaltıyordu. Titreyen omuzlarıyla sustu, öfkeyle yanan gözlerini Subaru’ya dikti. Ancak hemen ardından, yüzündeki öfke yerini ani bir şaşkınlığa bıraktı.
“—Ne oluyor…?”
Çünkü Rem o nefret dolu sözleri haykırırken, Subaru sessizce ağlıyordu.
“Biliyordum… Böyle bir şey olduğunu biliyordum.”
Boğazına hıçkırıklar düğümlendi, gözlerinden süzülen sıcak yaşlar yanaklarından aşağı aktı.
Dinmek bilmeyen gözyaşları süzülürken, Subaru kederli ve kesik bir sesle konuştu: “Demek öyleymiş… O kadar nezaketin ardında bir sebep olduğunu biliyordum. Ama… sormaya çok korkuyordum…”
İşe yaramaz Subaru’ya işin temellerini kafasına vura vura öğreten o ikisiydi.
Ram, uşak kıyafetini nasıl giyeceğini bilmediği için onunla alay etmişti. Rem, üzerine oturmayan kıyafeti yeniden dikip nasıl giyileceğini göstermişti. Ram, harfleri güç bela öğrenmeye çalışırken sabırla onun başında beklemişti. Rem’in saçını kesme sözünden sonra kız sık sık gözlerini ona diker olmuştu; birilerinin onunla ilgilenmesi ve onu cesaretlendirmesi Subaru’yu mutlu etmişti.
Hepsi asla unutamayacağı kadar güzel anılardı.
“Sonunda elimi kesmeden sebze soymayı öğrendim. Çamaşırları düzgün yıkamayı öğrendim. Temizliği tam kıvıramadım gerçi ama…”
Dört günde bundan fazlasını bekleyemezdi zaten. Ama o dört günü atlatabilirse, önündeki günlerde öğrenecek daha çok şeyi olacağını düşünmüştü.
“Okumayı da… Sadece basit şeyleri tabii, ama artık sökebiliyorum. Söz verdiğim gibi çalıştım. Resimli kitabı okudum. Hepsi sizin sayenizdeydi…”
“Sen neden… bahsediyorsun?”
Rem’in ses tonu, Subaru’nun bu sayıklamalarından ürkmüş gibi alçaldı. Subaru başını kaldırıp doğrudan Rem’in gözlerinin içine baktı.
“Benim için yaptıklarınızdan bahsediyorum…”
“Ben böyle bir şey hatırlamıyorum.”
“—Nasıl hatırlamazsın?!”
Bu ani öfke patlaması Rem’e gayriihtiyari bir adım geri attırdı.
Subaru yattığı yerden doğrulmaya zorladı kendini; dişlerini sıkarak Rem’e dik dik baktı ve bağırdı.
“Neden herkes beni geride bıraktı…! Ben size ne yaptım…! Ne yaptım söylesene…!”
Duygularına hâkim olamıyordu. Parça pinçik edileceğini adı gibi biliyordu ama Subaru’nun kalbi, ta ruhunun derinlikleri haykırmadan duramıyordu.
Başka bir dünyaya çağrılmış, akıl almaz şeylere maruz kalmış ve her şeye rağmen dişini sıkıp yoluna devam etmişti.
Ama artık son noktasına gelmişti.
“Neyi yanlış yaptım? Neyim var benim? Benden neden bu kadar nefret ediyorsunuz…? O… o söz bile… Ben hep…”
“—Ben—”
“Ben sizi hep se—”
—Gelen darbe, daha fazlasını söylemesine izin vermedi.
Ani bir kuvvet Subaru’nun bedenini geriye savurdu; bedeni arkasındaki ağaç gövdesine hafifçe çarptı.
Subaru hemen yanı başında zayıf bir nefes ve köpüren su sesine benzer bir hırıltı duydu. Bakışlarını çevirdiğinde sebebini anında anladı.
“—”
Boğazıydı.
Subaru’nun boğazının yarısı koparılmıştı. Soluk borusunun ortasından hava ve kan köpükleri fışkırıyordu.
Afallamış bir hâlde, yaraya bakan Rem’in yüzünü gördü.
Bunu görecek kadar dayanan Subaru’nun gözlerindeki ışık söndü, başı döndü ve her yer bembeyaz oldu.
Konuşamıyordu. Zihni, sanki biri şalteri indirmiş gibi karardı.
Her şey uzaklaştı. Ne acı vardı ne de keder; geride bıraktığı tek şey duyguları oldu.
Yine de son anda, birinin kederli sesini hayal meyal duyar gibi oldu.
“—Ablam fazla merhametli.”
BÖLÜM 5
HASRETİNİ ÇEKTİĞİ SABAH
1
“—!!”
Bilincinin yerine geldiği anı tam olarak kestiremedi.
Kulaklarında şiddetli bir yağmurun sesi uğulduyordu. Görüşü kızıl ve beyaz arasında gidip geliyordu.
Dünya bükülmüş, çarpılmıştı.
Kollarını da bacaklarını da hissedemiyordu; sanki biri bağırsaklarını ıslak çamaşır gibi sıkıyormuşçasına boğuk, ızdırap dolu bir çığlık koptu ağzından.
Bedenini büküp sıçradı, tüm vücudunun hareket edebilen her bir parçası vahşi bir idraksizlikle sarsılıyordu.
—Neler olduğunu anlayamıyordu.
Kopan bacağının kavurucu acısı ve bedenini baştan aşağı kırbaçlayan zincirin izleri… yok olmuştu.
Kanını kaybetmişti. Hayatını kaybetmişti. Ölmüştü.
Ölmek istememişti. Acıdan, ıstıraptan, kederden, korkudan; hepsinden nefret ediyordu.
Her şeyi kendinden uzaklaştırmak istiyordu. Görebildiği her şeyi, dokunabildiği her şeyi, hissedebildiği her şeyi.
“—!”
Bir ses duydu. Birinin sesini duydu.
Vahşi bir hayvanı umutsuzca sakinleştirmeye çalışan birinin sesini andırıyordu.
Sözler bir anlam ifade etmiyordu. Anlamını kavrayamıyordu. Anlamak da istemiyordu.
Dinlemek nafileydi. Dinlemek sadece canını yakardı. Dinlemek hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Yine de o her şeyi reddederken, renkle birlikte ses ve şekiller de dünyaya geri döndü.
Tüm o hırpalanmış bedeninin duyuları, uzuvlarına kan pompalandığını doğru bir şekilde haber veriyordu.
Sağa sola savrulan eli bir şeye çarptı; tırnakları kırıldı, elinin tersi yırtılıp kanamaya başladı. Saplanan keskin sızı beynine ulaştığında çığlığının şiddeti bir nebze azaldı.
O an fark etti. Biri sızlayan kollarını yakalamış, sıkıca tutuyordu.
Benzer bir şeyi bacaklarında da hissetti. Üzerini kaplayan bir şey iki bacağını da kıpırdatmasına engel oluyordu.
Tam üzerinde, yerine gelen görüşü artık defalarca gördüğü o tanıdık beyaz tavanı seçti.
Yumuşak bir yatakta sırtüstü yattığını fark etti.
Kaskatı kesilmiş bedeninden güç çekilirken tam derin bir nefes vermişti ki…
“Değerli Misafirimiz, Değerli Misafirimiz. Nihayet sakinleştiniz mi?”
“Değerli Misafirimiz, Değerli Misafirimiz. Nihayet çırpınmayı bıraktınız mı?”
Kulakları o iki tanıdık sesi duyduğu anda, Subaru çığlık atması gerektiğini hatırladı.
2
Subaru’nun Roswaal Malikanesi’ndeki dördüncü ilk günü, mümkün olan en kötü şekilde başlamıştı.
Subaru, bu dünyaya geldiğinden beri altı kez ölmüş olmanın utancıyla yaşıyordu.
Bunlar kesinlikle huzurlu ölümler değildi. Her ölüm, beraberinde denk bir kayıp hissi getiriyordu.
İnsan bunun acısına ve ıstırabına alışamıyordu. Her defasında ayağa kalksa da çektiği yalnızlığı, çaresizliği ve ızdırabı kimse anlayamazdı.
Nasıl bir çıkmaza girerse girsin en azından kalbinin pes etmeyeceğine dair kendine söz verirdi.
Fakat bu azim, son Sıfırdan Başlama ile paramparça olmuştu.
İçindeki kayıp, çaresizlik ve yalnızlık hissi, Subaru’yu geride kalan günlerde kurduğu bağlar kadar derinden yaralamıştı.
Toparlanmasının imkânı yoktu. Kendini toparlayacak gücü kalmamıştı.
Subaru’nun yanındaki yatakta oturan Emilia, onun yaralı sağ elini hafifçe okşarken gülümsedi.
“—Tamamdır, bitti. Gayet güzel sardım bence ama öyle delice çırpınmamalısın, tamam mı?”
—O anda odada sadece Subaru ve Emilia vardı.
Subaru uyandığında odada bulunan iki hizmetçi, onun uyanır uyanmaz sergilediği utanç verici tavırlar karşısında geri çekilmiş, işi Emilia’ya bırakmıştı.
“Ram ve Rem senin için gerçekten çok endişelendi.”
Subaru duymak istemediği bu iki ismin anılmasıyla gayriihtiyari başını kaldırdı.
Subaru’nun bu tepkisi Emilia’nın yüzünde hafif bir şaşkınlık yarattı ama başını hafifçe iki yana sallayarak bunu hemen savuşturdu.
“Seni bir şekilde kırdıklarını düşünerek alışılmadık derecede üzüldüler. Onları bir daha gördüğünde bir iki laf etsen nasıl olur?”
“Kırmak mı? Yok, bir şey yapmadılar… O insanlarla benim aramda hiçbir şey yok.”
Emilia’nın zarif kaşları, gencin duyarsız ses tonu karşısında hafifçe çatıldı. Subaru onun bu tepkisini göz ucuyla fark etti ama dudaklarından ne bir özür ne de bir bahane döküldü.
Bunun yerine ağzından, zerre kadar kinaye barındırmayan bir soru çıktı.
“Baksana Emilia, sence ben… ayak bağı mıyım?”
Emilia bir parmağını kaldırdı ve Subaru’yu dizginlemek istercesine hızlı hızlı konuşmaya başladı.
“Neden ayak bağı olduğunu düşüneyim ki? Hayatımı kurtardın, Subaru. Minnet borcun olan biri öylece çekip gitse sen ne yapardın? Bu beni cidden çok zor durumda bırakırdı.”
Subaru sessizce dinledi; Emilia’nın yüzündeki her bir ayrıntıyı ve hareketlerini pürdikkat incelediğini sonradan fark etti.
“Vay canına, ben cidden…”
Emilia’ya bu denli güvensiz bir bakış atan kişinin kendisi olması canını sıktı.
Emilia beklenmedik bir şekilde taşı gediğine koymamış mıydı yani?
Kurtarıcını artık bir kurtarıcı olarak görmemek, yapılabilecek en aşağılık şeydi.
Emilia, bu belirsiz dünyada Subaru’nun sığınabildiği tek vahaydı. Gönül verdiği diğer her şeyi yitiren Subaru’nun dönecek başka hiçbir kapısı yoktu.
“—”
Aklına aniden ufak bir fikir geldi.
Belki de Sıfırdan Başlama gerçeğini açıklaması gereken kişi Emilia’ydı?
“Doğru ya…”
Şimdi düşününce, Subaru bu çıkmaz gerçeği şu ana kadar tamamen tek başına değiştirmeye çalışmıştı. Ancak başardığı tek şey, hem geleceğin hem de geçmişin kapı duvar olduğu kör bir kadere toslamak olmuştu.
Bu düğümü çözmek köklü bir değişim gerektiriyordu.
Belki de asıl cevap güvenebileceği üçüncü bir şahısla, bir başkasıyla güven bağı kurmaktaydı?
“—Emilia, sana söylemek istediğim bir şey var.”
İçindeki tereddüt ve huzursuzluk dağılırken Subaru’nun üzerindeki kara bulutlar kalkar gibi oldu.
Subaru’nun ses tonunun bu denli ciddileştiğini duyan Emilia tekrar sandalyeye oturdu ve endişeden gerilmiş bir yüzle ona baktı.
Kızın menekşe rengi gözlerindeki aksine bakan Subaru, söze nereden başlaması gerektiğini düşündü.
Sıfırdan Başlama’dan nasıl bahsedecekti? Belki de önce bu dünyadaki diğer insanların da başına böyle bir şey gelip gelmediğini mi öğrenmeliydi?
Aslında oldukça komik bir hikâyeydi. Büyük bir şaka olduğunu düşünme ihtimali hayli yüksekti.
Ama Emilia, Subaru’yu dinlerdi, değil mi?
O an için Subaru’yu ayakta tutan tek umut buydu.
—Ona Sıfırdan Başlama’dan bahsedecekti. Ve kendisine yardım etmesini isteyecekti.
Kızın minnettarlığını zaten kazanmışken bir ricada daha bulunuyor olmanın fazlasıyla farkında olan Subaru, ağzını açtı.
Bu son derece karmaşık durumu değiştireceklerdi. Kadere karşı savaşıp kazanacaklardı… birlikte.
—Ya da o öyle sanıyordu.
“Emilia. Ben as—”
İtirafına başladı. Düşünce zihninde belirdiği anda, o geldi.
“—”
Bir tekinsizlik. Subaru’nun zihni, bir terslik var, diyordu.
Ne tersliği, diye geçirdi içinden ama sebebini hemen fark etti.
Ses. Ses kesilmişti. Hiçbir yerde çıt çıkmıyordu.
Kendi kalp atışı. Emilia’nın nefesleri. Pencereden süzülen sabahın sesleri. Hepsi dünyadan tamamen silinip gitmişti.
Ve bu, henüz gelecek olanın sadece başlangıcıydı.
—Ardından hareket de sesi takip etti ve o da dünyadan silindi.
Zamanın akışı uzadı. Tek bir an sonsuzluğa uzandı. Bir sonraki saniye bir türlü gelmek bilmedi.
Emilia’nın ciddi ifadesi gözlerinin önünde öylece, kıpırtısız kaldı. Buzdan bir heykel gibiydi; bir sonraki hareketi sonsuzluk kadar uzaktaydı.
Subaru da farksızdı. Kıpırdayamıyordu. Ağzı, gözleri; sonsuzluğa dek hiçbir şeyi hareket ettiremiyordu.
Ses yok olmuş, zaman durmuştu ve Subaru yalvarmak için elini bile uzatamıyordu.
Her nedense, aklının almadığı bu doğaüstü olay sırasında sadece Subaru’nun zihni işlemeye devam ediyordu.
—Ve sonra, aniden, o geldi.
Siyah bir bulut. Gözlerini kırpamayan Subaru, bir anda görüş alanının onunla dolduğunu gördü.
Hiçbir şeyin kımıldayamadığı bir dünyada, sadece o bulut hareket ediyordu. Bulut kıvrıldı ve şekil değiştirdi. Kütlesi avuç içine sığacak kadardı. Yavaş yavaş bulutun hatları belirginleşti ve şekil alma süreci tamamlandı.
—Subaru siyah bir el ayasına benzer bir şey gördü.
Beş parmağı vardı. Dirseğe kadar uzanmıyordu ama ön kolu kesinlikle ayırt edilebiliyordu.
Siyah parmaklar kımıldadı. Besbelli bir el formuna sahip bu şeyin nazik hareketleri havada süzüldü. Subaru nereye yöneldiğini görünce zihninde bir dehşet çığlığı koptu.
Siyah parmaklar yavaşça Subaru'nun göğsüne uzandı... ve sanki dosdoğru içeri girdi.
Subaru bu hissi ta ruhunda duydu. Parmakların iç organlarına sürtünüşünü, göğüs kafesini okşayışını hissetti...
Huzursuzluk ve tekinsiz bir his Subaru'yu esir aldı. Siyah bulut durmak bilmiyordu.
Sanki aradığını bulamamış gibi Subaru'nun göğsünün daha da derinlerine, en kuytularına inmesi gerekiyordu.
—Hey, bir dakika, dur bakalım.
Sesi çıkmıyordu. Bedeni karşı koyamıyordu. Subaru'nun zihni dehşet dolu bir çığlık kopardı.
—Hiç komik değil bu.
Subaru sadece iç organlarıyla değil, varlığının ta özüyle sarsılıyordu.
İç organların hasar görmesinin neden can yaktığını kelimelere dökebilecek biri var mıydı ki?
Bu soru anlamsızdı.
Kimsenin bunu düşünmesine gerek yoktu.
O anda Subaru, bu dayanılmaz acının neye benzediğini tarif etme gereği bile duymadı.
Son derece basitti. Kalbinin acımasızca sıkılması, sanki ruhunun bizzat ezilmesi gibiydi.
Çığlık atamıyordu. Acıdan kıvranamıyordu bile.
Sadece ızdırap vardı. Ve bu ızdırapla birlikte, Subaru'ya keşke çığlık atabilseydim dedirten bir şey gelmişti.
Acı, "Subaru" denen insanı paramparça ediyordu. Zihni yıpranıyor, bükülüyor, dağılıyordu. Subaru lime lime ediliyor, mantıklı bir düşüncenin neye benzediğini bile hatırlayamıyordu—
“—baru,”
“—?”
“Subaru, neyin var? Öyle susup kalma. Beni endişelendiriyorsun.”
Elleri Subaru'nun dizlerindeyken, gümüş saçlı güzel endişeyle gözlerinin içine bakıyordu.
Subaru, parmaklarının nihayet istediği gibi hareket ettiğinden emin olunca nefesini tutmayı bıraktı sanki. Çekinerek kendi göğsüne dokundu, kalbinin dışarıdan hafif hafif attığını doğruladı.
Bedeni hareket ediyordu. Sesi çıkıyordu. Kalbinde hiçbir acı hissetmiyordu.
—Ama korku yerli yerinde duruyordu.
Subaru çaresizliğe gömüldü; çünkü o şey, elindeki tek umudu paramparça etmişti.
Sırf ona ikinci kez karşı gelmeyi düşünmek bile zihninde dalgalanan kara bulutun canlanmasına yetmişti.
Subaru'nun gerçeklerle yüzleşmekten başka çaresi kalmamıştı.
Duygularına hakim olamayan Emilia, elini Subaru'nun yüzüne koydu ve ne yapacağını bilemez halde, tereddütle sordu.
“—N-neyin var? Deminden beri garip davranıyorsun. Ters giden bir şey varsa...”
“—Senden bir ricam olacak.”
Subaru, Emilia'nın endişeli sesini yarıda kesti, uzanıp başını öteye çevirdi.
Yüzüne bakamıyordu. Suratının hali muhtemelen korkunç görünüyordu.
Şu anki ruh haliyle Emilia'ya bakarsa, ağzından ne çıkacağını kestirmek imkansızdı.
Aklını başında tutmak için tüm gücünü harcayan Subaru, yalnızca tek bir şey söyleyebildi.
Söylemek istediği sözleri bir kenara attı. Duymasını istediği hisleri bir kenara attı.
Her şeyi bir kenara attı.
“Benimle hiçbir ilgin olmasın.”
Yatağa büzülürken dermansızca söylediği tek şey bu oldu. Emilia'nın uğradığı şoka dönüp bakmadı bile.
O avuç göğsüne dokunduğu anda, Subaru farkında bile olmadan tek bir gerçeği kesin olarak kavramıştı.
—Kurtulmasına asla izin verilmeyecekti.
Subaru yalnızdı. Ve yapayalnız kalmaya devam edecekti.
3
Emilia'yı kendinden uzaklaştıran Subaru, dördüncü döngüsüne kasvetli bir başlangıç yaptı.
O acımasız sözlerle Emilia'yı incitmesinin ardından Roswaal, Subaru'nun odasına geldi.
Subaru ne konuştuklarını pek hatırlamıyordu. Ama sanki pahalı bir vazoymuş gibi tepeden tırnağa süzüldüğünü hissetmişti. Bunun sadece bu seferlik mi olduğunu, yoksa daha önce de yaşanıp fark etmediği bir şey mi olduğunu bilmiyordu.
“Ne kadddar arzu ederseniz, o kadar misafirim olarak ağırlayacağım sizi.”
Subaru sanki onun böyle işine gelen bir şeyler söylediğini hayal meyal hatırlıyordu.
Ayrıca ayrıntıların artık hiçbir önemi kalmadığını düşünüyordu.
Malikaneden ayrılırsa sesini ebediyen keserlerdi. Bu kesindi. Ancak malikanede ayak bağı olsa bile, yakın gelecekte kıymaya dönmekten kurtulamıyordu.
Kayıtlı oyunu resmen KÖTÜ SON garantiliydi. Üstelik otomatik kayıt olması işi iyice insafsız kılıyordu.
“—”
Subaru yatakta pek kıpırdamadan yatıyordu ama nefesleri sık ve kesikti.
Uyuyakalmaktan korkan Subaru, elindeki tüy kalemi diğer elinin üstüne defalarca saplayıp kesikler açmıştı. Göz kapakları her ağırlaştığında, acı sayesinde bilincini zorla açık tutuyordu. Uyursa neye uyanacağını kestiremiyordu.
Zaten üç kez ölmüştü.
Kraliyet başkentindeki döngüde üçten fazla ölüm yaşamamıştı. O ilk güne dördüncü kez fırlatılan Subaru için, dördüncü bir ölüm tamamen bilinmeyen bir bölgeydi.
—Belki de burada ölürse, bir daha asla geri dönemezdi.
Ölümden kaçınmanın bir yolunu bulamıyordu. Yine de ölmek istemiyordu.
Yaşamak için verdiği umutsuz mücadelede herkesten şüphelendi, herkese karşı direndi. Zamanın akışını da, açlıktan guruldayan midesini de unuttu; Subaru yalnızca var olmaya tutundu.
Yarasının acısı, varlığının kanıtı gibiydi. Elindeki deliklerin arasındaki boşluklar yok olup gitmişti.
Acı. Sevinç. Acı. Sevinç. Acı. Acı. Acı—
Ansızın duyduğu küçük bir kız sesiyle başını aniden kaldırdı.
“—Pek bir korkak görünüyorsun doğrusu.”
Girişte kapıya yaslanmış bir kız duruyor, Subaru'ya bir hayvana bakarmış gibi bakışlar fırlatıyordu.
Bu döngü boyunca henüz bir kez bile karşılaşmadığı Beatrice, onu ziyarete gelmişti.
Bu benzeri görülmemiş durum değişikliği karşısında Subaru'nun tetikte olma hissi katbekat arttı.
“—Bu seferki sen misin yani?”
Sesinin ne kadar boğuk ve kısık çıktığını sonradan fark etti. Kendi de şaşırmıştı. Sesinde tahmin ettiğinden çok daha fazla düşmanlık vardı. Belki de dünyanın lanetli olduğuna dair hislerini dışa vuruyordu.
“Bir iki gün içinde kendini bu hale getirecek kadar ıslah olmaz bir ahmaksın.”
“Fikrini soran olmadı— Ne diye geldin?”
Subaru'nun bu acınası haliyle alay edip karşılığında asık suratlı bir cevap alan Beatrice, gözlerini hafifçe kıstı.
“…Puckçık ile şu küçük kız sana bir uğramamı rica etti.”
“Puck ile... Emilia mı?”
“Uyandığından beri garip davranıyormuşsun galiba, bu yüzden ilk uyandığında sana bir şey yapmış olabileceğimden şüphelendiler. Pek kaba bir ima doğrusu.”
Doğruydu ve Beatrice masumdu ama bunlar Subaru'nun zihninde yer etmedi.
Subaru'nun o acımasız sözleri şüphesiz Emilia'yı incitmişti; yine de yersiz şüphelerine rağmen doğrudan Beatrice ile konuşacak kadar Subaru için endişelenmiş miydi yani?
Bunun sonucunda zaten Puck'a zaafı olan Beatrice, Puck'ın yardım ricasına dayanamamış ve işte, istemeye istemeye Subaru'nun odasında bitivermişti.
Emilia'nın onun için endişelenmesi, Subaru'nun kalbine ufacık da olsa bir sıcaklık getirdi.
Bu çıkmazı kırmak adına hiçbir anlam ifade etmese bile...
“Anladım. İyiyim ben. Özür dilemeye geldiysen yetti bu kadarı.”
Subaru onu başından savmaya çalışınca Beatrice'in dudakları büküldü.
“Neden senden özür dileyecekmişim acaba? Her şeyden önce, o yanlış anlaşılma çözülmeden buradan bir yere gitmiyorum.”
Odadan çıkıp gitmek yerine yatağa doğru yürüdü. Subaru tam şikayetlerini sıralamaya devam edecekti ki...
“—Hm?”
Subaru, kızın burnunu kırıştırıp başını yana eğişini izledi. Sessizce dursa aslında epey sevimli görünürdü ama...
Kendisine dik dik bakılmasından hoşlanmayan Beatrice yüzünü kapattı ve Subaru'ya ters ters baktı.
“Çürüyen sadece o alık suratın değilmiş meğer. Etrafını saran koku da bir hayli yoğun.”
“—Ha?”
“Burnumu gıdıklayan kokudan bahsediyorum tabii. İkizlerle bir süre karşılaşmasan iyi edersin.”
Beatrice burnunu tıkayıp boş eliyle nahoş bir kokuyu savuşturur gibi salladı.
“—”
Fakat Subaru'nun aklı koku kelimesine takılıp kalmıştı.
Koku. Kesinlikle birisi üçüncü döngünün sonlarına doğru bu kelimeyi kullanmıştı—
“Benden gelen bir koku mu...?”
“—Cadının kokusu. Burnun mu tıkalı acaba?”
Bu kelimeyi hatırlıyordu. Bu tabirle daha çok yakın bir zamanda karşılaşmıştı. Yani bu demekti ki—
“Kıskançlık Cadısı mı?”
“Günümüzde cadı denebilecek başka biri yok herhalde.”
Kızı onu zavallı bir aptal yerine koyan bu sözleri, Subaru'nun aklında yalnızca daha fazla soru işareti doğurdu.
“Neden benden geliyor bu koku?”
“Bunu kim bilebilir ki? Belki cadının hoşuna gitmişsindir, belki de yüzünü görmeye bile tahammülü yoktur. Her halükarda, cadının sana özel muamele göstermesi başına dert açmandan başka işe yaramaz.”
Beatrice omuzlarını düşürdü; bu kasvetli tavrı, konunun daha fazla uzatılmasını istemediğini belli ediyordu.
Cadı—tüm dünyada öylesine dışlanmış bir varlıktı ki "Kıskançlık Cadısı" masalında bile adına yer verilmezdi.
Fakat Subaru'nun ne cadıyla ne de o masalla bir ilgisi vardı; bunu yalnızca bir kitaptan okumuştu.
Doğal olarak, cadıyla karşılaştığına dair hiçbir anısı olmadığından, onun dokunuşundan kalan bir kokuyu nasıl taşıyor olabileceğini de bilmiyordu.
—Rem de cadı gibi koktuğunu söylemişti, değil mi?
O ezici düşmanlığın kısmen cadının kokusuyla bağlantılı olduğunu hissetti. Eğer öyleyse, hiç hatırlamadığı bir şey yüzünden onun nefretini kazanmıştı; iftiralar üst üste binince Rem de onu susturmaktan başka çare görememişti.
Tamamen kendi kontrolü dışında olan bir şeyin farkına varan Subaru uzun uzun iç çekti. Subaru sessizliğini korurken, Beatrice kapı koluna uzanarak ona baktı.
“Bir sorunun yoksa gidiyorum ben. Puckçık'a konuştuğumuzu ve nelerden bahsettiğimizi anlatmam gerek galiba.”
Tam Geçit'in içinde kaybolmak üzereydi ki Subaru seslenerek onu durdurdu.
“Bir saniye bekle.”
Beatrice dönüp ona bakarken yüzünde açıkça hoşnutsuz bir ifade vardı.
Subaru inatla aradığı kelimeleri bulup ağzından çıkardı.
“Bana yaptığın şey yüzünden vicdan azabı çekiyorsun, değil mi?”
Bir işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordu ama şansını denemeye değer diye düşündü.
Subaru yatağa vurup tekrar sorduğunda, Beatrice ona ekşi bir bakış fırlattı.
“Vicdan azabı çekiyor musun? Evet mi hayır mı?”
“Öyle bir şey düşündüğüm yok.”
“Seni Puck'a şikayet ederim.”
Beatrice kollarını kavuşturup burnunu kibirle havaya kaldırarak tekrar Subaru'ya döndü.
“Uff... belki ufacııık bir parça düşünüyor olabilirim.”
“Benim için küçücük bir iyilik yaparsan seni affederim.”
“…Söyleyecek misin artık, merak ediyorum doğrusu?”
“Beni beşinci günün gün doğumuna kadar koruyabilir misin— Yarından sonraki sabaha kadar yani?”
Kendinden daha küçük görünen bir kıza yapılamayacak kadar yüzsüzce bir ricaydı bu.
Subaru'nun bu içten ricası karşısında Beatrice bir süre sessiz kaldı.
“Bu epey belirsiz bir talep. Birinin senin peşine düşmesi için bir sebep mi var yoksa?”
Beatrice'in karşı soruyla gelmesi son derece doğal ve mantıklıydı.
Beatrice gözlerini Subaru'dan ayırmadan odada volta atmaya başladı.
“En başta, ben bu malikaneye nifak tohumları ekmek istemem. Burası benim için kaybedilmemesi gereken bir yerdir sonuçta.”
“…Olay çıkarmak istemiyorum. Sadece sıçrayan kıvılcımları söndürme niyetindeyim.”
“Bunu başkasının sorunu haline getirmeye çalışan birinden duymak da pek manidar doğrusu.”
“İlk defa verecek bir cevabım yok.”
Subaru onun önünde başını öne eğerken Beatrice iç çekti.
Subaru başı hâlâ eğik dururken kapının içeriden kapatılmasına benzer bir ses duyar gibi oldu.
Subaru'nun ricasının reddedildiğini ve Beatrice'in arşivine döndüğünü gösteren o ses.
O sesi duyduğu an, Subaru'nun pamuk ipliğine bağlı umudu kopuverdi.
“Elini uzatır mısın rica etsem?”
Subaru tam kabullenişle dolmuşken, Beatrice yatağın kenarına gelip minik elini uzattı.
Beatrice'in sabırsız tavrı, tam bir şok içindeki Subaru'yu alelacele onun elini tutmaya sevk etti. Tam o sırada Beatrice, onun elinin üzerindeki yaralara bakarak yüzünü ekşitti.
“İğrenç. Kendi canını yakmaktan zevk alan iflah olmaz bir sapkın mısın nesin?”
“Sapkınlık piyasasını Roswaal tekeline almış durumda zaten. Ben sadece kendime dövme yapmaya çalışıyordum, yüzüme gözüme bulaştırdım.”
“Sanat anlayışın da, el becerin de, yalan söyleme yeteneğin de sıfır... Bunun artık kurtarılır yanı kalmamış.”
Derin bir nefes veren Beatrice, yaraları örtmek istercesine minik avucunu Subaru'nun elinin üzerine koydu. Pürüzsüz parmakları, elleri birbirine kenetlenene dek onun parmaklarını kavradı.
“—Dileğin kabul edilecektir. Beatrice adına, bu ahit mühürlenmiştir.”
Beatrice'in bu resmi ve ağırbaşlı sözleri karşısında Subaru'nun dili tamamen tutuldu.
Gözlerinin önündeki kız bir anda bambaşka görünmeye başlamıştı. Parmakları elini kavrarken yaydığı sıcaklık, Subaru'nun zihninde kızı çevreleyen o gizemli aurayı canlandırdı.
“Derme çatma da olsa ahit ahittir— Belki de bu mantıksız ricandan etkilenmişimdir kim bilir.”
Beatrice parmaklarını bıraktı ve kollarını yeniden kavuşturdu. Subaru, içine hücum eden duygu dalgasını bastırmaya çalışarak onun önünde eğildi.
Duygularını kelimelere dökmedi ama kalbinin derinliklerindeki dipsiz bir kuyudan öylece taşıyorlardı.
Hiç ummadığı bir kaynaktan kurtuluş sunulmasına nasıl tepki vereceğini bilemiyordu.
“Cidden... küçük bir kız beni ağlatacak neredeyse...”
“Küçük kız demesen olur mu acaba? Ayrıca bundan Puckçık'a tek bir kelime bile edersen seni asla affetmem.”
“Önemli kısım bu muydu yani?! Çaresizlik insana neler yaptırıyor arkadaş.”
Subaru, Beatrice'in o sahici düşmanca bakışına buruk bir tebessümle karşılık verdi.
Dördüncü döngüsü umutsuzlukla başlamıştı. Bu küçük bir tebessümdü, bu döngüdeki yegane tebessümdü ama yine de oradaydı.
4
Subaru, Beatrice ile geçici bir ahit kurarak ufak ama somut bir güvence elde etmişti. Ne var ki, Subaru'nun üzerine çöken şartlar temelde zerre kadar düzelmiş değildi.
Subaru, her zamanki gibi kendisine tahsis edilen odada bir münzevi hayatı sürmeye devam ediyordu; Beatrice ise Subaru'nun başında pervane olup onu yirmi dört saat boyunca korumuyordu.
Asıl sorun, dördüncü günün gecesinden beşinci günün sabahına kadar olan kısımdı; o vakitlerde onu korumak için gereken zahmeti azaltmak adına odadan ayrılacak, belirlenen saate kadar da bir daha yüzünü göstermeyecekti.
Buna karşılık Subaru'yu sık sık ziyaret eden ve şu anda da yüzünde sevimli bir tebessümle yatağın kenarında oturup başını sallayan kişi Emilia'ydı.
“Anladım, demek Beatrice gelip düzgünce özür diledi. Sevindim. Aferin ona.”
Subaru'nun ona o kadar kaba davranmasının ve bunun vicdanına ağır bir yük gibi çökmesinin ardından Emilia'nın bu şekilde yaklaşması yüzünden, onu bir tanrıça, karanlık dünyasındaki tek ışığı olarak gördüğünü söylemek hiç de abartı olmazdı.
Emilia tekrar uğradığında Subaru en başta söylediği kaba sözler için özür dilemeye kalkışmış, ancak kız onun bu berbat laflarını sadece elinin tersiyle itivermişti.
“Sadece bunalmıştın, değil mi? Herkesin başına gelebilir. Elden bir şey gelmez. Yine de bunu söylediğini duyarlarsa Ram ile Rem çok sevinir.”
Subaru, Emilia'nın lafın arasına sıkıştırdığı bu nazik ricaya düzgün bir karşılık vermedi.
Bağlılıkları öylesine büyüktü ki, sırf sakıncalı bir gerçeği bildiği için birini gözlerini kırpmadan öldürebilirlerdi. Subaru bunu bizzat tecrübe etmişti ama yine de bundan ötürü onlardan nefret edemiyordu.
Gözlerini kapatıp malikânedeki günlerini düşündü. O zamanlar, o anılarda, Subaru ile kız kardeşlerin birbirlerine yakınlaştığı anlar hiç mi olmamıştı?
—Belki de sadece öyle olduğuna inanmak istiyordu.
Emilia yatağın kenarına bırakılmış tepsiye ve üzerindeki yavaş yavaş soğuyan el sürülmemiş yemeğe bakarak somurtkan bir ses tonuyla mırıldandı.
“Demek kahvaltını gerçekten yemedin, öyle mi?”
“…Özür dilerim.”
Emilia'ya çıkıştıktan sonra Subaru daha da sessizleşip kabuğuna çekilmişti. Subaru böyle davransa da Ram ile Rem hizmetçi olarak görevlerini canla başla yerine getirmeyi sürdürüyordu.
Yemeğe asla elini sürmeyeceğini ya da teşekkür etmeyeceğini bildikleri halde hem de.
Biri kaba, diğeri ise sadece görünüşte kibardı; ama özünde ikisi de son derece mesafeli ve profesyoneldi.
Subaru bunu biliyordu. Bilmesine rağmen o yemeği kabul edemezdi.
—Ne malumdu ki, zehirli bile olabilirdi.
Yemeğe her baktığında aklından geçen düşünce buydu.
İkisinden de şüphelendiği için kendinden nefret ediyordu. Ancak Subaru, kardeşlerin onu öldürmek için korkunç silahlar savurduğu bir geleceğin var olduğunu biliyordu.
Pek çok erdemleri olduğunu biliyordu ama yine de onu öldürmeye kalkışacaklardı.
Subaru'nun asıl çaresizliği, işte bu gerçeği kabullendiği anda başlamıştı.
“Zor geliyor olabilir ama en azından bir lokma bir şey yemezsen sağlığına yazık olur.”
“Midem almıyor… Yani, belki Emilia-tan bana ‘Aç ağzını, ham yap’ derse yiyebilirdim ama…”
Subaru, onun için canıgönülden endişelenen Emilia'ya böylesine ciddiyetsiz bir laf ettiği için iflah olmaz bir şaklaban oluşuna lanet okudu.
Fakat…
“Al bakalım o zaman. Aç ağzını, ham yap.”
“—Ha?”
“Aç ağzını dedim, haam—”
Emilia yemek tepsisini kucağına koymuş, elindeki kaşığı kaldırarak Subaru'ya bakıyordu.
Kaşıkla hâlâ biraz ılık olan çorbadan aldı ve yavaşça Subaru'nun ağzına doğru uzattı.
Subaru, Emilia'nın ne yapmaya çalıştığını anlayamayarak hemen başını iki yana salladı.
“Yok, yok yok yok, bekle, bir dakika, Emilia-tan, ne yapıyorsun sen?”
“Ne demek ne yapıyorsun? Böyle yaparsam yiyeceğini söylemedin mi? Ye işte. ‘Aç ağzını’ falan bile diyorum.”
“Şey, bu kızların aslında yapmadığı, yüzlerinin kıpkırmızı olmasıyla sınırlı kalan bir tür seremoni değil miydi ya?”
“Çocuk gibi konuşacaksan, çocuk gibi beslenmekten de utanmayacaksın. Saçmalık olur öylesi.”
Subaru ayak diredikçe Emilia son derece tesirli ve ısrarcı bir bakışla yeniden “Aç ağzını” dedi. Sonunda baskıya boyun eğen Subaru, kulaklarının ucuna kadar kızardığını hissederek ağzını açtı.
“A-aah…”
“Aferin, yut bakalım. Sırada diğeri var. Al, al, al, al, al.”
“Çok hızlı gidiyorsun!! O ‘aah’ lafı gardımı düşürmek için miydi yoksa?!”
Emilia'nın çorbayı hiçbir hareketi boşa harcamadan, adeta otomatik bir şekilde dudaklarına götürüşü, kıza hızlı yemek yedirme yarışmasına falan mı katıldığını düşündürüyordu. Subaru peş peşe gelen kaşıklara yetişmeye çalıştı, ardından dayanamayıp elini kabaca havada salladı.
“M-mola, mola! Bir durabilir miyiz? N-nefes boruma kaçıyor…!”
“Aşk olsun, oysa ne güzel gidiyordu… Subaru?”
“Öhö, öhö, g-gerçekten, boğazım… bir tuhaf oldu…”
Subaru durumu daha doğal göstermeye çalışarak sahte öksürüklerle yüzünü Emilia'dan kaçırdı. O anda Emilia'nın yüzünü görmesini istemiyordu.
Subaru'nun gözlerinin derinliklerinden sıcak bir şeyler yükseliyordu. Gözyaşlarının akıp gitmesi için gözlerini ardına kadar açtı ve dökülmelerini engellemek için umutsuzca çabaladı.
Hiçbir umut göremediği bir dünyada, kız ona karşı nazik olmaya devam ediyordu.
Böyle bir muameleye gerçekten layık olup olmadığını merak etti…
…çünkü Natsuki Subaru, tam da buna layık olduğunu inkâr ettiği için çaresizlik içindeydi.
“Hey, Subaru.”
Kız endişeyle ona seslenirken, Subaru hafifçe boğazını temizleyip sesini deneyerek kendini toparladı.
“…Hıh, aah, aah. Tamam. Evet. İyiyim şimdi. Galiba. İyiyim.”
Emilia'ya dönerken takınabileceği en neşeli ifadeyi takındı…
…ve doğrudan kendisine bakan o son derece şefkatli gözlerle karşılaştı.
“Devam edelim.”
“…Bunu öyle bir söyledin ki, nedense kulağa çok muzırca geldi…”
“—?”
Başını yana eğen Emilia, söylediği sözün imalı ve kışkırtıcı havasını fark etmemiş gibiydi.
Ya da belki de hepsi en başından beri Subaru'nun kendi kuruntusuydu.
Böylece, Emilia'nın ‘Aç ağzını’ demesi ve onun da utangaçlıktan ve karmaşık duygulardan kızaran yanaklarıyla ağzını açması eşliğinde yemeği bitirdi. Yemek bitince Emilia memnuniyetle bir kez ellerini çırptı.
“Güzel. Şimdi, yemek bitince ne diyorduk?”
“Harikaydı.”
“Ayıp ama. Bir daha, düzgünce söyle.”
“Elinize sağlık.”
“Afiyet olsun.”
Emilia'nın kocaman gülümsemesi karşısında Subaru, garip bir şekilde hoş bir doluluk hissettiği göbeğini sıvazladı.
İki gün boyunca aç gezdikten sonra midesi tıkabasa dolmasına rağmen hiçbir rahatsızlık hissetmiyordu.
“Ram, ‘Epeydir doğru dürüst bir şey yemedi, o yüzden midesini yormamalıyız,’ dedi; Rem de öyle hazırladı. Ne kadar iyi kızlar, değil mi?”
Emilia'nın kardeşler adına övünürcesine söylediği sözler, Subaru'nun şüphelerine bir hançer gibi saplandı.
Eğer bu doğruysa, böylesi bir ilgi gösterisi karşısında mutluluktan ağlayabilirdi. Ama Subaru işin aslını biliyordu. Bu yanılsamanın verdiği acı bile gözlerini doldurmaya yetiyordu.
Keşke gösterdikleri bu nezaketin ve şefkatin ardında o şey pusuya yatmış olmasaydı.
“Neyse, karnını da doyurduğuna göre yorulmuşsundur. Ben artık gideyim de dinlen.”
“Yanımda uyuyabilirdin aslında?”
“Güzel, güzel, bakıyorum da eski haline dönmüşsün bile. Hadi, benim de yapmam gereken işler var. Kaytardığımı kimseye söyleme, tamam mı?”
Emilia göz kırpıp dilini çıkardı.
Emilia'nın normalde böyle bir vakitte ne yapıyor olacağını hatırlayan Subaru, derin bir utanç duydu.
Emilia'nın omuzlarında bir krallığın yükü vardı; daha iyi bir gelecek için didinip durduğu her günde boşa harcayacak tek bir saniyesi bile yoktu. O değerli vaktinin tek bir anını bile Subaru gibi değersiz biri için harcamamalıydı.
“—Emilia. Gece kapını kilitli tut ve içeri kimseyi alma, tamam mı?”
Belki de bunu, Emilia'nın nezaketinin Kader'e meydan okuma iradesini küçücük bir kıvılcımla da olsa yeniden alevlendirmesi yüzünden söylemişti.
Emilia gümüş rengi saçlarını geriye doğru savurdu ve Subaru'nun bu ani uyarısı karşısında başını hafifçe yana eğdi.
“Yoksa içeri sen mi sızacaksın?”
“Aynen, tam üs… Hayır!! Hey, demin konuşan Emilia değil Puck'tı, değil mi?!”
“Vay canına, ilk seferde bildin.”
Puck başını Emilia'nın saçlarının arasından çıkarıp ikisine de sırıttı. Subaru ona dik dik bakarken kuyruğunu salladı; hiç şüphesiz en başından beri o saklandığı yerden kulak kabartıyordu.
“Böylesine tatlı bir sahneyi bölmek istemezdim ama duyguların birdenbire ciddileşti, değil mi? Dikkatimi çekti.”
“…Sadece içimde kötü bir his var, anladın mı? Emilia'ya gözün gibi bak, tamam mı?”
Tepesinde dolanan o kara bulut yüzünden Subaru'nun gelecek hakkında konuşurken lafı dolandırması gerekiyordu. Yine de duyguları okuyabilen Puck, onun sözlerini sorgulamadan kabul etti.
“Bilmiş olun, bu konuşmanın dışında kalmaktan hiç hoşlanmadım,” diye yakındı Emilia.
“Sadece senin gibi sevimli bir kızın gece ziyaretlerine karşı her zaman dikkatli olması, arabalara ve erkeklere dikkat etmesi gerektiğini söylüyorum. Değil mi, Babalık?”
“Aynen öyle, Lia. Babacığın erkeklerle görüşmeni yasaklıyor… bilhassa tekinsiz kılıklı, kara saçlı erkeklerle.”
“Sen de mi Brütüs?!”
Subaru meşhur hainin adını anınca Puck kahkahayı bastı. Emilia gülen Puck'ı çimdikleyip yeniden saçlarının arasına tıktı, bu sefer ayağa kalktı.
Subaru ikisini de uğurladı ve odada tek başına kalınca kendini yatağa bıraktı.
Daha dikkatli olmalarını sağlamıştı ama bu pek de teselli sayılmazdı. Zaten mevcut krizin ikisiyle de pek bir ilgisi yoktu, bu yüzden iyi olacaklarını düşündü.
“Hadi ama, olamaz…”
Subaru'nun zihni ufacık bir rahatlama hissettiği anda, bilinci derin bir uykuya daldı.
Uzun süredir acıyla savuşturduğu uyku sancıları birden geri dönerek Subaru'nun iradesini elinden aldı.
Üstelik karnı da toktu. Bilinci karşı koyamaz bir halde dibe doğru çekiliyor gibiydi.
5
Subaru'nun bilinci rüya ile gerçek arasında sıkışıp kalmış, süzülen bir bulut gibiydi.
Bir yerlerde rüyaların, uyanık beynin bilgilerini düzenlemek gibi bir yan etkisi olduğunu duymuştu. Uykusunu bu kadar geciktiren Subaru'nun, sanki rüyalarına musallat olmak istercesine böylesine net ve canlı anıları art arda görmesi de bunu açıklıyordu.
Subaru'nun canlı, “ölüm” anıları zihnine daha da derin kazınarak tekrar tekrar oynatıldı.
İnledi, bir o yana bir bu yana döndü; tüm vücudu ter içinde kalırken acı dolu sesler çıkardı. Gözyaşları ve kısık sesler arasında ruhu yontuldu, yontuldu, yontuldu; son iplik de koptuğunda geriye kesinlikle hiçbir şey kalmayacaktı.
Hem zihnen hem de bedenen işte bu denli tükenmişti.
“—”
Ansızın, Subaru'nun bedenindeki gerginlik kaybolup gitti.
Sanki bedenini titreten soğuk ve dehşet bir anda silinip süpürülmüştü.
—Elleriydi.
Biri Subaru'nun ellerini tutuyordu.
Gerçek dünyadan birinin dokunuşu, yatakta kendinden geçmiş halde süzülen Subaru'yu geri çekti. Sıcak bir histi, nazik bir histi; merhameti hissettiren bir dokunuştu.
Kurtulmuş gibi hissetti. Hırpalanmış zihnine ılık bir esinti dolmuş gibiydi. Kesik kesik nefes alışı hafifledi; çektiği acıyı unutup huzurlu bir uykuya geri döndü.
Bunu kim yapmıştı? Neydi bu? Gerçek miydi yoksa rüyanın işine gelen bir oyunu muydu?
Avuçlarının arasında kalan sıcaklığı hissetmeye devam ediyordu—
6
“—Daha ne kadar uyumayı düşünüyorsun acaba?”
“Vaaaay!”
Subaru yediği sert tekmeyle acı içinde çığlık attı, ardından yere sert bir iniş yaptı.
Subaru başını sallayıp doğrulduğunda, Beatrice bir hanımefendiye yakışmayacak şekilde bir bacağını kaldırmış, yüzünü ekşitmiş halde karşısındaydı. Beatrice hoşnutsuzluğunu yine gizleyemeyerek burnundan soludu.
“Ben kararlaştırılan saatte kalkıp buraya kadar gelmişken sen pek bir rahat uyuyordun.”
“İlla gerekmediği anlarda bile insanı aşağılayacaksın, değil mi?”
Subaru laf yetiştirirken, istemeden uyuyakaldığı için soğuk terler dökmeye başladı. Uyanık kalmak ve gardını düşürmemek için kendine zarar vermeyi bile göze almıştı.
“Şu can alıcı dördüncü günde uyuyakalmak ha. Sahiden ölmeye can atıyorum galiba.”
“Mırıldanıp durmayı keser misin acaba? Bunun için daha münasip yerler var.”
Beatrice tepeden bakıp Subaru'nun hafifçe kendini dürtüşünü izleyerek taburesine oturduğu sırada konuştu. Onu her zamanki yerinde öylece gören Subaru bir gariplik olduğunu fark edip etrafına bakındı.
—Uyandığında çoktan arşivdeydi.
“Bak bu sürpriz oldu işte. Beni uykumda buraya sen mi taşıdın?”
“Senin o kokunla dolup taşan bir odada vakit geçirmek istemezdim herhalde. Bu arşiv sadece ve sadece bana aittir. Buradayken uslu durabilir misin acaba?”
Subaru, Beatrice'in ona sormadan yaptığı bu hareketin durumunu daha da iyileştirdiğine kanaat getirdi.
Beatrice'in Geçidi, saldırganın Subaru'nun yerini tespit etmesini engellerdi. Rem'in bu Geçidi kendi başına aşmasının kesin bir yolu olmadığı kesindi.
“Bunu cidden iyi düşünmüşsün, ha?”
“Yerde öylece oturup gevelenme. Bir böcek gibi ezilmek mi istiyorsun acaba?”
Ha, demek onu okuyorsun, dedi Subaru, Beatrice'in önünde açık duran sayfalara bakıp dilini çıkararak.
Görünüşe göre bunu bir düşüncelilik olarak yorumlamak abartı olurdu. Subaru yerden kalktı, ansızın iki eline dik dik baktı.
Garip bir his hâlâ duruyordu. Uyurken biri elini tutmuştu, değil—
“Baksana Beatrice, sakın ben uyurken elimi sen tutmuş olmayasın?”
“Sana öyle bir şey söyleyecek değilim herhalde. Puckie benden istese bile yapmazdım.”
“Dediğin lafa bak… Ama hey, en azından beraber ölebiliriz!”
“Hayır. Kesinlikle olmaz.”
Subaru odaya bir kez daha bakınırken, Beatrice iyice asık bir suratla dudaklarını büzdü.
Her zamanki gibi kitaplarla dolup taşan arşivde oturacak rahat bir yer bile yoktu.
“Burada nasıl vakit öldüreceğim ben ya…?”
Süre sınırına bu kadar az kalmışken endişesi ve stresi tavan yapmıştı; soğukkanlılığını ne kadar koruyabileceği meçhuldü. Kafasını bir şeye gömüp zamanın nasıl geçtiğini unutabilseydi—
“Ha, sahi. Burada sadece İ-yazısıyla yazılmış hiç kitap var mı?”
“—En basit şeylerden başkasını okuyamadığını bilmek ne acı. Sırf Mathers ailesinin yasaklı kitaplar arşivine adım atma fikri bile kaç insanın sevinçten gözlerini yaşartırdı sence?”
“Yani, onlar adına üzüldüm tabii… Ee ne yani, sen hep burada mısın?”
Subaru, Beatrice'i yemek vakitleri dışında ortalıkta gezinirken hiç görmemişti. Bir gün önce odasını ziyaret etmesi istisnası bir yana, Beatrice hep arşivdeki taburesindeydi.
Beatrice, Subaru'nun sorusu üzerine başını hafifçe öne eğdi.
“Yaptığım ahit böyle gerektirir.”
“Yine mi ahit? Bana yardım ederken bunu söylemem doğru olmayabilir ama zor gelmiyor mu?”
Beatrice gözlerini kapattı ve daha fazla soru sorulmasını engellemek istercesine konuştu.
“Bütün o ahitler, hepsi bizzat arzuladığım şeylerdir herhalde.”
Bu dünyaya geldiğinden beri ahit kelimesini birkaç kez duymuştu ve her seferinde ardında ağır bir anlam barındırıyordu.
Beatrice bu kelimeyi, Emilia ve Puck'ın aralarındaki ruhani ahitten bahsederken kullandıkları aynı ağırlıkla dile getirmişti. Subaru da Beatrice ile geçici bir ahit yapmış biri olarak bunun ne denli önemli olduğunu gayet iyi anlıyordu.
Beatrice çok genç görünüyordu ama yine de buradaydı ve bir ahde sadık kalıyordu; nedense ona baktığında Subaru'nun göğsünün derinliklerinde dayanılmaz bir sızı peydahlandı.
"Şey, tüm bunlardan gerçekten memnun musun— Vay canına!"
"Soruların can sıkmaya başladı. Bir şeyler okuyup sessiz olabilirsin, herhalde."
Sözlerini pekiştirmek istercesine ona bir kitap fırlattı. Subaru kitabı yakaladığında, başlığına kadar her şeyinin İ-yazısıyla yazılmış olduğunu fark etti.
Subaru başını kaldırdığında Beatrice çoktan ona olan ilgisini kaybetmiş, gözlerini kendi elindeki kitaba indirerek konuşmayı reddettiğini belli etmişti.
Yarım kalan sorusunu öylece bırakması konusunda ısrarcı görünüyor gibiydi.
Tavrında teşekkür sözcüklerine yer olmasa da Subaru minnettar ve mutluydu.
7
Yasak kitaplar arşivinde zaman nazikçe ve sessizce aktı.
İkisi de tek kelime etmedi, arşivde yalnızca usulca çevrilen sayfaların sesi yankılandı.
Yine de Subaru'nun aklı o sırada okumakta değildi; yaptığı tek şey aynı sayfayı bir ileri bir geri çevirip durmaktı, sanki bir şaka gibi hep aynı sayfanın hışırtısını çıkarıyordu.
—Yasak kitaplar arşivine tıkılmışken dışarıda neler olup bittiğini bilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Odanın pencerelerinin olmamasının da ötesinde, arşivin doğası gereği dış dünyadan kopuk, apayrı bir boyutta yer alıyordu.
Günün hangi vaktinde olduğunu kestiremiyor, zamanın akışını hissedemiyordu. Şu an saatin kaç olduğunu merak etti.
Düz bir mantıkla, bu odada yarım gün geçirmek o belalı geceyi atlatmasını sağlardı. Fakat arşivde bulunduğu sürece tam olarak ne kadar zaman geçtiğine dair sadece hayal meyal bir fikri vardı.
Kendi duyularına güvenemiyordu ama Beatrice'e sormaya da çekiniyordu.
Bunun sebebi Beatrice'in okumaya odaklanmışken dikkatini dağıtmak istememesi gibi basit bir şey değildi. Subaru, atacağı herhangi bir adımın bir şeyleri tetiklemesinden korkuyordu.
Kitabın sayfalarını çeviren parmakları uyuşmuştu. Dilinin ucu bir yudum su için feryat ediyordu.
Kalbi bir alarm çanı gibi atıyordu. Nefes nefese kalmıştı.
Böylesi bir gerginliğe karşı daha ne kadar güçlü durabilirdi ki?
Başlangıç bu kadar gaddarca olduysa, sonu da hiçbir uyarı olmadan gelebilirdi.
Sessiz arşivde aniden bir fısıltı yankılandı.
"—Çağrılıyor."
Beatrice kitabını bırakıp bacaklarını yere uzatırken Subaru başını hızla kaldırdı.
Subaru'yla konuşmaktan ziyade kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
"Benim için bir çağrı, öyle mi acaba?"
Beatrice konuşurken parmağını salladı. Bir sonraki an, uzay bükülürken Subaru'nun bütün bedeni fenalaştı.
Subaru, havada süzülmeye en çok benzeyen o histen tüm bedeni ürperirken hafifçe inledi. Bunu duyan Beatrice, sanki onun orada olduğunu ancak hatırlamış gibi Subaru'ya baktı.
"Ah, sen de buradaydın, değil mi? Unutmuşum, herhalde."
"Tam karşındaki adamı unutmak da kötü bir şaka ama..."
"—Puckie çağırıyor. Durum acil gibi görünüyor."
Subaru'ya tek uyarısı bu olan Beatrice, gayet doğal ve bariz bir şey yapıyormuş gibi yanından geçip kapıya doğru yürüdü. Subaru onu durdurmak için seslendiğinde sesi titriyordu.
"B-bekle, dur bir dakika! Şimdi dışarı çıkarsan..."
"İstersen burada tıkılı kalabilirsin. Belki burada güvende olursun, ha?"
Beatrice bariz bir alay içeren sözlerini ardında bırakarak kapıdan çıktı. Subaru, kızın bu tavrından beynine kan sıçramış halde, adeta sandalyesini tekmeleyerek ayağa fırladı ve kapıya doğru atıldı. Sadece birkaç saniye tereddüt etmişti, ama...
"Aman, batsın bu dünya! Ne olacaksa olsun be!"
Ağzını bozan bu sözlerle kendini gaza getirerek kapıyı sertçe açtı ve dışarı adım attı.
Ve bir an sonra, o his çarptı.
"Ah—"
Subaru'nun dudaklarından elinde olmadan tam bir ahmak gibi bir nida döküldü.
Onu karşılayan sabahın o keskin güneş ışığından gözlerini korumak için elini siper etti.
Derinden etkilenmiş bir halde, durumu kavramak istercesine elini havada salladı. Subaru'nun bedeni koridorun hemen karşısındaki, iç bahçeye bakan pencereye doğru yalpaladı; pencerenin ardında güneş yükselmeye yeni başlıyordu.
Hasretini çektiği ama bir türlü ulaşamadığı beşinci günün sabahıydı bu.
"Yani... başardım mı? Dördüncü geceyi atlattım mı...?!"
Gözlerinin önündeki sonuca inanamayarak, neredeyse yumruklarcasına pencereyi itip açtı.
İçeri serin bir esinti dolarken saçlarını bastıran Subaru, taze sabah havasını içine çekti.
Tökezledi, sırtını duvara çarptı ve ayakta duracak dermanı kalmadığından yere yığıldı.
Şaşkınlıktan donakalmaktan başka bir şey yapamıyordu.
Pes etmişti. Umutsuzluğa teslim olmuştu. İliklerine kadar tükenmişti.
Yine de Subaru dördüncü günü geride bırakmış ve beşinci güne ulaşmıştı.
"Ha-ha-ha..."
Farkında bile olmadan kuru bir kahkaha attı.
Bir kere başlayınca da nasıl durduracağını bilemedi.
"Heh-heh, ha-ha-ha. Bu da ne? Hey, bu ne böyle? Bu resmen... Ha-ha..."
O anda ne hissettiğini açıklayacak mantıklı tek bir yol bile bulamıyordu.
Dizlerini kucaklayan Subaru, bir deli gibi kahkahalar atarak koridorda çömelmiş halde kaldı.
Elinin asla ulaşamayacağı kadar uzak bir yer olduğunu sanmıştı.
Konuşamıyordu. Kelimeleri bulamıyordu. Sonunda Subaru—
Aniden, çan gibi berrak bir ses Subaru'nun o boş sevincini böldü.
"—Subaru?"
Canı sıkkın bir halde bakışlarını kaldırdığında, koridorun ilerisinde duran gümüş saçlı kızı gördü; Emilia'yı. Beşinci günün bu sabahında onu sağ salim karşısında bulabilmişti.
İkisi de dördüncü geceyi atlatmıştı. Bu gerçek Subaru'yu titretti.
Bu fırsatı çok arzulamıştı. Beşinci günün sabahı ikisini de selamlarsa, o sözü tazeleyebilir ve yerine getirebilirlerdi.
Emilia'yı köydeki çocuklarla tanıştıracak, çiçek açan bahçede birlikte yürüyecek, ortak anılar biriktireceklerdi—ama yine de...
"Emilia...?"
Emilia ona sessizce bakarken Subaru'nun içinde neredeyse gerçek dışı hissettiren bir başarı duygusu yeşermeye başladı. Sonra Emilia bir şey hatırlamış gibi telaşla Subaru'ya doğru koştu.
"Subaru, nereye kayboldun?"
"Şey, ben..."
"Yani... Hayır, boş ver. Sorun değil, sadece... benimle gel."
Emilia şaşırtıcı bir kararlılıkla Subaru'yu kolundan tutup kaldırdı ve onunla birlikte koşmaya başladı. İtiraz kabul etmeyecek gibi bir hali vardı; bu sırada Subaru'nun yüzüne bir sırıtış yayıldı.
"Nereye gidiyoruz... Hey, Emilia, beni bir dinle. Bu noktaya gelebilmek için gerçekten çok uğraştım..."
Subaru, başarısını anlatacak kelimeleri bulmaya çalışırken Emilia'nın yüzünün profiline baktı.
"Neden öyle bir yüz ifadesi takındın ki? Yani, her şey yoluna girdi... değil mi? Ben sapasağlamım, sen de... Evet. Köye gidelim... birlikte, sonra da..."
“—”
"Seninle yapmak ve konuşmak istediğim bir sürü şey var. Çok şey oldu. Bunları bilmeni istiyord—"
"—Subaru."
Adını kısaca seslenerek sözünü kesti. İşte o an Subaru, kızın gözlerindeki anlık dalgalanmayı, artık gizleyemediği o gerginliği fark etti.
Tıpkı haraççının dükkânında ölüm kalım savaşı verdikleri zamanki bakışın aynısıydı bu.
"Neler o—"
Neler oldu diye sormaya çalıştı ama soramadı. Çünkü kelimeler henüz dudaklarından dökülmeden, kulak zarlarına bambaşka bir ses çarptı.
—Bir çığlık olduğunu düşündü. Belki de bir feryattı.
Ruhu yaralayan, hüzün dolu, tiz ve uzun bir sesti.
Konağın sabah havası, sanki biri paramparça ediliyormuşçasına yükselen dinmek bilmez bir acı çığlığıyla yırtıldı.
Koridoru geçip merdivenlerden yukarı çıktılar. Konağın ikinci katının doğu kanadı hizmetçilerin yatak odalarına ayrılmıştı; Subaru'nun önceki döngülerdeki odası da buradaydı.
Emilia elinden tutarak onu en dipteki odaya götürdü. Ve orada duranlar...
"Roswaal ve..."
...Uzun çivit mavisi saçlı adam, ikisinin koşarak geldiğini görünce gözlerini kıstı. Roswaal'ın yanında Beatrice duruyor, sırtını duvara yaslamış, omzunda da gri bir kedi kıvrılmış yatıyordu.
Üçü de oradayken Subaru durumu sormak üzereydi ki Roswaal kısaca konuştu.
"İçeride."
Roswaal yanındaki yatak odasının açık kapısını işaret etti.
Subaru Emilia'ya döndüğünde, o da başıyla onayladı. Emilia'nın berrak menekşe gözleri onun için kararı kesinleştirdi.
Subaru nefesini tutarak içeri girdi.
O haykırış burada da dinmek bilmeden devam ediyor, odanın her köşesini dolduruyordu. Subaru gözleri ardına kadar açık, gerginlikten donakalmış bir halde içeri adım attı—ve sonra gördü.
Kusursuzca muhafaza edilmiş bir odaydı. Sadık bir hizmetçinin kişiliğini yansıtan, en az eşyayla en yüksek verimin alındığı bir genç kız odasına benziyordu.
Subaru'ya da birebir aynı oda verilmiş olmasına rağmen, burası farklı hissettiriyordu.
Bu tür düşünceler bir anlığına Subaru'ya gözlerinin önündeki manzarayı unutturdu. Fakat o an çabucak geçti ve kaçacak hiçbir yer bulamadığı o korkunç gerçek üzerine bir kabus gibi çöktü.
"AaaaaaAAAAAaaaaaaaAAAAaaaaA—!"
Çığlık atan Ram'dı; gözyaşları sel gibi akıyor, içindeki derin acı boğazını parçalamak istercesine yükseliyordu.
—Ve orada, son nefesini verirken hâlâ ablasına tutunmakta olan Rem yatıyordu.
8
Yaşadıkları yüzünden zihni kaç kez bomboş kalmıştı?
Ruhuna kazınan trajedilerle kaç kez yüz yüze gelmişti?
Artık birinin onu bundan kurtarmasının zamanı gelmemiş miydi?
“—”
Mavi saçlı kız artık nefes almayarak yatağın üzerinde yatıyordu. Teni solgundu; gözleri bir daha asla açılmayacaktı. Üzerinde, nedense ona çok yakışmış gibi duran narin bir gecelik vardı.
Subaru bir anda Rem'i hizmetçi üniforması dışında hiç görmemiş olduğunu fark etti.
"Rem neden... nasıl..."
Subaru eliyle kısa saçlarını geriye doğru iterken mırıldandı ve dizlerinin üstüne çöktü.
Başı ağrıyordu. Beyni, önündeki bu görüntünün uykusuzluktan kaynaklanan bir hayal ürünü olduğuna dair harika bir fikir fırlattı.
Bu onun konaktaki dördüncü döngüsüydü. Daha önce üç kez ölüp geri dönmüş olan Subaru için Rem, en çok sakındığı kişiydi.
"O zaman neden... Rem neden öldürüldü ki...?"
Subaru'yu öldüren kesinlikle Rem'di, tam tersi değil.
Aniden, Subaru'nun omzundaki küçük bir şeytan fısıldadı; belki de gerçekten ölmemiştir?
Belki de hepsi bir oyundu, Subaru'nun gardını düşürmek için yapılan bir numaraydı? Son derece zevksiz bir şaka bile önündeki kabusun gerçek olmasından katbekat iyiydi.
Nabzını kontrol etmek için Rem'e yaklaştı, ama...
"—Dokunma ona!"
Rem'e dokunmak için elini uzattığı anda, eline sert bir tokat indi.
Subaru acıyla inleyip başını kaldırdığında, Ram öfkeyle ona dik dik bakıyordu. Yüzündeki yaşlarla dolu gazap, Subaru'nun söyleyebileceği her türlü karşı sözü rahatlıkla bastırıyordu.
"Kız kardeşime... dokunma!"
Aralarına kimsenin girmesine izin vermiyordu.
Gözyaşları sessizce yüzünden süzülürken, Ram ağlamaklı bir sesle kendini tekrarlayarak Rem'in bedenine sarıldı.
Bu fedakâr ve acı dolu ablanın, küçük kardeşinin bir daha uyanmasını beklediğine dair en ufak bir işaret bile yoktu.
Bu da gerçeği açıkça ortaya koyuyordu.
—Rem gerçekten ölmüştü.
Subaru odadan sendeleyerek çıkarken, Roswaal kapı eşiğinde durup çıkarımlarını dile getirdi.
"Görünüüüşe göre, takatsizlikten ölüm. O uyurken yaşam enerjisi çalınmış, kalp atışları usuuulca yavaşlamış ve hayatının ateşi sönüvermiş; muhtemelen büyüden ziyade bir lanetin marifeti."
Soytarının ölüm sebebi olduğuna inandığı o kelimeyi, lanet sözcüğünü duyunca Subaru'nun gözleri fal taşı gibi açıldı.
Bir lanet yoluyla takatsizlikten ölüm: Subaru'nun birinci ve ikinci döngülerdeki ölümünün doğrudan sebebi buydu. Başka bir deyişle Rem, daha önce Subaru'yu öldüren aynı lanet yüzünden can vermişti.
"Ama ben lanetin Rem'den geldiğini sanıyordum..."
İkinci döngüde Subaru hem lanet kaynaklı takatsizlikten hem de kafasına inen demir gülle yüzünden ölmüştü.
Subaru o gecenin şartlarından ötürü büyücülükle demir güllenin birbiriyle bağlantılı olduğu çıkarımını yapmıştı. Ancak bizzat Rem'in bir lanetle öldürülmesi, bu varsayımını paramparça etmişti.
"O zaman şamanla Rem ayrı kişiler mi...?"
Ayrı ve yeni bir şaman ihtimali doğunca Subaru'nun zihni kaosa sürüklendi.
Rem, Subaru'yu Roswaal'a olan sadakatinden ötürü katletmişti. En azından Rem'in üçüncü döngüdeki sözleri doğruysa tek cevap buydu.
Onu kendi elleriyle öldüren Rem ile şaman arasında bir şekilde bağlantı olup olmadığını merak etti. Ama öyleyse bile, Rem'in bu sefer öldürülmüş olmasının şaman açısından mantıklı hiçbir yanı yoktu.
Yani belki de Rem ile şaman en başından beri bağlantılı değildi...?
İlkinde bir şamanın büyüsü Subaru'nun canını almıştı; ikincisinde şamanın büyüsü Subaru'yu halsiz düşürmüş, Rem de her nedense onu katletmişti. Üçüncü döngüde ise Rem, şamanla hiçbir bağı olmaksızın onun işini bitirmişti.
"Dördüncü seferde... Ben hiçbir şey yapmadım, o yüzden hedef Rem mi oldu yani...?"
Bu temelsiz bir varsayımdı ama eldeki ipuçlarına bakılırsa tek makul sonuç da buydu.
Eğer Subaru kraliyet verasetiyle ilgili nedenlerden ötürü hedef alındıysa, bunu Emilia'nın tarafına yönelik rastgele bir önleyici saldırı olarak görebilirdi. Kurbanın Subaru ya da Rem olması tamamen tesadüftü.
"Peeek derin, pek ciddi düşüncelere dalmış görünüyorsun?"
Biri mavi diğeri sarı uyumsuz gözler aşağı doğru bakarak Subaru'yu içine aldı. Subaru, Roswaal'ın inceleyen bakışlarının adeta ruhunun derinliklerini delip geçtiğini hissederek gözlerini kaldırdı.
"Böyle bir şeyi sormak beni üzüyor... ama ne olduğuna dair en ufak bir fikrin vaaar mı acaba, sevgili konuğumuz?"
"N-neden öyle düşünüyorsun ki... Ben..."
"Amaaann, kabalığımı bağışla. Sadece şu anda birazcık... keyfim kaçık, anlarsın ya, güzel yardımcılarımdan birinin böyle bir akıbete uğraması pek hoş olmadı."
Roswaal bakışlarını aniden Subaru'dan çekip odanın içindeki o acı verici manzaraya çevirdi.
Onun yüzünün profiline bakan Subaru, durumunun ne kadar vahim bir hal aldığını gerçekten idrak etti.
Subaru'nun masumiyetini kanıtlamasının hiçbir yolu yoktu. Bu sefer Subaru, diğerlerinin en ufak bir güven kırıntısını bile kazanacak hiçbir şey yapmamıştı.
Emilia endişeli bir sesle konuşarak onun kolunu çekiştirdi.
"...Subaru."
Başını çevirip baktığında, kızın menekşe gözlerindeki ışıltı sanki ona yalvarıyor gibiydi: Bir şey biliyorsan, lütfen söyle.
Gözleri ve adını söyleyiş tarzı bu kadarına yetiyordu.
Emilia'nın bu içten ricasına cevap vermenin ağırlığı Subaru'nun üstüne bir balyoz gibi indi.
Bildiği her şeyi herkese anlatmayı o kadar çok isterdi ki. Avazı çıktığı kadar haykırmak istiyordu.
Subaru cevap vermeyince Emilia’nın küçük parmakları kolunu tutarken hafifçe titredi.
Geçmişi tekrar yaşamanın daha iyi bir geleceğe yol açacağını sanmıştı; oysa şimdi buradaydı, her umut ışığının ardında bir kara bulut gizliydi ve sonuçlar hayal edebileceğinden bile beterdi.
“Subaru…”
Kafasının içini bir kargaşa tırmalıyordu. Her şeyin bir kenara itileceğini ve bir gün her şeyin düzeleceğini sanmıştı.
Hayır, zaten düzeldiğini sanmıştı.
—Ve tam bunu düşündüğü anda bu oldu.
“—”
Kara bulutu ve dünyanın durduğunu hayal ettiği an, dinmek bilmeyen bir acı başını mengene gibi sıktı.
Nefesi kesildi. Emilia’nın koluna dokunma hissi, Subaru’nun midesine kramplar sokuyordu.
Emilia ona o yalvaran bakışlarını dikmeye devam ederse Subaru’nun kalbi dayanamazdı. Dayansa bile duyguları okuyabilen Puck, Subaru’nun bir şeyler sakladığını kolayca açığa çıkarabilirdi. Yine de Subaru, Ölümden Dönüş hakkında hiçbir şey anlatamazdı.
Bu da işkencenin devam edeceği, sonu gelmeyen acının tekrar tekrar yaşanacağı anlamına geliyordu.
Dilinin hızla kuruduğunu hissetti. Kaçma dürtüsüne karşı koyamayarak küçük bir adım geri çekildi.
“—Bir şey biliyorsan elimden asla kaçamazsın.”
Odanın içinde gözyaşlarına boğulan kız için Subaru’nun bu küçük hareketi, paçayı kurtarmak için kaçma girişiminden başka bir şey değildi.
Bir anda esen hırçın bir rüzgâr kapıyı şiddetle sarstı; rüzgârın şiddeti Subaru’nun saçlarını geriye yapıştırdı. Ani rüzgâr yüzünden gözlerini kapattığı anın hemen ardından, keskin bir acı yanağında dikey bir yarığın açıldığını haber verdi.
“Ah…!”
Hemen yanağına dokundu, avucu kanla ıslandı. Rüzgâr. Rüzgâr onu yaralamıştı.
Odanın içinden Ram, avucunu ona doğru uzatmış, nefret dolu gözlerle Subaru’ya bakıyordu.
“Bir şey biliyorsan öt hemen!”
“Bekle, Ram! Ben…!”
Subaru anlatamam diyecekti ama başına ne geleceğini bildiğinden sözcükler anında boğazında düğümlendi.
Fakat bu durumu erteleyecek hiçbir yol da bulamıyordu.
Subaru ağzını açmayınca Ram, bir sonrakinin habercisi olarak ona bir rüzgâr daha savurdu.
Durumu sakince değerlendirebilseydi buna Rüzgâr Bıçağı derdi.
Rüzgâr büyüsü; masallardaki hortum canavarları gibi kesikler açan bir büyü. Bu keskin hamle, Subaru ile Rem arasındaki zeminde yarık açacak, kapıyı ikiye bölecek ve tam Subaru’nun yanağında duracak kadar güçlüydü; işte kızı tehdit ettiği güç böylesine büyüktü.
Eğer o doğrudan çarpsaydı… Gözlerinin önündeki bu manzarayla karşılaşan Subaru nefes almayı unuttu. Fakat Beatrice krem rengi avucunu Subaru’nun önüne uzatarak Rüzgâr Bıçağı’nı savuşturdu.
“—Ben sözünü tutan biriyimdir.”
Büyük bir marifet değilmiş gibi havaya kaldırdığı elini hafifçe sallayarak Ram’e baktı.
“Bu adam konakta kaldığı sürece onu her türlü tehlikeden koruyacağıma söz verdim.”
“Leydi Beatrice…!”
Beatrice’in tavrı ne kadar zarifse, Ram de o derece öfkeyle dilini ısırdı.
Ram bir köşede köpürürken Beatrice hemen yanlarında duran Roswaal’a baktı.
“Roswaal. Hizmetçin misafirine karşı oldukça kaba davranıyor.”
“Kesinlikle. Bunu yüüürekten talihsiz buluyorum. Mümkünse, içindekileri döküp hafifler hafiflemez onu yeniden misafirim olarak ağırlamayı çooook isterim.”
“Bu meseleyle nasıl bir ilgisi olabilir ki acaba? Bütün gece yasaklı kitaplar arşivindeydi.”
“Bu öylece geçiştirilemeyecek kadar mühim bir mesele. Anlıyooorsundur herhalde?”
Müzakereler çıkmaza girince Roswaal omuz silkip avuçlarını havaya kaldırdı. Subaru, adamın avuçlarından yükselen farklı renklerdeki birden fazla küreyi gördü.
Kırmızı ve mavi, sarı ve yeşildiler; büyüden anlamayan Subaru bile bu dört rengin büyü gücünü temsil ettiğini anladı. Güzelim parıltıları hayal gücünün ötesinde bir enerji barındırıyordu.
“Tam da sana yakışacak ucuz numaralar. Sırf biraz yeteneğin, diğerlerinden biraz daha fazla gücün, diğerlerinden biraz daha asil bir soyun var diye insanların gözüne sokman şart sanki… Çocuktan farkın yok doğrusu.”
“Ne kadar da kaaba bir söz. Normalce dolaşan bizlerle, zamanın durduğu bir odada vakit geçiren senin arandaki fark ooo kadar büyük mü ki? Beelki de bunu sınamalıyız.”
Aralarındaki büyü geriliminin havayı büktüğünü hissedebiliyordu. Düşmanlık arttıkça Subaru aralarında fazlalık gibi kalıyordu.
“Yineee de bu kadar zahmete katlanacağını hiç düşünmezdim… Ondan gerçekten ooo kadar mı hoşlanıyorsun?”
“Şakaların da makyajın kadar zevksiz, Roswaal. Benim ideal ortağım Puckie’dir. Şu insan öyle sevimli bir kürkün yanına bile yaklaşamaz.”
Beatrice, Roswaal’ın havada süzülen parıltılı dört küresinin karşısında savunmasız görünüyordu.
Fakat bu “öylece duran” kız, etrafına havayı bile bükecek kadar güçlü bir şey yayıyordu. Görünmez ama ürkütücü bir şey vardı etrafında.
Durum patlama noktasına gelip doğaüstü güce sahip iki kişi birbirine dik dik bakarken, Ram’in tiz sesi aralarına girdi.
“Kimin umurunda bunlar? Kimin umurunda?!”
Eteğinin ucunu tutarak hışımla üzerlerine yürürken herkes ona baktı.
“Bırakın geçeyim ve karışmayın! Bir şey biliyorsan söyle, hepsini söyle! İntikamını almama… intikamını almama yardım et!”
Bu hüzünlü, yürek parçalayıcı bir yakarıştı. Sözleri Subaru’nun kalbini sızlattı. Gerçekten de öğrenmek istediği her şeyi anlatmak istiyordu.
Fakat Subaru’nun ona verecek tek bir kelimesi bile yoktu.
Ram, Subaru’ya çökmüş, umutsuz bir bakış fırlattı. Emilia, sanki Subaru’yu kızın düşmanca bakışlarından korumak istercesine Beatrice’in yanında durdu.
“Özür dilerim, Ram. Ben hâlâ Subaru’ya inanıyorum.”
Emilia, Ram’i dizginlemek için elini ona doğru uzatırken göz ucuyla Subaru’ya baktı. Gözleri doğru kelimeleri ararcasına dalgalandı, ardından bir anlığına yere indi.
“Subaru, lütfen. Ram ve Rem için yapabileceğin bir şey varsa… lütfen.”
Kızın şefkati, Subaru’yu daha da utandırdı.
Böylesine uç bir durumda bile, haftanın başında ona onca korkunç laf etmiş olmasına rağmen, Subaru hâlâ suspus oturup dilini tutarken bile Emilia onun tarafını tutmuştu…
“Özür dilerim—!”
Emilia’nın endişelerini ayakları altında ezercesine, Subaru ileri değil, geri adım attı.
O anda, duyguları birbirine karışan Emilia’nın gözleri donakaldı. Bakışlarında şok, keder ve her şeyden öte güveninin boşa çıkmak üzere olmasının verdiği dayanılmaz bir hayal kırıklığı vardı.
Subaru’nun Emilia’nın gözlerinde asıl gördüğü şey kendi çaresizliğiydi. Yaptıklarının bir kâbusun kapısını araladığını ve bunun asla geri alınamayacağını biliyordu.
Artık Emilia’nın gözlerine bakamayan Subaru, o an kıza arkasını döndü.
Emilia anında onun sırtına doğru uzandı. Fakat bu, Rüzgâr Bıçağı Subaru’ya ulaşmadan önce onu engellemek içindi.
Rüzgâr saf büyü gücüne çarptı; Subaru koşarken mana manadan sekti.
“Subaru—!”
Onu durdurmaya çalışan sesi ardında bırakan Subaru, ne yaptığını bilmez bir halde koridorda koşturdu. Arkasındaki büyülü çatışmanın giderek şiddetlendiğini hissetti ama arkasına bakacak cesareti yoktu.
Zayıftı. Kırılgandı, hiçbir şey yapamıyordu.
İşte bu yüzden, onca şeyden sonra ona güvenen Emilia’yı ve hayatını kurtarmaya çalışan Beatrice’i arkasında bırakmış, onların iyi niyetlerini ve çabalarını çiğneyip geçmişti.
Artık ne yapacağını bilmiyordu. Bildiği tek şey, Ram’in arkasından kan kusarcasına haykırdığıydı—
“—SENİ ÖLDÜRECEĞİM!!”
Diğer yarısını kaybeden kız, bedenini paralamak istercesine bir feryatla peşine düşmüştü.
Kulaklarını tıkayıp başını iki yana sallayarak, anlamsız sesler çıkararak kaçtı Subaru. Koştu.
Ve durmadan koşmaya devam etti.
9
Bütün dikkatini sadece koşmaya verdiğinden ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Nefesi tükenmiş, dizleri iflas etmek üzere, çenesinden terler damlarken koşmayı sürdürdü. Koşmaya devam etmezse peşinden gelen o karmakarışık duygular ona yetişebilirdi.
Ve ona yetiştiklerinde bu kez her şey biterdi.
Ram’in o acı dolu, yürek paralayan çığlığı ile barındırdığı kin ve nefret hâlâ kulaklarında çınlıyordu.
Geri dönemezdi.
Madem kaçmıştı, Ram ve Roswaal onu sağ bırakmazdı; ağzını sıkı tuttuğu için Emilia ve Puck da artık ona güvenemezdi. Dahası, bir anlaşma yapmış olmalarına rağmen Beatrice’i yüzüstü bırakmıştı. Kız artık onun yanında olmazdı.
“Elimde değil…! İstiyorum ama… yapamıyorum!”
İşlerin nasıl bu noktaya geldiğini bilmiyordu. Nerede yanlış yaptığını bilmiyordu.
Dünyanın onu affetmesi için ne yapması gerektiğini bilmiyordu.
“Oysa her şey… öyle eğlenceliydi ki…!”
Aniden başka bir dünyaya düşmüş, burada yaşamaktan başka çaresi kalmamıştı. Uçsuz bucaksız bir endişe çölünün ortasında kalan Subaru için onu buyur eden konak bir vahaydı.
Bir haftayı bile bulmayan o çok sevdiği günler, o çok sevdiği anlar o dakikada Subaru’ya fersah fersah uzak görünüyordu.
Baştan almış, yeniden yaşamıştı ve dünya dişlerini ona geçirmişti.
—Artık dayanamıyorum.
Birden zihninin derinliklerinde böyle bir fısıltı yükseldi.
—Artık çabalamanın hiçbir anlamı yoktu.
Teslim olması için ona yalvaran kendi sesine kapılarak adımlarını yavaşlattı.
Bu sözlerin dediğini yaparsa gerçekten her şeyin daha kolay olacağını düşündü. Subaru ne de olsa her durumda en kolay çözümü arayan tiplerdendi.
Sadece Subaru değil. Genel olarak insanlar böyle yapardı. Hoşlarına gitmeyen iki seçenekle karşılaştıklarında üçüncü bir yol ararlardı.
Gökten inme üçüncü bir seçenek olduğunu hissettiği için onu kim suçlayabilirdi ki?
Birden başından aşağı kan çekildi, delicesine atan kalbi bile uzaklardan geliyormuş gibi hissettirdi.
Kolları bacakları ağırlaştı; ayaklarını sanki ona isyan ediyorlarmış gibi sürümeye başladı.
“—”
Tam durduğu sırada etrafındaki ağaçları fark etti. Ormandaydı. Konaktan apar topar fırlayınca köye giden yoldan sapmış, bir dağ patikasında kaybolmuştu anlaşılan.
Gökyüzünü kapatan kasvet ve dört bir yanını saran çalılıklar, Subaru’ya üçüncü seferinde öldüğü yeri anımsattı.
Kendi ölümünü hatırladığı an, üçüncü seçenek yüzüne bir tokat gibi çarptı.
“Ölürsem…”
—Kurtulur muydu?
“Evet, doğru ya. Ölürsem bu durum değişir.”
Kendi dudaklarından dökülen bu sözlerle birlikte, sanki bundan daha iyi bir fikir olamazmış gibi yüzüne bir gülümseme yayıldı.
Üç kez ölmüştü. Her konuda çuvalladığı dördüncü dünyaya ulaşmıştı.
Bu kez sadece hayatına değer vermişti. Bu kez elinde kalan tek şey hayatıydı.
Sonuç bu olacaksa debelenip durmanın ne anlamı vardı?
“Yapacaksanız yapın artık. Artık bana ne olacağı umurumda bile değil…”
Dudağını ısırarak içine sürüklendiği duruma duyduğu hıncı kustu.
Subaru’nun gözleri önüne serilen mavi gökyüzü, nefretini aynen ona geri yansıttı. Ve…
“…Bir uçurum.”
Bunu kesinlikle Tanrı bizzat onun için hazırlamıştı.
Bu tek duanın kabul olması, şükretmesi gereken bir Cennet’in varlığına işaretti besbelli.
—Ahmak ve acınası Natsuki Subaru huzura kavuşabilsin diye.
Uçurum adeta onu çağırıyordu; sendeliyerek, ayaklarını sürüyerek oraya doğru yöneldi.
Rüzgâr sertti. Şiddetli karşı rüzgârdan korunmak için ceketinin kolunu siper eden Subaru uçurumun kenarında durdu, ilerideki mavi gökyüzüne baktı. Altında sivri kayalarla kaplı bir yar, onlarca metre aşağıdaki kayalık bir zemine açılan bir uçurum vardı. Bu yükseklikten düşerse onu ölümden başka hiçbir şey karşılamazdı.
Subaru aşağıdaki kayalara bakarken kesik kesik soludu, kendi ölümünü iliklerine kadar hayal edebiliyordu.
Unuttuğu o güm güm atan kalp atışını bir kez daha duydu. Ciğerleri tuttukları havayı dışarı saldı. Bütün vücudu terden sırılsıklam olmuştu; gözlerini kapatırken Subaru’yu bir ürperti sardı.
—Gözlerini kapalı tutup ileri bir adım atsa her şey bitecekti.
Subaru bu kez ölürse ne olacağını merak etti.
Konaktaki ilk güne dönüp döngüyü yeniden mi başlatırdı? Fark etmezdi diye düşündü.
Gerçekten ilk güne dönerse Emilia orada olurdu, Ram da, Rem de, herkes orada olurdu. Subaru uşak olarak çalışır, herkesin yüzünü görür ve dördüncü gün uykusunda huzur içinde ölürdü.
Bunu tekrar tekrar sürdürürse en azından birazcık da olsa günlük huzurun tadını çıkarırdı.
İyi bir plana benziyordu. Daha büyük bir kurtuluş umut edemiyorsa ölüm o kadar da kötü değildi hani.
“—”
Yine de uçurumun tepesinde duran Subaru’nun bedeni ileri gitmedi. Sadece dizleri hareket etti; o da titremekten.
Dizlerinin titremesini durdurmak için uzandı, beli büküldüğü an yere yığıldı. Dizlerinin üstüne çöküşü sanki gökyüzünün önünde secdeye varmış gibiydi. Subaru ne kadar acınası olduğuna yanıp dudağını ısırdı.
“Tek bir adım… Şu kadarcık basit bir şeyi bile… yapamıyorum…”
—Belki de sadece cesareti yoktu.
Peşine düşüldüğünde bile dürtülerine yenik düşmüş, bunu eyleme dökecek kararlılığı gösterememişti.
Azmi ve kararlılığı gülünç denecek kadar kırılgandı; Subaru sadece dizlerinin üstünde kalıp ağlayabildi.
Neden yaşaması gerektiğini bilmiyordu ama ölümden de ölesiye korkuyordu.
Gerçekten ne kadar acınası ve rezil bir halde olduğunu düşünerek yeri tırmalayarak haykırdı Subaru.
Sonunda takati tükenene kadar ağlamaya ve kendi zavallılığına yanmaya devam etti.
10
Subaru kendinden geçmişken gördüğü sahnenin bir kâbus olduğunu düşündü.
Aydınlık bir odada, Emilia ile yemek masasındaydı. Başköşede Roswaal oturuyordu; hemen yanında kafasını tabağa gömmüş olan Puck’a siyah çay dolduran Beatrice vardı.
Emilia yemek masasında şebeklik yaptığı için Puck’ı azarlıyor, Rem oradan oraya koşturup işlerini hallederken Ram diğer her şeyi boş verip Roswaal’la ilgileniyordu.
Subaru sadece gülüyordu. Diğerleri de onunla birlikte gülüyordu.
—Ve böylece, mutluluk ve sıcaklıkla dolu bir kâbus gördü.
Acı bir rüyaydı bu; hüzün ve yürek burkan bir kayıp hissi getiren bir rüya.
Ruhu acıyacak kadar yıpranan Subaru, çektiği ızdıraptan nefes almayı unuttu.
“—”
Aniden yüzü gevşedi.
Birinin elini tuttuğunu fark etti.
Avucuna yansıyan sıcaklık, sanki olumsuz duygularını bir kenara itiyor gibiydi.
Sonra bir ışık gördü.
Beyaz bir ışık. Göz kamaştırıcı bir ışık. Bilincini yeniden yönlendiren bir ışık—
11
“—Sonunda uyandın mı?”
Subaru gözlerini açtığında, batan güneşin turuncu göğü tam karşısındaydı.
Yere sırtüstü uzanmış halde kendinden geçtiğini de fark etti. Az önce bilincini esir alan şeylerin ne olduğunu da hatırladı.
—Yani intihar etmekten korkup kaçtığını, yüzsüzce ağladığını ve yorgunluktan uyuyakaldığını.
Gülünecek ya da acınacak gibi bile değildi, fazla utanç vericiydi. Bebek gibi davranmıştı. Hayır, Subaru bir bebekten çok daha aşağılıktı; çünkü onların günah işleme yetisi yoktu.
“Bir şey söyler misin acaba?”
“…Bir şey.”
“Ne kadar da bayat bir şaka. O asık suratla şaka yapabilmen de marifet doğrusu.”
Beatrice, Subaru’nun tuttuğu elini savururcasına bırakırken sert bir karşılık verdi.
Beatrice her zamanki elbisesini giyiyordu; uçurumun tepesine hiç ama hiç uymayan bir görüntüydü bu. Sanki tek başına kalmış küçük bir kızın göze çarptığı bir manzara resmi gibiydi.
“...Aklı başında hiç kimse böyle giyinip doğa yürüyüşüne çıkmaz.”
“En başından beri ıssız dağlarda yürüyüş yapmaya hiç niyetim yoktu zaten. Belki de burası gibi bir yere kaçıp ağlayarak uyuyakalmamalıydın?”
Beatrice elbisesinin kolunu sallayıp bıkkın bir edayla konuşurken Subaru, Beatrice'in ta buralara kadar gelecek kadar konak dışında ne aradığını idrak etti.
“Neden...?”
“Neden neymiş acaba?”
“Neden geldin? Ben...”
—Beatrice, Subaru’yu koruma sözünü tutmuş olsa da Subaru ona hiçbir şey anlatamazdı.
Subaru’nun kekelediğini gören Beatrice, yüzünü ekşitip bıkkın bir tavırla burnundan soludu.
“Seni güvende tutmak için anlaşma yaptım. Kendini uçurumdan atıp öldürmen gururuma hakaret olur.”
“Yalnızca... bu sabaha kadar korumam olmayacak mıydın?”
“—Zaman sınırı hakkında bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Bir sınır olduğunu yanlış varsaymışsın zahir.”
Subaru anılarını yoklarken Beatrice ona tek gözüyle bakıp başını çevirdi. Beatrice, ayrıntılar konusundaki “varsayımları” arasındaki bu çelişkiyi kullanarak Subaru ile yaptığı anlaşmayı sürdürüyordu.
Beatrice gibi engerek dilli ve huysuz bir at kadar geçimsiz bir kızın nasıl böylesine derin bir şefkat gösterebildiği Subaru'ya bir anda dank etti.
Beatrice onu yüzüstü bırakmamıştı. Eğer bu doğruysa, belki de... belki de pes etmek zorunda değildi?
“Boş umutlara kapılmanın sırası değil.”
“—!”
Beatrice başını iki yana sallayarak Subaru’nun kolay kaçış yoluna soğuk su serpti.
“Kaybettiğini geri kazanamazsın. Senin için yapabileceğim pek bir şey kalmadı. Abla olan kıza artık hiçbir şeyi açıklayamazsın. O şansı çöpe attın.”
“Ben—!”
Elimden gelse söylerdim, diye haykırmak istedi.
Kalbi bu süreçte ezilip parçalanmayacak olsaydı Subaru her şeyi itiraf eder, af dilerdi.
Ram’e faydası olacağından değil; olmayacağını biliyordu. Sırf kendi iç huzuru için yapardı bunu.
“Böyle bir zamanda... Aptal mıyım ben?... Evet, aptalın tekiyim.”
Subaru rol yaparak, özür dileyerek, yalvararak, kendini defalarca koruyarak buralara kadar gelmişti. Şimdi ise hem bedenen hem de zihnen kaçacak yeri olmayan bir uçurumun tepesine sürüklenmişti.
Kaç, kaç, kaç ve biraz daha kaç; işte Subaru tam da bu şekilde bu noktaya varmıştı.
“Geri dönemeyeceğimi biliyorsan... benim için ne yapmayı planlıyorsun?”
“En azından rüyalarımı rahatsız etmeyesin diye göremediğim bir yerde ölmeni sağlarım zahir. Eğer kaçmak istersen seni bu bölgenin sınırlarının ötesine götürürüm.”
Beatrice’in sertliğe bürünmüş nezaketi yüreğine derinden işledi.
Beatrice’in ifadesi soğuk, bakışlarıysa bir baş belasına bakıyormuşçasına zehir zemberekti. Yine de sözlerinin ardındaki niyetin şefkati, Subaru’yu eşi benzeri görülmemiş bir şekilde etkiledi.
Şüphesiz Beatrice doğruyu söylüyordu. Kaçmak isterse bunu kabul edip ona yardım edecekti. Kaçtıktan sonra onu neyin beklediğini bilmiyordu. Fakat durum bundan daha kötü olamazdı.
Kendi aptallığı vahasını yerle bir etmişken, her şeyi bir kenara atıp kaçmanın nesi yanlıştı ki?
“—”
Rüzgâr Bıçağı’nın yanağında bıraktığı acı verici kesikten hafifçe kan sızıyordu.
Yaraya dokunan Subaru, böylesi bir şeyi daha önce de hissettiğini çok geç fark etti. Subaru’nun ta ruhu o keskinliği hatırlıyordu.
Dağlarda Rem’den kaçarken bir Rüzgâr Bıçağı, Subaru’nun sağ bacağını dizinden koparmıştı. Yaraya dokunduğunda Subaru’nun içgüdüleri bunun aynı büyü olduğunu fısıldadı.
“En sonunda boynumu deşen büyü de mi buydu...? Demek ikisi... bana karşı birlik olmuştu...”
Nasıl öldüğünü bu kadar geç kavraması, kalbindeki sessiz çaresizliği daha da derinleştirdi.
Ram’in nefret dolu kükreyişi, Rem’i kaybetmenin verdiği yürek parçalayıcı feryatları hâlâ kulaklarındaydı.
O an, işte o andı. Geri dönüşü olmayan noktaydı.
Subaru konaktan asla kaçmamalıydı. Acıya dayanacak iradesi olmasa bile Ram’in karşısına çıkıp onunla konuşmalıydı.
Fırsatı kaçırmıştı ve artık kalpleri sonsuza dek birbirinden kopmuştu.
Bir kez elinden kayıp gitmesine izin verdikten sonra, Subaru onu bir daha asla geri kazanamazdı.
—En azından bu dünyada.
Beatrice alçak, kasvetli bir sesle onun sessiz düşüncelerini böldü.
“Abla olan, kardeşi için dayandı. Kardeş olan ise ablası için yaşadı. İkisi de diğeri olmadan var olamazdı.”
Beatrice parmaklarını gösterişli buklelerinin arasında gezdirdi, konuşmaya devam ederken Subaru’ya dönüp bakmadı bile.
“Artık bir yarı kaybolduğuna göre, bütün asla geri dönemez. Roswaal’ın da bunu affetmesi pek olası değil.”
“Ne demek istiyorsun? Ne biliyorsun ki...?”
Bir şeyden kaçınıyormuş gibi hissetti. Gerçekten önemli bir şeyden.
Subaru, gerçek düşüncelerini paylaşması için Beatrice’i zorladı. Fakat Beatrice parmaklarını saçından çekip Subaru’nun koluna götürdü, ayağını uzatarak onu çekiştirip usulca yere çekti.
Subaru kendini bir anda yerde bulunca şaşkına döndü. Beatrice saçını arkaya savurdu.
“Bu senin için gerçekten önemli mi acaba? Son dört günü çoğunlukla odana kapanarak geçirdin ve onlarla neredeyse hiç temas kurmadın. Sence abla olan kızın, bu meseleler hakkında onu sorgulamana şimdi izin verir mi? Hiç sanmam. Bunun seninle hiçbir ilgisi yok.”
“Öyle değil...!”
Sanki onlar hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum gibi, diyecekti ama Subaru'nun sözleri boğazına tıkandı.
Tekrarlanan döngüleri, ona onlarla birlikte iki haftadan fazla zaman kazandırmıştı. Subaru, bu Beatrice’in hiçbir şey bilmediği o zaman zarfında onlarla anılar biriktirdiğini söyleyebilirdi; fakat bunu yapmadı, çünkü aniden bir şeyin farkına vardı.
Subaru, tıpkı Beatrice’in dediği gibi Ram ve Rem hakkında hiçbir şey bilmemesinin gayet mümkün olduğunu idrak etti; ne gerçek yüzlerini ne hislerini ne de aralarındaki bağı biliyordu.
Subaru, o ilk üç hayatı boyunca onlar hakkında gerçekten ne öğrenmiş olduğunu düşündü.
Haklarında hiçbir şey bilmezken Subaru’nun böylesi bir kayıp ve çaresizlik hissetmesinin ne anlamı vardı ki? Bütün bunlar sahiden kötü bir rüyadan mı ibaretti?
Tam da o anda Subaru’ya yukarıdan sertçe bakan Beatrice’e karşı çıkmak için Subaru neyi öne sürebilirdi ki? Yoksa Subaru ikisi hakkında gerçekten hiçbir şey, tek bir zerre bile bilmiyor muydu?
Onları korumak istediği değerli insanlar olarak görmüş olmasına rağmen...
“Yani sonunda hiçbir şey bilmeden, hiçbir şeyi anlamadan kendi kendime mi gaza gelip acınası duruma düştüm...?”
—Bunun seninle hiçbir ilgisi yok.
Subaru hiçbir şey bilmiyordu. Bütün şanslarını elinin tersiyle itmişti. Sırtındaki gömlekten başka hiçbir şeyi kalmamıştı.
Gözlerini örten karanlığın içinde, konakta geçirdiği günlerin anıları birer birer toz olup dağıldı. Subaru’nun kalbi de paramparça oldu.
Sırtüstü yatan Subaru, avuçlarını yüzüne kapatıp kendi çaresizliğine feryat etti.
Bütün bunlar en başından beri erişemeyeceği bir ütopya mıydı? Subaru’nun gördüğü her şey basit bir rüya, orada geçirdiği zaman kuru bir illüzyon muydu?
Subaru gözyaşlarına boğulmak üzere gibi görünürken Beatrice ona seslendi.
“...Daha ne kadar öyle duracaksın acaba? O seni bulmadan önce ayağa kalk.”
Subaru’nun hâlâ kıpırdamamasına sabırsızlanarak, yüzünü kapatan elleri kabaca yakalayıp yukarı çekti.
Görüş alanı açılırken çıtkırıldım kız, tüm ağırlığını kullanarak Subaru’yu ayağa dikti.
“—”
Kızın avuçlarından geçen his, düşüncelerini alıp götürdü.
Subaru, Beatrice’in onu bu kadar ısrarla ayağa kaldırma niyetini göz ardı ederek kızın avuçlarını hissetti, nasıl bir his olduğunu tarttı.
“H-hey. Ne yaptığını s— Avuçlarımla neden bu kadar ilgileniyorsun acaba?”
“Bu elleri daha önce de hissetmiştim, tıpkı böyle... Az önce sen mi yaptın?”
“...Ömrümün sonuna kadar pişman olacağım. Belki de öyle uyurken fazlasıyla zavallı göründüğün içindir?”
Beatrice aniden başını çevirip ona yalnızca yanağını gösterdi. Subaru, uyurken onlardan aldığı sıcak ve huzurlu hissi düşünerek ellerini birkaç kez açıp kapattı.
—Subaru kâbus görürken. Tekrar tekrar yaşanan, kahredici bir çaresizlik ve kayıp hissiyle dolu bir rüya.
Acı çekerken bu sıcaklığı hissettiği tek an bu değildi. Daha önce de olmuştu—
“O zamanlar... biri iki elimi birden tutmuştu...”
Beatrice şüpheyle kaşını kaldırdı. Subaru sadece sağ elini değil, sol elini de önüne getirdi.
Tek bir kişinin, uyuyan birinin iki elini birden tutması zordu. Bir kişinin başka birinin yanındaki yatağa uzanıp zorlanmadan iki elini birden tutabileceğinden şüpheliydi.
“—”
Öyleyse neden iki elinin de tutulduğunu hissetmişti? Sebebi basitti.
“Ram. Rem.”
O uyurken ikisi birden Subaru’nun ellerini tutmuştu.
Roswaal Konağı’nda henüz hiçbir şey yaşanmamışken, dördüncü döngüde olmuştu bu. Uyurken Subaru’nun acı çektiğini gören ikisi de ona acımış ve ufacık da olsa bir şefkat göstermişti.
“—”
Seni öldüreceğim, diye haykırmıştı nefret dolu ses; öfkesi bir lanet gibi içine işliyordu.
O acımasız sözler kalbinde derin bir yara açmıştı. Fakat bundan da öte...
“—Şu ağlamayı kesemez misin?”
Diğer yarısı elinden sökülüp alınan Ram’in kulaklarından hiç gitmeyen o kederli, çaresiz feryadıydı.
Subaru’nun çoktan paramparça olmuş olması gereken kalbinin bir köşesi haykırdı.
—Doğası gereği Subaru, her zaman en az dirençli yolu seçen biriydi.
Acı, keder, çaresizlik hissetmek istemiyordu. Sırf böylesi yüklerle yaşama düşüncesi bile onu kaçmaya sevk ediyordu.
“Ben... burada ne saçma şeyler düşünüyorum böyle...”
Çünkü artık kaçmak istemediğini düşündü. Bir şeyler yapmak istiyordu.
“Bu sefer hayatta kaldım bile üstelik...”
Beatrice’e yüzsüzce yalvarması, beşinci güne kolaylıkla ulaşmasını sağlamıştı. Subaru’nun kararını kesinleştiren şey, tam da o gün onu karşılayan şeyin düşüncesiydi.
“Doğru ya. Benim hayatım bana ait. Bu yüzden—”
Daha kolay, daha keyifli bir hayat için mücadele etmenin nesi yanlıştı ki?
“—Onu nasıl kullanacağıma ben karar veririm.”
Subaru bunu söylediği anda içindeki bir sınırı aştı. Artık geri dönüş yoktu.
Beatrice, Subaru’nun sözleri karşısında kaşlarını çattı. Ancak Subaru neden böyle yaptığını soramadan kızın gözleri, tüm dikkatiyle ormana çevrildi.
“—Fazla oyalandın.”
Ormanın ağaçları arasından esen rüzgârın uğultusu artarken, Beatrice’in pişmanlık dolu sözleri duyuldu. Sallanan yaprakların sesine karışan ayak sesleri de Subaru’nun kulağına ulaştı.
Arkasını döndü. Karşısında pembe saçlı bir kız duruyordu.
12
Ormanı arkasına alan Ram, Subaru’ya dik dik bakıyordu.
“Sonunda buldum seni—daha fazla ileri gidemezsin.”
Ram’in yüzündeki nefret dolu ifadeyi gören Subaru’nun kalbini bir acı dalgası kapladı.
Orada dururken Ram, her zamanki o kusursuz görünümünden fersah fersah uzaktı. Dallar eteğini yırtıp delmişti; normalde başında olan başlıktan eser yoktu. Rüzgârın savurduğu pembe saçları her zamanki güzelliğini yitirmişti.
—İki kız kardeş birbirini giydirir, birbirinin saçını yapardı.
Subaru bunu biliyordu. Bir ara ona bunu anlattıklarını hatırlıyordu.
İki kardeş arasındaki diğer birkaç sırrı da biliyordu.
“Geri adım atar mısın acaba? Anlaşma sürdüğü müddetçe hiç kimseye müsamaha gösteremem.”
“Leydi Beatrice, asıl kenara çekilmesi gereken sizsiniz. Ben de size karşı müsamaha gösteremem.”
“Şaka yapıyorsun zahir. Bana karşı müsamaha göstermekten bahsettiğini mi duydum ben?”
“Konakta olmadığınızı unuttunuz herhalde, Leydi Beatrice? Kütüphaneden uzakta, burada, ormanın içinde o adamı sahiden koruyabileceğinize inanıyor musunuz?”
İki kız karşısında restleşmeyi sürdürürken Subaru sessizliğini korudu.
Beatrice’in pişmanlık dolu sözleri, Ram’in sözlerinin boş bir böbürlenme olmadığını kanıtlıyordu. Beatrice’in gücünün sınırları vardı ve bu durum o sınırların çok ötesindeydi.
Yine de Beatrice inatla yerinden kıpırdamayı reddediyor, Subaru’nun önünde anlaşmasını yerine getiriyordu.
Subaru arkadan Beatrice’e doğru uzandı. Ve sonra...
“Zıp...”
Kızın iki gösterişli bukleli saçını kavrayıp sertçe çekti.
Bıraktı. O koca saç yığını fazlasıyla esnek bir şekilde yaylandı. Zıp-zıp—
“Hımm, bayağı iyi hissettirdi ha.”
“N-n-n-ne...”
Gözleri faltaşı gibi açılan ve dili tutulan Beatrice, allak bullak bir hâlde arkasını döndü.
Subaru ona bakarken başını hafifçe yana eğdi.
“Ha?”
“Ne yapıyorsun sen acaba?! Ölmek mi istiyorsun sen zahir?!”
“Saçmalama. Zerrece ölmek istemiyorum. İnsan ölürse bunu bir kez yapmalı, hayatını ebediyen noktalamak için. Buna tüm kalbimle inanıyorum.”
Konuşurken Beatrice’in omzunu sıvazladı ve sakince yanından geçip gitti.
Tam karşısında duran Ram, şaşkınlık içinde Subaru’nun yüzüne dik dik baktı. Subaru önüne doğru yürürken gardını daha da alıp büzdüğü dudaklarından bir nefes verdi.
“Büyük cesaret doğrusu. Sonunda kaderine boyun mu eğdin?”
“Pek sayılmaz. Daha ziyade... bir şeyler yapmaya karar verdim.”
Subaru’nun niyetini anlayamayan Ram kaşlarını çattı.
“—Ne?”
“Özür dilerim. Dikkatsizliğim yüzünden siz kızlara çok büyük bir keder yaşattım.”
“—! Demek Rem’e sahiden bir şey yaptın ha...?!”
“Hayır, üzgünüm ama dürüst olmak gerekirse bilmiyorum. Bilmediğim o kadar çok şey var ki. Ama...”
Subaru bir an durup nefes alırken sözleri havada kaldı.
“Bilmediğim çok şey var ama artık bildiğim tek bir şey var sanırım.”
“—Bunun ne anlamı var şimdi?!”
Subaru’nun kararlılık gösterisini çocukça oyunlardan başka bir şey olarak kabul edemeyen Ram haykırdı.
Ram ayağını yere vurup hiddetle toprağı tekmeledi.
“Rem çoktan öldü! Bunu geri almanın yolu yok! Şimdi bir şey biliyor olmanın ne faydası var?!”
“Elimden bir şey gelir demiyorum. Zaten elimden hiçbir şey gelmediği için işler bu noktaya vardı. Bunun kimseyi ikna etmeyeceğini herkesten iyi biliyorum.”
Meydan okumuyordu. Hâlâ pişmanlık kalbini derinlemesine delip geçiyordu.
Aptallığı ve zayıflığı yüzünden kendisinden nefret ediyordu. Utançtan ölmek mümkün olsaydı, çoktan ölmüş olabilirdi.
Yine de bu utanç verici davranışları, bu utanç dolu hayatı ve acınası çaresizliği onu buraya kadar getirmişti.
Ve böylece, bu karara varmıştı.
“Hem sen Rem ve benim hakkımda ne biliyorsun ki?!”
“...Haklısın. Aranızdaki önemli şeylerin hiçbirini bilmiyorum. Ama...”
Subaru onlarla neredeyse yirmi gün geçirmişti. Onlar bunu bilmiyordu ve Subaru da anlatamıyordu.
Ama Subaru hatırlıyordu.
Onlar unutmuş olsa bile Subaru’nun ruhu hatırlıyordu. Onları görmüştü. Onlarla gülmüştü. Onlarla vakit geçirmişti.
Subaru’nun Ram ve Rem ile birlikte adımladığı o dünyalar… Gerçekten de var olmuştu.
İşte tam da bu yüzden—
“Bunu bilmenize imkân yok ama…”
“Ne…”
“—İkinizi de! Çok! Seviyorum!”
Tersleyen, evhamlı abla.
İğneleyici, görünüşte kibar küçük kardeş.
Subaru, iki kızla geçirdiği günleri sevgiyle andı.
Onu birden fazla kez öldürmüş olsalar da onun için çok kıymetli anılardı.
Öyle ki, onlarla bir kez daha vakit geçirme şansı verilse tereddütsüz bunu seçerdi.
Subaru’nun haykırışı Ram’ın gözlerini fal taşı gibi açmasına, şaşkınlıktan donakalmasına neden oldu.
Doğal olarak.
Ram’ın bakış açısından Subaru’nun bu haykırışı anlamsız, boş bir saçmalıktan ibaretti.
Üstelik gözünü bile kırpmadan onları terk edip gitmişti.
Ram’ın zihni yalnızca bir anlığına duraksadı. Hemen ardından bedeni çözüldü ve harekete geçti.
Fakat anlık bir açık bile olsa, nihayetinde bir açıktı.
“—!”
Subaru’nun deparı, Ram’ın öfke dolu saldırıya geçişinden yalnızca bir tık daha hızlıydı.
Ram’a arkasını dönen Subaru, Beatrice’in yanından rüzgâr gibi geçti; doğrudan uçuruma doğru atıldı.
“Bekle—!”
Arkasından bir kızın tiz feryadı yükseldi.
Subaru’nun aklı sesin hangi kıza ait olduğunu kavrayamadı bile.
Kararlı olmaya niyetlenmişti ama zihni sanki biri tırnaklarıyla parçalamış gibi darmadağındı.
Kalbi delicesine çarpıyordu ama bedeni zihnine ihanet edercesine baştan aşağı gıcırdıyordu. Kolları bacakları kurşun gibi ağırlaşmıştı.
Var gücüyle koşuyordu fakat dünya ağır çekimde akıyor gibiydi. Sanki Subaru’nun zihni, aldığı bu kararın sonucunu elinden geldiğince ertelemeye çalışıyordu.
—Ne kadar aptalca. O an bile içinde çatışıyordu.
Sebebini biliyordu. Şimdiye kadar utanmadan, hırsla hayata tutunmuştu.
Ölmek istediğinde bile sonunda korkup geri adım atmış, yalnızca dizlerinin üstüne çökebilmişti.
Ama Subaru artık bunu yapabilirdi.
“Beatrice’e ayıp oldu ama…”
Subaru bu sözlerle son pişmanlığını dile getirdi ve her şeyi ardında bıraktı.
Uçuruma doğru koştu. Birkaç adım kaldı. Sayamayacak kadar korkuyordu. Acınası. Delice. Gülesi geliyordu. Ama gülmedi. Gülemezdi.
Ardında bıraktığı tek şey yaşayan bir ölüden farksız bir hayattı. Subaru için orada bir gelecekten vazgeçmek, zaten içinde çoktan ölmek demekti.
Eğer yaşayan bir ölü olarak kalacaksa, bu canla “bir şeyler” yapabilirdi.
Hiçbir şey yapmamak yerine bir şeyler yapma kararını da yalnızca Subaru verebilirdi.
“—Bunu yapabilecek tek kişi benim.”
Ayakları yerden kesildi. Havayı tırmaladı. Hiçbir şeye dokunamadı. Hiçbir yere uzanamadı.
Çok hızlı. Rüzgâr sertti. Gözleri acıyordu. Başı ağrıyordu. Kulaklarındaki uğultu uzaktan geliyordu. Çarpan kalbini arkasında bırakmış gibiydi. Uğultuyu duyamıyordu. Kafatasının içindeki çınlama bozuk bir plak gibiydi.
Ölümüyle son bulursa, mesele kapanırdı.
Ama eğer, sadece geri dönebilirse…
Çünkü o kız, “Seni öldüreceğim,” diye haykırmıştı.
Eğer geri dönebilirse—
“—Seni kurtaracağım, yemin ederim!”
Kararlılığını haykırdığı anın hemen ardından, kafası sert zemine çarptı.
Bir şeyin feci şekilde parçalandığını yankılanan sesinden anladı, sonra da hiçbir şey kalmadı.
O nefret dolu ses artık peşinden gelemezdi. Artık hiçbir şey gelemezdi—
13
—Orada yalnızca “hiçlik” vardı.
Zihninin hiçliğine dalgın dalgın bakındı.
Belki de bakındı doğru tabir değildi.
Zihninde gözler diye bir şey yoktu. Ne eller, ne ayaklar ne de bedeninden tek bir parça... Geriye kalan tek şey, maddeden yoksun, süzülen bilinciydi.
Hiçbir şey bilmeden, hiçbir şeyin farkında olmadan bakındı.
Karanlık. İçinde hiçbir şey olmayan bir oda.
Ne yeri ne tavanı olan, zihnin kavrayamayacağı kadar zifiri bir karanlıkla örtülü bir dünyaydı bu oda.
Birdenbire, bu sonsuz karanlık dünyasında bir anlam belirdi.
Zihninin tam “önünde” aniden bir siluet ortaya çıktı.
Siluetin hatları ince ve geri kalanı gibi zifiri karanlıktı, gövdesi ise zihninin kavramasını reddeden bir sis bulutunu andırıyordu.
İnsan siluetinin belirmesiyle birlikte zihin, ilk güçlü arzusuna kavuştu.
Gölge hafifçe kımıldayıp sanki zihne bir şeyler fısıldamak istercesine hareket ettiğinde, soğukta bir gedik açıldığını hissetti.
Anlayamıyordu. Hiçbir şeyin farkında değildi.
Fakat nedense, zihni kendini bu gölgeden alıkoyamıyordu—
“—Seninle buluşamam. Henüz değil.”
Bu cılız fısıltıyla birlikte karanlık dünya ansızın yok oldu ve onunla beraber hem o gölge hem de Subaru’nun zihni silinip gitti.
<SON>
SONSÖZ
Merhabalar, ben Tappei Nagatsuki; görüşmeyeli uzun zaman oldu. Şuradaki gri kediye bir selam verin bakalım.
İlk cildin ardından bu cildi de elinize aldığınız için çok teşekkür ederim. Dışarıda 2. Cildi doğrudan ilk kitap olarak alacak kadar gözü kara biri olduğunu sanmıyorum ama aranızda böyle çılgınlar varsa rafa baksın; 1. Cilt tam da bunu bulduğunuz yerin hemen yanında olmalı. Eğer yoksa satış görevlisine, “Bunun ilk cildi de vardı, değil mi?” deyip sipariş veriverin. Benim için bir satış daha demek!
İşte oldu, 2. Cildi alanların tüm seriyi toplaması için doğrudan gizli pazarlama. Bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilirsiniz—her zaman heyecanla biten ciltler ve düğümün çözüldüğü ciltler yazarız ki “Devamı bir sonraki ciltte!” falan diyebilelim.
Bu seride olayların tekrar tekrar üzerinden geçildiği uzun aşamalar olmaya devam edecek. Düğümün çözümüne adım adım yaklaşırken her seferinde yaşanan değişikliklerin tadını çıkarmanın harika bir yol olduğunu düşünüyorum.
Ama merak etmeyin, bu sefer düğümün çözüldüğü cilt olan 3. Cilt hemen önümüzdeki ay çıkıyor, yaşasın!
2. Cilt yepyeni bir karakter kadrosu getiriyor. Web romanı versiyonunu okuyanların onları görmeyi iple çektiğine eminim.
Özellikle hizmetçi kız kardeşler ve loli kütüphaneci inanılmaz popüler ve Otsuka-sensei onlara gerçekten can verdi. Onun sayesinde kadın kahramanlarımız harikulade sevimli, Ros ise mucizevi derecede tekinsiz oldu. Gerçekten Otsuka-sensei’ye ne kadar teşekkür etsem azdır.
Şimdi ise 1. Ciltteki oyunlardan devam ederek bu cildin yaratılış perde arkasına gelirsek…
Şahsen, düşük statülü ve zayıf erkek karakterlerin bir kız uğruna her türlü zorluğa göğüs gerdiği hikâyeleri çok severim. Bu yüzden gücü olmayan bir ana karakterle başladım: Bilgiden, yetenekten, tedbirden, duyarlılıktan ve sağduyudan da yoksun, hiçbir özel tarafı olmayan biri. Büyük bir gücü, hatta parası bile olmadığından her okuyucu onunla kendini bağdaştırabilir.
Böylece ölünce geri dönen çaresiz ana karakterimiz doğmuş oldu. Hikâyemiz, gümüş saçlı kadın kahramanımız—ulaşılmaz, nadide bir çiçek—tarafından oradan oraya sürüklenen bir ana karakter üzerine kurulu.
Arka planı on yıllık bir arkadaşımın fikirleriyle, bir aile restoranının masasında yoğurup geliştirdim ve bugünkü haline getirdim.
Kısacası bu seri, bir restoranda dostumla çılgın fikirler paylaştığımız gece yarılarında doğdu.
Sonsözümün yarısından fazlasını saçmalayarak harcadığıma göre, kalan kısmını hak edenlere layıkıyla teşekkür etmek için kullanacağım.
Editörüm Bay Ikemoto, 1. Cilt sonrasında da benimle kaldığınız için teşekkürler. 2 ve 3. Ciltler ruhumu o kadar tüketti ki yolun sonuna geldiğimi sandım ama bir şekilde bitirdik. Size borçlandım.
Otsuka-sensei, o çizimleri geçen seferkinden bile daha hızlı bitirmeniz akıl alır gibi değil. O tasarımları bir çırpıda nasıl çıkarıp çiziverdiniz öyle, sanki sizin için zaman başka akıyor. Eserlerinizi gördüğümde o kadar mutlu oldum ki başka bir boyuta geçtim sandım.
Elbette cilt tasarımı için Bay Kusano da var. 1. Ciltteki o gerçeküstü Emilia çiziminden sonra burada hizmetçi kız kardeşlerin koruma içgüdülerini körükleyen o masum duruşu muazzamdı. Çok teşekkür ederim.
Düzeltmenlere, yöneticilere ve kitapçılardaki satış personeline sonsuz teşekkürler: Kitaplarımın yayımlanmaya devam etmesi sizin sayenizde. Çok teşekkür ederim.
Ve herkesten öte, en büyük teşekkürüm 1 ve 2. Cildi alan siz değerli okuyuculara. Gerçekten çok ama çok teşekkür ederim.
Uçurumun kenarında bıraktığımız olayın çözüleceği 3. Ciltte, birkaç ay sonra tekrar görüşmek dileğiyle.
Tappei Nagatsuki, Ocak 2014
(1. Cilt çıkmadan hemen önce stresten
ölmek üzere gibi görünen yazarınız)
EDİTÖR:GAZOZ
PROLOG
KEFARET YOLU BAŞLIYOR
—O an hissettiklerini şimdi bile tüm derinliğiyle hatırlıyordu.
Gözünün aşina olduğu manzaralar alevler içindeydi; tanıdığı insanlar ise sessiz birer cesede dönüşmüştü.
Sonu gelen bir dünya. Kapanmış bir dünya. Nankör bir dünya.
Acımasız, anlamsız ve acıdan başka hiçbir şey getirmeyen bir dünya.
Yine de elini uzattı, parmaklarını kımıldattı, titreyen dudaklarıyla yalvardı.
Ne de olsa kurtarılacak yanı kalmamış olsa bile sahip olduğu tek dünya oydu.
Gözlerinin önünde kilitlenmiş, ona her daim sırtını dönmüş, yalnızca uzaktan seyredebileceği bir dünyaydı.
O duvarı bir anda yıkıp geçmek; önündeki uçsuz bucaksız, göz kamaştırıcı dünyaya gözlerini kısarak bakmak; henüz açılmamış gözlerine güneşte kavrulmuş tenin rengini, yanık etin kokusuyla rengini ve gökyüzünde dans eden o güzel "boynuzların" rengini kazımak istiyordu—
Dünya gözlerinin önünde yok olmak üzereyken onun aklından geçenlere de bakın hele.
Çünkü o zaman bile, ta o anki hislerini hâlâ hatırlayabiliyordu—
O günden sonra, ömrünün her bir gününü her şeyden çok o hislerin getirdiği suçluluk duygusunu silip atmaya adadı.
2.cilt
BÖLÜM 1
KENDİNİ BEĞENMİŞ DUYGULAR
1
Gözlerini kırpıştırarak açtığında görüş alanına ilk giren şey, yapay denecek kadar göz kamaştırıcı bir beyazlıktı. Işığın ardında geniş bir tavan uzanıyordu; tavana iliştirilmiş kristaller titreşen ışıklarıyla odanın içini aydınlatıyordu.
Zihninde uyandığını doğrulayan Subaru, ne kadar harika bir uyku çekmiş olduğunu anında fark etti.
“...Yastık bir farklı hissettiriyor sanki. Daha güzel de kokuyor... Kesinlikle her zamankinden çok daha lüks.”
Subaru yatakta doğrulurken battaniyenin yumuşak dokusunun ve havaya sinen o zarif kokuların tadını çıkardı.
Bir bakışta buranın üst tabakaya ait bir oda olduğunu anladı. Beş kişinin rahatça sığabileceği devasa bir yatakta yatmıştı; oda yaklaşık sekiz-dokuz metrekareydi, gerçi içinde sadece bir yatak bulunduğu için garip bir şekilde ferahtı.
“Duvardaki tablonun kalitesi o kadar yüksek ki odayı daha da bir ıssız göstermiş. Misafir odası falan mı acaba?”
Artık tamamen uyanmış olan Subaru, bacaklarını yatağın kenarından usulca sarkıtıp bedenini yokladı. Bacaklarını ve omuzlarını rahatça döndürebildiğinden emin olduktan sonra üstünü kaldırıp temkinli bir şekilde karnına dokundu.
“Karındaki yara... tamamen geçmiş. Ne bir morluk var ne de dikiş izi... Dikiş izi bile bırakmadığına göre bu dünyanın tıp teknolojisi bayağı sağlammış. Tabii o büyük sahnem tamamen hayal ürünü değilse.”
Karnının deşildiği ana kadar yaşanan olaylar zincirini anımsadı.
Sıradan bir Japon lise öğrencisi olan Subaru, can sıkacak kadar klişe bir şekilde başka bir dünyaya çağrılmış ve kelimenin tam anlamıyla defalarca ölümle burun buruna gelmişti.
Hâlâ hayatta olması, ancak mucize denebilecek bir tesadüfler silsilesi sayesindeydi.
“İyi de o zamandan beri ne kadar vakit geçti ki... Zamanı anlamanın da bir yolu yok ya.”
Odanın dört bir yanına göz gezdirdi ama ne bir takvim ne de bir saat izine rastlayabildi. Kapının üzerindeki altın sarısı parıldayan kristal dikkat çekiyordu; pencerenin dışındaki karanlık ise vaktin gece olduğunu fısıldıyordu ki bu onun için yeni bir haberdi.
Subaru omuzlarını düşürüp derin bir nefes aldı. Ardından dudaklarından dökülen o kaçınılmaz gerçeği kabullenerek sonunda gerçekle yüzleşti.
“Nereden bakarsan bak... bu sefer Ölümden Dönüş'ten kaçmayı başardım, öyle mi?”
2
“İlkinde acınası bir ölümdü, ikincisinde cesurca bir ölüm, üçüncüsünde köpekler gibi öldüm, dördüncüsünde ise ölüm kalım savaşına karışıp serseri bir darbeyle can verdim—o badireyi atlatamasaydım böyle diyecektim işte. Valla o an ölseydim, figüranlar diyarına tek gidişlik bileti kesmiştim.”
Yatağa kendini geri bırakan Subaru, ölüm sebeplerini parmaklarıyla saydı.
Geriye dönüp baktığında, soygun da dahil olmak üzere her defasında bıçak darbeleriyle can vermişti. Yakın zamanda bir daha keskin bir nesne görmek dahi istemiyordu.
Öyle ya da böyle, bir şekilde Ölümden Dönüş'ten kaçmayı başarmış ve nihayet zamanı ileriye sarabilmişti. Apaçık ölümcül bir yara aldıktan sonra sapasağlam kalabilmesi demek...
“Duruma bakılırsa, o kızın... Emilia'nın iyileştirme büyüsüydü herhalde?”
Zihninde leylak rengi gözlere ve gümüş rengi saçlara sahip güzel bir kızın sureti belirdi—Emilia.
Karnındaki yarayı onun iyileştirdiğini varsaymak akla yatkındı. Daha önce de Emilia tarafından bir yarası sarıldığı için, bu Subaru adına gayet doğal bir tahmindi. Buradan yola çıkan Subaru, içinde dinlendiği misafir odasının Emilia'ya ait bir malikânenin parçası olduğu sonucuna vardı. Gerçi...
“Bu malikânenin Reinhard'ın ailesiyle bağlantılı olması da pekâlâ mümkün... Neyse ne.”
Kapıya doğru bakan Subaru, içinde bulunduğu durum hakkında bilgi eksikliği yüzünden hoşnutsuz bir iç çekti.
“Normalde gözünü açtığında başucunda güzel bir kız olur, ‘Uyandın mı?’ falan derdi. Çağrıldığımda da ortalıkta güzel kız falan yoktu zaten. Bir çağrılma olayına göre bunda bariz eksiklikler var cidden...”
Bu kesinlikle üçüncü sınıf bir çağrılmaydı. Orduları tek başına yarıp geçemiyordu ve doğru dürüst kayda değer bir karşılaşma bile yaşamamıştı.
“Üstelik şimdiye kadar tık yok... O zaman etrafı kolaçan edip keyfime bakmak bana düşer.”
Subaru adeta yay gibi ayağa fırlayıp elini kapıya koydu. Açılan kapı aralığından içeri ferahlatıcı, serin bir hava girdi; zemin soğuğu dosdoğru çıplak ayaklarına iletiyordu.
Odadan çıktığında, sıcak tonlara bürünmüş bir koridorun duvarları ve zemini gözlerinin önüne serildi. Geçit hem sola hem de sağa doğru uzayıp gidiyordu.
Ürkütücü olan, koridorun iki ucunun da görünmüyor oluşuydu.
“Burası saraya o kadar benziyor ki sadece 'yuh' diyebiliyorum. Delicesine devasa... İçeride birinin olup olmadığını anlamak bile imkânsız.”
Çıplak ayaklarıyla koridorda temkinli adımlarla ilerleyen Subaru, bu sessizlik karşısında yüzünü buruşturdu. Normalde duyulması gereken en ufak bir yaşam belirtisi bile yok gibiydi.
“Gece vakti için bile fazla sessiz... İnsanın sesini çıkarası gelmiyor...”
Karakter olarak Subaru, avazı çıktığı kadar Kimse yok mu?! diye bağırmaya yatkındı ama mevcut koşullar bunu fazlasıyla tehlikeli kılıyordu.
Ne de olsa buranın kendisi için güvenli bir yer olup olmadığını henüz netleştirebilmiş değildi.
Subaru ev sahibinin dostane biri olduğunu doğal olarak varsaymıştı fakat en kötü ihtimalle, karın deşme meraklısı o suikastçı geri dönüp onu kaçırmış bile olabilirdi.
Yine de her şeyin felaketle sonuçlanacağını düşünürse parmağını bile kıpırdatamazdı.
“Kenichi bir keresinde, hayat yaşanmalı demişti. Ben de öyle düşünüyorum.”
Bu arada, Kenichi Subaru'nun babasıydı. Onun gibi birinin Subaru'nun babası olması son derece manidardı.
Subaru'nun adımları tereddüt etmeden ilerlemeye devam etti. Ancak bir süre yürüdükten sonra kafasını hafifçe yana eğdi.
“Bu kadar yürüdüm ama hâlâ bir dönemece denk gelmedim. Böyle bir şey mümkün mü cidden?”
Doğal olarak şüphelerine daha fazla engel olamadı. Diğer yöne doğru gitmeyi düşünerek arkasını döndü.
Sonra kaşlarını kaldırıp mırıldandı: “Ha...? Bu tablo... Odadan çıktığımda tam karşımda duran şey değil miydi ya?”
Koridoru süsleyen yağlı boya tablonun önünde durup kollarını kavuşturdu.
Tabloda gece vakti bir orman manzarası resmedilmişti. Odadan adımını attığı an gördüğü tablonun aynısı gibi geliyordu.
Subaru kelimenin tam anlamıyla bir salyangoz hızında ilerlemediyse, aklına gelen tek ihtimale tutunmaktan başka çaresi yoktu.
“Belki de zeminde kendi kendine hareket etmesini sağlayan bir numara vardır ya da... koridor bir döngüden mi ibaret acaba...?”
Belli bir mesafe katettikten sonra muhtemelen haritada ters istikamete dönmüştü. Tam da RYO'larda görülecek türden bir alan tuzağıydı.
“Eğer koridor başa sarıyorsa, belki de Ölümden Dönüş'le bir ilgisi vardır.”
Kendisine hak verecek birilerini bulma umuduyla en yakın odanın kapı kolunu kavrayıp açtı. İçeri baktığında, bombos, hiçbir özelliği olmayan bir oda onu karşıladı. Tabii ki içeride in cin top oynuyordu.
“Bir sürü odası olan sonsuz bir koridor... Yani doğru olanı bulamazsam buradan çıkış yok, öyle mi?”
Başka bir dünyaya çağrıldığını henüz tam anlamıyla hazmedememişken, uyandığı gibi yeni bir fantastik ögeyle karşı karşıya kalmıştı.
“Klişelere uygun gidecek olursa doğru odayı bulmam saatler sürebilir. Karnım acıkacak; önce kafayı sıyıracağım, sonra da bedenim pes edecek. Eğer durum buysa...” Bu ihtimal Subaru'ya başını ellerinin arasına aldırma isteği uyandırdı.
Derin bir nefes alan Subaru, alnındaki teri silip kararlı bir ilk adım attı.
Yağlı boya tablonun karşısındaki kapının kolunu çevirdi—yani Subaru'nun az önce çıktığı kapıya benzeyen kapıyı.
“Biri gelene kadar odamda uyurum daha iyi. Belki de hedef en baştan beri ilk odaydı zaten.”
Kendine has umursamaz düşüncelerini dillendiren Subaru içeri adımını attı—
“...İnsan nasıl bu kadar aşırı sinir bozucu görünebilir, merak ediyorum doğrusu?”
Subaru'nun daha önce gördüğünü hiç hatırlamadığı, kitaplarla tıka basa dolu bir arşivin içinde, lüle saçlı bir kız doğrudan ona dik dik bakıyordu.
3
—Burası resmen ben bir kütüphaneyim diye haykıran türden bir odaydı.
Odanın genişliği ilk odanın neredeyse iki katıydı ve tavana kadar uzanan kitaplıklarla dolup taşıyordu. Her bir raf tıklım tıklım kitap doluydu; kaç tane olduğunu tahmin etmeye çalışmak bile insanın başını ağrıtırdı.
“Hadi be, kitap dolu bir yerdeyim ve tek bir tanesini bile okuyamıyorum... Ne büyük hayal kırıklığı.”
Kitaplıkları baştan aşağı süzerken sırtında Japonca başlık olan tek bir cilt bile bulamayınca nefesi boğazında düğümlendi.
Herhangi bir Latin alfabesi de değildi; daha ziyade kraliyet başkentinde gördüğü harflere benziyordu—bu dünyada yaygın olarak kullanılan yazı karakterleriydi.
Subaru ne kadar çabalarsa çabalasın sökemediği o harflere bakarak derin bir iç çekti.
“Başkasının kitaplıklarını bir güzel dikizleyip üstüne bir de iç çekmek... Bile isteye mi damarıma basmaya çalışıyorsun acaba? Belki de sana aynı şekilde karşılık vermeliyim?”
“Bu kadar huysuz olursan o güzel yüzüne yazık edersin ama. Hadi bakalım, gülümse, gülümse!”
“Ben doğuştan güzelim zaten. Senin gibiler için dudak büküp küçümsemem bile fazla gelir bence.”
Parmak uçlarını yanağına değdiren kız, zalimce bir tebessüm takındı.
Betty tatlı, sevimli bir kızdı—bu dünyada daha önce de birkaç kez rastladığı türden bir güzellikti.
Kenar mahallelerdeki Felt'ten daha genç duruyordu, en fazla on bir ya da on iki yaşlarındaydı. Fırfırlı saç modeli, sevimli yüzünü çevreleyen gösterişli elbisesiyle tam bir uyum içindeydi.
Soluk, krem rengi saçları uzundu ve dönen spiral lüleleriyle son derece dikkat çekiciydi. Bir de adamakıllı gülümsese, kalbini eritemeyeceği tek bir insan bile olmazdı.
Ahşap bir tabureye oturmuş, elindeki koca kitabı tutarak oradan Subaru'ya yukarı doğru bakıyordu.
“Demek küçümsemek gibi afili kelimeler de biliyorsun ha... İlk seferde doğru kapıyı buldum diye canın mı sıkıldı yoksa? Kusura bakma ya! Ben ta eskiden beri böyle şeyleri hep tuttururum.”
Natsuki Subaru, birçok seçeneği olan zor sorularda hiçbir ipucu olmadan ilk denemede doğru cevabı seçme konusunda tuhaf bir yeteneğe sahipti. Geçmişte bu huyu yüzünden farkında olmadan nice tezgâhı suya düşürmüştü. Az önceki koridor da bu listeye eklenen son kurban olmuştu.
“Alanı inşa etmek için verdiğim onca emek, bir çırpıda heba oldu gitti... Gerçekten çok çirkin.”
“Oyun yöneticileri de doğrudan sona atlamak yerine bütün olayları tetiklememi isterdi zaten, anlıyorum seni. Kusura bakma, benim hatam.”
Kız yarı açık gözlerle ona dik dik bakarken Subaru özür dilercesine elini hafifçe salladı. Anlaşılan Subaru'nun bu düşüncesiz hareketi tam da bu kızın planını suya düşürmüştü.
“Neyse, olmuşla ölmüşe çare yok diyelim. Buranın neresi olduğunu söyler misin?”
“Hıh. Burası benim arşivim, yatak odam... özel dairem sayılır belki de?”
“Bu durumun bana biraz acıklı gelmesi gerekmiyor mu? Yani, uyuyacak kendine ait bir yatak odan bile yok mu? Çok fena. Ya da bir kütüphaneyi özel dairen olarak kullanmana... sadece gülüp geçmeli miyim yoksa?”
“Bu laflar hafiften dalga geçme amaçlı mı söyleniyor acaba?!”
Ters ve iğneleyici bir tavırla karşılık veren, kendine Betty diyen bu öfkeli kız, yanaklarını şişirip Subaru'nun üzerine doğru yürüdü.
“Sabrımın sonuna geliyorum artık. Haddini biraz bildirmek şart oldu sanırım.”
“Hey hey, aklından ne geçiyorsa vazgeçelim, ha? Sıradan bir insanım ben, zerre savaşma kabiliyetim yok burada!”
Gösterişli bir pozla hafifçe titrerken gözleri küçüldü ve nemlendi. Fakat kızın yumuşak adımlarının temposu giderek hızlandı.
“—Kıpırdama sakın.”
Birdenbire Subaru'nun sırtından aşağı buz gibi bir ürperti indi.
Çoktan gözlerinin önüne gelmiş olan kız, elini dosdoğru Subaru'ya doğru uzattı. Boyu göğsünün üst kısmına bile yetişmeyen kız ona soluk mavi gözleriyle dik dik bakarken Subaru olduğu yerde donakaldı.
Kafatasının içinde yankılanan boğuk, tiz bir çınlamayla birlikte tüyleri diken diken oldu.
“Söylemek istediğin bir şey var mı...?”
Kız bu soruyu yönelttiğinde tutulan dili bir anlığına çözüldü. Kendisine tanınan o kısacık anda Subaru söylenecek en doğru lafı bulmaya çalıştı. Dudakları titrerken bakışları etrafta gezindi.
“A-acımaz, değil mi?”
“O yılışık diline olan sadakatini alkışlamalı mıyım acaba?”
Samimi bir hayranlık tonuyla konuşan kız, elini Subaru'nun göğsüne uzattı. Avucunu göğsüne yasladı, parmak uçları derisinin üzerine hafifçe bastırdı. Gıdıklayıcı bir histi. Ve—
“Büeh...!”
—bir sonraki an, Subaru tüm bedeninin alevler içinde kaldığını hissetti.
İçinde bir şey çılgınca dolanıyor, parmak uçlarından saç tellerinin ucuna kadar cayır cayır yandığını hissettiriyordu. Bu tekinsiz acı, sanki alevden bir parmağın iç organlarını tek tek okşaması gibiydi.
Gözleri karardı. Subaru kendine geldiğinde dizlerinin üzerine çökmüştü ve gözlerinden yaşlar boşanıyordu.
“Bayılmamışsın anlaşılan. Yoksa gerçekten duyduğum kadar dayanıklı mısın?”
“N-ne yaptın bana, lüle saçlı velet…”
“Sadece vücudundaki manaya biraz müdahale ettim. Akışta bir gariplik hissediyor musun acaba?”
Kız sakince mırıldanırken diz çöküp parmağını Subaru’nun bedenine bastırdı.
“Pekala, düşmanca bir niyetin olup olmadığını teyit etmek fena olmaz. Ayrıca emeğime karşı kabalığının cezası olarak gitmene izin vermeden önce manana el koysam iyi olacak sanırım.”
Sınırına gelmiş olan Subaru bu dokunuşla dengesini koruyamadı ve başı yere düştü. Yine de boynunu zar zor oynatıp başını kaldırdığında kızın sadist bir tebessümle ona tepeden baktığını gördü.
“Sen… insan değilsin, değil mi? Kişiliğinden bahsetmiyorum bile…”
“Puckie ile çoktan tanışmış birine göre bunu kavramakta epey yavaş kaldın.”
Kız yerlerde sürünen Subaru’ya eğlenircesine baktı. Kelime dağarcığının ima ettiğinden çok daha genç görünüyordu; acımasız bir oyunda böceklerin kanatlarını koparan türden küçük kızları andırıyordu.
“Düzeltiyorum… Kişiliğin de… insanlık dışıymış…”
“Senin kavrayışının fersah fersah ötesinde yüce bir varlık olduğum kesin, insan.”
Küçük bir kızın dudaklarından dökülmeyecek kadar buz gibi bir sözdü bu.
Subaru göğsünün içinin için için yandığını hissetti. Ama bu sıcaklığı kelimelere dökecek dermanı kalmamıştı. Bilinci iradesi dışında karanlığa gömüldü.
—Hadi ama, daha yeni uyanmıştım, yine mi nakavt oluyorum yani?!
“Burada ölürsen kabuğunu ortadan kaldırmak zahmetli olur. En iyisi diğerleriyle konuşayım.”
—Böcekmişim gibi kabuk deyip durma be velet—
Laf cambazı dilini bile kıpırdatamayan Subaru bir kez daha uykuya daldı.
4
“Aaa, uyanmış gibi görünüyor, Abla.”
“Evet, Rem. Uyanmış.”
Bir sonraki uyanışında, aynı tınıya sahip iki kız sesi duyuldu.
Yine önceki yumuşak, rahat yataktaydı. Perdelerin hafif aralığından süzülen göz kamaştırıcı güneş ışınları uykulu Subaru’nun göz kapaklarını yakıyordu. İçgüdüsel olarak sabah olduğunu tahmin etti.
“Uff, ben gece kuşu olmaktan ziyade resmen gecenin bir parçasıyım. Sabah uyanmak içimi daraltıyor…”
Artık tamamen uyanmış olan Subaru, okullar tatilken geceyle gündüzünün tersine döndüğünü hatırlayarak doğruldu. Etrafına bakındı, omuzlarını esnetti ve kalçasını pencereye doğru kaydırarak o yöne baktı.
“Değerli Misafirimiz, şu an Güneş Saatiyle Yedi.”
“Değerli Misafirimiz, Güneş Saatiyle Yedi suları.”
Cana yakın ses tonlarıyla saati belirttiler. Güneş Saatiyle Yedi—ne anlama geldiğini bilmiyordu ama sabahın yedisine benzer bir şey olduğunu tahmin etti.
“Durum buysa, az önceki uyanmayı saymazsak neredeyse koca bir gün uyumuşum ha? Gerçi rekorum iki buçuk gün, o yüzden pek de büyütülecek bir şey değil.”
“Abla, duydun mu? Ne kadar da tembelce bir söz.”
“Evet Rem, duydum. Ne kadar da işe yaramaz bir söz.”
“Beni stereo sesle fırçalayan bu hanımefendiler de kim be?!”
Yatağın iki yanını sarmış olan kızları görünce şaşkına dönen Subaru hızla doğruldu. Kızlar telaşla odanın bir köşesine çekildi, el ele tutuşup yüzlerini birbirine yaklaştırarak ona baktılar.
Yan yana durduklarında bir elmanın iki yarısı gibiydiler; ikiz oldukları besbelliydi.
İkisinin de boyu yaklaşık bir buçuk metreydi. İri gözleri, pembe dudakları ve yüzlerindeki yumuşak, taptaze sevimlilik onları düpedüz tatlı kılıyordu. İkisi de küt kestirilmiş saçlara sahipti; saçları birinin sağ gözünü, diğerinin sol gözünü kapatacak şekilde ayrılmıştı.
Saçlarının ayrılış şekli ve birinin saçının pembe, diğerininse mavi olması onları ayırt etmenin tek görsel yoluydu.
İkizler Subaru’yu dikkatle inceliyordu. Kafası sanki çiziklerle doluymuş gibi karıncalanan Subaru birden fark etti.
“Yok artık… Bu dünyada da mı hizmetçi kıyafetleri var?!”
Üzerlerinde beyaz detayları olan siyah önlüklü elbiseler, başlarında ise beyaz dantelli başlıklar vardı. Bu kıyafetler dar omuzlarını açıkta bırakacak şekilde özel olarak tasarlanmıştı ve kısa eteklerle birleştiğinde vücut hatlarını epey cüretkar bir şekilde sergiliyordu. Subaru hizmetçi kıyafetlerinden pek anlamazdı ama bu dekoltenin tasarımcının kişisel zevkini yansıttığından emindi… Gerçi onları giyen ikizler her halükarda çok güzeldi.
“Hizmetçilerin edepli giyinmesi gerek sanıyordum… ama galiba hayranı oldum!”
“Bu korkunç bir şey Abla. Şu anda Değerli Misafirimizin aklında müstehcen, aşağılık düşüncelerin öznesi sensin.”
“Bu dehşet verici Rem. Şu anda Değerli Misafirimizin zihni senin hakkında tamamen iğrenç düşüncelerle doldu taştı.”
“Zihinsel kapasitemi hafife almayın hanımlar. Hayallerimde ikiniz de başroldesiniz!”
Subaru önkollarını kavuşturup parmaklarıyla manidar hareketler yaptı. Bu hareket iki hizmetçinin yüzünün gerilmesine neden oldu; kızlar birbirlerine sarıldı, sonra ellerini ayırıp birbirlerini işaret ettiler.
“Lütfen beni bağışlayın Değerli Misafirimiz. Beni bırakıp Abla’mı kirletin.”
“Lütfen durun Değerli Misafirimiz. Beni bırakıp Rem’i küçük düşürün.”
“Hani kardeş sevgisi nerede kaldı?! Hem beni baş düşman ilan edip birbirinizi satmak da neyin nesi?!”
İki hizmetçi günah keçisi rolünü birbirine atıyor, Subaru’nun hain dişlerini ilk kime geçireceğini merak ediyormuş gibi ona bakıyorlardı. Tam o sırada birden fark etti…
Tık, tık. Kız açık kapının önünde durmuş, üçüne bakarak hafifçe kapıya vuruyordu.
“…Daha sakin bir uyanış mümkün değil miydi?”
Bugün uzun gümüş saçlarını kalçalarına kadar serbest bırakmıştı. Üzerindeki kıyafet başkentte gördüğü pelerin değil, tasarımıyla açık tenini ve narin fiziğini ön plana çıkaran bir elbiseydi.
Etek beklenmedik derecede kısaydı; Subaru, uzun bacaklarını nasıl da sergilediğine hayran kalarak yumruğunu sıktı.
“Anladım! Bunu her kim seçtiyse aklından geçeni çok iyi anladım!”
Gümüş saçlı kız—Emilia—Subaru’nun bu övgüsü karşısında şaşkınlıkla bakakaldı.
“…Neyden bahsettiğini tam anlamadım ama boş bir şey olduğunu bildiğim için çooook hayal kırıklığına uğradım.”
Emilia’nın ani ziyareti Subaru’nun moralini bir anda tavan yaptırmıştı.
Bilinmeyenlerle dolu bir yerde—özellikle de karşılaştığı ilk küçük kızla yaşadığı olay epey sarsıcıyken—başka bir dünyaya çağrılmasından hemen sonrasından beri tanıdığı dost canlısı bir yüz olan Emilia’yı görmek zihninde her şeyi çok daha özel kılıyordu.
“Kanın çekilmişken Beatrice’in sana sert davrandığını duyup biraz endişelendiğime inanamıyorum… Gerçekten hiç gerek yokmuş.”
“Ama senin yüzünü görerek uyandığım için acayip neşelendim. Hem bunu sormaya biraz çekiniyorum ama…”
Emilia ona şüpheyle bakarken Subaru iki elini birleştirdi ve çekinerek alttan alttan ona baktı.
“Beni… şey, hatırlıyorsun, değil mi?”
“Bu hareketinden nedense hiç hoşlanmadım. Ayrıca ne tuhaf bir soru. Senin kadar göze batan birini unutacağımı sanmıyorum, Subaru.”
Emilia’nın ona tatlı bir tebessümle adıyla hitap etmesi üzerine Subaru rahatlayarak omuzlarını düşürdü. Sonra, ilk defa bir kızın ona adıyla hitap ettiğini fark edince yüzü epey kızardı.
“Lütfen dinleyin Emilia Hanım. Bu şahıs son derece aşağılık biriydi. Yani Abla’m için.”
“Duyun lütfen Emilia Hanım. Bu adam kızları tuzağa düşürüp lekeledi. Yani Rem’i.”
İkizler kulaklarına kadar kızaran Subaru’yu geride bırakıp asılsız suçlamalarını sıralamak için Emilia’nın yanına koştular. Emilia bu iftiralara buruk bir tebessümle karşılık verip göz ucuyla Subaru’ya baktı.
“Subaru’yu öyle bir şey yapmayacağını bilecek kadar tanımıyorum ama muhtemelen yapmamıştır diye güveniyorum. Üstüne çok gitmeyin, tamam mı?”
“Peki Emilia Hanım. Ram bu durumu derinlemesine düşünecektir.”
“Peki Emilia Hanım. Rem bu durumu gözden geçirecektir.”
Bunu söyleseler de ikizler hiç de samimi görünmüyorlardı. Emilia onların bu tavrına itiraz edecek gibi durmuyordu; belki de sadece alışkındı.
“Her neyse, Subaru, iyi misin? Bir yerinde tuhaflık var mı?”
“Hı-hı, şey, uyumadan önce sanki bütün vücudum alev alev yanıyordu ve ölecek gibiydim ama şimdi hiçbir şey kalmamış. Hatta biraz fazla uyumuş gibi hissediyorum.”
“Durumun bundan ibaretse iyi. Kısa bir yürüyüşe çıkabilir misin?”
“Yürüyüş mü?”
Subaru başını eğerken Emilia hafifçe gülümsedi.
“Evet, yürüyüş. Günde bir kez bahçeye çıkmaya çalışırım, şimdi de tam sırası gibi, değil mi?”
“Günde bir kez… ne yapıyorsun ki? Çiçekleri mi suluyorsun?”
“Tam olarak öyle değil. Çeşitli ruhlarla yaptığım sözleşmenin şartlarından biri her sabah onlarla temas kurup konuşmam.”
Emilia ruh deyince Subaru’nun aklına Emilia’nın yanında gördüğü kedi ruhu geldi.
Ruhlarla yürüyüş ve sohbet. Merakını—ve gizli niyetlerini—besleyen hoş bir fikirdi bu.
“Bana harika bir fizik tedavi gibi geldi, Emilia-tan. Sen ruhlarla konuşurken ben de bahçede turlayıp biraz egzersiz yapayım mı?”
“Yani, yüksek sesle konuşup olay çıkarmazsan olur tabii… Ha? Az önce ne dedin sen?”
“Tamamdır, anlaştık. Hadi bahçeye çıkalım!”
“Hey, ne dedin sen? O tan da neyin nesi? Nereden çıktı şimdi?”
Bu lakap Emilia’nın kafasını karıştırmış gibiydi. Subaru, kızın onun adını öyle rahatça söylemesine kızardığını saklayarak yan yana duran iki hizmetçinin yüzüne döndü. “Hey, hizmetçi kardeşler. Benim eski kıyafetler nerede? Kendimden geçmişken bana bir hastane önlüğü giydirmişsiniz gibi. Sanırım bunu malikane ödünç verdi ama…”
“Anladın mı Abla? Galiba o soluk gri paçavradan bahsediyor.”
“Anladım Rem. O kanlı, fare rengi pislik parçasını kastediyor.”
“Kirli bir fareye benzerken ona pislik demek de ne cesaret. Tek parçaysa getirebilir misiniz acaba?”
Subaru’nun ricası karşısında ikizler Emilia’ya döndüler. Bakışları izin istediklerini söylüyordu. Emilia başıyla onaylayınca ikizler kibarca eğilip odadan çıktılar.
“Bunu benden duymuş olmana gerek yok ama kendini zorlamamalısın. Çok fena yaralanmıştın.”
“Ama yarayı mükemmel şekilde kapattın. Ha bu arada…”
Subaru bir şey hatırlamış gibi duruşunu dikleştirdi ve yavaşça Emilia’nın önünde eğildi.
“Yaralarımı iyileştirdiğin için teşekkür ederim Emilia-tan. Beni kurtardın. Ölmekten gerçekten korkuyorum. Bunu sadece bir kez yaşamak isterim.”
“Normalde zaten tek hakkın olur…? Ama hım, her neyse, boş ver…”
Ağzından dökülen bu ani laf sokmanın ardından Emilia’nın mor gözleri dalgalanarak Subaru’ya baktı.
“Asıl benim sana teşekkür etmem gerek. Beni zar zor tanıdığın halde benim için canını tehlikeye attın. Yaralarını iyileştirmek yapabileceğim en ufak şeydi.”
Kızın samimiyetle özür dileyen bakışı Subaru’nun nefesini kesti.
İçinden geçen cevabı ona veremediği için kendinden nefret etti.
—Emilia onu kurtarmasına boş ver demişti. Oysa onu ilk kurtaran Emilia’nın ta kendisiydi.
Fakat bunun tek kaydı Subaru’nun anılarında saklıydı.
Subaru hiçbir zaman tam olarak iletemeyeceği minnettarlığı içine gömerek gülümsedi.
“—Şey, madem birbirimizi kurtardık, bence artık ödeştik.”
“Ödeştik mi…?”
“Yani kimsenin kimseye borcu kalmadı, öyleyse iyi geçinelim birader!”
Yoksul Mahalle sakinlerinden biriyle konuşuyor olsaydı, şimdi dostça omzuna vurmanın tam zamanıydı. Ama o anda Subaru’nun tek yapabildiği utancını ve kızaran yüzünü elinden geldiğince gizlemek oldu. Emilia Subaru’ya hafifçe gülümsedi.
“Bu kadar tuhaf bir erkek kardeşe gerçekten ihtiyacım var mı acaba?”
“Bu biraz ağır bir yorum olmadı mı?!”
Bu umursamaz terslemeyle omuzları düştü.
Bu atışmaya ikisi de gülerken kapı açıldı ve ikiz hizmetçiler geri döndü. Subaru, eşofmanının üstünü ve altını birer parça halinde taşıdıklarını görünce doğruldu.
“Güne yeniden başlama vakti geldi desenize.”
Ölümden Dönüş’ü aştığından beri ilk günü gerçekten başlıyordu.
5
Hizmetçiler onu giydirmeyi teklif ettiğinde Subaru başını sallayarak reddetti, kendi gücüyle üstünü değiştirdikten sonra Emilia ile birlikte malikanenin bahçesine yöneldi.
Subaru geniş bahçeye bakarken hayranlıkla iç geçirdi.
“Burası da amma büyükmüş. Malikane devasa ama burası bahçeden çok çayırlığa benziyor.”
Zaman zaman manga ve animelerde zenginlerin malikanelerindeki bahçeleri görürdü. Akşam yemeklerinin verildiği türden yerlerdi. Subaru, bu devasa bahçenin ortasında, rehabilitasyonuna bir an önce başlamak için esneme hareketlerine girişti.
Emilia Subaru’nun hareketlerini merakla izledi.
“Tuhaf hareketler yapıyorsun. Ne yapıyorsun öyle?”
“A, buralarda ısınma hareketleri yapılmaz mı? Ağır egzersizlere başlamadan önce yapılır hani.”
“Hmm, pek gördüğüm bir şey değil. Ama ani ve sert hareketler yapmanın tehlikeli olduğunu anlıyorum.”
“Demek bu dünyada esneme hareketi yapılmıyor ha? Neyse, elden bir şey gelmez—sana öğreteyim mi? Memleketimden nesilden nesile aktarılan hakiki ısınma hareketleri!”
Emilia, Subaru’nun bu özgüvenli çıkışı karşısında pes etmiş gibiydi. “P-peki. Azıcık o zaman,” diyerek Subaru’yu taklit etti. Subaru Emilia’nın yanına geçip talimatlar vermeye başladı.
“Sabah Egzersizi İkinci Kısııım! Elleri yukarı uzatıp sırtı iyice esnetiyoruuuz~~!”
“Ha, ne, yok artık?!”
“Sadece beni taklit et. Sana radyo jimnastiğinin özünü bizzat aşılayacağım!”
Şaşkına dönen Emilia’yı azarlayan Subaru, memleketinde herkesin bildiği o meşhur ritme ayak uydurdu.
Emilia başta şaşırsa da çabuk kavradı. İkisi de son derin nefeslerini almayı bitirdiğinde, Subaru iki elini birden göğe doğru açtı.
“Ve son olarak, eller havaya. Zafer!”
“Z-zafer!”
“Tamamdır, işte bu kadar Emilia-tan, artık sen de bir Radyo Jimnastiği Çaylağısın!”
Var gücüyle jimnastik yapmayı bitiren Emilia’nın yüzünden, bu yeni unvanın üzerinde derin bir etki bıraktığı anlaşılıyordu. Ama birden asıl amacını hatırlamış gibi bir ifade takındı.
“Doğru ya. Konu fena halde dağıldı ama bunu unutursam bana çok gücenirler.”
Konuşurken yüzünde tatlı, hafif bir tebessüm beliren Emilia, cebinden yeşil bir kristal çıkarıp Subaru’ya gösterdi.
“Ah, bu şey değil mi…”
“Ruhların barınması için bir kristal. Bilirsin işte, Puck gibi.”
“O kadar önemli olayın ortasında uyuyakalan şu kedicik mi? Kesin benim o kahramanca anımdan haberi yoktur, değil mi?”
Kristal, sanki Subaru’nun onu hafife almasını azarlarcasına parıldadı. Başta kristalden umursamaz bir ses yükseldi.
“Hiç de öyle değil Subaru, Lia ortalık yatıştıktan sonra bana her şeyi anlattı.”
Sonunda kristalden ışık saçıldı ve Emilia’nın avucunun üzerinde bir silüet halinde yoğunlaştı.
“Selam. Günaydın Subaru. Hava da pek güzel.”
“Benim için pek inişli çıkışlı bir gece ve sabah oldu ama. Önce o sonsuz koridor, sonra o tehditkar velet. Şimdi de bunları atlatıp Emilia-tan ile ter atıyordum…”
Emilia dudaklarını büzüp somurttu.
“Böyle söylersen insanlar yanlış anlayacak.”
Emilia sonra avucunun üstünde oturan Puck’a baktı.
“Günaydın Puck. Dün seni bu kadar zorladığım için özür dilerim.”
“Günaydın Lia. Asıl ben dünkü durum için özür dilerim. Seni neredeyse kaybediyordum. Subaru’ya ne kadar teşekkür etsem azdır, gerçekten.”
Puck patisiyle pembe burnunu kaşırken yuvarlak siyah gözleriyle Subaru’ya baktı.
“Sana bir borcum var. İstediğin bir şey var mı acaba? Yani yapabileceğim bir şey.”
Puck’ın bu gösterişli vaadine Subaru anında cevap verdi.
“Tamam o zaman, şu kürküne kana kana dokunmama izin ver.”
Puck ile Emilia’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. Belli ki cevabın içeriği kadar hızına da şaşırmışlardı.
“K-karar vermek için biraz daha düşünmen gerekmez miydi? Puck küçük ve güvenilmez görünebilir ama güç seviyesi sahiden de inanılmazdır.”
“Bana baksana, benim için en kaliteli kumaşları aratmayan bir kürke dokunabilmek öyle büyük bir şey ki. Dünyanın parasını verseler değişmem. Ciddiyim bak.”
Subaru bir yandan konuşurken bir yandan da bu hakkını dibine kadar kullanarak parmağını Puck’a uzattı: Önce göbeğine, sonra çenesine ve can alıcı vuruş olarak da kulaklarına dokundu.
“Aah, bu kulaklar bağımlılık yapıyor! Resmen pofudukluğunun esiri oldum!”
“Aklının yüzeyini okuduğum için biliyordum ama bunu bizzat senden duymak… Vay canına.”
Puck boğazından keyifli mırıltılar çıkarırken Subaru onunla dilediğince oynadı.
Emilia, Subaru ile Puck’ın oynamasını izlerken teslimiyet dolu bir iç çekti.
“Pekâlâ, ben küçük ruhlarla konuşmaya gidiyorum o zaman… Oynamanızda sorun yok ama bana engel olmayın, tamam mı?”
“Yani bizi ekti.”
“Aynen, bizi ekti.”
İkisi de omuzlarını düşürürken Emilia onları bilhassa görmezden gelerek usulca bahçenin bir köşesine yürüdü. Yere oturmadan önce toprağı hafifçe süpürdü. Emilia gözlerini kapattığında etrafını soluk ışıklar sarmaya başladı.
—Subaru bu manzarayı daha önce de görmüştü.
“Küçük ruhlar, ha?”
“Öyle. Çoğu küçük ya da ulu ruhlar olarak sınıflandırılır… Gerçi bu kategorilerin dışına çıkan da pek çok ruh var.”
“İşe yaramadığından değil ama… onları nasıl sınıflandıracağımı bilmiyorum.”
Subaru, Emilia’nın etrafında neşeyle dans eden ışıkların küçük ruhlar olduğunu biliyordu; çünkü Emilia başkentteki döngü sırasında bundan bahsetmişti.
Emilia otururken küçük ruhlarla fısıltıyla konuşuyor, ara sıra gülümsüyordu; küçük ruhlar da sanki buna karşılık verircesine bir parıldayıp bir sönüyordu.
“‘Küçük ruhlarla sözleşme’ dedin ya, tam olarak ne oluyor o?”
“Bir ruhla yapılan törensel bir anlaşma—bir ahit bağı kurmak.”
Subaru daha önce hiç duymadığı bu terim karşısında kaşlarını çattı.
“Şöyle ki, bir Ruh Ustası önce ruhlarla bir sözleşme yapmadıkça ruh büyülerini kullanamaz. Sözleşmelerin şartları da ruhtan ruha değişir. Takip edebiliyor musun?”
“Yani banka kredisindeki faiz ve ipotek gibi bir şey değil. Çaktım köfteyi.”
“Benim adım Köfte değil ama neyse, devam edelim. Her ruhun istekleri farklıdır… Fakat şuradaki gibi küçük ruhlar, büyücüyle temas kurmak gibi basit şartları olan sözleşmeler isterler yalnızca.”
“Yani yeni başlayanlar için basit şeyler. Anladığım kadarıyla diğer ruhlarda bu sökmüyor, öyle mi?”
“Kafanın çabuk basması işimi kolaylaştırıyor. Yine de böyle lafı dağıtıp durursan bir yere varamayız ama?”
Pardon, dedi Subaru yüzü kızararak gülümserken. Puck ise bıyıklarıyla oynayarak ona sıcacık bir bakış fırlattı.
“Evet, benim gibi kendi iradesine sahip bir ruhu tatmin etmek biraz daha zordur. Sözleşme yaptığım kişiye aldığım kadarını vermek isterim… ama Lia’yla olan şartlarım epey sıkıdır.”
“Deminden beri aklımdaydı, Lia gerçekten çok şirin bir lakapmış.”
“Senin Emilia-tan lakabın daha da şirin ama. Ben de ona öyle seslensem fena olmaz hani.”
“—Sakın ha. Ciddiyim. Yalvarırım yapma.”
Yanaklarını şişiren Emilia, bu şapşal muhabbetlerinin arasına girdi.
Emilia geri dönünce etrafındaki ruhlar gözden kayboldu; görünüşe göre Ruhlarla Sohbet Vakti sona ermişti. Subaru ayağa kalkıp arkasındaki çimleri silkeledi.
“Hasret giderme faslı bitti mi? Beklediğimden kısa sürdü sanki.”
“Sizi düşündüğüm için kısa tutmalarını rica ettim. Bugün konuşmamız gereken şeyler var.”
Emilia bunu söylerken avucunu uzattı; Puck, Subaru’nun üzerinden fırlayıp avcuna kondu. Puck’ın yuvarlak gözleri, memnun bir tebessüm eşliğinde Emilia’ya döndü.
“Her şey yolunda. Kendisini iyice bir tarttım; en ufak bir kötülük, düşmanlık ya da zarar verme niyeti sezemedim. Kişiliği biraz tuhaf olsa da Subaru iyi bir çocuk.”
“Bir dakika ya…”
Puck’ın kendisini Emilia’ya her yönüyle değerlendirmesi karşısında afallayan Subaru’nun ağzı açık kaldı.
“Niye öyle dedin ki… Doğru olsa bile bunu onun yüzüne karşı söylemek kırıcı değil mi?”
“Yok, şey, sorun değil! Sizin için tamamen bir yabancıyım, tabii ki beni araştıracaksınız. Şüphelenmekte çok haklısınız. Ama sondaki kısım harbiden kalbimi kırdı, Emilia-tan!”
Emilia eliyle hemen ağzını kapattı ve Subaru’ya mahcup bir tebessümle baktı.
Subaru, Puck’ı öyle sebepsiz yere elleyip durmamıştı. Zaten meselenin buraya geleceğini tahmin etmişti. Emilia ve diğerleri, hakkında kesin hiçbir şey bilmedikleri Subaru’yu öylece bağırlarına basacak kadar dikkatsiz değillerdi. Ram ve Rem’in o tavırlarının sebebi de kısmen buydu kuşkusuz.
“Gerçi durumu açıklayacak düzgün bir yolum da yok ya, neyse.”
Bu dünyada Subaru’ya dair önceden kalma hiçbir kaydın bulunmadığı aşikârdı. Buraya çağrıldığını anlatmaya çalışsa kimse inanmaz, üstüne bir de deli muamelesi görme ihtimali tavan yapardı.
Hal böyleyken, Puck’ın kendisini etraflıca tartmasına izin vermek en mantıklı seçenekti. Emilia’nın güvendiği ve bilinçli düşünceleri okuyabilen Puck’ın ağzından çıkacak sözler, Subaru’nun uydurabileceği her türlü açıklamadan fersah fersah daha ikna ediciydi.
“Sorun yok, Lia. Bu arada neyin peşinde olduğunu anladım, Subaru. Düşünce okuma yeteneğimi böyle kullanmak ha, seni gidi yaramaz seni.”
“Gurur duydum! Gel can ciğer kuzu sarması olalım seninle dostum!”
Subaru’nun bu hitabı Puck’ın yüzünde şaşkın bir ifadeye yol açtı; ardından yüzüne koca bir gülümseme yayıldı.
“Böyle muamele görmeyeli epey olmuştu. Hoşuma gitti.”
“Bu sözleri Emilia-tan’dan duymayı tercih ederdim. Neyse, ne derler bilirsin; komutanı alt etmek istiyorsan önce atını devireceksin… Gerçi sen bir nevi kedi sayılırsın, bu mantık yine de işler mi ki? …Acaba?”
Parmağını çenesine koyup kara kara düşünen Subaru’yu izleyen Emilia’nın yüzünü şaşkın bir ifade kapladı.
Subaru merakla kaşlarını kaldırınca Emilia hafifçe nefesini içine çekti.
“—Gerçekten de çok tuhafsın, Subaru.”
“Ha?”
“Ruhlarla konuşmayı gayet normal bir şeymiş gibi karşılayıp benim gibi bir… yarı-elfe böyle imalı bakışlar atman… Şaka bile olsa beni çok şaşırttı.”
Subaru içinden, Bunun bir şaka olmadığını bilsen acaba yine böyle şaşırır mıydın? diye geçirdi. Fakat Emilia’nın o büyüleyici gülümsemesine kapılınca bunu tamamen unuttu gitti.
Bu tebessüm, krallık başkentinde birbirlerine isimlerini söyledikleri anda yüzüne konan o gülümsemeyle yarışacak cinstendi. Uçup gidecekmiş gibi narin ve ele avuca sığmaz görünüyordu ki bu da Subaru’nun kalbini daha da hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Ay ışığındaki çiy taneleri kadar gerçeküstü duran, dalga dalga dökülen o güzelim gümüş saçları; ilk kar kadar beyaz teni… Menekşe rengi gözleri Subaru’nun aklını adeta büyüsü altına almıştı ve bir türlü bırakmıyordu.
Subaru onun yüce ve güzel olduğunu; sarsılmaz bir çekirdeğin etrafına sarılmış altın gibi bir kalbi olduğunu biliyordu.
Ellerini yanaklarına koyup Tabiat Ana’ya şükretmekten başka bir şey gelmiyordu içinden ama kendini tuttu.
“Hayırdır, bu ikisinin nesi var böyle?”
Emilia’nın fark ettiği bir şeyi dile getirmesiyle birlikte Subaru malikâneye doğru baktı.
İkiz hizmetçiler malikâneden aşağı doğru yürüyorlardı. Subaru ile Emilia’nın önünde resmi bir reverans yaparak, en ufak bir uyumsuzluk bile göstermeden aynı anda konuştular.
“—Malikânenin efendisi Efendi Roswaal teşrif ettiler. Lütfen bu taraftan buyrunuz.”
Kusursuz uyumları Subaru’yu şaşırtmıştı ancak hizmetçilerin takındığı bu yeni tavır onu daha da çok şaşırttı.
Az önceki havai hallerinden eser kalmamış, yerini yüksek zümreye hizmet edenlere yaraşır bir vakar almıştı.
“Anladım. Roswaal… Yanına gitsek iyi olacak o zaman.”
“Evet, ayrıca uyanmışsa Değerli Misafir’i de getirmemizi emrettiler.”
Puck, Emilia’nın gümüş saçlarının arasına kıvrıldı. Emilia saçlarını düzeltirken yüzü hafifçe gerildi. Yan gözle onu izleyen Subaru, kendisine böyle hitap edilince boynunu hafifçe kütletti.
“Peki kim bu Roswaal denen herif?”
“Bu malikânenin efendisi… Ah, doğru ya, anlatmamıştım.”
Emilia yaptığı dikkatsizliği fark edince avucunu ağzına götürdü.
“Şey, evet. Roswaal… Onunla tanışınca anlarsın.”
“Açıklamaktan da hemen vazgeçiverdin! Ne yani, tarif edilemeyecek kadar sıradan biri mi?!”
Emilia, Puck, Ram ve Rem hep bir ağızdan karşılık verdiler…
“—Hayır, tam tersi.”
Dört katına çıkan bu şaşkınlık karşısında Subaru’nun çenesi bir karış açık kaldı. Mavi saçlı kız, eliyle Subaru’nun çenesini alttan usulca kapatıp ciddiyetle eğildi.
Yanında dikilen pembe saçlı hizmetçi ise malikâneyi işaret etti.
“Efendi Roswaal gibi bir şahsiyeti yalnızca sözcüklerle tarif etmek imkânsızdır. Kendisiyle tanıştığınızda anlayacaksınız, Değerli Misafir. Endişelenmeyiniz; kendisi merhametli bir lorddur.”
İkizler bakışıp başlarını salladılar; fakat bu üst üste gelen teyitler, Subaru’nun şüphelerini derinleştirmekten başka bir işe yaramadı.
Subaru neye uğradığını şaşırmışken Emilia, ikizlerin dediğini gönülsüzce de olsa onaylar gibi elini usulca ona doğru uzattı. Subaru’nun omzuna birkaç kez hafifçe vuran Emilia, ciddi bir ses tonuyla mırıldandı.
“—Büyük ihtimalle çok iyi anlaşırsınız, Subaru. Ama seni pestil gibi yoracaktır, haberin olsun.”
BÖLÜM 2
SÖZ VERİLEN SABAH UZAKLARDA KALIYOR
1
İkizlerin onları kahvaltının verileceği yemek salonuna götürmesinin ardından, lüle saçlı kız bir selam vermek yerine, “Yukarıdan izlerken… kafanın içindekilerin bu kadar içler acısı olduğunu görünce hayretlere düştüm doğrusu, haksız mıyım?” dedi.
Emilia üstünü değiştirmek için odasına uğramak üzere yolda ayrılmıştı; bu yüzden o anda yemek salonunda sadece Subaru ile lüle saçlı kız vardı. Subaru onun bu iğnelemesine yüzünü ekşitti.
“Böyle güzel bir sabahta bu ne biçim konuşma tarzı be bücür?”
“O da ne demekmiş öyle, haksız mıyım? Daha önce hiç duymadım ama kulağa fazlasıyla… nahoş geliyor.”
“Benim ilgi alanıma girmiyorsun demek. Benden küçük kızlara asla bakmam.”
“…Beni böylesine aşağıladığın için sana acımalı mıyım yoksa?”
Laf sokan kızın söylediklerini kasten duymazdan gelen Subaru, yemek salonuna şöyle bir göz gezdirdi.
Ortada beyaz örtüyle kaplı bir masa duruyordu; tabaklar çoktan dizilmişti. Şayet Subaru’ya da bir yer ayrıldıysa, bu kesinlikle masanın en alt ucu olurdu.
“Görgü kurallarından falan hiç anlamam. Bana biraz taktik versen nasıl olur?”
“Bu küstahlık da nereden çıktı, haksız mıyım? Anlamıyorsan açıkça söyle ve başını öne eğ.”
“O kadarını yapabilsem gider şu koca koltuğa oturur, canını fena halde sıkardım herhalde.”
Subaru elini sallayıp o koca koltuğa kurulunca kızın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi ve tir tir titredi. Oraya ya Emilia ya da malikânenin efendisi otururdu herhalde; ikisinin de şansı eşitti.
Koltukta bir türlü rahat edemeyen Subaru’yu gören lüle saçlı kız bıkkın bir edayla başını iki yana salladı.
“Aman, pekâlâ. Daha da önemlisi, bana teşekkür edecek tek bir kelimen bile yok mu?”
“Teşekkür mü? Az önce yardım istedim, beni tersledin ya! Hem kim kalkıp da kendisine teşekkür edilmesini talep eder ki? Babanın bu haline vereceği tepkiyi görmeyi çok isterdim doğrusu!”
“Sen neye kızıyorsun acaba?! Asıl kızması gereken benim! O kadar şey yaptıktan sonra...!”
Birbirlerini kışkırtmaya devam ettiler.
Subaru’nun cevabıyla telaşlanan kızın sesi kesildi, cümlesini bir türlü bitiremedi. Bu tuhaf duraksamayı fark eden Subaru devam etmesi için üsteledi ama…
Yemek salonunun kapısı açıldı ve ikiz hizmetçiler önlerinde bir servis arabasını iterek içeri girdiler.
“Kusura bakmayınız, Değerli Misafir. Yemeği servis edeceğim.”
“Kusura bakmayınız, Değerli Misafir. Sofra takımlarını ve çayı servis edeceğim.”
Mavi saçlı kız salata, ekmek ve benzeri şeylerden oluşan geleneksel bir kahvaltı menüsünü masaya dizerken, pembe saçlı kız çevik hareketlerle çayları doldurup fincanları yerleştirdi. Yayılan sıcak kokular Subaru’nun karnının birdenbire guruldamasına sebep oldu.
“Vay canına, hiç de fena değil ha. İşte buna asillere layık kahvaltı derim… Bu dünyadan olmayan acayip bir şey çıkacak diye ödüm kopmuştu.”
Burada önüne ne idüğü belirsiz her türlü tuhaf yemeğin gelebileceğinden endişelenen Subaru derin bir nefes aldı.
Etrafına bakındığında, bedenen ya da ruhen tehlike arz edebilecek belirgin hiçbir şeye rastlamadı.
Keyfi yerine gelen Subaru koltuğa yaslandı ve koltuk gıcırdadı. Bu ses yemek salonunda yankılanınca kızın o iç rahatlatan yüzüne hafif bir can sıkıntısı yerleşti.
Subaru nedense lüle saçlı kızı kışkırtmaktan kendini alamıyordu. Yüzündeki o sakin ifadenin daha da bozulduğunu görmek isteyen muzip Subaru, poposunu koltuğun üzerinde ileri geri kaydırmaya başladı.
Fakat bunu yapamadan yemek salonuna yeni birisi girdi ve neşeli çıkan sesi odadaki her şeyin üzerine bir perde çekti.
“Amaaann yarabbiii. Pek bir caaanlı görünüyorsunuz. Bu iyi, çooook iyi.”
Subaru’dan en az yarım kafa daha uzun boylu, neredeyse bütün sırtını kaplayacak kadar uzun koyu mavi saçlara sahip bir adamdı bu. Fakat vücudu zayıftan ziyade narin duruyordu ve ten rengi ürkütücü derecede solgundu.
Yüz hatlarıyla birleştiğinde bir tür güzel oğlanı andırıyordu. Biri sarı, diğeri mavi olan farklı renklerdeki gözleri bu etkiyi daha da pekiştiriyordu.
—Tabii, onu bir palyaçoya benzeten o tuhaf kıyafetleri kuşanıp o makyajı yapmamış olsaydı belki öyle olabilirdi.
“…Vay be, kahvaltıdan önce bizi eğlendirsin diye soytarı mı tuttunuz? Zenginlerin kafasını hiçbir zaman anlayamayacağım.”
Beatrice durumu izleyip yorumunu yaptı.
“Aklından neler geçtiğini az çok tahmin edebiliyorum ama araya girmeyeceğim.”
“Öyle yapma be Betty. Arkadaşız şunun şurasında, değil mi? Biraz daha laflayalım işte.”
“Seninle benim aramda nasıl bir münasebet olabilir ki, haksız mıyım? Ayrıca adımı öyle uluorta ağzına alma.”
Kız omuz silkerek onu tersledi ve kendini konuşmadan soyutladı.
Yemek salonuna adım atan palyaço gözlerini fal taşı gibi açıp hem kıza hem de Subaru’ya bakınca Subaru kızın bu tavrına kaşlarını çattı.
“Amanın, Beatrice’i buralarda görmek pek bir naaadirdir. Uzun zaman sooora benimle bir öğün paylaşmaya karar vermen ne büyük bir şaaans değil mi?”
“Şuradaki adam tek başına bir iyimserken ortamda fazladan bir taneye ne lüzum var, haksız mıyım? Ben sadece ve sadece Puckie’mi bekliyorum.”
Kız—yani Beatrice—onun bu canciğer tavrını savuşturup palyaçonun arkasına geçti. Kıyafetlerini değiştirmiş olan gümüş saçlı kız da palyaçodan hemen sonra yemek salonuna girdi.
“Puckie!”
Beatrice adeta oturduğu yerden fırlayıp uzun eteğini savurarak koştu. Yüzüne açan bir çiçek gibi konan o gülümseme öyle tatlıydı ki, Subaru’ya kıza az önce “küstah” damgası vurduğunu unutturuverdi.
Gözleri Emilia’ya kilitlenmişti ama cevap veren Emilia olmadı.
“Selam Betty. Dört gün oldu görüşmeyeli. Uslu, hanımefendi bir kız oldun mu bakalım?”
Emilia’nın saçlarının arasından fırlayan neşeli küçük gri kediciğin sözleri üzerine Beatrice başını salladı.
“Dönüşünü dört gözle bekliyordum Puckie. Günü birlikte geçirmekten keyif alırsın sanırım, haksız mıyım?”
“Evet, harika olur! İkimiz de bir günlüğüne kafa dinleriz.”
“Ne kadar da harika!”
Puck, Emilia’nın omzundan atlayıp Beatrice’in uzattığı avuçlarına kondu. Puck’ı yakalayan Beatrice ona sevgiyle sarıldı ve olduğu yerde fırıl fırıl dönmeye başladı.
Emilia muzip bir tebessümle yanına yaklaşırken Subaru bu mutlu, tasasız manzara karşısında nutku tutulmuş halde kalakaldı.
“Kıkır kıkır, çok neşeliler değil mi? Puck ile Beatrice pek bir canciğerdir de.”
“Artık kimse şen demiyor ki…”
Subaru, Emilia’nın o çağ dışı kalmış kelimelerine karşı her zamanki hazırcevabını verince Emilia, “Hı?” diyerek Subaru’nun olduğu tarafı işaret etti.
“Şey, Subaru, o sandalye…”
“Ha, doğru ya! Şey, düşündüğün gibi değil. Yani buz gibi sandalye insanın hevesini kaçırır ya, ben de biraz ısıtıvereyim dedim. Kesinlikle senin oturduğun yere oturup dolaylı yoldan temas kurmak falan değildi niyetim, valla bak.”
“Kusura bakma, tam olarak ne demek istediğini pek anlayamadım ama orası Roswaal’ın yeri.”
Büyük planı suya düşen Subaru, gözleri fal taşı gibi açılan Emilia’nın önünde sandalyeden usulca aşağı kaydı.
“Ah, endişelenmenize hiç gerek yok. Anlıyorum, sıcaklığınız Leydi Emilia'ya ulaşamayabilir ama ben ona gözüm gibi bakacağım.”
Palyaço elini uzatıp Subaru’nun omzuna hafifçe vurdu ve teselli edercesine gülümsedi. Omzundaki bu temas ve o nazikçe gülümseyen makyajlı yüz, Subaru’nun yüzünü ekşitmesine neden oldu.
“Bu palyaço da amma yılışık çıktı. Dansözlere dokunmak ayıptır, bilmiyor musun?”
“Ne zamandan beri dans… Şey, hayır Subaru, bu beyefendi…”
“Amanın amanın, hiiiiç gücenmedim Leydi Emilia. Ölümün eşiğindeyken böylesine neşeli bir hale geldiğini düşünürsek, bu duruma faaazlasıyla müteşekkir olmamız gerekmez miii?”
Palyaçonun ses tonu insanın sinirlerini altüst etmekte bir numaraydı ama söylediği laf son derece mantıklıydı. Diğerleri, ağır ağır koltuğa—yani Subaru’nun az önce oturduğu masanın başköşesindeki koltuğa—kurulan palyaçoyu izlemeye devam ettiler.
“Hop dedik. Bana laf düşmez belki ama başkasının yerine oturursan milletin canı fena sıkılır.”
Emilia, Subaru’nun bu lafı üzerine bıkkın bir ifade takınarak mırıldandı: “Bunun için endişelenmene… Şey, Subaru’ya kendini tanıtsan iyi olacak sanırım.”
Emilia’nın bıkkınlığı palyaçoya da yönelmiş gibiydi.
“Ne demek istiyorsun?”
“Yaaaani demek istiyor kiii… şöyle.”
Sandalyede oturan palyaço kollarını iki yana açarak Subaru’nun sorusunu yanıtladı.
“Bu malikânenin efendisi bizzat beeendenizim, Roswaal L. Mathers. Çatım altında kendini bu denli rahat ve güvende hissetmen ne kaaadarrr güzel, Subaru Natsuki.”
Böylece palyaço kılığındaki bu tuhaf soylu, en ufak bir utanç emaresi göstermeden kendini son derece neşeli bir tavırla tanıttı.
2
Başköşedeki Roswaal başta olmak üzere önceden belirlenmiş sandalyelerine oturdular ve kahvaltıya başladılar.
“Mmm… Bu her zamankinden de lezzetliymiş…”
Subaru, salata ve çorbayı andıran önündeki yemeklere hayranlıkla bakıyordu. Roswaal, Subaru’nun yemekleri beğenmesinden kendine pay çıkarırcasına başını sallayarak Rem’e baktı.
“Hı-hımm, keeesinlikle, kesinlikle öyle. Dışarıdan pek belli etmese de Rem’in el lezzeti bir başkadır.”
Subaru da dönüp Rem’e baktığında, kız eliyle tilki işareti yaptı. Subaru ne anlama geldiğini bilmiyordu ama belki de bu dünyanın zafer işaretiydi.
Subaru karşılık olarak iki eliyle kurbağa yaptı.
“Yani mavi saç… Sana Rem desem sorun olmaz, değil mi? Bunu sen mi pişirdin?”
“Evet, Değerli Konuk. Bu evde yemek işleri bendedir. Ablamın eli pek yatkın değildir.”
“Oho, yani ikizlerin uzmanlık alanları farklı diyorsun. Ablan da temizlikte falan çok iyidir herhalde?”
“Evet, ablam içerinin temizliği ve çamaşır konusunda uzmandır.”
“Bütün yemekleri sen yaptığına göre temizlik ve çamaşırda pek iyi değilsin o zaman, Remrin?”
“Hayır, temizlik ve çamaşır da dâhil olmak üzere tüm ev işlerinde ablamdan daha iyiyimdir.”
“E, o zaman bu kız burada ne iş yapıyor?!”
Her konuda küçük kardeşinden daha beceriksiz bir abla mı? Bak bu yeniydi işte.
Abla ise Rem’in söylediklerini hiç umursamaz görünüyordu. Subaru kanıtlayamazdı ama söylenenlerin doğru olduğunu sezebiliyordu. Öyleyse Ram neden zerre gocunmamıştı ki…?
“Farklı alanlardır belki de, ha? Ramchi savaş işlerine bakıyordur, diğeri de daha çok ev işlerine?”
“Kööötü bir tahmin değil. Ram ile Rem kendilerine has huyları yüzünden ilk başta pek iyi bir izlenim bırakmıyorlar, öyle değiiil mi?”
“Efendileri böylesine nev-i şahsına münhasırken onlarınki pek göze çarpmaz, Rozchi.”
Rozchi derken Subaru evin efendisine bir lakapla seslenmişti ama Roswaal bu hitabı profesyonelce geçiştirdi. Subaru’nun insanları kışkırtmaya yönelik fıtri bir eğilimi vardı ama burada işe yaramamıştı. Neyse ki tabaktaki çeşit çeşit lezzet göz açıp kapayıncaya dek birbiri ardına mideye indirildi.
“Yemekler kötü olsaydı fena çıkmaza girerdik ama enfes olmuş, dert yok. Değil mi Emilia-tan?”
Emilia dudaklarını peçeteyle silip Subaru’nun tasasız sözlerine yüzünü ekşitti. Subaru ne olduğunu anlamayarak başını yana eğdi, o sırada Emilia hafifçe iç çekti.
“Baksana Subaru, yemek masasında konuşmamalısın. Her şeyi tek başlarına hazırlayan Ram ve Rem’e kabalık oluyor. Doğru dürüst sofra adabı edinmezsen önemli ortamlarda pot kırarsın, o yüzden…”
“Kaldı mı öyle pot kırmak falan… Sofra adabı ha. Şimdi öğrenmek için biraz geç değil mi sanki?”
Subaru eliyle yemek salonunu işaret ederken basmakalıp lafını yapıştırdı. Salonun genişliğine rağmen Subaru hemen Emilia’nın bitişiğinde oturuyordu.
Normal şartlarda, yemek masasının hakkını vermek için ikisinin bir hayli mesafeli oturması gerekirdi.
“Ama Emilia-tan’la birlikte yemek yemek istediğim için yaklaştım. Roswaal da sorun etmediğine göre büyütmeye ne gerek var? Hem sevmediğin sebzeleri bana verirsin işte.”
“Olur, yeşil biberimi— Dur bir dakika, mesele bu değil! Ne aptalım ben ya.”
Subaru, laf dalaşında yenik düşüp dudak büzen Emilia’nın bu halini sevimli bularak kıkırdadı.
Ardından Subaru, Emilia’nın sözlerinin aklına getirdiği bir konuyu gecikmeli olarak ortaya attı.
“Bu arada Rozchi, Emilia-tan’ın bu koca evde sadece iki hizmetçinin çalıştığını söylediğini duyar gibi oldum, doğru mu?”
“Aah, eeevet, şu anki duuurum maalesef böyle. Geriye bir tek Ram ve Rem kaldı.”
“Bu kadar devasa bir yere iki kişi mi bakıyor? İstedikleri kadar marifetli olsunlar, insan fazla çalışmaktan tahtalı köyü boylar be. Gerçi… Buraya yeni hizmetçi alacak gibi bir havan da yok?”
Roswaal, Subaru’nun sorusu karşısında sessiz kaldı ve kollarını masanın üzerinde kavuşturdu. Yüzünde bir tebessüm belirse de Subaru’ya bakan gözleri belli belirsiz değişmişti.
“Lugunica Krallığı’nın en ücra köşesindeki Mathers hanesine kadar gelip de ahvali bilmiyor olman hakikaten büyük gizem. Kraliyet gümrüğünden nasıl geçebildiğin ise tam bir muamma.”
“Şey, bir bakıma kaçak göçmen sayılırım da…”
Subaru’nun bu lakayt cevabı Emilia’yı irkiltti; kıza küçük bir çocuğu azarlar gibi ters ters baktı.
“İnanamıyorum sana. Böyle şeyleri uluorta söylersen kötü niyetli insanlar seni kıyma yaparlar.”
“Kimse artık kıyma yapmak demiyor bir kere.”
“Dalga geçmeyi bırak. Hey Subaru, gerçekten doğru mu bu? Geldiğin yerdeki herkes böyle mi, yoksa bir şeyden haberi olmayan sadece sen misin?”
Emilia’nın içtenlikle endişelendiğini gören Subaru kendini kötü hissetti ve kendi tavrını tarttı.
“Iıı, daha ziyade benim genel kültürüm biraz kıt diyelim. O yüzden zahmet olmazsa beni aydınlatırsanız cidden minnettar kalırım.”
“Böyle ağdalı laflar ettiğine göre bana yeterince mürekkep yalamış görünüyorsun ama…”
“Yani, yüksek sosyeteyle ilk defa muhatap oluyorum diyelim. Hem senin de bilmediğin şeyler var değil mi Emilia-tan? Saygı unvanları ve aşırı resmi kelimeler senin de kafanı karıştırıyor gibi?”
“Şey… Haklısın galiba.”
Emilia, Subaru’nun bu tespiti karşısında adeta küçüldü. Onu bu halde görmek şaşırtsa da konuyu toparlayan solup giden Emilia değil, başköşede sessizce oturan Roswaal oldu.
“Ne demek istediğinizi anlıııyorum lâkin Leydi Emilia şu sıralar böylesi meseleleri öğreeenme aşamasında, anlıyooorsuuunuz ya.”
“Öğreniyor ha. Dur bir dakika, az önce konuştuklarımızı da mı kaçırdı yani?”
“Zihniniz hakikaten pek zehir gibi. Düşünmeden konuşuyormuş gibi duran sözler sarf edebilmeniz, işte tam da böylesine çok düşündüğünüzden ötürü.”
Roswaal’ın övgüye benzer sözleri karşısında Subaru omuzlarını düşürdü, ardından göğsüne hafifçe vurdu.
“Yaşarken kafa yormak işin fıtratında var. İşler sarpa sardığında hemen bir çıkış yolu bulmak her erkeğin boynunun borcudur. Yoksa insanın bağırsaklarını oracığa döküverirler.”
“Bağırsakların biraz dökülmüştü sanki… Öhöm. Diğer konuya dönersek… Subaru, bu ülkenin… Lugunica Krallığı’nın şu anki ahvalinden haberin var mı?”
“Zerre kadar bile yok.”
“Bunu böyle söyleyebilmen karşısında bugüne kadar nasıl hayatta kalabildiğine şaşıyorum doğrusu.”
Bana pek iltifat gibi gelmedi ama, diye düşündü Subaru, Emilia’ya şefkatle bakarken. Koruma içgüdülerini harekete geçirmeye çalışmıyordu ama kız resmen anaç bir tavır takınmıştı.
“‘Ahval’ derken… Ülkenin durumu kötü mü yani?”
Roswaal kelimelerini özenle seçti.
“Epey çetin bir vaziyet, evet. Zira Lugunica şu anda kralsız kalmış duuurumda.”
Bu sözlerin ağırlığı üzerine çökerken Subaru’nun nefesi kesildi. Yüzü boyalı adama temkinli bir bakış atarak sandalyesinde dikleşti.
“Böylesine endişelenmeye lüüüzum yok. Vaziyetin vahameti haaalk tarafından zaten gayet iyi biliniyor, anlıyooorsuuunuz ya.”
“İyi bari. Ben de tehlikeli bir sır öğrendim de buradan sağ çıkamayacağım sandım.”
“Bunu ilk bizden duyuyor olman üzücü… Her neyse, krallık şu anda fazlasıyla çalkantılı bir dönemden geçiyor,” dedi Emilia.
Anlıyorum, diye düşündü Subaru durumu kavrarken. Kralsız bir krallık son derece pamuk ipliğine bağlı bir vaziyette demekti. İster eceliyle ister başka bir sebepten olsun, bir kralın ani ölümü ülkeyi temelinden sarsabilirdi.
“Ama böyle durumlar genelde kralın çocuklarından birinin tahta geçmesiyle çözülmez mi?”
“Normalde öööyledir elbet. Lâââkin altı ay evvel saray duvarları ardında baş gösteren büyük bir veba salgını sebebiyle o işler sarpa sardı.”
Roswaal’ın anlattığına göre, salgının yalnızca belirli bir soybağına mensup kişileri vurduğu duyurulmuştu. Böylece kalede ikamet eden kral ve tüm hanedan üyeleri can vermişti.
“Hastalığa yakalanıp ölmüşlerse yapacak bir şey yok. Peki ama bu ülkeye ne olacak şimdi? Kraliyet soyu tükendiyse ne yani, demokrasiye geçip başbakan mı seçeceksiniz?”
“Cümlenizin ikinci kısmını feeehmedemedim lâkin şu anda ülkenin idaresi, krallık tarihine adını yazdırmış köklü ailelerden müteşekkil bir İhtiyarlar Meclisi tarafından yürütülüyor. Devlet çarkı dönmeye devam edecek. Gelgelelim…”
Roswaal bir an duraksadıktan sonra ciddileşti.
“…bir krallığın başında mutlaka bir kral olmalıdır.”
“Haklısın herhalde.”
Göstermelik bile olsa, başında biri olmayan bir teşkilat yürüyemezdi; kaldı ki koskoca bir krallık söz konusuydu.
“Anladım,” dedi Subaru aklında tartarak. “Meseleyi kavradım sayılır. Kısacası ülkenin kralı yok, yenisini seçeceğiz diye ortalık çorba olmuş. Komşu ülkelerle ilişkileriniz limonidir ve uluslararası alanda yalnız kalmışsınızdır. Dolayısıyla benim gibi gizemli bir yabancının ortaya çıkması… fena halde şüpheli duruyor, öyle mi?!”
“Daaaası, Leydi Emilia ile temas kurarak Mathers Hanesi ile de irtibatlanmış olduuunuz, anlıyooor musunuz… Deliller yalnızca karineden ibaret olsa da bazıları için bu kadarı bile…”
Roswaal gözlerini indirip başparmağıyla boğazına kesme işareti yaptı. Yüzünde şaka yapar gibi bir ifade olsa da Subaru’yu aniden soğuk bir ter bastı.
İçinde kötü bir his vardı. Daha önce de sezmişti ama bu his her geçen saniye daha da büyüyordu.
“Neden… malikânenin efendisi Emilia-tan’a leydi diye hitap ediyor?”
Her hanenin altın kuralı, en yüksek mevkideki kişiye herkesin hürmet göstermesiydi.
Roswaal kıkırdadığında Subaru, göğsündeki endişe tohumunun filizlenmeye başladığını hissetti.
“Benden daha yüksek bir makamda bulunan birine gereken hüüürmeti göstermek doooğal değil midir?”
Subaru ağzı açık öylece donakaldı. Boynundaki çarkların sesini duyuracak kadar mekanik bir hareketle başını Emilia’ya çevirdi. Yüzünü buruşturan kız, teslimiyet dolu bir iç çekti.
“Gözünü boyamaya çalıştığımı düşünmeni istemem, tamam mı?”
“—Yani Emilia-tan, sen…?”
Kız son çiviyi çakarken Subaru inatla takma adına sarılmayı sürdürdü.
“Şu anki unvanım kraliyet adayı; Lugunica Krallığı’nın kırk ikinci hükümdarı olmak için mücadele edenlerden biriyim… Tabii Roswaal Hanesi’nin desteğiyle.”
Bu sözler Subaru’ya, sanki göklerin ta kendisine hakaret etmiş gibi hissettirdi.
3
—Demek öteki dünyada rastladığı o güzel kız bir kraliçeydi.
Yalnızca bu kelime bile burasının hakiki bir fantezi dünyası olduğunu tescillemeye yetiyordu.
Teknik olarak kraliçe adayıydı gerçi. Şimdi onunla geçirdiği anları anımsayınca…
“Vay canına, bunun kefaretini ödemeye üç can bile yetmez herhalde…?”
“Seni bu kadar şaşırttığım için kusura bakma. Gerçekten saklamak niyetinde değildim ama, şey…”
“Yok canım, bozulmadım ki. Cidden bir melek kadar iyi kalplisin sen Emilia-tan.”
“Ha?!”
Subaru’nun aşırı dobra sözleri karşısında Emilia’nın yüzü önce şaşkınlıkla donakaldı, ardından kıpkırmızı kesildi.
“Baksana, buraya geldiğimden beri başıma gelen her şeyin sebebi sensin Emilia. Cidden E M C (Emilia-tan Muazzam Cevher), samimi fikrim budur!”
“…Of. Şimdi anlıyorum sana nasıl bulaştığımı. Sen kimseden gelen hiçbir şeyi ciddiye almazsın ki. Sadede gelelim artık, ne dersiniz?”
Yüzündeki kızarıklık henüz geçmemiş olan Emilia, konuyu toparlamak için ellerini birbirine vurdu. Hâlâ oturuyor olsalar da aralarındaki o eski mesafe hissi geri dönmüş gibiydi; Subaru da mecburen ortama ayak uydurdu.
“Araya giriyormuş gibi oluyorum lâkin ne olursa olsun, sahiden de saaadede gelelim artık, değil mi? Senin için de uuuuygun mudur Subaru?”
“Kellem henüz omuzlarımın üstünde durduğuna göre o kadar da fena bir şey olmadığını tahmin ediyorum.”
Roswaal, Subaru’nun sözleri üzerine ıslık çaldı. Emilia da en az onun kadar hazırlıksız yakalanmış görünüyordu; ikisi de Subaru’nun söz ve tavırlarını, niyetlerini gayet iyi anladığının bir işareti saymış olmalıydı.
Elbette ikisi de altında fazlaca mana arıyordu ama bu Subaru’nun tamamen boyunu aşan bir konuydu.
“Yani, Emilia-tan’ın kraliyet adayı olduğunu ve bunun neden bu kadar mühim olduğunu anlatmandan yola çıkarak asıl ‘mesele’yi böyle tahmin ettim, yanlış mıyım?”
Emilia gecikmeli bir tespitte bulundu.
“…Subaru, sen aslında zeki misin, yoksa kafadan kontak falan mısın?”
“Bunlar birbirine çok zıt iki uç ama ya?!”
Subaru dövünürken Emilia ona hafifçe dil çıkardı. Sevimliydi, o yüzden hemen affedildi.
Subaru’nun iç dünyasındaki bu basitliğe rağmen Roswaal, Emilia’nın bu “özrü”nün ardından söze girdi.
“Tahmininiz gayet yerinde. Bu mesele, akıbetinizin ne olacağıyla yakından alaaakalı. Leydi Emilia?”
“Hı-hım, anladım.”
Adı söylenince başını sallayan Emilia bir şey çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Beyaz parmak uçlarıyla onu ileri doğru itti. Subaru bunu görünce kaşlarını kaldırdı.
“—Bu şey değil mi, şu…?”
Beyaz bir kumaşın üzerinde parıldayan, ejderha motifli ve ağzının tam ortasına bir mücevher yerleştirilmiş bir nişandı bu. Aynı zamanda eli uzun Felt tarafından çalınan ve Subaru’nun üç kez ölüp geri dönerek asıl sahibi Emilia’ya iade ettiği kilit eşyaydı.
Mücevherin derin, dingin parıltısı Subaru’nun gözlerini kamaştırarak içine taze bir huşu doldurdu.
“Ejderha, Lugunica’nın sembolüdür; öyle ki ülkemiz Ejderhadostu Lugunica Krallığı gibi epey gööösterişli bir unvanla anılır. Kale surları ve silahlar ekseriyetle bu sembolle bezenir lâkin bu nişan bilhassa mühimdir.”
Roswaal manidar bir şekilde duraksayınca Subaru devam etmesi için ona baktı. Roswaal ise sözü devretmek istercesine bakışlarını Emilia’ya çevirdi. Emilia gözlerini kapattı, dudakları titriyordu.
“Bu bir kraliyet adayı olma yetkinliğidir—kişinin Lugunica Krallığı tahtına layık olup olmadığını belirleyen bir sınavdır.”
Gergin bir ses tonuyla söylediği bu sözler Subaru’nun gözlerini yuvalarından fırlattı. Masanın üzerinde duran, parıldayan mücevherin üzerindeki kanatları açık ejderha figürlü nişan, kızın iddiasını doğrular nitelikteydi.
“D-dur bir dakika… Kraliyet adayı olduğunu kanıtlayan nişanı kayıp mı ettin yani?!”
“Çok kaba bir ifade bu. Hırsızın teki çaldı onu!”
“Aynı kapıya çıkıyor ya—!!”
Subaru attığı bu koca nida eşliğinde ayağa fırlayarak avuçlarını yemek masasına vurdu. Çarpmanın etkisiyle çatal bıçaklar yere dökülecek gibi olduysa da Rem’in çevik müdahalesi bunu önledi. Subaru buna hiç aldırış etmeden konuşmaya devam etti.
“Dur bir dakika, cidden, o sende olmasaydı ne olacaktı?! Hani öyle öyle çöpe atılması fena halde sakat olan cinsten bir eşya bu, değil mi?! Yenisini çıkartamıyorlar mı?!”
“Eee, bir aday bunu kaybederse iş kuru bir lafla, mazeretle çözülmez tabii, değiiil mi?”
Subaru telaş içindeyken Roswaal, üzerindeki gereksiz derecede bol kıyafetin yakasını düzelterek konuştu.
“Bir kral, krallığı omuzlarında taşır. Minicik bir nişanı dahi koruyamayan bir kimseye, koskoca bir diyarın mesuliyetinin emanet edilemeyeceği düşünülür.”
“Mantıklı tabii. Birileri öğrense devasa bir skandal olurdu… Bu da demek oluyor ki?!”
Çalınan nişan yüzünden başkentte kopan tantana ve şimdiki sıcak karşılama—bunun tek bir anlamı olabilirdi.
Subaru devam etti: “Nişanı kaybettiğinin duyulması fena halde tehlikeliydi. Emilia-tan bu yüzden tek başına fellik fellik onu arıyordu.”
Emilia, “…Evet, doğru,” diye yanıtladı.
“Nişanı çalan Felt’ti ama müşteri Elsa’ydı ve o da bunu bir başkasının emriyle yaptığını söyledi… Yani birileri Emilia-tan’ın kraliçe olmasını engellemeye mi çalışıyor?”
“Öyle gööörünüyor. Birini diskalifiye etmenin nişanı çalmaktan daha kestirme bir yolu yoktur zira.”
Bir gün önce yaşanan her şey, Subaru’nun zihninde yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.
Emilia’nın inatla yardımını reddetmesi; Felt ve müşterisi Elsa; Subaru’nun üç kez üst üste katledilmesi… Hepsi o nişanın taşıdığı değerden ileri geliyordu. Subaru’nun şu anda bu malikânede bulunuyor olması da öyle.
“Vay be, geriye dönüp bakınca harbi süper bir iş başarmışım ha! Bana daha büyük bir ödül lazım, değil mi ama!”
Kendi yaptıklarının ehemmiyetini birdenbire kavrayan Subaru’nun koltukları kabarmıştı. Takılarak parmağını sallarken yukarıdan bir tavırla Emilia’ya baktı. Lafının vurucu karşılığını bekliyordu. Fakat.
“Evet, haklısın. Bana çok büyük bir iyiliğin dokundu, Subaru. Öyle ki sadece hayatını kurtarmış olmak bunun yanında az kalır. Benim için o kadar büyük bir anlamı var işte.”
Elini göğsüne koyup Subaru’ya son derece ciddi bir ifadeyle bakması, genci dut yemiş bülbüle çevirdi.
Yanaklarının gerginliği, etraflarındaki bu kasvetli ve ciddi havayla hiç örtüşmüyordu.
—Off, ortamın havasını okuma konusunda cidden berbatım ya.
Subaru’nun havadaki gerilimi sezememesi, Emilia’nın yüzündeki ciddi ifadeyle tezat oluşturuyordu. Nihayet, düştüğü bu büyük mahcubiyetin ortasında…
—
“…Ne yapıyorsun sen?”
“Şey, elim gitti öyle birden.”
Emilia ona dik dik bakarken Subaru parmak uçlarını hafifçe kızın saçlarına daldırmıştı; başını okşamaktan ziyade parmaklarını saçlarının arasından geçirip o hissin tadını çıkarıyordu.
“Aza kanaat eden biriyimdir. Bu kadarcık bir şey bana ödül olarak yeter diye düşündüm.”
“…Puck’ın tüylerini de böyle okşamıştın. Subaru, senin bir çeşit saç fetişin falan mı var?”
Bu acımasız değerlendirme karşısında Subaru çığlığı bastı.
“Hey, bir baksana, postla saç hiç aynı şey olur mu?! Hem senin gümüş saçların gerçekten çok güzel!”
Emilia’nın gümüş rengi saçları cidden ipek gibiydi; yumuşacık cazibesi Subaru’yu Puck’ın kürkünden bambaşka bir şekilde büyülemişti.
Fakat nedense Subaru’nun sözleri üzerine Emilia, acı çeker gibi bir ifadeyle gözlerini yere indirdi. Subaru neden böyle davrandığını anlayamayarak başını eğdi. Hâlâ öyle dururken arkasından gelen bir bakış hissetti.
“Aah, yooooksa ayak bağı mı oluyoruz? Siz ikinizi yalnız mı bıraksak acabaaa?”
“Bu yaptığınız merak, sözlükteki üstüne vazife olmamak tanımının ta kendisi. Hem soru sorma sırası hâlâ bende.”
Subaru bir yandan Emilia’nın saçlarının yumuşaklığının tadını çıkarmaya devam ederken diğer yandan boş eliyle Roswaal’ı işaret etti.
“Emilia-tan’ın kraliçe adayı olmasını anladım da senin onu desteklemen ne ayak?”
“Cidden çooook dikkatlisiniz. Şehirde doğup büyüyen her insan için tüüüm bunlar gayet sıradan olsa da önceki meseleleri pek güzel kavramışsınız.”
“Övgünüzle onur duydum Kont Hazretleri. Gerçi zihnimi bu fantastik şeylere hazırlayan basit anime ve aşk romanları oldu ama neyse.”
Tıpkı her okur gibi o da kafa karıştırıcı, akılda tutması zor evrenlere sahip özgün hikâyelerin içine düşmüştü. Bu kadarcık arka plan bilgisini kafasına sokmak büyütülecek bir başarı sayılmazdı.
“Şey, saklamaya çalıştığım bir şey değildi zaten. Lugunica Krallığı’ndaki unvanım... Sanırım teknik olarak dış bölgelerin lorduyum ama görevim kulağa daha çok... saray büyücüsü gibi gelse daha hoş olur sanki, ne dersiniz?”
“Saray büyücüsü mü...? Yani kaledeki büyü işleri senden mi soruluyor?”
Subaru’nun sözünü Emilia tamamladı.
“Evet. En yüksek rütbeli büyücü yani... Bütün krallıktaki en üstün büyü kullanıcısı o.”
Yine de bunu söylerken biraz hoşnutsuz görünüyordu. Roswaal ise Emilia’nın bu cevabından fazlasıyla memnun görünerek gülümsedi ve çayını yudumladı.
“Deminki konuya dönecek olursaaaak, Leydi Emilia’nın kraliyet adaylığını destekliyorum. Bir nevi arkasındaki kalkan, hamisiyim de diyebiliriiiz.”
“Hami, ha.”
Onu destekleyenlerin temsilcisi. Demek karşısındaki adamın konumu buydu.
Subaru, soytarı makyajlı uzun boylu adama bir kez daha baktı, ardından usulca Emilia’yla göz göze geldi.
“Yanlış anlamanı istemem ama... Emilia-tan, bu adamdan emin misin?”
“Elden bir şey gelmez. Krallıkta desteğini isteyebileceğim tek kişi o. Zaten benim gibi birine Roswaal gibi işgüzar bir kaçıktan başkası yardım etmezdi ki...”
“Ha, anladım. Eleme yöntemi yani.”
“Haminizin yanı başında çooook hoş bir sohbet çeviriyorsunuz doğrusu, söylemeden geçemeyeeeceğim...”
Biraz çamur atıldığını hisseden Roswaal, sinirlenmek yerine olgun bir kahkaha patlattı. Belki de yüzü gerçekten kalındı; ya da sadece insanları görmezden gelmekten zevk alıyordu.
“Neyse, konumuza dönelim Rozchi. Emilia-tan’ın sponsoru olduğunu anladım. Biraz saf olduğunu gizlemek için uçtan uca savrulması çok tatlı gerçi ama dün başkentte yaptığı gibi tek başına hareket etmesi pek sık rastlanan bir şey değildir, değil mi?”
“Görülmüş şey deeğil derdim. Gerçiii Ram’ın da yanında olması gerekirdi ama...”
Roswaal, konuyu Ram’a çevirirken zoraki bir gülümseme takındı. Subaru dönüp kıza baktığında, yanında duran Rem’le aynı saç stiline ve yüze sahip olduğunu gördü. En azından saç renklerinden kolayca ayırt edilebiliyorlardı.
“Yahu, şu ‘Tam da umduğum gibi paçayı yırttım’ havaları yok mu, fena hâlde sinirime dokunuyor.”
Kız hatası üzerinde düşünmeye niyetli olsun ya da olmasın, Subaru onun açığını yakalamıştı. Fakat Emilia yüzünde mahcup bir ifadeyle onu savunmak için elini kaldırdı.
“Şey, Ram’ın bir suçu yok. Dün Ram’dan ayrıldım çünkü... merakıma yenik düşüp etrafta dolandım.”
“Bu ne biçim masum küçük kız bahanesi böyle?! Emilia-tan’ın koca bir saf olması, onun efendisinin emirlerini yerine getirmediği gerçeğini değiştirmez. Bu kadarı da olur mu hiç...?”
Emilia, Ram’ı korumaya çalışırken Subaru iki elinin işaret parmaklarını önce ona, sonra da Roswaal’a çevirdi.
“Haklısınız elbeeet, gerçiii Ram’ın tedbirsizliğinde benim de payım var. Ama nereye varmak istiyorsunuz acabaaa?”
“Basit. Emilia-tan gibi önemli birinden gözünüzü ayırarak çuvallayan sizsiniz. Ben de tam bu noktada devreye girdim. Diyorum ki, en başından her şeyi sağlama alsaydınız bunların hiçbiri yaşanmazdı.”
Subaru’nun bu ufak tiradı herkesin yüz ifadesini değiştirdi.
Emilia kaşlarını kaldırdı, ikizlerden biri özür diler gibi görünürken diğeri düşmanca baktı; Beatrice hâlâ hararetli bakışlarını Puck’a dikmişti, Puck ise önündeki tabaktaki yumurta sarısına tepeleme saplanıp kalmıştı... Roswaal ise tatlı bir tebessümle, onaylarcasına başını salladı.
“Anlıyooorum. Şüphesiz ki Leydi Emilia’nın değeri, benim o muazzam şahsi servetimi katbekat aşıyor. Hamisi olarak sadece benden bir mükâfat talep etmeniz gayeeet yerinde, öyle değiiil mi?”
“Aynen öyle. Sen de hayır demeyeceksin, değil mi Rozchi? Ne de olsa Emilia-tan’ın hayatını kurtardım ve kraliyet seçiminden elenmesini engelledim. Resmen onun kurtarıcısıyım!”
Subaru yerinden kalktı ve işaret parmağını göğe doğru uzatarak poz kesti.
“Doğru olduğunu kabul etmeeek durumundayım. Peki o zaman, biraz daha açar mısınız?”
Roswaal da oturduğu yerden kalktı ve heybetli boyuyla Subaru’ya tepeden baktı. Subaru ve Roswaal’ın birbirlerini süzüşünü izleyen Emilia endişeli görünüyordu.
“Benden ne istiyooorsunuz? Bu meselenin kulağa gitmesini engellemek adına dahi olsa isteğinizi geri çeviremem. Şimdiii söyleyin bakalım, arzunuz nedir?”
“Heh-heh-heh, soylu adamın hâli başka oluyor tabii, hemen anladın. Canım ne isterse onu! Sen de hayır diyemezsin Rozchi! Erkek adam sözünden dönmez!”
“Çooook iddialı bir laf! Demek öyle, erkek adam bahane bulmaz. Sözünden de dönmez.”
Subaru bu ucuz kötü adam tavırlarıyla popülarite puanlarının içten içe dibe vurduğunu hissetse de bütün bu çaba adamın ağzından o tek bir cümleyi koparabilmek içindi.
Roswaal’ın razı gelmesiyle Subaru içten içe sırıttı.
“Tek bir şey istiyorum, sadece tek bir şey. Beni işe almanı istiyorum.”
Bu kadar uzun bir girizgâhın ardından Subaru’nun talebi şaşırtıcı derecede sade ve basitti.
Subaru’nun arkasındaki kızlar bu sözler karşısında şoke oldu. İkizlerin yüzünde karmaşık bir ifade belirdi, Beatrice ise ciddi şekilde afallamıştı. Emilia’ya gelince...
“B-bana laf düşmez ama bu biraz...”
Gözleri öyle fal taşı gibi açılmıştı ki, doğuştan gelen o benzersiz güzelliği bile etkisinin yarısını kaybetmişti.
“Şaşırınca çok tatlı oluyorsun da bu fikre bu kadar mı karşısın?”
“Ondan değil; istediğin şey o kadar az ki!”
Emilia sanki onun adına öfkelenmiş gibi masaya vurdu ve Subaru’ya doğru yaklaştı.
“Sadece Puck meselesi de değil, tamam mı? Tıpkı... başkentte bana adımı sorduğun zamanki gibi.”
Emilia, bildiği kadarıyla Subaru’nun talep ettiği mükâfatları bir bir saydı. Bunları elde etmek için neler yaptığını biliyordu; cidden hiçbir anlam veremiyormuş gibi başını iki yana salladı.
“Sana ne kadar minnettar olduğumu... anlamıyorsun. Hayatımı ve daha fazlasını kurtarmanın karşılığını, böyle ufacık bir şey istersen asla ödeyemem!”
Emilia elini Subaru’nun göğsüne koyup başını eğerken ses tonu giderek kısıldı.
Emilia’nın bu serzenişini duyan Subaru, kendi düşüncesizliğini acı bir şekilde fark etti.
Emilia kendini hep ona borçlu hissetmişti. Karşılığını layıkıyla vermek istiyordu.
Fakat aynısı Subaru için de geçerliydi. Subaru da kendini hep Emilia’ya borçlu hissetmişti. Üstelik iki kez, asla ödeyemeyeceği bir borcun altına girmişti.
“Hiç yaşanmamış” bir iyiliğin karşılığını ödeyemezdi.
Emilia titreyen menekşe rengi gözlerini kaldırıp ona baktı. Yakarışındaki o ciddi ifadeyi gören Subaru, işi şakaya vurmaktan ya da geçiştirmekten tamamen vazgeçti.
Tüm samimiyetiyle Emilia’ya gerçekte ne hissettiğini anlatmaya karar verdi.
“Anlamıyorsun, Emilia-tan. O sırada kalbimin ta derinliklerinden gerçekten istediğim tek şey oydu, anlıyor musun?”
“—Ha?”
“O anda sadece adını öğrenmek istemiştim. Düşününce; bilmediğim, yarının ne getireceği belirsiz tekinsiz bir diyardaydım. Durup kafa yorsaydım isteyebileceğim bir sürü şey olabilirdi elbet... Ama ben kendine yalan söyleyemeyen bir adamım.”
Üç kez öldüğü bir mükâfattı bu.
Gözlerinin önündeki bu gümüş saçlı kızın gülen yüzünü görmek ve adını öğrenmekten başka bir şey için değildi.
—O an için dileyebileceği bundan daha büyük bir mükâfat yoktu.
“Rozchi’den istediğim şey de aynı hesap. Şu anda zır zır zır züğürt biriyim. Elbette bir çuval dolusu altın da isteyebilirdim ama uzun vadede hayatımı kurtaracak bir düzen kurmak varken niye yapmayayım?”
“...Madem öyle istiyordun, uşak olarak değil de burada bedavaya yaşamayı isteyebilirdin, biliyorsun değil mi?”
“Hadi ya, öyle bir şansım var mıydı?! Şey, Bay Roswaal, beni bedava—”
Subaru dileğini değiştirmeye çalışarak Roswaal’a baktığında, adam ellerini başının üzerinde çarpı şeklinde kavuşturmuştu bile.
“İlk isteğinize sadık kalacağım. Erkek adam sözünden dönmez, değiiil mi ama?”
“Hoppala! Haklısın! Erkek adam dönmez, değil mi?!”
Daha önce birileri koca ağzını tutamadığı için Subaru gözyaşları içinde talebinin reddedildiğine şahit oldu.
“Ben de bir anlığına gerçekten ciddi görünüyorsun sanmıştım... Hayal görmüşüm demek ki.”
“Ve sonra Emilia-tan gözündeki puanımı düşürür! Düşene bir tekme de sen vur zaten!”
Subaru fantastik bir dünyada mükemmel, zahmetsiz bir hayat kurma fırsatını teptiğini fark etti. Üstüne üstlük güzel kızın gözündeki değerini düşürmesine hiç lüzum yoktu.
“Neyse... durum böyle işte... Yani demek istediğim, Ramchi ile Remrin tek başlarına burayı çekip çevirmekte zorlanıyor olmalı, o yüzden lütfen onların emrinde çalışmama izin verin.”
“Bunun sahiden de bir sorun olduğu doğrrru... Fakat Leydi Emilia’nın da buyurduğu gibi, gerçeeekten de birazcık az değil mi bu talep?”
Roswaal nadir görülen buruk bir tebessüm takınırken Subaru sağ ve sol işaret parmaklarını kaldırıp kıpırdattı.
“Aslında acayip açgözlü biriyimdir. Yani, tamamen tipim olan süper tatlı, dünya güzeli bir kızla aynı çatı altında yaşamak... Hangi erkek istemez ki bunu? Gözden ırak olmayan gönülden de ırak olmaz, hem önümde bir sürü fırsat olacak!”
“...Anlıyooorum, sahiden de dediğiniz gibi. İnsanın ilgilendiği kızların yanı başında çalışabilmesi nadir bir fırsattır, değiiil mi? Sizin adınıza çooook hoş.”
“Hem zaten...”
Subaru parmaklarını oynatmayı bırakıp dağınık saçlarını kaşımaya koyuldu.
“Zaten hakkında hiçbir şey bilmediğin benim gibi bir adamın öylece pılını pırtını toplayıp gitmesine izin vermezsin. Bana sorarsan da artıları eksileri tartınca Emilia-tan’ın yanında kalmak en mantıklısı.”
Subaru lüzumundan fazla sakıncalı bilgiye sahipti. Kendini koruyacak hiçbir aracı olmadan malikâneden ayrılırsa başına iyi şeyler gelmeyeceğine inandığını açıkça belirtiyordu.
Roswaal böyle bir şeyi aklından bile geçirmemiş olsaydı, şüphesiz bu söze çok alınırdı. Fakat Subaru’nun bu konudaki çekinceli tavrının aksine, “O hâlde dilediğiniz gibi olsun... Umarım çooook iyi anlaşırız.” dedi.
Roswaal bu cevabı hiç bekletmeden, tek gözünü kısıp sadece sarı gözüyle Subaru’ya bakarak verdi.
Subaru o şüpheli parıltının ardında ne yattığını okuyamıyordu.
Bu arada Subaru, herkesin içinde böylesine açık bir aşk itirafında bulunduğu için içten içe yerin dibine geçmişti.
Fakat çekinerek Emilia’nın yüzüne baktığında...
“İlahi, cidden iflah olmaz bir çocuksun... Bir şey mi oldu?”
Kızın bu son derece sakin cevabı karşısında Subaru diyecek söz bulamadı.
Belki de fazla kuruntu yapıyordu? Bunlar hep güzel bir kızın yanında bulunma tecrübesinin olmamasından kaynaklanıyordu.
“Yahu, bu kadar hoşlandığım bir kızla uğraşmak insanı fena geriyor...”
Daha acil meselelerle uğraşmak yerine kendi kendine celallenen Subaru’yu izleyen Emilia, kısık bir sesle mırıldandı: “Acaba hangisi daha çok tipi... Ram mı yoksa Rem mi?”
Emilia, az önce söylenenleri tamamen yanlış anlayarak somurtup parmağını dudaklarına götürdü.
4
—Uzun kahvaltının nihayete ermesiyle, Subaru’ya ne yapılacağı meselesi de büyük ölçüde çözülmüş oldu.
Bunu gören lüle saçlı kız—Beatrice—ilk kalkan kişi oldu.
“Mesele tatlıya bağlandığına göre, Puckie ile birlikte izninizi isteyebilir miyim acaba?”
Beatrice bir an önce çekip gidebilmek için yemeğini alelacele bitirmişti. Hâlâ yüzünü ekşiterek, tabaklarını bile toplamaya tenezzül etmeden gitmeye yeltendiğinde Subaru ona parmağını salladı.
“Dur bakalım, bu kadar aceleye ne gerek var... Hey, en azından kendini tanıtsaydın. Buradaki yerin ne, hiçbir fikrim yok. Rozchi’nin kız kardeşi falan mısın?”
“Beni o şeyin akrabası saymak ha? Beni öfkelendirmeyi pek iyi beceriyorsun.”
Beatrice tiksinti dolu bir iç çekerken, hakkında bu kadar kötü konuşulan Roswaal eğlenerek gülümsedi. Beatrice ters bir bakış fırlattığında Subaru omuzlarını düşürdü; tam o sırada Puck lafa girdi.
“Betty, Roswaal’ın malikânesindeki yasak kitaplar arşivinin kütüphanecisidir!”
“Puckie?!”
Tam bir tartışma patlak vermek üzereyken, gri kedinin bu açıklaması ortalığı yatıştırdı. Puck, ziyafet tadında bir tatlı niyetine şekerle kaplanmış somun ekmeğin köşesini kemirmekle meşguldü.
“Tatlı, lezzetli, miyav...”
“Şeker komasındayken seni rahatsız etmek istemem ama biraz daha anlatsana?”
Puck tatlı bir rehavete kapılmışken, Subaru onu teşvik etmek için şeker tozlarına bulanmış kulağına dokundu.
Subaru kulağıyla epey oynayınca Puck yüzünü tabaktan kaldırdı.
“Roswaal bayağı yetenekli bir büyücü olduğu gibi köklü bir aileden geliyor. Burada başkalarının görmemesi gereken bir sürü kitap var. O yüzden Betty’yle onları koruması için bir anlaşma yaptı.”
“Evet, doğru. Puckie nasıl oluyor da her zaman haklı çıkıyor acaba?”
Beatrice düşünmeden onaylar gibiydi; eli hemen Puck’ın diğer kulağına uzanırken konuştu. Parmakları kulaklarındaki tüylere dokunduğunda yüzüne sevimli bir ifade yerleşti.
Subaru ilk defa Beatrice’in yüzünde onun tatlılığına yakışan bir ifade görüyordu.
Subaru’nun nefesi kesildi. Kenarda kalan Emilia, onları izlerken başını hafifçe yana eğdi.
“Şu sevimli kedicikle oynarken ikiniz gerçekten de çok iyi anlaşıyor gibi görünüyorsunuz.”
“Bununla iyi anlaşmak da biraz...!”
“Ben bu şahısla nasıl iyi anlaşabilirim acaba?!”
Subaru da Beatrice de Emilia’nın bu fikrini anında reddetti. Subaru kızardığını gizlemeye çalışırken, Beatrice gayet ciddi görünüyordu.
“Hi-hi. Birbirine zıt iki insanı kendime köle edecek kadar korkuncum işte... Miyav miyav miyav!”
Puck tam anlamıyla ilgi odağı olmanın tadını çıkarırken, Emilia’nın uzanan parmakları onu yakaladı. Emilia iç çekerken Puck onun elleri arasında kımıldayamaz hâle geldi.
“İyi güzel de yasak kitaplar arşivinin muhafızı olmak... Kulağa bile öyle havalı geliyor ki insanın aklını çeliyor.”
Subaru Puck’ı gıdıklarken Beatrice ona ters ters bakıyordu ama Subaru’nun bu sözü ifadesini yumuşattı. Beatrice için alışılmadık derecede açık bir tavırla bukleleriyle oynayarak cevap verdi.
“Puckie’nin açıklamasını dinlemedin mi yoksa? Demin girdiğin o oda işte.”
“Haa, şu her yeri kitap dolu olan yer!”
Tüm zemin alanını kaplayan o devasa kitap yığınını hatırlayan Subaru, oranın öyle bir arşiv olduğunu kabul edebilirdi. Öte yandan, bütün o ciltlerin yasaklı olduğu düşüncesi, bunun bambaşka boyutta bir cürüm olduğunu hissettiriyordu.
“Bana bu lolinin senin haberin olmadan suç ortağın olduğunu söyleme sakın...?!”
“O kelimeyi her duyduğumda tepem atıyor. Soruna gelirsek, masum bir kurban olduğum düşüncesi bile asabımı bozmaya yetiyor, gidip ölsem mi acaba?”
“Bu kadar hırçın olma be bücür. Boy atmak için kalsiyum ve sakin bir kalp gerekir. Emilia-tan ve benim boylarıma gelseydin şurada mis gibi bir aşk komedisi çevirirdik...”
Beatrice’i bu yorum karşısında öfkeden köpürmeye bırakarak Emilia’ya cilveli bir bakış fırlattı. Fakat Emilia bu lafı duymazdan gelip Beatrice’e başka bir konuyu sordu.
“Bir dakika. Beatrice... sakın bana onun arşive girmesine izin verdiğini söyleme?”
“...Bunu sana söylemek zorunda değilim. Onun gibi bir yabancıyı neden bilerek içeri alayım ki acaba? Hayır, Geçit’in gizemini tamamen kendi başına çözdü.”
Beatrice’in alnında bir damar kabardı; sertçe ayağa kalkıp yemek salonunun kapısını iterek açtı.
Karşısındaki akıl almaz manzarayı gören Subaru, tam bir ahmak gibi sordu: “Ha? Koridor az önce...?”
Gözlerinin önünde, malikânenin koridoruna açılması gereken kapı; raflarla çevrili devasa bir odaya açılmıştı. Burayı daha önce gördüğünü hatırlayınca neredeyse küçük dilini yutacaktı.
“İşte burası Geçit. O eşsiz güzelliği gözlerine kazınırken titriyorsun herhâlde?—Hadi gel, Puckie.”
Beatrice elini uzatarak Subaru’ya muzaffer bir edayla baktı ve yasak kitaplar arşivine adım attı. Puck, Emilia’nın yanından sıçrayıp kızın açık avucuna kondu.
Bunun üzerine Beatrice hem kendisinin hem de kedinin ardından kapıyı kapattı.
Ram tek kelime etmeden az önce kapanan kapıyı açtı. Subaru’nun gözleri hayretten kocaman açıldı.
“Vay canına, inanılmaz bir şey bu.”
Bir saniye önce sertçe kapanan kapının ardından Subaru, kendi ayaklarıyla açılan koridora adım attı. Az önceki manzara sanki bir seraptan ibaretti.
“Anladım. Yani büyü sayesinde buradaki herhangi bir kapı herhangi bir odaya bağlanabiliyor. Sıkışıp bir an önce tuvaleti bulması gereken ev kuşları için bayağı kullanışlı.”
Emilia’nın kafası biraz karışmış gibiydi.
“Beklediğimden daha az şaşırmış görünüyorsun. Ev kuşu ne demek?”
“Yorgun aile fertlerinin dönmesini beklerken evde kalıp kaleyi korumak uğruna kendini feda eden muhafız demek.”
“Şey… kulağa asilce geliyor. Sen bir münzevi misin, Subaru?”
Emilia endişe dolu bir ifadeyle bakarken araya giren bir duman bulutu Subaru’nun burnunu gıdıkladı.
“Hapşuuu!”
“Evet, eveet, tanışmaya devam edelim mi? Ram, Rem.”
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben bu malikanenin başhizmetçisi Rem.”
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben de Efendi Roswaal’ın malikanesinde sıradan bir hizmetçi olarak çalışan Ram.”
Subaru kollarını kavuşturdu.
“Vay canına, birdenbire ne kadar da resmi oldunuz öyle. Gerçi bunu söyleyecek son kişi benim ama…”
İkizler el ele tutuşup Subaru’ya baktı.
“Ama Değerli Misafir… daha doğrusu, Subaru, artık çalışma arkadaşımız mı oluyorsunuz?”
“Ama Değerli Misafir… daha doğrusu, Barusu, artık burada bizim emrimizde mi çalışacaksın?”
“Hey, ablacım. Adımı bana karşı koz olarak kullanıyorsun ama.”
Resmi bir tanışma sırasında kesinlikle yapılmaması gereken tek şey buydu. Tabii ki Ram veya Rem’in Japon toplumundaki bu kuralı bilmelerine imkân yoktu. Subaru bu alaycılığı sineye çekip Roswaal’a döndü.
“Yani konumum bu mu? Uşaktan ziyade stajyer hizmetçi gibi mi?”
“Bu durumda, onların uygun gördüğü getir götür işlerini yapman en iyisiii gibi görünüyor. Memnun kalmadın mııı…?”
“Memnun kalmayacaksam suçlayacak tek kişi kendim olurum. Neyse, yapılması gerekiyordu, pişmanlık yok. Bana iyi bakın, kıdemlilerim. Süper sıkı çalışıp tozu dumana katacağım!”
“Tozu dumana katmak.”
“Görünüşe göre öyle.”
Üçü de daha önce hiç duymadıkları bu tabir üzerinde hemen anlaşmış gibiydi. Subaru bir “Heyo!” çekerek ellerini kaldırdı ve çak yaptılar. Şimdiden iyi anlaşıyorlardı.
“Uyumlu ilişkiler çok güzel bir şeydir. İşvereniniz olarak, ortada hiçbir kırgınlık kalmadığı sürece bu durum bence gayeeet iyi, değiiil mi?”
“Nedense iyi anlaştık sayılır. O loliden katbekat daha iyi! Kesinlikle ondan çok daha iyi!”
“Beatrice’in arkadaşı gibi görünmeyi gerçekten hiç istemiyorsun, değil mi…”
Emilia’nın acıyan mırıltısı toplanmanın sona erdiğini işaret ediyordu.
5
“O zaman başlayalım mı, Barusu?”
Roswaal tarafından Subaru’nun özel eğitmeni olarak görevlendirilen Ram böyle seslendi. Küçük kız kardeşi Rem bir köşede yemek salonunu titizlikle temizliyordu; Ram ise hiç yardım etme zahmetine girmeden yemek salonunun kapısına yöneldi.
“Bana temelli böyle hitap etmeye kararlısın yani, öyle mi?”
“Evet, öyle, Barusu. Efendi Roswaal emrettiği için sana malikaneyi gezdireceğim. En azından sağa sola kaybolmamayı becerebilir misin?”
“Ben Emilia-tan değilim, öyle merakıma yenik düşmem.”
Başkentte kaybolmasıyla dalga geçilince Emilia yanaklarını şişirdi.
“Su-ba-ru!”
Emilia, bir kraliyet adayı için zorunlu olan çeşitli törensel görevler üzerine çalışmaya devam etmek üzere yanlarından ayrılmak üzereydi. Subaru ise gitmeden önce onun güzelliğini aklına kazımaya özen gösteriyordu.
“Pekala, biraz buruk bir hisle de olsa gidelim bakalım. Yolu göster.”
“Peki, gidelim Barusu. Sonra görüşmek üzere, Leydi Emilia.”
Ram eteğinin ucunu tutup ayrılırken nazikçe eğildi. Subaru da peşinden gitmeye başladı.
“Subaru. Ben de çalışacağım ama… sen de elinden geleni yap, tamam mı?”
“Vay canına, bunu duymak beni aşırı mutlu etti. Şimdi iyice gaza geldim işte!”
Subaru, Ram’ı taklit ederek eşofman üstünün yakasını tutup reverans yaptı. Emilia odadan çıkmadan önce ona tuhaf bir bakış attı. Koridorda bekleyen Ram’ın yüzünde ise ekşi bir ifade vardı.
“Yüzünü amma ekşittin be abla. Sadece biraz şaklabanlık yapıyordum. Hizmetçi kültürü konusunda bir kadın hizmetçiyle erkek hizmetçinin aynı şey olduğunu düşünecek kadar cahil değilim. Ha sahi, kıyafet işi ne olacak?”
Uşaklık hayatına eşofmanıyla başlayacağını pek sanmıyordu.
Subaru’nun hatırlatması üzerine Ram elini ağzına götürüp başını salladı.
“Kıyafet kesinlikle çok önemlidir. Bakalım, senin bedeninde bir kıyafet… Evet, elimizde olmalı.”
“Harika. O zaman gidip üstümü değiştirelim. Resmi kıyafetler bana bayağı yakışır aslında. Beni şöyle asil, kaliteli bir erkek yapın bakalım!”
Ram ölçülerini almak için onu üst kata çıkarırken Subaru başparmağını kaldırıp göz kırparak gülümsedi.
“Hizmetçi odaları ikinci katta, o yüzden orada giyineceksin. Bedenin birkaç ay önce işten ayrılan Frederica’nınkine yakın olmalı.”
“Ha, ayrılmak için ilginç bir zamanlama. Bu Frederica… kadın mı?”
“Ölçüleri seninkilerle hemen hemen aynı olmalı.”
“Ama aynı cinsiyette değil, değil mi?”
Ram yürümeyi kesti ve Subaru’ya soğuk bir bakış attı. Elini alnına koyarken yorgun görünüyordu.
“Resmi, asil ve kaliteli bir kıyafet… Bunların hangisiyle bir sorunun var?”
“Hepsine ne dersin acaba?! Emilia-tan bana para filan verecek gibiydi, o zaman neden bir hizmetçi elbisesi ödünç almak zorundayım ki?! Ya insanlar benim bir tür sapık olduğumu düşünürse?! Bunu hiç istemiyorum!”
Karşı cinsin kıyafetlerini giymek dışında hiçbir özel yeteneği olmadan bir fantezi dünyasına gelmek... Subaru neredeyse ölmeyi tercih ederdi. Ancak korkutucu bir yeteneğe sahip olduğu için ölüm bile bir teselli değildi.
Ram’ın rehberliğinde malikanenin batı kanadına doğru ilerledi. Roswaal Malikanesi’nin ortasında bir ana kanat, bunu doğu ve batı kanatlarına bağlayan bir koridor vardı. Yemek salonu ve Roswaal’ın özel çalışma odası ana kanattaydı; boş hizmetçi odaları ise batı tarafında yer alıyordu.
“İkinci kattaki boş bir oda… Evet, üzerinde isim levhası olmayan herhangi bir oda uygundur. Kendi özel odan olarak hangisini istersen seç, ben de yedek kıyafetlerini oraya bırakayım.”
“Tamam, anlaşıldı. Hmm, hangisi olsa…”
Malikanede kendisine özel bir oda tahsis edilen Subaru, koridorun sonundan itibaren seçenekleri gözden geçirdi. Gerçi sadece konumları farklıydı; içleri muhtemelen aynı kalacaktı. Merdivenlere yakın olmak pratikti, o yüzden…
“Pekala, şuradaki odayı seçiyo—”
Hiç düşünmeden kapıyı açıverdi. Tam o anda, bir kütüphanede kedi yavrusuyla oynayan bir loli gördü.
“Fuvaah, o kadar harikasın ki Puckie. Dünyanın en güzel tüyleri sende…”
Uzun bukleli kız Subaru’yu fark etti ve bakışlarını yavaşça ona çevirdi. Subaru koridorda durup başını iki yana sallayan Ram’a baktı. Ardından Subaru kıza kocaman bir 'tamamdır' işareti yaptı.
“Merak etme, tek kelime etmem. Bu his hepimizi geveze birer salağa çeviriyor ne de olsa…”
“Acaba bu fevkalade aptalca açıklamayı kısa kesip şu kapıyı artık kapatır mısın?!”
“Gyah!”
Büyük ihtimalle büyüsel bir şey olan görünmez bir güç Subaru’yu geri fırlattı ve sertçe koridor duvarına çarptı. Başının arkasına aldığı darbe Subaru’nun gözlerini karartırken, göz ucuyla kapının korkunç bir gürültüyle kapandığını gördü.
Subaru başını sallayarak az önceki şiddeti protesto etmek için geri döndü.
Fakat kapıyı açtığında onu bomboş bir oda karşıladı. Geçit büyüsünü yapmıştı.
“Leydi Beatrice aurasını gizlediğinde, hangi kapı olduğunu kimse bilemez. Tüm malikanedeki her kapıyı tek tek açmadığın sürece ortaya çıkmayacaktır.”
Ram, yenilgiyi dosdoğru kabul etmesi gerektiğini ima edercesine konuştu. Arkadan omzunu sıvazladı. Bu dokunuş Subaru’ya kaybettiğini kabul ettirmek üzereydi ki—
“Yok artık, fena halde damarıma bastı. Sanki yanlış bir şey yapmışım gibi davrandı bir de!”
Ya da vazgeçmemişti.
Ram’ın elini üzerinden atan Subaru arkasını dönüp tüm gücüyle koridorda depar attı. Gözleri faltaşı gibi açılan Ram’ın önünden geçip doğruca koridorun diğer ucundaki kapıya koştu.
“Buradasın!!”
“—Hyah?!”
Kız çığlığı basarken gri kedi hayranlık dolu bir ses çıkardı.
“Etkileyici, Subaru.”
Bu kez Geçit’i ikinci kez bozmasıyla sarsılan Beatrice’in yüzünü gören Subaru, onu tekrar dışarı fırlatamasın diye anında arşivin içine doğru yuvarlandı.
Herhangi bir kütüphanede, hele ki bu arşivde asla yapılmaması gereken bir hareket karşısında Beatrice’in kaşları öfkeyle çatıldı.
“Tozu dumana katıyorsun!”
“E o zaman tozunu daha iyi alsaydın!! Hem kütüphaneye kedi mi sokulurmuş! Bütün kapaklar tırnak izi olur be!”
“Sorun yok, Lia tırnaklarımı kısacık kesiyor!”
Olayın dışındaki Puck’ın rahat mırıltısı, kavga eden Subaru ve Beatrice’e ulaşmadı bile. Yankıları tüm malikanede duyulacak kadar yüksek sesle bağırmaya hazır görünüyorlardı.
Yasak kitaplar arşivine açılan kapıdan gecikmeli olarak giren Ram, tartışan ikiliye bakıp kısık bir sesle, “Arkadaş olmasanız bile kesinlikle birbirinizin kopyasısınız,” dedi.
Roswaal Malikanesi onların ortak çığlığıyla sarsılır gibi oldu.
“—Asla olmaz!!”
6
Ve böylece, Subaru’nun hizmetkarlık hayatı gümbürtüyle başladı.
Beatrice ile yaşanan bu beklenmedik faslın ardından Subaru, bir soyunma odasına geçip Ram’ın verdiği hizmetkâr kıyafetlerini giydi. Beyaz bir gömlek, siyah bir ceket ve uyumlu bir pantolondan oluşuyordu; Subaru’nun kafasındaki uşak imajına gayet uyuyordu. Sorun başka bir yerdeydi.
“Hey, Ramcik, kıyafeti giydim ama…”
İşi bitene kadar soyunma odasının dışında bekleyen Ram, seslenilince içeri girdi.
“Bana hitap şeklin hakkında bir şeyler söylemek istesem de, bir sorun mu var…?”
İçeri girerken söylenen Ram, Subaru’yu iyice görünce cümlesini yarıda kesip elini alnına koydu.
“Gerçekten de varmış. Omuzların ve ayrıca bacakların fazla kısa.”
“Boyumu mu kastediyorsun?! Gömlek iyi de ceket omuzlardan bayağı sıkıyor. Gayet sportmenimdir, gerçi bir işe yaradığı yok ama bu aşırı dar üst beni kas yığını gibi gösterdi resmen.”
Tam da Ram’ın belirttiği gibi, kollar tam oturmadığı için omuzlar kaskatı duruyordu. Özellikle koltuk altları omuzlarını hareket ettiremeyeceği kadar dardı. Subaru bunun başkasından kalan hizmetkâr üniformalarında normal bir sorun olup olmadığını merak etti.
“Kolları kıvırabilirim ama bu üst böyle olmaz. Kol boyunu kısaltmayı kendim de hallederim sanırım ama…”
“Demek beklenmedik bir yeteneğin var, Barusu… Böyle acınası bir kıyafetle çalışmana izin veremeyiz. Malikanenin ve Efendi Roswaal’ın itibarını zedeler.”
“Kendisi öyle giyinirken bir de kalkıp itibardan mı endişeleniyor?”
Ram’ın yüz ifadesi nötr olsa da başını yana eğişi hoşnutsuzluğunu açıkça belli ediyordu, bu yüzden çenesini kapattı. Subaru’nun parmağıyla dudaklarına “fermuar çekmesi” Ram’a derin bir iç çektirdi.
“İçindeki kumaş için yapabileceğimiz bir şey yok ama en azından seni eli yüzü düzgün gösterebiliriz. Ne olursa olsun, paçaları kısaltmayı sonraya bırakıp sadece üst kısmı düzeltelim.”
“Söylemesi kolay tabii? Benim de bu konuda hiç deneyimim yok gerçi.”
Subaru dikiş becerilerinin sınırlarını tartarak, “Yine de bir şekilde hallederdim belki,” diye mırıldandı ama Ram karşı çıktı: “Endişelenmene gerek yok. Rem, buraya gel.”
“Buraya gel mi…? Sırf sen öyle dedin diye hemen damlayacak hali yok ya…”
“Beni mi çağırdın, Abla?”
“Vaaaaay!”
Öylesine çağrılır çağrılmaz Rem yanı başlarında bitiverdi ve Subaru’nun aklını başından aldı. Sanki aralarında anlaşıp şaka yapıyorlardı.
İkizler, Subaru’nun şok içinde donup kalmış tepkisini izlerken aynı anda başlarını eğdiler.
“Neden bu kadar şaşırdın?”
“Neden bu kadar korktun?”
“K-korkmadım bir kere! Sadece biraz şaşırdım! Şu İkiz Gücü dedikleri şey harbiden acayipmiş!”
Belki de şu doğaüstü olayları araştıran programlarda bahsettikleri türden bir ikiz “telepatisi”ydi; ayrı olduklarında bile birbirlerinin hislerini okuyabilme olayı yani.
Subaru’nun bu kadar sarsıldığını gören Ram bir “Hıh,” sesi çıkardı.
“Tabii ki öyle bir şey değil. Tesadüfen önümüzden geçtiğini görüp seslendim. Mükemmel bir zamanlama sadece.”
“O son kısım sanki biraz laf sokuyormuşsun gibi geldi ama?”
Ram söze girdi.
“Peki, neye ihtiyacın vardı? Subaru için harcayacak pek vaktim yok.”
“Bu umursamaz tavır gerçekten kalbimi kırıyor ama yahu! Ben yeniyim burada! Biraz nazik olun!”
Fakat gerçek şu ki Rem, malikanenin işleyişi için vazgeçilmez biriydi. Onu herhangi bir şekilde oyalamak kesinlikle kötü bir fikirdi, yine de Ram, Subaru’yu işaret ederek Rem’e döndü: “Rem, Barusu’nun bu içler acısı halini fark etmişsindir herhalde?”
“Omuzları tuhaf duruyor ve bacakları fazla kısa. Ayrıca yüzü de çok korkutucu. Başka?”
“İlla elimden hiçbir şeyin gelmeyeceği iki noktaya parmak basmak zorundaydın, değil mi?! Kıyafet gibi değil ki bu; ne kadar uğraşırsan uğraş yüzünü değiştiremezsin!”
Kız kardeşler Subaru’nun şikayetlerini görmezden gelerek konuşmaya devam ettiler. Konu kendisi olmasına rağmen dışlanan Subaru’ya kollarını sıvamaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.
“Barusu, ceketini Rem’e ver. Yarına kadar onsuz idare etmek zorunda kalacaksın.”
“Büyük iyilik olur ama… emin misin? Dağ gibi işin var, değil mi?”
“Elbette oldukça meşgulüm. Ancak ceketi şimdiden vermek daha sonra zaman ve zahmetten tasarruf sağlayacaktır.”
“Aah, doğru. Zahmet olmazsa lütfen.”
Bu mantıklı argümana boyun eğen Subaru ceketini çıkarıp Rem’e uzattı. Ceketi alan Rem soyunma odasını işaret etti ve çenesiyle içeri girmesini ima etti.
“Ölçülerini almam gerek. Kendi ölçülerini kendin alamazsın, değil mi?”
“…Seni bu kadar zahmete soktuğum için mahcubum.”
“Sorun değil. Bir gün bunun karşılığını bana ödeyeceksin. Faiziyle birlikte.”
“Kulağa pek hoş gelmiyor ama gayet ciddi görünüyorsun. Çok korkutucu!”
Subaru ve Rem, burnundan kıl aldırmayan Ram’ı koridorda bırakıp soyunma odasına girdiler.
Soyunma odasında sadece hizmetçi üniformaları değil, Roswaal için ayrılmış çeşitli yedek kıyafetler de vardı. Her şey sanki bir sirk kulisinden fırlamış gibiydi.
Bakışları lordun zevksiz kıyafetlerinin bulunduğu kısımdan uzaklaştığında, daha süslü birkaç elbise dikkatini çekti. Bunlardan biri kraliyet başkentinde gördüğü bir elbiseydi, bu yüzden şüphesiz Emilia’ya aitti.
“Hepsini giyip kendi etrafında dönerek bana sergilemesini ne çok isterdim…”
“Kendi kendine ne mırıldanıyorsun? Buraya gel lütfen.”
Özellikle sert çıkan ses tonuyla çağrılan Subaru, daha fazla şaklabanlık yapmadan itaat etti. Soyunma odasının ortasında prova için ayrı bir kabin yoktu ama bu amaçla konulmuş bir paravan vardı ve Rem orada elinde ince bir mezurayla bekliyordu. Mezuradaki işlemeli baskı, onun kaliteli bir eşya olduğunu gösteriyordu.
“Şurada dik dur. Kollarını ve omuz yüksekliğini ölçebilmem için kollarını yana aç.”
“Tamam, anlaşıldı. Teşekkürler.”
Rem’e arkasını dönen Subaru, kızın tarif ettiği gibi iki kolunu da yana açtı. Rem mezurayı kollarına ve sırtına dolarken Subaru kısa boyunu elinden geldiğince dikleştirmeye çalıştı.
Subaru, kızın yumuşak dokunuşunu ve nefesini aniden fark edince omuzları ürpererek huysuz bir ses çıkardı.
“Lütfen garip sesler çıkarma Subaru. Rahatsız edici.”
“Elimde değildi! Bu durum bir erkek için birden fazla yönden çok zor!”
Rem’in soğuk ve acımasız sözleriyle karşılaşan Subaru, konuyu değiştirmek için zihnini yokladı.
“Bu arada, burada Rozchi’nin ve Emilia-tan’ın kıyafetleri var ama senin, Ram’ın veya lolinin hiçbir elbisesini göremiyorum. Başka bir odadalar mı?”
“Leydi Beatrice kıyafetlerini kendi özel odasında değiştirir. Ablam ve ben ise bunlardan başka kıyafet giymeyiz, bu yüzden farklı kıyafetlere ihtiyacımız yok. Kendi odalarımızda giyiniyoruz.”
Subaru, Rem’in bu gayet doğal cevabı karşısında kaşlarını kaldırdı. O sırada ölçü almayı yeni bitiren Rem, yakındaki bir not kağıdına bir şeyler yazdı. Subaru kollarını kavuşturup ona baktı.
“Başka hiçbir kıyafetiniz yok yani, her şey hizmetçi elbisesinden mi ibaret? Dışarı çıktığınızda veya izin günlerinizde ne yapıyorsunuz?”
“Malikanedeki işlerimize veya Efendi Roswaal’a toplum içinde eşlik etmemize hiçbir engeli yok. Açıklamaya gerek kalmadan statümüzü belirtmenin oldukça mantıklı bir yolu bence.”
“Mesele mantık değil ki… Bence güzel bir kızın güzel kıyafetler giyip etrafındakilere neşe saçmak gibi bir görevi vardır.”
“Ablam için durum farklı olabilir ama benim süslenmemden kimse memnun kalmaz.”
“Belki ben kalırım?”
“Seni memnun etmenin bana ne faydası olacak ki Subaru?”
“Belki de hizmetkarlık hayatımda daha sıkı çalışmamı sağlar. Mantıklı, değil mi?”
Rem, Subaru’nin laf sokmasına hafif bir şaşkınlıkla baktı. Subaru, kızın o ifadesiz yüzünü bozabilmiş olmanın keyfiyle pis pis sırıttı.
“İşi bu noktaya getirecek ne var, hiç anlamıyorum Subaru.”
“Saçınız da kıyafetiniz de birbiriyle aynı! Bari huylarınız farklı madem, değişik şeyler giyinin! ...Ya da öyle bir şey işte. Gerçi hizmetçi kıyafeti yakışmış yakışmasına, ikiz olmanıza da bir nebze uyuyor hani.”
Üzerindeki kıyafetle fazlasıyla tatlı görünüyordu gerçi ama saç kesimlerine varana kadar tıpatıp aynıydılar. Sırf ikiz oldukları için, aralarında biraz bireysellik, yani insani duyguların özünü görmek istiyordu.
Subaru böyle düşünüyordu, fakat...
“—mez.”
“Ha?”
“Sizi hiç ilgilendirmez. Ablamla aynı olmamın ne sakıncası var?”
İnanması güçtü ama Rem’in gözlerini fal taşı gibi açmış Subaru’ya yönelttiği bakışlar eskisinden de soğuktu. Subaru, az önceki o havadan sudan sohbet sanki hiç yaşanmamışçasına bir anda afallayıp kem küm etti.
“...Hadi geri dönelim de saçmalamayı kesin. Ablamı daha fazla bekletemem, hem de öğrenmeniz gereken bir yığın şey var.”
İtiraz kabul etmeyen bir tavır takınan Rem, Subaru’ya arkasını dönüp odanın çıkışına yöneldi. Kafası öncekinden de çok karışan Subaru, arkasından yürürken mırıldandı.
“Ablana da biraz fazla mı düşkünsün ne...”
İç çekerek, bu hiçbir şeyden etkilenmez gibi duran kızla arasının nereye varacağını düşündü.
7
Ölçü işi bitince soyunma odasında Ram ile tekrar bir araya geldiler ve Rem kendi yoluna gitti.
İşi başından aşkın olmasına rağmen Rem, “Ceketinizi gece dikip sabah olmadan bitmiş hâlde teslim ederim,” dedi.
Ayrılırken Ram’e manidar bir bakış attı. Kızların gözleriyle anlaşma sistemini gören Subaru, Ram’in omzunu hafifçe dürttü.
“Baksana, Rem az önceki o bakışıyla ne dedi öyle?”
“‘Yalnızken Subaru beni sapık gibi süzdü’ dedi... Seni gidi pislik.”
“Tek bir bakıştan bunu mu çıka— Hey, geri çekilmesene, kalbimi kırıyorsun!”
Ram’in omzunu tutarak kendisinden uzaklaşması Subaru’nun kalbini sızlatsa da malikânedeki uşaklık günleri nihayet ciddiyetle başlamış oldu.
Batı kanadında hizmetçilerin odaları, yedek mobilyalar ve arşive konmayacak sıradan kitaplar bulunuyordu. Buna karşılık doğu kanadında ise konuk soyluları ağırlamak için süitler, misafir odaları ve çeşitli imkânlar vardı; ana kanattan işlevsel olarak pek bir farkı yoktu.
“Böylece malikânenin neredeyse tamamını gezmiş oldun. Geriye sadece binaların dışındaki bahçelerle kapı ile malikâne arasındaki ön bahçe kaldı. Oralara sonra da bakabilirsin. Buraya kadar bir sorun var mı?”
“Bu turu aslında Emilia-tan’ın yaptırması gerekmez miydi?”
“Hiç de değil, zira hemen işe koyulacağız.”
Tanıtım turu boyunca Ram’in soğukkanlı mizacı ve Subaru’nun zırt pırt lafı başka yerlere çekme huyu sayesinde, Ram onun bu son lafını da tereyağından kıl çeker gibi savuşturdu.
Subaru son birkaç saatin onları yakınlaştırdı mı yoksa kendi kuyusunu daha da mı kazdırdı pek kestiremiyordu ama...
“Bugünkü işlerim bahçenin ve ön avlunun bakımı ile çevreyi kontrol etmek. Öğle yemeğinin hazırlanmasına yardım edeceğim ve Sekiz Güneşvakti'nde gümüş takımları yıkamam gerekecek... Sen de bana yardım edeceksin Barusu.”
“Olur tabii ama şu bahsettiğin Güneşvakti de neyin nesi?”
Sabah uyandığında da duyduğu bir kelimeydi. Güneşvakti dediklerinin gündüz saatleri olduğunu tahmin etmişti etmesine ama...
“Yani Sekiz Güneşvakti saati belirtiyor demek ki... Saat falan var mı buralarda?”
“Saat mi...? Zaman büyüsü kristalini kastediyorsan malikânenin her yerinde var, bak şuradaki gibi.”
Subaru, Ram’in işaret ettiği yere bakınca soluk bir ışık yayan bir kristal gördü. Kristal, malikânenin duvarının üst kısmına asılmıştı; tıpkı kendi dünyasındaki büyük bir duvar saatinin duracağı yerdeydi.
Subaru, kristalin yaydığı titrek yeşil ışığa gözlerini kısarak baktı.
“Biraz garip ama sonuçta bildiğimiz saat işte. Nasıl okunuyor bu?”
“Güneşvakti; sıfırdan altıya kadar Rüzgâr Vakti, sonraki altı saat ise Ateş Vakti’dir. Ayvakti ise Su Vakti’nden Toprak Vakti’ne geçer... Bunu bile bilmediğine göre sen bir tür barbar mısın Barusu?”
“Gerçek bir barbar buna 'evet' demezdi herhalde, biliyorsun değil mi?”
Duymaktan hoşlanmasa da genel kültür yoksunluğu yüzünden bu yakıştırmayı inkâr etmek zordu.
Düşününce, uyandığı odada da bir zaman büyüsü kristali vardı. O zaman kristalin çok daha yeşil olduğunu hatırlıyordu.
“Yani ne oluyor, zaman geçtikçe rengi daha mı parlıyor?”
“...Rüzgâr Vakti yeşildir, Ateş kırmızı, Su mavi, Toprak sarı. Açıklanmasını istediğin başka bir şey var mı?”
“Zaman mevzusunu anladım şimdilik. Kulağa geldiği kadarıyla Güneşvakti ile Ayvakti bir nevi öğleden önce ve öğleden sonra gibi bir şey.”
Bir fantezi dünyasının sağduyu anlayışıyla daha pek çok kez çatışacağı kesindi.
Subaru kollarını kavuşturup başını salladı. Ram yorulmuş gibi elini alnına götürdü.
“Seni sıfırdan bu iş için eğitmek zaten yeterince zorken bir de bu kadar bilgisiz olman... Ben ne ara hizmetçilikten hayvan terbiyeciliğine geçtim acaba?”
“Hayvan terbiyecisi gibi kelimeleri duymak bile ürkütücü, daha farklı şeyler mi söylesen patron?”
Kendisine patron denince Ram’in kaşları hafifçe seğirdi. Umursamadığını ya da pek rahatsız olmadığını hisseden Subaru konuyu biraz değiştirdi.
“Bu arada, demin buralara sadece ikinizin baktığını söylemiştin ama bu hep böyle sürmez herhalde, değil mi? Yani önceden işi bırakan şu hizmetçi vardı ya hani?”
“...Lord Roswaal’ın çeşitli küçük konaklarda yaşayan akrabaları var, bu yüzden şimdiye kadar iş arkadaşlarımızın çoğu oralardan geldi. Rem ve ben Lord Roswaal’a bizzat hizmet edebilmek için buradaki ana malikânede çalışıyoruz.”
“Ana malikâne ve küçük konaklar... Şey, yani burası ana malikâne mi oluyor?”
“Lord Roswaal Mathers ailesinin lideri, elbette ana malikânede yaşayacak. Hem akraba dediysem de Mathers ailesinin diğer kollarıyla bağları pek de sıkı sayılmaz.”
Roswaal gibi bir soylunun ailesiyle karmaşık ilişkilere sahip olması Subaru’nun zaten bekleyebileceği bir şeydi belki de. Artık bu adam için çalıştığına göre kendisini tamamen olayların dışında sayamazdı; üstelik bir kraliyet adayı olan Emilia’yla da yakın bir bağı vardı.
“Sadece Rozchi’ye bakıyor olsanız bile bu malikâne iki kişinin altından kalkamayacağı kadar devasa değil mi? Daha fazla kişi işe alamaz mısınız?”
“—Şu anki şartlar bunu imkânsız kılıyor. Ayrıca laflama vakti bitti.”
Ram ellerini çırparak konunun kapandığını bildirdi ve sakince önden yürümeye başladı.
Subaru ona daha çok şey sormak istiyordu ama çalıştıkça da bu tarz şeyleri öğrenip genel kültürünü geliştirebilirdi. En azından kızı memnun etmek adına önce işe dört elle sarılması gerekiyordu.
“Daha önce hiç böyle çalışmadım ama nedense içimde büyük bir heves var. Güzel kızların kerameti herhalde?”
“Yağcılığın sana hiçbir faydası olmaz. Ne nezaket görürsün ne merhamet.”
“Kız kardeşinden biraz alçakgönüllülük öğrensen fena olmaz hani!”
Subaru, soyunma odasında Rem ile yaptığı konuşmayı hâlâ kafasında evirip çevirerek bu lafı yapıştırdı.
8
“Ah, yandım—!”
Subaru, kırmızı kanın süzüldüğü taze yaraya bakıp neredeyse ağlamaklı bir sesle ciyakladı.
Hemen yanında aynı işle meşgul olan Ram, kanayan sol elini havada sallayan Subaru’yu gözlerini kısarak izledi.
“Düşüncesizliğin sonu budur işte. Barusu, sen hiç kendini geliştirmek nedir bilir misin?”
“Ama ben ilk defa yemek çubuğu dışında bir sofra aleti kullanıyorum!”
Subaru şikâyet ederek kesik parmağını ağzına soktu, ağzına dolan metalik tatla yanaklarını şişirdi.
Öğleden hemen önce mutfaktaydılar. Ram ile bahçedeki işleri toparladıktan sonra hazırlıklara yardım etmek için yemekhaneye dönmüşlerdi. Gerçi öyle olsa bile...
“Beni anladım da ablanıza da mı soyma işi yaptırıyorsunuz? Hani nerede büyüklüğün şanı?”
Ram cevabı yapıştırmakta gecikmedi.
“Uzun zamandır birlikte çalışıp yaşadığımız için işleri uzmanlık alanlarımıza göre bölüşürüz. Burası benim parlayacağım yer değil.”
“Ama sanki demin her alanda senden daha iyi olduğunu duymuştum?!”
Yemekte, temizlikte, çamaşırda, dikişte ve hemen hemen diğer her ev işinde Ram’in Rem’in gerisinde kaldığını daha önce işitmişti. Yine de Ram sebze soymada epey deneyimli görünüyordu.
“İkinizin de işi birazdan biter mi acaba?”
Rem, soyma işini emanet ettiği ikiliye gözlerini belerterek seslendi; o esnada sergilediği baş döndürücü yemek hazırlama hızıyla ikisini de utandırıyordu. Rem’in hünerli elleri sıradanlığın fersah fersah ötesindeydi, yemek yapışı adeta kusursuzca icra edilen bir gösteriyi andırıyordu.
...Bir köşede amelelik yapan diğer ikisinden tamamen farklıydı.
Rem kocaman bir tavaya malzemeleri döküp karıştırırken arkasına baktı. Bir şey soyan ablasına ve kan kaybeden Subaru’ya sessizce göz gezdirip hiçbir şey olmamış gibi başını salladı.
“Her zamanki gibi ablacığım, sebze soyuşun bile tablolara layık.”
“Taraf tutuşun o kadar bariz ki hayran kaldım doğrusu! Benim yaptığım işe de bir yorum alsaydık bari!”
“O sebzeleri yetiştiren çiftçiye acıyorum sadece.”
“Yeter, can evimden vuruyorsun!”
Rem, Subaru’nun soyduğu sebzelerin oluşturduğu o feci enkaza bakıyordu. Patatese benzeyen sebzeler kabaca yarı yarıya küçülmüştü ama üzerlerinde hâlâ kabuk vardı. Üstelik elindeki oldukça derin kesikler yüzünden masanın üzeri kan gölüne dönmüştü.
Patateslerini gayet muntazam soyan Ram, kanaması devam eden Subaru’ya bakıp tavsiyede bulundu.
“Bıçağı çok kötü kullanıyorsun Barusu. Sebzeyi değil bıçağı hareket ettirdiğin için kendini kesiyorsun. Soyarken bıçağı sabit tut, sebzeyi çevir.”
Duruşu kusursuzdu; çıkardığı kabuklar baştan sona hiç kopmadan tek parça hâlinde geliyordu. Devam etti: “Bilmiş ol, benim uzmanlık alanım haşlanmış patatestir.”
“Bunu söylerken gerçekten gururlu görünüyordun ha! Kahretsin, sen sadece izle. Sevgili kılıcım Kayan Yıldız haddini bildirecek senin!” Hırsla bıçağı alıp ahşap sapını sıkıca kavradı. Alt tarafı sıradan bir soyma bıçağıydı ama bugünden itibaren Subaru’nun kıymetli Kayan Yıldız’ı olacaktı.
“Uoooaah—!”
Sesini yükselterek iki büklüm oldu, bıçağı sabit tutup tıpkı Ram’in tembihlediği gibi sebzeyi döndürdü. İlk kesik yine biraz derine kaçsa da geri kalanının ne kadar pürüzsüz gittiğini görünce içten içe şaşırdı.
Göz ucuyla baktığında, Ram’in sözünü dinlediği için Subaru’yla gurur duyduğunu gördü.
İçten bir minnetle tek kelime etmeden soymaya odaklanmıştı ki aniden—
“...Ne var? Öyle dik dik bakarsan utanırım ama.”
Subaru, kendisine bakanın Rem olduğunu fark edince başını kaldırdı. Rem hafifçe afallamış gibi bir karşılık vermeye yeltendi. Fakat söyleyeceği her neyse, Ram’in sözleriyle bölündü.
“—Ne kadar acınası göründüğüne bakıyor Barusu. Özellikle de kafanın içi epey eksik.”
Bu sözler Subaru’nun başını eğip düşünmesine neden oldu.
“Bu saç kesiminin eskisinden çok daha iyi olduğunu sanıyordum ama...”
“Bir hizmetçi olduğunu hesaba katarsak en hafif tabirle sınıfta kalır... Değil mi Rem?”
“...Ah, evet. Sanırım öyle. Sanki ufacık bir eksiği var gibi.”
“Belli ki bayağı canınızı sıkmış! Aman iyi be, kusura bakmayın!”
Biraz olsun gurur duyduğu emeğinin böyle dobra dobra yerilmesi Subaru’nun hevesini kırdı. Ram, Subaru’yu süzerken burnundan bir hıh sesi çıkardı.
“Bu arada, bu malikânede saç işlerine Rem bakar. Her sabah beni giydirir, saçımı yapar, anladın mı?”
“Hee, demek o yüzden ikiz gibi birbirinizin kopyasısınız... Bir dakika, bu lafta bir terslik yok mu?”
Az önceki söyleyiş tarzından sanki her şeyi Ram tek başına yapıyormuş gibi bir anlam çıkıyordu. Ancak Subaru’nun bu lafına karşılık Ram kollarını göğsünde kavuşturup pişkin pişkin cevap verdi.
“Tam olarak düşündüğün gibi Barusu.”
“Kız kardeşine biraz yardım et be, vicdansız!”
Ram’in yüzsüzce kendisinin işe yaramaz bir abla olduğunu ilan etmesi üzerine Subaru yapmacık bir dehşet ifadesiyle bağırdı. Sonra Ram, Rem’in taradığı pembe saçlarını okşayarak kardeşine baktı.
“Rem, Barusu’nun saçını biraz kırpıverir misin?”
“Bir saniye ya, bir kızın saçımla oynaması benim ayarlarımı fena bozar yalnız!”
“Abla...?”
Ram’in bu ani teklifi hem Subaru’yu hem de Rem’i şaşırttı. Ram kırmızı gözlerini kardeşinin sorgulayan bakışlarına dikti, ses tonunu hafifçe alçalttı.
“...Barusu’ya saçı yüzünden bakıyordun, öyle değil mi?”
“...Evet, doğru. Biraz taranıp şekil verilse çok daha iyi görünürdü.”
“O zaman bırak dediğini yapsın. Rem’in elleri sihir gibidir, temin ederim.”
“Bu dediğin kulağa biraz sapıkça bir istek gibi geliyor ama...”
Abla, sanki Rem’in dile getiremediği merakını tatmin etmesi için ona bir bahane sunuyor gibiydi.
Belki de mesele kişilik farkıydı. Subaru’ya şimdiden hiç taviz vermeyen Ram’in aksine Rem, ona karşı nasıl davranması gerektiğine henüz tam karar verememiş görünüyordu. Subaru da aradaki mesafeyi kapatmak gerektiğine katılıyordu ama...
“İstemiyorsan yapmak zorunda değilsin tabii. Ama yaparsan da fena olmaz hani!”
“Hayır, hiç de değil. Beni birazcık, çok azıcık, şöyle bir parça rahatsız ettiği doğru gerçi.”
Kızı bayağı rahatsız ettiğini anlayan Subaru’nun öz güveni biraz daha eridi. Kendince sadece kendi bireyselliğini sergilediğini sanıyordu—fakat aklından bunlar geçerken üç ses aynı anda yükseldi.
“—Ah.”
Kayan Yıldız’ın keskin ucu patatesten kayıp Subaru’nun başparmağına indi. Subaru soyulmaması gereken deriyi sıyırınca bağırdı.
“Vaaay! Hay aksi! Birazcık uçtu gitti—!”
“Görünüşe göre ‘sevgili bıçağın’ diye anılmaktan hoşnut kalmadı. Sevgin bu kadar karşılıksız olduğuna göre ona en sevdiğin bıçak demeyi denesen nasıl olur?”
“Abla, su kaynadı, doğradığın sebzeleri atalım da—”
“İkiniz de yeni gelene eziyet etmeye bayılıyorsunuz değil mi?!”
İşi her şeyin önüne koymaları takdire şayandı ama Subaru’da bunu övecek kafa kalmamıştı.
9
—Ve böylece, günün yarısı uçup gitti.
“Çok yoruldum be—!”
Subaru bunu söyler söylemez bütün dermanı kesilmiş hâlde kendini yatağa bıraktı.
Kendisine tahsis edilen hizmetçi odasındaydı. Bugünden itibaren burası Subaru’nun özel odası ve uyuma alanı olacaktı. Ucuz bir yatak, masa ve sandalyeden ibaret mütevazı bir odaydı; hâliyle bir hasta olarak kaldığı misafir odasının standartlarının fersah fersah gerisindeydi.
“Neyse, pahalı şeyler zaten insanı çok boğuyor, burası gayet iyi...”
Yüzünü yastığa gömdüğünde, kokusunun ve dokusunun hâlâ lüks sayılabilecek standartlarda olduğuna kanaat getirdi. İşi bittiği için üniformasını hemen çıkarıp eşofmanını giymişti; daha alışık olduğu kıyafetlerle uyumak niyetindeydi.
“Off, pestilimi çıkardılar resmen. Çalışmak zanaat işiymiş. Babamların iş hayatında nasıl bu kadar harika olduğunu şimdi çok iyi anlıyorum. Bir güncüğü bile hafife alınacak gibi değil.”
İşteki ilk gününü düşünerek tutulan bedenini esnetirken içten bir takdirle mırıldandı.
Elbette bilmediği bir sürü ufak tefek ayrıntı vardı ama yine de ne kadar beceriksiz olduğuna canı sıkılmıştı.
İşin tek teselli edici yanı belki de Ram’in eğitmen olarak tavrıydı.
“Açık sözlü ve lafı dolandırmıyor ama beklediğimden daha nazik ve anlayışlı çıktı doğrusu... Ha?”
Kapının aniden çalınmasıyla başını kaldırdı. Tam o sırada kapı tarafından bir ses geldi.
“Ben Rem. Subaru, müsait miydiniz?”
“Ha, gel gel, müsaitim. Garip bir şey yapmıyorum, gir içeri!”
“Böyle söyleyince durumu yatıştırmaktan ziyade daha şüpheli kılıyor ama izninizle.”
Rem kapıyı açıp hâlâ hizmetçi kıyafeti üzerindeyken odaya girdi. Subaru, Rem’in gelişine bir an kaşlarını kaldırsa da elindeki siyah ceketi görünce sebebini hemen anladı.
“Dur bir dakika, bitti deme sakın? Hızlı iş kavramına yeni bir soluk getirdin resmen.”
“Öyle baştan dikmek gibi ahım şahım bir şey değil. Lord Roswaal’ın kıyafetlerinden biri olsaydı daha fazla özen göstermem gerekirdi ama sizin için bu kadarı yeterli.”
“Bu dediğin kulağa sanki, şey, işten bayağı kaytarmışsın gibi geldi?”
Subaru ceketi alırken Rem cevap vermedi. Subaru ceketi açıp kollarını hızla geçirdi. Önceden koltuk altları çok dardı ve omuzlarını zar zor çevirebiliyordu ama...
“Kabul etmek zoruma gidiyor ama harika yapmışsın. Kollarım fırıl fırıl dönüyor... Şey, yakışmış mı bari?”
“Gri renkli tuhaf kıyafetinizle birleşince, dünyadaki hiçbir garip giysi sizinkinin eline su dökemez.”
“Tamam, bu pek iltifata benzemiyordu. O kadarını ben bile anlarım herhalde!”
Tişörtün üstüne uşak ceketi giymiş olunca Rem’in böyle bir değerlendirme yapması doğaldı. Hatta gülmemek için kendini epey zorlamış olmalıydı. Fakat...
“Paçaları ne yapalım?”
“Paça mı... Ha, pantolonu diyorsun. Kahretsin, unuttum ben onu. Gerçi bir iğne iplik olsa kendim de yaparım.”
“Yanımda getirmiştim. Şimdi ayarlayayım mı?”
Rem’in niyetinde görünürde bir kötülük yoktu, tamamen iyi niyetli bir öneriydi. Araya laf sokmayı ihmal etmemişti gerçi ama tarzı buydu işte, o yüzden Subaru da üzerinde durmadı.
Öyle ya da böyle, Subaru bir şekilde bu iyiliğin altında kalmamak istiyordu.
“Pekâlâ, uzat bakalım şu iğneyle ipliği. Bugün dikiş becerilerim çağ atlayacak!”
“Akşam yemeği için sebzeleri soyarken bile canı çıkan birinden daha fazlasını mı beklemeliyim?”
“Keh-keh, fırsatın varken beni küçümse bakalım. Ama şimdiden söyleyeyim, küçük dilini yutmaya hazır ol!”
Özgüveni tavan yapmış Subaru’dan artık umudu kesmiş gibi görünen Rem, cebinden fantastik dünyalara layık bir dikiş seti çıkarıp ona uzattı. Subaru seti aldı; içindekiler memleketindekilere epey benziyordu. Alışkın bir el hareketiyle ipliği iğneden geçirdi ve pantolonunun paçalarını dizlerinin üzerine kadar çekti.
“Hı-hım, hı-hııım.”
Subaru neşeyle mırıldanırken Rem hayranlık dolu bir iç çekti.
“…Şaşırdım doğrusu. Cidden eliniz yatkınmış.”
Subaru iğneyi seri ve canlı hareketlerle oynatıyordu. Daha mırıldanması bitmeden iğneyi yukarı çekti.
“Tamamdır, bir taraf bitti. İyice bir bak bakalım. On numara diktim, değil mi?”
Subaru marifetini sergilemek için pantolonu çekiştirip gerdi. Rem, açıkça takdir ettiğini belirterek çenesini hafifçe eğdi.
Bu tepkiyle keyfi yerine gelen Subaru diğer paçaya koyulmuştu ki Rem aniden söze girdi.
“Şey… Subaru, öğl движения konuştuğumuz konu hakkında…”
“Hı, öğlen mi? Öğlen ne olmuştu ki?”
“Ah… şey, unuttuysanız hiç sorun değil.”
Subaru başını kaldırmadan çalışırken Rem önünde başını hafifçe iki yana salladı. Onun bu tepkisi üzerine gözlerini kısan Subaru, akşam yemeği hazırlığı sırasında saçını kestirme konusunu konuştuklarını hatırladı.
“Ha, şu saç meselesi mi? Şaka yapıyorsun sanmıştım. Cidden kesecek misin?”
“Hayır, sadece haddimi aştığımı düşündüm. Ne de olsa iş arkadaşım olsanız da aynı zamanda Leydi Emilia’nın kurtarıcısısınız; konumlarımız farklı.”
“Böyle kasıntı tavırlar hiç bana göre değil ama… Bir dakika, cidden böyle mi düşünüyorsun?”
Aralarındaki fark yüzünden ona sıradan bir iş arkadaşı gibi davranamayacağını söylemesi Subaru’nun canını sıkmıştı.
Sorusuna karşılık Rem’in kaşlarını kaldırdığını gören Subaru, kafasındaki saçları hırsla çekiştirmeye başladı.
“Açıkçası böyle ince şeyleri anlamakta pek iyi değilimdir. Seni… böyle şeyleri dert etmek zorunda bıraktığım için kusura bakma.”
“Hayır, sadece elden bir şey gelmeyeceğini söylüyorum. Lütfen unutun gitsin.”
“Öyle kolayca kestirip atamam. İnsanoğlu işte, böyle şeylere takılır. Şimdi şöyle yapalım…”
Subaru elini alnına koyup gözlerini indirerek Rem’e baktı. Rem, ağzından kaçırdığı sözden ziyade Subaru’nun sitemi yüzünden mahcup olmuş gibiydi. Bu da Subaru’nun ne söyleyeceğine karar vermesini kolaylaştırdı.
Subaru parmağını kaldırarak bir teklifte bulundu.
“Tamam, sana tek bir şart koşacağım. Kabul edersen az önce söylediklerini tamamen unuturum.”
Rem gözlerini kısa bir an yumdu, ardından kabullenmiş bir ifadeyle başını salladı.
“Şart… mı? Anladım. Sizi dinliyorum.”
Bu kadar ciddi bir tepki almayı beklemeyen Subaru yüzünde buruk bir tebessümle konuştu…
“Saçımı düzeltip güzelce tararsan seni affederim.”
“…”
Teklifi karşısında Rem’in sessiz kalmasına dayanamayan Subaru sesini yükseltti.
“Bu sessizlik beni biraz geriyor ama, biliyorsun değil mi?”
Rem’in açık mavi gözleri Subaru’yu yansıtırken genç kız hafifçe iç çekti.
“Leydi Emilia da belirtmişti ama gerçekten de beklentileriniz çok mütevazı, Subaru.”
“Bu işte bir gariplik var. Böyle şok olacağına tatlıya bağlarız sanıyordum…”
“Ablamdan, baş başa kaldığınızda ona sapıkça bakışlar attığınızı duyduğum için daha edepsiz bir şeye kendimi hazırlamıştım.”
“İftira bu, resmen iftira!!”
Ram’ın bu dedikodusunun çok geçmeden Emilia’yla arasını açmasından fena halde korktu. O iş olmadan önce Emilia’yla doğrudan bir iletişim hattı kurması şarttı.
Subaru kafasında Ram’a karşı acil eylem planları kurarken Rem eteğinin kenarını tuttu.
“Şartınızı kabul ediyorum; dediğinizi yapacağım.”
Böylece, hanımefendilere yakışır kusursuz bir reveransla buzları eritecek bu teklifi kabul etti.
Bu resmiyet Subaru’yu güldürdü; ardından ellerine baktı.
“Hey, laflarken paçaları kısaltma işini bitirivermişim. Fena olmadı ha, ne dersin?”
İşin bittiğini gören Rem pantolonu eline alıp dikişleri inceledi…
“…Evet, olmuş. Dikiş konusunda tam not aldınız. Ancak tıpkı sizin gibi, bunun da pek bir işe yarayacağını sanmıyorum, Subaru.”
…ve tepesinden aşağı bir kova soğuk su döküverdi.
“Hah?! Az önce tatlıya bağlamamış mıydık biz?!”
Subaru’nun bu çıkışıyla birlikte az önceki o gergin havadan eser kalmamıştı.
Subaru dikiş setini Rem’e geri verip alnını ovuşturdu.
“Eee, saç işini ne zaman halledelim peki? Bugün saat epey geç oldu, zor.”
“Doğru. Bir an önce aradan çıkarmak isterdim ama ne yazık ki birkaç gün boyunca akşamları da çalışıyor olacağım.”
“Bir ara vakit yaratırız artık. Yahu, saçımı başkasına emanet etmeyeli cidden asırlar oldu!”
Ortaokula başladığından beri, yani neredeyse beş yıldır saçını hep kendisi kesiyordu. Hatta aynaya bile bakmadan, sadece dokunarak kesecek kadar ustalaşmıştı.
“Öyleyse saat geç oldu, ben artık müsaadenizi isteyeyim. Yarın sabah da çalışacaksınız. Vaktinde kendi başınıza uyanabilir misiniz?”
“Dürüst olmak gerekirse hiç emin değilim. Çalar saatim olunca kalkarım da burada öyle bir şey yok, zor yani. Ne bileyim, horoz falan yok mu buralarda?”
Subaru’nun güven vermeyen cevabı karşısında Rem istemeye istemeye ona bir can simidi uzattı.
“…Durum vahim görünüyor, o yüzden sabah sizi ablam ya da ben uyandırırız.”
“Cidden mi? Kıdemlilerimi çalar saat niyetine kullanmak biraz ayıp olacak ama…”
“Öğlene kadar uyumanızın bize hiçbir faydası dokunmaz neticede.”
“Beni nasıl bir uykucu sandın sen yahu?!”
“Bütün günü yatakta eritebilecek biri olarak, sanırım?”
Bunun Rem’in standartlarına göre bir şaka olduğunu Subaru’nun anlaması biraz sürdü.
Bu atışmanın ardından Subaru, teklifini kabul ettiği için odadan çıkan Rem’e teşekkür etti.
Kapıdan çıkan Rem, gözden kaybolurken elini salladı.
“Ağızlarından ne çıkarsa çıksın, bal gibi de öz be öz kardeşler işte.”
Rem lafını nazik bir maskenin arkasından sokuyordu, Ram ise düpedüz kibirliydi. Ama ikisi de insanı bunaltacak derecede düşünceliydi; bu da Subaru’nun bir iş arkadaşında en çok arayacağı özellikti.
10
—Bir süre sonra.
“Eee, bunca şeyden sonra Subaru nasıldı bakalım?”
Vakit akşamdı; batıda güneş çoktan batmış, gece göğündeki yerini hilale bırakmıştı. Gizli rapor işte bu saatlerde veriliyordu.
Burası geniş bir odaydı. Ortasında misafirleri ağırlamak için bir masa ve yüksek sandalyeler; daha içeride ise odanın sahibinin yazı işlerini yürütmesi için bir masa ve sandalye vardı. Abanoz masanın üzerine kâğıtlar ve tüy kalemler saçılmıştı, hemen yanlarında ise hâlâ tüten ve etrafa hafif bir aroma yayan bir fincan duruyordu.
Burası Roswaal Malikanesi’nin ana kanadının en üst katı, mülkün efendisi Roswaal L. Mathers’ın özel çalışma odasıydı.
Sesi fısıltı gibi çıkmıştı ama hedefine hiç zorlanmadan ulaştı. Ulaşacaktı tabii.
Roswaal’ın konuştuğu kişinin minyon bedeni tam kucağında oturuyordu.
“O fiyaskonun üzerinden beş gün geçti—bu işin nasıl ilerleyeceeeğini görmek için yeterli bir süre, değil mi?”
“Sanırım öyle— Hiçbir işe yaramaz.”
Ram, efendisi pembe saçlarını okşarken onun sesini kulağının hemen dibinde duydu. Odada sadece Roswaal ve Ram vardı; ikizlerin “diğer yarısı” olan Rem’den eser yoktu.
Kısacası o günkü rapor, Subaru meselesi ve Ram’ın onu eğitme süreci hakkındaydı. Ram eğitimin berbat gittiğini söyleyince Roswaal bir an ona baktı, ardından güldü.
“Ahaa, öyle demek. Tamamen mi işe yaramaz?”
“Barusu gerçekten de hiçbir şey beceremiyor. Yemek yapmaktan anlamıyor, temizlikte çok sakar, çamaşırları ona emanet etme düşüncesi bile tüylerimi ürpertiyor. Garip bir şekilde dikişte yetenekli ama onun dışında tek başına hiçbir iş bırakılamaz ona.”
“Bu kadar çok kızın olduğu bir yerde, bu da vahim bir durum, öyle değiiil mi?”
Ram acı bir tebessümle, O yaştaki biri için normal der gibi efendisine baktı; son dört günün ayrıntılarını hatırlıyordu. O kısa ama dopdolu geçen zamanda, Ram’ın o zarif ve ifadesiz yüzünün yerini alan yüz buruşturmayı yabancı biri bile hemen fark ederdi.
“Yüzünü böylesine asık görmek pek naaaçizane bir durumdur. Gerçekten o kadar mı yeteneksiz?”
“Tepeden tırnağa işe yaramaz. Mesele sakar olması değil, bilmemesi. Kötü yetiştirildiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Üstelik genel kültürden de yoksun.”
“Ona çok sert davranıyooorsun.”
Roswaal gülüşünü bastırdı. Ram hafifçe iç çekerek efendisinin kollarında biraz kıpırdandı ve ona daha da sokuldu. Efendisi avucuyla Ram’ın pembe saçlarını şefkatle okşadı.
“Peki Ram, asıl önemli kısma gelelim— Sence bir parmağı var mı?”
Roswaal gülümsemesini koruyordu, ses tonu da az öncekinden farksızdı. Konunun ne olduğunu açıkça söylememişti ama kız neyi duymak istediğini gayet iyi biliyordu. Ram gözlerini kapatıp bir süre düşündü.
“İhtimali tamamen göz ardı edemem ama bence çok düşük.”
“Hıııım. Neden peki?”
“Bu haneye sızmak için gönderilmiş biri olamayacak kadar dikkat çekiyor… İyi veya k… Hayır, bilhassa kötü anlamda… Zaten Barusu’nun kendisi…”
Kelimeler ağzından kendiliğinden dökülür gibiydi.
Bu bir bakıma sorusunun yanıtı olduğu için Roswaal memnun bir gülümsemeyle karşılık verdi. Bir efendinin takdir dolu gülümsemesiydi bu, adeta: Son derece mantıklı der gibiydi. Bu gülümseme tam olarak kendisine yöneltilmemiş olsa da Ram yanaklarının yandığını hissetti.
“Anlıyorum, ben de sana katılıyorum. Demek ki gerçekten de iyi niyetli bir seyirciymiş.”
Roswaal konuşurken sandalye gıcırdadı ve pozisyonunu değiştirdi. Masanın aksi yönüne, ay ışığının içeri süzüldüğü büyük pencereye doğru döndü.
Roswaal’ın iki farklı renkteki gözleri parıldıyor gibiydi; aşağıdaki manzarayı görünce dudaklarının kenarları yukarı kıvrıldı.
“Şunu söylemeliyim kiii, hevesi kesinlikle kırııılmıyor.”
Özel çalışma odası malikanenin bahçesine bakıyordu. Bahçenin bir köşesinde, siyah saçlı bir delikanlının gümüş saçlı bir kızla konuşup güldüğünü gördü. Her zamanki gibi genç adam tek taraflı konuşuyordu ama kızın bundan rahatsız olduğu yoktu.
“Ne kaaadar hoş. Bende artık öyle bir tutku kalmadı.”
Kendi kendine konuşur gibi söylemişti bu sözleri ama Ram hemen yanı başından Roswaal’ın gözlerinin içine bakarak yanıt verdi.
“Kadınlar peşlerinden koşulmasından hoşlanır.”
Ancak gözlerindeki parıltının aksine Roswaal’ın gözleri muzipçe kısıldı.
“Yoksa Subaru’ya düşündüğümden daha mı çok değer veriyorsun?”
“…Hiçbir işe yaramıyor ama onun hakkında kötü düşünmüyorum. İşle ilgili hiçbir şey bilmiyor, ama bilmediği şeyleri öğrenebilir.”
Ram’ın gözlerindeki hoşnutsuzluğa ve buz gibi sesine karşılık Roswaal, az önce saçını taradığı eliyle kızın yanağını okşadı. Ram büyülenmiş gibi susup kalırken Roswaal onun cevabını tartıyordu.
Ram’ın başkalarından böyle bahsetmesi pek rastlanan bir şey değildi.
Efendisine üstü kapalı tavsiyesi, Onu biraz daha tanıyalım demekti. Anlaşılan iki hizmetçi de bu siyah saçlı gence epey ısınmıştı. Hevesli olmak güzel şey, diye düşündü Roswaal başını sallayarak.
“Konumum gereği araya girmeeeliyim galiba, öyle değiiil mi?”
Roswaal yalnızca sarı gözüyle bahçedeki bu sevimli buluşmaya bakarak yorum yaptı.
“İkisi de çocuk daha. Ne olursa olsun aralarında bir şey yaşanmaz.”
“Haklısın galiba.”
Aşağıdaki kızla erkeğin buluşmasına bakan pencerenin perdesini çekerlerken çalışma odasını hafif bir kahkaha doldurdu.
—Ondan sonra ne olduğunu görme ayrıcalığına ay bile nail olamadı.
11
Ay hâlâ gece göğünün tam ortasında parlarken Subaru umut doluydu.
Uşak kıyafetinin kollarındaki kırışıklıkları düzeltti ve penceredeki yansımasına baktı. Bu kıyafetleri giyeli dört gün olmuştu bile, artık alışmanın vakti gelmişti.
“Fena değil, hiç fena değil. Ben bu işi kıvırırım. Banyodan yeni çıkmış halimle aynada en az yüzde elli daha çekiciyim. Bence bu iş olacak!”
Nesnel olarak bakıldığında gerçekten yüzde elli miydi orası tartışılırdı ama insanın kendine moral vermesi önemliydi.
Kendine hiç değilse çekici bir hava katmaya çalışan Subaru, uzun ve sığ bir nefes alıp ileri doğru adım attı. Bahçenin kısa biçilmiş çimlerinde yürüyor, ulu ağaçlarla çevrili yeşil bir köşeye, ay ışığının o büyüleyici aydınlığını çok daha cömertçe sunduğu o yere doğru ilerliyordu.
Orada bir kız oturuyordu; etrafını saran soluk ışığın ortasında, gümüş saçları ay ışığında pırıl pırıl parlıyordu.
Subaru artık o ateş böceğini andıran soluk ışıltının aslında ruhlardan geldiğini biliyordu. Bu gerçek, karşısındaki o gerçeküstü manzarayı izlerken kalbini bir iblis gibi sımsıkı saran büyüye daha da güç katıyordu. Elinde olmadan olduğu yerde kalakaldı, nefesi kesildi.
Belki de onun varlığını sezen kız, kapalı gözlerini aniden açıverdi. Ametist rengi iki mücevher, yaklaşmakta olan Subaru’ya odaklandı.
“Şey, selam. B-böyle karşılaşmamız ne büyük tesadüf, değil mi?”
“Her gün böyle geliyorsun ama. Tesadüfe gelince… aynı çatı altında yaşamıyor muyuz biz?”
Daha tek kelime edemeden yakalanmış olmak Subaru’nun aklını başından almıştı; Emilia ise delikanlının artık klasikleşen bu lafına sadece iç çekti. Yaptığı gafın hevesini kırmasına izin vermeyen Subaru, Emilia’ya gülümsedi.
“Şu aynı çatı altında lafını duymak bile içimi bir kıpır kıpır ediyor…”
“Şu kıpır kıpır lafı da benim tüylerimi diken diken ediyor nedense. Hiç hoşuma gitmiyor.”
Emilia ona bakarken Subaru yanağını kaşıdı ve sanki gayet doğal bir şeymiş gibi kızın yanına oturdu. Aralarında sadece üç karış mesafe vardı; bu da aralarındaki mesafenin ne kadar kısaldığının bir kanıtıydı.
Artık Subaru’nun yanına oturmasına alışmış olan Emilia, bu yakınlığı dert edip lafını bile etmedi.
Kızın her sabahki ritüeli ve yemek saatleri derken, Subaru’nun yanı başında oturması artık Emilia için kanıksanmış bir durumdu.
Buna sessizce izin mi veriyordu yoksa yasaklamaktan vaz mı geçmişti bilinmezdi ama öyle ya da böyle, bu kadar yakınında olmak Subaru’yu mutlu ediyordu.
“Eee, ne yapıyorsun bakalım?”
“Hı? Sabahki rutinin devamı. Çoğuyla sabah görüşebiliyorum ama bazılarıyla sadece gece buluşabiliyorum, o yüzden…”
Subaru başını sallayarak Emilia’nın cevabını ikiletmeden kabul etti.
Zamanın “gündüz” ve “gece” olarak ölçüldüğü bir dünyada yaşamaya nihayet alışmıştı.
Kaldı ki yirmi dört saatlik bir döngü içindeki günlük yaşam, genel olarak beklendiği gibiydi. Vücudun biyolojik saatine uyarak yaşamak insana eşi benzeri olmayan bir huzur veriyordu.
Uşaklık eğitiminde geçen dört gün, aynı zamanda bu dünyanın genel kültürünü edindiği dört gün olmuştu. Yine de uşaklık işlerini öğrenmek teorik bilgilerin önüne geçtiği için genel bilgisi hâlâ epey sığdı.
“Hafta sonları tatil olan o okul günlerimi düşününce insanın olaylara bakışı değişiyor…”
Subaru son dört gün boyunca o Spartalı eğitmenini sık sık çekiştirip durmuştu. Ancak Subaru’nun bu tek taraflı yakınmaları bile Emilia’yla geceleri yaptıkları o samimi sohbetleri daha da koyulaştırıyordu.
Subaru, sanki bu rüya gibi manzaranın büyüsüne kapılmış gibi sessizce Emilia’nın yüzünün profilini izledi.
Subaru’nun böyle dut yemiş bülbüle dönmesini garipseyen Emilia aniden konuştu.
“İzlemesi hiç eğlenceli değil, değil mi?”
Emilia’nın sesinin sanki biraz mahcup çıkması üzerine Subaru doğruldu ve başını iki yana salladı.
“Yok canım, seninle birlikteyken sıkılmam mümkün mü hiç, Emilia-tan?”
“N-ne—”
Bu dobra itiraf karşısında Emilia’nın nefesi kesildi, yanakları al al oldu. Emilia’nın bu ani çıkışla kızardığını gören Subaru’nun da kulaklarına kadar kan hücum etti.
Ne de olsa az önce söylediği laf, harfi harfine içinden geçenlerin ta kendisiydi.
Kızardığını unutturmak istercesine alelacele konuşmaya başladı Subaru.
“Şey, yani, günlerdir şöyle oturup doğru düzgün konuşamadık ya, onu diyorum!”
Emilia hak verircesine başını salladı.
“Ö-öyle tabii. Malikânedeki işleri öğrenirken epey zorlanmış gibisin… Canla başla çalışıyorsun, değil mi?”
“Bunu duymak beni öyle mutlu etti ki neredeyse ağlayacağım…”
Ortamdaki tuhaflığı geçiştirerek konuyu derin bir çukura gömdüler ve istemeden de olsa anı tatlı bir hüzne boğdular.
Subaru’nun geride kalan dört günlük performansına dair değerlendirmeler epey acımasızdı; üstlerine rüşvet vermeyi başarsa bile "tamamen işe yaramaz" notunu değiştiremezdi.
Temizlik, çamaşır ve yemek gibi ev işlerinde hiçbir yeteneği olmadığından, Subaru’nun ilk görevi bir malikâne hizmetkârı için gereken becerileri edinmekti. Saydıklarımızın hepsinde şu anki notu C’ye çakılı kalmıştı.
“Üniformamın kollarını kısaltıp önlüğe düğme diktiğimde tam puan aldım ama hepsi o kadar.”
“Sadece tek bir alanda gerçekten harikasın.”
“Eh, tamamen sıradan ve dümdüz biri olmak yerine sivri bir tarafım olsun diye büyümeye çalıştım…”
Subaru’nun dikiş yeteneği ailesinin onu yetiştirme tarzının bir sonucuydu, gerçi kendisi de anne babasının ne düşündüğünü merak etmiyor değildi.
Emilia, Subaru’nun bu iç hesaplaşmasından habersiz, onun öz güvenini içtenlikle övdü.
“Demek öyle, anladım. Bir konuda kendine güvenmene sevindim.”
Subaru, Emilia’nın onun adına sevinmesi karşısında biraz burukça gülümsedi.
“Ayrıca diğer işlerde de berbat sayılmazsın. Ram ve Rem bunu pek belli etmez ama seni övüyorlar aslında…”
“Harbi mi? Demek buradaki kıdemlilerimin gözüne giriyorum ha? Yani bıçakla elimi kesmem, kovayı devirmem ve çamaşırları mahvetmem ilişki puanlarımı mı artırdı şimdi?!”
“Bence bu konuda birazcık özeleştiri yapmalısın.”
Emilia, Subaru’nun bariz fiyaskolarını böylesine rahat sıralamasına buruk bir tebessümle karşılık verdi. Menekşe rengi gözlerini hafifçe kısarak yakından Subaru’yu dikkatle süzdü.
“Ama her gün çalışmak çok zor, değil mi?”
“Hem de acayip zor, tam bir işkence. İnsanın birazcık stressiz şifa bulmak için Emilia-tan’ın kollarına, göğsüne ve kucağına sığınası geliyor.”
“Evet, evet. İşin dalgasında olduğuna göre gayet iyisin demektir.”
Emilia parmak ucuyla uzanıp Subaru’nun alnına hafifçe bastırdı. Bu baskıya karşı gelemeyen Subaru, Emilia’nın parmak ucuna boyun eğerek abartılı bir şekilde çimlerin üzerine gerisingeri devrildi.
Çimlerin rahatlatıcı serinliğini hissederken keyifli bir iç çekip yıldızlarla dolu gökyüzünü seyretti. Şehir ışıklarından uzak bir dünya, Subaru’ya gökteki yıldızların ve ayın güzelliğini daha önce hiç olmadığı kadar derinden hissettiriyordu.
“—Ay ne kadar da güzel, değil mi?”
“Ulaşamayacağın yerler de var, değil mi?”
“Ben hiç o anlamda söylememiştim, nereden çıktı bu laf şimdi?!”
“Ne oldu, kötü bir şey mi dedim?”
Subaru’nun romantik bir laf etme çabası, farklı bir dünyanın kültürel farklılıklarına kurban gitmişti. Özür dilediğini belirtmek için elini kalbine götürdü ama bu hareketi Emilia’yı ürküttü.
“Ah…”
“Tüh, kahretsin! Onu saklamaya çalışıyordum…”
Subaru, Emilia’nın dik dik baktığı eli arkasına saklarken yüzündeki kızarık tebessümü gizlemeye çalıştı… İş yerinde tekrarlanan fiyaskoların ceremesini en çok çeken sol elini.
Subaru durumu geçiştirmek için dilini çıkardı fakat Emilia ciddi bir bakışla gözlerini yere indirdi.
“Demek diğer herkes de çok çalışıyor.”
Emilia’nın bu mırıltısı adeta kendini suçlar gibiydi.
Subaru, kendi kendine böyle konuşan Emilia’nın aklından geçenleri sessizce anladı.
Roswaal Malikânesi’nde bir şeyler öğrenmeye çalışan tek kişi Subaru değildi. Emilia da bir kraliyet adayı olarak öğrenmesi gereken pek çok şeyi sindirme telaşındaydı.
Subaru ve Emilia’nın peşinde olduğu şeyler bambaşkaydı. İkisinin üzerindeki baskıyı kıyaslamak bile neredeyse büyük bir kabalıktı.
Böylesine ağır yükleri taşımak son derece yorucu olmalıydı. Belki de Emilia, kimseyle paylaşamadığı endişelere göğüs geriyordu.
Emilia gecikmeli de olsa bir soru sordu.
“…Bir iyileştirme büyüsü yapayım mı?”
“Yok, gerek yok. İyileşmesin, böyle kalsın daha iyi.”
“Neden ki?”
“Şey, kelimelere dökmek zor… Ne kadar çok çalıştığımın bir kanıtı gibi sanki?”
Subaru hırpalanmış elini sıkıca yumruk yaparken, bu sözlerin pek de kendine göre olmadığını düşündü.
“Çok çalışmak sandığım kadar kötü gelmedi. Eskiden yapamadığım şeyleri yapabilmek… fena hissettirmiyor. Zor, hem de çok zor ama bir yandan da eğlenceli. Yani Ram ve Rem şaşırtıcı derecede katı, şu velet sinir bozucu, Roz-chi’yi de sandığımdan daha az gördüm ama…”
“Bunu yüzüne söylersen Roswaal muhtemelen sana içerler.”
“Artık kimse içerlemek lafını kullanmıyor ki…”
Subaru konuyu saptırdığını belli edercesine belini büktü. Sonra yaylı bir kukla gibi ayağa fırlayarak Emilia’ya doğru sağ elini alnına götürüp muntazam bir selam çaktı.
“Neyse, sorunları tek tek halletmek lazım. Ne de olsa yaşayabileceğim tek yer burası… Her hâlükârda eğlenceli işte, görmüyor musun?”
Eski dünyasında ‘rahat’ yaşamak ona yetip de artıyordu. Ancak bu dünyada öyle huzurlu bir gündelik hayat beklemesi imkânsızdı. Bu yüzden Subaru, elde edebileceği kadar ‘rahatlık’ peşindeydi.
Hiçbir sebep yokken bu dünyaya fırlatılmış biri olarak, buna Subaru’nun kaderine karşı gösterdiği inat da denebilirdi.
Subaru’nun bu kararlılık gösterisi karşısında Emilia’nın yüz ifadesi zaman durmuş gibi donakaldı. Yalnızca gözleri hareket etti, birkaç kez kırpıştı ve ardından yüzüne aniden bir tebessüm yayıldı.
“Doğru ya. Evet, ben de öyle düşünüyorum… İlahi Subaru, tam bir aptalsın.”
“Bir dakika, bu tepki de ne şimdi?! Hani bana tekrar âşık falan olacaktın?!”
“Zaten en başta da âşık değildim ki! Cidden tam bir… Ben de aptalım işte.”
Subaru bu abartılı tepki karşısında kırılmış gibi yaptı. Emilia’nın son mırıltısını ise hiç duymadı.
Emilia’nın tebessümü derinleşti. Büyüleyici gülümsemesindeki o yumuşaklık, az önceki baskıyı çoktan unutturmuş gibiydi; sanki Subaru farkında olmadan onu kendi büyüsüyle efsunlamıştı.
Emilia’nın o anki görüntüsünü sadece güzel ya da tatlı gibi basit kelimelerle anlatmak imkânsızdı.
“E M T (Emilia-tan Muazzam Tatlı)!”
“Ben cidden minnettar kalmışken sen işi böyle şakaya mı vuruyorsun…?”
Emilia hafifçe kızgın bir tavırla dudaklarını büzdü ve parmağını bir kez daha Subaru’nun alnına bastırdı.
Bu ara sıradaki dokunuşların eskisinden çok daha sıcak hissettirmesi, muhtemelen Subaru’nun yalnızca bir hüsnükuruntusu değildi.
“Her neyse… Çabalaman çok güzel de elini nasıl bu hâle getirdin sahiden?”
“Ha, o basit ya. Bu öğleden sonra Rem malikânenin yakınındaki köye alışverişe giderken peşine takıldım. Çocuklar benimle oynarken köpeğe benzer küçük bir şey gelip elimi dişleyiverdi.”
“Yani çok çalışmanın bir sonucu değil miydi?!”
“Yok canım, yara o kadar büyük ki çok çalışmanın izleri arada kaynayıp gidiyor… Hayvanların nefret ettiği bir tip olduğumu sanmıyordum ama…”
Kendi dünyasındayken çocuklar ve küçük hayvanlar ona bayılırdı—ya da sadece diş geçirebilecekleri biri gibi görünüyordu. Bu da az önceki sonucu daha da garip kılıyordu. Yine de çocuklar üzerindeki etkisi hâlâ sapasağlamdı.
“Köyün çocukları… Bana vurdular, tekme attılar, bir de üstüme sümkürdüler. Çok fenaydı yahu.”
“Küçük çocuklarla aran fena değil gibi sanki, Subaru.”
“Yanlış anladın, Emilia-tan. Onları şimdiden kafalamak demek, büyüdüklerinde meyvelerini toplamak demek. Uzun vadeli düşünüyorum ben.”
“Evet, evet. Ne kadar bencilce inatçı olduğunu dürüstçe kabul etmene sevindim.”
Subaru’nun şapşallıklarına alışmış olan Emilia, gerinip gökyüzüne bakarken bu lafları duymazdan geldi.
“Artık odama dönsem iyi olacak. Sen ne yapıyorsun?”
“Emilia-tan’ın yanında uyuyamayacağıma göre ben de döneyim bari.”
“O işi ancak şimdiki görevlerinde yeteneklerini cilaladıktan sonra kapabilirsin.”
“Bunu sen söyledin bak! Görürsün, hakkımda destanlar yazacaklar…!”
Subaru, Emilia’nın sözlerini ciddiye alıp hevesle doldu. Subaru arkasını dönüp bir parmağını kaldırırken Emilia zoraki gülümsedi.
“Ha, doğru ya. Yarın o veletlerin hakkından gel—yani, vıcık vıcık bir randev—yani, sevimli küçük hayvanları izlemeye giderken bana eşlik eder misin?”
“Neden kendini defalarca düzelttin ki…? Şey, ben…”
Emilia tereddüt edercesine gözlerini kaçırarak mırıldandı: “Seninle gelmeyi isterim, o küçük hayvanı da merak ediyorum aslında ama…”
“Tamam, anlaştık o zaman, gidiyoruz!”
“Ama yanımda olman başına iş açabilir, yani…”
“Anladım, gidiyoruz işte!”
“…Beni gerçekten dinliyor musun?”
“Dinliyorum tabii! Emilia-tan’ın ağzından çıkan tek bir kelimeyi bile kaçırır mıyım hiç!”
“Ah, Subaru, senden nefret ediyorum!”
“Aaa! Aaa! Pardon, ne dedin?! Hiçbir şey duyamıyorum!”
Subaru’nun kulaklarını tıkayıp daha bir saniye önce söylediği lafı muazzam bir şekilde geri alması, Emilia’nın tüm sıkıntılarını unutup kahkahalara boğulmasına yetti. Ardından gözünden akan bir damla yaşı parmağıyla silerek Subaru’ya baktı.
“İlahi… Ama ancak ben dersimi bitirdikten ve sen de tüm işlerini bitirdikten sonra, tamam mı Subaru?”
“İşte bu! Anlaşıldı! Hepsini öyle bir bitireceğim ki!”
Randevuyu koparan Subaru, zafer edasıyla yumruğunu havaya savurdu.
Subaru’nun kendinden memnun hâlini izleyen Emilia, tatlı bir tebessümle hafifçe iç çekti.
“Düşündüm de seni izlemek dertlerimi öyle küçültüyor ki, Subaru.”
“Hadi canım?! Yani kraliçe olabilirsin sen; öyle dertler ve sosyal baskılar benim midemi altüst ederdi be!”
Emilia daha fazla dayanamayıp kahkahayı bastı; onun bu neşeli sesi Subaru’yu da güldürdü.
İkilinin bu şekilde gülüşmesi, bu geceki buluşmalarının da sonuna gelindiğini haber veriyordu.
Unutulmasın ki aralarında son bir konuşma daha geçti.
“Aklıma gelmişken, mesain bittikten sonra neden böyle giyindin ki?”
“Ha, üzerinde iyi bir izlenim bırakayım dedim… Nasıl, sence de gayet yakışıklı değil miyim?”
“Hımm, öyle sanırım. ‘İşinin ehli bir hizmetkâr’ havası var.”
“Al işte, hevesimi kursağımda bıraktın!”
12
Subaru elini kapıya koyup içeri doğru bakarak gayet rahat bir ses tonuyla konuştu.
“Baksana, sen sahiden düzgün uyuyor musun bücür kız? Çok geç saatlere kadar ayakta kalırsan boyun uzamaz, yetişkin olunca da böyle cüce kalırsın.”
Beatrice sesindeki hınçla karşılık verdi.
“…Geçit’i öyle uluorta aşıp durmayı marifet mi sanıyorsun acaba?”
Arşivin ta içerisindeki ahşap taburede oturmuş, Subaru’ya dik dik bakıyordu.
“Beni görmeye gelmek için bir sebebin var mıydı acaba?”
“Pek sayılmaz. Yatmadan önce bir selam vereyim dedim. Üç denemede bulamasaydım vazgeçecektim ama tekte tutturdum, o yüzden…”
“Gerçekten ne biçim bir sezgi bu sende olan…?”
Beatrice lülelerinden birini çekerken yorgun görünüyordu. Parmakları bıraktığında, esnek ve yay gibi olan lüle geri fırladı. Bu görüntü Subaru’yu derinden etkiledi.
“Ben de deneyebilir miyim?”
“Benim gibi birine yalnızca Puck dokunabilir… Çekip gider misin artık acaba?”
“Sadece senin oynaman hiç adil değil. Neyse. Keyfim yerinde, o yüzden seni affediyorum.”
Randevu sözü almanın verdiği neşeyle Subaru dışarı yönelirken Beatrice arkasından ters ters baktı. Ancak kapı kapanmadan hemen önceki o anda, yalnızlığın yankısını taşıyan bir ses duyar gibi oldu.
“—Bunun benimle hiçbir ilgisi yok.”
Bu ses içini kemirdi.
“Bak sen, kapıyı açıp ona iyi bir cevap yapıştırmam lazım.”
Az önce gizli arşive açılan kapı, şimdi yeniden sıradan bir misafir odasına açılıyordu.
Önündeki kapıyı tekrar arşive bağlayıp bağlayamayacağını görmek için açıp kapamayı denedi.
Rem, orada durup kapıyı açıp kapatan Subaru’yu şaşkınlıkla izliyordu.
“…Ne yapıyorsunuz? Kilidin durumunu mu kontrol ediyorsunuz?”
“Ha sahi ya, son birkaç gecedir koridorda bir gıcırtı duyuyordum sanki… O sen miydin Rem?”
Rem tek elinde boş bir gümüş tepsi taşırken Subaru’nun kapıyı yoklamasını izliyordu.
“Sizi rahatsız eden bir şey mi var?”
“Yok, bu kapı az önce bücür kızın yasaklı kitaplar arşivine açılıyordu da, kayboldu birden.”
“Leydi Beatrice’ten bir isteğiniz mi vardı? Dilerseniz benden de isteyebilirsiniz…?”
“Yatmadan önce bir selam veriyordum sadece. Önemli bir şey… değil.”
Kapı kapanmadan hemen önce Beatrice’ten duyduğu o cümle Subaru’nun aklını kurcalıyordu ama başını iki yana salladı; şu an üzerine gitmesi gereken bir mevzu değildi.
“Ne o Rem, hâlâ çalışıyor musun? Yatsan iyi edersin. Sabah çabuk olur.”
“Bulaşıkları yıkadıktan sonra uyuyacağım. Şu anda ablam Efendi Roswaal’a çay ikram ediyor da.”
“Bu saatte o ikisi ne halt— Neyse ya, boş ver.”
Neredeyse gece yarısını geçiyordu; Roswaal ile Ram’ın baş başa verip aralarında hararetli bir konuyu konuşması pek de hoşuna gitmemişti.
Subaru, Bana laf düşmez gerçi, diye düşündü. Birden Rem’in ona baktığını fark etti. Soluk mavi gözleri Subaru’nun kafasına doğru dikilmişti.
“Böyle fırsatlar pek çıkmıyor sanırım. Gerçi seni hiç rahatsız etmiyor gibi ama.”
“…Hayır, şu ana kadar beni ne çok ne birazcık ne de ufacık bile rahatsız etmedi.”
“Yahu, peş peşe o kadar inkar edince fena hâlde rahatsız ediyormuş gibi duruyor!”
Rem’in bakışlarındaki keskinlik ve yoğunluk öyle bir arttı ki Subaru’nun konuşma yetisi sekteye uğradı.
Subaru işlerini epey geç bitiriyordu ve Rem de sürekli meşguldü, bu yüzden fırsatları pek olmamıştı. Subaru yüzünü ekşiterek, Ne oluyor yahu, diye düşünürken Rem elini hafifçe kaldırdı.
“İsterseniz, şimdi halledeyim mi?”
“Ne… Şimdi mi? Epey geç oldu ama?”
“Hızlıca bir kesim ve yıkama çok sürmez. Yapmazsam, Subaru, bizzat kendi dudaklarınızdan dökülen o derin arzunuzu yerine getiremem.”
“Derin arzu biraz abartı oldu sanki!”
Böylesine ifadesiz bir yüze rağmen Rem’in gözleri azimle alev alev parlıyordu. Subaru yüzünü kaşıdı; anlaşılan bu durum son dört gündür kızı epey bir darlamıştı.
Eğer elinden gelirse bu rahatsızlığı gidermek istiyordu ama—
“Kusura bakma Rem. Yarın Emilia ile dışarı çıkmak için sözleştik. Erken kalkıp işleri hızla bitirmem gerek, o yüzden bu gece sahiden olmaz…”
“Öyle mi… Yok, ben anlayışsızlık ettim. Özür dilerim.”
Kendi önerisiyle Rem’e önceden verdiği sözü, daha yeni verdiği başka bir sözü bahane ederek ertelemek vicdanına dokunmuştu. Ancak Rem anlayışlı bir kızdı ve Subaru’nun durumunu gözetmeye çalıştı.
Rem’in bu hâline karşı suçluluk duyan Subaru, kendi sözlerinin ağzında bıraktığı o buruk tadı hissederken birden, “Yarın geceye ne dersin?” dedi.
“…Gece mi dediniz?”
“Emilia’yla olan sözümün şartı bütün işlerimi bitirmek. Yarın öğleden sonra için özel bir iş planlanmadı, madem aklına bu kadar takıldı, sonrasında hallederiz…”
Konuşurken aynı gün içinde iki kızla birden randevulaştığı için kendisine cidden hayret etti. Gerçi Emilia ve Rem’e karşı hisleri en başından beri aynı türden değildi ya…
Rem’e karşı bir iş arkadaşına duyulan cinsten bir yakınlık hissediyordu. Emilia’ya karşı tam olarak ne hissettiğini ise kendisi bile henüz kestiremiyordu.
Subaru’nun teklifi karşısında Rem gözlerini kapatıp hafifçe başını salladı.
“Anlaşıldı. Yarın gece olsun öyleyse. Bu kesin bir sözdür, anlaştık mı?”
“Neden bu kadar taktığını anlamadım ama tamamdır, söz olsun. Yarın gece görüşürüz.”
Serçe parmak sözü vermeyi düşündü ama bu dünyanın adetlerinde böyle bir şey olup olmadığını bilmediğinden tereddüt etti. O kararsız kalırken Rem kibarca eğilip eteğini hafifçe savurarak arkasını döndü.
Sessiz ve süzülen adımlarla uzaklaştı. Subaru onun gidişini izledikten sonra, yaklaşan günün programını zihninde gözden geçirip esnemesini bastırarak odasına yöneldi.
“Yarın ta köye kadar gitmemizi sağlayacak bir randevu bahanesi yarattıkları için çocuklara teşekkür etmeliyim. Ha, ondan önce de en güzel çiçek bahçelerinin nerede olduğunu öğrenmem lazım…”
Odasına girerken burnunu havaya dikip göğsünü kabarttı; ertesi güne dair umut ve hayallerle dolup taşıyordu. Uşak üniformasını üzerinden çıkaran Subaru, eşofmanını giyerek eski tarzına döndü ve yatağa girdi.
Başı yastığa değdiği an gözleri ardına kadar açıktı; ertesi güne dair zihninde uçuşan düşünceler uykuya hiç mi hiç elverişli değildi.
Zihninin bedenine ihanet ettiğini gören Subaru, hemen vites değiştirip gizli silahına başvurdu. Yani…
“Bir Puck, iki Puck…”
Zihninin bir köşesinde küçük gri kedicikler koşuşturup oynaşıyor, o da onları tek tek sayıyordu. Subaru hayalindeki Puck’ı gerçeğiyle bağdaştırdı; o yumuşacık kedinin anısının kendisini mutlu bir yere götürmesine izin verdi. Zihni yavaşça batarak rüyalar âlemine çekildi.
“Yüz… dört Puck…”
Yumuşacık bir cenneti hayal ederken zihnini saran o sıcaklık—sonunda tamamen yok oldu.
13
Subaru uyandığında, bilinci sanki suyun yüzeyine kafasını çıkarıyormuş gibi yükseliyor gibiydi.
O boğucu histen aniden kurtulunca gözleri açıldı ve dünyayı algılayabilmek için birkaç saniye bekledi. Yattığı yerden farklı bir yerde uyanmış gibi hissediyordu.
Güneş ışığının gözlerini yaktığını hissetti. Subaru hafifçe uyuşmuş bedenini doğrultup başını iki yana salladı.
Başı biraz ağırdı. Belki de yeni hayatına henüz tam alışamadığı için yorgun düşmüştü.
Ama bugün öyle zayıf düşüncelerin günü değildi.
Uykusu tamamen açılan Subaru, önceki gece Emilia ile yaptığı randevu sözünü aklından geçirdi. “Aynen öyle, Subaru Natsuki—bugün harekete geçme vakti!”
Bugün mutlu bir geleceğe açılan bir gündü. Dipdiri uyandığı, zaferin garanti olduğu bir gündü. Ama…
“—”
Pembe saçlı ve mavi saçlı ikiz kardeşler, Subaru’nun bu kararlı yüz ifadesine şaşkınlıkla bakıyordu.
Kulaklarının ucuna kadar kızaran Subaru, bunu gizlemek için yüzünü yastığa gömdü.
“Ne! Burada mıydınız?! Madem öyle bir ses etseydiniz ya! Of ya, yerin dibine geçtim!”
İki gün önce onu uyandırmayı bırakmış olmaları dikkatsiz davranmasına yol açmıştı. İkisinin de tam o sabah geleceği kimin aklına gelirdi ki…
Subaru yatağın üzerinde inlerken ikizlerin yüz ifadesi her zamanki gibi pek değişmedi. Gerçi parmakla gösterip kahkahayı basma dürtüsüyle savaşıyor gibiydiler.
“Şey, durun bir dakika siz ikiniz. Yani bu tepki biraz kırdı ama. Narin bir ruhum var benim şurada. Başka bir tepki veremez miydiniz yani?!”
En azından alışık olduğu o soğuk laf sokmalarına girişmelerini dört gözle bekliyordu.
—Subaru sonradan fark etti ki bu hakaretleri aslında dört gözle beklemesi sahiden berbat bir şeydi.
“Abla, Abla. Bizi bir yerlerden tanıyormuş gibi selamlıyor.”
“Rem, Rem. Bizi fazlasıyla samimi bir şekilde selamlıyor.”
Bu hiç doğru gelmiyordu. Fısıltıları, Subaru’nun zihninin derinliklerindeki bir şeye temas etti.
“Şey, ha? Garip bir durum mu var? Kıdemlilerimin beni uyandırmaya gelmesi neyse de, eşek şakası yapmak biraz zevksizce değil mi?”
İkisi her zaman dobra kimselerdi gerçi ama—bir şeyler yanlıştı.
Subaru konuştukça, onlarda hissettiği garipliğin nedenini kavramaya başladı.
—Gözleriydi.
Subaru’ya bakışlarıydı. Önceki geceden kalan o aşinalık gitmiş; ona yine tam bir yabancı gibi davranmaya başlamışlardı. Derken, kesin kanıt yüzüne çarptı.
“Abla, Abla. Değerli Misafirimizin kafası biraz karışmış gibi?”
“Rem, Rem. Değerli Misafirimiz biraz tahtası eksilmiş gibi görünüyor.”
—“Değerli Misafir” hitabını duyan Subaru donakaldı.
Bu kibar yankı, Subaru’ya sanki midesinin arkasını keskin bir şey oymuş gibi hissettirdi.
Subaru bu hayali acıyı bastırmak için elini göğsüne bastırdı.
Bütün bunların ne anlama geldiğini bilmiyordu. Tepkileri, sanki—
“Siz ikiniz… Ha-ha, bu gerçekten hiç… komik değil…”
İkisi de hâlâ ona tam bir yabancıymış gibi bakarken, Subaru onları görüş alanından çıkarmak için aniden sol elini kaldırdı. Ancak bunu yaptığına anında pişman oldu…
…çünkü sol elindeki bandajın yok olduğunu gördü.
Mutfak işlerinden nasırlaşmış parmak uçları, bıçağı alışık olmadığı şekillerde tutmaktan oluşan sertlikler, çocuklarla oynaşırken onu ısıran eniğin diş izleri—onlar da yoktu.
—Uzaklarda bir yerde, çan sesini andıran bir tınlama duydu.
Çınlama bir anda üzerine çöktü, bir dalga gibi tekrar tekrar ona çarptı.
Subaru sesle birlikte gelen acının, kendi saçlarını yolmasından kaynaklandığını fark edemedi.
Şakakları fena halde zonkluyordu; burnunda sıcak, mide bulandırıcı bir his vardı. Fakat Subaru’nun zihni, birisi iç organlarını deşip çıkarmış gibi hissettiren o kayıp duygusunu bastırmak istercesine, kendi dudağını ısırmasından kaynaklanan keskin acıya ve kan tadına odaklandı.
Mevcut gerçekler Subaru’yu durumu kabullenmeye zorluyordu.
Gözlerinin içinin yandığını hisseden Subaru, yüzünü bu sefer öncekinden bambaşka bir sebeple yastığa gömdü.
—Çünkü o an, yüzünü kesinlikle ama kesinlikle kimsenin görmesini istemiyordu.
O kadar bağlandığı o insanların.
Ona o kadar bağlanmış gibi görünen o insanların.
Ona bir yabancıymış gibi bakan insanların önünde kesinlikle ağlamak istemiyordu.
“Neden… geri döndüm ki?!”
—Ve böylece Subaru, kendisine bunca acı çektiren o döngü anormalliğinin içine bir kez daha çekildi.
Roswaal Malikanesi’ndeki ilk günü, ikinci kez başlıyordu—
BÖLÜM 3
ZİNCİR SESİ
1
“Değerli Misafir, Değerli Misafir. Pek iyi görünmüyorsunuz. İyi misiniz?”
“Değerli Misafir, Değerli Misafir. Karnınız ağrıyor gibi duruyor; altınıza mı kaçırdınız?”
Subaru utanç içinde başını öne eğerken, ikizler endişeli seslerle seslendiler.
Bu kadar kısa bir sürede bile tanıdık gelen seslerdi bunlar. Kimi zaman sinir bozucu, kimi zaman rahatlatıcı, güvenebileceği seslerdi.
—Fakat şimdi o sesler tamamen farklı geliyor, Subaru’nun kulak zarlarında acımasızca çınlıyordu.
Bakışlarının ağırlığını hisseden Subaru, nefesini düzene sokup yüzünü kaldırdı.
“Sizi… endişelendirdiğim için üzgünüm. Uyanınca sadece biraz… sersemliyorum da.”
Yüzünü yatağa bastırdığı sırada içinde kabaran öfke bir şekilde dağılmıştı. İlk şok yatışmış olsa da, sanki ipek bir iple sımsıkı bağlanmış gibi hissediyordu; göğsünden bir hıçkırığın yükselmesine neden olan derin bir kayıp hissi vardı.
—Keşke bütün bunlar Roswaal’ın oynadığı muzip bir oyundan ibaret olsaydı; bu hem ne harika hem de ne kadar delirtici olurdu. Zihnindeki bu avuntu onu biraz olsun rahatlatınca, Subaru gözlerini açıp dosdoğru ileriye baktı.
“—Ah, doğru ya.”
Bir an sonra, bulanık dünya netleşti ve gerçeklik kendini genç çocuğa zorla kabul ettirdi.
Subaru, ikizlerin yatağın iki yanında durup ellerini örtüye koyduklarını gördü. Ram ve Rem’in tanıdık yüzleri, her zamanki gibi ifadesizce Subaru’ya bakıyordu.
İkisinin gözlerinde de Subaru’ya dair en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Onlarla birlikte yaşadığı, adım adım yakınlaştığı o dört gün, sabah sisi gibi buharlaşıp gitmişti.
“Değerli Misafir—?”
Şaşkın ses tonlarıyla, ikisinin de dudakları aynı anda bu kelimeleri döktü.
Bakışları yatakta doğrulmuş olan Subaru’yu takip etti. Fakat Subaru, havadaki soğukluğu hissetmişçesine, içindeki huzursuzluğa boyun eğip büyük bir telaşla ayağa kalktı ve aralarına mesafe koydu.
“Değerli Misafir, aniden hareket etmemelisiniz. Henüz yeterince dinlenmediniz…”
“Değerli Misafir, aniden hareket etmek tehlikelidir. Henüz tam olarak dinlenmediniz…”
Subaru’nun bedeni, bu iki kızdan ve onların endişeli seslerinden refleks olarak geri çekildi. Bu soğuk tepki karşısında ikisinin de bakışları kırgın bir hal aldı ama Subaru bunu fark edemeyecek kadar telaş içindeydi.
Onları tanıyor olmasına rağmen onların kendisini tanımaması hissiyle başa çıkmakta çok zorlanıyordu.
Subaru o kalabalık caddede, ara sokakta ve o köhne dükkânda aynı hissi yaşayalı daha birkaç gün olmuştu.
Fakat bu seferki tamamen farklıydı. Durum farklıydı. Zaman farklıydı. Yaşananlar farklıydı.
Emilia ve Felt’i henüz doğru dürüst tanımazken olayları baştan aldığı zamanki gibi değildi.
Güvendiği insanlarla her şeyi baştan yaşamak için elbette bazı zorluklara katlanmıştı. Fakat şimdi, tanıdığı insanların yeniden birer yabancıya dönüşmesi karşısında Subaru, sarsıcı ve meçhul bir dehşetin pençesine düşmüştü.
Subaru’nun korku dolu gözleri önündeki hizmetçi ikizler, bir şeylerin fena halde ters gittiğini sezmeye başlamışlardı.
Odaya bir sessizlik çöktü. İki taraf da ne bir şey söyleyebiliyor ne de bir şey yapabiliyordu. İşte bu yüzden…
“Kusura bakmayın—şu an bunu kaldıramam!”
…Subaru’nun kapı kolunu kavrayıp koridora neredeyse düşercesine fırlaması, ikizlerin onu durdurma hamlesinden sadece bir an daha hızlı gerçekleşti.
Subaru koştu; çıplak ayak tabanları koridorun soğuğunu emerken, arkasında kesik kesik ve hırıltılı nefesler bırakıyordu. Belirli bir hedefi olmadan, kendinden geçmiş bir halde delicesine koştu.
Koştu. Kaçtı. Yine de neyden kaçtığını anlayamıyordu.
Bildiği tek şey, o yerde bir an bile daha kalmaya dayanamayacağıydı.
Subaru, birbirine benzeyen kapılarla sıralanmış koridorda, her an yere kapaklanacakmış gibi dengesiz adımlarla koşturdu.
Sonra, nefesi tükenmiş halde, sanki doğrudan oraya açılıyormuş gibi bir kapıya ellerini dayadı—
—ve içeri yuvarlandığında, yasak kitaplar arşivindeki devasa kitaplık yığını onu karşıladı.
2
Kapı arkasından kapandığında, arşiv dış dünyadan tamamen soyutlanmış oldu.
Dışarıdan odaya girmenin geriye kalan tek yolu, koca malikanedeki her bir kapıyı tek tek açmaktı.
Subaru artık bir takip sezmiyordu. Omuzlarını düşürdü, sırtını kapıya yasladı ve yere çöktü.
Çömelmemişti bile ama yine de dizleri titriyordu. Onları tutmak için uzattığı parmakları da öyle.
“Kağıt sumo oynuyor olsaydım, şu anda acayip çizgiler çizerdim herhalde, ha-ha…”
Kendiyle alay edişinde bile derman yoktu. Kuru gülümsemesi bomboş bir histen başka hiçbir şey barındırmıyordu.
Sakin arşivin havasındaki eski kâğıt kokusu, Subaru’nun zihnine hafiften bir rahatlık ve dinginlik serpiştirdi. Subaru bunun sığ bir teselli olduğunu bilse de, o anda tutunabileceği tek şey buydu.
Üst üste, birbiri ardına… çaresizce derin ve büyük nefesler aldı.
Subaru sudan çıkmış balık gibi nefes nefese kalmışken, arşivin içinden alaycı bir ses duyuldu.
“—Bir tık bile vurmadan içeri dalmakla ne kadar da kaba bir şeysin öyle.”
Girişin hemen karşısında, loş odanın epey içerilerinde bir tabure duruyordu. Üzerinde bir kız oturuyordu.
Yasak kitaplar arşivinin koruyucusu Beatrice’ti bu; Subaru ile arasına her zamanki gibi mesafe koymuştu, tek bir saçı bile değişmemişti.
Beatrice, minik bedenine göre fazlasıyla büyük olan kitabı sesli bir şekilde kapatıp Subaru’ya baktı.
“Geçit’i nasıl aşıyorsun, merak ediyorum doğrusu…? Bu iki oldu.”
“Özür dilerim, azıcık bir süre olsa yeter, biraz burada kalmama izin ver. Lütfen.”
Subaru ellerini birleştirdi, yalvarırcasına başını eğdi ve onun cevabını beklemeden gözlerini kapattı.
—Burası sessiz, beni rahatsız edecek kimse yok. Olayları netleştirmem lazım. Adım ne, neredeyim, demin gördüğüm o iki ikiz kim? Karşımdaki kızın adı ne ve kim bu? Bu tuhaf oda da ne? Geçirdiğim o dört gün? Birisiyle yarın buluşmak için verdiğim söz, kimdi o—
“Ha evet, Emilia…”
Ay ışığı altında parıldayan gümüş rengi saçlarını, o utangaç gülümsemesini hatırladı…
Tepelerinde parlayan ay ve yıldızlı gökyüzünün altında Emilia ile verdiği o sözü hatırladı…
“Beatrice…”
“…Bana adımla seslenecek kadar yakın mıyız acaba, merak ediyorum?”
“Az önce Geçit’i aştığımı söyledin, daha önce de bir kere aşmışım, öyle mi?”
Beatrice, sanki bir tanıdıkmış gibi hitap edilmesine ve kendisine soru yöneltilmesine yüzünü ekşitti. Yine de vakarını koruyarak, “O kalın kafanla buraya dalalı daha üç dört saat bile olmadı,” diye yanıtladı.
“Hani içeri girip düzenini bozduğum, senin de sinirlenip bana eziyet ettiğin an. Anladım.”
Hali olmasa da Beatrice’e laf sokmayı ihmal etmedi ve onun damarına biraz daha bastı.
—Subaru’nun Beatrice ile karşılaşması üç dört saat önce olmuştu, öyle diyordu.
Sözleri ancak tek bir anlama gelebilirdi; Roswaal Malikanesi’nde ilk kez uyandığı, hiç düşünmeden o döngüsel koridoru ilk denemesinde aştığı ana. O sabah bir sonraki uyanışında Ram ve Rem yatağın önündeydi.
“Yani bu… malikanede ikinci kez uyanışım oluyor.”
Subaru durumunu toparlayabilmek için dört bir yandaki anılarını bir araya getirdi.
Subaru uyandığında ikizlerin her ikisinin de odada bulunduğu tek an o sabahtı. Ondan sonra nöbetleşe gelmişlerdi. Dahası, konuk odasındaki yatağı kullanabilecek sosyal statüye sahip olduğu tek gün ilk gündü.
“Başka bir deyişle, beş gün ileri gittim ve dört gün geri mi döndüm…?”
Tıpkı kraliyet başkentinde olduğu gibi, Subaru zamanda geriye gitmişti. Mevcut durumunu özetleyen şey buydu.
Fakat bunu anlamak başka bir şeydi, kabullenmek bambaşka bir şey.
Subaru başını ellerinin arasına alıp zamanda geriye gitmesine neyin sebep olmuş olabileceğini düşünmeye çalıştı.
Kraliyet başkentinde zamanda geriye gitmesini tetikleyen şey ölümdü; buna "Ölümle Dönüş" adını vermişti. Emilia’yı kurtarmadan önce üç kez öldükten sonra o döngüyü geride bıraktığına kanaat getirmişti.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Roswaal Malikanesi’nde tam beş günü mutlak bir huzur ve sessizlik içinde geçirmemiş miydi?
Ve sonra, puf diye, aniden zamanda geriye gitmişti—üstelik hiçbir uyarı falan da almamıştı.
“Koşullar öncekinden farklı mıydı yoksa…? Beni geri gönderen şeyin ölmek olduğunu sanmıştım ama belki de bir hafta sonra otomatik olarak geri dönüyordur…? Yok ya, öyle olsaydı eğer…”
Eğer öyle olsaydı, Roswaal Malikanesi’ndeki ilk günde uyanmasının hiçbir mantığı olmazdı.
Zamanda geriye gitmenin altında yatan ilkeler belirsizliğini koruyordu ama kraliyet başkentindeki gibi döngüler muhakkak belirli kurallara bağlıydı.
Kurallardan biri kesinlikle yeniden doğduğun yerdi. Subaru o döngüden kurtulmamış olsaydı, üç kez olduğu gibi yüzü yaralı manavın tam önünde uyanması gerekirdi.
“Ama yüzü yaralı orta yaşlı bir adam yerine o melek gibi hizmetçiler vardı. Sınıf atladım sayılır herhalde…”
O kısım ona sanki Cehennem’i Cennet’le takas etmiş gibi hissettiriyordu.
Subaru vücudunu birkaç kez yoklayıp yaralanmadığından emin oldu. Başına hiçbir şey gelmemiş gibiydi.
“Ama öldüysem, nasıl öldüm? Dördüncü gece uyumadan önce her şey normaldi. Ne olursa olsun, beşinci güne ulaşamadan uykumda öleceğim bir durum yok gibiydi ortada.”
Farkında bile olmadan anında ölmenin gerçekten mümkün olup olmadığını merak etti.
Uykusunda zehirlenerek veya gazdan öldüğünü hayal etmeye çalıştı ama bu suikasta uğramak demekti.
Birinin Subaru’ya suikast düzenlemesi için hiçbir sebep yoktu, dolayısıyla gerekli ön koşullar basitçe karşılanmamıştı.
“Yani tamamlama koşullarını yerine getirmediğim sürece zorunlu bir döngüye mi giriyorum…?”
Bir oyun gibi bakılacak olursa, gerekli bayrakları tetiklemediğinde karşına çıkan bir 'Oyun Bitti' ekranı gibiydi bu.
O bayrakları kimin ve neden koyduğunu bilmemek yeterince kötüyken, tetikleyicileri bilmemek—bu düpedüz berbat bir oyun tasarımıydı.
“Ayrıca ben çabuk pes edip rehber okumaya koşan türden bir oyuncuyum…”
Subaru’nun iç gözlem deryasına dalışını izleyen Beatrice’in yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Konuşurken sesi bıkkın geliyordu.
“Durmadan mırıldanıp durman burayı iyice sıkıcı bir hale getirdi. Yok ölüm, yok yaşam—insanlar bu yüzden çok sıkıcı işte. Sonuna kadar hep hile hurda, hep kendini beğenmişlik. Sizin gibilerle bu yüzden laflanmıyor işte.”
Ters, hatta zalimce bir başından savmaydı bu. Yine de Subaru, Beatrice'in tavrının zerre değişmediğini görünce rahatladı. Kapıya doğru dönerken kıçının tozunu silkeleyerek ayağa kalktı.
“Gidiyorsun galiba?”
“Çözmem gereken bazı şeyler var. Karalar bağlama işini sonraya bırakacağım. Sağ olasın.”
“Hiçbir şey yapmış değilim… Çıkıp gider misin artık? Geçit'i yeniden ayarlamam gerek.”
Ses tonunda ufacık bir nezaket kırıntısı bile olmasa da nedense bu durum Subaru'ya güven vermişti.
Beatrice'in böyle bir niyeti olmayabilirdi ama Subaru, onun sözlerinin kendisini ileriye ittiğini hissetti. Kapı kolunu çevirdi; dışarıya ilk adımını atarken serin bir esinti yüzüne çarptı.
Rüzgâr kısa saçlarını dalgalandırdı; gözlerinde hafif bir batma hissedince yüzünü koluyla kapattı.
Sonra rüzgâr dindi, çıplak ayaklarının altında çimenleri hissetti ve bahçedeki gümüş saçlı kızı fark edince sevinçten kalbi pır pır ederek nefesi kesildi.
“Ah, gerçekten de göz kamaştırıyor.”
Bu kıyağını unutmayacağım diye düşündü, bir yandan da içinden arşivin o yüzsüz muhafızına bir dizi küfür savurarak.
“—Subaru!”
Kız, Subaru'yu fark edince menekşe rengi gözleri ardına kadar açıldı ve telaşla yanına koştu. Dudaklarından dökülen o çıngırak gibi üç hece, çıkarabileceği en ince tondaydı.
Subaru gayriihtiyari adımlarını hızla yaklaşan kıza doğru yöneltti. Kız onu tepeden tırnağa süzerken rahatlayarak gözlerini yumuşattı. Fakat hemen toparlanıp her zamanki ifadesine geri döndü.
“Beni böyle endişelendirme. Uyanır uyanmaz kaçıp gittiğin için Ram ve Rem telaşa kapıldı, ortalığı birbirine katıp malikanede dört dönüyorlar.”
“Onların bu kadar telaşlandığı pek görülmez ya. Kusura bakma, Beatrice beni biraz oyaladı da.”
“Yine mi? Ben kalkmadan önce de sana sataştığını duymuştum ama…”
Emilia'nın güzel yüzü endişeli bir ifadeyle yaklaşırken, o savunmasız hâli Subaru'ya, sanki kendi zayıf kalbi tutunacak bir dal arıyormuşçasına ona doğru elini uzattırdı.
Ama burası bunun için fazlasıyla zamansız bir yerdi. Öyle yaparsa arşivde sakinleşmiş olmasının hiçbir anlamı kalmazdı. Amacı Beatrice'i günah keçisi ilan etmek değildi.
Emilia'nın endişeli yüzünü gören Subaru'nun elinden, yalnızca kaçamak bir ifade takınmak geldi.
Bu pek Subaru'ya yakışan bir davranış olmasa da Emilia'nın mesafeli tutumu konuyu daha fazla deşmesine izin vermiyordu.
Vermezdi tabii. Emilia onunla tanıştığından beri bu Subaru ile bir saat bile geçirmemişti; bunu bilmesine imkan yoktu.
Subaru ile Emilia'nın birlikte geçirdiği o dertsiz tasasız dört gün çöpe gitmişti; Subaru'nun bildiği ama Emilia'nın bilmediği, gerçekten yaşanmış o dört gün.
“Ne oldu? Yüzümde bir şey mi var?”
“Evet; yüzünün her yerinde tatlı gözler, bir burun, kulaklar ve bir ağız var… Şey, iyi olmana sevindim.”
Emilia'nın, baştaki tatlı sözlere sitem edercesine kaşlarını çatan yüzü, cümlenin son kısmıyla birlikte hemen başıyla onayladı.
“Evet, gayet iyiyim, çünkü beni korudun. Peki ya senin durumun nasıl, Subaru?”
“Ha, her şey yolunda, bomba gibiyim! Kan kaybı, mana tükenmesi ve uyanır uyanmaz yaşadığım şok yüzünden biraz halsizim ve kafam sanki sopayla dövülmüş gibi ama keyfim yerinde!”
“Anladım, ne güze— Ha? Kulağa sanki her tarafın dayak yemiş gibi geliyor ama…”
“İyiyim ben. Bak!”
Sağlığının yerinde olduğunu göstermek için iki kolunu iki yana açıp kendi etrafında fır döndü.
Ufaktan da olsa eski formuna kavuşuyor gibiydi. Çarklar dönüyor, dili dudaklarını ıslatıyordu; artık Natsuki Subaru olmaya başlaması gerekiyordu.
“Eh, iyi bari… Şey, malikaneye mi dönüyorsun? Benim biraz işim var da.”
“Ha, ruhlarla sohbet vakti, değil mi? Ayakbağı olmam, kalabilir miyim? Hem Puck'ı da bana ödünç versene?”
Emilia başını yana eğdi ve bir çocukla konuşur gibi konuştu.
“Olur ama kesinlikle ayakbağı olmak yok. Bu bir oyun değil.”
Emilia'nın bu abla tavırları o kadar sevimliydi ki Subaru'nun içindeki azim ateşi alevlendi.
“Tamamdır Emilia-tan, haydi gösteri başlasın! Vakit dar, dünya büyük ve hikayemiz daha yeni başladı!”
“Sanırım öy… Ha? Ne dedin sen az önce? Bu 'tan' da nereden çıktı…?”
“Boş ver, akışına bırak gitsin!”
Bu samimi lakap karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Emilia'yı sırtından iterek bahçedeki o noktaya doğru birlikte ilerlediler.
Onun Subaru'yu 'düzeltme' hevesini kaybedip bu hitap tarzını kerhen kabullenmesi, o kayıp dört gün boyunca aralarında kurulan bağlardan biriydi. Subaru arkasından yürüyüp usulca fısıldarken Emilia'nın yüzünde hâlâ itiraz eden bir ifade vardı.
“—Hepsini geri alacağız.”
Durduklarında Subaru onun uzun gümüş saçlarına baktı, ardından gözlerini gökyüzüne çevirdi.
—Doğunun alçak semalarında yükselen güneşe öfkeyle baktı.
Bunu saymazsa dört gün sonra tam o kararlaştırılan saatte olacaktı.
Ay kadar güzel bu kızla yaptığı sözü tutmak için tek yapması gereken, güneşin doğuşunu karşılamaktı.
—Vakti vardı. Ve cevabın ne olacağını biliyordu.
“Bana kimin garezi var bilmiyorum ama her şeyi geri alıp seni ağlatacağım. O gece gördüğüm gülümsemeye deli gibi aşık olduktan sonra ne kadar inatçı olabileceğimi sakın hafife alma.”
Yumruğunu göğe doğru salladı ve ortaya açıkça savaş ilan etti.
Bu, Subaru'nun kendisini bu dünyaya getiren "çağrıya" ve "döngüye" karşı ilk açık meydan okumasıydı.
İkinci döngüye karşı mücadelesine başlamıştı. Bütün bunlar, Roswaal Malikanesi'ndeki bir haftayı geride bırakıp o günlerin nasıl devam edeceğini öğrenebilmek içindi.
Ve o gece verdiği sözü koruyup tutabilmek için—
3
Subaru'nun doğan güneşe karşı sarf ettiği zehir zemberek sözler, Roswaal Malikanesi'ndeki ikinci "ilk günü"nün perdesini araladı.
Tek yapması gereken, güneşin beş kez doğuşunu görmekti.
Subaru'nun planı, aradaki zamanı elinden geldiğince aynı şeyleri yaparak geçirmekti.
Bahçede aldığı karara uygun olarak Subaru'nun nihai hedefi, son gün Emilia'ya verdiği sözü tutmaktı. Bunu yapabilmek için o dördüncü geceye ulaşıp o sözü bir kez daha vermesi gerekiyordu.
Çünkü döngülerin belirli bir ölçüde rayına oturmuş olduğu sonucuna varmıştı. Aynı yolu izlerse hikaye aynı yerde "sonuçlanacaktı".
İşler öncekiyle aynı akışı takip ederse bu doğal bir sonuç olurdu. İlgili kişilerin düşünce süreçleri ve davranış kalıpları hesaba katıldığında, olaylar kesinlikle aynı yere varırdı. Subaru için önemli olan her şeyi baştan yapıp sadece nihai sonucu değiştirmekti. Düşünebildiği en iyi ilerleme yolu buydu.
Başka bir deyişle, hedefine ulaşmanın en iyi yolu döngüyü sonuna kadar yaşamaktı. Subaru, şeytani bir muziplikle oyun kaydeder gibi ilerlemeye ve olayları arzuladığı sonuca yönlendirmeye karar verdi.
“İyi de, bu da ne böyle…? Bir yerde hata mı yaptım…?”
Buharlı banyoda Subaru ağzını kocaman açıp baloncuklar çıkararak ilk gününü gözden geçirdi.
Planı açısından bakıldığında, o sabahki kararlılık anından sonraki her şey tam bir felaketti.
Öncelikle Emilia ile sabah rutinini tamamlamış, ardından Roswaal'ın malikaneye dönmesini bekleyip yemek salonunda onunla konuşmuştu.
Açıkçası, derin bir sohbetin tüm ince detaylarını birebir tekrarlayabileceğine güvenmiyordu ama geçen seferki tüm önemli noktalara kesinlikle değinmişti. Ödül olarak Puck'a dokunmuş, Emilia ile arkadaşça konuşmuş, Emilia'nın kraliyet veliahtlığı adaylığını tartışmış ve Roswaal Malikanesi'ndeki konumunu belirlemişti.
Tıpkı önceki gibi Subaru, dil dökerek Roswaal Malikanesi'nde çırak uşak olmayı başarmıştı. Sonrasında Ram ile malikaneyi gezip ilk iş gününe başlamıştı ama işte tam o noktada işler çığırından çıkmıştı.
Yüzü dışında tüm vücudu suya gömülü olan Subaru, çenesini küvetin kenarına dayayarak bezginlikle mırıldandı.
“Peki her şey neden geçen seferkinden farklıydı o zaman? Sınavdaki tüm konular değiştiğinde kopya kağıdı hazırlamak için onca zahmete giren bir öğrenci gibi hissediyorum… Her şeyi baştan yapmanın ne manası kaldı ki?”
Subaru'nun bütün planı, her şeyi tıpkı daha önce yaptığı gibi tekrarlamaktı. Ne var ki yeni görevinin eğitim detayları ve Ram'ın ona yıktığı sorumluluklar öncekinden tamamen farklıydı. Sanki 'Gündelik İşler 101'den 'Gündelik İşler 401'e geçmiş gibi hissediyordu.
“Yine hepsi gündelik işti ama… geçen seferkinden çooook daha fazlaydı.”
Belki de bunu, ona daha üst düzey ve daha fazla iş emanet edecek kadar güvenmeleri olarak görmesi gerekiyordu?
“Geçen sefer her şey beni sadece pestil gibi yapmıştı ama bu sefer bildiğin canımı çıkardı… Kahretsin, her şey aynı olur, kolay geçer sanmıştım.”
Subaru sadece beklentilerinin bu kadar acımasızca boşa çıkmasına dert yanmıyordu. Gerçekten de iyi bir durumda olmadığına kanaat getirmişti.
Zamanını önceki gibi geçirmeye çalışmasının sonucu buydu işte. İlk günün bunca detayı değişmişken, ikinci ve sonraki günlerin geçen seferki gibi olmasını mantıken bekleyemezdi.
İnce ayrıntıları bir kenara bırakırsak, çok daha büyük bir sorunun baş gösterme ihtimali onu dehşete düşürüyordu.
“Bu sefer neden geri döndüğüme dair hâlâ en ufak bir fikrim yok…”
Bu sefer "normal" bir şekilde uykuya dalmış ve zamanda geriye gitmiş olarak uyanmıştı. Daha önceki ölüm döngüsünün aksine, öngöremediği bir şeyi engellemesinin hiçbir yolu yoktu. Bunu düşünmek bile başını ağrıtmaya yetiyordu.
“Bu kadar çok fark varken hafızama hiç güvenebilir miyim ki…?”
Başkentte Emilia ile tanıştığı o kader gününü hatırladı.
Bir dağ dolusu küçük detay farklıydı ama olaylar yine de büyük ölçüde aynı yönde ilerliyordu. O büyük hadiseden nasıl kaçınacağını bilmiyordu. Subaru'nun zihninde geçen seferden farklı olarak öne çıkan tek şey, Emilia ile yaptığı sözleşmeydi.
Şüphesiz, o noktaya kadar gelebilirse sonuçları değiştirebilecek ve bu durumu aşabilecekti.
Subaru küvete iyice battı, tek nefes almadan düşüncelerini toparladı ve başını bir kez daha küvetten dışarı çıkardı.
“Vay canına, merhaba. Sana katııılaaa-bilir miyim?”
Elleri belinde, çırılçıplak soylunun görüntüsü Subaru'ya nefes alma ihtiyacı duyduğuna derin bir pişmanlık yaşattı.
Anadan üryan dikilmiş, bacaklarının arasındaki aile yadigarı sallanırken Subaru'ya yukarıdan bakıyordu; dokunacak kadar yakındılar.
“Şu an dolu. Reddediyorum.”
“Kendi malikanemdeki tesisler benim şahsi mülküm değiiiil mi? Rahatça tadını çıkarmama iziiiin ver.”
“O zaman sorma. Küvete girmek için benden izin almana gerek yok!”
“Aman Tanrım, ne kabaaa. Anlamıyorsun. Banyo kesinlikle benim şahsi mülküm…”
Roswaal tek dizinin üzerine çöktü; eli uzanıp Subaru'nun karşı koymayan çenesini nazikçe kaldırdı.
“…ama uşağım sıfatıyla seeen de öyle değil misin?”
Ham.
“Hiç tereddüt etmiyorsun baaakıııyorum.”
Çenesini tutan o tüyler ürpertici parmak uçlarını ısırdıktan sonra Subaru geriye doğru yüzerek Roswaal ile arasına mesafe koydu.
Banyonun büyüklüğü "akıllara zarar" derecedeydi; en eski, en kaliteli hamamlar kadar geniş bir küvete sahipti. Soyluların aşırı geniş alanlar kullanması apaçık bir alışkanlıktı ama tüm o alanı tek başına kullanmanın oldukça tatmin edici hissettirdiğini itiraf etmeliydi.
“Beklemediğim bir ters köşe daha, pes yani…”
—Önceki dört gün boyunca küvette Roswaal ile bir kez bile karşılaşmamıştı.
Geçen döngüde Roswaal son derece meşguldü; ikisi neredeyse birbirini hiç görmemişti. İkizler onun ihtiyaçlarıyla muhakkak ilgilenmişti ama Subaru, ilk tanışmaları hariç, yemek vakitleri dışında onunla neredeyse hiç temas kurmamıştı.
“Kahretsin, her bir detay beklediğimden tamamen farklı şekillerde gerçekleşiyor…”
“Seni neyin sıktığını bilmeeesem de bu dünyadaki heeep bir şey planlandığı gibi gitmez.”
Dünyanın ne kadar zorlu bir yer olduğundan bahseden Roswaal, Subaru'nun yanına geçti. Küvetin kenarına yaslanıp uzun bir iç çekti; nedense banyonun keyfini çıkaran dünyadaki herhangi bir adam gibi görünüyordu.
“Daha yeni fark ettim ama sıcak banyo için sen bile makyajını siliyorsun demek.”
“Hımm? Aaaah, doğru ya. Aman Tanrım, Subaru, yüzümü makyajsız iiiiilk görüşün mü acaba?”
“Öyle sanırım. Bana göre gayet normal görünüyorsun. Yüzünü öyle gizlemene hiç gerek yok.”
“Kozmetik benim bir hobimdir. Yüzümü gizleme ihtiyacından değiiiil yani. Dudaklarımın kıvrımı ya da burnumun kemeri göze çirkin görünüyor değil ya… Aman Tanrım.”
“Bunları söylerken bana öyle bakma. Masum masum üç kere göz kırparsan şuracıkta nalları dikerim.”
Çirkin bir yüzle doğmak, ilk izlenimler söz konusu olduğunda ciddi bir dezavantajdı. Ve Subaru doğduğu yüz hakkında şikayet etmek istese ne diyebilirdi ki? Tıpkı annesine benziyordu.
Ailesini hatırlayan Subaru'nun yüzünde karmaşık bir ifade belirdi; o sırada Roswaal konuyu değiştirdi.
“Ram ve Rem ile iiiyi anlaşıyor musun? Epeydir burada çalışıyorlar, bu yüzden çömezlerine tecrübelerini muhakkak aktarıııyorlardır?”
“Rem ile pek konuşmadım ama Ram ile aram gayet iyi. Hatta Ram biraz fazla samimi. Kıdemli-çömez olmamıza rağmen bana misafir olduğum zamankinden farklı davranmadı.”
“Eeeh, Rem o eksiği kapatacaktır. Kız kardeşlerin birbirine destek olması gayet doğaldır. O ikisi bu anlamda birbirine çooook uygundur.”
“Gördüğüm ve duyduğum kadarıyla zayıf olan kardeş Ram, Rem ise her zaman onun arkasını topluyor.”
Her açıdan, ikiz kardeşlerden hangisinin ev işlerinde daha üstün olduğu açıktı. Rem her konuda birinci sınıf becerilere sahipken, Ram'ın ikinci sınıfa yaklaşabilmesi için bile çok çalışması gerekirdi. Normalde bu durum Ram'da bir aşağılık kompleksine yol açardı ama…
“Ama tek duyduğum şey, 'Ram daha büyük olduğu için harikadır.' Bu kadar cüretkar olmak akılalmaz bir şey.”
“Cüretkarlıktan bahsetmek istersen bence sen de baaayaağı bir örneksin. Ama anlıyorum. Acaba ona da aynı şeyleri söyledin mi? Hiç çekinmeden damarına basıyorsun ki bu gerçekten haaarika.”
“Oradaki vurgu hiç de övgü gibi gelmedi kulağa, biliyorsun değil mi?”
Subaru ortamın havasını okumakta çok kötü olduğu için başkalarının özel alanına girmekte hiç tereddüt etmezdi. Bu umursamaz tavrı, dışlanmasını kolaylaştırıyordu. Başkalarının damarına basmanın onun kötü bir huyu olduğu söylenebilirdi.
Subaru'nun cevabı üzerine Roswaal sağ gözünü kapattı ve sadece sarı sol gözüyle tavana baktı.
“İğneleme yapmıyorum. Gerçekten de iiiyi bir şey olduğuna inanıyorum. O kızlar birbirleri için biraz fazla mükemmel, anlarsın ya. Büyüüük ihtimalle bazı şeyler sadece dışarıdan biri gelip hafifçe… dürttüğünde değişir, değiiil mi?”
“Öyle bir şey demek, ha?”
“Aynen öyleee, kesiiiinlikle.”
İkisi de boyunlarına kadar küvete gömülüp tüm bedenlerinin bu hissi massetmesine izin verdiler. Kısa bir süre sonra Subaru bir şey hatırlayarak kaşlarını kaldırdı.
“Ha, sahi. Ros, sana sormak istediğim bir şey vardı. Sakıncası var mı?”
“Eeeh, engin şahsi bilgimin dahilindeyse bir sakıncası ooolmaz.”
“Hayatımda 'Ben çok zekiyim' demenin bu kadar dolambaçlı bir yolunu duymamıştım. Ama her neyse, bu banyo nasıl ısıtılıyor?”
Subaru, başından beri aklını kurcalayan konuyu açarken küvetin dibine birkaç kez vurdu.
Subaru ve Roswaal'ın içinde oturduğu küvet taştan yapılmıştı; hoş pürüzsüzlüğü ona mermeri andırıyordu. Banyo malikanenin alt katındaki bir köşedeydi ve tabii ki karma kullanıma uygundu. Zaten her kullanımdan sonra banyodaki her şey yenilendiği için Emilia'dan sonra girmiş olmaktan özel bir tatmin duymuyordu.
Subaru bir fikir daha ekledi.
“Burada piştiğimden değil yani. Sadece girmeden önce fark ettim.”
“Meraklı ruhun zaman zaman beni cidden şaşııırtıyor. Gençlikten mi acaba… gerçi senin yaşındayken aklıma bu gelir miydi bilmem?”
Roswaal başını sallarken Subaru'nun gençliğinde nadir bulunan bir parıltı görür gibiydi.
“Her neyse, cevap gayeeet basit. Bak şööyleee, küvetin altında onu ısıtan ateş uyumlu bir sihir kristali var. Banyoya giren birinin manasıyla tetiklendiğinde aktifleşir ve suyu kaynama noktasına getirir. Mutfakta da böyle bir şey kullandın herhalde?”
“Demek o tencere öyle çalışıyordu. Ben de burada gaz olmadan nasıl yemek pişirdiğinizi merak ediyordum.”
Rem tencereyi kısa bir süre kullandıktan sonra sebzeleri soyma sırası Subaru'ya gelmişti. Zaten son derece sıradan, gündelik bir şeymiş gibi söylenen manayla çalışıyor gibi kelimelerin anlamını bilmemesi, Usta Şef Subaru'nun doğuşuna daha çok uzun bir zaman olduğunu gösteriyordu muhtemelen.
“Yani, manaysa eğer, bunu sadece büyü kullanıcıları mı kullanabilir demek?”
“Hiç de öyléee değil. Tüm canlıların 'kapıları' vardır. Hiçbiiir bitki veya hayvan bir istisna değildir. Öyle olmasaydı, sihir kristallerinin kullanımına dayalı bir toplum inşa edemeeezdik.”
Subaru bu yeni kelimeyi kafasında tarttı. Onu öyle izleyen Roswaal boğazını temizleyip bir parmağını kaldırdı.
“Pekala, şurada bir dersin tadını çıkaralım mı? Ben, birazcık aydınlanmamış olan saana büyü öğreteyim?”
“Bu lafların söyleniş tarzını görmezden gelip incelikle kabul ediyorum.”
Ders teklifine karşılık veren Subaru, küvetin ortasında diz çökmüş olan Roswaal'a doğru döndü. Hiçbiri ikisinin de anadan üryan olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
“Peeeek aalaaa. Önce temel bilgiler. Subaru, 'kapı' nedir bilirsin, değil mi?”
“Yok, öyle bariz bir şeymiş gibi söylüyorsun ama bilmediğim şeyi nereden bileyim…”
“Sesin birdenbire pek bir alçaldı. Demek kapılardan bihabersin… yoksa bayağı mı demeliyim? Hımm, doğru kullandım mı acaba?”
Roswaal, bayağı kelimesini doğru kullanıp kullanmadığını kontrol etti. Subaru'nun kendi dünyasından getirdiği tüm o ufak tefek ifadeler arasında bunu özellikle sık kullanmıştı, bu yüzden Roswaal buna epey alışmıştı.
Subaru, doğru kullanımı için Roswaal'a tam puan verdi. Çak bir beşlik yaptıktan sonra derse geri döndüler.
“Peki, nedir bu kapı dediğin şey? Sahip olduğun ya da olmadığın bir şey mi?”
“Çok basitçe söylemek gerekirse kapı, kendi bedeninin içine açılan bir geçittir. Mana kapıdan girer; mana kapıdan çıkar. Hayatın temel bir kuralıııdır.”
“Haaa. MP'ye bağlı bir musluk gibi yani…”
Roswaal'ın basit açıklamasını kavramıştı. Demek kapı buydu; bu terimi kulakları defalarca işitmişti. Yani aşağı yukarı tahmin ettiği gibi bir şeydi.
“Herkesin bir kapısı varsa, benim de bir tane var o zaman?”
“Eeeh, insaaan olduğuna eminsen kesinlikle vardır. Peki, öyle misin?”
“Başka bir dünyaya gönderilmiş benim kadar saf bir insan daha olmamıştır herhalde. Tamamen sıradan. Tam bir figüran seviyesi.”
Bilek gücüyle içinden çıkılması gereken durumlar onun için tamamen yeniydi. Fen bilgisi ortalamanın bir hayli altındaydı; el-göz koordinasyonu fena sayılmazdı ama dayanıklılığı tam bir fiyaskoydu. Kazandığı Beceriler ise Dikiş Dikmek ve Yatak Yapmak’tan ibaretti.
Pisi pisine harcanmaya tek gidişlik bilet.
Yine de Subaru buna takılıp kalmadı; bu, başka bir dünyaya geldiğinden beri sevindiği ikinci şeydi. Büyü sözcüğünün büyüsüne kapılmıştı; kalbi güm güm atıyor, gözleri umutla parıldıyordu.
“Tabii ki en çok Emilia’yla tanıştığıma sevindim ama bu da harika bir şey! Sonunda büyü kullanıcısı olma hayalimi gerçekleştirebilirim… Hayatım boyunca bu anı bekledim!”
“Şeeey, büyüden bahsetmenin seni bu kadar sevindirmesine memnun oldum tabii ama büyü kullanıcısı olmak büyük ölçüde şaaansa bağlıdır. Her şeyden önce, kapıların niteliği son derece önemlidir. Benim gibi bir dâhi kadar kutsanmış olman peeek olası değil. Yalnızca mecbur olduğum için övünüyorum, bilesin.”
Roswaal’ın bu tavrı karşısında Subaru’nun zihninde çın diye bir ses yükseldi, bir rota açılmış gibiydi.
Roswaal’ın o ezici özgüvenine rağmen bilmediği bir şey vardı: Gözlerinin önünde küvette anadan üryan yatan Subaru, başka bir dünyadan çağrılmış bir “misafir”di.
Adettendir; başka bir dünyadan çağrılanların özel yetenekleri olurdu. Şimdiye kadar silah becerisi çıkmamıştı, zekâ fos çıkmıştı, şans çarpanı ya sıfırdı ya da eksiye düşmüştü ama bir dakika: büyü!
“Yeni umudum senin ellerinde, Rozçi. Büyü, büyü, hadi biraz daha büyü konuşalım! Ortada bir büyü dalgası var ve pırıl pırıl geleceğim o dalganın üstünde sörf yapıyor!”
“Öyleee mi dersin? O hâlde devam edelim. Büyünün dört temel yatkınlığı olduğunu biliyor muuydun?”
“Cık!”
“Ahaaa, karşımda böylesine şuursuzca, anlamsızca saf ve cahil birinin olması ne hoş, öyleyse anlatayım. Mananın dört elementi ateş, su, rüzgâr ve topraktır. Anlaaayabildin mi?”
“Anladım, temel bilgiler yani, ha? Zihnime kazındı bil. Devam et, devam!”
Subaru’nun bu hevesi Roswaal’ın hoşuna gitmişe benziyordu, başını sallayıp açıklamaya devam etti.
“Ateş elementi sıcaklıkla ilgilidir. Su elementi yaşamı ve iyileşmeyi düzenler. Rüzgâr elementi canlıların bedenlerinin dışında etki gösterir. Toprak elementi ise bedenin içinde çalışır. Yani çoğu yatkınlık bu dört kategoriye ayrılırşş ve normal insanların bu dörtten birine yatkınlığı bulunur! Bu arada, bilmiş ol ki benim dööördüne de yatkınlığım var.”
“Vay canına, böbürlenmen sinir bozucu ama yine de hakkını vereceğim. Müthiş bir şey bu! Peki birinin elementini nasıl anlıyorsun?”
“Dooğal olarak, benim kadar yetkin bir büyü kullanıcısı bunu sadece dokunarak anlayabilir.”
“Ciddi misin?! İşte bunu bekliyordum. E hadi, yap da söyle bana!”
Subaru tuvalet eğitimi almamış bir yavru köpek gibi yalvarınca Roswaal ona isteksiz bir bakış atıp avucunu Subaru’nun alnına bastırdı. Bu manzara karşısında anadan üryan iki erkeğin de gözleri parıldadı.
“Pekâlâ, o hâlde müsaadenleee. Miyon miyon miyon miyon…”
“Ooo! Büyülü bir ses efekti! Tam bir fantastik dünya ortamı!”
Subaru gözlerinin önündeki bu büyüleyici ana kapılıp bir anlığına da olsa kafasını kurcalayan onca derdi unuttu.
—Büyü. Nihayet başka bir dünyaya çağrılan kendisi de dişlerini gösterebilecekti.
Gözleri beslediği kesin umutla parıldayan Subaru, taramanın sonucunu bekledi.
“—Eveeet, anladım.”
“Geliyor gelmekte olan! Ne, neymiş? Yoksa içimdeki ateş gibi yanan ateş elementi mi? Ya da sakin ve soğukkanlı hâlime, ortamdaki en havalı tip oluşuma yakışır bir su elementi mi? Belki de çimenlerin arasından esen o ferahlatıcı meltem misali doğam yüzünden rüzgârdır? Yok yok, bu kadar rahat, abi canlısı iyi bir çocuk olduğuma göre kesin topraktır, kesin!”
“Evet, Karanlık.”
“Hiçbiri tutmadı mı yani?!”
Sonucu duyunca kulaklarına inanamadı, kanser teşhisi konmuş birinin tepkisini verdi adeta.
Roswaal da tam bu tabloya yakışır, son derece ciddi bir tonla konuşmaya başladı.
“Tepeden tırnağa, taaamamen Karanlıksın. Diğer dört elementle olan bağın biiir hayli zayıf. Ama başka bir açıdan bakarsan, buuu son derece nadir bir durumdur…”
“İyi de Karanlık da neyin nesi?! O dört kategoride yoktu hani? Iskartaya mı çıktım yani?”
“Bahsetmedim amaaa temel dördün ötesinde elementler de vardır; yani Karanlık ve Işık. Aaanccak çok az insanın bu yatkınlıkları olur, bu yüzden aaanlatma zahmetine girmedim.”
Yani Subaru herkesin yürüdüğü yoldan fersah fersah sapmıştı.
Roswaal’ın açıklaması Subaru’nun afallamasını biraz olsun dindirdi, içini rahatlattı.
Doğru ya, bu nadir, sınırlı bir elementti: Yani özel bir güçtü!
“Bayağı sağlam bir element olmalı o zaman. Hani beş bin yılda bir gelen süper özel bir güç falan gibi.”
“Evet, Karanlık elementi büyüsü oldukça meşhurdur… Rakibin görüşünü engellemek, sesle bağını kesmek, hareketlerini yavaşlatmak gibi etkileri vardır. Oldukça kullanışlı işlevler.”
“Ben Zayıflatıcı mıyım yani?!”
Zayıflatıcı, düşmanı güçten düşüren becerilere—yani debuff’lara—odaklanan uzman bir destek sınıfıydı.
Göğü yarıp yeri çatlatacak, eşi benzeri görülmemiş efsanevi bir yıkım büyüsü kullanabileceğini umut etmişti; oysa Roswaal büyüsünün kitle kontrolü ve nitelik düşürme özellikleri taşıdığını söyleyerek hevesini kursağında bırakıyordu.
Adam gerçekten de mahcup görünüyordu, yani kesin doğruyu söylüyordu.
“Silah becerisi yok, zekâ yok, hile kodu yok, başka bir dünyaya çağrıl… sonra da zayıflatma büyü elementi gelsin…”
“Bu aradaaa, büyüye yeteneğin de yok. Benim sınırım on üzerinden onsa, seninki taş çatlasın üçtür.”
“Bunu hiç duymak istemezdim işte! Bu diyarda ne Tanrı kalmış ne Buda!”
Subaru ağzını açıp küvete gömülürken boğazından derin bir inilti koptu. Birkaç dakika öncesine kadar sadece teorik bir umuttu ama beklenti bir kez filizlendi mi öyle kolay kolay sökülüp atılamıyordu.
“Neyse, en azından bir şey kullanabilmek de iyidir herhalde… Hem belki zayıflatıcı olmak da bir bakıma havalıdır, ha…?”
“Havalı olup olmamasını bir kenara bırakırsak, öğrenmenin bir ziyaaanı yok. Büyü kullanmak istiyorsan buyur öğren. Neyse ki şanslısın, bu konakta Karanlık büyülerinde uuzman biri vaaar.”
“Bak sen, demek öyle! Birini yavaşlatmak istediğin durumlar için büyü öğrenmekle yetinmek gerek sanırım. Tamamdır, vira bismillah!”
Subaru, büyü konusunda Emilia’nın ona rehberlik etmesini ve böylece birbirlerine daha da yakınlaşmayı sabırsızlıkla bekliyordu. Bir önceki seferle aynı rotayı izleme hedefi çoktan aklından uçup gitmişti.
“Yanlış anlamış gibisin amaaa Karanlık büyülerindeki uzman Emilia değiiil, bilesin.”
“Ne demek değil?! İnsanların duygularıyla oynamaktan zevk mi alıyorsun sen?! Kim peki bu uzman, sen misin yoksa, her elemente yatkınlığı olan elit büyü kullanıcısı?! Batsın böyle iş!”
“Beatrice.”
“O daha da beter!!”
Büyük bir şapırtıyla dört bir yana sular sıçrarken gecenin en gürültülü feryadını bastı.
4
“Kahretsin, resmen oradan oraya savruldum. Lanet olsun sana Roswaal, Buda’nın avucundaki maymun gibi oynattın beni!”
Yıkanma odasında Subaru, yüzü kıpkırmızı bir hâlde kollarını yedek giysilerinin kollarından geçirdi. Küvetteki yatkınlık taraması tam bir hayal kırıklığıyla sonuçlanınca banyodan ilk çıkan Subaru olmuştu.
Roswaal’la konuşurken fazlasıyla gaza gelmişti ama uzun banyonun etkisiyle yüzüne bir ağırlık çökmüştü. Ne de olsa yarasının iyileşmesinin üzerinden henüz tam bir gün bile geçmemişti; biraz kansızlık yaşaması normaldi.
“Üstüne bir de yarın her yerim fena tutulacak. Ah Ram, ah, bunu bir kenara yazıyorum; geçen seferkinden daha iyiyim diye beni eşek gibi çalıştırmak zorunda değildin…”
“Nasıl istersen, bunu bir kenara yazarım.”
“Vöheey?!”
Subaru elinde çamaşır sepetiyle tam yıkanma odasından çıkarken gelen bu cuk oturmuş yanıt, onu yerinden sıçratacak kadar şaşırttı. Ram yıkanma odasının önündeki koridorda duruyordu ve hoplayan sepetten savrulan iç çamaşırları kızın ayaklarının dibine düştü.
“Aman Tanrım.”
Ram çömelip Subaru’nun iç çamaşırlarını yerden iki parmağıyla aldı ve hemen yanındaki çöp kutusuna tıktı.
“Tam önünde çamaşırhaneye giden elinde sepetli bir adam var, görmüyor musun?!”
“Kusura bakma, onları elime aldığım anda psikolojik bir tiksintiye kapıldım. Tek bir an bile kaybetmeden onlardan kurtulmam gerekiyordu.”
“Bütün bunları söylerken duruşun pek bir rahattı ama?!”
Subaru ağlamaklı bir hâlde iç çamaşırlarını çöp kutusundan çıkardı ve yüzünü Ram’a döndü. Ram’ın koridorda öylece sakin sakin durduğunu görünce başını yana eğip ne işler çevirdiğini merak etti. Ram, sorulmamış bu soruya cevap verir gibi konuştu.
“Maalesef ben banyomu çoktan yaptım, bu yüzden ne kadar beklersen bekle giysilerim üzerimde kalacak.”
“Bir şey demedim ki ben!! Hem bir hizmetçi için bu laf fazla ters kaçmıyor mu?!”
“Şaka yapıyorum. Sadece Efendi Roswaal’ın işinin bitmesini bekliyorum, giyinmesine yardım edeceğim.”
“Bu kadarı da fazla şımartmak ama. Kendi başına giyinebiliyordur herhalde.”
Görünüşe göre bu dünyada, hayatı boyunca bir hizmetkâr ayağına giydirmeden tek bir ayakkabı bile giymemiş insanlar vardı. Roswaal da bu tanıma tam uyuyordu.
“Bana o tuhaf makyajı yapmasına ikinizin yardım ettiğini söyleme sakın. Zaten yerlerde olan güvenim daha da diplere batacak.”
“Benim yanımda Efendi Roswaal’a saygısızlık edilmeyecek. Bir dahakine popona vururum.”
İçinde bir sıcaklık barındıran bir uyarı gibi gelmişti ama kızın şaka yapmadığını görünce bunu ciddiye alması gerektiğini anladı.
Aslına bakılırsa Ram, konaktaki işleri ona büyük bir özen ve sabırla anlatmıştı ama aynı soruyu iki kez sorarsa onu domuz ahırında çalıştıracakmış gibi bir hâli vardı.
“Başıma dert açmayayım o zaman… İzninle. Yarın görüşürüz.”
“Basuru, birazdan ne yapacaksın?”
“Gidip uyuyacağım sadece. Sabah erken kalkılıyor ne de olsa, değil mi? Kahretsin. O sabahlar cidden çok zor geçiyor.”
Subaru’nun hem isyankâr hem de acizce cevabı karşısında Ram hafifçe başını sallayıp gözlerini kapadı.
Subaru sessiz duran Ram’a söylemek istediği bir şey olup olmadığını sormak üzereydi ki kız gözlerini açtı.
“Odanda bekle öyleyse. Birazdan gelirim.”
Subaru’nun tepkisi son derece alıkçaydı.
“—Ha?”
5
Subaru Natsuki, defalarca ilan ettiği üzere, kararlı bir şekilde Emilia’nın tarafındaydı.
Belki de gerek bu yeni dünyada gerekse geldiği dünyada böylesi bir güzellikle hiç karşılaşmadığı içindi ama Emilia, Subaru’nun zihninde bambaşka bir yerde duruyordu.
Kısmen saf fiziksel güzelliğinden kaynaklanıyordu bu, ama aynı zamanda her bir hareketinin zarafetinden de geliyordu.
Haliyle, karşısındaki kim olursa olsun ve nasıl görünürse görünsün, kalbinde bir başkasına yer yoktu.
“İşte tam da bu yüzden kusursuzca yapılmış bu yatağın tek bir amacı var: Benim mışıl mışıl uyumam!”
Subaru suçlayıcı parmağını sertçe yatağına doğrultup ortaya doğru haykırdı.
Banyodan çıkıp odasına döndükten sonraki bütün vaktini yatağını düzeltmeye harcamıştı. Çamaşırlarını bir kenara bırakmış, daha yeni banyo yapmış olmasına rağmen kan ter içinde kalmıştı.
“Derin bir anlamı yok bunun. Hiçbir derin anlamı yok! Fani düşünceler dışarı, fani düşünceler dışarı. Sakin ol, sakin. Bir Emilia, iki Emilia, üç Emilia… Cennet mi burası?!”
“Sessiz ol Barusu. Gece oldu bile; sesini kes artık.”
“Ayy!”
Büyük bir sıçrayışla duvara çarptı. Kapıyı çıt çıkarmadan açmış olan Ram, odanın girişinde dikiliyordu.
“Daha az önce sana sessiz ol demişken hem de. Senden bir yol olmaz.”
“Sadece senin için geçerli olan bu kurallar da neyin nesi?! Kim olsa yerinden sıçrardı! Ne istiyorsun benden gecenin bu vaktinde?!”
Ram, Subaru söylenirken ona boğuk bir hıh çekti. Düzgün bir kelimeye bile layık görülmemenin ezikliğini yaşayan Subaru’ya susmaktan başka çare kalmamıştı.
Ardından Ram, suspus olmuş Subaru’nun önünden geçip odaya girdi—ve dosdoğru köşedeki yazı masasına yöneldi.
Her odada bulunan bir eşyaydı ama bu dünyanın kitaplarını okuyamayan Subaru için değersiz bir hurda yığınından farksızdı, bu yüzden o ana dek masanın olduğu tarafa dönüp bakmamıştı bile.
“Ne dikiliyorsun öyle? Buraya gel Barusu.”
Eğitilmeye çalışılan bir köpek muamelesi görmek Subaru’nun yüzünü düşürdü ama Ram’ın temposuna kapılmamaya kararlıydı. Hem şaklabanlık yapmak zaten Subaru’nun işiydi.
Kız ne kadar absürt laflar ederse etsin sarsılmamaya yönelik çelik gibi bir iradeyle ona doğru yürüdü. Subaru göğsünü kabartıp Ram’ın karşısına dikilirken sanki savaşa gidiyormuş gibi hissediyordu.
“Eee? Bu kez beni hangi imkânsız sınav bekliyor?”
“Neden bahsediyorsun sen? Sana okuma yazma öğretmemi istiyorsan çabuk otur dedim ya.”
“Bunu da ilk defa duyuyorum!”
Çelikten kalbi bir anda paramparça olmuştu.
Subaru, taş gibi iradesinin bu kadar kolay kırılmasının getirdiği tedirginliği gizleyemedi. Masanın üzerine serilmiş bembeyaz not kâğıdını, yanındaki tüy kalemi ve kızıl-kahverengi ciltli kitabı görünce nefesini tuttu.
Anlaşılan bu ne bir şakaydı ne de bir muziplik; gerçekten de ona okuma yazma öğretmeye niyetliydi.
“İyi de durup dururken neden şimdi…”
Ram’ın afallamış Subaru’ya verdiği yanıt son derece net ve kestirmeydi.
“Bugün çalışmanı izlerken okuma yazma bilmediğini fark ettim. Ben de sana öğreteceğim. Okuyamazsan seni erzak almaya gönderemem ya da sana not bırakamam.”
Subaru’nun ağzı hazırlıksız yakalanmış bir balık gibi açılıp kapanırken Ram ona kırmızı ciltli kitabı gösterdi.
“Çocuklar için hazırlanmış basit bir resimli kitapla başlayacağız. Bundan sonra her gece ders çalışırken sana eşlik edeceğim.”
Kuşkusuz minnettar olunması gereken bir teklifti ama Subaru’nun o anki şaşkınlığı minnettarlığından çok daha ağır basıyordu.
Tıpkı banyoda yaşananlar gibi bu durum da geçen sefer düşünülemeyecek bir şeydi. Üstelik Subaru’nun hissiyatına göre, ikizlerle olan yakınlığı geçen seferki dördüncü günün fersah fersah gerisindeydi.
“Bana neden bu kadar iyi davranıyorsun?”
“Çok açık değil mi? Ben… Hayır, işler kolaylaşsın diye.”
“Yahu amma da ketumsun. Neyi düzelttiğini bile söylemedin…”
“Son derece doğal bir şey bu. Senin işin arttıkça benimki azalır. Benim işim azalırsa Rem’in işi de doğal olarak azalacaktır. Her şey ulvi bir amaç için.”
“Bu durumda bütün iş bana kitlenmiş olmuyor mu ama?!”
“…?”
Ram ne demek istediğini anlamamış gibi başını yana eğdi. Subaru söyleyecek söz bulamadı.
Fakat böyle apışıp kalsa bile Ram’ın ona bu denli alaka göstermesinden mutlu olmuştu.
“Pekâlâ, anlaşıldı. Başlayalım bakalım şu derslere, ne dersin?”
“Konuşulan dili zaten kavradığına göre o kadar da zor olmasa gerek. Ne de olsa o kaba kelime dağarcığını düzeltmenin tam zamanı.”
“Yardım ederken araya laf sokmayı da ihmal etmiyorsun yani, ha?”
Böyle derken masaya oturdu, tüy kalemi eline alıp hazırlıklarını tamamladı. Başka bir dünyayı ziyaret edişini ölümsüzleştirmek adına yazılması gereken ilk kelimeleri hafif, gayet akıcı ve hızlı vuruşlarla kâğıda döktü.
“Natsuki Subaru sahneye girer… İşte bu kadar!”
“Boş boş karalama yapacak vaktin yok. Vakit kısıtlı. Sabah erken oluyor ne de olsa.”
“Şey, bu aslında benim ana dilim… Pek belli olmuyor herhalde, ha?”
Birbirleriyle konuşabildiklerine göre yazdıklarını da okuyabilir umuduna kapılmıştı ama işler öyle tereyağından kıl çeker gibi yürümedi. Tıpkı Subaru gibi kız da öteki tarafın dilini okuyamıyordu.
“Öncelikle temel İ-alfabesiyle başlayacağız; İ-alfabesini kusursuzlaştırdıktan sonra Ro-alfabesi ve Ha-alfabesine geçeceğiz.”
“Yani üç tür var, öyle mi? Bunu duymak fena moral bozdu.”
Yeni bir dil dersine başlamadan hemen önce hevesinin kursağında kalması zordu. Yabancıların Japonca öğrenirken hiragana, katakana ve kanji gibi yüksek bir engeli aşmaya çalışırken neler hissettiğini anımsadı.
“İ-alfabesini kavrayarak resimli kitabı okuyabilirsin. Süre bir saatle sınırlı. Yarın da gün var ve Ram da uykusuz.”
“O son kısım asıl niyetinmiş gibi geldi bana. Gerçi benim için sorun yok da…”
“Dürüstlüğümün en büyük meziyetlerimden biri olduğunu düşünüyorum.”
Hiç duraksamadan verdiği bu cevabın ciddi mi yoksa şaka mı olduğunu kestiremedi. Gerçekten öyle düşünüyor gibiydi, bu yüzden Subaru doğrudan yazı dersine daldı.
Yeni bir dil öğrenmenin temeli, yazma sürecini tekrar ederek karakterleri kavramaktan geçiyordu. Ram’ın yazdığı temel karakterleri taklit ederek sayfayı onlarla doldurdu. İnsanı pes ettirecek kadar bıktırıcı bir amelelikti bu ama mecburi, vazgeçilmez bir emektir. Subaru yorgunluk ve uykusuzluğun üzerine çöktüğünü hissederken, içini kaplayan o hafif duygusallıkla hissettiklerini samimiyetle Ram’a aktardı.
“Biliyor musun, işlerini kolaylaştırmak için olduğunu söylesen de yine de mutlu oldum.”
Kâğıdın üzerinde kayan tüy kalemden cılız bir ses çıkıyordu. Subaru sayfa üstüne sayfa aynı karakterleri yazarken geçen seferki o dört günü düşündü.
Şimdi düşününce, fırsat bulduğu her an Emilia’nın peşinde koşmuştu ama o dönemde en çok Ram’la vakit geçirmişti.
Subaru konaktaki tüm ev işlerinde tam anlamıyla bir çömezdi. Ona bir şeyler öğretmenin akla karayı seçtirmesi doğaldı; hele ki Ram bunu kendi rutin görevlerinin üzerine ek olarak yaparken çok daha zordu.
Yük doğal olarak Rem’in de omuzlarına biniyordu. Bunun yanı sıra, o dört gün boyunca Rem’le pek fazla teması olmamıştı. Subaru, son derece becerikli olan Rem’in ablasının işlerinin bir kısmını üstlendiğini biliyordu; dolayısıyla dolaylı yoldan kendi yükünü de omuzladığı için ona borçluydu.
“Doğrusu beni bu kadar sevdiğini düşünmemiştim.”
Subaru gibi işe yaramaz bir çaylağı eğitmenin tam bir baş belası olması doğaldı. Ram’ın dile getirdiği fikir kesinlikle buydu ama Subaru buna çoktan alışmıştı.
“Sana yük olmak istemezdim ama teşekkür ederim. Bir an önce işe yarar hâle gelmek istiyorum.”
Subaru hem o an için hem de gelecek için ona tüm kalbiyle teşekkür ediyordu. Ram ise buna karşılık sessizce…
“Horrr.”
…kusursuzca toplanmış yatağın üzerinde uyurken sevimli sesler çıkarıyordu.
Tüy kalem, çıt diye kırılırken keskin bir ses çıkardı.
6
Subaru, aniden gelen dürtüye teslim olarak ağzını koca bir esnemeyle açtı.
Uykulu gözlerinin kenarındaki ıslaklığı kabaca silip iyice gerindi. Akşam göğünde batan güneş, aheste aheste geçen bulutlara bugünkü mesaileri için teşekkür edercesine turuncu bir veda busesi kondurmuştu.
Subaru, her şeyin tıkırında çalıştığından emin olmak için kollarını, bacaklarını ve boynunu döndürürken bulutları izledi. Ağır işin yorgunluğu hâlâ üzerindeydi ama ilk gecesindeki o bitkinlikten eser yoktu.
Şüphesiz vücudu güçlenmiş falan değildi; daha ziyade ev işlerine alışmış, artan verimliliği sayesinde daha az pestili çıkmıştı.
Ölümden Dönüş ile bedeni zerre güçlenmediğinden, tecrübeyle öğrenmeye bel bağlamak zorundaydı.
“Beklettiğim için kusura bakma, Subaru— İyi misin?”
“Hı-hı. İyiyim, turp gibiyim. Alışveriş bitti mi, Rem?”
“Evet, aksilik çıkmadı. Bakıyorum da epey popülermişsin.”
Aldığı şeylerin olduğu pazar çantasını taşıyan ve Subaru'ya iltifat eden kişi, mavi saçlı kız—Rem'di.
Hizmetçi üniformasını giymiş olan Rem, rüzgârın dağıttığı saçlarını eliyle bastırırken Subaru'ya—hizmetkâr kıyafeti çamur, toz, gözyaşı ve sümük içinde kalan Subaru'ya—hafifçe sertleşmiş bir ifadeyle baktı.
“Çocuklar ta ezelden beri sever beni. İçimde zapt edemediğim o anaç hazzı hissettiler herhalde, anlarsın ya?”
“Çocuklar tıpkı hayvanlar gibidir de ondan; hiyerarşiyi hemen kavrarlar. Birini hafife alıp alamayacaklarını içgüdüsel olarak anlarlar.”
“Bu pek iltifat gibi tınlamadı sanki?!”
Rem ve Ram'ın gerçekten kardeş olduğunu ona kabul ettiren şey, işte böyle sivri dilli çıkışlardı.
Ram lafı gediğine koyardı; Rem ise lafı dolandırırdı. Yanlarında barınabilmek için yüzsüz olmak şarttı. Tabii ki yaptıkları iş, fiziksel dayanıklılık olmadan da kotarılamazdı.
Subaru ile Rem'in bulunduğu malikâneye en yakın köyün adı Auram'dı.
Roswaal ücra bir köşede yaşasa da nihayetinde birkaç parça toprağa sahip küçük bir lorddu. Bu toprakların her yerinde olduğu gibi Auram Köyü'nde de ahali, son derece doğal bir şeymişçesine Subaru ve Rem'i güler yüzle karşılamış, onlarla gayet samimi bir şekilde konuşmuştu.
Anlaşılan ikizlerin alışveriş esnasında köylülerle epey haşır neşir olması sayesinde Subaru'nun lafı da buralara kadar ulaşmıştı. Taşrada dedikodunun yayılma hızının yarattığı şok Subaru'yu afallatsa da, biraz garip hissettirse bile bu sıcak karşılama hoşuna gitmişti.
“İyi hoş da, o veletlerin öyle yapış yapış olması neyin nesiydi öyle… Her şeye dokunurlarsa ellerinin yanacağını bilmiyorlar mı? Buram buram sert çocuk havası yaydığımı fark edemiyorlar mı yoksa?”
“Görünüşe göre ‘anaç’ bir yetişkin rolü kesmek, kendi başınıza sizi fazlasıyla meşgul etmiş.”
“O ‘kendi başınıza’ kısmı biraz iğneleyici oldu ama öyle çil yavrusu gibi üstüme üşüşülmeden meşgul olsaydım daha makbule geçerdi. Cidden seninle alışverişe gelmeliymişim…”
Subaru malzemeleri birbirinden ayırt edemediği için hiçbir işe yaramadığından, Rem alışveriş yaparken o köyde vakit öldürmüştü. Çocuklar onu görür görmez kaçırmıştı adeta.
“Yahu hiç saygıları yok. Bu yüzden çocuklara pek ısınamıyorum işte.”
“Saygı noksanlığı söz konusu olunca, bana fazlasıyla çocuksu geldiniz ama…?”
“Çok mantıklı bir tespit! Gelgelelim, birini en baştan cepte görmek biraz farklı bir mevzu… Gerçi Ram bu konuda bayağı usta.”
“Ablam inanılmaz biridir.”
Birbirlerini tam anlamıyla dinlemiyorlardı. Rem'in ablasıyla böbürlenirken takındığı o kendinden emin hâl, üstelik ablasının etrafta olmaması, Subaru'ya bunların genç kızın samimi hisleri olduğunu düşündürdü.
“Yine de Ram'ın kişiliği sanki biraz fazla çatışmaya yol açıyor gibi.”
“Gözü kara tavırları cazibesinin bir parçası. Benim harcım olan bir şey değil…”
Subaru, kızın cümlenin sonuna eklediği kelimelerdeki hüzünlü tonu duyunca kaşlarını çattı ama üstelemedi.
Subaru'nun birdenbire söyleyecek laf bulamaması üzerine Rem normale dönmüş gibi görünerek konuyu değiştirdi.
“Aklıma gelmişken, dersler nasıl gidiyor?”
“Tıkırında… demek isterdim ama o kadar basit değil. Böyle şeyleri yavaş yavaş besleyip geliştirmek gerek… tıpkı aşk gibi!”
“Yarı yolda pes etmediğiniz sürece sorun yok.”
“Bu lafın içinde pek şefkat kırıntısı yoktu yalnız!”
Bağırışının Rem'in yüzüne hafif bir tebessüm kondurduğunu gören Subaru da rahatlayarak gülümsedi.
—Ram'ın ona özel ders teklif etmesinin üzerinden dört gün geçmişti bile. Rem'in dersleri devralabileceğini duymuştu ama henüz hocalık koltuğuna oturmuş değildi.
Ram'ın bu kadar meşgul olması, Rem'in omzundaki yükün çok daha fazla olduğu anlamına geliyordu.
Subaru gülümsemesini koruyarak, bu seferlik hafifçe tereddütlü davranan Rem'e el salladı.
“Kafana takma. Ne pes edeceğim ne de Ram'ı hayal kırıklığına uğratacağım. Sadece dersin ortasında yatağımda uuyakalmasa keşke. Dikkatimi fena dağıtıyor.”
“Ablam sizi gayrete getirmek için öyle davranıyordur belki de.”
“Yahu ablane tapınışın normal sınırları çoktan aşmış. Resmen cin çarpmış gibisin.”
“Cin çarpmış mı…?”
Rem, Subaru'nun uydurduğu bu son kelime akımına başını hafifçe eğerek tepki verdi.
“Hani çarpılmak gibi ama kutsal bir ruh yerine cin çarpması. Gayet oturaklı oldu, di mi?”
“Cinleri sever misiniz?”
“Tanrılardan iyidir. Yani, tanrılar insana zırnık koklatmaz ama bir cinle gelecek hakkında laflarken makarayı kırabilirsin.”
Görünüşe göre geçen yıl hakkında konuşmak onlar arasında pek revaçtaydı. Subaru, Kırmızı Cin ile Mavi Cin'in birbirlerine sarılıp kahkahalara boğulduğu o manzarayı hatırlarken aniden Rem'in yüzüne belirgin bir tebessümün kazındığını fark etti.
“Ooo…”
Kızın defalarca hafifçe gülümsediğini görmüştü ama yüzünde hakiki bir gülümsemeyi ilk kez görüyordu. Subaru, Rem'in aklından geçenlerin neyi gıdıkladığını bilmiyordu ama parmaklarını şıklattı.
“O gülüş var ya, bir milyon voltluk şehir manzarasına bedel.”
“Sizi Leydi Emilia'ya şikâyet edeceğim.”
Subaru hemen toparlanıp uysalca af diledi.
“Asılmıyordum valla billa!”
Rem kaşlarını Subaru'ya doğru hafifçe kaldırdı.
“Elinize ne oldu?”
“Hı? Ha, çocukların yanındaki o uyuz it beni biraz lıkır lıkır kemirdi de.”
Isırık izleriyle dolu sol elinin kanaması çoktan durmuştu ama yine de acınası görünüyordu.
Bu arada, hizmetkâr kıyafetinin sırtının tam ortasının sümük içinde kaldığını ancak malikâneye döndükten sonra fark edecekti.
“O yarayı iyileştireyim mi?”
“Ha? Ne yani, sen de mi iyileştirme büyüsü biliyorsun, Rem?”
“Sadece ilk yardım seviyesinde basit bir büyü. Yoksa Leydi Emilia'yı mı tercih ederdiniz?”
“Iıı, kulağa bayağı cazip bir teklif gibi geliyor ama… ikisini de pas geçeceğim.”
Subaru sol elinin üstündeki ısırık izlerine dik dik bakarak teklifi geri çevirdi.
Yara izlerinin bir bakıma iyi bir şey olduğuna karar vermişti. Önceki döngüdeki yara izleri de dâhil olmak üzere her şeyin bu tura başlarken silinip gitmiş olması, Subaru'nun kafasını fena halde kurcalıyordu.
Yara izlerinin varlığı ya da yokluğu, Ölümden Dönüş yapıp yapmadığını anlamanın harika bir yoluydu. Köpek tesadüfen ısırmamış olsaydı, sivri uçlu bir tüy kalemle kendini kesmek zorunda kalacaktı.
“Neyse ne, bu bir şeref madalyası. Kimse doğduğu günkü kadar pürüzsüz yaşayamaz.”
“Yara izlerinin erkeğin madalyası olduğu söylenir, gerçi sizin savaş meydanında başardığınız tek şey hatalar silsilesiydi.”
“Bunda doğruluk payı olabilir ama bu kadar da buz gibi konuşma yahu!”
Rem'in başını eğip ona bakış tarzı, ne kadar zehir zemberek bir dile sahip olduğunun farkında bile olmadığını gösteriyordu. Bu daha da korkutucuydu.
“Hem ben daha önce gözünün önünde defalarca elimi kestim, durup dururken niye iyileştirmeyi teklif ettin ki? Yani, daha önce hiç böyle bir teklifte bulunmamıştın?”
“Canınız yanmazsa unutursunuz diye düşünmüştüm de ondan. Yaralar ibret olsun diye kalmalıydı.”
“Sparta usulü eğitim politikası resmen… E şimdi niye teklif ettin o zaman?”
Bu durumun diğerlerinden neden farklı olduğunu, kızın bu sefer bunu neden görmezden gelemediğini bilmek istiyordu.
Subaru sorusunu yönelttikten sonra Rem bir süre sessizliğini korudu.
Yüzüne profilden bakan Subaru, durumun az önceki o küçük tebessümle bir ilgisi olabileceğini düşündü.
“Yatağa yattı, yattara battı! Kedi uyukladı, pati tıkladı! Kim yaptı bu iğrenç espriyi bakalım?!”
“Aklınızı mı kaçırdınız birdenbire?”
“Hemen de peşin hüküm veriyorsun. Yok canım, demin niye öyle bıyık altından güldüğünü kesin olarak anlayayım dedim.”
Gerçi az önceki cin muhabbetine verdiği tepki düşünülürse, ondan da kaynaklanıyor olabilirdi…
“Ucuz esprilere bayılırsın sanmıştım. Ben de dedim ki, öyle bir şey denersem belki havan yerine gelir de bana biraz daha iyi davranmak istersin, falan filan.”
“Yaralarınızı iyileştirmem için bir daha asla fırsat bulamayacaksınız, haberiniz olsun.”
“O kadar mı kızdın be?!”
“Ablamın arkasından atıp tuttuğunuz andan beri bu kadar kızgınım zaten.”
“Son zamanlarda bunu çok yapıyorum ama ya!”
Rem'in Subaru'ya fırlattığı bakış, bu son lafla birlikte daha da bilendi.
Korkan Subaru özür dilemekten vazgeçti, çenesini kapayıp gökyüzünü seyretmeye koyuldu. Akşam, usul usul yerini geceye bırakıyordu. İşte tam o anda uzuvlarının kaskatı kesildiğini hissetti.
—Neticede o dünyada dördüncü güne ikinci kez ulaşıyordu.
“Demek ki mesele yarın sabaha sağ salim çıkabilmek—ama ondan önce…”
…Ondan önce bir diğer mühim mesele vardı: Emilia'yla en başından bir randevu sözü kopardığından emin olmak.
7
Subaru Natsuki, Roswaal Malikânesi'ndeki ilk haftasında ikinci kez en büyük krizine doğru yaklaşıyordu.
İşler ilk döngüdeki tecrübelerine bu kadar ters düşmüşken tereyağından kıl çeker gibi gittiğini pek söyleyemezdi ama asıl büyük tehlike hakikaten de o andı.
Ve böylece, yüzü hafifçe kızaran Emilia ona şöyle dedi…
“Şey, madem Ram de Rem de bu gece buraya uğramayacaklarını söylediler, ben de onların yerine ders çalışmanı denetlemeye geldim. Gerçi yardımıma pek bel bağlayamazsın ama…”
…ve tatlı tatlı dilini çıkardı.
Subaru masaya dönük otururken Emilia'nın yatakta oturup onu bir şahin gibi süzmesi, dayanma gücünü amansızca törpülüyordu.
—Gecenin bu saatinde, bir genç erkeğin odasında dünya tatlısı bir kızla baş başa kalması… Nefsiyle kıyasıya mücadele ederken Subaru'nun dikkatinin dağılmasını kim ayıplayabilirdi ki?
“Hımm. Ders çalışmayı beklediğimden çok daha ciddiye alıyorsun, Subaru.”
Subaru, zerre masum hissedemediği halde zihninde çaresizce masumum ben diye zikir çekerken, Emilia ayağa kalkıp hayranlığını dile getirdi. Belli ki az önce banyodan çıkmıştı; Emilia'nın etrafında tüten o hafif sıcaklık kendi kokusuyla birleşince, Subaru'nun akıl sağlığına iki sert darbe daha indirmiş oldu.
Subaru dersinde nereye kadar geldiğini Emilia'ya göstermek için defterini açarken eli ayağına dolaştı.
“Ş-şu an temel I-harflerini yazarak öğreniyorum. Şimdiki hedefim bu resimli çocuk kitabını okumak, çünkü çoğunlukla I-yazısıyla yazılmış.”
“Hımm, hedef resimli kitap demek… Ah!”
“Ne oldu, ilginç bir hikâyesi falan mı var?”
Emilia, danışma amacıyla kullandığı resimli kitabı karıştırırken eli yarı yolda durdu ve Subaru'ya doğru hafifçe başını iki yana salladı.
“Yani, öyle ahım şahım bir şey değil ama evet, birazcık. Sen de bunu okuyabildiğinde… Evet.”
Kitabı sesli bir şekilde kapatan Emilia, tekrar yatağa oturup rahatına baktı. Subaru, Emilia'nın bu asil ama bir o kadar da savunmasız hâlinin aklını nasıl allak bullak ettiğini gizleyemiyordu.
“Normalde daha birkaç gün önce tanıştığım biri için bunu yapmazdım ama sana özel bir muamele gösteriyorum… emeklerinin karşılığı olsun diye.”
“Aşk olsun, bu pek de büyük bir teşekkür sayılmaz Emilia. Teşekkürünü göstermek istiyorsan masaja ne dersin? Zorlu bir iş gününün tüm sızılarını ve ağrılarını eritip iyileştirecek bir şeye, eheheh.”
Emilia ellerini birbirine çırparak onu azarladı.
“Kulağa biraz sapıkça geldi nedense, o yüzden olmaz. Konuyu da saptırma. Devam et hadi, olmaz mı?”
Subaru nefsani arzularıyla savaşarak masaya geri döndü.
Karakterleri deftere yazarken içinden masumum, tertemizim diye tekrarlıyor, zihnini aynı anda tek bir şeye odaklayarak boş düşünceleri kovuyordu.
“Bak sen, dikkatini dağıtmazsan gayet güzel yapabiliyormuşsun.”
“Çünkü bir şeye kafayı taktım mı etrafımdaki her şeyi unuturum. Bu yüzden sevdiğim kişiye ok gibi dosdoğru hedeflenirim!”
“Hımm, öyle mi? Sevdiğin kişi bunu ne kadar erken fark ederse o kadar iyi olur o zaman.”
Elbette Subaru'nun sözleri fazlasıyla laubaliydi ama Emilia sanki kendisiyle hiçbir alakası yokmuş gibi geçiştiriverdi. Subaru'nun hislerinin hedefi olarak kendisini katiyen görmemesi, gencin lafı bağlayabileceği hiçbir açık kapı bırakmıyordu.
“Şey, Subaru… Neden ders çalışmaya verdiğin önemi işe vermiyorsun?”
“Benim mottom özenle özensiz olmaktır… derdim normalde ama ortamın havası buna pek müsait değil. Nasıl yani?”
“Mesele ciddi—Ram de bundan biraz dert yanıyordu. Zaman zaman kendini tutuyormuşsun gibi bir his veriyormuşsun.”
Haliyle, böyle bir mesajı iletmek zorunda kalmak Emilia'nın hem sözlerine hem de yüz ifadesine bir hoşnutsuzluk olarak yansımıştı. Bunu duyan Subaru sadece acı bir şekilde yüzünü ekşitebildi, zira kız tam on ikiden vurmuştu.
Subaru'nun işten kaytardığı konusundaki Ram'ın tespiti doğruydu, çünkü işin aslı Subaru işi ciddiye almıyordu.
Daha doğrusu, kasten geçen seferkiyle aynı sonucu üretmeye çalışıyordu. Hizmetkârlığa dair en ufak bir şey bilmediği geçen sefere kıyasla, Subaru en azından biraz daha iyiydi. Yaptığı ufak tefek ayarlamalar kıdemli hizmetçinin dikkatinden kaçmamıştı.
“…Demek suçluluk duyuyorsun. Garip yerlerde aşırı dürüst davranıyorsun sanki, Subaru. Ne de olsa dersleri asıp kaytarmıyorsun.”
“Şey, bazı ufak tefek durum… Gerçi bu bir mazeret değil. Yarından tezi yok varımı yoğumu ortaya koyacağım, o yüzden lütfen beni bağışlayın, Majesteleri!”
“Iıı, benim için mahzuru yok… Ay, biraz tuhaf mı kaçtı ne?”
Emilia, belki de biraz fazla tepeden baktığını düşünerek sevimli bir şekilde başını yana eğdi.
Emilia'nın tavrının yumuşadığını görüp rahatlayan Subaru, az önce ona verdiği sözü tutmaya kesin olarak ant içti.
En azından, o gece bittikten sonra geçen seferkini taklit etmeye gerek kalmayacaktı.
O dört gün boyunca Ram ve Rem'e olan borçlarını ödemek için canla başla çalışacaktı.
…Frenleri gevşetmenin her şeyi bir gecede tersine çevireceğini düşündüğünden de değildi hani…
“Burada niyet çok önemli. Yenilenen azmimle o iki kardeşi resmen kışkırtmak istiyorum!”
“Ve işte, harika bir an daha tamamen heba oldu… Dersin bitti mi bari?”
“Bugünkü kısmı bitirmeyi başardım! Şey, Emilia, benden küçük bir ricayı dinler misin? Yarından itibaren çok çalışacağım için kendime bir ödül istiyorum da, yani…?”
“Ödül mü? Şimdiden söyleyeyim, öyle savuracak pek param yok.”
“Vay be, amma sıkı yetiştirilmişsin. Dur hele, bir dinle beni. Yarından itibaren canla başla çalışacağım, o yüzden… hadi randevuya çıkalım!”
Subaru, Emilia'ya teklifini sunarken yüzünde kocaman bir gülümseme ve başparmağı havada poz verdi.
Subaru'nun cephanesindeki en afili gülümsemeyle karşılaşan Emilia, koca gözlerini yavaşça kırpıştırdı.
“Şey, randevu ne demek?”
“Heh. Randevu dediğin, bir kızla bir erkeğin baş başa dışarı çıkmasıdır. Aralarında ne geçeceğini ise ancak Aşk Tanrıçası bilir!”
“O zaman bugün Rem ile randevuya mı çıktın, Subaru?”
“Hayııır, beklenmedik bir karşı atak mı?! Lütfen, o sayılmaz, o sayılmaz!!”
Kuşkusuz güzel bir kızla dışarı çıkmak sayılırdı bu, ancak Subaru evin erzak alışverişinden biraz daha karşılıklı bağ kurabilecekleri bir şey umuyordu.
“Benimle dışarı çıkmak istediğini anladım ama nereye?”
“Aslında malikânenin yakınında süper sevimli bir itin olduğu bir köy var. Çiçek bahçeleri de cabası. Açan çiçeklerin arasında dururken metiamla seni sonsuza dek kaydetmek istiyorum.”
Subaru, yatak odasının bir köşesine, geldiği dünyadan kalan az sayıdaki kıymetli eşyasının saklandığı pazar çantasına doğru gitti. Tefecinin dükkânındaki o kıyasıya çatışmadan sağ çıkan cep telefonu ve bardak ramen hâlâ oradaydı.
“Şarj dayanırsa hafıza kartının tamamını Emilia fotoğraflarıyla doldurmak istiyorum…”
“Ah… köy demek, ha?”
Onu günlük rutininden çekip çıkarmak isteyen bu gencin önünde Emilia, elini yanağına koyarak derin düşüncelere daldı. Subaru, kızın geçen seferki randevu davetinden önce de epey tereddüt ettiğini hatırladı.
Geçen sefer bir şekilde onu ikna etmeyi başarmıştı. Subaru, o anıyı yeniden canlandırmak istercesine dişlerini parıldattı.
“Köpek inanılmaz sevimli. Hadi gidelim!”
“Ama bu senin başına epey dert açabilir, Subaru. Köylüler…”
“Oradaki çocuklar son derece masum, resmen melek gibiler. Hadi gidelim!”
“…Tamam, pes. Elden bir şey gelmez. Seninle gelmekten başka çarem yok.”
“Çiçek bahçeleri de büyüleyici, harika ve… Bir dakika, ciddi misin?”
Emilia’nın bu fikre geçen seferki kadar direnç göstermemesi karşısında dili tutuldu.
Emilia dudaklarını büzüp narin omuzlarını içeri çekerken Subaru hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamıştı.
“Eğer yarından itibaren çok çalışacaksan seninle gelirim. Bu yüzden öyle hiçbir yere kaybolup gitmek yok, anlaştık mı…?”
“Yok, yok, asla öyle bir şey yapmam! Bütün işleri kusursuz bir şekilde bitirme azmiyle şimdiden içim içime sığmıyor!”
“Öyle bir şey için mi için içine sığmıyor?!”
Emilia’nın Subaru’nun bu aşırı gayreti karşısındaki şaşkın ifadesi ikisini de kahkahalara boğdu.
Bir süre böyle güldükten sonra Emilia hafifçe başını sallayarak yataktan kalktı. Subaru’nun yanından geçip pencereden dışarı baktı ve gökyüzüne bakarken yüzünde hafif, sevimli bir gülümseme belirdi.
“Mm, bu gece yıldızlar ne kadar da güzel. Yarın da hava açık olacak gibi.”
“—Evet. Asla unutamayacağım bir gün olacak.”
“Yine başladın, Subaru…”
Emilia dönüp pencere kenarına yaslanarak Subaru’yu ciddiyetsizliği yüzünden azarlamaya koyuldu. Ancak Subaru’nun yüzündeki ifadeyi görünce dili tutuluverdi.
—Kuşkusuz bunun nedeni, o bakmıyorken Subaru’nun yüzünün alışılmadık derecede ciddileşmiş olmasıydı.
“Burada çok kalırsan sonunda uyuya kalıp sabaha kadar seni sarılma yastığı zannedeceğim…”
“Az önce… Ahh, boş ver.”
“Biliyorsun, böyle birdenbire susman erkekleri cidden geriyor…?”
Emilia, belki de hareketlerinin altında yatan anlamı deşmesinden huylanarak, “Önemli bir şey değil!” dedi ve pencerenin önünden ayrılıp şirin adımlarla Subaru’nun yanından geçti. Doğruca kapı koluna yönelip arkasına baktı.
“Şimdi bakalım, Uşak Subaru. Yarın çok çalış. Ödüller yalnızca çok çalışan çocuklara gelir.”
İyi geceler dilemek için hafifçe el salladı, ardından gülümsedi ve saçlarını savurdu. Subaru’nun cevabını beklemeden gümüşi silüet kapı eşiğinden geçip kayboldu.
Elini uzatabilirdi ama ulaşamazdı. O sevimli kızdan odada geriye kalan tek şey, havada asılı duran hafif parfüm kokusuydu.
Ama—
“Dur bir dakika, ciddi mi bu? Vay canına, amma popüler oldum ben de ha. Harbi diyorum.”
Söz bir kez daha verilmişti. Artık Subaru geceye yeniden meydan okuyabilirdi.
Dördüncü geceyi atlatmak için önünde altı saat vardı. Sözleşilen beşinci günün sabahına altı saat.
“Şimdi, Kader Efendi, görelim bakalım marifetini—”
8
Subaru sırtını yatağa yaslamış yerde oturuyor, şafağın sökmesini beklerken her anı endişe içinde geçiriyordu.
Orada oturarak geçirdiği iki küsur saat boyunca zeminin soğukluğu pek umurunda olmamıştı. Ancak Subaru’nun bedeni bu soğuğun fazlasıyla, hatta neredeyse aşırı derecede farkındaydı. Nedeni basitti.
“Zaten kalbi böyle güm güm atan biri nasıl uyusun ki?!”
Kalbi öyle hızlı ve gürültülü çarpıyordu ki neredeyse kulak zarlarında çınladığına yemin edebilirdi. Duyuları kanının tüm bedeninde dolaştığını hissedecek kadar keskinleşmişti; parmakları uyuşmuş gibi durmaksızın zonkluyordu.
“Emilia’yla olan sözü dört gözle beklersen olacağı bu. Yahu, birinci sınıftaki o piknikten beri uyumakta bu kadar zorlanmamıştım… onda da okul gezisine geç kalmıştım zaten. Hey gidi günler…”
Eski günleri yâd etmek dikkatini biraz olsun dağıtırken, Subaru saatlerdir dik dik baktığı gökyüzüne gözlerini dikti.
—Daha çok var, diye düşündü gecikmeli olarak.
Sabaha yaklaşık dört saat vardı. Zerre uykusu yoktu ama olabilecek her şeye karşı tetikte beklemek sinirlerini yıpratmıştı. Bir saldırı ihtimalini düşünmek, vakit geçirmek için başka hiçbir şeye odaklanamamasına yol açıyordu.
Zaten düşünmeye devam etmekten başka elinden bir şey de gelmiyordu.
Son dört günü baştan yaşamıştı; yani ikinci kez dört gün geçirmişti.
Önceki olaylarla uyuşmayan pek çok farklılık vardı. Bunlar o geceye ulaşırken izlediği yolu büyük ölçüde etkilemişti. Yine de Subaru hafızasındaki olayların büyük çoğunluğunun üstünü çizmişti.
Fakat aklını kurcalayan şey, yeni bir döngünün başlamasını nasıl engelleyeceğine dair hâlâ en ufak bir fikrinin olmamasıydı.
Emilia ile arası iyiydi. Ram ve Rem ile olan ilişkisinin de daha iyiye gittiğini hissediyordu ama…
O geceden beri Beatrice ile karşılaşmamıştı.
Geçen sefer pek uzun sürmese de Subaru, Beatrice ile temas kurmuştu. Bunu bir kenara bırakırsak, bu sefer Beatrice’i neredeyse hiç görmemişti. Sıkı zaman yönetimi, onunla birkaç kelimeden fazla konuşmasına engel olmuştu.
“Tıpkı önceki gibi, sadece yüzümü gördü diye bana bir ton laf saydı, amma da…”
Onunla pek konuştuğunu hatırlamıyordu ama “ikinci” ilk günüyle yüzleştiğinde Subaru’nun aklını yitirmesini engelleyen kesinlikle Beatrice’in orada bulunmasıydı.
Onu başından savurmasındaki o katıksız sıradanlıktı Subaru’ya kendini toparlayacak kadar sakinlik veren.
“Bir şekilde bunun için ona teşekkür etmeliydim.”
Beatrice’in ne için teşekkür ettiğini umursayacağı yoktu elbette, etse bile muhtemelen yüzünü ekşitecekti ama yine de Subaru içindekileri onunla paylaşmak istiyordu.
Bir tebessümle, bunun yerine aralarında geçen o diken üstündeki konuşmaları anımsadı.
Ertesi sabaha sağ çıkabilirse, başarabileceği çok ama çok daha fazla şey olacaktı.
Yalnızca Beatrice’e değil; Ram’e, Rem’e ve hatta Roswaal’a da söylemek istediği şeyler vardı. Tabii ki bunu, ancak ilk önce Emilia’ya binlerce kelime döktükten sonra yapmak istiyordu.
Geriye dönüp baktığında gülümsemeden edemedi. Geçen seferi ve bu seferi bir araya getirince toplam sekiz gün ediyordu.
Belki de içini kaplayan o gevşeme hissiydi göz kapaklarını biraz ağırlaştıran; gerçi sabaha hâlâ koskoca üç saat vardı.
“Bu bir MMO değil. Burada uyuyakalırsam işin şakası kalmaz…”
Ani uyku hali dağılırken göz kapaklarını ovuşturdu. Ama bu rehavet beraberinde bir ürperti getirmişti; birdenbire titremeye başlayınca acı bir tebessüm etti. Vücut ısısını yükseltmeye çalışarak iki omzunu da kavradı. Fakat ne yaparsa yapsın o ayaz bedenini terk etmiyordu. Üstelik uyku hissi giderek bastırıyordu.
—İyimserliğin pençesindeki Subaru, durumun değiştiğini o an fark etti.
Daha dikkatli baktığında, eşofman üstünün kollarının altında kalan derisinin baştan aşağı diken diken olduğunu gördü. İliklerine kadar üşüyor, titremesini bir türlü durduramıyordu. Bu normal değildi. Bu öteki dünyanın mevsimi, kendi dünyasındaki ilkbahar sonu gibiydi. Günler uzun kollu giysiler için neredeyse fazla sıcaktı. Öyleyse dişleri neden böyle takırdıyordu?
“Bu kötü; sakın bana bunun… olduğunu söylemeyin?!”
Soğuktan değil, korkudan gelen bir ürperti hisseden Subaru, ellerini telaşla yere koydu. Ancak titreme tüm bedenine yayılmışken kolları onu taşıyamıyordu. Ayağa kalktığında dizleri sanki kırılacakmış gibi gıcırdadı; Subaru hissettiği o korkunç ağırlık ve mide bulantısı karşısında dehşete düştü.
“B-biri…”
Daha az önce güçlü olan kalp atışları zayıflamıştı ve odadan çıkarken nefes nefeseydi. Yardım çağırmak istedi ama boğuk sesi boğazına tıkandı. Karanlık koridorda asılı duran kuru havadan ciğerleri oksijen alamıyormuşçasına bacaklarına kramplar giriyordu.
Subaru’nun zihninin ardına hâkim olan tek düşünce, bu çok kötü idi. Bedenine ne olduğuna dair somut bir fikri yoktu. Bildiği tek şey, hayatının tehlikede olduğuydu.
Subaru, yukarı çıkan merdivenlere doğru ilerlerken inleyerek ağır aksak yürüdü.
Tanıdık koridordaki her bir adım o kadar zahmetliydi ki sanki ruhundan bir parça daha koparıyordu.
“Haa… haa…”
Merdivenlere varınca elleri ve ayakları üzerinde basamakları birer birer tırmandı. Zirveye ulaşmasının ne kadar süreceğini merak etti. Bunu düşünmek bile koridorun derinliklerine doğru sürünen Subaru’nun kolunu kanadını kırmaya yetti.
Bedeninin içi eriyor gibiydi; sanki her şey bir çeşit çorbaya dönüşüyordu. Kabaran kusmuk, Subaru’nun ağzının kenarından koridora damladı; yüzü gözyaşlarıyla sırılsıklamdı.
Böyle acınası bir halde sürünen Subaru’nun zihninde yalnızca tek bir şey, tek bir kişi vardı.
—Emilia. Emilia. Emilia. Emilia’ya ulaşmalıyım.
Sorumluluk ya da belki de bir görev duygusu—Subaru kelimelere dökemediği bir duyguyla sürükleniyordu.
O anda Subaru, tüm canlılarda ortak olan hayatta kalma içgüdüsünden tamamen yoksundu.
Emilia’nın odasına doğru sürünen Subaru artık zar zor nefes alıyordu. Kolları bedeninin ağırlığını taşıyamayacak kadar güçsüzleştiğinden duvara yaslanarak kendini ileri doğru kaydırdı. Onu gören biri, bir insan gibi dik yürüme onurunu yitirdiği için acımaktan ziyade tiksinti duyardı.
“—”
Bütün bedeni kaskatı kesilmişti. Kulaklarında tiz bir çınlama sürerken nefesleri kesik kesikti.
Bu yüzden o tuhaf sesi fark etmesi tamamen bir tesadüf, hatta kör bir talih eseriydi.
—Fark ettiği ses, bir zincir şıngırtısına benziyordu.
İçine kötü bir his doğarak durdu. Omzu duvardan aşağı kaydı; başını zemine bastırdı.
“—Ha?”
Bir sonraki an, bir darbe Subaru’yu geriye savurdu.
Daha bir an önce yere serilmiş olan bedeni havaya uçtu. Yüzü resmen yerleri süpürerek birkaç kez sekerken, bir şeyin kendisine inanılmaz bir sertlikle çarptığını fark etti.
Acı yoktu.
Fakat el ve ayak parmaklarının ucundan göğsünün ortasına kadar her şey bir blendırdan geçmiş gibi bir kırıklık hissediyordu.
“Ne olu…”
Kendini kaldırmak için elini yere koymaya çalışırken, ne oldu, demeye yeltendi.
Ancak titreyen elinin yeri kavrayacak gücü yoktu. Bu garipti. Dengesi bozulmuştu. Sağ kolu o kadar çabalarken sol kolu ne yapıyordu? Nereye kaçıp gitmişti?
Ortada somut bir sebep yokken öfkelenen Subaru, işe yaramaz sol koluna dik dik baktı.
—İşte o an, omzunun solundaki her şeyin koparılıp alındığını fark etti.
“—Ah?”
Yanlamasına yere yığılan Subaru, kopmuş olan sol koluna öylece baka kaldı.
Sol kolunu ve omzunu uçuran o derin yaradan oluk oluk kan fışkırıyor, koridoru kızıla boyuyordu.
Yaranın varlığını fark ettikten bir an sonra, Subaru tüm bedenini saran şimşek misali bir acıyla sarsıldı.
Acıyı ve harareti artık kaldıramayan Subaru, karaya vurup can çekişen bir balık gibi çırpındı ve çığlık bile atamayacak kadar tıkandığından kendini defalarca yere çarptı.
Kırmızı ve sarı ışıklar birbirine karışırken görüşü soldu ve Subaru’nun bilinci malikâneden silinip gitti.
Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Ölmek istiyorum. Yaşamak istemiyorum. Sadece ölmek istiyorum. Birazdan öleceğim. Öldüm bile. Hiçbir şey bilmiyorum. Her şey çok uzakta. Hiçbir şeyi hatırlayamıyorum. Hiçbir şey umurumda değil. Bırakın da öleyim artık.
Subaru’nun bu samimi yakarışına karşılık verircesine—
“Bir zincir sesi…”
Kafatası parçalanıp dileği yerine getirilmeden önce duyduğu son şey, o cılız ses oldu.
9
“—!!”
Çığlık atarak uyanmak kalbe zararlı bir deneyimdi.
Uyanırken çarşafları üzerinden fırlatan Subaru, şoku atlatmaya çalışırken kesik kesik nefes alıyordu.
“S-sol elim… Burada; burada, değil mi?”
Sanki bir şeyi kavramak istercesine sol elini boşluğa uzattı.
Kopan, parçalanan sol tarafı sağlamdı. Onun da orada olduğunu doğrulamak için sağ kolunu kavrarken, bir süre hissettiği o kayıp duygusu Subaru’yu titretti ve midesini bulandırdı.
Geri gelen sol eline bakarken Subaru sanki kalbinin sıkıştığını hissetti.
Elbette ortada ne kopmanın ne de köpeğin elinin üstünü ısırmasının bıraktığı yara izleri vardı.
“Yine geri döndüm…”
Kaybolan yara izleri, Subaru’nun kadere karşı verdiği savaşı kaybettiği anlamına geliyordu.
Zamanda geriye gitmişti. Belki de bir rövanş için kendisine bir şans daha verilmişti de denebilirdi.
Her halükarda saati teyit etmeliydi—tam bu düşünceye varmıştı ki…
“Ah, afedersiniz. Günaydın.”
Subaru nihayet ikizlerin odanın bir köşesinde birbirlerine sarılmış onu izlediklerini fark etti.
Mesafesini koruyan küçük hayvanlar misali, ikisi de Subaru’nun bu son derece yersiz selamına karşılık vermedi. Subaru ne yapması gerektiğini bilemeyerek başını kaşıdı.
Ram ve Rem’in Subaru’yu unutmuş olduğuna şüphe yoktu. Bu durum Subaru’nun göğsünü biraz sızlattı ama Subaru bu sızıyı görmezden gelip gülümsedi.
İyi anlaşmanın ilk adımı olarak samimiyetini gösterecekti. Ne de olsa onlar onu unutmuş olsa da o onları unutmamıştı.
“Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim. Subaru Natsuki, yeniden başlatıldı ve göreve hazır!”
Subaru yataktan çevik bir hareketle kalktı, dikilip işaret parmağını göğe doğru uzattı.
Bu ani tavrı karşısında ikizlerin şaşkınlığını hiçe sayan Subaru, o dramatik duruşunu bozmadan sordu: “Bu arada, günlerden ne ve saat kaç?”
—Ve böylece Roswaal Malikânesi’ndeki ilk günü üçüncü kez başlamış oldu.
BÖLÜM 4
ÖLÜMCÜL BİR EBELEMECE OYUNU
1
—O dört güne dair anılarını gözden geçiren Subaru bir sonuca vardı.
“Demek ilk seferinde geri döndüğümde, uykumda ölüme yol açan şey takatsizlikti…”
Subaru sabahı beklerken dayanılmaz bir soğuk ve uyku halinin saldırısına uğramıştı. Zihinsel ve fiziksel gücünün tükenip gittiği o his, kısa sürede canını almaya fazlasıyla yeterliydi.
Buna uykusunda ve savunmasızken yakalanan biri bir daha asla uyanamazdı.
“Peki ya zincir sesi…?”
O zincir sesi ile takatsizlik hipotezi arasında hiçbir bağlantı kuramıyordu.
Uzun, ağır metal zincirlere özgü bir sesti. Muhtemelen Subaru’dan bir parça koparan o ölümcül silah buydu.
Yarayı hatırlamak bile kopan uzuvlarının sızlamasına ve uyuşmasına yetiyordu. Bedeni bunu yaşamamış olsa da ruhu bu anıyı reddediyordu.
“Demek ki ortada bir… saldırgan vardı, öyle mi? Takatsizlik ile zincirin aynı kişinin işi olup olmadığını bilmesem de.”
Bu sefer elde ettiği veriler, yalnızca bir failin varlığına hükmetmeye yetiyordu.
Biri dördüncü gece Roswaal Malikânesi’ne saldırmıştı. Acınası kurbanlar listesinde Subaru’nun adı da vardı. Malikânenin diğer sakinlerinin bu listede olup olmadığını bilmiyordu.
“Eğer ben de dâhilsem, muhtemelen herkes öyledir. Tıpkı o çit meselesinde olduğu gibi, kesin Emilia’nın kraliyet adaylığıyla ilgilidir…”
Ama bu noktaya kadar düşününce Subaru başını ellerinin arasına aldı. Emilia ve diğerlerine bir saldırı olacağını anlamıştı. Bu kadarı bir başarıydı.
“Fakat bunu bilsem bile bunu açıklayacak hiçbir kanıtım yok ve bunu durduramayacak kadar da acemiyim…”
Ölümden Dönüş’ün asıl sorununun, ölmeden önce edindiğin bilgileri açıklayacak hiçbir yolunun olmaması olduğu söylenebilirdi.
Bu durum, malikâneye yönelik bir saldırı tahmini için iki kat geçerliydi. Roswaal’ın önlem almasını sağlasa bile, saldırgan planlarını değiştirirse bunun hiçbir faydası olmazdı.
Bunun ötesinde, saldırganı bizzat püskürtme seçeneği vardı; fakat Subaru’nun düşük dövüş yeteneği ve rakibin kapasitesini bilmemesi bunu imkânsız kılıyordu.
Muhtemelen sonu geçen seferki gibi biterdi: Bebekler gibi ağlarken dövülerek öldürülmek.
“Fazla zavallıyım. Üstelik rakibin yüzünü de silahını da görmedim. Resmen köpekler gibi bir ölüm, cidden…”
Hakkında hiçbir şey bilmediği bir düşmanı püskürtmenin planını bile yapamazdı.
Subaru etrafında dönerken odanın ortasında oturan Beatrice, tüm samimiyetiyle aksi bir ses tonuyla konuştu.
“—İçimi öyle bir kararttın ki bayılacağım şimdi. Ya hemen kes şunu ya da seni havaya uçururum. Seç birini.”
Subaru, Beatrice’in kendisine yönelttiği o tehlikeli bakışa dönüp baktı ve masumca dilini çıkardı.
“Pardon, pardon. Ama nedense kafamdan başka bir şeyleri döndürmek kafamın da basmasını sağlıyor. O yüzden idare ediver, olmaz mı? Kanka sayılırız sonuçta.”
“Aramızda böyle bir ilişki var mıymış, merak ettim doğrusu? Ne de olsa sadece iki kez karşılaştık?”
“Kalbin sesi kelimelerden daha gür çıkar. Hem, beni buraya aldın ya.”
“Geçit’i kendi başına aşıp geldin, öyle değil mi? Gerçekten inanılır gibi değil.”
Beatrice, her zamanki tavrıyla, Subaru’ya olan düşmanlığını zerre gizlemiyordu. Subaru yeniden uyandığı sabah yasak kitap arşivinin yolunu tutmuş, onun bu soğuk tavrıyla bir kez daha kurtulmuş gibi hissetmişti.
Sonuna kadar dayanmayı aklına koymuştu ama Ram ve Rem tarafından tamamen bir yabancı muamelesi görmek yine de ağırdı. Geçen seferkinin aksine, odadan çıkarken düzgünce izin istemişti; fakat sığınabileceği tek yer gerçekten de burasıydı.
“Neyse, sana dert açmayacağım. Hadi bir çay içip keyfimize bakalım.”
“Öyle bir şey yapmayacağız. Gerçekten çok sinir bozucusun.”
Beatrice, buklelerinden biriyle oynarken dudaklarının kenarı hoşnutsuzlukla büküldü.
Onu öyle izlerken Subaru’nun aklına birden bir şey geldi.
“Aklıma gelmişken, pek öyle görünmüyorsun ama büyücüsün, değil mi?”
“Kelime seçimin beni rahatsız ediyor. Beni öyle ikinci sınıf ahmaklarla bir tutmazsan sevinirim, bilmem anlatabildim mi?”
“…Pek arkadaşın yok, değil mi?”
“O konudan bu konuya nasıl atladın acaba?!”
“Şey, benim de hiç arkadaşım yok da, oradan anladım. Ama bu senin için iyi değil. Bu kadar genç yaşta böyle burnu havada olmak ileriki yaşlarında başına iş açar. Fırsatın varken şimdiden düzelt bence.”
Beatrice’in kızaran yüzündeki dik dik bakışları hisseden Subaru, ortamı yumuşatmak için öksürdü. Suratında memnuniyetsiz bir ifade olan bu büyücüye asıl sormak istediği bir şey vardı. O da…
“Birini uykusunda… zayıflatıp öldüren bir büyü var mı?”
Subaru, üzerine çöken bu takatsizliğin zehir veya hastalık yerine büyü kaynaklı olup olmadığını netleştirmek istiyordu.
Geriye dönüp baktığında, tüm vücudunu saran o dehşet ve uyuşukluğun büyüden kaynaklandığından şüpheleniyordu.
Bir kere, bu kadar hızlı başlayıp birkaç saat içinde insanı elden ayaktan düşürüp öldüren bir hastalık bilmiyordu. Başka bir dünya olsa bile buna inanmak biraz zordu.
Zehirle suikast ihtimalini düşünmüştü ama buna pek ihtimal veremiyordu. Bir de birinin Subaru’yu döverek öldürdüğü gerçeği eklenince, hem zehirle hem de silahla saldırmak hiç mantıklı gelmiyordu.
Subaru’nun sorusunu dinleyen Beatrice, kaşlarını kaldırıp küçük omuzlarını silkerek cevap verdi.
“Böyle şeyler var elbette.”
“Varmış demek, ha?”
“Büyüden ziyade lanete daha yakın sanırım. Şamanlar, o sinsi tabiatlarına yakışır şekilde bu sanatlarda uzmanlaşmıştır.”
Şaşkına dönen Subaru, kelime dağarcığına yeni bir meslek olarak şaman kelimesini eklerken Beatrice bir parmağını kaldırıp açıklamaya devam etti.
“Lanet yağdıranlar, yani şamanlar, kuzeydeki Gusteko ulusundan gelir ve büyüyle ruhçuluğun bir kırmasını uygularlar. Hepsi de yeteneklerini daha iyi bir şey için kullanamayan işe yaramaz tiplerdir sanırım.”
“Ama birini lanetle öldürebilen birine nasıl ‘işe yaramaz’ diyebiliyorsun ki?”
“Çünkü yapabildikleri tek şey bu; lanetlerin başkalarına zarar vermekten başka hiçbir faydası yoktur. Bu yüzden mana kullanıcıları arasındaki en zavallı güruhtur onlar, sanırım.”
Anlaşılan karanlık sanatlara duyulan tiksinti Beatrice’in içine öyle işlemişti ki iğrendiğini gizleyemiyordu. Subaru da lanetleri savunmaya çalışmıyordu; sadece alabileceği kadar bilgi koparmak istiyor, daha fazlasını anlatması için onu bariz bir şekilde dürtüklüyordu.
“Yani lanetler demin dediğim gibi şeylere yol açabilir mi?”
“Açabilir sanırım. Ama bir lanetten daha basit yöntemler yok mu acaba?”
“Daha basit mi?”
“Bunu zaten tecrübe ettin sanıyorum.”
Subaru başını eğerken Beatrice zalimce bir gülümsemeyle avucunu ona doğru çevirdi. Küçük bir kıza hiç yakışmayan o kötücül tebessüm, Subaru’ya sözlerinin ardındaki gerçek anlamı fark ettirdi.
“Yani… o istilacı mana çekme numaran yüzünden ölebilir miydim?!”
“Mana, hayatın ta kendisidir sanırım. Seni o kadar sert bir şekilde tüketmeye devam etseydim, gerçekten de ölene kadar güçten düşebilirdin. Bir şamana bel bağlamaktan çok daha kolay ve kesin bir yöntemdir.”
“O zaman ilk… yani ilk gün bana yaptığın şey! Yani ufacık bir hatada nalları dikiyor muydum?!”
“Kendimi tuttum, çünkü cesedinin burada kalması başıma çok iş açardı sanırım.”
“Ceset deme be! Sanki böcekmişim gibi tınlıyor!”
Beatrice onu bundan fazlası olarak görmezken, Subaru burada nasıl böylesine bir huzur hissedebildiğine kendisi bile şaşıyordu.
“Beni öldüren sakın sen olmayasın…”
“Seni öldürmüş olsaydım ve şu an bu konuşmayı yapmıyor olsaydık ortalık çok daha huzurlu olurdu. Ne yazık ki epey meşgulüm, o yüzden seni öldürmekle uğraşacak vaktim yok sanırım.”
Beatrice ellerini arkasında kavuşturup Subaru’nun yanından süzülerek kitaplığın önünde durdu. Küçük kız yetişebileceğinden bir tık daha yüksekteki bir yere uzanmaya çalışırken gotik lolita elbisesinin etekleri dalgalandı, tam o sırada…
“Şu mu?”
“…Yanındaki. Versene artık şunu?”
“Tamam, tamam.”
Subaru kitaplıktan beklenmedik derecede kalın bir cilt alıp yanaklarını şişirmiş olan Beatrice’e uzattı. Beatrice tek bir teşekkür bile etmeden, asık bir suratla kitabı ondan alıp odanın ortasındaki bir tabureye oturdu.
Yasak kitaplar arşivinde onu birkaç kez böyle görmüştü. Muhtemelen gerçek bir sandalye yerine bu ona daha çok yakışıyordu.
“Sahi, ne kitabı okuyorsun sen?”
“Bir haşereyi odadan kovmanın yöntemlerini anlatan bir kitap.”
“Arşivde böcek ha… Kulağa berbat geliyor. Ne tür bir şey?”
“İri siyah gözleri ve bozuk bir ağzı var. Bir de kendini pek bir nimetten sayıyor.”
“Bir böcek için epey spesifik bir tarif…”
Yapabilirse hemen kovalamak niyetiyle etrafına bakındı.
Subaru boynunu çevirip bakınırken bakışları bir kez daha kitaba takıldı. Beatrice, “Öhöm,” diye boğazını temizledi.
“Hâlâ istediğin bir şey var mı acaba? Yoksa lütfen gider misin?”
“Ha, şey… Sahi, bu mana çekme işini herkes yapabilir mi?”
“Alınmalı mıyım acaba… Bu malikanede bunu sadece Puckie ve ben yapabiliriz. Roswaal bile yapamaz.”
“Bak sen. Ben de her şeyi yapabiliyor sanıyordum.”
Demek Roswaal böbürleniyordu ha? Ya da mana çekme, etkisinin basitliğine rağmen beklenmedik derecede nadir bir yetenekti.
“Her neyse, şey, insanları öyle son damlasına kadar emip durma, tamam mı? Hele beni hiç… Şu sıralar fena halde kan eksiğim var, kolayca zayıflayıp ölüveririm.”
“Ah, etin tamamen iyileşti ama kan yerine gelmedi diye mi? Zaten o kadarına mecbur değildim gerçi.”
Beatrice’in omuz silkerek yaptığı bu açıklamaya karşılık Subaru başını yana eğip “Hı?” dedi.
Demin kurduğu cümle oldukça tuhaf bir anlama geliyordu.
“Demin öyle bir konuştun ki sanki yaramı sen kapatmışsın gibi geldi. Sakın Emilia’nın emeğine konacak kadar yüzsüz olduğunu söyleme?”
“O yarım porsiyon kızcağızda ölümcül bir yarayı iyileştirecek güç yok. O ve Puckie kanamayı durdurdu ama yarayı ben iyileştirdim… Ne olmuş yani acaba?”
“Şey, şu an fena halde arada kaldım yalnız!”
Subaru’nun iyileşme sürecinin perde arkası son derece beklenmedik bir şekilde açığa çıkmıştı.
Subaru, daha önce sokakta yaptığı gibi yaralarını Emilia’nın iyileştirdiğinden adı gibi emindi, ama…
Gözlerini şüpheyle kısıp sorgulayan bir ifade takınsa da Beatrice istifini bozmadı.
Olağanüstü derecede yüzsüz bir yalancı olmadığı sürece, anlattıkları kesinlikle doğruydu.
Yani Beatrice…
“O zaman sen tam bir yalancısın! Ne yüzsüzsün sen öyle. Karakterin sıfırın altında!”
“Başkalarının yaptığı iyiliği efendi gibi kabul etmemek de asıl senin yüzsüzlüğün!”
Subaru’nun kaba sözleri ve Beatrice’in öfkeli haykırışı aralarında bir bakışma yarışına dönüştü. Beatrice bu durumu, Subaru’yu duvara çarpana kadar büyüyle geri fırlatarak noktaladı.
Subaru duvardan sekip önünde taklalar atarak yuvarlanırken, Beatrice uzun buklelerinden birini yavaşça okşadı.
“Nihayet gidebilir misin acaba? Ellerin artık titremiyor, korkularını geride bırakmış gibisin.”
“…Fark ettin demek, ha?”
“Gizlemeye çalışıyordun sanırım. Beni böyle kandırmaya çalışman ağırıma gitti doğrusu.”
Beatrice bıkkın bir şekilde burnundan soludu ve can sıkıcı bir sineği kovar gibi eliyle Subaru’yu savuşturdu.
Sözleri ve elini Subaru’nun yüzünün önünde kaldırma şekli, parmak uçlarının titremesini unutturmuştu.
Şimdiye dek toplamda beş kez ölmüştü ama buna kesinlikle alışabilmiş değildi. Tam tersine; ne kadar çok ölürse, biriken bu tecrübeler ölümü yeniden yaşamanın getirdiği saf korku yüzünden dizlerini o kadar çok titretiyordu.
Ölüm sebebi kasten adam öldürme olduğunda bu durum ikiye katlanıyordu. Geri döndüğünde Subaru’nun kalbi çaresizlikten inliyordu; cesaretinin el ve ayak parmaklarının ucuna kadar ulaşamaması yüzünden herhalde kimse onu suçlayamazdı.
“Bahanelere zaman kalmadı anlaşılan. Yahu, hiç de sevimli değilsin.”
Son şaşkınlık kırıntılarını da iç çekerek üzerinden atan Subaru doğruldu ve arşivin kapısına uzandı.
Subaru arkasına baktı ve yüzüne bile bakmayan Beatrice’e acı bir tebessüm kondurdu.
“Kusura bakma ama yine de sağ ol. Bir dahakine görüşürüz.”
“Bir dahakine senden daha fazla mana çekeceğim, o yüzden ayaklarını buraya basmasan daha iyi olur acaba?”
Gözleri kitabına çakılı kalırken onu laflarıyla başından savdı. Beatrice’in tavrının kendisini kamçıladığını hisseden Subaru kapı kolunu çevirdi ve Geçit’ten içeri süzüldü. Sonra—
“Bir dakika, demin bahsettiğin böcek… beni mi kastediyordun yoksa?!”
“Buradan yürüyerek değil de uçarak çıkmak istiyorsun sanırım?!”
Ve böylece, Geçit’ten uçarak çıktı.
2
Bahçede, gümüş saçlı kız ona tepeden bakıyordu.
“Şey, iyi misin acaba?”
“Sırf bu nezaketin bile yaralarıma merhem oluyor. Bu kadarı yalan değil.”
Subaru konuşurken omuzlarını düşürdü.
Beatrice’in büyüsüyle fırlatılan Subaru, Geçit’ten geçip bahçeye bakan ikinci katın teras penceresinden fırlamış ve aşağıdaki bir çiçek tarhına yuvarlanmıştı. Az kalsın bir hane içi kavga yüzünden canından oluyordu.
“Beni onun öldürdüğü teorisi gittikçe daha da mantıklı gelmeye başladı…”
“Rem dün o çiçek tarhını gübrelemişti sanırım…”
“Ohaaa, üç saniye kuralı—!!”
Üç saniyeden ziyade neredeyse otuz saniyedir çiçek tarhının içine gömülü olan Subaru hemen dışarı fırladı. Tuhaf denebilecek kadar yakın bir mesafede Emilia’nın önünde dururken üzerindeki çamuru —ve belki de çamurdan başka şeyleri— çılgınca silkelemeye çalıştı.
“Sayılmaz! Sayılmaz, değil mi?! Dün yapılmıştı sonuçta falan!”
“Şey, şöyle düşün: Şanssızlık peşini bırakmıyorsa, iyi şans da çok uzakta değildir.”
“Ve Emilia çoktan Teselli Moduna geçti bile!”
Subaru koluyla gözyaşlarını silerken, soylu yüzünde buruk bir tebessüm beliren Emilia ona acımış olmalı ki göğsünün arasındaki kolyeye dokundu.
“—Puck, uyan.”
Yeşil kristal, Emilia’nın çağrısına cevap vererek hafifçe parıldadı. Işık önce hatları oluşturdu, ardından Emilia’nın avucunda beliren ve oraya kurulan küçük bir kedi suretine büründü.
Küçük kedicik minik gövdesini iyice esnetti, sanki esniyor gibiydi.
“Günaydın, Lia. Aaa, Subaru uyanmış bile.”
“Günaydın Puck. Seni böyle birdenbire uyandırdığım için kusura bakma ama Subaru’yu yıkayabilir misin lütfen?”
Emilia ricasını dile getirirken tek gözüyle onu izleyen Puck, Subaru’nun olduğu tarafa bakınca birden şaşkın bir ses çıkardı. Subaru’nun çamura bulanmış haline bakıp kızın ricasını onaylarcasına başını salladı.
“Banyo vakti o zaman. Hop!”
“Banyo demek hafif kalır. Ben… Hoppala?!”
Puck iki elini birden uzattığında, ellerinden çıkan göz kamaştırıcı soluk ışık bir sonraki an büyük bir su kütlesine dönüştü. İnanılmaz bir güçle Subaru’nun üst gövdesine çarparak dünyanın tüm kirini pasını arındırdı.
“Bu tazyikli su tabancası resmen—!!”
“Ayy, dengesini biraz bozdum galiba.”
Üst gövdesine boca edilen su yüzünden Subaru’nun bedeni dönerken, Puck suyun akışını diğer yöne doğru biraz fazla kuvvetli bir şekilde ayarladı. Sağa sola, fırıl fırıl döndürülen Subaru bu duruma hiç karşı koyamadı.
“Gördün mü? Tertemiz oldun işte. Güzel olmadı mı?”
“B-benimle böyle oynayınca… kalbim… fırıl fırıl dönüyor…”
Sırılsıklam bir çim öbeğinin üstünde oturan Subaru sersemlemişti, gözleri hâlâ dönüyordu. Islak koluyla yüzünü sildi ve sendelemesine rağmen bir şekilde ayağa kalktı.
“Yahu, bu kadar sert davranırsanız cidden suçluların siz olduğunu düşünmeye başlayacağım ama.”
“Neyle suçlandığımı pek anlamadım ama kalbim çok, ama çok kırıldı… Miyav?!”
Küçük kedicik bozulmuş gibi yaparak havada süzülürken, Subaru dar alnına bir parmağını bastırıp feryat ederek onu Emilia’ya doğru çevirdi.
Her nasılsa, şimdiye kadar yaşadığı en havai, en harika kavuşma buydu. Ölümcül bir yaradan kurtulduğu için Emilia’nın Subaru’yu gözyaşları içinde karşılaması gerektiği gerçeğini bir kenara bırakırsak tabii…
Durumu çözmek için ilk adım olarak ne söylemesi gerektiğini düşündü—
“Pff.”
“Ha?”
“Puhaha! Özür dilerim, tutamıyorum kendimi, ah-ha-ha-ha-ha! Ne yapıyorsunuz siz ikiniz öyle… Ay, karnıma ağrılar girdi, gülerken öleceğim…”
Daha fazla dayanamayan Emilia’nın aniden kahkahayı basması, Subaru’nun tüm endişelerini silip süpürdü.
Emilia, ıslak bir fareye dönmüş Subaru’yu işaret ederken, her zamanki o duru ifadesini neşe esir almıştı. Bu beklenmedik tepki, Subaru’nun tam yüzünün yanında süzülen Puck’a bakmasına neden oldu.
“Neyse, bıraktığım kötü ilk izlenim uçup gitti en azından! Pas için sağ ol, Peder Bey!”
Subaru’nun bu küstahça yakıştırmasına karşılık Puck mağrur bir tavırla göğsünü kabarttı.
“Kime ‘Peder’ diyorsun sen?! Kızımı öyle kolay kolay alamazsın!!”
Bunu duyunca Emilia’nın şen kahkahası bütün bahçeyi doldurdu.
3
Gülüşü dinen Emilia, konuşurken gözlerini Subaru’dan ayırmıyordu.
“Ram ve Rem’in bahçeye geleceğini duymuştum ama biraz geciktiler…”
Emilia çok gülmekten gözlerinden gelen yaşların kalıntılarını hâlâ siliyordu. Olayın baş sorumlusu Subaru ise avucunun ortasındaki Puck’la oynuyordu.
“Bak sen. Geciktiklerini söylediğine göre, burada benim için beklediğini varsayabilir miyim?”
“Şey, tam tersi olmasın? Sana teşekkür etmem gerektiği doğru, düşüncesizce hareket edersem birbirimizi ıskalayabiliriz ve bunu istemem, ama burada seninle kalmam tamamen tesadüf.”
“Aynen, tamamen tesadüf Subaru. Türlü türlü bahanelerle tüy bakımımı uzatıp duruyor, küçük ruhlara dönüp dolaşıp aynı şeyleri anlatıyor… Hepsi tesadüfmüş güya.”
Her zamanki gibi, tam da Emilia kendini tamamen ele verirken Puck yangına körükle gitti.
“Aşk olsun, Puck!”
“Kendine karşı dürüst olmalı bence. Ama Lia’nın bu hali de çok tatlı… haksız mıyım, Subaru?”
“Kesinlikle öyle! Emilia-tan’ın her hali gökyüzümdeki en parlak yıldız!”
“Şimdi de Subaru benimle dalga geçiyor… Hem o ‘-tan’ da ne öyle? Nereden çıktı o?”
Nihayet ona hitap etme şekli hakkındaki şüphelerini dile getiriyordu.
Geçen sefere kadar Emilia bu konuyu geçiştirmeyi başarmıştı. Subaru elini çenesine koydu ve şeytani sayılabilecek bir kıkırdama koyuverdi.
“Bu sana olan sevgimin bir göstergesi. Tıpkı Puck’ın sana Lia demesi gibi… İki insanın birbirine ne kadar yakın olduğunu göstermesinin bir yolu.”
“…Seninle o kadar yakın olduğumuzu hatırlamıyorum ama?”
“Vay be, bu laf koydu ama. Peşin ödeme yapıyordum diyelim. Emilia-tan ile bu samimi lakaplara yakışır bir ilişki kurmaya kesinlikle niyetliyim sonuçta. Anlaştık mı?”
En azından birkaç gece sonrasına kadar onunla bunu hoş göreceği kadar yakınlaşmayı umuyordu.
Subaru’nun bu cüretkâr tavrı karşısında Emilia’nın yüzünde bir şaşkınlık belirdi, ardından yanakları hafifçe kızardı.
“P-peki. Kabul ediyorum. Hey, bana öyle bakmasana!”
“Ha? Ben tersleneceğimi sanıyordum? Bu olumlu tepki de neyin nesi? Bir açıklayın bunu, Bay Puck.”
Emilia yüzünü çevirirken Puck omzuna oturdu ve bıyıklarını kıvırdı.
“Kızımın pek arkadaşı yok, o yüzden kendisine samimi bir lakap takılması hoşuna gidiyor. Basitçe söylemek gerekirse, hemen kanıyor.”
Subaru hayretle haykırdı: “Başrol kadınım hemen kanıyor çıktı!”
Sadece tehlikeli bir duvara tırmandığını sanmıştı ama aniden bunun çok daha fazlası olduğunu kavradı. Devam etti: “Ama aramızda hâlâ uçurum var… Şu soyluluk meselesi hakkında biraz daha bilgi edinmem gerek.”
“Öf… hiç bahsetmek istemediğim şeyleri açmasan olmaz mı?”
“Sadece E Ç G (Emilia-tan Çok Güzel) konusunda hemfikir olalım istiyorum. Ha?”
Subaru, Emilia'ya saçmalıklarını dayatırken aniden malikâneye doğru dönüp gözlerini kıstı. Emilia da Subaru'nun bakışlarını takip etti ve ikizlerin malikâneden çıktığını görünce başını yana eğdi.
“Ram ile Rem, ha… Kahvaltı için biraz erken ama…”
Gümüş rengi saçlarına vuran güneş ışığının görüntüsü, olayların ilerlediğini doğrularken Subaru'nun zihnine kazınır gibiydi.
Roswaal'ın dönüş vakti gelmişti. İkizler aynı anda önlerinde başlarını eğdiler.
Artık defalarca duyduğu o stereo etkisiyle konuştular.
“Malikânenin efendisi, Efendi Roswaal döndüler. Lütfen bizimle gelin.”
Subaru, Emilia'nın onları onayladığını gördü ve elini kayıtsızca arkasına atıp ikizlere döndü.
“Abla, Abla. Kendisini son gördüğümüzden bu yana çamurlu bir lağım faresine dönmüş.”
“Rem, Rem. Kendisini son gördüğümüzden bu yana değerli misafirimiz lekeli, pis bir paçavraya dönmüş.”
Subaru onların iğneleyici laflarına burukça gülümsedi ve başını kaldırıp malikâneye baktı.
Üstünü değiştirecek, kendine çeki düzen verecek ve temiz bir başlangıç yapmak üzere Roswaal'la görüşmeye gidecekti.
—Çünkü bu sefer öncekinden tamamen farklı bir yol izlemeye niyetliydi.
4
—Ve böylece, Roswaal Malikânesi'ndeki ilk haftası üçüncü kez resmen başladı.
Bu üçüncü döngüde Subaru, bilgi toplamaya ağırlık vermek istiyordu.
“Anahtar kelimelerim büyü ve zincir… ama bunlar bana henüz bir şey ifade etmiyor.”
Kesin olarak bildiği tek şey, dördüncü günün kör gecesinde birinin saldıracağıydı.
Mevcut şartlar altında bunu Roswaal ve diğerlerine söylese şüphesiz onu dikkate almazlardı. Subaru bu bilgiyi nereden aldığını asla açıklayamazdı. Hatta kendisi bile onlara karşı kurulan suikastçılardan biri olmakla suçlanabilirdi. En azından saldırganın eşkâlini bilse işler farklı olabilirdi ama…
“Bu yüzden bu zamanı istihbarat toplamakla geçirmeliyim. Eğer Ölümle Dönüş koşulları öncekiyle aynıysa…”
Kraliyet başkentindeki döngüde üç kez ölmüş ve dördüncüsünde çıkış yolunu bulmuştu. İşler eskisi gibiyse bir kez daha geri dönebilecekti. Bu yüzden bu sefer, dördüncü turda çıkış yolunu bulmak için gereken istihbaratı toplayacaktı.
“Dürüst olmak gerekirse baştan pes etmeyi kabullenen bir plan seçmek hiç hoşuma gitmiyor…”
Fakat seçenekleri son derece kısıtlı olduğundan bazı fedakarlıkları göze almak zorundaydı. Her halükarda elindeki fırsatı çöpe atmaya niyeti yoktu. Her şeyi baştan yapmaya kararlı olmakla daha en baştan zorluğun üstesinden gelmeyi hedeflemek arasındaki farktı bu. Bu kez tamamen döngüden çıkmaya odaklanacaktı.
“Bunun için de Puck'a çaktırmadan Emilia'yı güvende tutmasını söylemem gerekti.”
Bahçede Puck'la oynaşırken Subaru, Puck'ın kulağına Emilia'nın çevresine dikkat etmesini fısıldamıştı. Minik kedicik zihin okuyabiliyordu; Subaru onun samimiyetinin yalan olmadığını anlayacağını düşünmüştü.
“Oldukça üstü kapalı konuştum ama Lia'yı sahiden korumak istiyor gibiydi.”
Ne de olsa Subaru'nun bu ısrarcı önerisini sıcak karşılamıştı. Artık Emilia'nın nispeten güvende olduğunu varsayabilirdi.
Çok bir şey sayılmazdı ama omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletmişti.
“Sonrasında Roswaal ve şu velet var… Peki ya ondan sonra?”
Subaru kafasını kaşıdı, bir tel saç kopardı, tüy kalemi burnunun altına sıkıştırdı ve gerindi.
Bu çetrefilli ikilemlerden başı ağrıyordu. Yine de elinden geleni yapmak zorundaydı. Mümkünse Ram ve Rem'in, elbette Roswaal ve Beatrice'in de bu dört günü sağ salim atlatmasını istiyordu. Ne kadar zorlu olursa olsun kaçmamak için kendine göre sebepleri vardı.
“Konsantrasyonum bir türlü toparlanmıyor. Ne yapsam ki… Ha?”
Sandalyesine yaslandığında çıkan gıcırtının ardından dışarıdan bir ses duyuldu.
“Affedersiniz, Değerli Misafirimiz.”
Subaru cevap veremeden kapı açıldı ve karşısında pembe saçlı hizmetçiyi, Ram'ı gördü.
Ram elindeki tepside tüten bir fincanla içeri girerken Subaru tek kaşını kaldırdı.
“Vay canına, Değerli Misafirimiz, sahiden de ders çalışıyormuşsunuz.”
“Çok kabasın, biliyorsun değil mi? Şu an bir nevi gerçek bir misafirim ben.”
“Değerli Misafirimiz, siz asalak türünden bir ev misafirisiniz.”
Ram gayet sakin ve kendinden emin bir tavırla odaya süzülüp çay ikram etmeye başladı.
Subaru onun hareketlerini yandan izlerken bu sözler karşısında acı tebessümünü gizleyemedi.
Ev misafiri ve asalak—bu tanımların cuk oturduğunu düşündü.
“Buyurunuz, Değerli Misafirimiz.”
“Ah, teşekkürler. Sıcak-sıcak-sıcak…”
Fincanı alıp içine baktığında, kehribar rengi sıcak sıvının yüzeyinden buharlar yükseldiğini gördü. Bu dünyanın çayı görünüş ve tat olarak en çok siyah çaya benziyordu. Yoğun aromasının keyfini çıkarmak da bir o kadar kolaydı.
Ram'ın tavrı fazlasıyla ters olsa da böyle çay ikram etmeye gelmesi tuhaftı. Ram'ın kusursuz hareketlerini izleyen Subaru, kendisine sunulan çayı yavaşça tadıp başını salladı.
“Mmm… harbiden berbat bir tadı var.”
“Bu malikânede en kaliteli yapraklardan demlenen çaylar servis edilir, bu yüzden bu oldukça iddialı bir laf.”
“Tadı kötüyse kötüdür. Siyah çaydan başka bir şey gibi gelmiyor bana. Tadı bildiğin… bitki gibi.”
Ram, sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi getirdiği çaydan kendine de doldurup yatağa oturarak bacaklarını kayıtsızca uzatırken, Subaru'nun yüzünü buruşturmasını soğuk bakışlarla izledi.
“Bir misafirin önünde böyle kaytaracak kadar cesur olmana diyecek laf bulamıyorum.”
“Ağırdan almamı söyleyen siz değil miydiniz, Değerli Misafirimiz? Ben sadece ricanıza karşılık veriyorum. Bana teşekkür etmeniz gerekir.”
“İyi de bu öncekinden bile daha yüzsüzce değil mi sence de?”
Subaru şikayetlerini sıralayarak kendini gürültüyle sandalyesine bıraktı. Ram bu sesi dinlerken siyah çayla dilini ıslattı ve nihayet Subaru'ya kaçamak bir bakış attı.
“Ee, iki gün sonra ayrılacak olan Değerli Misafirimiz, bir ilerleme kaydedebildiniz mi?”
Subaru, onun son derece donuk ses tonunu dinlerken yüzünde buruk bir tebessüm belirdi.
—Üçüncü döngüye başlamasının üzerinden daha ikinci gece geçmişti.
Bu üçüncü seferde Subaru, malikânede öncekinden taban tabana zıt şekilde tam bir misafir muamelesi görmüştü. Bunun sebebi de ilk kahvaltıda Subaru'nun bizzat bunu talep etmiş olmasıydı.
Artık bir misafir gibi ağırlandığı için Subaru'nun kendine ait bir odası vardı; o geçen sefer başladığı dil çalışmasına devam ederken Rem ve Ram sırayla ona hizmet ediyordu.
—Tüm bunlar, olay çıkarmadan malikâneden geçici olarak ayrılışını meşrulaştırmak içindi.
Parmakları neredeyse kendiliğinden I-yazısını kopyalamayı sürdürürken kafasında planlar kuruyordu. Hareketleri insanın midesini burkacak kadar mekanikti ama kafasına sahiden giren hiçbir şey yoktu.
“Hep mi bu kadar kötüsünüz, yoksa o aptal kafanız konsantre olamıyor mu?”
“Benim gibi bir edebiyat sevdalısına bunu söylemek de ne cüret ama. Az önce şu masada canımı dişime takmışken beni izleyip hiç mi feyzalamadın?”
“Böylesine özensiz bir yazıya yakışır seviyesizlikte bir ifade—kendinize edebiyat sevdalısı demeniz karşısında dehşete düştüm, Değerli Misafirimiz.”
“İlk defa misafiriyle senin gibi konuşan bir hizmetçi görüyorum.”
Ram, Subaru'nun sitem dolu sözlerini nezaketle duymazdan geldi ve harflerle dolu sayfaları belirgin bir ilgiyle inceledi. Aralarındaki mesafe bu kadar azken bile Subaru onun yüzünün profiline dik dik baktı, içindeki o burkulma hissine engel olamıyordu.
Subaru'nun bir hizmetkâr muamelesi gördüğü önceki döngülerin aksine, bu sefer Ram ile pek az teması olmuştu. Emilia'nın peşinde geçirdiği zamanlar haricinde, çoğunlukla odasında kalıp böyle harfler karalamıştı. Gerçi arada bir Beatrice'e takılmak için biraz vakit ayırmıştı ama…
Bu yüzden Ram ve Rem ile arasındaki mesafe, hizmetkâr olduğu zamankinden çok daha uzak hissettiriyordu.
Buna rağmen işte Ram, Subaru'nun odasına gelmiş, onunla vakit geçiriyor ve fazlasıyla dobra bir arkadaş gibi onunla konuşuyordu. Bunu garipsemekten kendini alamadı.
“Bana öyle bakmayı kesmezseniz sizi tokatlayacağım, Değerli Misafirimiz.”
“Hey, kafamın içini pembeye boyayan tek kişi Emilia… Ha, sahi ya.”
Gözlerini kaçırarak huzursuzluğunu savuşturmaya çalıştı; çayı bir kenara koyup arka kapağı üste bakan bir kitabı eline aldı. Bu, öğrenme materyali olarak kullandığı resimli kitaptı; nihayet içindeki harfleri sökebiliyordu.
“Yani demem o ki, bunca çalışmanın bir işe yaradığını hissetmek istiyorum.”
“İçinde sadece bilmediğiniz için utanmanız gereken sıradan hikâyeler var. Kendinize ‘edebiyat sevdalısı’ demeden önce temel I-yazısında ustalaşmanız gerek.”
“Kendime öyle demem seni bu kadar mı gıcık etti?”
Ram, fincanında kalan çayı kafasına dikerken Subaru'nun sorusunu yanıtsız bıraktı. Ardından Subaru'nun fincanına uzandı.
“Dur, buraya getirdiğin bütün çayı sen mi içeceksin?!”
“İçerken öyle bir yüz ifadesi takınacaksanız ihtiyacınız yok demektir. En azından düzgün çalışan bir dile sahip biri keyfini çıkarsın.”
“Dedim ya, aklımdan o bitki tadını bir türlü çıkaramıy— Ah, neyse boş ver. Ben şu kitaba odaklanacağım, sen de canın isterse vakit öldür, isterse git.”
Subaru ters bir hareketle elini salladıktan sonra sandalyesinde öne eğilip resimli kitabı açtı.
Önce yazarın önsözü ve içindekiler kısmı geldi; ardından artık alıştığı harflerle yazılmış asıl metin başladı.
“Şey, bakalım… bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde…”
Demek masallar her dünyada aynı şekilde başlıyor, ha, diye garip bir kabullenişle hikâyeyi okumaya devam etti. Bir resimli kitap olması, hikâyenin giriş, gelişme ve sonucu son derece net, olağanüstü derecede öz bir anlatıma sahip olduğu anlamına geliyordu. Çocukların kavrayabileceği düzey ön planda tutulmuş, hayal gücüne alan bırakılan yerlerde tam da olması gerektiği gibi resimlerden yararlanılmıştı.
Bu arada, birisi Subaru'ya en çok hangi masalı sevdiğini sorsa, “Ağlayan Kırmızı İblis” derdi. Biri Subaru'ya en çok hangi masaldan nefret ettiğini sorsa, yine “Ağlayan Kırmızı İblis” derdi.
“Resmen mutlu sonla acı sonun aynı anda suratına çarpması gibi. Neden her şey öylece mutlu mesut bitemiyor ki?”
“Derin düşüncelerinizi böldüğüm için bağışlayın ama okumanız bitti mi?”
“Bitti. Mantığa aykırı kısımlar eğlenceliydi, bu yüzden beklediğimden daha ilginçti. Farklı bir dünyanın kültürü işte. Belki ben de kendi memleketimden masallar getirmeliyim, ‘Ağlayan Kırmızı İblis’ gibi?”
“‘Ağlayan Kırmızı İblis’ mi…?”
Subaru başka bir dünyanın yargı alanındaki telif hakkı sorunları hakkında kendi kendine mırıldanırken, Ram'ın kaşları hafifçe oynadı. Bak sen, diye düşündü Subaru; Ram'dan nadir görülen bir tepki koparmıştı.
“Geldiğim yerdeki bir masalın adı. Sana anlatmamı ister misin?”
Subaru başparmağını kaldırarak bu teklifi sunduğunda Ram cevap vermedi. Ancak yatakta ellerini dizlerine koyup bakışlarını Subaru'ya çevirişi, lafı uzatmadan anlatmaya başlaması gerektiğini açıkça belli ediyordu.
“Pekala, dikkatler bende olsun lütfen. ‘Ağlayan Kırmızı İblis’. Bir varmış, bir yokmuş, uzak diyarların birinde…”
Masal sert bir tartışmayla başlıyordu. “Ağlayan Kırmızı İblis”, insanlarla dost olmak isteyen Kırmızı İblis ile onun en yakın dostu Mavi İblis arasındaki dostluğu—ve aralarına giren şeyi konu alıyordu.
Olaylar kabaca şöyle gelişiyordu: Dağda yaşayan iki iblis, Kırmızı İblis'in köylülerin gözüne girmesi için çeşitli yollar denemiş, en sonunda Mavi İblis'in köye kötülük yapması ve Kırmızı İblis tarafından kovalanmasıyla son bulmuştu; böylece Kırmızı İblis insanlarla dost olmuştu. Masal, Mavi İblis'in çekip gitmesiyle bitiyordu; Kırmızı İblis ise arkadaşının sergilediği bu fedakarlık karşısında kahrolmuş, Mavi İblis için gözyaşı dökmüştü.
“Ve böylece Kırmızı İblis, Mavi İblis'in evinde bıraktığı mektubu tekrar tekrar okuyup ağlamış… Son.”
Subaru masalın biraz kısaltılmış bir versiyonunu Ram'a anlatmayı bitirdi. Kendi fikirlerini katmadan, kelimelerine elinden geldiğince sadık kalarak aktarmıştı; sonuçta kendisinin de defalarca okuduğu bir masaldı.
Ram masalı dinlerken gözlerini yere indirdi. Subaru hikâyeyi bitirdiği pozisyonda öylece kalarak onun konuşmasını bekledi. Sonunda Ram hafifçe iç çekti.
“…Oldukça hüzünlü bir hikâye.”
“Sanırım öyle. Ama bence aynı zamanda mutlu bir hikâye.”
“Bence karakterlerin hepsi aptaldan ibaretti… Kırmızı İblis, Mavi İblis ve köylüler de dahil.”
“Epey sert bir eleştiri oldu bu. Gerçi sana itiraz edecek değilim…”
Üç tarafın da yeterince özeleştiri yapmadığı konusunda hemfikirdi. Köylüler tam bir saftı, iki iblis de birbirleriyle daha çok konuşsalardı ortak bir paydada buluşabilirlerdi belki de. En azından, birinin hayatının sonuna kadar diğeriyle arasına mesafe koyması zorunluluğunun kesinlikle önüne geçebilirlerdi.
“İşte bu yüzden bu hikâyeyi hem çok seviyorum hem de nefret ediyorum. Mavi İblis'in fedakarlığı süper havalıydı ama aynı zamanda kurtarılamaz bir aptaldı. Ben çaba göstererek kendi kendimi kurtarabileceğime inanmayı tercih ederim…”
“Mavi İblis hakkında böyle düşünüyorsunuz demek… Bence asıl iflah olmaz olan Kırmızı İblis.”
Ram'ın cevabı üzerine Subaru başını kaldırdı. Ram dilini ısırarak Subaru'ya bakıyordu.
“Mavi İblis her şeyini kaybederken, Kırmızı İblis hiçbir şey kaybetmeden onu kendi arzularına alet etti. Bence bu oldukça korkunç bir sonuç.”
“Sence bu iki iblis ne yapmalıydı peki?”
“…Kırmızı İblis insanlarla gerçekten dost olmak isteseydi, boynuzunu kesmek anlamına gelse bile gidip köyde yaşamalıydı. Bunu, Mavi İblis gitmeden çok önce yapmalıydı.”
“Vay canına, bayağı uç bir bakış açısı bu!”
Subaru onun sunduğu bu radikal görüş karşısında sesini yükseltti ama Ram sanki Öyle mi dersiniz? dermişçesine kısa saçlarını okşamakla yetindi. Ardından saçını tutan kurdeleyle oynamaya başladı.
“İstediği bir şeyin bedelini Mavi İblis'e ödetmesi affedilemez. Kırmızı İblis bunu istiyorsa, bedelini de Kırmızı İblis ödemeli. Mavi İblis'in bu fırsatı onun elinden alması da ayrı bir sorun.”
“Gerçekten çok katı bir bakış açısı. İblislere karşı bir garezin mi var yoksa…?”
“—Değerli Misafirimiz, bu iki iblisten hangisiyle dost olmayı tercih ederdiniz?”
Ram'ın sorusuyla Subaru gözlerini kırpıştırdı. Bunu pek düşünmemişti.
“…İkisinden biri mi?”
Ram başını salladı ve iki elini de Subaru'ya doğru uzatıp her birinden birer parmak kaldırdı.
“Bir yanda durmadan isteyen ve sonuçlarını başkalarına ödeten Kırmızı İblis; diğer yanda ise kendi şehitliğinde boğulan aptal Mavi İblis. Hangisi?”
“Aşk olsun, iki seçeneği de berbat gösterdin… Ne yani, ben buraya yeni gelmiş bir köylü müyüm şimdi?”
“Ağlayan Kırmızı İblis” üzerine yapılan bir tartışmada köylülerin bakış açısının gündeme gelmesi oldukça nadirdi. Her halükarda Subaru, Ram'ın önünde tuttuğu iki ele bakarken biraz kararsız kaldı; derken Ram, “…Ne kadar da sıkıcı bir cevap,” dedi.
“Öyle deme! ‘Ağlayan Kırmızı İblis’i okuduğumdan beri ikisine de sempati duyuyorum, bu yüzden ikisine de yardım etmek isterdim, tamam mı?”
Subaru iki elini de nazikçe Ram'ın ellerinin üzerine koydu. Subaru'nun cevabı Ram'a derin bir iç çektirdi; elbette dokunabilecek kadar yakınında duran Subaru'ya ters ters baktı.
“Demek ne kendi konumunu ne de başkalarınınkini anlayabilen tiplerdensiniz… Araya mesafeler girdiğinde sizin gibiler ikisi tarafından da geride bırakılır.”
“Mesafe, ha. İnsanlar henüz yanındayken onlara ne hissettiğini söylesen olmaz mı sanki? Kırmızı İblis iyi geçinmek istediği için kötü biri değil, Mavi İblis de ona yardım etmek istediği için kötü biri sayılmaz. Ben iblisleri seven tiplerdenim, öyle ilk fırsatta onları adadan kovalayacak biri değilim.”
Ram sırıtan Subaru'ya iç çekti ve kalkan parmaklarını kavramış olan iki eline baktı. Elini çekip onu savuştururken Subaru omuz silkti ve koltuğuna geri yaslanıp yeniden Ram'a dönük pozisyon aldı.
“Biliyor musun Ram, ‘Ağlayan Kırmızı İblis’ masalını bayağı sevmiş gibisin.”
“Değerli Misafirimiz, ikisiyle de dost olmak istemek gibi maymun iştahlı, kararsız düşünceler yüzünden bir gün pişman olacaksınız.”
“Burada konuştuğumuz konunun bu olduğunu hatırlamıyorum sanki?! İblislerden bahsetmiyor muyduk biz?”
Subaru bağırıp başını iki yana sallarken Ram konunun kapandığını belirtircesine ellerini hafifçe birbirine vurdu. Bu aceleci tavrı canını sıksa da Subaru tek kelime edemeden Ram masadaki kitabı işaret etti.
“Değerli Misafirimizin memleketinden gelen masalları bir kenara bırakırsak… Bu toprakların hikâyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Bakalım… Sanırım kitabın ortasındaki ejderha hikâyesiyle sonundaki cadı hikâyesi en çok öne çıkanlardı. Nereden bakarsam bakayım, o ikisi bir şekilde diğerlerinden farklı.”
Subaru kitabı karıştırırken yarım yamalak bir cevap verdi. Üzerinde en derin etkiyi bırakan iki hikâye bunlardı. İlki kesinlikle ayrıcalıklı bir muamele görmüştü. İkincisine gelince…
“Cadı hikâyesi sanki… koymak zorundaymışlar da yarım yamalak bırakmışlar gibiydi. Hikâye yapısını tamamen hiçe saymış… bir sürü önemli anın derlemesi gibi.”
“…Elden bir şey gelmez. Lugunica'dayız… Elbette ejderha hikâyesi ayrıcalıklı tutulacak.”
Subaru masadaki resimli kitabın sayfalarını çevirirken başını salladı.
“Doğru ya, ‘Ejderha Dostu Lugunica Krallığı’, değil mi? Şimdi anladım neden öyle dendiğini.”
Görünüşe göre Subaru'nun kaldığı bu büyük krallığa “Ejderha Dostu Lugunica Krallığı” deniyordu. Dünya haritalarında dünyanın en doğusundaki ulus gibi görünüyordu ama görünüşe göre “Ejderha Dostu Krallık” olarak anılmasının geçerli bir sebebi vardı.
Aslında basit bir hikâyeydi. Çok uzun zaman önce krallık bir ejderhanın koruması altına girmiş ve bir ahit yapılmıştı.
“Ejderhanın gücünü Lugunica'ya ödünç verdiği; kıtlık, veba, diğer uluslarla yapılan savaşlar ve daha birçok badirede onu koruduğu söylenir.”
“Demek bu yüzden ‘Ejderha Dostu’ diyorlar, ha. Resimli kitapta kraliyet ailesinin ejderhayla ahit yaptığı yazıyordu zaten. Bu bir masaldan ziyade antik tarih sayılır, değil mi?”
“Sanırım öyle. Ne de olsa gerçek bir hikâye. Ejderha, kraliyet ailesine verdiği söz sona erene dek, çok uzaklardaki büyük bir şelalenin altından bu toprakların huzurunu bugün bile korumaya devam ediyor.”
Subaru, o her zamanki katı Ram'ın ağzından bu sözleri dinlerken boğazını temizledi.
Antik çağlarda bir ejderhayla yapılmış bir söz… Resimli kitap ayrıntılara girmemişti ama krallığın defalarca krizden kurtarılmasını sağlayacak kadar büyük bir meseleydi.
Bunu düşünen Subaru, ejderhayla ahit yapan kraliyet ailesi hakkında aniden bir şey fark etti.
“Şey, ejderhayla anlaşma yapan o aile… tamamen yok olmadı mı?”
“Evet, hem de aniden.”
“Bu kötü bir şey değil mi yani? Gerçi buradaki durumlar için kötünün ne anlama geldiğini pek bilmiyorum ama.”
Ejderhaya bunca zaman sözünü tutması karşılığında şüphesiz kayda değer bir şey vadedilmişti. Ama bunu sağlayacak kraliyet ailesi öylece silinip gitmişken, bu vaadi kim yerine getirecekti ki?
Ram söze başladı.
“Ejderhanın ne arzuladığını kimse bilmiyor, bu yüzden resimli kitaba yazılmadı. Bu durumda ejderhanın ne yapacağını yalnızca tanrılar bilir…”
Ram o noktada bir an durakladı.
“Daha doğrusu Değerli Misafir… yalnızca ejderha bilir.”
Subaru’nun nefesi tıkandı. Ortam sıcak olmamasına rağmen alnından ter boşaldığını hissetti. Ram’ın sözlerini zihninde tarttı, sindirdi ve midesini altüst edecek kadar derin nefesler alıp verdi.
Kudretli ejderhayla müzakere etmek krallığın hükümdarının sorumluluğundaydı. Başka bir deyişle…
“Bu durumda Emilia’nın üzerinde dağlar kadar baskı olmalı…”
“Evet. Ejderha bir hevesle krallığı koruyabilir de yerle bir de edebilir… Bu yüzden krallık ve kaderi Emilia-sama'nın omuzlarında. Düşününce bile insana o resimli kitaptaki bir masalmış gibi geliyor.”
Önceki döngünün son gecesinde Emilia resimli kitabı gördüğünde yüzünde karmaşık bir ifade belirmişti. Sayfaları çevirirken elinin neden durduğunu şimdi anlıyordu Subaru.
Emilia’nın taşıdığı yükün büyüklüğü ve ağırlığı, Subaru’nun tahminlerinin katbekat ötesindeydi. O narin omuzların yüklendiği bu ağır sorumluluğu düşünmek bile aklını çileden çıkarmaya yetiyordu.
“Elden bir şey gelmez.”
“—Ah?”
“Herkes üstleneceği bir rolle ve bunu yerine getirme sorumluluğuyla doğar. Emilia-sama bu amaç için doğdu. Ne kadar çetin olursa olsun, yürümesi gereken yol bu.”
Subaru’nun sesi, nereden kaynaklandığını kestiremediği bir öfkeyle titriyordu.
“Bütün bu yükü tek bir kız mı sırtlayacak yani?”
Ram’ın sesi ise soğuk ve mantıklıydı.
“Bu yükü başkalarının onunla paylaşmasının en iyisi olacağına inanıyorum. Ancak er ya da geç, Emilia-sama'nın o zirveye tek başına tırmandığı görülmeli.”
Subaru, Ram’ın öfkesini daha da körüklememek için kendini tuttuğunu fark edince omuzlarını düşürdü.
Ram’a istediği kadar çıkışabilirdi ama bu haksızlık olurdu. Emilia’nın sırtındaki yükün sorumlusu Ram değildi; üstelik Subaru’nun öfkelenmeye hakkı bile yoktu. Canını asıl sıkan da buydu.
“Ha, doğru ya. Ram, şu diğer hikâye…”
Özür dilemek dışında bir şey yapmak isteyen Subaru, konuyu değiştirerek resimli kitabı işaret etti.
Kitabın ortasındaki ejderha hikâyesine gösterilen ayrıcalıklı muamelenin aksine, cadının hikâyesine kitabın en sonunda sadece birkaç sayfa ayrılmıştı.
Hikâyenin başlığı “Kıskançlık Cadısı”ydı.
“Şu cadı hikâyesi…”
“Bu konuda konuşmak istemiyorum.”
Ejderha hikâyesinden sonra konuyu kestirip atıvermişti sanki.
Ram elinde tepsi ve fincanlarla hızla ayağa kalkınca Subaru istemsizce gözlerini fal taşı gibi açtı.
“Çok oyalandım. Rem’e fazla zahmet vermek istemem. Değerli Misafir, akşam yemeğinde size tekrar seslenirim.”
“T-tamam…”
İtiraz kabul etmeyeceğini belli edercesine arkasını dönen Ram, derhal odadan çıkmak üzere yöneldi.
Fakat eli kapıya varmadan hemen önce durup geride bıraktığı Subaru’ya dönüp baktı.
“Az önceki oni hikâyesi hakkında…”
“Hı, evet. ‘Ağlayan Kızıl Oni.’ Ne olmuş ona?”
“O hikâyeyi Rem’e anlatmayın. Muhtemelen hiç hoşuna gitmeyecektir.”
Basit bir masal yüzünden kimse böyle bir tepki vermezdi herhalde. Yine de Ram’ın sözlerindeki ezici baskıyı hisseden Subaru, sadece uysalca başını sallayabildi.
Bunu gören Ram sonunda çıktı. Takati kalmayan Subaru kendini yatağa bıraktı.
Ram’ın bu son hareketinde, Rem’e bir masal anlatmasını yasaklamaktan çok daha fazlası var gibiydi.
“Neydi şimdi bu böyle ya…?”
Hıncını tavandan çıkaran Subaru, resimli kitabı eline alıp sayfalarını karıştırdı.
Son bölüm olan “Kıskançlık Cadısı”, yalnızca dört sayfalık kısa bir hikâyeydi.
“Korkunç bir cadı, ürkütücü bir cadı, adını anmak bile dehşet verici. İşte bu yüzden herkes ona ‘Kıskanç Cadı’ derdi—”
Hikâyede belirgin bir kurgu yoktu, sadece cadının saf dehşetini aktaran satırlardan ibaretti. Resmen tüyler ürperticiydi; hele ki küçük çocuklar için kullanılan harflerle yazılmış olması bunu iki katına çıkarıyordu.
“Bunu okuyabilmek için o kadar ders çalıştım bir de…”
Başarmışlık hissi, tatmin duygusu ve az önce bir kitabı okuyup bitirmiş olmanın verdiği o ışıltı tamamen uçup gitmiş gibiydi.
Subaru yatakta dönüp zihnini başka bir konuya çevirdi: Bu döngünün kalan iki gününde neler yapabileceğini düşünmeye başladı.
Son gün için hazırlıklarını sıraya koymuş, dikkatini iki gün sonraki sabah ne yapacağına çevirmişti.
Subaru sayısız endişesini tek tek bastırarak en sonunda uykuya daldı.
5
“Şey, burada geçirdiğim zaman kısa oldu ama bana baktığınız için teşekkür ederim.”
Malikânenin giriş holünde, içerideki tüm insanlar (yani Beatrice hariç sadece dört kişi), vedalaşan Subaru’yu uğurluyordu.
Subaru üç gün kalmak için ricada bulunmuştu. O süre dolmuştu; bu sabah yoluna devam edecekti.
Subaru eşofmanını giymiş, başlangıç eşyalarının bulunduğu market poşetini almıştı ama sırtında Roswaal’ın cömertçe verdiği bir sırt çantası da vardı. Roswaal, çantanın hatırı sayılır miktarda bozuk para yüzünden oldukça ağır olduğunu kısaca açıklamıştı.
“Emilia-sama ile ilgilendiğin için teşekkür ederim.”
Subaru’yu uğurlayanlar arasından Emilia ona seslendi; o an bile yüzünde derin bir endişe vardı. Emilia’nın bu düşünceli tavrına minnet duyan Subaru, göğsüne gururla vurdu.
“Ben iyiyim ya, kafama göre takılacağım işte. Sana layık; güçlü, bilge ve zengin bir adam olduğumda beyaz bir atın sırtında geri dönerim.”
“Mendilini aldın mı? Ya içme suyu, lagmite cevheri ve, ve…”
“Resmen annem gibi davranıyor ya?!”
Emilia ona buna telaşlanıp duruyordu. En son “Tek başına uyuyabilir misin?” diye sorması, Subaru’ya onun başkalarının arkadaşlığına ne kadar hasret olduğunu düşündürdü. Ya da belki de içgüdüsel davranıyor, Subaru’nun içine çaresizce gömmeye çalıştığı huzursuzluğu dile getiriyordu.
Roswaal elini sıkmak için yaklaştı.
“Peeeekala, kendine iyi bak Subaru. Kısacııık bir zaman oldu ama oldukça keyifliydi. Veda hediyemi dert etme. Son üç günde yarattığın anılar için küçüüük bir ödül say.”
Roswaal son kısımda göz kırptı. Subaru ne demek istediğini tahmin edebiliyordu; sadece el sıkışmalarıyla bile sırtındaki çanta şıngırdamıştı.
“Anladım; çenemi kapalı tutmam için bana sus payı veriyorsun. Tek kelime etmem. Ejderha üzerine yemin ederim.”
“Bu sayede başkaları sinsi planlarına alet etmek için sana yaklaşamaz. Ayrıca bu ülkede ejderha üzerine yemin etmek, en büyük yemini etmektir. Senden şüphelendiğimden değil ama bunu unuuutmammaya çalış.”
Subaru, Roswaal’ın bu hatırlatmasına karşılık elini kaldırdı; ardından palyaço suratlı soylunun arkasında duran ikizlere döndü. Subaru uzanıp ikisinin de omzunu sıvazlarken ikisi sessizce duruyordu.
“İkinizin de çok yardımı dokundu, özellikle Rem’in o leziz yemekleriyle. Ram ise… Şey, tuvaletleri çok iyi temizliyor sanki?”
“Abla, Abla, Değerli Misafir’in iltifatı içler acısı derecede beceriksizce.”
“Rem, Rem, Değerli Misafir’in iltifatı tam bir fiyasko.”
“Pardon yani, aklıma başka bir şey gelmedi ki! Yine de teşekkürler.”
Herkesle vedalaştıktan sonra, gözü korkup vazgeçmeden önce ön kapıyı itip açtı.
Malikânenin girişinden bahçeyi geçti, demir kapıdan çıktı ve doğrudan Auram Köyü’ne uzanan orman yoluna koyuldu. Subaru’nun sözde planı oradan en yakın ana yola çıkmak, geçen bir arabaya atlayıp başkente gitmekti—ama bu plan sadece bir yanıltmacaydı.
“Subaru, her şey için teşekkürler. Bir şey olursa ne zaman istersen geri gel, tamam mı?”
Emilia’nın son ana kadar nezaketini koruyan veda sözleriyle Subaru yola koyuldu, Auram Köyü’ne giden patikada yürümeye başladı. Gümüş saçlı kız, malikâneden Subaru’yu artık göremeyene dek el salladı. Bu son derece sevimli tavrı endişelerini hafifletmiş, vazife duygusunu bir kez daha alevlendirmişti.
—Köy yolunda bir süre ilerledikten sonra Subaru durdu ve temkinli bir şekilde etrafı kolaçan etti. Kendisini izleyen kimsenin olmadığından emin olunca yoldan çıkıp ormanın derinliklerine daldı. Ram ve diğerlerinin, içerideki pek çok vahşi hayvan yüzünden bunun tehlikeli olduğu yönündeki uyarılarına aldırış etmeden yaptı bunu.
Uyarıları hiçe sayan Subaru, ormanın daha da derinlerine doğru çalıları yararak ilerledi. Bir noktada yamacı tırmanmaya başladı; dallar ve böğürtlen çalıları tenini çizse de adımlarını yavaşlatmadı.
Dağa doğru bu şekilde yaklaşık on beş dakika ilerledi.
“Tamam, burası olur.”
Subaru yeşilliklerin arasından çıktı, uçsuz bucaksız gökyüzü görüş alanına girdi. Ormanlık yamaçları aşmış, dağların arasına gizlenmiş bir tepeye varmıştı. Hemen önündeki uçurumdan aşağıdaki malikâneyi izleyebilirdi.
Oradan, Roswaal Malikânesi’nin o tanıdık, lüks manzarası net bir şekilde görünüyordu. Orman yolundan dolanmış, mükemmel bir gözlem noktasına ulaşmak için ormanı ve dağı yarıp geçmişti.
“Özellikle Emilia’nın odası harika görünüyor. Tuhaf bir şey olursa anında fark ederim.”
Uzaktan bile Emilia’nın odasının penceresini seçebiliyordu. İçerisini göremiyordu ama ters giden bir şeylerin işaretini yakalamak için gayet iyi bir noktaydı. Ve dördüncü günün gecesinde, o bela kesinlikle gelecekti.
“Yani, bu gece. Geriye sadece bir şeylerin olmasını beklemek kalıyor.”
Bu sabahtan itibaren Subaru’nun öldürmesi gereken yaklaşık on altı saati vardı—bu kadar süre dikkatini toplayabilirdi herhalde.
Bu sayede Roswaal Malikânesi’nde ne olacağını önceden anlayıp hemen malikâneye koşabilirdi. Bu kez baskın avantajı Subaru’nun elinde olacaktı.
Malikânede kalsaydı, Subaru saldırganın lanetinin bir kurbanı daha olacaktı. Karşı saldırı için kısıtlı imkânları ve genel savaş kabiliyetinin düşüklüğü yüzünden saldırganla doğrudan yüzleşemezdi. Suikastçı hakkında elde edebileceği en ufak bilgi kırıntısına bile feci şekilde ihtiyacı vardı.
Peki ne yapmalıydı? Subaru basit bir çözüm bulmuştu.
“Bu seferki amacım saldırganın kimliğini belirlemek ve saldırının ayrıntılarını netleştirmek… Sonunda ölsem bile.”
Şimdiye kadar iki kez ölen Subaru, saldırının kraliyet verasetiyle ilgili bir suikast olduğu kanaatine varmıştı. Asıl hedefin Emilia olup kendisinin sadece arada kaynayan bir zayiat mı olduğunu, yoksa ona bir tür gözdağı vermek için mi öldürüldüğünü bilmiyordu. Ancak daha şimdiden iki kez katledildiği düşünülürse, Subaru onun yakınındaki herkesin kılıçtan geçiriliyor olma ihtimalini son derece yüksek görüyordu.
“Karşı önlemlerin işe yarayıp yaramayacağı bir yana… Roswaal yine de tetikte gibi görünüyor…”
Subaru bunu şu varsayıma dayandırıyordu: Palyaço maskesinin ardında sinsi planlar kuran bir zihne sahip soylu Roswaal, Emilia adını taşıyan şah taşını satranç tahtasında savunmasız bırakacak kadar aptal olamazdı. Malikânede geride bıraktığı iki hizmetkâr, Ram ve Rem’in varlığı da bunun kanıtıydı.
“Açıkçası, koca malikâneyle sadece iki hizmetçinin ilgilenmesini başta çılgınlık sanmıştım ama…”
Onlar efendi ve hizmetkârdı; aralarındaki karşılıklı güven kaya gibi sağlamdı, sadakat bağları uzun yıllara dayanan hizmetle yoğrulmuştu. Ram’ın kölece bağlılığını ve Rem’in ona duyduğu hayranlığı görmek bunu anlamasına yetmişti.
Roswaal kesinlikle Emilia’nın etrafını kendisine asla ihanet etmeyecek insanlarla donatmıştı. Hizmetçilerden birinin birkaç ay önce işi bırakmış olmasına rağmen Ram’ın dediğine göre yerine yenisinin alınmayacak olması, Emilia’nın güvende olacağına dair ona güven veriyordu.
“Sorun şu ki, bu saldırı yüzünden daha önce öldüğüm düşünülürse, yeterince tetikteler mi bilmiyorum. Sadece ben öldüysem, eh, ne âlâ… Dur bir dakika, bu hiç de iyi değil.”
Roswaal’ın savunma planlarında öngörülemeyen bir unsur olan Subaru hesaba katılmadıysa sorun yoktu. Ama durum öyle değilse, Emilia’nın da zarar göreceği anlamına gelirdi bu.
Ve başkentte üç, malikânede iki kez ölen Subaru, gerçeklerin en kusursuz planları bile suya düşürmesine artık alışmıştı.
En kötü senaryoya hazırlıklı olmak gerekirdi… ve ardından bundan daha da kötüsüne.
“Buradaki en kötü senaryo, Roswaal’ın gardını düşürmesi ve Emilia’nın suikasta uğraması. Tabii bu durumda Roswaal, Ram, Rem ve ardından Beatrice de kılıçtan geçirilir… Kahretsin ya.”
En kötü senaryoyu hayal etmek bile içini tiksintiyle doldurmaya yetti.
Tüm bunları engellemek için olsa bile, olayları dışarıdan izleme yönündeki bu son derece mantıklı kararına isyan etmek istiyordu.
Duygularını gizleyemeyen Subaru, elbette tüm süre boyunca tetikte kalmayı, bir şey olursa anında malikâneye geri koşup düşman saldırısını haber vererek ortalığı ayağa kaldırmayı planlıyordu ama…
“Yani, herif aşırı temkinli çıksa da sırf ona bağırdım diye kaçıp gitse ne güzel olurdu, değil mi?”
Subaru sırt çantasından bir ip çıkarırken iyimser düşüncesini sesli olarak dile getirdi. Malikânenin deposundan ödünç aldığı epey uzun bir ipti bu. Subaru bir ucunu yakındaki bir ağacın gövdesine, diğer ucunu da kendi beline sıkıca bağladı. Hayatı buna bağlıymış gibi karmaşık düğümler attı; gerçi bir bakıma öyleydi de.
“Ve son olarak, ipi kesmek için bıçak… Bunu bu şekilde kullandığımı bilse kesin çok kızardı.”
Böyle derken, sevgiyle Kayan Yıldız adını taktığı bıçağı çıkardı. İçinde bulunduğu döngüde, eline ancak bugün geçirebilmişti.
“Gerçi diğer döngülerin o dört günü boyunca tepe tepe kullandım.”
Ayak işlerine bakan bir hizmetkâr olarak geçirdiği günlerde, Subaru’nun mutfaktaki görevleri çoğunlukla sebze soymak ve bulaşık yıkamaktan ibaretti. Kayan Yıldız; Subaru’nun patates benzeri sebzeleri, elmaları ve ara sıra da kendi elini kesmek için kullandığı o pek kıymetli bıçaktı. Bu sefer bıçak gerektiren bir plan yapınca, hiç düşünmeden onu kapmıştı.
“Umarım sadece ipi kesmek için gerekir ama işler sarpa sararsa…”
Bıçak yalnızca kaçışını kolaylaştırmak için değil, vakti geldiğinde kendini yaralamak içindi; zira kendine zarar vermenin getireceği acı, lanetin o iç kemiren uykusuna kesinlikle direnebilmesini sağlardı.
İşler sarpa sararsa o namluyu düşmana doğrultmak zorunda kalabilirdi. Ve eğer durum bundan bile daha kötü olursa—
“İntihar için ha? Cidden… bunu yapabilir miyim ki? O kadar korkunç bir şeyi…”
Subaru bıçağın keskin yüzeyindeki yansımasına baktı, kendi haline acı bir gülüş attı.
Elindeki bıçağa bakarken zihninin bir köşesinde Ram ve Rem’in anıları canlandı. Ram, bıçağı acemice kullandığı için Subaru’yu aşağılamıştı; Rem ise bıçakla elini kestiğinde ona şoke olmuş yan bakışlar atmıştı. İkisi de kızgınlıkla, Kesmemen gereken şeyleri kesme, diye paylamışlardı onu.
“…Bunu böyle yanlış kullandığım için de bana kızarlardı, değil mi?”
İki kızın da ona öfkelendiğini, Ram’ın tepeden dik dik baktığını ve Rem’in dehşete düşmüş göründüğünü gözünün önünde canlandırabiliyordu.
Ah, o manzara öyle bir şeydi ki—
“Fena halde köpürürlerdi, değil mi… Keşke kızsalar…”
Dudaklarından bu hasret dolu sözler dökülüverdi. Öyle ya da böyle, o sıradan günlere kendini yeniden kaptırmayı gerçekten çok istiyordu.
“Ölmek istemiyorum— Onların da ölmesine izin vermek istemiyorum…”
Subaru, henüz az önce veda ettiği insanların yüzlerini hatırlayarak kendi kendine cesaret vermek istercesine konuştu.
Subaru bir sonraki döngüye hazırlanmak için Emilia ve diğerlerini arkasında bırakmıştı. Yine de tıpkı önceki seferlerde olduğu gibi bu kez de kızlarla arasında inkâr edilemez bağlar oluşmuştu.
Sızlayan göğsünü bastırdı. Bu onun cezasıydı; yaptıklarının doğal bedeliydi.
Bir şeyleri kaybetme üzerine plan kurmuş olan Subaru’nun kaçamayacağı bir yüktü bu. Hem tatlı hem de acı hatıraları yanında taşımak zorundaydı.
Subaru, unutulup giden o dört günü o taze yarayı deşerek, eti koparılıp kemikleri kırılıyormuşçasına bir acıya katlanarak geçirmişti; sırf hepsini hatırlayabilsin diye.
“Bunu bizzat sen söyledin Subaru Natsuki. Herkes unutsaydı bile… sen hatırlayacaktın.”
İşte bu yüzden şimdiki zamanı öylece unutup gidebileceği bir şey olarak göremezdi.
Subaru mümkün olan son ana kadar mutlu bir son için yanıp tutuşmaya devam etmek zorundaydı. Kimsenin Emilia ve diğerlerinin zaman akıntısının kıyısındaki köpüklerden ibaret olduğuna karar verme hakkı yoktu.
Subaru ağaçların arasına gizlenerek Roswaal Malikânesi’ni gözlemlemeyi sürdürdü. Muhtemelen stres altında olan bedenini saran o kararlılık, nefesini yatıştırdı ve kalp atışlarını yavaşlattı.
Vücudunun daha önce hiç olmadığı kadar kendi iradesiyle uyum içinde hareket ettiğini hissediyordu.
Zorlukla kazandığı bu hisse bedenini emanet eden Subaru, kımıldamadan zamanın akıp gitmesini bekledi.
6
Akşam yaklaşırken batan güneş, Subaru’nun bulunduğu tepeyi turuncu bir ışığa boğdu. Güneş ışınlarından gözlerini kısan Subaru, uyuşan bedenini hareket ettirip üzerindeki rehaveti attı.
Malikâneyi yaklaşık sekiz saattir gözetliyordu. Bu süre zarfında sıra dışı hiçbir işaret olmamıştı; malikâne tamamen huzur içindeydi. Demek ki hava kararıncaya dek orada işler sahiden yolundaydı.
“Düşününce, Rem bu sefer alışverişe gitmedi…”
Dördüncü Gün’ün olayı olan Rem’in alışverişe çıkmasından eser yoktu. Belki de Subaru’nun ayrılışı doyurulacak bir boğazın eksilmesi anlamına geldiğinden, buna gerek kalmamıştı. Tuhaf bir çelişkiydi.
Subaru anılara gülümsediğini ve gerginliğinin dağıldığını fark edince yanağını çimdikledi. Dikkati elden bırakmanın yeri de zamanı da değildi.
“Şurada sekiz saat kalmışken böyle bir aptallık yapamam. Odaklan, odak—”
Kelimesini tamamlayamadı. İster iyiye yorulsun ister kötüye, saldırı tam da Subaru’nun dikkatini topladığı o anda geldi.
“—!”
Kulak zarlarına cılız bir ses çarptığı anda Subaru hiç tereddüt etmeden yana doğru atıldı.
Önceden belirlediği kaçınma manevrasını ne zaman yapacağını kestirmek için beş duyusunu da sonuna kadar açmıştı.
Bir sonraki an, aşırı ağır bir şeyin ağaçları ikiye bölerek çıkardığı o korkunç gümbürtüyü işitti. Etrafındaki tüm ağaçlar, yaprakları ve dallarıyla birlikte kulak tırmalayıcı bir çatırtı korosu eşliğinde devrildi.
Tüm bu kargaşanın ortasında Subaru doğrudan uçuruma doğru atıldı ve kendini aşağı bıraktı.
“—Aa!”
Dişlerini sıksa bile cılız bir çığlık atmasına engel olamadı; düşüşün getirdiği o ağırlıksızlık hissi midesini altüst ediyordu. Ancak iki uzun saniyenin ardından can simidi olan ip bu düşüşü kesti. İpin etine gömülmesinin verdiği acıyla acı dolu bir feryat kopardı.
“Acil durum kaçışı…!”
Bıçağıyla ipi keserek inişine devam etti, ayakkabılarının tabanları eğimli kayalığa sürtündü. Kayıp omzunu çarpan Subaru, yere sert bir iniş yaptı; bir şekilde dengesini korumayı başardı ve nefes bile almadan koşmaya başladı.
Yükünü hafifletmek için sırt çantasını bir kenara fırlattı, nizami koşmayı falan umursamadan kesik kesik nefeslerle tabanları yağladı.
“Gördüm! Eveeeet… Resmen gördüm!”
Subaru’ya baskın yapan ve önündeki ağaçları biçip geçen nesne, bir insan kafatası büyüklüğünde, dikenli bir demir gülleydi. Upuzun bir zincirin ucuna takılmış ölümcül bir bowling topuydu adeta—yani “gürz” olarak bilinen silah.
Subaru, o korkunç silahın zincirinden çıkan cılız metalik sesi kulakları yakaladığı anda kendini yere atmıştı.
Gözleriyle şahit olduğu o canice gücün ardından, Subaru'nun korkudan hâlâ dişleri birbirine vuruyordu.
O nesnenin üzerine geliş şekline bakılırsa, darbe doğrudan isabet etseydi bedeni muhtemelen paramparça olurdu. Subaru, bir önceki seferde bedeninin diğer yarısının nasıl uçup gittiğini şimdi anlayabiliyordu.
“Ama… buraya kadar geldi, öyle mi?!”
Dallara basarak ilerledi, bir yarığın üzerinden atladı ve basacak sağlam yeri olmayan zeminlerde koştu.
Subaru bir saldırıya uğrayabileceğini hesaba katmıştı. Konaktan uzaklaşarak, konağın kendisine yapılacak bir baskın kadar kendi üzerine bir saldırı düzenlenmesinin de olası olduğuna kanaat getirmişti. Eğer amaç olaya karışan herkesi öldürmekse, Subaru da hâlâ o listedeydi.
“Fakat bu, günler öncesinden konakta olduğumu bildikleri anlamına gelir!”
Bu da saldırganın konağı günlerdir gözetlediği ve gizlice planlar yaptığı manasına geliyordu.
“—!”
Nefes nefese kalmış, yolunu kaybetmişti; hayvan patikasından aşağı inerken tek odaklandığı şey tökezlememekti.
Zorlukla nefes alan Subaru, önünde beliren manzaraya dilini şaklatarak tepki verdi.
“Yani baştan beri tamamen adamın avucunun içinde mi oynuyormuşum?”
Dehşete düşen Subaru, önünü kesen bir uçurumun karşısında dikiliyordu.
Sert ve pürüzlü kaya duvarına bakılırsa, tırmanmaya yönelik her türlü girişime direnen doğal bir kaleyi andırıyordu. Doğal olarak Subaru'nun şu anda bu engeli aşmasının hiçbir yolu yoktu.
Subaru arkasını dönüp kesik kesik, derin nefesler alarak kendini hazırladı.
Önündeki orman bir noktada daha da kararmıştı; batan güneşi perdeleyen ağaçlar, onun dünyadan soyutlanmış ve yapayalnız hissetmesine neden oluyordu.
“Geleceksen gel bakalım, elinden geleni ardına koyma…!”
Subaru içindeki şüpheleri bir kenara itti, fermuarını açtığı eşofman üstünü çıkarıp attı. İki eliyle eşofman üstünü gererek açtı ve sessizce saldırganının gelmesini bekledi.
Peşindeydiler. Köşeye sıkışmıştı. O anda Subaru, bir yırtıcının tuzağına düşmüş bir av kadar çaresiz hissediyordu. Fakat öyle kolay lokma olup da mücadele etmeden kendini yem edecek biri değildi.
Karşısındakine bunu hak etmesi gerektiğini gösterecekti.
“Lanet olsun… geliyor musun gelmiyor musun?!?”
Subaru’nun bedeni, gözlerinin önündeki ölümcül saldırıya karşı akılalmaz refleksler gösterdi.
Eşofman üstünü iki eliyle havaya kaldırdı, uçarak gelen demir gülleni alttan yakalayıp sarmalayarak bedenine inecek o vahşi darbeden kıl payı kurtuldu.
Ancak eşofman üstü ellerinden sökülüp alındı ve bedeni şiddetli bir darbeyle duvara çarptı.
Fakat Subaru gözlerini kaldırıp hedefini şaşıran demir güllenin tam da umduğu gibi uçurumun yüzeyine saplandığını gördüğü an, uzayan zinciri sıkıca kavradı.
Ardından tuttuğu zincir boyunca—öbür ucunu tutan saldırganın olduğu yöne doğru dik dik baktı.
“Hadi, göster kendini pislik! Suratını görebilmek için ne kadar uğraştım bir bilsen!!”
Kendi moralini yükseltmek için öfkeyle bağırıp meydan okudu.
Bir eliyle zinciri kavrarken, diğer eliyle daha önce ipi kestiği bıçağı yeniden tuttu. İşler sarpa sararsa bunu saldırganın yüzüne savurmaya kararlıydı. O raddeye gelirse, Subaru tereddüt etmeyecekti.
Bakışları sertleşti. Kim ya da ne çıkarsa çıksın kaçmayacaktı.
Hayatı ciddi tehlikedeydi ama bir şekilde hâlâ hayattaydı. Belki de bu sefer her şeyi bir kenara atmasına gerek yoktu; belki de saldırganı püskürtmek hâlâ mümkündü.
Daha önce bir kez vazgeçmiş olan Subaru, en ufak bir umut kırıntısına bile çaresizce uzandı.
Belki de o kırıntı Emilia'ydı. Belki ikiz hizmetçilerdi. Belki o küstah küçük kızdı ya da Roswaal'dı. Subaru istemeden içinde bulunduğu durumu unuttu, bir kenara ittiğini sandığı anıların zihnine üşüşmesine izin verdi.
Sözler vermişti. Tutması gereken sözler.
Fakat sonra…
“—Bana başka çare bırakmıyorsunuz,” dedi kız.
Zincirden bir ses geldi. Silahı kullanan kişi yaklaştıkça zincirin gevşediğini hissetti.
Fakat Subaru gözleri fal taşı gibi açıldığından bu ayrıntıları fark edemedi.
Konuşamadı. Boğazından iniltiye benzer bir ses çıkarken dudakları titredi. Önündeki gerçeği reddedercesine başını belli belirsiz, bitkin bir şekilde iki yana sallarken zinciri tutan parmakları istem dışı gevşedi.
Çimlerin üzerinde yürüyen, dalların üzerinden atlayan genç bir kız karanlığın içinden çıktı.
Siyah, oldukça kısa önlüklü bir elbise giyiyordu. Saçında beyaz dantelli bir toka vardı. Ufak tefek boyuna hiç mi hiç uymayan demir gülleye bağlı bir kabzayı tutuyordu.
Mavi saçları rüzgârda hışırdarken, yüzünde ifadesiz bir bakışla başını o çok tanıdık şekilde yana eğdi.
“…Şaka yapıyorsun, değil mi Rem?”
Subaru'nun korumaya niyetlendiği kızlardan biri, tam karşısında o canavarca demir gülleyle dikiliyordu.
7
Bir anda Subaru’nun zihninin arkası tamamen beyaz bir gürültüyle doldu.
Gözlerinin önündeki bu manzarayı çaresizce inkâr etmek istiyordu ama buna imkân tanıyacak hiçbir şey aklına gelmiyordu.
—Subaru’nun düşünceleri bomboş, bembeyazdı; içlerinde hiçbir şey yoktu.
Nefesi kesildi. Kalbi çarpmayı unutmuş gibi durmuş görünüyordu.
Subaru'yu bu durumdan kurtaran şey, alnından süzülen soğuk bir ter damlasının hissi oldu.
—Bu kötü. Kötü kötü kötü kötü kötü.
Zihnindeki o boşluk, yerini defalarca şiddetli bir huzursuzluk ve paniğe bıraktı. Mantıklı hiçbir düşünce gelmiyordu. Gözlerinin önündeki gerçekten Rem miydi?
Subaru'nun bildiği o Rem miydi bu gerçekten; kibar sözleri hançer gibi batan, hastalık derecesinde dakik, şımarık ablasının üzerine titreyen, derin bir aşağılık kompleksi besleyen o kız mıydı?
Subaru az önceki savaşma azmini yitirmişken, Rem boşta kalan elini saçlarının arasından geçirerek ona baktı.
“Direnmezseniz, size acısız ve hızlı bir son bahşedebilirim?”
“—Buna evet diyeceğimi mi sanıyorsun gerçekten? Bu bana b*k ye demekle aynı şey.”
“Ne kadar da kaba. Evet, sanırım doğanızda bu var, Değerli Misafirimiz?”
Rem tıpkı konakta yaptığı gibi davranıyordu; reveransı ve kibar konuşması ortama o kadar aykırıydı ki Subaru gerçekten hayal gördüğünü hissetti.
Fakat bu, Rem'in elindeki o vahşi yabancı cismi görmezden gelmesini sağlayamazdı.
“Ezici silah kullanan bir kızın bir şekilde çekici olduğunu kabul ediyorum ama…”
Zincirli, dikenli bir demir gülle. Tek bir darbeyle rakibini kıymaya çevirebilecek ezici bir silah. Böyle bir silah seçmek için Rem'in bayağı bir sadist olması gerekirdi. Daha önce gücünü tatmış ve onun yüzünden can vermiş olan Subaru, Rem'in demir gülle üzerindeki hâkimiyetinin mutlak olduğunu çok iyi biliyordu.
Subaru gerçeği yavaş yavaş dişlerinin arasında ezdi, ağzı aradığı sözcükleri dökmeye başladı.
“Bunu sormak biraz klişe ama… neden böyle bir şey yapıyorsun?”
“Karmaşık bir durum değil. Şüphelisiniz, bu yüzden bir hizmetçinin yapması gerektiği gibi hükmünüzü vereceğim.”
“Hiç mi ‘komşunu kendin gibi sev’ lafını duymadın…?”
“Bu konuda son derece kararlıyım, o yüzden…”
Rem, hemen bir yanıt beklermiş gibi Subaru'ya baktı; belli ki vakit kazanmasına izin vermeye hiç niyeti yoktu. Şimdi kıpırdasa, kız onu kesinlikle öldürürdü.
Bu bir çıkmazdan ziyade, bir namlunun ucuna bakmaya benziyordu. Subaru, çektiği ıstırabın gardını düşürmesine izin vermeden buradan ufak da olsa bir bilgi koparmak için zihnini çılgınca çalıştırdı.
“—Ram'ın bundan haberi var mı?”
Aniden, Rem'le aynı yüzü paylaşan ablasının adını andı.
Ram üç ayrı kusuru başında taç gibi taşıyordu: Kibirliydi, kabaydı ve baskıcıydı. Bir hizmetçi olarak her bakımdan küçük kardeşinden gerideydi ama Subaru, Roswaal Konağı'nda herkesten çok Ram ile vakit geçirmişti. Eğer Ram bile onun düşmanı olduysa—birlikte geçirdikleri o günlerin ne anlamı kalmıştı?
İşte bu yüzden Rem'in verdiği yanıt, Subaru'nun farkında olmadan aradığı yanıttı.
“Ablamın haberi olmadan bu işi bitirmeye niyetliyim.”
Subaru derin bir nefes alıp doğrudan Rem'in gözlerinin içine baktı. Subaru'nun sanki yeniden canlanmış gibi dudaklarını yaladığını gören Rem kaşlarını kaldırdı.
“Yani buna kendi başına mı karar verdin? Roswaal sana emir vermedi mi?”
“Efendi Roswaal'ın isteklerine karşı gelen herkesi ortadan kaldırırım. Siz de onlardan yalnızca birisiniz.”
“Yahu, oradan öylece geçen insanlara saldırmasınlar diye fino köpeklerini eğitemiyor mu bu— Ah?!”
Subaru, Rem'in gerçek hislerini tartmak için onu biraz kışkırttı, ancak zincir hemen yandan savrularak üzerine indi.
“Efendi Roswaal'a hakaret edemezsiniz.”
Sert darbe görüşünü bulanıklaştırdı; keskin bir acı, sol yanağında dikey bir yarığın açıldığını haber verdi.
Demir gülle hâlâ kaya yüzeyine saplıyken, zinciri bir kırbaç gibi kullanarak Subaru'ya vurmuştu.
Demek o patavatsızca sataşmasının bedeli buydu. Fakat karşılığında bir şeyler öğrenmişti.
En azından Rem'in Roswaal'a olan sadakatinin gerçek olduğunu artık teyit edebilirdi. Subaru'yu susturmanın Roswaal'ın yararına olduğuna sahiden inandığına şüphe yoktu. Subaru'nun Roswaal Konağı'ndan ayrılmasının, Emilia'nın adaylığını destekleyen Roswaal için dezavantajlı olduğuna kanaat getirmişti.
Başka bir deyişle, bu—
“Ah, demek mesele bu— Bana bu kadar az güveniyorsun, ha?”
“Evet.”
Kızın istemeye istemeye başını sallaması, Subaru'ya göğsüne derinlemesine saplanan keskin bir bıçak kadar acı verdi.
Subaru bu cevaptan ölesiye korkmuştu, çünkü bunu kabul etmek, konakta geçirdiği günlere tamamen farklı bir gözle bakmak anlamına geliyordu. Bu yüzden Subaru bunu dile getirmedi. O berbat hissi göğsünün derinliklerine kilitledi. Ama kendi saflığına gülmekten de kendini alamadı.
“Lanet olsun, şu hâlime bak. İyi idare ettiğimi sanıyordum ama fena halde yanılmışım…”
“…Ablam—”
“Duymak istemiyorum—! Al bunu!”
Subaru bağırıp cep telefonunu cebinden çıkarıp önüne doğru uzatırken Rem bir anlığına hafifçe tereddüt etti.
—Bir sonraki an, beyaz bir ışık ormanın karanlığını yararak Rem'i bir anlığına dondurdu.
“—Raaah!”
Subaru çığlık atarak ileri atıldı ve kızın ufak tefek bedenine çarpıp onu savurdu.
Rem o dehşet verici aleti akılalmaz bir güçle kullanabiliyordu fakat kafa kafaya bir çarpışmada, Subaru'nun boy ve kilo avantajı galip geldi. Darbesinde hiçbir şeyi sakınmamıştı, kızın narin bedenini havaya uçurdu; dengesini kaybeden Rem yere kapaklandı. Subaru onun yanından hızla geçerken dönüp arkasına bir an bile bakmadı.
Ciğerlerine hava çekerken hırıldıyor ve koşarken bir yandan da düşünüyordu.
Eğer bu yalnızca Rem'in kararıysa, Subaru'nun hayatta kalmak için iki seçeneği vardı. Bunlardan biri şüphesiz konağa dönüp doğrudan efendisiyle konuşmaktı. Ancak Roswaal da Rem gibi düşünüyorsa, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş olacaktı.
“Ama öyle olsa bile… Emilia var…!”
Ona dair hatırası diğer herkesten daha parlak parıldıyordu. Güvenebileceği biri varsa, o da oydu.
—Fakat bir kraliyet adayı olarak, böyle bir durumda kaybedecek en çok şeyi varken, Subaru'nun sözlerine güvenir miydi?
“—?!”
O anda, Subaru'nun kafasının arkasından gelen bir ses ona yıldırım gibi çarptı.
Hiç şüphesiz, Emilia'nın samimiyetinden şüphe duyan kendi sesiydi. Dobra, dürüst ve başkaları için kendini tehlikeye atmaktan çekinmeyen biri olduğunu bildiği hâlde ondan şüphe eden bizzat Subaru'ydu.
“Neden… ne yapıyorum ben…!”
Bakış açısı değişmişti, dolayısıyla düşünceleri de öyle. Ama Emilia'dan şüphe etmek de neydi?
Subaru korumaya karar verdiği kişiye bile güvenemiyorsa, kime inanabilirdi ki?
Kalbinden şüphe ettiği birinin hayatını korumak için kurduğu o büyük plan yüzünden dağların arasında acınası bir şekilde kaçıyordu. Bu ne kadar akıl kârıydı?
—Bu sefer istihbarat toplayacaktı, öyle mi? Hadi oradan.
Hiç beklenmedik bir yönden gelen tehdit altında, neden buradaydı, neden canını kurtarmak için böyle kaçıyordu? Fazla kibirlenmişti. Fazla saftı. İyice düşünmemişti.
Nefesi kesilmiş, yarı koşarak yarı yuvarlanarak bir yamaçtan aşağı inerken Subaru pişmanlıklar içinde yüzüyordu.
Gözlerini buğulandıran gözyaşları arasında inledi. Adımları hantallaştı. Birdenbire ağaçlar açılarak bir düzlüğe vardı; Subaru gökyüzünü gecenin kaplamaya başladığını gördü. Derken—
“—Ah?”
Aşırı yoğunlaşmış bir rüzgâr bıçağı savruldu, Subaru'nun sağ bacağını dizinden kesip uzağa fırlattı.
Subaru, dengesini kaybedip sertçe yere çakılırken sağ bacağının büyük bir güçle havaya fırlayıp sektiğini izledi. Çarpmanın etkisiyle yanağındaki kesik yeniden kanamaya başladı; kayaya çarpan omuz kemiğinden sanki infilak etmiş gibi bir ses geldi. Bütün bedenini saran kesik beynine elektrik şoku gibi saplanırken Subaru çığlık attı.
“Aaaaaaagh! B-bacağıııım?!”
Canı acımıyordu ve bu his daha da korkunçtu.
Kopan alt bacağından parçalar fırlamış, ilerideki çalılıklara savrulmuştu. Gecikmeli olarak fışkıran taze kan yeri kızıla çalan bir siyaha boyadı; acı ancak o zaman sinir sistemini tam anlamıyla istila etti.
“—!”
İçinde dalga dalga yayılan tarif edilemez acıyla yeri tırmaladı.
Yaraya bastırdı, debelendi, boşta kalan sağ eliyle yere vurdu, bir ağaca vurdu ve bilinci sıcaktan kaynarken ağaç kabuğunu tırnakladı. Acıyordu, acıyordu, gerçekten çok acıyordu.
Bir marangoz rendesi onu içeriden dışarıya yontuyormuşçasına acının sinirlerini kemirdiğini hissetti. Bu kadar kısa sürede o kadar çok kan kaybetmişti ki, öldüğü gerçeği yavaş yavaş kafasına dank etti.
“Suyun Manası, şifanı bahşet.”
Subaru'nun debelenen bedenine aniden yumuşak bir avuç içi bastırıldı. Kıpırdayamayan Subaru kan çanağına dönmüş gözlerini çevirdi ve yanı başındaki hizmetçi kıyafetli kızı fark etti.
Mavi saçlı Rem'di bu. Az önce Subaru'yu öldürmeye çalışan Rem, avucunu soluk bir ışıkla çevrelemiş, Subaru'nun kopan sağ bacağına ılık bir büyü enerjisi akıtıyordu. İyileştirme büyüsünün getirdiği kaşıntıyı hissetti.
Acı tamamen dinmedi ama bu gerçeküstü sahne karşısında Subaru'yu bir şok dalgası esir aldı. Subaru, Rem'in böyle bir anda onu neden iyileştirdiğini anlayamadı. Subaru'nun bakışlarını hisseden kız, ona yumuşak, sıradan bir gülümseme sundu. Ufak bir umut ışığı gibi görünen o his, ardından gelen kelimelerle can verdi.
“Öylece kolayca ölmenize izin verirsem size hiçbir şey soramam.”
Ne kadar iyimser bir aptal olduğu kafasına iyice dank etti.
Rem ilk yardımını bitirip ayağa kalktı ve demir gülleyle yeri kazıyarak zincirini şıngırdattı.
Subaru sırtüstü yatıyordu ve demir gülle ona doğru yaklaşırken toprağı yarıyordu. Yakından gördükçe, sadece can almak için var olan, o kaba, işlenmemiş, şiddete özel alet olduğu çok daha net anlaşılıyordu.
Rem onu kasten görebileceği yere getirmişti. Niyeti gün gibi ortadaydı.
Hayatının kendi ellerinde olduğunu göstermenin en kolay yolu buydu.
“—Buna el koyuyorum.”
Rem çömelip Subaru'nun sımsıkı kapalı elini açarken konuştu. Eli, Rem ile karşılaştığından beri bıçağa kilitlenmişti, bir türlü bırakamıyordu.
Rem parmaklarını kabaca aralayıp bıçağı aldı ve elinde çevirdi.
“Az önce beni bununla bıçaklasaydınız, biraz daha uzağa kaçabilirdiniz.”
Rem kaşlarını çattı, Subaru'nun bu mantıksız hareketini kavrayamıyormuş gibi konuşuyordu. Fakat Subaru, zonklayan acının ortasında nefesini kontrol altına alarak başını iki yana salladı.
—O bıçakla Rem'i yaralamasının hiçbir yolu yoktu.
O bıçak, Rem arkasını dönmüşken Ram ona sebze soymayı öğretirken, ellerinde tuttukları o telaşlı ama huzurlu zamanların bir parçasıydı. Rem'i bununla bıçaklayamazdı.
—Subaru’nun kalbinde bunun için gereken güç yoktu.
Subaru tek kelime etmeden başını sallamaya devam edince, Rem iç çekip bıçağı ormandaki çalılıkların arasına fırlattı.
Zinciri şakırdatıp soğuk bakışlarla Subaru'ya tepeden bakarken dikkatini yeniden toplamış gibiydi.
“Soruyorum size, Leydi Emilia'nın taht rakiplerinden biriyle mi iş birliği yapıyorsunuz?”
“…Kalbim Emilia'ya ait.”
O konuştuğu anda zincir şiddetle Subaru'nun gövdesine indi. Kaçışı sırasında her yeri yırtılan gömleği, altındaki tenle birlikte kolayca parçalandı.
Subaru'nun çığlığı ormanda yankılandı.
“Sizi kim tuttu ve hangi şartlarla?”
“E-Emilia-tan'ın gülen yüzüne… paha biçilemez.”
Kız bileğini ters yönde hareket ettirdi ve aynı şeyi tekrarladı. Tam olarak aynı yere vurulduğunu hisseden Subaru, acı dolu çığlığının kızın ustalığına bir övgü vazifesi gördüğünü biliyordu.
Kız bu minvalde sorular sormaya devam etti. O da bu minvalde cevaplar vermeye devam etti.
Zincir birkaç kez daha şakırdadı. Subaru'nun acı dolu haykırışları da ona birkaç kez daha eşlik etti.
Bilinci kapandığında, Rem onu iyileştirme büyüsüyle tedavi etti. Tekrarlanan şiddet ve şifa cehennemine hapsolan Subaru'nun ruhu paramparça oldu; bu şekilde birkaç kez bilincini kaybetti.
Yine de kalbi, Rem'in kırbaç darbelerine boyun eğmedi.
Yüzüne sıçrayan kanı silip gökyüzüne bakan Rem, Subaru'nun bu dikbaşlı tavrından bıkmış olmalıydı.
“Yakında dönmezsem, yemeği hazırlamakta gecikeceğim…”
“…Akşam yemeği ha. Bugün menüde ne var ki, ha…”
“Bakalım. Kıymalı turtaya ne dersin?”
“K-kusura bakma, sanırım bu seferlik pas geçeceğim…”
Subaru’nun son ana kadar sergilediği bu lakayt tavra iç çeken Rem’in yüzünde nihayet bir duygu kırıntısı belirdi. Ardından bir süre sessiz kaldı, sonra gözleri hiç olmadığı kadar soğuk bir ifadeyle Subaru’ya dikildi ve onu sorgulamaya başladı.
“—Cadı Tarikatı’ndan mısın?”
Subaru daha önce hiç duymadığı bu kelimeler karşısında şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
Bu sözlerin bulundukları yerle, durumla ya da Rem’in gerçek düşünceleriyle ne ilgisi olduğunu anlayamamıştı.
“Cevap ver lütfen. Büyülenmişlerden birisin, değil mi?”
“…Büyü-ne?”
“Benimle oyun oynama!”
Öfkeden deliye dönen Rem’in soluk mavi gözleri, hınçla Subaru’yu delip geçiyordu. Subaru tanıştıklarından beri Rem’i ilk kez böyle kendinden geçmiş görüyordu.
Rem’in solgun yüzü kararmış, Subaru’ya katıksız bir düşmanlıkla tepeden bakıyordu.
“Tanımıyorum onları… Bizim sülale toptan ateisttir zaten…”
“Hâlâ inkâr mı ediyorsun? Cadıyla bir bağın olduğu gün gibi ortada. Üstün başın onun kokusuyla dolu!”
Nefret. Rem’in Subaru’ya dikilen gözlerinde koyu bir nefret kaynıyordu. Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı; Rem’in bu yüzü, bu duygu girdabı, şimdiye dek yaptığı her şeyi bambaşka bir ışık altına seriyor gibiydi.
“Ablam ya da bir başkası fark etmese bile kokunu alabiliyorum! O canavardan kalan koku midemi bulandırıyor, yüzüne tüküresim geliyor!”
Subaru sustu. Karşısında duran Rem, dudaklarını dişlerini gıcırdatırcasına ısırıyordu.
“Ablamla konuştuğunu gördükçe içim içimi yiyordu, öfkeden kuduruyordum. Ablama o kadar acı çektiren biriyle bağı olan senin gibi biri… canımızdan çok sevdiğimiz evimize sızdı—!”
Rem’in katıksız bir kötülük barındıran sözleri, Subaru’yu acımasızca bir zehir gibi sarmaladı.
“Lord Roswaal seni kabul ettiğinden beri gözüm üstündeydi… ama her an sana bakmak canımı yakıyordu. Artık katlanamıyordum.”
Subaru tek bir kelime bile edememişti. Ve Rem, hançeri sonuna kadar sapladı.
“Ablamın seninle ilgilendiği onca zaman boyunca sadece dostane davranıyormuş gibi yaptığını bilsem bile!”
“—”
Rem, sanki şimdiye kadar göstermediği tüm duyguların acısını çıkarırcasına, içinde biriktirdiği bütün nefreti tek seferde Subaru’nun üzerine boşaltıyordu. Titreyen omuzlarıyla sustu, öfkeyle yanan gözlerini Subaru’ya dikti. Ancak hemen ardından, yüzündeki öfke yerini ani bir şaşkınlığa bıraktı.
“—Ne oluyor…?”
Çünkü Rem o nefret dolu sözleri haykırırken, Subaru sessizce ağlıyordu.
“Biliyordum… Böyle bir şey olduğunu biliyordum.”
Boğazına hıçkırıklar düğümlendi, gözlerinden süzülen sıcak yaşlar yanaklarından aşağı aktı.
Dinmek bilmeyen gözyaşları süzülürken, Subaru kederli ve kesik bir sesle konuştu: “Demek öyleymiş… O kadar nezaketin ardında bir sebep olduğunu biliyordum. Ama… sormaya çok korkuyordum…”
İşe yaramaz Subaru’ya işin temellerini kafasına vura vura öğreten o ikisiydi.
Ram, uşak kıyafetini nasıl giyeceğini bilmediği için onunla alay etmişti. Rem, üzerine oturmayan kıyafeti yeniden dikip nasıl giyileceğini göstermişti. Ram, harfleri güç bela öğrenmeye çalışırken sabırla onun başında beklemişti. Rem’in saçını kesme sözünden sonra kız sık sık gözlerini ona diker olmuştu; birilerinin onunla ilgilenmesi ve onu cesaretlendirmesi Subaru’yu mutlu etmişti.
Hepsi asla unutamayacağı kadar güzel anılardı.
“Sonunda elimi kesmeden sebze soymayı öğrendim. Çamaşırları düzgün yıkamayı öğrendim. Temizliği tam kıvıramadım gerçi ama…”
Dört günde bundan fazlasını bekleyemezdi zaten. Ama o dört günü atlatabilirse, önündeki günlerde öğrenecek daha çok şeyi olacağını düşünmüştü.
“Okumayı da… Sadece basit şeyleri tabii, ama artık sökebiliyorum. Söz verdiğim gibi çalıştım. Resimli kitabı okudum. Hepsi sizin sayenizdeydi…”
“Sen neden… bahsediyorsun?”
Rem’in ses tonu, Subaru’nun bu sayıklamalarından ürkmüş gibi alçaldı. Subaru başını kaldırıp doğrudan Rem’in gözlerinin içine baktı.
“Benim için yaptıklarınızdan bahsediyorum…”
“Ben böyle bir şey hatırlamıyorum.”
“—Nasıl hatırlamazsın?!”
Bu ani öfke patlaması Rem’e gayriihtiyari bir adım geri attırdı.
Subaru yattığı yerden doğrulmaya zorladı kendini; dişlerini sıkarak Rem’e dik dik baktı ve bağırdı.
“Neden herkes beni geride bıraktı…! Ben size ne yaptım…! Ne yaptım söylesene…!”
Duygularına hâkim olamıyordu. Parça pinçik edileceğini adı gibi biliyordu ama Subaru’nun kalbi, ta ruhunun derinlikleri haykırmadan duramıyordu.
Başka bir dünyaya çağrılmış, akıl almaz şeylere maruz kalmış ve her şeye rağmen dişini sıkıp yoluna devam etmişti.
Ama artık son noktasına gelmişti.
“Neyi yanlış yaptım? Neyim var benim? Benden neden bu kadar nefret ediyorsunuz…? O… o söz bile… Ben hep…”
“—Ben—”
“Ben sizi hep se—”
—Gelen darbe, daha fazlasını söylemesine izin vermedi.
Ani bir kuvvet Subaru’nun bedenini geriye savurdu; bedeni arkasındaki ağaç gövdesine hafifçe çarptı.
Subaru hemen yanı başında zayıf bir nefes ve köpüren su sesine benzer bir hırıltı duydu. Bakışlarını çevirdiğinde sebebini anında anladı.
“—”
Boğazıydı.
Subaru’nun boğazının yarısı koparılmıştı. Soluk borusunun ortasından hava ve kan köpükleri fışkırıyordu.
Afallamış bir hâlde, yaraya bakan Rem’in yüzünü gördü.
Bunu görecek kadar dayanan Subaru’nun gözlerindeki ışık söndü, başı döndü ve her yer bembeyaz oldu.
Konuşamıyordu. Zihni, sanki biri şalteri indirmiş gibi karardı.
Her şey uzaklaştı. Ne acı vardı ne de keder; geride bıraktığı tek şey duyguları oldu.
Yine de son anda, birinin kederli sesini hayal meyal duyar gibi oldu.
“—Ablam fazla merhametli.”
BÖLÜM 5
HASRETİNİ ÇEKTİĞİ SABAH
1
“—!!”
Bilincinin yerine geldiği anı tam olarak kestiremedi.
Kulaklarında şiddetli bir yağmurun sesi uğulduyordu. Görüşü kızıl ve beyaz arasında gidip geliyordu.
Dünya bükülmüş, çarpılmıştı.
Kollarını da bacaklarını da hissedemiyordu; sanki biri bağırsaklarını ıslak çamaşır gibi sıkıyormuşçasına boğuk, ızdırap dolu bir çığlık koptu ağzından.
Bedenini büküp sıçradı, tüm vücudunun hareket edebilen her bir parçası vahşi bir idraksizlikle sarsılıyordu.
—Neler olduğunu anlayamıyordu.
Kopan bacağının kavurucu acısı ve bedenini baştan aşağı kırbaçlayan zincirin izleri… yok olmuştu.
Kanını kaybetmişti. Hayatını kaybetmişti. Ölmüştü.
Ölmek istememişti. Acıdan, ıstıraptan, kederden, korkudan; hepsinden nefret ediyordu.
Her şeyi kendinden uzaklaştırmak istiyordu. Görebildiği her şeyi, dokunabildiği her şeyi, hissedebildiği her şeyi.
“—!”
Bir ses duydu. Birinin sesini duydu.
Vahşi bir hayvanı umutsuzca sakinleştirmeye çalışan birinin sesini andırıyordu.
Sözler bir anlam ifade etmiyordu. Anlamını kavrayamıyordu. Anlamak da istemiyordu.
Dinlemek nafileydi. Dinlemek sadece canını yakardı. Dinlemek hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Yine de o her şeyi reddederken, renkle birlikte ses ve şekiller de dünyaya geri döndü.
Tüm o hırpalanmış bedeninin duyuları, uzuvlarına kan pompalandığını doğru bir şekilde haber veriyordu.
Sağa sola savrulan eli bir şeye çarptı; tırnakları kırıldı, elinin tersi yırtılıp kanamaya başladı. Saplanan keskin sızı beynine ulaştığında çığlığının şiddeti bir nebze azaldı.
O an fark etti. Biri sızlayan kollarını yakalamış, sıkıca tutuyordu.
Benzer bir şeyi bacaklarında da hissetti. Üzerini kaplayan bir şey iki bacağını da kıpırdatmasına engel oluyordu.
Tam üzerinde, yerine gelen görüşü artık defalarca gördüğü o tanıdık beyaz tavanı seçti.
Yumuşak bir yatakta sırtüstü yattığını fark etti.
Kaskatı kesilmiş bedeninden güç çekilirken tam derin bir nefes vermişti ki…
“Değerli Misafirimiz, Değerli Misafirimiz. Nihayet sakinleştiniz mi?”
“Değerli Misafirimiz, Değerli Misafirimiz. Nihayet çırpınmayı bıraktınız mı?”
Kulakları o iki tanıdık sesi duyduğu anda, Subaru çığlık atması gerektiğini hatırladı.
2
Subaru’nun Roswaal Malikanesi’ndeki dördüncü ilk günü, mümkün olan en kötü şekilde başlamıştı.
Subaru, bu dünyaya geldiğinden beri altı kez ölmüş olmanın utancıyla yaşıyordu.
Bunlar kesinlikle huzurlu ölümler değildi. Her ölüm, beraberinde denk bir kayıp hissi getiriyordu.
İnsan bunun acısına ve ıstırabına alışamıyordu. Her defasında ayağa kalksa da çektiği yalnızlığı, çaresizliği ve ızdırabı kimse anlayamazdı.
Nasıl bir çıkmaza girerse girsin en azından kalbinin pes etmeyeceğine dair kendine söz verirdi.
Fakat bu azim, son Sıfırdan Başlama ile paramparça olmuştu.
İçindeki kayıp, çaresizlik ve yalnızlık hissi, Subaru’yu geride kalan günlerde kurduğu bağlar kadar derinden yaralamıştı.
Toparlanmasının imkânı yoktu. Kendini toparlayacak gücü kalmamıştı.
Subaru’nun yanındaki yatakta oturan Emilia, onun yaralı sağ elini hafifçe okşarken gülümsedi.
“—Tamamdır, bitti. Gayet güzel sardım bence ama öyle delice çırpınmamalısın, tamam mı?”
—O anda odada sadece Subaru ve Emilia vardı.
Subaru uyandığında odada bulunan iki hizmetçi, onun uyanır uyanmaz sergilediği utanç verici tavırlar karşısında geri çekilmiş, işi Emilia’ya bırakmıştı.
“Ram ve Rem senin için gerçekten çok endişelendi.”
Subaru duymak istemediği bu iki ismin anılmasıyla gayriihtiyari başını kaldırdı.
Subaru’nun bu tepkisi Emilia’nın yüzünde hafif bir şaşkınlık yarattı ama başını hafifçe iki yana sallayarak bunu hemen savuşturdu.
“Seni bir şekilde kırdıklarını düşünerek alışılmadık derecede üzüldüler. Onları bir daha gördüğünde bir iki laf etsen nasıl olur?”
“Kırmak mı? Yok, bir şey yapmadılar… O insanlarla benim aramda hiçbir şey yok.”
Emilia’nın zarif kaşları, gencin duyarsız ses tonu karşısında hafifçe çatıldı. Subaru onun bu tepkisini göz ucuyla fark etti ama dudaklarından ne bir özür ne de bir bahane döküldü.
Bunun yerine ağzından, zerre kadar kinaye barındırmayan bir soru çıktı.
“Baksana Emilia, sence ben… ayak bağı mıyım?”
Emilia bir parmağını kaldırdı ve Subaru’yu dizginlemek istercesine hızlı hızlı konuşmaya başladı.
“Neden ayak bağı olduğunu düşüneyim ki? Hayatımı kurtardın, Subaru. Minnet borcun olan biri öylece çekip gitse sen ne yapardın? Bu beni cidden çok zor durumda bırakırdı.”
Subaru sessizce dinledi; Emilia’nın yüzündeki her bir ayrıntıyı ve hareketlerini pürdikkat incelediğini sonradan fark etti.
“Vay canına, ben cidden…”
Emilia’ya bu denli güvensiz bir bakış atan kişinin kendisi olması canını sıktı.
Emilia beklenmedik bir şekilde taşı gediğine koymamış mıydı yani?
Kurtarıcını artık bir kurtarıcı olarak görmemek, yapılabilecek en aşağılık şeydi.
Emilia, bu belirsiz dünyada Subaru’nun sığınabildiği tek vahaydı. Gönül verdiği diğer her şeyi yitiren Subaru’nun dönecek başka hiçbir kapısı yoktu.
“—”
Aklına aniden ufak bir fikir geldi.
Belki de Sıfırdan Başlama gerçeğini açıklaması gereken kişi Emilia’ydı?
“Doğru ya…”
Şimdi düşününce, Subaru bu çıkmaz gerçeği şu ana kadar tamamen tek başına değiştirmeye çalışmıştı. Ancak başardığı tek şey, hem geleceğin hem de geçmişin kapı duvar olduğu kör bir kadere toslamak olmuştu.
Bu düğümü çözmek köklü bir değişim gerektiriyordu.
Belki de asıl cevap güvenebileceği üçüncü bir şahısla, bir başkasıyla güven bağı kurmaktaydı?
“—Emilia, sana söylemek istediğim bir şey var.”
İçindeki tereddüt ve huzursuzluk dağılırken Subaru’nun üzerindeki kara bulutlar kalkar gibi oldu.
Subaru’nun ses tonunun bu denli ciddileştiğini duyan Emilia tekrar sandalyeye oturdu ve endişeden gerilmiş bir yüzle ona baktı.
Kızın menekşe rengi gözlerindeki aksine bakan Subaru, söze nereden başlaması gerektiğini düşündü.
Sıfırdan Başlama’dan nasıl bahsedecekti? Belki de önce bu dünyadaki diğer insanların da başına böyle bir şey gelip gelmediğini mi öğrenmeliydi?
Aslında oldukça komik bir hikâyeydi. Büyük bir şaka olduğunu düşünme ihtimali hayli yüksekti.
Ama Emilia, Subaru’yu dinlerdi, değil mi?
O an için Subaru’yu ayakta tutan tek umut buydu.
—Ona Sıfırdan Başlama’dan bahsedecekti. Ve kendisine yardım etmesini isteyecekti.
Kızın minnettarlığını zaten kazanmışken bir ricada daha bulunuyor olmanın fazlasıyla farkında olan Subaru, ağzını açtı.
Bu son derece karmaşık durumu değiştireceklerdi. Kadere karşı savaşıp kazanacaklardı… birlikte.
—Ya da o öyle sanıyordu.
“Emilia. Ben as—”
İtirafına başladı. Düşünce zihninde belirdiği anda, o geldi.
“—”
Bir tekinsizlik. Subaru’nun zihni, bir terslik var, diyordu.
Ne tersliği, diye geçirdi içinden ama sebebini hemen fark etti.
Ses. Ses kesilmişti. Hiçbir yerde çıt çıkmıyordu.
Kendi kalp atışı. Emilia’nın nefesleri. Pencereden süzülen sabahın sesleri. Hepsi dünyadan tamamen silinip gitmişti.
Ve bu, henüz gelecek olanın sadece başlangıcıydı.
—Ardından hareket de sesi takip etti ve o da dünyadan silindi.
Zamanın akışı uzadı. Tek bir an sonsuzluğa uzandı. Bir sonraki saniye bir türlü gelmek bilmedi.
Emilia’nın ciddi ifadesi gözlerinin önünde öylece, kıpırtısız kaldı. Buzdan bir heykel gibiydi; bir sonraki hareketi sonsuzluk kadar uzaktaydı.
Subaru da farksızdı. Kıpırdayamıyordu. Ağzı, gözleri; sonsuzluğa dek hiçbir şeyi hareket ettiremiyordu.
Ses yok olmuş, zaman durmuştu ve Subaru yalvarmak için elini bile uzatamıyordu.
Her nedense, aklının almadığı bu doğaüstü olay sırasında sadece Subaru’nun zihni işlemeye devam ediyordu.
—Ve sonra, aniden, o geldi.
Siyah bir bulut. Gözlerini kırpamayan Subaru, bir anda görüş alanının onunla dolduğunu gördü.
Hiçbir şeyin kımıldayamadığı bir dünyada, sadece o bulut hareket ediyordu. Bulut kıvrıldı ve şekil değiştirdi. Kütlesi avuç içine sığacak kadardı. Yavaş yavaş bulutun hatları belirginleşti ve şekil alma süreci tamamlandı.
—Subaru siyah bir el ayasına benzer bir şey gördü.
Beş parmağı vardı. Dirseğe kadar uzanmıyordu ama ön kolu kesinlikle ayırt edilebiliyordu.
Siyah parmaklar kımıldadı. Besbelli bir el formuna sahip bu şeyin nazik hareketleri havada süzüldü. Subaru nereye yöneldiğini görünce zihninde bir dehşet çığlığı koptu.
Siyah parmaklar yavaşça Subaru'nun göğsüne uzandı... ve sanki dosdoğru içeri girdi.
Subaru bu hissi ta ruhunda duydu. Parmakların iç organlarına sürtünüşünü, göğüs kafesini okşayışını hissetti...
Huzursuzluk ve tekinsiz bir his Subaru'yu esir aldı. Siyah bulut durmak bilmiyordu.
Sanki aradığını bulamamış gibi Subaru'nun göğsünün daha da derinlerine, en kuytularına inmesi gerekiyordu.
—Hey, bir dakika, dur bakalım.
Sesi çıkmıyordu. Bedeni karşı koyamıyordu. Subaru'nun zihni dehşet dolu bir çığlık kopardı.
—Hiç komik değil bu.
Subaru sadece iç organlarıyla değil, varlığının ta özüyle sarsılıyordu.
İç organların hasar görmesinin neden can yaktığını kelimelere dökebilecek biri var mıydı ki?
Bu soru anlamsızdı.
Kimsenin bunu düşünmesine gerek yoktu.
O anda Subaru, bu dayanılmaz acının neye benzediğini tarif etme gereği bile duymadı.
Son derece basitti. Kalbinin acımasızca sıkılması, sanki ruhunun bizzat ezilmesi gibiydi.
Çığlık atamıyordu. Acıdan kıvranamıyordu bile.
Sadece ızdırap vardı. Ve bu ızdırapla birlikte, Subaru'ya keşke çığlık atabilseydim dedirten bir şey gelmişti.
Acı, "Subaru" denen insanı paramparça ediyordu. Zihni yıpranıyor, bükülüyor, dağılıyordu. Subaru lime lime ediliyor, mantıklı bir düşüncenin neye benzediğini bile hatırlayamıyordu—
“—baru,”
“—?”
“Subaru, neyin var? Öyle susup kalma. Beni endişelendiriyorsun.”
Elleri Subaru'nun dizlerindeyken, gümüş saçlı güzel endişeyle gözlerinin içine bakıyordu.
Subaru, parmaklarının nihayet istediği gibi hareket ettiğinden emin olunca nefesini tutmayı bıraktı sanki. Çekinerek kendi göğsüne dokundu, kalbinin dışarıdan hafif hafif attığını doğruladı.
Bedeni hareket ediyordu. Sesi çıkıyordu. Kalbinde hiçbir acı hissetmiyordu.
—Ama korku yerli yerinde duruyordu.
Subaru çaresizliğe gömüldü; çünkü o şey, elindeki tek umudu paramparça etmişti.
Sırf ona ikinci kez karşı gelmeyi düşünmek bile zihninde dalgalanan kara bulutun canlanmasına yetmişti.
Subaru'nun gerçeklerle yüzleşmekten başka çaresi kalmamıştı.
Duygularına hakim olamayan Emilia, elini Subaru'nun yüzüne koydu ve ne yapacağını bilemez halde, tereddütle sordu.
“—N-neyin var? Deminden beri garip davranıyorsun. Ters giden bir şey varsa...”
“—Senden bir ricam olacak.”
Subaru, Emilia'nın endişeli sesini yarıda kesti, uzanıp başını öteye çevirdi.
Yüzüne bakamıyordu. Suratının hali muhtemelen korkunç görünüyordu.
Şu anki ruh haliyle Emilia'ya bakarsa, ağzından ne çıkacağını kestirmek imkansızdı.
Aklını başında tutmak için tüm gücünü harcayan Subaru, yalnızca tek bir şey söyleyebildi.
Söylemek istediği sözleri bir kenara attı. Duymasını istediği hisleri bir kenara attı.
Her şeyi bir kenara attı.
“Benimle hiçbir ilgin olmasın.”
Yatağa büzülürken dermansızca söylediği tek şey bu oldu. Emilia'nın uğradığı şoka dönüp bakmadı bile.
O avuç göğsüne dokunduğu anda, Subaru farkında bile olmadan tek bir gerçeği kesin olarak kavramıştı.
—Kurtulmasına asla izin verilmeyecekti.
Subaru yalnızdı. Ve yapayalnız kalmaya devam edecekti.
3
Emilia'yı kendinden uzaklaştıran Subaru, dördüncü döngüsüne kasvetli bir başlangıç yaptı.
O acımasız sözlerle Emilia'yı incitmesinin ardından Roswaal, Subaru'nun odasına geldi.
Subaru ne konuştuklarını pek hatırlamıyordu. Ama sanki pahalı bir vazoymuş gibi tepeden tırnağa süzüldüğünü hissetmişti. Bunun sadece bu seferlik mi olduğunu, yoksa daha önce de yaşanıp fark etmediği bir şey mi olduğunu bilmiyordu.
“Ne kadddar arzu ederseniz, o kadar misafirim olarak ağırlayacağım sizi.”
Subaru sanki onun böyle işine gelen bir şeyler söylediğini hayal meyal hatırlıyordu.
Ayrıca ayrıntıların artık hiçbir önemi kalmadığını düşünüyordu.
Malikaneden ayrılırsa sesini ebediyen keserlerdi. Bu kesindi. Ancak malikanede ayak bağı olsa bile, yakın gelecekte kıymaya dönmekten kurtulamıyordu.
Kayıtlı oyunu resmen KÖTÜ SON garantiliydi. Üstelik otomatik kayıt olması işi iyice insafsız kılıyordu.
“—”
Subaru yatakta pek kıpırdamadan yatıyordu ama nefesleri sık ve kesikti.
Uyuyakalmaktan korkan Subaru, elindeki tüy kalemi diğer elinin üstüne defalarca saplayıp kesikler açmıştı. Göz kapakları her ağırlaştığında, acı sayesinde bilincini zorla açık tutuyordu. Uyursa neye uyanacağını kestiremiyordu.
Zaten üç kez ölmüştü.
Kraliyet başkentindeki döngüde üçten fazla ölüm yaşamamıştı. O ilk güne dördüncü kez fırlatılan Subaru için, dördüncü bir ölüm tamamen bilinmeyen bir bölgeydi.
—Belki de burada ölürse, bir daha asla geri dönemezdi.
Ölümden kaçınmanın bir yolunu bulamıyordu. Yine de ölmek istemiyordu.
Yaşamak için verdiği umutsuz mücadelede herkesten şüphelendi, herkese karşı direndi. Zamanın akışını da, açlıktan guruldayan midesini de unuttu; Subaru yalnızca var olmaya tutundu.
Yarasının acısı, varlığının kanıtı gibiydi. Elindeki deliklerin arasındaki boşluklar yok olup gitmişti.
Acı. Sevinç. Acı. Sevinç. Acı. Acı. Acı—
Ansızın duyduğu küçük bir kız sesiyle başını aniden kaldırdı.
“—Pek bir korkak görünüyorsun doğrusu.”
Girişte kapıya yaslanmış bir kız duruyor, Subaru'ya bir hayvana bakarmış gibi bakışlar fırlatıyordu.
Bu döngü boyunca henüz bir kez bile karşılaşmadığı Beatrice, onu ziyarete gelmişti.
Bu benzeri görülmemiş durum değişikliği karşısında Subaru'nun tetikte olma hissi katbekat arttı.
“—Bu seferki sen misin yani?”
Sesinin ne kadar boğuk ve kısık çıktığını sonradan fark etti. Kendi de şaşırmıştı. Sesinde tahmin ettiğinden çok daha fazla düşmanlık vardı. Belki de dünyanın lanetli olduğuna dair hislerini dışa vuruyordu.
“Bir iki gün içinde kendini bu hale getirecek kadar ıslah olmaz bir ahmaksın.”
“Fikrini soran olmadı— Ne diye geldin?”
Subaru'nun bu acınası haliyle alay edip karşılığında asık suratlı bir cevap alan Beatrice, gözlerini hafifçe kıstı.
“…Puckçık ile şu küçük kız sana bir uğramamı rica etti.”
“Puck ile... Emilia mı?”
“Uyandığından beri garip davranıyormuşsun galiba, bu yüzden ilk uyandığında sana bir şey yapmış olabileceğimden şüphelendiler. Pek kaba bir ima doğrusu.”
Doğruydu ve Beatrice masumdu ama bunlar Subaru'nun zihninde yer etmedi.
Subaru'nun o acımasız sözleri şüphesiz Emilia'yı incitmişti; yine de yersiz şüphelerine rağmen doğrudan Beatrice ile konuşacak kadar Subaru için endişelenmiş miydi yani?
Bunun sonucunda zaten Puck'a zaafı olan Beatrice, Puck'ın yardım ricasına dayanamamış ve işte, istemeye istemeye Subaru'nun odasında bitivermişti.
Emilia'nın onun için endişelenmesi, Subaru'nun kalbine ufacık da olsa bir sıcaklık getirdi.
Bu çıkmazı kırmak adına hiçbir anlam ifade etmese bile...
“Anladım. İyiyim ben. Özür dilemeye geldiysen yetti bu kadarı.”
Subaru onu başından savmaya çalışınca Beatrice'in dudakları büküldü.
“Neden senden özür dileyecekmişim acaba? Her şeyden önce, o yanlış anlaşılma çözülmeden buradan bir yere gitmiyorum.”
Odadan çıkıp gitmek yerine yatağa doğru yürüdü. Subaru tam şikayetlerini sıralamaya devam edecekti ki...
“—Hm?”
Subaru, kızın burnunu kırıştırıp başını yana eğişini izledi. Sessizce dursa aslında epey sevimli görünürdü ama...
Kendisine dik dik bakılmasından hoşlanmayan Beatrice yüzünü kapattı ve Subaru'ya ters ters baktı.
“Çürüyen sadece o alık suratın değilmiş meğer. Etrafını saran koku da bir hayli yoğun.”
“—Ha?”
“Burnumu gıdıklayan kokudan bahsediyorum tabii. İkizlerle bir süre karşılaşmasan iyi edersin.”
Beatrice burnunu tıkayıp boş eliyle nahoş bir kokuyu savuşturur gibi salladı.
“—”
Fakat Subaru'nun aklı koku kelimesine takılıp kalmıştı.
Koku. Kesinlikle birisi üçüncü döngünün sonlarına doğru bu kelimeyi kullanmıştı—
“Benden gelen bir koku mu...?”
“—Cadının kokusu. Burnun mu tıkalı acaba?”
Bu kelimeyi hatırlıyordu. Bu tabirle daha çok yakın bir zamanda karşılaşmıştı. Yani bu demekti ki—
“Kıskançlık Cadısı mı?”
“Günümüzde cadı denebilecek başka biri yok herhalde.”
Kızı onu zavallı bir aptal yerine koyan bu sözleri, Subaru'nun aklında yalnızca daha fazla soru işareti doğurdu.
“Neden benden geliyor bu koku?”
“Bunu kim bilebilir ki? Belki cadının hoşuna gitmişsindir, belki de yüzünü görmeye bile tahammülü yoktur. Her halükarda, cadının sana özel muamele göstermesi başına dert açmandan başka işe yaramaz.”
Beatrice omuzlarını düşürdü; bu kasvetli tavrı, konunun daha fazla uzatılmasını istemediğini belli ediyordu.
Cadı—tüm dünyada öylesine dışlanmış bir varlıktı ki "Kıskançlık Cadısı" masalında bile adına yer verilmezdi.
Fakat Subaru'nun ne cadıyla ne de o masalla bir ilgisi vardı; bunu yalnızca bir kitaptan okumuştu.
Doğal olarak, cadıyla karşılaştığına dair hiçbir anısı olmadığından, onun dokunuşundan kalan bir kokuyu nasıl taşıyor olabileceğini de bilmiyordu.
—Rem de cadı gibi koktuğunu söylemişti, değil mi?
O ezici düşmanlığın kısmen cadının kokusuyla bağlantılı olduğunu hissetti. Eğer öyleyse, hiç hatırlamadığı bir şey yüzünden onun nefretini kazanmıştı; iftiralar üst üste binince Rem de onu susturmaktan başka çare görememişti.
Tamamen kendi kontrolü dışında olan bir şeyin farkına varan Subaru uzun uzun iç çekti. Subaru sessizliğini korurken, Beatrice kapı koluna uzanarak ona baktı.
“Bir sorunun yoksa gidiyorum ben. Puckçık'a konuştuğumuzu ve nelerden bahsettiğimizi anlatmam gerek galiba.”
Tam Geçit'in içinde kaybolmak üzereydi ki Subaru seslenerek onu durdurdu.
“Bir saniye bekle.”
Beatrice dönüp ona bakarken yüzünde açıkça hoşnutsuz bir ifade vardı.
Subaru inatla aradığı kelimeleri bulup ağzından çıkardı.
“Bana yaptığın şey yüzünden vicdan azabı çekiyorsun, değil mi?”
Bir işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordu ama şansını denemeye değer diye düşündü.
Subaru yatağa vurup tekrar sorduğunda, Beatrice ona ekşi bir bakış fırlattı.
“Vicdan azabı çekiyor musun? Evet mi hayır mı?”
“Öyle bir şey düşündüğüm yok.”
“Seni Puck'a şikayet ederim.”
Beatrice kollarını kavuşturup burnunu kibirle havaya kaldırarak tekrar Subaru'ya döndü.
“Uff... belki ufacııık bir parça düşünüyor olabilirim.”
“Benim için küçücük bir iyilik yaparsan seni affederim.”
“…Söyleyecek misin artık, merak ediyorum doğrusu?”
“Beni beşinci günün gün doğumuna kadar koruyabilir misin— Yarından sonraki sabaha kadar yani?”
Kendinden daha küçük görünen bir kıza yapılamayacak kadar yüzsüzce bir ricaydı bu.
Subaru'nun bu içten ricası karşısında Beatrice bir süre sessiz kaldı.
“Bu epey belirsiz bir talep. Birinin senin peşine düşmesi için bir sebep mi var yoksa?”
Beatrice'in karşı soruyla gelmesi son derece doğal ve mantıklıydı.
Beatrice gözlerini Subaru'dan ayırmadan odada volta atmaya başladı.
“En başta, ben bu malikaneye nifak tohumları ekmek istemem. Burası benim için kaybedilmemesi gereken bir yerdir sonuçta.”
“…Olay çıkarmak istemiyorum. Sadece sıçrayan kıvılcımları söndürme niyetindeyim.”
“Bunu başkasının sorunu haline getirmeye çalışan birinden duymak da pek manidar doğrusu.”
“İlk defa verecek bir cevabım yok.”
Subaru onun önünde başını öne eğerken Beatrice iç çekti.
Subaru başı hâlâ eğik dururken kapının içeriden kapatılmasına benzer bir ses duyar gibi oldu.
Subaru'nun ricasının reddedildiğini ve Beatrice'in arşivine döndüğünü gösteren o ses.
O sesi duyduğu an, Subaru'nun pamuk ipliğine bağlı umudu kopuverdi.
“Elini uzatır mısın rica etsem?”
Subaru tam kabullenişle dolmuşken, Beatrice yatağın kenarına gelip minik elini uzattı.
Beatrice'in sabırsız tavrı, tam bir şok içindeki Subaru'yu alelacele onun elini tutmaya sevk etti. Tam o sırada Beatrice, onun elinin üzerindeki yaralara bakarak yüzünü ekşitti.
“İğrenç. Kendi canını yakmaktan zevk alan iflah olmaz bir sapkın mısın nesin?”
“Sapkınlık piyasasını Roswaal tekeline almış durumda zaten. Ben sadece kendime dövme yapmaya çalışıyordum, yüzüme gözüme bulaştırdım.”
“Sanat anlayışın da, el becerin de, yalan söyleme yeteneğin de sıfır... Bunun artık kurtarılır yanı kalmamış.”
Derin bir nefes veren Beatrice, yaraları örtmek istercesine minik avucunu Subaru'nun elinin üzerine koydu. Pürüzsüz parmakları, elleri birbirine kenetlenene dek onun parmaklarını kavradı.
“—Dileğin kabul edilecektir. Beatrice adına, bu ahit mühürlenmiştir.”
Beatrice'in bu resmi ve ağırbaşlı sözleri karşısında Subaru'nun dili tamamen tutuldu.
Gözlerinin önündeki kız bir anda bambaşka görünmeye başlamıştı. Parmakları elini kavrarken yaydığı sıcaklık, Subaru'nun zihninde kızı çevreleyen o gizemli aurayı canlandırdı.
“Derme çatma da olsa ahit ahittir— Belki de bu mantıksız ricandan etkilenmişimdir kim bilir.”
Beatrice parmaklarını bıraktı ve kollarını yeniden kavuşturdu. Subaru, içine hücum eden duygu dalgasını bastırmaya çalışarak onun önünde eğildi.
Duygularını kelimelere dökmedi ama kalbinin derinliklerindeki dipsiz bir kuyudan öylece taşıyorlardı.
Hiç ummadığı bir kaynaktan kurtuluş sunulmasına nasıl tepki vereceğini bilemiyordu.
“Cidden... küçük bir kız beni ağlatacak neredeyse...”
“Küçük kız demesen olur mu acaba? Ayrıca bundan Puckçık'a tek bir kelime bile edersen seni asla affetmem.”
“Önemli kısım bu muydu yani?! Çaresizlik insana neler yaptırıyor arkadaş.”
Subaru, Beatrice'in o sahici düşmanca bakışına buruk bir tebessümle karşılık verdi.
Dördüncü döngüsü umutsuzlukla başlamıştı. Bu küçük bir tebessümdü, bu döngüdeki yegane tebessümdü ama yine de oradaydı.
4
Subaru, Beatrice ile geçici bir ahit kurarak ufak ama somut bir güvence elde etmişti. Ne var ki, Subaru'nun üzerine çöken şartlar temelde zerre kadar düzelmiş değildi.
Subaru, her zamanki gibi kendisine tahsis edilen odada bir münzevi hayatı sürmeye devam ediyordu; Beatrice ise Subaru'nun başında pervane olup onu yirmi dört saat boyunca korumuyordu.
Asıl sorun, dördüncü günün gecesinden beşinci günün sabahına kadar olan kısımdı; o vakitlerde onu korumak için gereken zahmeti azaltmak adına odadan ayrılacak, belirlenen saate kadar da bir daha yüzünü göstermeyecekti.
Buna karşılık Subaru'yu sık sık ziyaret eden ve şu anda da yüzünde sevimli bir tebessümle yatağın kenarında oturup başını sallayan kişi Emilia'ydı.
“Anladım, demek Beatrice gelip düzgünce özür diledi. Sevindim. Aferin ona.”
Subaru'nun ona o kadar kaba davranmasının ve bunun vicdanına ağır bir yük gibi çökmesinin ardından Emilia'nın bu şekilde yaklaşması yüzünden, onu bir tanrıça, karanlık dünyasındaki tek ışığı olarak gördüğünü söylemek hiç de abartı olmazdı.
Emilia tekrar uğradığında Subaru en başta söylediği kaba sözler için özür dilemeye kalkışmış, ancak kız onun bu berbat laflarını sadece elinin tersiyle itivermişti.
“Sadece bunalmıştın, değil mi? Herkesin başına gelebilir. Elden bir şey gelmez. Yine de bunu söylediğini duyarlarsa Ram ile Rem çok sevinir.”
Subaru, Emilia'nın lafın arasına sıkıştırdığı bu nazik ricaya düzgün bir karşılık vermedi.
Bağlılıkları öylesine büyüktü ki, sırf sakıncalı bir gerçeği bildiği için birini gözlerini kırpmadan öldürebilirlerdi. Subaru bunu bizzat tecrübe etmişti ama yine de bundan ötürü onlardan nefret edemiyordu.
Gözlerini kapatıp malikânedeki günlerini düşündü. O zamanlar, o anılarda, Subaru ile kız kardeşlerin birbirlerine yakınlaştığı anlar hiç mi olmamıştı?
—Belki de sadece öyle olduğuna inanmak istiyordu.
Emilia yatağın kenarına bırakılmış tepsiye ve üzerindeki yavaş yavaş soğuyan el sürülmemiş yemeğe bakarak somurtkan bir ses tonuyla mırıldandı.
“Demek kahvaltını gerçekten yemedin, öyle mi?”
“…Özür dilerim.”
Emilia'ya çıkıştıktan sonra Subaru daha da sessizleşip kabuğuna çekilmişti. Subaru böyle davransa da Ram ile Rem hizmetçi olarak görevlerini canla başla yerine getirmeyi sürdürüyordu.
Yemeğe asla elini sürmeyeceğini ya da teşekkür etmeyeceğini bildikleri halde hem de.
Biri kaba, diğeri ise sadece görünüşte kibardı; ama özünde ikisi de son derece mesafeli ve profesyoneldi.
Subaru bunu biliyordu. Bilmesine rağmen o yemeği kabul edemezdi.
—Ne malumdu ki, zehirli bile olabilirdi.
Yemeğe her baktığında aklından geçen düşünce buydu.
İkisinden de şüphelendiği için kendinden nefret ediyordu. Ancak Subaru, kardeşlerin onu öldürmek için korkunç silahlar savurduğu bir geleceğin var olduğunu biliyordu.
Pek çok erdemleri olduğunu biliyordu ama yine de onu öldürmeye kalkışacaklardı.
Subaru'nun asıl çaresizliği, işte bu gerçeği kabullendiği anda başlamıştı.
“Zor geliyor olabilir ama en azından bir lokma bir şey yemezsen sağlığına yazık olur.”
“Midem almıyor… Yani, belki Emilia-tan bana ‘Aç ağzını, ham yap’ derse yiyebilirdim ama…”
Subaru, onun için canıgönülden endişelenen Emilia'ya böylesine ciddiyetsiz bir laf ettiği için iflah olmaz bir şaklaban oluşuna lanet okudu.
Fakat…
“Al bakalım o zaman. Aç ağzını, ham yap.”
“—Ha?”
“Aç ağzını dedim, haam—”
Emilia yemek tepsisini kucağına koymuş, elindeki kaşığı kaldırarak Subaru'ya bakıyordu.
Kaşıkla hâlâ biraz ılık olan çorbadan aldı ve yavaşça Subaru'nun ağzına doğru uzattı.
Subaru, Emilia'nın ne yapmaya çalıştığını anlayamayarak hemen başını iki yana salladı.
“Yok, yok yok yok, bekle, bir dakika, Emilia-tan, ne yapıyorsun sen?”
“Ne demek ne yapıyorsun? Böyle yaparsam yiyeceğini söylemedin mi? Ye işte. ‘Aç ağzını’ falan bile diyorum.”
“Şey, bu kızların aslında yapmadığı, yüzlerinin kıpkırmızı olmasıyla sınırlı kalan bir tür seremoni değil miydi ya?”
“Çocuk gibi konuşacaksan, çocuk gibi beslenmekten de utanmayacaksın. Saçmalık olur öylesi.”
Subaru ayak diredikçe Emilia son derece tesirli ve ısrarcı bir bakışla yeniden “Aç ağzını” dedi. Sonunda baskıya boyun eğen Subaru, kulaklarının ucuna kadar kızardığını hissederek ağzını açtı.
“A-aah…”
“Aferin, yut bakalım. Sırada diğeri var. Al, al, al, al, al.”
“Çok hızlı gidiyorsun!! O ‘aah’ lafı gardımı düşürmek için miydi yoksa?!”
Emilia'nın çorbayı hiçbir hareketi boşa harcamadan, adeta otomatik bir şekilde dudaklarına götürüşü, kıza hızlı yemek yedirme yarışmasına falan mı katıldığını düşündürüyordu. Subaru peş peşe gelen kaşıklara yetişmeye çalıştı, ardından dayanamayıp elini kabaca havada salladı.
“M-mola, mola! Bir durabilir miyiz? N-nefes boruma kaçıyor…!”
“Aşk olsun, oysa ne güzel gidiyordu… Subaru?”
“Öhö, öhö, g-gerçekten, boğazım… bir tuhaf oldu…”
Subaru durumu daha doğal göstermeye çalışarak sahte öksürüklerle yüzünü Emilia'dan kaçırdı. O anda Emilia'nın yüzünü görmesini istemiyordu.
Subaru'nun gözlerinin derinliklerinden sıcak bir şeyler yükseliyordu. Gözyaşlarının akıp gitmesi için gözlerini ardına kadar açtı ve dökülmelerini engellemek için umutsuzca çabaladı.
Hiçbir umut göremediği bir dünyada, kız ona karşı nazik olmaya devam ediyordu.
Böyle bir muameleye gerçekten layık olup olmadığını merak etti…
…çünkü Natsuki Subaru, tam da buna layık olduğunu inkâr ettiği için çaresizlik içindeydi.
“Hey, Subaru.”
Kız endişeyle ona seslenirken, Subaru hafifçe boğazını temizleyip sesini deneyerek kendini toparladı.
“…Hıh, aah, aah. Tamam. Evet. İyiyim şimdi. Galiba. İyiyim.”
Emilia'ya dönerken takınabileceği en neşeli ifadeyi takındı…
…ve doğrudan kendisine bakan o son derece şefkatli gözlerle karşılaştı.
“Devam edelim.”
“…Bunu öyle bir söyledin ki, nedense kulağa çok muzırca geldi…”
“—?”
Başını yana eğen Emilia, söylediği sözün imalı ve kışkırtıcı havasını fark etmemiş gibiydi.
Ya da belki de hepsi en başından beri Subaru'nun kendi kuruntusuydu.
Böylece, Emilia'nın ‘Aç ağzını’ demesi ve onun da utangaçlıktan ve karmaşık duygulardan kızaran yanaklarıyla ağzını açması eşliğinde yemeği bitirdi. Yemek bitince Emilia memnuniyetle bir kez ellerini çırptı.
“Güzel. Şimdi, yemek bitince ne diyorduk?”
“Harikaydı.”
“Ayıp ama. Bir daha, düzgünce söyle.”
“Elinize sağlık.”
“Afiyet olsun.”
Emilia'nın kocaman gülümsemesi karşısında Subaru, garip bir şekilde hoş bir doluluk hissettiği göbeğini sıvazladı.
İki gün boyunca aç gezdikten sonra midesi tıkabasa dolmasına rağmen hiçbir rahatsızlık hissetmiyordu.
“Ram, ‘Epeydir doğru dürüst bir şey yemedi, o yüzden midesini yormamalıyız,’ dedi; Rem de öyle hazırladı. Ne kadar iyi kızlar, değil mi?”
Emilia'nın kardeşler adına övünürcesine söylediği sözler, Subaru'nun şüphelerine bir hançer gibi saplandı.
Eğer bu doğruysa, böylesi bir ilgi gösterisi karşısında mutluluktan ağlayabilirdi. Ama Subaru işin aslını biliyordu. Bu yanılsamanın verdiği acı bile gözlerini doldurmaya yetiyordu.
Keşke gösterdikleri bu nezaketin ve şefkatin ardında o şey pusuya yatmış olmasaydı.
“Neyse, karnını da doyurduğuna göre yorulmuşsundur. Ben artık gideyim de dinlen.”
“Yanımda uyuyabilirdin aslında?”
“Güzel, güzel, bakıyorum da eski haline dönmüşsün bile. Hadi, benim de yapmam gereken işler var. Kaytardığımı kimseye söyleme, tamam mı?”
Emilia göz kırpıp dilini çıkardı.
Emilia'nın normalde böyle bir vakitte ne yapıyor olacağını hatırlayan Subaru, derin bir utanç duydu.
Emilia'nın omuzlarında bir krallığın yükü vardı; daha iyi bir gelecek için didinip durduğu her günde boşa harcayacak tek bir saniyesi bile yoktu. O değerli vaktinin tek bir anını bile Subaru gibi değersiz biri için harcamamalıydı.
“—Emilia. Gece kapını kilitli tut ve içeri kimseyi alma, tamam mı?”
Belki de bunu, Emilia'nın nezaketinin Kader'e meydan okuma iradesini küçücük bir kıvılcımla da olsa yeniden alevlendirmesi yüzünden söylemişti.
Emilia gümüş rengi saçlarını geriye doğru savurdu ve Subaru'nun bu ani uyarısı karşısında başını hafifçe yana eğdi.
“Yoksa içeri sen mi sızacaksın?”
“Aynen, tam üs… Hayır!! Hey, demin konuşan Emilia değil Puck'tı, değil mi?!”
“Vay canına, ilk seferde bildin.”
Puck başını Emilia'nın saçlarının arasından çıkarıp ikisine de sırıttı. Subaru ona dik dik bakarken kuyruğunu salladı; hiç şüphesiz en başından beri o saklandığı yerden kulak kabartıyordu.
“Böylesine tatlı bir sahneyi bölmek istemezdim ama duyguların birdenbire ciddileşti, değil mi? Dikkatimi çekti.”
“…Sadece içimde kötü bir his var, anladın mı? Emilia'ya gözün gibi bak, tamam mı?”
Tepesinde dolanan o kara bulut yüzünden Subaru'nun gelecek hakkında konuşurken lafı dolandırması gerekiyordu. Yine de duyguları okuyabilen Puck, onun sözlerini sorgulamadan kabul etti.
“Bilmiş olun, bu konuşmanın dışında kalmaktan hiç hoşlanmadım,” diye yakındı Emilia.
“Sadece senin gibi sevimli bir kızın gece ziyaretlerine karşı her zaman dikkatli olması, arabalara ve erkeklere dikkat etmesi gerektiğini söylüyorum. Değil mi, Babalık?”
“Aynen öyle, Lia. Babacığın erkeklerle görüşmeni yasaklıyor… bilhassa tekinsiz kılıklı, kara saçlı erkeklerle.”
“Sen de mi Brütüs?!”
Subaru meşhur hainin adını anınca Puck kahkahayı bastı. Emilia gülen Puck'ı çimdikleyip yeniden saçlarının arasına tıktı, bu sefer ayağa kalktı.
Subaru ikisini de uğurladı ve odada tek başına kalınca kendini yatağa bıraktı.
Daha dikkatli olmalarını sağlamıştı ama bu pek de teselli sayılmazdı. Zaten mevcut krizin ikisiyle de pek bir ilgisi yoktu, bu yüzden iyi olacaklarını düşündü.
“Hadi ama, olamaz…”
Subaru'nun zihni ufacık bir rahatlama hissettiği anda, bilinci derin bir uykuya daldı.
Uzun süredir acıyla savuşturduğu uyku sancıları birden geri dönerek Subaru'nun iradesini elinden aldı.
Üstelik karnı da toktu. Bilinci karşı koyamaz bir halde dibe doğru çekiliyor gibiydi.
5
Subaru'nun bilinci rüya ile gerçek arasında sıkışıp kalmış, süzülen bir bulut gibiydi.
Bir yerlerde rüyaların, uyanık beynin bilgilerini düzenlemek gibi bir yan etkisi olduğunu duymuştu. Uykusunu bu kadar geciktiren Subaru'nun, sanki rüyalarına musallat olmak istercesine böylesine net ve canlı anıları art arda görmesi de bunu açıklıyordu.
Subaru'nun canlı, “ölüm” anıları zihnine daha da derin kazınarak tekrar tekrar oynatıldı.
İnledi, bir o yana bir bu yana döndü; tüm vücudu ter içinde kalırken acı dolu sesler çıkardı. Gözyaşları ve kısık sesler arasında ruhu yontuldu, yontuldu, yontuldu; son iplik de koptuğunda geriye kesinlikle hiçbir şey kalmayacaktı.
Hem zihnen hem de bedenen işte bu denli tükenmişti.
“—”
Ansızın, Subaru'nun bedenindeki gerginlik kaybolup gitti.
Sanki bedenini titreten soğuk ve dehşet bir anda silinip süpürülmüştü.
—Elleriydi.
Biri Subaru'nun ellerini tutuyordu.
Gerçek dünyadan birinin dokunuşu, yatakta kendinden geçmiş halde süzülen Subaru'yu geri çekti. Sıcak bir histi, nazik bir histi; merhameti hissettiren bir dokunuştu.
Kurtulmuş gibi hissetti. Hırpalanmış zihnine ılık bir esinti dolmuş gibiydi. Kesik kesik nefes alışı hafifledi; çektiği acıyı unutup huzurlu bir uykuya geri döndü.
Bunu kim yapmıştı? Neydi bu? Gerçek miydi yoksa rüyanın işine gelen bir oyunu muydu?
Avuçlarının arasında kalan sıcaklığı hissetmeye devam ediyordu—
6
“—Daha ne kadar uyumayı düşünüyorsun acaba?”
“Vaaaay!”
Subaru yediği sert tekmeyle acı içinde çığlık attı, ardından yere sert bir iniş yaptı.
Subaru başını sallayıp doğrulduğunda, Beatrice bir hanımefendiye yakışmayacak şekilde bir bacağını kaldırmış, yüzünü ekşitmiş halde karşısındaydı. Beatrice hoşnutsuzluğunu yine gizleyemeyerek burnundan soludu.
“Ben kararlaştırılan saatte kalkıp buraya kadar gelmişken sen pek bir rahat uyuyordun.”
“İlla gerekmediği anlarda bile insanı aşağılayacaksın, değil mi?”
Subaru laf yetiştirirken, istemeden uyuyakaldığı için soğuk terler dökmeye başladı. Uyanık kalmak ve gardını düşürmemek için kendine zarar vermeyi bile göze almıştı.
“Şu can alıcı dördüncü günde uyuyakalmak ha. Sahiden ölmeye can atıyorum galiba.”
“Mırıldanıp durmayı keser misin acaba? Bunun için daha münasip yerler var.”
Beatrice tepeden bakıp Subaru'nun hafifçe kendini dürtüşünü izleyerek taburesine oturduğu sırada konuştu. Onu her zamanki yerinde öylece gören Subaru bir gariplik olduğunu fark edip etrafına bakındı.
—Uyandığında çoktan arşivdeydi.
“Bak bu sürpriz oldu işte. Beni uykumda buraya sen mi taşıdın?”
“Senin o kokunla dolup taşan bir odada vakit geçirmek istemezdim herhalde. Bu arşiv sadece ve sadece bana aittir. Buradayken uslu durabilir misin acaba?”
Subaru, Beatrice'in ona sormadan yaptığı bu hareketin durumunu daha da iyileştirdiğine kanaat getirdi.
Beatrice'in Geçidi, saldırganın Subaru'nun yerini tespit etmesini engellerdi. Rem'in bu Geçidi kendi başına aşmasının kesin bir yolu olmadığı kesindi.
“Bunu cidden iyi düşünmüşsün, ha?”
“Yerde öylece oturup gevelenme. Bir böcek gibi ezilmek mi istiyorsun acaba?”
Ha, demek onu okuyorsun, dedi Subaru, Beatrice'in önünde açık duran sayfalara bakıp dilini çıkararak.
Görünüşe göre bunu bir düşüncelilik olarak yorumlamak abartı olurdu. Subaru yerden kalktı, ansızın iki eline dik dik baktı.
Garip bir his hâlâ duruyordu. Uyurken biri elini tutmuştu, değil—
“Baksana Beatrice, sakın ben uyurken elimi sen tutmuş olmayasın?”
“Sana öyle bir şey söyleyecek değilim herhalde. Puckie benden istese bile yapmazdım.”
“Dediğin lafa bak… Ama hey, en azından beraber ölebiliriz!”
“Hayır. Kesinlikle olmaz.”
Subaru odaya bir kez daha bakınırken, Beatrice iyice asık bir suratla dudaklarını büzdü.
Her zamanki gibi kitaplarla dolup taşan arşivde oturacak rahat bir yer bile yoktu.
“Burada nasıl vakit öldüreceğim ben ya…?”
Süre sınırına bu kadar az kalmışken endişesi ve stresi tavan yapmıştı; soğukkanlılığını ne kadar koruyabileceği meçhuldü. Kafasını bir şeye gömüp zamanın nasıl geçtiğini unutabilseydi—
“Ha, sahi. Burada sadece İ-yazısıyla yazılmış hiç kitap var mı?”
“—En basit şeylerden başkasını okuyamadığını bilmek ne acı. Sırf Mathers ailesinin yasaklı kitaplar arşivine adım atma fikri bile kaç insanın sevinçten gözlerini yaşartırdı sence?”
“Yani, onlar adına üzüldüm tabii… Ee ne yani, sen hep burada mısın?”
Subaru, Beatrice'i yemek vakitleri dışında ortalıkta gezinirken hiç görmemişti. Bir gün önce odasını ziyaret etmesi istisnası bir yana, Beatrice hep arşivdeki taburesindeydi.
Beatrice, Subaru'nun sorusu üzerine başını hafifçe öne eğdi.
“Yaptığım ahit böyle gerektirir.”
“Yine mi ahit? Bana yardım ederken bunu söylemem doğru olmayabilir ama zor gelmiyor mu?”
Beatrice gözlerini kapattı ve daha fazla soru sorulmasını engellemek istercesine konuştu.
“Bütün o ahitler, hepsi bizzat arzuladığım şeylerdir herhalde.”
Bu dünyaya geldiğinden beri ahit kelimesini birkaç kez duymuştu ve her seferinde ardında ağır bir anlam barındırıyordu.
Beatrice bu kelimeyi, Emilia ve Puck'ın aralarındaki ruhani ahitten bahsederken kullandıkları aynı ağırlıkla dile getirmişti. Subaru da Beatrice ile geçici bir ahit yapmış biri olarak bunun ne denli önemli olduğunu gayet iyi anlıyordu.
Beatrice çok genç görünüyordu ama yine de buradaydı ve bir ahde sadık kalıyordu; nedense ona baktığında Subaru'nun göğsünün derinliklerinde dayanılmaz bir sızı peydahlandı.
"Şey, tüm bunlardan gerçekten memnun musun— Vay canına!"
"Soruların can sıkmaya başladı. Bir şeyler okuyup sessiz olabilirsin, herhalde."
Sözlerini pekiştirmek istercesine ona bir kitap fırlattı. Subaru kitabı yakaladığında, başlığına kadar her şeyinin İ-yazısıyla yazılmış olduğunu fark etti.
Subaru başını kaldırdığında Beatrice çoktan ona olan ilgisini kaybetmiş, gözlerini kendi elindeki kitaba indirerek konuşmayı reddettiğini belli etmişti.
Yarım kalan sorusunu öylece bırakması konusunda ısrarcı görünüyor gibiydi.
Tavrında teşekkür sözcüklerine yer olmasa da Subaru minnettar ve mutluydu.
7
Yasak kitaplar arşivinde zaman nazikçe ve sessizce aktı.
İkisi de tek kelime etmedi, arşivde yalnızca usulca çevrilen sayfaların sesi yankılandı.
Yine de Subaru'nun aklı o sırada okumakta değildi; yaptığı tek şey aynı sayfayı bir ileri bir geri çevirip durmaktı, sanki bir şaka gibi hep aynı sayfanın hışırtısını çıkarıyordu.
—Yasak kitaplar arşivine tıkılmışken dışarıda neler olup bittiğini bilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Odanın pencerelerinin olmamasının da ötesinde, arşivin doğası gereği dış dünyadan kopuk, apayrı bir boyutta yer alıyordu.
Günün hangi vaktinde olduğunu kestiremiyor, zamanın akışını hissedemiyordu. Şu an saatin kaç olduğunu merak etti.
Düz bir mantıkla, bu odada yarım gün geçirmek o belalı geceyi atlatmasını sağlardı. Fakat arşivde bulunduğu sürece tam olarak ne kadar zaman geçtiğine dair sadece hayal meyal bir fikri vardı.
Kendi duyularına güvenemiyordu ama Beatrice'e sormaya da çekiniyordu.
Bunun sebebi Beatrice'in okumaya odaklanmışken dikkatini dağıtmak istememesi gibi basit bir şey değildi. Subaru, atacağı herhangi bir adımın bir şeyleri tetiklemesinden korkuyordu.
Kitabın sayfalarını çeviren parmakları uyuşmuştu. Dilinin ucu bir yudum su için feryat ediyordu.
Kalbi bir alarm çanı gibi atıyordu. Nefes nefese kalmıştı.
Böylesi bir gerginliğe karşı daha ne kadar güçlü durabilirdi ki?
Başlangıç bu kadar gaddarca olduysa, sonu da hiçbir uyarı olmadan gelebilirdi.
Sessiz arşivde aniden bir fısıltı yankılandı.
"—Çağrılıyor."
Beatrice kitabını bırakıp bacaklarını yere uzatırken Subaru başını hızla kaldırdı.
Subaru'yla konuşmaktan ziyade kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
"Benim için bir çağrı, öyle mi acaba?"
Beatrice konuşurken parmağını salladı. Bir sonraki an, uzay bükülürken Subaru'nun bütün bedeni fenalaştı.
Subaru, havada süzülmeye en çok benzeyen o histen tüm bedeni ürperirken hafifçe inledi. Bunu duyan Beatrice, sanki onun orada olduğunu ancak hatırlamış gibi Subaru'ya baktı.
"Ah, sen de buradaydın, değil mi? Unutmuşum, herhalde."
"Tam karşındaki adamı unutmak da kötü bir şaka ama..."
"—Puckie çağırıyor. Durum acil gibi görünüyor."
Subaru'ya tek uyarısı bu olan Beatrice, gayet doğal ve bariz bir şey yapıyormuş gibi yanından geçip kapıya doğru yürüdü. Subaru onu durdurmak için seslendiğinde sesi titriyordu.
"B-bekle, dur bir dakika! Şimdi dışarı çıkarsan..."
"İstersen burada tıkılı kalabilirsin. Belki burada güvende olursun, ha?"
Beatrice bariz bir alay içeren sözlerini ardında bırakarak kapıdan çıktı. Subaru, kızın bu tavrından beynine kan sıçramış halde, adeta sandalyesini tekmeleyerek ayağa fırladı ve kapıya doğru atıldı. Sadece birkaç saniye tereddüt etmişti, ama...
"Aman, batsın bu dünya! Ne olacaksa olsun be!"
Ağzını bozan bu sözlerle kendini gaza getirerek kapıyı sertçe açtı ve dışarı adım attı.
Ve bir an sonra, o his çarptı.
"Ah—"
Subaru'nun dudaklarından elinde olmadan tam bir ahmak gibi bir nida döküldü.
Onu karşılayan sabahın o keskin güneş ışığından gözlerini korumak için elini siper etti.
Derinden etkilenmiş bir halde, durumu kavramak istercesine elini havada salladı. Subaru'nun bedeni koridorun hemen karşısındaki, iç bahçeye bakan pencereye doğru yalpaladı; pencerenin ardında güneş yükselmeye yeni başlıyordu.
Hasretini çektiği ama bir türlü ulaşamadığı beşinci günün sabahıydı bu.
"Yani... başardım mı? Dördüncü geceyi atlattım mı...?!"
Gözlerinin önündeki sonuca inanamayarak, neredeyse yumruklarcasına pencereyi itip açtı.
İçeri serin bir esinti dolarken saçlarını bastıran Subaru, taze sabah havasını içine çekti.
Tökezledi, sırtını duvara çarptı ve ayakta duracak dermanı kalmadığından yere yığıldı.
Şaşkınlıktan donakalmaktan başka bir şey yapamıyordu.
Pes etmişti. Umutsuzluğa teslim olmuştu. İliklerine kadar tükenmişti.
Yine de Subaru dördüncü günü geride bırakmış ve beşinci güne ulaşmıştı.
"Ha-ha-ha..."
Farkında bile olmadan kuru bir kahkaha attı.
Bir kere başlayınca da nasıl durduracağını bilemedi.
"Heh-heh, ha-ha-ha. Bu da ne? Hey, bu ne böyle? Bu resmen... Ha-ha..."
O anda ne hissettiğini açıklayacak mantıklı tek bir yol bile bulamıyordu.
Dizlerini kucaklayan Subaru, bir deli gibi kahkahalar atarak koridorda çömelmiş halde kaldı.
Elinin asla ulaşamayacağı kadar uzak bir yer olduğunu sanmıştı.
Konuşamıyordu. Kelimeleri bulamıyordu. Sonunda Subaru—
Aniden, çan gibi berrak bir ses Subaru'nun o boş sevincini böldü.
"—Subaru?"
Canı sıkkın bir halde bakışlarını kaldırdığında, koridorun ilerisinde duran gümüş saçlı kızı gördü; Emilia'yı. Beşinci günün bu sabahında onu sağ salim karşısında bulabilmişti.
İkisi de dördüncü geceyi atlatmıştı. Bu gerçek Subaru'yu titretti.
Bu fırsatı çok arzulamıştı. Beşinci günün sabahı ikisini de selamlarsa, o sözü tazeleyebilir ve yerine getirebilirlerdi.
Emilia'yı köydeki çocuklarla tanıştıracak, çiçek açan bahçede birlikte yürüyecek, ortak anılar biriktireceklerdi—ama yine de...
"Emilia...?"
Emilia ona sessizce bakarken Subaru'nun içinde neredeyse gerçek dışı hissettiren bir başarı duygusu yeşermeye başladı. Sonra Emilia bir şey hatırlamış gibi telaşla Subaru'ya doğru koştu.
"Subaru, nereye kayboldun?"
"Şey, ben..."
"Yani... Hayır, boş ver. Sorun değil, sadece... benimle gel."
Emilia şaşırtıcı bir kararlılıkla Subaru'yu kolundan tutup kaldırdı ve onunla birlikte koşmaya başladı. İtiraz kabul etmeyecek gibi bir hali vardı; bu sırada Subaru'nun yüzüne bir sırıtış yayıldı.
"Nereye gidiyoruz... Hey, Emilia, beni bir dinle. Bu noktaya gelebilmek için gerçekten çok uğraştım..."
Subaru, başarısını anlatacak kelimeleri bulmaya çalışırken Emilia'nın yüzünün profiline baktı.
"Neden öyle bir yüz ifadesi takındın ki? Yani, her şey yoluna girdi... değil mi? Ben sapasağlamım, sen de... Evet. Köye gidelim... birlikte, sonra da..."
“—”
"Seninle yapmak ve konuşmak istediğim bir sürü şey var. Çok şey oldu. Bunları bilmeni istiyord—"
"—Subaru."
Adını kısaca seslenerek sözünü kesti. İşte o an Subaru, kızın gözlerindeki anlık dalgalanmayı, artık gizleyemediği o gerginliği fark etti.
Tıpkı haraççının dükkânında ölüm kalım savaşı verdikleri zamanki bakışın aynısıydı bu.
"Neler o—"
Neler oldu diye sormaya çalıştı ama soramadı. Çünkü kelimeler henüz dudaklarından dökülmeden, kulak zarlarına bambaşka bir ses çarptı.
—Bir çığlık olduğunu düşündü. Belki de bir feryattı.
Ruhu yaralayan, hüzün dolu, tiz ve uzun bir sesti.
Konağın sabah havası, sanki biri paramparça ediliyormuşçasına yükselen dinmek bilmez bir acı çığlığıyla yırtıldı.
Koridoru geçip merdivenlerden yukarı çıktılar. Konağın ikinci katının doğu kanadı hizmetçilerin yatak odalarına ayrılmıştı; Subaru'nun önceki döngülerdeki odası da buradaydı.
Emilia elinden tutarak onu en dipteki odaya götürdü. Ve orada duranlar...
"Roswaal ve..."
...Uzun çivit mavisi saçlı adam, ikisinin koşarak geldiğini görünce gözlerini kıstı. Roswaal'ın yanında Beatrice duruyor, sırtını duvara yaslamış, omzunda da gri bir kedi kıvrılmış yatıyordu.
Üçü de oradayken Subaru durumu sormak üzereydi ki Roswaal kısaca konuştu.
"İçeride."
Roswaal yanındaki yatak odasının açık kapısını işaret etti.
Subaru Emilia'ya döndüğünde, o da başıyla onayladı. Emilia'nın berrak menekşe gözleri onun için kararı kesinleştirdi.
Subaru nefesini tutarak içeri girdi.
O haykırış burada da dinmek bilmeden devam ediyor, odanın her köşesini dolduruyordu. Subaru gözleri ardına kadar açık, gerginlikten donakalmış bir halde içeri adım attı—ve sonra gördü.
Kusursuzca muhafaza edilmiş bir odaydı. Sadık bir hizmetçinin kişiliğini yansıtan, en az eşyayla en yüksek verimin alındığı bir genç kız odasına benziyordu.
Subaru'ya da birebir aynı oda verilmiş olmasına rağmen, burası farklı hissettiriyordu.
Bu tür düşünceler bir anlığına Subaru'ya gözlerinin önündeki manzarayı unutturdu. Fakat o an çabucak geçti ve kaçacak hiçbir yer bulamadığı o korkunç gerçek üzerine bir kabus gibi çöktü.
"AaaaaaAAAAAaaaaaaaAAAAaaaaA—!"
Çığlık atan Ram'dı; gözyaşları sel gibi akıyor, içindeki derin acı boğazını parçalamak istercesine yükseliyordu.
—Ve orada, son nefesini verirken hâlâ ablasına tutunmakta olan Rem yatıyordu.
8
Yaşadıkları yüzünden zihni kaç kez bomboş kalmıştı?
Ruhuna kazınan trajedilerle kaç kez yüz yüze gelmişti?
Artık birinin onu bundan kurtarmasının zamanı gelmemiş miydi?
“—”
Mavi saçlı kız artık nefes almayarak yatağın üzerinde yatıyordu. Teni solgundu; gözleri bir daha asla açılmayacaktı. Üzerinde, nedense ona çok yakışmış gibi duran narin bir gecelik vardı.
Subaru bir anda Rem'i hizmetçi üniforması dışında hiç görmemiş olduğunu fark etti.
"Rem neden... nasıl..."
Subaru eliyle kısa saçlarını geriye doğru iterken mırıldandı ve dizlerinin üstüne çöktü.
Başı ağrıyordu. Beyni, önündeki bu görüntünün uykusuzluktan kaynaklanan bir hayal ürünü olduğuna dair harika bir fikir fırlattı.
Bu onun konaktaki dördüncü döngüsüydü. Daha önce üç kez ölüp geri dönmüş olan Subaru için Rem, en çok sakındığı kişiydi.
"O zaman neden... Rem neden öldürüldü ki...?"
Subaru'yu öldüren kesinlikle Rem'di, tam tersi değil.
Aniden, Subaru'nun omzundaki küçük bir şeytan fısıldadı; belki de gerçekten ölmemiştir?
Belki de hepsi bir oyundu, Subaru'nun gardını düşürmek için yapılan bir numaraydı? Son derece zevksiz bir şaka bile önündeki kabusun gerçek olmasından katbekat iyiydi.
Nabzını kontrol etmek için Rem'e yaklaştı, ama...
"—Dokunma ona!"
Rem'e dokunmak için elini uzattığı anda, eline sert bir tokat indi.
Subaru acıyla inleyip başını kaldırdığında, Ram öfkeyle ona dik dik bakıyordu. Yüzündeki yaşlarla dolu gazap, Subaru'nun söyleyebileceği her türlü karşı sözü rahatlıkla bastırıyordu.
"Kız kardeşime... dokunma!"
Aralarına kimsenin girmesine izin vermiyordu.
Gözyaşları sessizce yüzünden süzülürken, Ram ağlamaklı bir sesle kendini tekrarlayarak Rem'in bedenine sarıldı.
Bu fedakâr ve acı dolu ablanın, küçük kardeşinin bir daha uyanmasını beklediğine dair en ufak bir işaret bile yoktu.
Bu da gerçeği açıkça ortaya koyuyordu.
—Rem gerçekten ölmüştü.
Subaru odadan sendeleyerek çıkarken, Roswaal kapı eşiğinde durup çıkarımlarını dile getirdi.
"Görünüüüşe göre, takatsizlikten ölüm. O uyurken yaşam enerjisi çalınmış, kalp atışları usuuulca yavaşlamış ve hayatının ateşi sönüvermiş; muhtemelen büyüden ziyade bir lanetin marifeti."
Soytarının ölüm sebebi olduğuna inandığı o kelimeyi, lanet sözcüğünü duyunca Subaru'nun gözleri fal taşı gibi açıldı.
Bir lanet yoluyla takatsizlikten ölüm: Subaru'nun birinci ve ikinci döngülerdeki ölümünün doğrudan sebebi buydu. Başka bir deyişle Rem, daha önce Subaru'yu öldüren aynı lanet yüzünden can vermişti.
"Ama ben lanetin Rem'den geldiğini sanıyordum..."
İkinci döngüde Subaru hem lanet kaynaklı takatsizlikten hem de kafasına inen demir gülle yüzünden ölmüştü.
Subaru o gecenin şartlarından ötürü büyücülükle demir güllenin birbiriyle bağlantılı olduğu çıkarımını yapmıştı. Ancak bizzat Rem'in bir lanetle öldürülmesi, bu varsayımını paramparça etmişti.
"O zaman şamanla Rem ayrı kişiler mi...?"
Ayrı ve yeni bir şaman ihtimali doğunca Subaru'nun zihni kaosa sürüklendi.
Rem, Subaru'yu Roswaal'a olan sadakatinden ötürü katletmişti. En azından Rem'in üçüncü döngüdeki sözleri doğruysa tek cevap buydu.
Onu kendi elleriyle öldüren Rem ile şaman arasında bir şekilde bağlantı olup olmadığını merak etti. Ama öyleyse bile, Rem'in bu sefer öldürülmüş olmasının şaman açısından mantıklı hiçbir yanı yoktu.
Yani belki de Rem ile şaman en başından beri bağlantılı değildi...?
İlkinde bir şamanın büyüsü Subaru'nun canını almıştı; ikincisinde şamanın büyüsü Subaru'yu halsiz düşürmüş, Rem de her nedense onu katletmişti. Üçüncü döngüde ise Rem, şamanla hiçbir bağı olmaksızın onun işini bitirmişti.
"Dördüncü seferde... Ben hiçbir şey yapmadım, o yüzden hedef Rem mi oldu yani...?"
Bu temelsiz bir varsayımdı ama eldeki ipuçlarına bakılırsa tek makul sonuç da buydu.
Eğer Subaru kraliyet verasetiyle ilgili nedenlerden ötürü hedef alındıysa, bunu Emilia'nın tarafına yönelik rastgele bir önleyici saldırı olarak görebilirdi. Kurbanın Subaru ya da Rem olması tamamen tesadüftü.
"Peeek derin, pek ciddi düşüncelere dalmış görünüyorsun?"
Biri mavi diğeri sarı uyumsuz gözler aşağı doğru bakarak Subaru'yu içine aldı. Subaru, Roswaal'ın inceleyen bakışlarının adeta ruhunun derinliklerini delip geçtiğini hissederek gözlerini kaldırdı.
"Böyle bir şeyi sormak beni üzüyor... ama ne olduğuna dair en ufak bir fikrin vaaar mı acaba, sevgili konuğumuz?"
"N-neden öyle düşünüyorsun ki... Ben..."
"Amaaann, kabalığımı bağışla. Sadece şu anda birazcık... keyfim kaçık, anlarsın ya, güzel yardımcılarımdan birinin böyle bir akıbete uğraması pek hoş olmadı."
Roswaal bakışlarını aniden Subaru'dan çekip odanın içindeki o acı verici manzaraya çevirdi.
Onun yüzünün profiline bakan Subaru, durumunun ne kadar vahim bir hal aldığını gerçekten idrak etti.
Subaru'nun masumiyetini kanıtlamasının hiçbir yolu yoktu. Bu sefer Subaru, diğerlerinin en ufak bir güven kırıntısını bile kazanacak hiçbir şey yapmamıştı.
Emilia endişeli bir sesle konuşarak onun kolunu çekiştirdi.
"...Subaru."
Başını çevirip baktığında, kızın menekşe gözlerindeki ışıltı sanki ona yalvarıyor gibiydi: Bir şey biliyorsan, lütfen söyle.
Gözleri ve adını söyleyiş tarzı bu kadarına yetiyordu.
Emilia'nın bu içten ricasına cevap vermenin ağırlığı Subaru'nun üstüne bir balyoz gibi indi.
Bildiği her şeyi herkese anlatmayı o kadar çok isterdi ki. Avazı çıktığı kadar haykırmak istiyordu.
Subaru cevap vermeyince Emilia’nın küçük parmakları kolunu tutarken hafifçe titredi.
Geçmişi tekrar yaşamanın daha iyi bir geleceğe yol açacağını sanmıştı; oysa şimdi buradaydı, her umut ışığının ardında bir kara bulut gizliydi ve sonuçlar hayal edebileceğinden bile beterdi.
“Subaru…”
Kafasının içini bir kargaşa tırmalıyordu. Her şeyin bir kenara itileceğini ve bir gün her şeyin düzeleceğini sanmıştı.
Hayır, zaten düzeldiğini sanmıştı.
—Ve tam bunu düşündüğü anda bu oldu.
“—”
Kara bulutu ve dünyanın durduğunu hayal ettiği an, dinmek bilmeyen bir acı başını mengene gibi sıktı.
Nefesi kesildi. Emilia’nın koluna dokunma hissi, Subaru’nun midesine kramplar sokuyordu.
Emilia ona o yalvaran bakışlarını dikmeye devam ederse Subaru’nun kalbi dayanamazdı. Dayansa bile duyguları okuyabilen Puck, Subaru’nun bir şeyler sakladığını kolayca açığa çıkarabilirdi. Yine de Subaru, Ölümden Dönüş hakkında hiçbir şey anlatamazdı.
Bu da işkencenin devam edeceği, sonu gelmeyen acının tekrar tekrar yaşanacağı anlamına geliyordu.
Dilinin hızla kuruduğunu hissetti. Kaçma dürtüsüne karşı koyamayarak küçük bir adım geri çekildi.
“—Bir şey biliyorsan elimden asla kaçamazsın.”
Odanın içinde gözyaşlarına boğulan kız için Subaru’nun bu küçük hareketi, paçayı kurtarmak için kaçma girişiminden başka bir şey değildi.
Bir anda esen hırçın bir rüzgâr kapıyı şiddetle sarstı; rüzgârın şiddeti Subaru’nun saçlarını geriye yapıştırdı. Ani rüzgâr yüzünden gözlerini kapattığı anın hemen ardından, keskin bir acı yanağında dikey bir yarığın açıldığını haber verdi.
“Ah…!”
Hemen yanağına dokundu, avucu kanla ıslandı. Rüzgâr. Rüzgâr onu yaralamıştı.
Odanın içinden Ram, avucunu ona doğru uzatmış, nefret dolu gözlerle Subaru’ya bakıyordu.
“Bir şey biliyorsan öt hemen!”
“Bekle, Ram! Ben…!”
Subaru anlatamam diyecekti ama başına ne geleceğini bildiğinden sözcükler anında boğazında düğümlendi.
Fakat bu durumu erteleyecek hiçbir yol da bulamıyordu.
Subaru ağzını açmayınca Ram, bir sonrakinin habercisi olarak ona bir rüzgâr daha savurdu.
Durumu sakince değerlendirebilseydi buna Rüzgâr Bıçağı derdi.
Rüzgâr büyüsü; masallardaki hortum canavarları gibi kesikler açan bir büyü. Bu keskin hamle, Subaru ile Rem arasındaki zeminde yarık açacak, kapıyı ikiye bölecek ve tam Subaru’nun yanağında duracak kadar güçlüydü; işte kızı tehdit ettiği güç böylesine büyüktü.
Eğer o doğrudan çarpsaydı… Gözlerinin önündeki bu manzarayla karşılaşan Subaru nefes almayı unuttu. Fakat Beatrice krem rengi avucunu Subaru’nun önüne uzatarak Rüzgâr Bıçağı’nı savuşturdu.
“—Ben sözünü tutan biriyimdir.”
Büyük bir marifet değilmiş gibi havaya kaldırdığı elini hafifçe sallayarak Ram’e baktı.
“Bu adam konakta kaldığı sürece onu her türlü tehlikeden koruyacağıma söz verdim.”
“Leydi Beatrice…!”
Beatrice’in tavrı ne kadar zarifse, Ram de o derece öfkeyle dilini ısırdı.
Ram bir köşede köpürürken Beatrice hemen yanlarında duran Roswaal’a baktı.
“Roswaal. Hizmetçin misafirine karşı oldukça kaba davranıyor.”
“Kesinlikle. Bunu yüüürekten talihsiz buluyorum. Mümkünse, içindekileri döküp hafifler hafiflemez onu yeniden misafirim olarak ağırlamayı çooook isterim.”
“Bu meseleyle nasıl bir ilgisi olabilir ki acaba? Bütün gece yasaklı kitaplar arşivindeydi.”
“Bu öylece geçiştirilemeyecek kadar mühim bir mesele. Anlıyooorsundur herhalde?”
Müzakereler çıkmaza girince Roswaal omuz silkip avuçlarını havaya kaldırdı. Subaru, adamın avuçlarından yükselen farklı renklerdeki birden fazla küreyi gördü.
Kırmızı ve mavi, sarı ve yeşildiler; büyüden anlamayan Subaru bile bu dört rengin büyü gücünü temsil ettiğini anladı. Güzelim parıltıları hayal gücünün ötesinde bir enerji barındırıyordu.
“Tam da sana yakışacak ucuz numaralar. Sırf biraz yeteneğin, diğerlerinden biraz daha fazla gücün, diğerlerinden biraz daha asil bir soyun var diye insanların gözüne sokman şart sanki… Çocuktan farkın yok doğrusu.”
“Ne kadar da kaaba bir söz. Normalce dolaşan bizlerle, zamanın durduğu bir odada vakit geçiren senin arandaki fark ooo kadar büyük mü ki? Beelki de bunu sınamalıyız.”
Aralarındaki büyü geriliminin havayı büktüğünü hissedebiliyordu. Düşmanlık arttıkça Subaru aralarında fazlalık gibi kalıyordu.
“Yineee de bu kadar zahmete katlanacağını hiç düşünmezdim… Ondan gerçekten ooo kadar mı hoşlanıyorsun?”
“Şakaların da makyajın kadar zevksiz, Roswaal. Benim ideal ortağım Puckie’dir. Şu insan öyle sevimli bir kürkün yanına bile yaklaşamaz.”
Beatrice, Roswaal’ın havada süzülen parıltılı dört küresinin karşısında savunmasız görünüyordu.
Fakat bu “öylece duran” kız, etrafına havayı bile bükecek kadar güçlü bir şey yayıyordu. Görünmez ama ürkütücü bir şey vardı etrafında.
Durum patlama noktasına gelip doğaüstü güce sahip iki kişi birbirine dik dik bakarken, Ram’in tiz sesi aralarına girdi.
“Kimin umurunda bunlar? Kimin umurunda?!”
Eteğinin ucunu tutarak hışımla üzerlerine yürürken herkes ona baktı.
“Bırakın geçeyim ve karışmayın! Bir şey biliyorsan söyle, hepsini söyle! İntikamını almama… intikamını almama yardım et!”
Bu hüzünlü, yürek parçalayıcı bir yakarıştı. Sözleri Subaru’nun kalbini sızlattı. Gerçekten de öğrenmek istediği her şeyi anlatmak istiyordu.
Fakat Subaru’nun ona verecek tek bir kelimesi bile yoktu.
Ram, Subaru’ya çökmüş, umutsuz bir bakış fırlattı. Emilia, sanki Subaru’yu kızın düşmanca bakışlarından korumak istercesine Beatrice’in yanında durdu.
“Özür dilerim, Ram. Ben hâlâ Subaru’ya inanıyorum.”
Emilia, Ram’i dizginlemek için elini ona doğru uzatırken göz ucuyla Subaru’ya baktı. Gözleri doğru kelimeleri ararcasına dalgalandı, ardından bir anlığına yere indi.
“Subaru, lütfen. Ram ve Rem için yapabileceğin bir şey varsa… lütfen.”
Kızın şefkati, Subaru’yu daha da utandırdı.
Böylesine uç bir durumda bile, haftanın başında ona onca korkunç laf etmiş olmasına rağmen, Subaru hâlâ suspus oturup dilini tutarken bile Emilia onun tarafını tutmuştu…
“Özür dilerim—!”
Emilia’nın endişelerini ayakları altında ezercesine, Subaru ileri değil, geri adım attı.
O anda, duyguları birbirine karışan Emilia’nın gözleri donakaldı. Bakışlarında şok, keder ve her şeyden öte güveninin boşa çıkmak üzere olmasının verdiği dayanılmaz bir hayal kırıklığı vardı.
Subaru’nun Emilia’nın gözlerinde asıl gördüğü şey kendi çaresizliğiydi. Yaptıklarının bir kâbusun kapısını araladığını ve bunun asla geri alınamayacağını biliyordu.
Artık Emilia’nın gözlerine bakamayan Subaru, o an kıza arkasını döndü.
Emilia anında onun sırtına doğru uzandı. Fakat bu, Rüzgâr Bıçağı Subaru’ya ulaşmadan önce onu engellemek içindi.
Rüzgâr saf büyü gücüne çarptı; Subaru koşarken mana manadan sekti.
“Subaru—!”
Onu durdurmaya çalışan sesi ardında bırakan Subaru, ne yaptığını bilmez bir halde koridorda koşturdu. Arkasındaki büyülü çatışmanın giderek şiddetlendiğini hissetti ama arkasına bakacak cesareti yoktu.
Zayıftı. Kırılgandı, hiçbir şey yapamıyordu.
İşte bu yüzden, onca şeyden sonra ona güvenen Emilia’yı ve hayatını kurtarmaya çalışan Beatrice’i arkasında bırakmış, onların iyi niyetlerini ve çabalarını çiğneyip geçmişti.
Artık ne yapacağını bilmiyordu. Bildiği tek şey, Ram’in arkasından kan kusarcasına haykırdığıydı—
“—SENİ ÖLDÜRECEĞİM!!”
Diğer yarısını kaybeden kız, bedenini paralamak istercesine bir feryatla peşine düşmüştü.
Kulaklarını tıkayıp başını iki yana sallayarak, anlamsız sesler çıkararak kaçtı Subaru. Koştu.
Ve durmadan koşmaya devam etti.
9
Bütün dikkatini sadece koşmaya verdiğinden ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Nefesi tükenmiş, dizleri iflas etmek üzere, çenesinden terler damlarken koşmayı sürdürdü. Koşmaya devam etmezse peşinden gelen o karmakarışık duygular ona yetişebilirdi.
Ve ona yetiştiklerinde bu kez her şey biterdi.
Ram’in o acı dolu, yürek paralayan çığlığı ile barındırdığı kin ve nefret hâlâ kulaklarında çınlıyordu.
Geri dönemezdi.
Madem kaçmıştı, Ram ve Roswaal onu sağ bırakmazdı; ağzını sıkı tuttuğu için Emilia ve Puck da artık ona güvenemezdi. Dahası, bir anlaşma yapmış olmalarına rağmen Beatrice’i yüzüstü bırakmıştı. Kız artık onun yanında olmazdı.
“Elimde değil…! İstiyorum ama… yapamıyorum!”
İşlerin nasıl bu noktaya geldiğini bilmiyordu. Nerede yanlış yaptığını bilmiyordu.
Dünyanın onu affetmesi için ne yapması gerektiğini bilmiyordu.
“Oysa her şey… öyle eğlenceliydi ki…!”
Aniden başka bir dünyaya düşmüş, burada yaşamaktan başka çaresi kalmamıştı. Uçsuz bucaksız bir endişe çölünün ortasında kalan Subaru için onu buyur eden konak bir vahaydı.
Bir haftayı bile bulmayan o çok sevdiği günler, o çok sevdiği anlar o dakikada Subaru’ya fersah fersah uzak görünüyordu.
Baştan almış, yeniden yaşamıştı ve dünya dişlerini ona geçirmişti.
—Artık dayanamıyorum.
Birden zihninin derinliklerinde böyle bir fısıltı yükseldi.
—Artık çabalamanın hiçbir anlamı yoktu.
Teslim olması için ona yalvaran kendi sesine kapılarak adımlarını yavaşlattı.
Bu sözlerin dediğini yaparsa gerçekten her şeyin daha kolay olacağını düşündü. Subaru ne de olsa her durumda en kolay çözümü arayan tiplerdendi.
Sadece Subaru değil. Genel olarak insanlar böyle yapardı. Hoşlarına gitmeyen iki seçenekle karşılaştıklarında üçüncü bir yol ararlardı.
Gökten inme üçüncü bir seçenek olduğunu hissettiği için onu kim suçlayabilirdi ki?
Birden başından aşağı kan çekildi, delicesine atan kalbi bile uzaklardan geliyormuş gibi hissettirdi.
Kolları bacakları ağırlaştı; ayaklarını sanki ona isyan ediyorlarmış gibi sürümeye başladı.
“—”
Tam durduğu sırada etrafındaki ağaçları fark etti. Ormandaydı. Konaktan apar topar fırlayınca köye giden yoldan sapmış, bir dağ patikasında kaybolmuştu anlaşılan.
Gökyüzünü kapatan kasvet ve dört bir yanını saran çalılıklar, Subaru’ya üçüncü seferinde öldüğü yeri anımsattı.
Kendi ölümünü hatırladığı an, üçüncü seçenek yüzüne bir tokat gibi çarptı.
“Ölürsem…”
—Kurtulur muydu?
“Evet, doğru ya. Ölürsem bu durum değişir.”
Kendi dudaklarından dökülen bu sözlerle birlikte, sanki bundan daha iyi bir fikir olamazmış gibi yüzüne bir gülümseme yayıldı.
Üç kez ölmüştü. Her konuda çuvalladığı dördüncü dünyaya ulaşmıştı.
Bu kez sadece hayatına değer vermişti. Bu kez elinde kalan tek şey hayatıydı.
Sonuç bu olacaksa debelenip durmanın ne anlamı vardı?
“Yapacaksanız yapın artık. Artık bana ne olacağı umurumda bile değil…”
Dudağını ısırarak içine sürüklendiği duruma duyduğu hıncı kustu.
Subaru’nun gözleri önüne serilen mavi gökyüzü, nefretini aynen ona geri yansıttı. Ve…
“…Bir uçurum.”
Bunu kesinlikle Tanrı bizzat onun için hazırlamıştı.
Bu tek duanın kabul olması, şükretmesi gereken bir Cennet’in varlığına işaretti besbelli.
—Ahmak ve acınası Natsuki Subaru huzura kavuşabilsin diye.
Uçurum adeta onu çağırıyordu; sendeliyerek, ayaklarını sürüyerek oraya doğru yöneldi.
Rüzgâr sertti. Şiddetli karşı rüzgârdan korunmak için ceketinin kolunu siper eden Subaru uçurumun kenarında durdu, ilerideki mavi gökyüzüne baktı. Altında sivri kayalarla kaplı bir yar, onlarca metre aşağıdaki kayalık bir zemine açılan bir uçurum vardı. Bu yükseklikten düşerse onu ölümden başka hiçbir şey karşılamazdı.
Subaru aşağıdaki kayalara bakarken kesik kesik soludu, kendi ölümünü iliklerine kadar hayal edebiliyordu.
Unuttuğu o güm güm atan kalp atışını bir kez daha duydu. Ciğerleri tuttukları havayı dışarı saldı. Bütün vücudu terden sırılsıklam olmuştu; gözlerini kapatırken Subaru’yu bir ürperti sardı.
—Gözlerini kapalı tutup ileri bir adım atsa her şey bitecekti.
Subaru bu kez ölürse ne olacağını merak etti.
Konaktaki ilk güne dönüp döngüyü yeniden mi başlatırdı? Fark etmezdi diye düşündü.
Gerçekten ilk güne dönerse Emilia orada olurdu, Ram da, Rem de, herkes orada olurdu. Subaru uşak olarak çalışır, herkesin yüzünü görür ve dördüncü gün uykusunda huzur içinde ölürdü.
Bunu tekrar tekrar sürdürürse en azından birazcık da olsa günlük huzurun tadını çıkarırdı.
İyi bir plana benziyordu. Daha büyük bir kurtuluş umut edemiyorsa ölüm o kadar da kötü değildi hani.
“—”
Yine de uçurumun tepesinde duran Subaru’nun bedeni ileri gitmedi. Sadece dizleri hareket etti; o da titremekten.
Dizlerinin titremesini durdurmak için uzandı, beli büküldüğü an yere yığıldı. Dizlerinin üstüne çöküşü sanki gökyüzünün önünde secdeye varmış gibiydi. Subaru ne kadar acınası olduğuna yanıp dudağını ısırdı.
“Tek bir adım… Şu kadarcık basit bir şeyi bile… yapamıyorum…”
—Belki de sadece cesareti yoktu.
Peşine düşüldüğünde bile dürtülerine yenik düşmüş, bunu eyleme dökecek kararlılığı gösterememişti.
Azmi ve kararlılığı gülünç denecek kadar kırılgandı; Subaru sadece dizlerinin üstünde kalıp ağlayabildi.
Neden yaşaması gerektiğini bilmiyordu ama ölümden de ölesiye korkuyordu.
Gerçekten ne kadar acınası ve rezil bir halde olduğunu düşünerek yeri tırmalayarak haykırdı Subaru.
Sonunda takati tükenene kadar ağlamaya ve kendi zavallılığına yanmaya devam etti.
10
Subaru kendinden geçmişken gördüğü sahnenin bir kâbus olduğunu düşündü.
Aydınlık bir odada, Emilia ile yemek masasındaydı. Başköşede Roswaal oturuyordu; hemen yanında kafasını tabağa gömmüş olan Puck’a siyah çay dolduran Beatrice vardı.
Emilia yemek masasında şebeklik yaptığı için Puck’ı azarlıyor, Rem oradan oraya koşturup işlerini hallederken Ram diğer her şeyi boş verip Roswaal’la ilgileniyordu.
Subaru sadece gülüyordu. Diğerleri de onunla birlikte gülüyordu.
—Ve böylece, mutluluk ve sıcaklıkla dolu bir kâbus gördü.
Acı bir rüyaydı bu; hüzün ve yürek burkan bir kayıp hissi getiren bir rüya.
Ruhu acıyacak kadar yıpranan Subaru, çektiği ızdıraptan nefes almayı unuttu.
“—”
Aniden yüzü gevşedi.
Birinin elini tuttuğunu fark etti.
Avucuna yansıyan sıcaklık, sanki olumsuz duygularını bir kenara itiyor gibiydi.
Sonra bir ışık gördü.
Beyaz bir ışık. Göz kamaştırıcı bir ışık. Bilincini yeniden yönlendiren bir ışık—
11
“—Sonunda uyandın mı?”
Subaru gözlerini açtığında, batan güneşin turuncu göğü tam karşısındaydı.
Yere sırtüstü uzanmış halde kendinden geçtiğini de fark etti. Az önce bilincini esir alan şeylerin ne olduğunu da hatırladı.
—Yani intihar etmekten korkup kaçtığını, yüzsüzce ağladığını ve yorgunluktan uyuyakaldığını.
Gülünecek ya da acınacak gibi bile değildi, fazla utanç vericiydi. Bebek gibi davranmıştı. Hayır, Subaru bir bebekten çok daha aşağılıktı; çünkü onların günah işleme yetisi yoktu.
“Bir şey söyler misin acaba?”
“…Bir şey.”
“Ne kadar da bayat bir şaka. O asık suratla şaka yapabilmen de marifet doğrusu.”
Beatrice, Subaru’nun tuttuğu elini savururcasına bırakırken sert bir karşılık verdi.
Beatrice her zamanki elbisesini giyiyordu; uçurumun tepesine hiç ama hiç uymayan bir görüntüydü bu. Sanki tek başına kalmış küçük bir kızın göze çarptığı bir manzara resmi gibiydi.
“...Aklı başında hiç kimse böyle giyinip doğa yürüyüşüne çıkmaz.”
“En başından beri ıssız dağlarda yürüyüş yapmaya hiç niyetim yoktu zaten. Belki de burası gibi bir yere kaçıp ağlayarak uyuyakalmamalıydın?”
Beatrice elbisesinin kolunu sallayıp bıkkın bir edayla konuşurken Subaru, Beatrice'in ta buralara kadar gelecek kadar konak dışında ne aradığını idrak etti.
“Neden...?”
“Neden neymiş acaba?”
“Neden geldin? Ben...”
—Beatrice, Subaru’yu koruma sözünü tutmuş olsa da Subaru ona hiçbir şey anlatamazdı.
Subaru’nun kekelediğini gören Beatrice, yüzünü ekşitip bıkkın bir tavırla burnundan soludu.
“Seni güvende tutmak için anlaşma yaptım. Kendini uçurumdan atıp öldürmen gururuma hakaret olur.”
“Yalnızca... bu sabaha kadar korumam olmayacak mıydın?”
“—Zaman sınırı hakkında bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Bir sınır olduğunu yanlış varsaymışsın zahir.”
Subaru anılarını yoklarken Beatrice ona tek gözüyle bakıp başını çevirdi. Beatrice, ayrıntılar konusundaki “varsayımları” arasındaki bu çelişkiyi kullanarak Subaru ile yaptığı anlaşmayı sürdürüyordu.
Beatrice gibi engerek dilli ve huysuz bir at kadar geçimsiz bir kızın nasıl böylesine derin bir şefkat gösterebildiği Subaru'ya bir anda dank etti.
Beatrice onu yüzüstü bırakmamıştı. Eğer bu doğruysa, belki de... belki de pes etmek zorunda değildi?
“Boş umutlara kapılmanın sırası değil.”
“—!”
Beatrice başını iki yana sallayarak Subaru’nun kolay kaçış yoluna soğuk su serpti.
“Kaybettiğini geri kazanamazsın. Senin için yapabileceğim pek bir şey kalmadı. Abla olan kıza artık hiçbir şeyi açıklayamazsın. O şansı çöpe attın.”
“Ben—!”
Elimden gelse söylerdim, diye haykırmak istedi.
Kalbi bu süreçte ezilip parçalanmayacak olsaydı Subaru her şeyi itiraf eder, af dilerdi.
Ram’e faydası olacağından değil; olmayacağını biliyordu. Sırf kendi iç huzuru için yapardı bunu.
“Böyle bir zamanda... Aptal mıyım ben?... Evet, aptalın tekiyim.”
Subaru rol yaparak, özür dileyerek, yalvararak, kendini defalarca koruyarak buralara kadar gelmişti. Şimdi ise hem bedenen hem de zihnen kaçacak yeri olmayan bir uçurumun tepesine sürüklenmişti.
Kaç, kaç, kaç ve biraz daha kaç; işte Subaru tam da bu şekilde bu noktaya varmıştı.
“Geri dönemeyeceğimi biliyorsan... benim için ne yapmayı planlıyorsun?”
“En azından rüyalarımı rahatsız etmeyesin diye göremediğim bir yerde ölmeni sağlarım zahir. Eğer kaçmak istersen seni bu bölgenin sınırlarının ötesine götürürüm.”
Beatrice’in sertliğe bürünmüş nezaketi yüreğine derinden işledi.
Beatrice’in ifadesi soğuk, bakışlarıysa bir baş belasına bakıyormuşçasına zehir zemberekti. Yine de sözlerinin ardındaki niyetin şefkati, Subaru’yu eşi benzeri görülmemiş bir şekilde etkiledi.
Şüphesiz Beatrice doğruyu söylüyordu. Kaçmak isterse bunu kabul edip ona yardım edecekti. Kaçtıktan sonra onu neyin beklediğini bilmiyordu. Fakat durum bundan daha kötü olamazdı.
Kendi aptallığı vahasını yerle bir etmişken, her şeyi bir kenara atıp kaçmanın nesi yanlıştı ki?
“—”
Rüzgâr Bıçağı’nın yanağında bıraktığı acı verici kesikten hafifçe kan sızıyordu.
Yaraya dokunan Subaru, böylesi bir şeyi daha önce de hissettiğini çok geç fark etti. Subaru’nun ta ruhu o keskinliği hatırlıyordu.
Dağlarda Rem’den kaçarken bir Rüzgâr Bıçağı, Subaru’nun sağ bacağını dizinden koparmıştı. Yaraya dokunduğunda Subaru’nun içgüdüleri bunun aynı büyü olduğunu fısıldadı.
“En sonunda boynumu deşen büyü de mi buydu...? Demek ikisi... bana karşı birlik olmuştu...”
Nasıl öldüğünü bu kadar geç kavraması, kalbindeki sessiz çaresizliği daha da derinleştirdi.
Ram’in nefret dolu kükreyişi, Rem’i kaybetmenin verdiği yürek parçalayıcı feryatları hâlâ kulaklarındaydı.
O an, işte o andı. Geri dönüşü olmayan noktaydı.
Subaru konaktan asla kaçmamalıydı. Acıya dayanacak iradesi olmasa bile Ram’in karşısına çıkıp onunla konuşmalıydı.
Fırsatı kaçırmıştı ve artık kalpleri sonsuza dek birbirinden kopmuştu.
Bir kez elinden kayıp gitmesine izin verdikten sonra, Subaru onu bir daha asla geri kazanamazdı.
—En azından bu dünyada.
Beatrice alçak, kasvetli bir sesle onun sessiz düşüncelerini böldü.
“Abla olan, kardeşi için dayandı. Kardeş olan ise ablası için yaşadı. İkisi de diğeri olmadan var olamazdı.”
Beatrice parmaklarını gösterişli buklelerinin arasında gezdirdi, konuşmaya devam ederken Subaru’ya dönüp bakmadı bile.
“Artık bir yarı kaybolduğuna göre, bütün asla geri dönemez. Roswaal’ın da bunu affetmesi pek olası değil.”
“Ne demek istiyorsun? Ne biliyorsun ki...?”
Bir şeyden kaçınıyormuş gibi hissetti. Gerçekten önemli bir şeyden.
Subaru, gerçek düşüncelerini paylaşması için Beatrice’i zorladı. Fakat Beatrice parmaklarını saçından çekip Subaru’nun koluna götürdü, ayağını uzatarak onu çekiştirip usulca yere çekti.
Subaru kendini bir anda yerde bulunca şaşkına döndü. Beatrice saçını arkaya savurdu.
“Bu senin için gerçekten önemli mi acaba? Son dört günü çoğunlukla odana kapanarak geçirdin ve onlarla neredeyse hiç temas kurmadın. Sence abla olan kızın, bu meseleler hakkında onu sorgulamana şimdi izin verir mi? Hiç sanmam. Bunun seninle hiçbir ilgisi yok.”
“Öyle değil...!”
Sanki onlar hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum gibi, diyecekti ama Subaru'nun sözleri boğazına tıkandı.
Tekrarlanan döngüleri, ona onlarla birlikte iki haftadan fazla zaman kazandırmıştı. Subaru, bu Beatrice’in hiçbir şey bilmediği o zaman zarfında onlarla anılar biriktirdiğini söyleyebilirdi; fakat bunu yapmadı, çünkü aniden bir şeyin farkına vardı.
Subaru, tıpkı Beatrice’in dediği gibi Ram ve Rem hakkında hiçbir şey bilmemesinin gayet mümkün olduğunu idrak etti; ne gerçek yüzlerini ne hislerini ne de aralarındaki bağı biliyordu.
Subaru, o ilk üç hayatı boyunca onlar hakkında gerçekten ne öğrenmiş olduğunu düşündü.
Haklarında hiçbir şey bilmezken Subaru’nun böylesi bir kayıp ve çaresizlik hissetmesinin ne anlamı vardı ki? Bütün bunlar sahiden kötü bir rüyadan mı ibaretti?
Tam da o anda Subaru’ya yukarıdan sertçe bakan Beatrice’e karşı çıkmak için Subaru neyi öne sürebilirdi ki? Yoksa Subaru ikisi hakkında gerçekten hiçbir şey, tek bir zerre bile bilmiyor muydu?
Onları korumak istediği değerli insanlar olarak görmüş olmasına rağmen...
“Yani sonunda hiçbir şey bilmeden, hiçbir şeyi anlamadan kendi kendime mi gaza gelip acınası duruma düştüm...?”
—Bunun seninle hiçbir ilgisi yok.
Subaru hiçbir şey bilmiyordu. Bütün şanslarını elinin tersiyle itmişti. Sırtındaki gömlekten başka hiçbir şeyi kalmamıştı.
Gözlerini örten karanlığın içinde, konakta geçirdiği günlerin anıları birer birer toz olup dağıldı. Subaru’nun kalbi de paramparça oldu.
Sırtüstü yatan Subaru, avuçlarını yüzüne kapatıp kendi çaresizliğine feryat etti.
Bütün bunlar en başından beri erişemeyeceği bir ütopya mıydı? Subaru’nun gördüğü her şey basit bir rüya, orada geçirdiği zaman kuru bir illüzyon muydu?
Subaru gözyaşlarına boğulmak üzere gibi görünürken Beatrice ona seslendi.
“...Daha ne kadar öyle duracaksın acaba? O seni bulmadan önce ayağa kalk.”
Subaru’nun hâlâ kıpırdamamasına sabırsızlanarak, yüzünü kapatan elleri kabaca yakalayıp yukarı çekti.
Görüş alanı açılırken çıtkırıldım kız, tüm ağırlığını kullanarak Subaru’yu ayağa dikti.
“—”
Kızın avuçlarından geçen his, düşüncelerini alıp götürdü.
Subaru, Beatrice’in onu bu kadar ısrarla ayağa kaldırma niyetini göz ardı ederek kızın avuçlarını hissetti, nasıl bir his olduğunu tarttı.
“H-hey. Ne yaptığını s— Avuçlarımla neden bu kadar ilgileniyorsun acaba?”
“Bu elleri daha önce de hissetmiştim, tıpkı böyle... Az önce sen mi yaptın?”
“...Ömrümün sonuna kadar pişman olacağım. Belki de öyle uyurken fazlasıyla zavallı göründüğün içindir?”
Beatrice aniden başını çevirip ona yalnızca yanağını gösterdi. Subaru, uyurken onlardan aldığı sıcak ve huzurlu hissi düşünerek ellerini birkaç kez açıp kapattı.
—Subaru kâbus görürken. Tekrar tekrar yaşanan, kahredici bir çaresizlik ve kayıp hissiyle dolu bir rüya.
Acı çekerken bu sıcaklığı hissettiği tek an bu değildi. Daha önce de olmuştu—
“O zamanlar... biri iki elimi birden tutmuştu...”
Beatrice şüpheyle kaşını kaldırdı. Subaru sadece sağ elini değil, sol elini de önüne getirdi.
Tek bir kişinin, uyuyan birinin iki elini birden tutması zordu. Bir kişinin başka birinin yanındaki yatağa uzanıp zorlanmadan iki elini birden tutabileceğinden şüpheliydi.
“—”
Öyleyse neden iki elinin de tutulduğunu hissetmişti? Sebebi basitti.
“Ram. Rem.”
O uyurken ikisi birden Subaru’nun ellerini tutmuştu.
Roswaal Konağı’nda henüz hiçbir şey yaşanmamışken, dördüncü döngüde olmuştu bu. Uyurken Subaru’nun acı çektiğini gören ikisi de ona acımış ve ufacık da olsa bir şefkat göstermişti.
“—”
Seni öldüreceğim, diye haykırmıştı nefret dolu ses; öfkesi bir lanet gibi içine işliyordu.
O acımasız sözler kalbinde derin bir yara açmıştı. Fakat bundan da öte...
“—Şu ağlamayı kesemez misin?”
Diğer yarısı elinden sökülüp alınan Ram’in kulaklarından hiç gitmeyen o kederli, çaresiz feryadıydı.
Subaru’nun çoktan paramparça olmuş olması gereken kalbinin bir köşesi haykırdı.
—Doğası gereği Subaru, her zaman en az dirençli yolu seçen biriydi.
Acı, keder, çaresizlik hissetmek istemiyordu. Sırf böylesi yüklerle yaşama düşüncesi bile onu kaçmaya sevk ediyordu.
“Ben... burada ne saçma şeyler düşünüyorum böyle...”
Çünkü artık kaçmak istemediğini düşündü. Bir şeyler yapmak istiyordu.
“Bu sefer hayatta kaldım bile üstelik...”
Beatrice’e yüzsüzce yalvarması, beşinci güne kolaylıkla ulaşmasını sağlamıştı. Subaru’nun kararını kesinleştiren şey, tam da o gün onu karşılayan şeyin düşüncesiydi.
“Doğru ya. Benim hayatım bana ait. Bu yüzden—”
Daha kolay, daha keyifli bir hayat için mücadele etmenin nesi yanlıştı ki?
“—Onu nasıl kullanacağıma ben karar veririm.”
Subaru bunu söylediği anda içindeki bir sınırı aştı. Artık geri dönüş yoktu.
Beatrice, Subaru’nun sözleri karşısında kaşlarını çattı. Ancak Subaru neden böyle yaptığını soramadan kızın gözleri, tüm dikkatiyle ormana çevrildi.
“—Fazla oyalandın.”
Ormanın ağaçları arasından esen rüzgârın uğultusu artarken, Beatrice’in pişmanlık dolu sözleri duyuldu. Sallanan yaprakların sesine karışan ayak sesleri de Subaru’nun kulağına ulaştı.
Arkasını döndü. Karşısında pembe saçlı bir kız duruyordu.
12
Ormanı arkasına alan Ram, Subaru’ya dik dik bakıyordu.
“Sonunda buldum seni—daha fazla ileri gidemezsin.”
Ram’in yüzündeki nefret dolu ifadeyi gören Subaru’nun kalbini bir acı dalgası kapladı.
Orada dururken Ram, her zamanki o kusursuz görünümünden fersah fersah uzaktı. Dallar eteğini yırtıp delmişti; normalde başında olan başlıktan eser yoktu. Rüzgârın savurduğu pembe saçları her zamanki güzelliğini yitirmişti.
—İki kız kardeş birbirini giydirir, birbirinin saçını yapardı.
Subaru bunu biliyordu. Bir ara ona bunu anlattıklarını hatırlıyordu.
İki kardeş arasındaki diğer birkaç sırrı da biliyordu.
“Geri adım atar mısın acaba? Anlaşma sürdüğü müddetçe hiç kimseye müsamaha gösteremem.”
“Leydi Beatrice, asıl kenara çekilmesi gereken sizsiniz. Ben de size karşı müsamaha gösteremem.”
“Şaka yapıyorsun zahir. Bana karşı müsamaha göstermekten bahsettiğini mi duydum ben?”
“Konakta olmadığınızı unuttunuz herhalde, Leydi Beatrice? Kütüphaneden uzakta, burada, ormanın içinde o adamı sahiden koruyabileceğinize inanıyor musunuz?”
İki kız karşısında restleşmeyi sürdürürken Subaru sessizliğini korudu.
Beatrice’in pişmanlık dolu sözleri, Ram’in sözlerinin boş bir böbürlenme olmadığını kanıtlıyordu. Beatrice’in gücünün sınırları vardı ve bu durum o sınırların çok ötesindeydi.
Yine de Beatrice inatla yerinden kıpırdamayı reddediyor, Subaru’nun önünde anlaşmasını yerine getiriyordu.
Subaru arkadan Beatrice’e doğru uzandı. Ve sonra...
“Zıp...”
Kızın iki gösterişli bukleli saçını kavrayıp sertçe çekti.
Bıraktı. O koca saç yığını fazlasıyla esnek bir şekilde yaylandı. Zıp-zıp—
“Hımm, bayağı iyi hissettirdi ha.”
“N-n-n-ne...”
Gözleri faltaşı gibi açılan ve dili tutulan Beatrice, allak bullak bir hâlde arkasını döndü.
Subaru ona bakarken başını hafifçe yana eğdi.
“Ha?”
“Ne yapıyorsun sen acaba?! Ölmek mi istiyorsun sen zahir?!”
“Saçmalama. Zerrece ölmek istemiyorum. İnsan ölürse bunu bir kez yapmalı, hayatını ebediyen noktalamak için. Buna tüm kalbimle inanıyorum.”
Konuşurken Beatrice’in omzunu sıvazladı ve sakince yanından geçip gitti.
Tam karşısında duran Ram, şaşkınlık içinde Subaru’nun yüzüne dik dik baktı. Subaru önüne doğru yürürken gardını daha da alıp büzdüğü dudaklarından bir nefes verdi.
“Büyük cesaret doğrusu. Sonunda kaderine boyun mu eğdin?”
“Pek sayılmaz. Daha ziyade... bir şeyler yapmaya karar verdim.”
Subaru’nun niyetini anlayamayan Ram kaşlarını çattı.
“—Ne?”
“Özür dilerim. Dikkatsizliğim yüzünden siz kızlara çok büyük bir keder yaşattım.”
“—! Demek Rem’e sahiden bir şey yaptın ha...?!”
“Hayır, üzgünüm ama dürüst olmak gerekirse bilmiyorum. Bilmediğim o kadar çok şey var ki. Ama...”
Subaru bir an durup nefes alırken sözleri havada kaldı.
“Bilmediğim çok şey var ama artık bildiğim tek bir şey var sanırım.”
“—Bunun ne anlamı var şimdi?!”
Subaru’nun kararlılık gösterisini çocukça oyunlardan başka bir şey olarak kabul edemeyen Ram haykırdı.
Ram ayağını yere vurup hiddetle toprağı tekmeledi.
“Rem çoktan öldü! Bunu geri almanın yolu yok! Şimdi bir şey biliyor olmanın ne faydası var?!”
“Elimden bir şey gelir demiyorum. Zaten elimden hiçbir şey gelmediği için işler bu noktaya vardı. Bunun kimseyi ikna etmeyeceğini herkesten iyi biliyorum.”
Meydan okumuyordu. Hâlâ pişmanlık kalbini derinlemesine delip geçiyordu.
Aptallığı ve zayıflığı yüzünden kendisinden nefret ediyordu. Utançtan ölmek mümkün olsaydı, çoktan ölmüş olabilirdi.
Yine de bu utanç verici davranışları, bu utanç dolu hayatı ve acınası çaresizliği onu buraya kadar getirmişti.
Ve böylece, bu karara varmıştı.
“Hem sen Rem ve benim hakkımda ne biliyorsun ki?!”
“...Haklısın. Aranızdaki önemli şeylerin hiçbirini bilmiyorum. Ama...”
Subaru onlarla neredeyse yirmi gün geçirmişti. Onlar bunu bilmiyordu ve Subaru da anlatamıyordu.
Ama Subaru hatırlıyordu.
Onlar unutmuş olsa bile Subaru’nun ruhu hatırlıyordu. Onları görmüştü. Onlarla gülmüştü. Onlarla vakit geçirmişti.
Subaru’nun Ram ve Rem ile birlikte adımladığı o dünyalar… Gerçekten de var olmuştu.
İşte tam da bu yüzden—
“Bunu bilmenize imkân yok ama…”
“Ne…”
“—İkinizi de! Çok! Seviyorum!”
Tersleyen, evhamlı abla.
İğneleyici, görünüşte kibar küçük kardeş.
Subaru, iki kızla geçirdiği günleri sevgiyle andı.
Onu birden fazla kez öldürmüş olsalar da onun için çok kıymetli anılardı.
Öyle ki, onlarla bir kez daha vakit geçirme şansı verilse tereddütsüz bunu seçerdi.
Subaru’nun haykırışı Ram’ın gözlerini fal taşı gibi açmasına, şaşkınlıktan donakalmasına neden oldu.
Doğal olarak.
Ram’ın bakış açısından Subaru’nun bu haykırışı anlamsız, boş bir saçmalıktan ibaretti.
Üstelik gözünü bile kırpmadan onları terk edip gitmişti.
Ram’ın zihni yalnızca bir anlığına duraksadı. Hemen ardından bedeni çözüldü ve harekete geçti.
Fakat anlık bir açık bile olsa, nihayetinde bir açıktı.
“—!”
Subaru’nun deparı, Ram’ın öfke dolu saldırıya geçişinden yalnızca bir tık daha hızlıydı.
Ram’a arkasını dönen Subaru, Beatrice’in yanından rüzgâr gibi geçti; doğrudan uçuruma doğru atıldı.
“Bekle—!”
Arkasından bir kızın tiz feryadı yükseldi.
Subaru’nun aklı sesin hangi kıza ait olduğunu kavrayamadı bile.
Kararlı olmaya niyetlenmişti ama zihni sanki biri tırnaklarıyla parçalamış gibi darmadağındı.
Kalbi delicesine çarpıyordu ama bedeni zihnine ihanet edercesine baştan aşağı gıcırdıyordu. Kolları bacakları kurşun gibi ağırlaşmıştı.
Var gücüyle koşuyordu fakat dünya ağır çekimde akıyor gibiydi. Sanki Subaru’nun zihni, aldığı bu kararın sonucunu elinden geldiğince ertelemeye çalışıyordu.
—Ne kadar aptalca. O an bile içinde çatışıyordu.
Sebebini biliyordu. Şimdiye kadar utanmadan, hırsla hayata tutunmuştu.
Ölmek istediğinde bile sonunda korkup geri adım atmış, yalnızca dizlerinin üstüne çökebilmişti.
Ama Subaru artık bunu yapabilirdi.
“Beatrice’e ayıp oldu ama…”
Subaru bu sözlerle son pişmanlığını dile getirdi ve her şeyi ardında bıraktı.
Uçuruma doğru koştu. Birkaç adım kaldı. Sayamayacak kadar korkuyordu. Acınası. Delice. Gülesi geliyordu. Ama gülmedi. Gülemezdi.
Ardında bıraktığı tek şey yaşayan bir ölüden farksız bir hayattı. Subaru için orada bir gelecekten vazgeçmek, zaten içinde çoktan ölmek demekti.
Eğer yaşayan bir ölü olarak kalacaksa, bu canla “bir şeyler” yapabilirdi.
Hiçbir şey yapmamak yerine bir şeyler yapma kararını da yalnızca Subaru verebilirdi.
“—Bunu yapabilecek tek kişi benim.”
Ayakları yerden kesildi. Havayı tırmaladı. Hiçbir şeye dokunamadı. Hiçbir yere uzanamadı.
Çok hızlı. Rüzgâr sertti. Gözleri acıyordu. Başı ağrıyordu. Kulaklarındaki uğultu uzaktan geliyordu. Çarpan kalbini arkasında bırakmış gibiydi. Uğultuyu duyamıyordu. Kafatasının içindeki çınlama bozuk bir plak gibiydi.
Ölümüyle son bulursa, mesele kapanırdı.
Ama eğer, sadece geri dönebilirse…
Çünkü o kız, “Seni öldüreceğim,” diye haykırmıştı.
Eğer geri dönebilirse—
“—Seni kurtaracağım, yemin ederim!”
Kararlılığını haykırdığı anın hemen ardından, kafası sert zemine çarptı.
Bir şeyin feci şekilde parçalandığını yankılanan sesinden anladı, sonra da hiçbir şey kalmadı.
O nefret dolu ses artık peşinden gelemezdi. Artık hiçbir şey gelemezdi—
13
—Orada yalnızca “hiçlik” vardı.
Zihninin hiçliğine dalgın dalgın bakındı.
Belki de bakındı doğru tabir değildi.
Zihninde gözler diye bir şey yoktu. Ne eller, ne ayaklar ne de bedeninden tek bir parça... Geriye kalan tek şey, maddeden yoksun, süzülen bilinciydi.
Hiçbir şey bilmeden, hiçbir şeyin farkında olmadan bakındı.
Karanlık. İçinde hiçbir şey olmayan bir oda.
Ne yeri ne tavanı olan, zihnin kavrayamayacağı kadar zifiri bir karanlıkla örtülü bir dünyaydı bu oda.
Birdenbire, bu sonsuz karanlık dünyasında bir anlam belirdi.
Zihninin tam “önünde” aniden bir siluet ortaya çıktı.
Siluetin hatları ince ve geri kalanı gibi zifiri karanlıktı, gövdesi ise zihninin kavramasını reddeden bir sis bulutunu andırıyordu.
İnsan siluetinin belirmesiyle birlikte zihin, ilk güçlü arzusuna kavuştu.
Gölge hafifçe kımıldayıp sanki zihne bir şeyler fısıldamak istercesine hareket ettiğinde, soğukta bir gedik açıldığını hissetti.
Anlayamıyordu. Hiçbir şeyin farkında değildi.
Fakat nedense, zihni kendini bu gölgeden alıkoyamıyordu—
“—Seninle buluşamam. Henüz değil.”
Bu cılız fısıltıyla birlikte karanlık dünya ansızın yok oldu ve onunla beraber hem o gölge hem de Subaru’nun zihni silinip gitti.
<SON>
SONSÖZ
Merhabalar, ben Tappei Nagatsuki; görüşmeyeli uzun zaman oldu. Şuradaki gri kediye bir selam verin bakalım.
İlk cildin ardından bu cildi de elinize aldığınız için çok teşekkür ederim. Dışarıda 2. Cildi doğrudan ilk kitap olarak alacak kadar gözü kara biri olduğunu sanmıyorum ama aranızda böyle çılgınlar varsa rafa baksın; 1. Cilt tam da bunu bulduğunuz yerin hemen yanında olmalı. Eğer yoksa satış görevlisine, “Bunun ilk cildi de vardı, değil mi?” deyip sipariş veriverin. Benim için bir satış daha demek!
İşte oldu, 2. Cildi alanların tüm seriyi toplaması için doğrudan gizli pazarlama. Bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilirsiniz—her zaman heyecanla biten ciltler ve düğümün çözüldüğü ciltler yazarız ki “Devamı bir sonraki ciltte!” falan diyebilelim.
Bu seride olayların tekrar tekrar üzerinden geçildiği uzun aşamalar olmaya devam edecek. Düğümün çözümüne adım adım yaklaşırken her seferinde yaşanan değişikliklerin tadını çıkarmanın harika bir yol olduğunu düşünüyorum.
Ama merak etmeyin, bu sefer düğümün çözüldüğü cilt olan 3. Cilt hemen önümüzdeki ay çıkıyor, yaşasın!
2. Cilt yepyeni bir karakter kadrosu getiriyor. Web romanı versiyonunu okuyanların onları görmeyi iple çektiğine eminim.
Özellikle hizmetçi kız kardeşler ve loli kütüphaneci inanılmaz popüler ve Otsuka-sensei onlara gerçekten can verdi. Onun sayesinde kadın kahramanlarımız harikulade sevimli, Ros ise mucizevi derecede tekinsiz oldu. Gerçekten Otsuka-sensei’ye ne kadar teşekkür etsem azdır.
Şimdi ise 1. Ciltteki oyunlardan devam ederek bu cildin yaratılış perde arkasına gelirsek…
Şahsen, düşük statülü ve zayıf erkek karakterlerin bir kız uğruna her türlü zorluğa göğüs gerdiği hikâyeleri çok severim. Bu yüzden gücü olmayan bir ana karakterle başladım: Bilgiden, yetenekten, tedbirden, duyarlılıktan ve sağduyudan da yoksun, hiçbir özel tarafı olmayan biri. Büyük bir gücü, hatta parası bile olmadığından her okuyucu onunla kendini bağdaştırabilir.
Böylece ölünce geri dönen çaresiz ana karakterimiz doğmuş oldu. Hikâyemiz, gümüş saçlı kadın kahramanımız—ulaşılmaz, nadide bir çiçek—tarafından oradan oraya sürüklenen bir ana karakter üzerine kurulu.
Arka planı on yıllık bir arkadaşımın fikirleriyle, bir aile restoranının masasında yoğurup geliştirdim ve bugünkü haline getirdim.
Kısacası bu seri, bir restoranda dostumla çılgın fikirler paylaştığımız gece yarılarında doğdu.
Sonsözümün yarısından fazlasını saçmalayarak harcadığıma göre, kalan kısmını hak edenlere layıkıyla teşekkür etmek için kullanacağım.
Editörüm Bay Ikemoto, 1. Cilt sonrasında da benimle kaldığınız için teşekkürler. 2 ve 3. Ciltler ruhumu o kadar tüketti ki yolun sonuna geldiğimi sandım ama bir şekilde bitirdik. Size borçlandım.
Otsuka-sensei, o çizimleri geçen seferkinden bile daha hızlı bitirmeniz akıl alır gibi değil. O tasarımları bir çırpıda nasıl çıkarıp çiziverdiniz öyle, sanki sizin için zaman başka akıyor. Eserlerinizi gördüğümde o kadar mutlu oldum ki başka bir boyuta geçtim sandım.
Elbette cilt tasarımı için Bay Kusano da var. 1. Ciltteki o gerçeküstü Emilia çiziminden sonra burada hizmetçi kız kardeşlerin koruma içgüdülerini körükleyen o masum duruşu muazzamdı. Çok teşekkür ederim.
Düzeltmenlere, yöneticilere ve kitapçılardaki satış personeline sonsuz teşekkürler: Kitaplarımın yayımlanmaya devam etmesi sizin sayenizde. Çok teşekkür ederim.
Ve herkesten öte, en büyük teşekkürüm 1 ve 2. Cildi alan siz değerli okuyuculara. Gerçekten çok ama çok teşekkür ederim.
Uçurumun kenarında bıraktığımız olayın çözüleceği 3. Ciltte, birkaç ay sonra tekrar görüşmek dileğiyle.
Tappei Nagatsuki, Ocak 2014
(1. Cilt çıkmadan hemen önce stresten
ölmek üzere gibi görünen yazarınız)
Yorumlar (1)
Yorum yapmak için giriş yapın
Yaaa uzun birde çook iyi