RE:ZERO Cilt 3
TAPPEI NAGATSUKI
Kapak Çizimi: Shinichirou Otsuka
Bu kitap bir kurgu eseridir. İsimler, karakterler, yerler ve olaylar yazarın hayal ürününün sonucudur veya kurgusal olarak kullanılmıştır. Gerçek olaylar, mekânlar ya da yaşayan veya ölmüş kişilerle olan herhangi bir benzerlik tamamen tesadüfidir.
RE:ZERO KARA HAJIMERU ISEKAI SEIKATSU
© TAPPEI NAGATSUKI / Shinichirou Otsuka 2014
ÇEVİRİ:GAZOZ
EDİT:GAZOZ
1. BÖLÜM
SUBARU NATSUKI’NİN YENİDEN BAŞLANGICI
1
—Natsuki Subaru, bilincini kaybetmesiyle yeniden canlanması arasında yalnızca tek bir an yaşadı.
“”
Kafası sert zemine çarpmış, dünyası daha bir saniye önce kızıla boyanmıştı.
Subaru, beş duyusunu da kaybettiği anın hemen ardından kendini yumuşacık bir yatağın üstünde buldu.
"Pöh—"
Nefesini dışarı verdi. Ölümün sarsıntısı ruhundan çekildikçe bedeni gevşedi.
Bu kadarı bile nefes almayı dahi unutturup çarşafları üstüne çekerek sinmesine yetmişti.
Gayet doğaldı tabii. Daha önce hiç uçurumdan atlayıp kendi canına kıymamıştı ki.
Bu döngüdeki dördüncü ölümü intihardı. Sıfırdan Başlayan Ölüm'ün nasıl çalıştığına dair bir kılavuz ya da geçmiş bir emsal olmadan, bildiği kadarıyla bu durum Subaru'nun hayatının gerçekten de sonu olabilirdi.
Ama—
"Geri... döndüm..."
Subaru titreyen yumruğunu sıktı, görüşünü dolduran beyaz tavana bakarak hafifçe gülümsedi.
Yumuşak yatak, mis kokulu yastık, şık döşenmiş oda... Hepsi de Subaru'yu Roswaal Konağı'ndaki ilk gününde karşılayan misafir odasına aitti.
Ve daha da önemlisi—
"Abla, Abla. Değerli Misafirimiz uyanmakta epey ağırdan alıyor gibi."
"Rem, Rem. Değerli Misafirimizin yaşına göre kafası biraz yavaş çalışıyor gibi."
İkiz kardeşler el ele tutuşmuş, gözleri yan yana, yatağın ayakucundan Subaru'ya bakıyorlardı.
Üzerlerinde önü beyaz önlüklü, küçük siyah elbiseler vardı. Küt kesim saçlarının üzerinde göz alıcı beyaz dantelden başlıklar takılıydı; birinin saçları pembe, diğerininki maviydi. Yüzleri genç ve sevimliydi.
Konağın işleriyle ilgilenen hizmetçilerdi onlar ve aynı zamanda Subaru'nun Sıfırdan Başlayan Ölüm'ü gerçekleştirmesinin sebebiydiler.
Onlarla ilk kez tanışacağı bu beşinci turda, tanıdık seslerini o bildik edalarıyla konuşurken duymak Subaru'nun yüreğini titretti.
Sormak istediği koca bir dağ dolusu şey vardı. Ama boğazına bir şey tıkanmış gibiydi; kelimeler bir türlü dökülemiyordu.
Rem'i capcanlı ve sapasağlam görmek, Ram'ın ise her zamanki kabalığıyla davranması... Her şey öylesine sıradan ve doğal geliyordu ki Subaru duygularına hakim olmakta zorlanıyordu.
"Değerli Misafir, Değerli Misafir. Bir sorun mu var? Rahatsız mısınız?"
"Değerli Misafir, Değerli Misafir. Hasta mısınız? Kronik bir rahatsızlık falan mı?"
Subaru elini göğsüne koyup şaşkın ikizlerin önünde başını eğdi.
Hizmetçiler yatağın bir tarafına geçip hafifçe birbirinden ayrıldılar ve iki taraftan da Subaru'ya dokunacakmış gibi küçük avuçlarını uzattılar.
O eller—
"Onları bana bir saniyeliğine versenize."
"Ha?"
"Ah."
Subaru, onların onay vermesini beklemeden ellerini tuttu, parmaklarını parmaklarına kenetledi.
Kardeşler şaşkınlıktan donakalmışken, Subaru onların narin parmaklarını ve avuçlarındaki sıcaklığı iyice hissetti.
"Evet, biliyordum... Hiç şüphe yok."
Subaru, ellerinin dokusunu ve en zor anında o sıcaklığın onu nasıl kurtardığını hatırlıyordu.
Kendini o uçurumdan aşağı atma kararlılığını ona neyin verdiğinden yana hiçbir şüphesi yoktu.
İkisi de ellerini geri çekti ve Subaru'nun bu kaba, hadsiz tavrını küçümseyen sözler savurdu.
"Hayır, Değerli Misafir. Yanılıyorsunuz, hem de her konuda."
"Hayır, Değerli Misafir. Doğmuş olmanız bile başlı başına bir yanılgı."
Fakat Subaru, bu acımasız sözler sanki ruhunu tazeleyen birer melodiymişçesine başını salladı.
"Her şeyi hesaba katarsak buna gülümsememem gerekir muhtemelen... ama şu an içimi bir huzur kapladı."
"Abla, Abla. Değerli Misafir hakarete uğramaktan zevk alıyor olabilir mi?"
"Rem, Rem. Değerli Misafir sapık bir mazoşist olabilir mi?"
Daha ilk andan bir "Değerli Misafir"e yöneltilmeyecek kadar tuhaf ithamlardı bunlar ama Subaru gülümseyip aldırış etmedi.
Eğer bu ikisiyle her şeye sahiden sıfırdan başlayabilecekse, geri kalan hiçbir şeyin önemi yoktu.
Temkini çoktan aşıp bariz, içgüdüsel bir tiksintiye dönüşen bu tavır karşısında Subaru yataktan fırladı. Şüpheli bakışlarını ona dikmiş iki yüze dönmeden önce poposuna bir şaplak atıp bedeninin durumunu son bir kez kontrol etti.
"Daha bir selam bile vermeden öyle davrandığım için kusura bakmayın. Yalnız özür dilemenin de ötesinde, söylemek istediğim bir şey var."
Subaru kollarını kavuşturdu, göğsünü gösterişli bir şekilde kabartıp tekrar oturdu ve dosdoğru Ram ile Rem'in karşısına geçti. İkisinin de üzerine diktiği o epey keskin bakışları hissedince gayriihtiyari düşündü: Beni şimdiden tartmaya başladılar bile.
Şayet Natsuki Subaru onların güvenini, daha doğrusu konaktaki herkesin güvenini kazanamazsa, kaybettiği o huzurlu, dingin günleri geri kazanmayı hayal bile edemezdi.
Bu yüzden şüphelerini yatıştırmayı umarak temkini bir kenara bırakmayı seçti—
"Yani, cidden ama, kimseyle geçinemeyen serserinin teki değilim ben..."
Subaru'nun mırıltısını duyan ikisi de bundan pek emin değillermiş gibi başlarını hafifçe yana eğdiler.
Hareketlerinin şu anda bile bu denli senkronize olmasını komik bulan Subaru'nun bedenindeki tüm gerginlik ve stres akıp gitti. Ne söylemek istediğini de ne yapması gerektiğini de zaten biliyordu.
"—Size güveniyorum, o yüzden iyi geçinelim, anlaştık mı?"
Tıpkı ilk döngüde olduğu gibi, kızların güvenini kazanmak için elinden gelen her şeyi yapacaktı.
Geleceğe dair az buçuk bilgi sahibi olması, Subaru'nun özündeki karakterini değiştirmediği gibi, bir şeyleri değiştirebilme ihtimali de bunu değiştirmiyordu. Yapabileceği tek şey gözünün önündeki durumla yüzleşmek ve her gününü sonuna kadar yaşamaktı.
Subaru'nun bu ricası üzerine ikizler birbirlerine bakıp gözleriyle sessiz bir sohbete daldılar. Onların bu sessiz atışması sürerken, tam o anda içeri giren tek bir kızı fark edip aniden kapıya doğru baktılar.
Neredeyse saydam denecek kadar beyaz bir tene ve kalçalarına kadar inen gümüş rengi saçlara sahipti. Menekşe rengi gözleri, insanı içine çeken büyüleyici bir sihir saçıyor gibiydi. Bu kız, insanüstü bir güzelliğe sahip olan Emilia'ydı.
Kendisine dik dik bakan Subaru'yu fark eden Emilia, odadaki üçlüye bakarken yüzüne hafif bir tebessüm kondurdu.
"Bir gürültü duyunca bakayım dedim... Epey neşeli görünüyorsun, Subaru. Çok sevindim."
"Az önce içimde bir karmaşa vardı ama Emilia-tan'ı görmek hepsini silip süpürdü. Yüreğime anında etki eden şifa dolu bir merhem gibisin resmen."
"Kusura bakma, neden bahsettiğini pek anlayamadım..."
Subaru her zamankinden bile daha tatlı dilli ve lafazan konuştuğu için Emilia'nın güzel yüzüne sıkıntılı bir ifade oturdu.
"Üzgün halin bile öyle tatlı ki... Hep öyle tazesin ki içimi ferahlatıyorsun."
"Kulağa nedense biraz ürkütücü geldi. Ama yine de günaydın. İyi olmana çok sevindim."
Yüzünü ekşitmesi çabucak yumuşayıp yerini tatlı bir tebessüme bıraktı ve Subaru'ya ışıl ışıl baktı.
Emilia açısından bakılacak olursa bu, kraliyet başkentinde yaşanan olaylardan sonraki ilk karşılaşmalarıydı. Subaru, ölümün kıyısından dönmüş olmasını görmenin verdiği rahatlamayla Emilia'nın söylediği sözleri tüm içtenliğiyle kabul etti.
"Evet, günaydın. Pekâlâ, baştan başlayalım mı o zaman?"
Odadaki üç kız, Subaru'nun bununla ne demek istediğini anlamayarak kafaları karışmış halde başlarını hafifçe eğdiler.
Üçünün de tıpkı üçüz kız kardeşler gibi tepki verdiğini gören Subaru kahkahayı bastı.
"Demek istediğim, artık Roswaal Konağı bölümünü bitirme vaktim geldi."
Hedefi, hem kendisi hem de konaktaki herkes için görmeyi dilediği o sabaha ulaşmaktı.
—Hadi bakalım, gösteri başlasın.
Ve böylece, Roswaal Konağı'ndaki ilk gününe beşinci kez başladı.
2
Roswaal Konağı'ndaki ilk haftasını atlatabilmek için iki büyük engeli aşması gerekiyordu.
İlki, orada yaşayan herkesin güvenini kazanmaktı. Buna yalnızca Ram ve Rem değil, efendileri Roswaal da dahildi.
Kızlar onun en ufak bir hareketini bile şüpheli bulursa, sesini kesmek için onu öldürme ihtimalleri son derece yüksekti.
İkinci engel ise Roswaal Konağı'na saldıran şamanı alt etmekti.
Fakat bunu başarmak için henüz elinde elle tutulur hiçbir ipucu yoktu.
Rakibi zorluydu; Subaru beşinci denemesine girişmişken bile gerçek kimliğini gizlemeyi sürdürüyordu.
Subaru'nun ikizlerin güvenini kazanması ve bu bilinmeyen, kötü niyetli büyücüyle baş etmesi gerekiyordu. Dördüncü ölümüne kadar keşfettiği zafer koşulları bunlardı.
Ancak Subaru bu gereksinimleri yerine getirmek için gereken pek çok unsurdan hâlâ yoksundu. Sıfırdan Başlayan Ölüm'e rağmen henüz somut hiçbir şeye ulaşamamıştı.
Kendini iki ateş arasında kalmış gibi hissediyordu ama Subaru tüm olumsuz duyguları bir kenara itip geleceğe odaklandı.
Önünde dikilen bu duvar ne kadar yüksek olursa olsun onunla yüzleşmek zorundaydı.
Başarıp başaramayacağını bile bilmeden geri dönüp bunu yapmayı seçen bizzat Subaru'ydu. Bir kez kendi eliyle ölümü tatmışken, sonunda ölmek bile olsa bu işi çözeceğine karar vermişti.
3
Gece göğünde ay yükselirken, Roswaal Konağı'nın en üst katındaki çalışma odasında gizli bir konuşma yapılıyordu.
Masada oturan adam, sorusunu o yavaş ve abartılı konuşma tarzıyla yöneltti.
"Eee, naaaasıl biriymiş Ram? Gördüklerine dayanarak ona nasıııl bir not veriiiirsin?"
Korkutucu derecede solgun bir tene ve uzun çivit mavisi saçlara sahip bir adamdı; yüzünü kaplayan palyaço makyajı olmasa klasik tarzda yakışıklı bir oğlanı andırırdı. Bu durum, kendine has tuhaf konuşma tarzıyla birleşince onu unutulması zor bir adam haline getiriyordu.
Konağın beyi ve efendisi Roswaal L. Mathers'tı bu.
Konuşmaya Roswaal ile masaya ve ona dönük duran bir hizmetçi—Ram—katılıyordu.
Roswaal kollarını kavuşturup genişçe gülümsedi; Ram ise derin düşüncelere dalmış, başını yana eğmişti. Raporunu vermekte tereddüt etmesini nadir görülen bir durum olarak değerlendiren Roswaal kaşlarından birini kaldırdı.
"Hııımm, her konuda anında hüküm vermeye alışkın olan Ram'ı böylesine endişeeeeeli görmek epey ilginç bir manzara, öyle değiiil miii? Yoksaaa onu tanımak için bir gün yetmedi miii?"
"Öyle... değil. Ancak..."
Hemen inkar etse de sözleri bir netlikten yoksundu. Ram parmak ucunu dudaklarına götürdü ve yeniden konuşmaya başlarken hâlâ biraz kararsız görünüyordu.
"Önce ona bir not vereyim. O... Barusu... hiçbir yeteneğe sahip değil. Hizmetkarlık konusundaki becerisi tam anlamıyla acemice."
"Vay vaaay... Bu görevi bizzat kendisinin talep etmiş olması biraz şaşııırtıcı değil miii?"
Roswaal, o sabahki kahvaltı sırasında geçen konuşmayı hatırlayarak sırıttı. Henüz yeni uyanmış misafirin, başarılarına karşılık bir ödül isterken hangi kelimeleri kullandığını da gayet iyi hatırlıyordu.
Göze çarpan şey, Subaru'nun sağlığı yerinde, az buçuk eğitimli ve kafası fena çalışmayan bir genç olduğu iddiasıydı. Bu, aynı zamanda belli bir düzeyde temkini de hak eden, kendinden emin bir öz değerlendirmeydi.
Bu doğrultuda, şu anda yaptığı gibi onun eğitimini denetlemesi, hareketlerini gözlemlemesi ve vardığı sonuçları raporlaması için Ram'a emir vermişti. Meselenin tek bir günde çözüleceğini düşünmemişti elbette ama Ram'ın rapor verirken tereddüt etmesi başlı başına bir sorundu.
Roswaal yanağını eline yasladı. Ram ağzını açmadan önce bir süre sessizliğini korudu.
"Barusu hakkında bazı gizemli noktalar var."
“Evet, evet, anlaaat bakalım. Dikkatini çeken ne varsa söyle.”
“Kesinlikle hiçbir yeteneği olmadığı söylenebilir ama Barusu sanki… bazı konularda biraz fazla açıkgözlü.”
“Biraz faaazla açıkgözlü derken neyi kastediyorsun?”
“Bunlar çok ufak şeyler ama… iş sırasında malikâneyle ilgili henüz kendisine öğretmediğim detaylara gereğinden fazla aşinaydı. Bulaşıkları kaldırırken çekmeceleri doğru sırayla açtı. Bir de… çay yaprağı tercihlerimiz.”
“”
Roswaal, Ram’ın sözlerine karşılık bir şey demeyip parmak ucunu sessizce çenesinde gezdirdi. Roswaal’ın bunu yaptığını gören Ram ekledi: “Tabii ki bunların hepsi son derece önemsiz detaylar. Kahvaltıdan sonra ona malikâneyi kısaca gezdirip bazı açıklamalar yapmıştım. Gözlerinin sağa sola kaydığını fark ettim. Aslında hepsi bu kadar, ama…”
“Anlıyorum, basit bir tesadüfler zinciri olamayacak kadar faaazla… Bu epey ilginççç.”
Şüphe en ufak şeylerden başlardı. Eğer fazla evham yapmıyorsa, Subaru malikâneye tam anlamıyla sızmadan önce etrafı kolaçan etmiş olabilirdi.
Fakat bu ihtimali kavramayı zorlaştıran şey şuydu…
“Onun başarısı, Leydi Emilia’yı kraliyet başkentinde korumak değil miiiy-di…?”
“Malikâneye sızmak için fazla… bariz bir yöntem gibi görünüyor. Zaten Leydi Beatrice olmasaydı canından bile olabilirdi.”
Çocuğun malikâneye taşındığı an Roswaal’ın zihninde hâlâ tazeydi. Çocuğu bizzat iyileştirmemiş olsa da, Beatrice’in böyle bir tezgâha alet olması imkânsızdı. Dahası Ram, yaralı Subaru’ya başkentten dönüş yolunun tamamında bakıcılık etmişti. İkisinin de gözünden bir şey kaçırmak pek olası değildi.
“Her şey düşünüldüğünde, geerçeklerin ışığında bu tür düşünceler biiiraz aşırıya kaçıyor gibi.”
“Leydi Emilia’ya saldıran ‘Bağırsak Avcısı’… Malikâneye sızmak için onunla iş birliği yapmış olması muhtemel diye düşünüyorum ama…”
Ram’ın sözlerinde inanç kırıntısı yoktu; kendisi bile buna pek ihtimal vermiyor gibiydi. Roswaal ise başını iki yana salladı.
“Hayır, bu imkânsııız. Bağırsak Avcısı’nın onunla ortak olabileceğinden şüphelenmeeemize bile gerek yok, değil mi?”
“…Öyle… mi?”
“Daha da önemlisi, endişe verici başka bir konu var mı?”
Roswaal’ın konuyu geçiştirmesiyle Ram gözlerini indirdi.
“Sanırım… zaman zaman fazla açıkgözlü olmasını bir kenara bırakırsak… Barusu mide bulandıracak derecede iyimser.”
"Ha?"
Ram’ın bu sözü üzerine Roswaal kaşını kaldırdı. Ram sözlerini özenle seçmekten ziyade, doğru kelimeleri bulmaya çalışıyor gibiydi.
Konu dışına çıktığını Ram bile fark etmiş olmalıydı. Daha isabetli bir açıklama bulamadığı için kendi kendine hırslanarak devam etti:
“Böyle giderse konuşmaktan çenesi düşüp ölecek. Çuvalladığında bile gülümsemesi asla solmuyor ve bize karşı takındığı tavırlara olağanüstü derecede dikkat ediyor gibi…”
“…Sen bu konuda ne düşüüünüyorsun?”
“…Leydi Emilia’nın onu tarif edişinden çok farklı… Yani, küçük bir çocuk gibi kendi arzuları konusunda dürüst olması, sevimli bir biçimde içten davranması…”
Ram, bu üstü kapalı soruya verdiği yanıtı kısa tutmaya çalıştı.
Subaru ile pek az teması olmuş olan Roswaal, Ram’ı bu kadar şüpheye düşüren şeyin ne olduğunu anlayamıyordu. Fakat bunlar, uzun süredir hizmet veren sadık bir emektarın sözleriydi. Roswaal, Ram’ın analizini tartarken çenesini sıvazladı.
“Gööörünüşe göre bir süüüre gözümüzü üzerinden ayırmamamız gerekecek. İlk günkü hâlini izlemek pek hoş olmasa da, eeeelden bir şey gelmez. Leydi Emilia’yı kurtardığı için uygun bir ödüüüle layık olduğu da bir geerçek.”
“…Peki ya… gerekirse?”
Ram’ın tereddüdü, ardından gelecek sözleri duymak istemiyormuş gibi bir izlenim veriyordu.
Yüzündeki ifade değişmemişti ancak Roswaal, iç dünyasında neler hissettiğini okuyabilecek kadar uzun zamandır onun yanındaydı. Ram’ın bu zayıflık anını sarı gözüyle süzdü ve başını hafifçe iki yana salladı.
“Bu, büyük bir hassasiyeeetle yaklaşmamız gereken bir mesele. Hepsinden önemlisi, Rem’in fevri davranmasına izin verme.”
Ram, Roswaal’ın buyruğuna karşılık net bir şekilde başını salladı.
Konuşmaya katılmayan diğer hizmetçi, Rem, zaman zaman kendi fikirlerine göre hareket etme eğilimindeydi. Normalde aceleci kararları tatlı bir azarla geçiştirilebilirdi.
Ancak böyle zamanlarda başına buyruk davranması, işleri fazlasıyla kötü bir yöne sürükleyebilirdi. Tehlikeyi vaktinden önce ortadan kaldırmaya kalkışabilir, bu süreçte de Roswaal’ın Emilia ile olan ilişkisini zedeleyebilirdi.
Bu fikir hiç hoşuna gitmedi.
“Pekâlâ… Rem’in Barusu’ya duyduğu güvensizlikle hareket etmemesi için elimden geleni yapacağım.”
Roswaal sandalyeyi gıcırdatarak arkasına yaslandı. Mırıldanırken sesi nedense yorgun geliyordu.
“Çok minnettarım. Büyük beklentilerin olduğu bir dönemdeyiz… Doğrusu, hepsini sınama vakti geldi.”
Ram ona bir şey söyleyecek gibi oldu ama ağzını kapayıp dilini tuttu. İçeri süzülen serin gece havasıyla birlikte aralarına bir sessizlik çöktü.
“Öyleyse Ram, raporunu burada noooktalayalım mı?”
“…Evet. Fazla bir şey aktaramadığım için özür dilerim.”
“Böyle bir şey için seni azarlaaamam. Peki o zaman, başlayalım mı? İki gündür hiçbir şey almadığın için epeyce sancın var, değiiil mi?”
“Ah… evet.”
Ram, Roswaal’ın çağıran parmağına itaat ederken sanki büyülenmiş gibiydi. Masanın önünde durduğu yerden hafifçe sendeler gibi Roswaal’a doğru adımladı ve uysalca kucağına oturdu.
“Bir kez daha, müsaadenizle…”
“Yalnızca doğal bir hakkı kullanmaktan ibaret. Her zamanki gibi, utanaaacak hiçbir şey yok. Ne de olsa o kıymetli bedenin yalnızca sana ait değiiil, öyle değil mi?”
Yanağını okşadı. Roswaal başını yukarı kaldırırken Ram usulca gözlerini yumdu. Diğer eliyle pembe saçlarını okşayan Roswaal, bir gözünü kapatıp altın sarısı irisiyle Ram’a baktı.
“Şimdiii, bizim için ne ifade ettiğin düşünülürse… iyi geçinmeliyiz, öyle değil mi?”
Roswaal, bilinci başka bir boyuta geçerken adeta kendi kendine mırıldandı. Karşısındaki Ram’a dikti gözlerini; zihni yalnızca Ram’a ve sadece ona odaklandı.
Efendi ile hizmetçi arasındaki bu şüpheli konuşma sona ererken Roswaal Malikânesi’ndeki ilk gece de ilerliyordu.
4
“Günaydın! Bugün hava harika, çamaşır için biçilmiş kaftan! Bugünün tadını çıkaralım!”
Subaru doğan güneşi karşılamak için tiz bir sesle, “Yaşasın, yaşasın, hurra!” diye bağırdı.
Roswaal Malikânesi’ndeki ikinci sabahına beşinci gelişiydi.
Bahçenin ortasında dikilmiş, sabah güneşinde bedenini esnetip gövdesini bir o yana bir bu yana büküyordu. Uykudan aldığı enerjiyi sonuna kadar kullanarak, kanın tüm vücudunda dolaşmasını sağlamak için meşhur sabah açma-germe hareketlerini yapıyordu.
“İşte bu, zafer!”
Sonunda iki elini birden göğe kaldırıp zafer nidası atarak yeni bir güne başlamanın başlangıcını tamamladı.
Subaru alnındaki hafif teri hararetle sildi ve gülümseyerek arkasını döndü. Emilia, bir ağacın gölgesinde küçük ruhlarla günlük sohbetini ederken bahçenin köşesinde durmuş, hafif de olsa ona tebessümle karşılık veriyordu.
“Sabahları gerçekten çok enerjiksin…”
“Hey, sadece benim enerjimmiş gibi konuşma. Biraz gayret et, Emilia-tan!”
Emilia’nın küçük kedi ruhu Puck, onun yanında havada süzülüyor, patisiyle yüzünü temizliyordu.
“Yüzünü öyle temizlediğini görünce harbi kedi diyorum ya. Demek ruhların da uykusu geliyormuş, ha? Şuna baksana, yarı uykulu gibi.”
“Sen de yorulunca uyumuyor musun? Yaşam gücümüzün kaynağı olan mana azaldığında, yani, aşağı yukarı aynı hesap. Yeterince mana alamazsak…”
Puck koca bir esneme koyuverdi. Emilia da elini ağzına götürüp hafifçe esnedi.
“İkiniz de geç yattınız demek, ha? Hoşlandığın bir çocukla konuşmak için uykusuz kaldın, değil mi? Beni de çatlatma, anlat! Ha? Ben hangi kızdan mı hoşlanıyorum…? Şey, bunu söylemek biraz utanç verici, bilirsin…”
Subaru kollarını kavuşturdu, başını eğip çaktırmadan Emilia’ya bir bakış attı.
“Tamam, tamam,” dedi Emilia, Subaru’nun bu numarasına kayıtsızca el sallayarak. “Ben Puck’ı seviyorum. Puck da beni seviyor. Bitti gitti.”
“Karşılıklı aşk mı?! Peki orada bana hiç mi yer yok?!”
“Zerre kadar bile yok, miyav. Benim çekiciliğim Lia’nın kalbini pır pır ettiriyor. Kötü bir kısmet sayılmazsın Subaru ama benim yanımda hepsi boşa. Lia’dan hemen vazgeçsen iyi edersin… miyav, miyav!”
Subaru sitem dolu bakışlarla Puck’ın üzerine yürüdü fakat bir şeye başlayamadan Emilia ikisinin de birer kulağından yakalayıverdi.
“Kendinizi kaptırmayın. Bütün yaptığınız buysa gerçekten bozulacağım.”
“Ah, ah, bozuldu işte, ah!”
Subaru ile Puck, Emilia’nın verdiği cezaya birlikte uslu uslu katlandılar.
Emilia kulaklarını bıraktığında, ikisi de sızlayan başlarını ovuştururken Emilia ellerini beline koymuş başlarında dikiliyordu.
“İyi anlaştığınıza sevindim ama sırf oyun oynamak için insanları suiistimal etmek yok. Anladıysanız ‘evet’ deyin.”
“Eveeeet.”
İkisi de birer elini kaldırıp kararlılıkla başlarını salladı.
Garip olan şuydu ki, çocuk muamelesi görmek normalde Subaru’yu rahatsız etmesi gerekirken, Emilia’nın o tatlı, hoşnut tebessümünü görmek böylesi önemsiz dertleri tamamen unutturuyordu.
Subaru’nun onun gülümsemesine tamamen vurulduğunu fark etmeyen Emilia, aniden ellerini birbirine vurdu.
“Ha, doğru ya, şimdi tam sırası. Subaru, bir saniyeliğine şuraya otursana?”
Emilia bacaklarını yan tarafa uzatarak çimlere oturdu ve Subaru’yu yanına çağırmak için yanındaki yere hafifçe vurdu.
“Sen çağırırsın da ben koşmaz mıyım! Ne oldu, ne var? Tam sırası olan şey ne tam olarak? İsteğin ne olursa olsun, Subaru Natsuki kaşınmadık yer bırakmaz. Ulaşamadığın bir yer varsa emret kaşıyayım, derhal yerine getiririm!”
“Tek söylediğim yanıma oturmandı. Beklediğimden çok daha büyük bir tepki oldu bu. Ne yapsam ki?”
Beklendiği üzere Emilia, Subaru’nun bu aşırı hevesine buruk bir tebessümle karşılık verdi.
“Şey… dün işteki ilk günündü. Nasıl geçti? İyi becerebildin mi?”
“Ha, evet, yüzde sekseninde çuvalladım!”
“Anladım; kesinlikle özgüvenin yerin… Ha? Çuvalladın mı? Yüzde sekseninde mi?”
“Şey, belki seksen abartı oldu… Belki altmış, yok… yetmiş beş diyelim.”
“Bu yine de birçok şeyde sınıfta kaldığın anlamına geliyor…”
Emilia, Subaru’nun kendi işine verdiği bu beklenmedik derecede düşük nottan ötürü nedense kendini sorumlu hissetmiş gibi davrandı. Fakat hemen ardından yüzünü kaldırıp endişeli bir tavır takındı.
“Ah, ama hey, bu ilk gününde işin yüzde yirmisini doğru yaptığın anlamına gelir, değil mi? Gayet iyi; eminim bir sorun yoktur. Kendine güven biraz.”
“Bak sen, haklısın! Yol uzun ama yüzde yirmiyle başlarsam, buradan itibaren azar azar yükseltebilirim!”
“Hemen havalara girme. Düzgünce özeleştiri yap.”
“Tatlı başladıysan neden tatlı bitiremiyorsun ki?! Ah, yok, bir şey demedim, çok özür dilerim.”
Emilia’nın bakışlarındaki baskıdan gözü korkan Subaru büzüldü ve uysalca başını salladı.
Her neyse…
“Nedense Ram ile Rem’in epey gerisinde kalmışım gibi hissediyorum. Elimden geleni yaparken yüzde yirmiyi tutturabildiysem demek ki seviyem bu kadarmış, elden bir şey gelmez. Artık gelecekte kendimden daha iyisini bekleyeceğim.”
“Bu konuda bu kadar iyimser olacaksan söyleyecek başka bir şeyim kalmıyor ama…”
Subaru’nun bu pozitif sözlerini duyan Emilia, dudaklarını büzerek somurtmaya benzer bir ifade takındı. Zaman zaman sergilediği bu çocuksu şirinlik, Subaru’nun içinde her daim ateşli bir arzu uyandırmayı başarıyordu.
Fakat kendini tuttu, o közleri söndürdü.
Subaru, komik bir hareketle iki elinin işaret parmağını da Emilia’ya doğrulttu.
"İşte böyle, hizmetkâr hayatına alışmaya çalışırken hizmetçi kardeşlerden her gün özel ders alıyorum. Bu hayattan sıkılırsam hemen Emilia-tan'ın dizine koşarım, o yüzden orayı boş tut, tamam mı?"
"…Yarısını dinlemedim ama kulağa fena gelmiyor gibi."
"Sevimli bir yüzün arkasından gelen acımasız bir yorum! Neyse, dinlediğin kısım diz bölümüyse sorun yok! Dediğim gibi, bu gece o dizi bana ayır, Emilia-tan… Yerimi kapma, Puck!"
Subaru parmağını Puck'a doğrultarak adını haykırdı. Puck ise bu savaş ilanına bıyıklarını umursamazca oynatarak karşılık verdi.
"Ne dersen de, Lia'nın benimle yaptığı sözleşme gereği kalbi de bedeni de çoktan benim oldu. Miyavtık ilişkimizi değiştiremezsin, miyav!"
Emilia, bu uslanmaz tavrından dolayı Puck'ı kulaklarından tutup hatasını düşünsün diye havaya fırlattı.
"Aşk olsun, arkamdan sözleşmemizin şartlarını değiştirip durma."
Belki de Puck buna çoktan alışmıştı; çünkü buna rağmen sakince Emilia'nın ellerine kondu ve son derece kayıtsız bir ifadeyle kollarında mutlu mutlu kıpırdandı. Subaru, aralarındaki bu ilişkiyi kıskanmadan edemedi.
"Neyse, enerjimi topladığıma göre artık sabah işlerine başlasam iyi olur."
"'Enerjimi topladım' derken neyi kastettin?"
"Emilia-tan'a takılmayı tabii."
"Yine başladın. İnsanlara sürekli takılırsan, gün gelir doğruyu söylediğinde bile sana inanmazlar, biliyorsun değil mi?"
"Masallardan fırlamış bir laf gibi oldu. Öyle bir şey olursa ne ekersem onu biçmiş olurum herhalde…"
"Bir dakika, sen bunu bana mı söylüyorsun…?"
Emilia ona bıkkın bir bakış atarken, Subaru üzerini silkeleyip ayağa kalkarak ona ışıl ışıl bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Hemen gitmezsem fena fırça yiyeceğim ama. Bu sabah kahvaltıda onlara yardım etmem gerekiyor. Emilia-tan, yeşil biber sevmiyordun değil mi? Tabağına gelmemesini sağlarım."
"Sevmesen bile sebzeleri yemen gerek—Bir dakika, sana yeşil biber sevmediğimi ne zaman söyledim ki?"
Subaru ufak bir gülümseme ve el sallayışıyla uzaklaşırken, Emilia kafasını merakla yana eğdi.
Aslında bundan ona bahsetmişti; hatta Subaru onun biberlerden hoşlanmadığını kendi gözleriyle bile görmüştü.
Yolundan şaşmamaya, Emilia'nın gözü ne zaman üzerine çevrilse hep şaka yapmaya odaklandı.
—Yüzündeki gülümsemeyi koruyabilmek için odaklanmalı, odaklanmalı, durmaksızın odaklanmalıydı.
5
Emilia, Subaru gözden kaybolana kadar arkasından baktı, ardından hafifçe iç çekti.
Avcunun içinden Subaru'yu izleyen Puck, Emilia'nın artık kendisine baktığını fark edince aniden başını kaldırdı.
"Pek bir efkârlı bakıyorsun. Neyin var?"
"İçim bir tuhaf oldu nedense. Tam olarak kelimelere dökemiyorum."
Emilia, içindeki bu huzursuzluğu ifade etmeye çalışırken bulduğu yarım yamalak kelimeler yüzünden yüzünü buruşturdu. Fakat boğazına düğümlenen hisler doğru dürüst cümlelere dönüşemeden bir kez daha iç geçirdi.
Puck, Emilia'nın bu iç çatışmasını izlerken pembe burnunu oynattı.
"Subaru için mi endişeleniyorsun? Başkalarını böyle dert ettiğin pek görülmüş şey değildir."
"İnsan ilişkilerinde bir çuval inciri berbat eden biriymişim gibi konuşma hemen. Başkalarıyla yakınlaşmakta kötü değilim… Sadece bunun için pek fırsatım olmadı, o kadar!"
Emilia yanaklarını şişirdi; bu, Puck haricinde kimseye göstermeyi kabul etmediği bir ifadeydi.
Şımarık bir çocuğun tavrını andırsa da Emilia'nın Puck'a duyduğu sonsuz güvenin bir kanıtıydı. Bu güveni tüm benliğiyle kabul eden ruh, ona öz kızıymış gibi gülümsedi.
Emilia'nın kelimelere dökemediği o narin duyguları onaylarcasına başını salladı.
"Eh, aklının karışması gayet normal. Çünkü bu durum ufak bir sorun haline gelmeye başladı."
"Ufak bir… sorun mu?"
Bu sözleri gayet sıradan bir tavırla söylemişti ama Emilia'nın yüzü gerildi; altındaki o ciddi tonu kaçırması imkânsızdı.
Puck fıtratı gereği, durum ne kadar gergin olursa olsun hep aynı şekilde davranırdı. Emilia bunun bir ruh olmasından mı yoksa sadece kişiliğinden mi kaynaklandığını kestiremiyordu; fakat Puck, bir ruh olarak getirdiği o ağır tespitleri yalnızca zor ve önemli kararlarda—yani Emilia'nın kararlarında—yol göstermek için saklardı.
Emilia'nın nefesinin kesildiğini gören Puck, umursamazca bıyıklarıyla oynadı. Yine de o kendine has konuşma tarzını sonuna kadar korudu.
"Ona sadece birazcık dokundum ama Subaru'nun zihni çorba gibi olmuş. Dışarıya gösterdiğiyle içerideki birbirini tutmuyor. Bu gidişle sabrının sonuna gelmesi, iplerin kopması uzun sürmez."
6
Tiz bir çınlama ve ardından gelen porselen kırılma sesi, Ram'ın kaşlarının şaşkınlıkla havalanmasına neden oldu.
Bir dansçı edasıyla oradan oraya seken genç uşak—Subaru—süpürge ve faraşı kaptığı gibi sesini yükseltti.
"Sorun yok! Sorun yok! Merak etmeyin! Halledeceğim!"
Ayaklarının dibine saçılan seramik parçalarını hızla temizledi ve alnındaki teri siliyormuş gibi yaptı.
Tüm bu süreç boyunca gözlerini dikip onu izleyen Rem'e baktığında, şeytani bir sırıtışla dişlerini gösterdi.
"Endişelenme. Işık hızıyla hallettim, tek bir zayiat bile verilmedi."
"Düşünceli davranmanız takdire şayan ama vazoyu düşüren zaten siz değil miydiniz, Subaru? Yeni bir vazo getirmem, yeri silmem, çiçekleri düzenlemem gerek…"
"Yok, sorun değil! Vazoyu da getiririm, çiçekleri de kendim koyarım! Sen kendi işine bakmaya devam et!"
Rem'i adeta emir verir gibi oradan uzaklaştıran Subaru, eşya deposuna doğru yöneldi ve birkaç dakika sonra uygun bir vazoyla geri döndü. Yeni vazoyu hemen eskisinin yerine koydu, içine su ve çiçekleri ekleyip her şeyi eski haline getirdi.
"Phew. Bir işi bitirmek de ne iyi hissettiriyor be, Remrin."
"Kendi başınıza açtığınız fazladan bir işti ama en azından hallettiniz… Subaru, yedek vazoların nerede olduğunu nereden öğrendiniz? Ablamdan mı?"
"Hı, ah, şey… Aynen, ablatan! Benden bahsediyoruz şurada; bir tanesini kesin kıracağımı tahmin etmişti. O yüzden önceden yeni vazoyu nereden alacağımı bana tek tek anlatmıştı!"
Bu acemice bahaneyi dinleyen Rem'in aklından, Ablamdan da bu beklenirdi, ne kadar ileri görüşlü gibi bir düşünce geçmedi. Vazodan ziyade, Subaru'nun kırılan vazoyu temizlemek için süpürge ve faraşı hiç tereddüt etmeden bulup getirmesi, ardından da yedek vazoyu almak için doğrudan doğru yere gitmesi, yani konağın düzenine böylesine hâkim olması dikkatini çekmişti.
Rem, sadece bir iki gündür çalışan birinin bunu yapabileceğinden ciddi anlamda şüphe duyuyordu.
Bununla birlikte, şüphelerini körüklemekten ziyade…
"İyi misin sen? İşlerin başından aşkın gibi, bana birazını paslayabilirsin. Yaparım ben; her şeyi yaparım."
…O kadar cana yakındı ki sorunun tam olarak nerede olduğunu bir türlü kestiremiyordu.
Ne kötü niyetli ya da düşmanca davranan birinin hali vardı onda ne de saf bir insanın. Dahası, bir şeyler saklayan birine göre takındığı maske fazlasıyla açık veriyordu.
Gerçekten işe alışmaya çalışıyor ve Rem ile Ram'la iyi geçinmek için samimiyetle çabalıyor gibi görünüyordu.
Rem, onun bu ciddiyetinin üzerine çöktüğü duyguları savuşturmak istercesine kaşlarını çattı.
Subaru'nun, kimse takdir etmese dahi bu kadar canla başla çabaladığını görmek, göğsünde sızlayan bir acı uyandırıyordu.
"Subar—"
"A, Ramçi'nin benden istediği işi unuttum! Kusura bakma, hemen gidip onu halletsem iyi olacak! Hemen ardından sana yetişirim!"
Rem onu durdurmak için seslenemeden Subaru koridora fırladı bile. Rem ona doğru uzattığı parmaklarını geri çekti, şüphelerini ablasıyla paylaşması gerekip gerekmediğini tartar gibi omzunun üzerinden geriye baktı, ama—
"—Hayır, ablamı bununla meşgul etmeye değmez."
Rem, kalan işlerini bitirmek ve bu süreçte göğsündeki o dinmek bilmeyen sızıyı dindirmek umuduyla kendi çalışma alanına doğru yürüdü.
7
—Midem bulanıyor.
"A, Ramçi! Beni gördün mü? Mutfak bıçağını öğreneli sadece bir gün olmasına rağmen bayağı iyiyim, değil mi? Belki de yeteneğim filizleniyordur!"
—Midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor.
"Remrin, bak, bak! Şu anda parmaklarıma böylesine ince bir işçiliği mümkün kılan mucizevi bir beceri bahşedildi! İllüzyonun gücü!"
—Midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor.
"Emilia-tan'la karşılaşmak kalbimi öyle bir allak bullak ediyor ki! Bu kadarı günah! Kendimi o kadar suçlu hissediyorum ki!"
—Midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor.
Yüzüne çaktığı gülümsemeyi korurken neşeli ses tonunu sürdürmeye çabalıyordu. Kendisine verilen görevlere var gücüyle asılıyor, başarısızlık korkusu duymadan sorunların üzerine kararlılıkla gidiyor ve işi bittiğinde yapacak daha fazla şey arayarak ortalıkta dolanıyordu.
Bunu yapmak zorundaydı. Yapması gerekiyordu.
Boşa harcayacak tek bir saniyesi bile yoktu. Tıpkı bir video oyununda belirli bir olayın tüm olası sonuçlarını kafanda simüle etmek gibiydi. Olay bayraklarını idare etmek zorundaydı. Zaten uzmanlık alanı da bu değil miydi? Ne kadar çok olayla karşılaşırsa şansı o kadar artardı.
—Onları daha çok gülümsetebilmeliyim. Onları daha çok güldürebilmeliyim.
Hareketleri anlamsızca abartılıydı. Onları hiçbir şeyden haberi olmayan bir ahmak olduğuna inandırmaya çalışıyordu. İşe yaramaz olduğunu düşünmelerini engellemeye çabalıyordu. Kafasının içi durmaksızın dönüyor, her hareketini tartıp duruyordu.
Subaru, en ufak bir anormallik belirtisine karşı bile sürekli tetikteydi. Bırakın bir saniyeyi, tek bir an bile gardını düşüremezdi.
—Hata yapamam. Kesinlikle yapamam. İmkânı yok.
Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan kafasının içinde aralıksız tehlike çanları çalıyordu.
Tehlike, tehlike, diye bağırıyorlardı.
Bu öteki dünyaya geldiğinden beri bir arpa boyu yol kat edememişti belki ama en azından tehlikeye karşı duyarlılığının çok daha keskinleştiğini hissedebiliyordu.
"Gördün mü Ramçi? Hiç kaytarmıyorum. Bayağı bayağı deli gibi çalışıyorum yani. Üstümün gidip odasında şekerleme yapmasına yetecek kadar hem de, biliyorsun değil mi?"
Alışılmadık bir yaklaşımla durumun üstesinden geliyor, sevimli bir tebessümle olayları ustalıkla geçiştiriyordu.
Bunu gerçekten başarıp başaramayacağını merak ediyordu. Subaru Natsuki gerçekten bu işin altından kalkabilir miydi? Onlara kendisinden şüphelenmeleri için bir sebep vermemişti, değil mi? Sadece Ram'ın değil, Rem'in önünde de dikkatini on, hatta yüz katına çıkarmıştı.
Doğal olanla yapay olanı silerek Subaru Natsuki'yi oynuyordu.
Basitti. Her şey ona bağlıydı. Konakta yaşayanların aslında ne düşündüğüne zerre kadar kulak asmamalı, masumiyet ve pervasızlığa bürünerek önüne ne konursa kabul eden tembel bir domuz gibi görünmeliydi.
Dünyanın gözünde hiçbir şey bilmiyordu, elinden hiçbir şey gelmiyordu, hiçbir şeyi fark etmiyordu; hepsi bundan ibaretti.
O sevimli sırıtışını bir maske gibi takınarak ortalıkta dolanmaya devam etti.
Konağın içindeydi. Kimin nereden, ne zaman fırlayacağı belli olmazdı. Boş vakti aslında boş değildi. Tüm boş zamanını geçmişteki hareketlerini inceleyerek ve önündeki saatlerde ne yapacağına dair planlar kurarak harcıyordu.
"N… e… o… luy…"
Aniden içinde bir kusma hissi kabardı.
Ağzının kenarından hafif bir inilti kaçtı ama Subaru'nun gülümsemesi zerre kadar titremedi.
İfadesini bozmadı; sekerek, neredeyse dans edercesine yürüyüp en yakındaki misafir odasına süzüldü. Ve odanın lavabosuna adım attığı anda…
"…Böööğğk. Öğğğk, öööööğğğk…!"
Zaten bomboş olan midesindekiler dışarı boşaldı.
Vücuduna girmiş olan her bir lokmayı ve yudumu kustu. Bu sefer çıkan tek şey hastalıklı sarı renkteki mide asidiydi. Ve hepsini dışarı püskürtmesine neden olan o içsel sancı zonklamaya devam etti.
Mide bulantısı bir türlü geçmek bilmiyordu. Doyana kadar musluk suyunu dikti kafasına, hemen ardından da hepsini çıkardı. Bu durum birkaç kez tekrarlandı; midesi sanki içini tamamen temizlemek istercesine kasılıp duruyordu.
"Haaah… haaah… haaah…"
Subaru koluyla ağzını kabaca sildi; yüzü bembeyaz, nefesi kesik kesikti.
Baskı onu mahvediyordu. Zihnini dinlendirecek tek bir an bile bulamadan böyle devam ederse, sadece bu yüzden bile eriyip tükenecek ve can verecek gibi hissediyordu.
Kendini bu duruma düşürdüğü için kendi haline gülmek istedi ama dudaklarında en ufak bir tebessüm bile beliremedi.
Göğsünün derinliklerinden yükselen tek şey endişe ve çaresizlikti.
—Gerçekten becerebiliyor muyum?
Herkesle arasının en iyi olduğu zaman, hiçbir şeyden habersiz olduğu o ilk döngüydü.
İkinci döngüden itibaren ilk döngüye öylesine kafayı takmıştı ki bu durum işlerine ve insan ilişkilerine yansımıştı. Muhtemelen ikizlerin güvenini kazanamamasının en büyük nedeni buydu.
Sonuç olarak Subaru bu sefer ilk döngüyü kendine örnek alıyordu. Yine de ikinci döngüde ilkinin aynısını yapmaya çalıştığı için başarısız olmuştu. Demek ki bu kez ilkinden çok daha iyisini yapması gerekiyordu.
Yani yapması gereken tek şey, önüne çıkan her işe tüm varlığını koymak ve altından başarıyla kalkmaktı.
“Ama bu bana olsa olsa elli puan kazandırır… Şamanın kim olduğunu çözemezsem yüz alamam…”
İkizlerin elinden ölmekten kurtulması bile Subaru’yu şaman tehdidine karşı korumaya yetmeyecekti.
Beşinci günün sabahında konaktaki birileri gözyaşı döküyor olacaktı. Belki Subaru için, belki de Rem için.
Subaru, şaman hakkında bilgi toplayıp karşı saldırı planlayabilmeleri için bunu diğerlerine aktarmayı çok istiyordu ama yapamazdı. Bir hareket tarzı önerse bile henüz ona bu doğrultuda harekete geçecek kadar güvenmiyorlardı; ayrıca bilgi kaynağını da açıklayamazdı.
Üstelik Subaru, başkalarına Ölümden Dönüş'ten bahsetme yasağını çiğnerse cehennemin tadına bir nebze bakardı.
Acıdan korkuyordu ama onu asıl dehşete düşüren şey o kara bulutun parmak uçlarıyla karşılaşmaktı.
Diğerlerinin güvenini kazanmak ve şamanın kimliğini açığa çıkarmak zorundaydı.
Zaman inanılmaz derecede kısıtlıydı; sanki duvarlar üzerine üzerine geliyordu.
Bir şeyler yapması gerekiyordu ama çıkmaz bir sokağa doğru koşuyordu.
Önceki gece çaresizlik girdabına kapılmış, gözünü bile kırpamamış, hiçbir yanıt bulamamıştı. Endişelenmek için gayet geçerli nedenleri olmasına rağmen tek bir çözüm dahi üretemediği için kendini tamamen aciz hissediyordu.
Geri dönmek için canını vermişti ama geldiği noktada işe yaramaz bir aptaldan ibaretti.
“Ah, lanet olsun… Çok acınası bir haldeyim.”
Burada başarısız olamazdı. Sırtı duvara dayanmıştı.
Çöpe attığı bir hayat, çoktan son bulması gereken bir hayat olsa bile onu yeniden kaybetmekten korkuyordu.
Bu beşinci seferiydi. Subaru bile bir kez daha geri dönebileceğini düşünecek kadar iyimser değildi.
Zihninin sürekli darbe almasından ötürü ruhu paramparça olmuştu. Uçurumun kenarında olmasaydı, var gücüyle çabalama kararı almazdı.
Cesareti eksikti sadece. Sıradandı. Her anlamda alelade biriydi.
Ne kadar küçük bir insan olduğunu anladıkça kendinden daha da nefret ediyordu.
“Aptal, aptal kafa. Şimdi sızlanıp ağlamanın sırası değil…”
Şikâyet edecek vakti varsa, boş boğazlığını konuşturup daha iyi bir izlenim bırakacak vakti de vardı.
Midesinin bulantısını silkip atan Subaru, kendine gelmek için gergin yanaklarına birer tokat patlattı ve konuk odasından çıktı.
Şu an serbest zamanıydı ama tek bir an bile dinlenemezdi. Soluklanmakla harcayacak bir saniyesi bile yoktu.
Ram ile Rem'in nereye gittiğini bulmalı ve—
“Sonunda buldum seni.”
Düşüncelerini toparlamaya çalıştığı sırada arkasından birinin ona seslendiğini duydu.
Dönüp baktığında hafifçe nefes nefese kalmış Emilia'nın orada dikildiğini gördü.
Subaru'nun gözleri Emilia ile buluştuğu anda zihni tık etti ve başka bir vitese geçti.
Midesindeki krampı, göğsündeki sancıyı ve o boğucu hissi tamamen unutup varını yoğunu Emilia'ya çevirdi. Yanakları kıvrılarak bir tebessüme büründü.
“Oo, Emilia-tan bana adımla sesleniyor. Çok mutlu oldum, utandım da—ne büyük lütuf! Emriniz benim için feryattır! Uğrunuza ateşe de atılırım, suya da, hatta yağmacı dükkânına bile dalarım!”
Subaru, Emilia için duygularını zihninin en kuytu köşelerine gereğinden fazla bir coşkuyla itti.
Hızlı hazırcevaplığıyla gurur duyardı ama Emilia'nın buna verdiği tepki beklediğinden farklı oldu. Bıkkın bir bakış, bir iç çekiş falan bekliyordu ama onun yerine…
“…Subaru…”
“Dur bakalım, bildiğim Emilia-tan olsaydın şimdi… Öhö! Yoksa sen bir taklitçi misin?! Ama böylesine sevimli bir pakete sarılmış güzel bir kızı başkası gerçekten taklit edebilir mi ki?!”
Bu saçma sapan esprisi şaşkınlık yaratacak cinstendi ama Emilia'nın buna bile tepkisi cılız kaldı.
Tüm beklentilerini boşa çıkaran Emilia, Subaru'ya gözlerinde…acıma dolu bir ifadeyle baktı.
—Hiç iyi değil, diye uyardı içgüdüleri onu.
“Ha? Sessizleştin. Konuyu saptırmaya bayılan birine yaptığın bir şaka falan değil bu, değil mi? Bilirsin işte, benim gibi birine!”
Bu işte bir terslik var, diyordu beyninin içindeki ses defalarca.
Emilia ne şaşırmış ne de öfkelenmişti; yalnızca acı çeken gözlerle Subaru'ya bakıyordu.
—Acaba taktığım o soytarı maskesi bir şekilde kaydı mı?
Subaru, Emilia'nın yanından hiç ayrılmayan o kediciği hatırlayınca içine anında bir kurt düştü. O kedi aynı zamanda başkalarının bilinçaltındaki düşüncelerini okuyabilen bir ruhtu.
Subaru foyasının meydana çıktığını ancak o an anladı.
Yüzüne yapıştırdığı o sevimli gülümseme yok oldu, yerini azar işitmekten korkan bir çocuğunkine benzer bir ifadeye bıraktı.
Ne trajikomik bir durumdu. Her şeyi gizlemek için oradan oraya dans edip dururken, kız onun içini defalarca okumuştu. Üstelik bunu öğrenmesini en son isteyeceği kişi Emilia'ydı; kızın gözünü boyayabilmiş olmanın verdiği o ufacık gurur da yerle bir olmuştu.
Aralarına bir sessizlik çöktü.
Subaru artık söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyordu. Emilia da kendi içinde bir şeyler bulmaya çalışıyor gibiydi ama nafileydi.
—Emilia'yı hayal kırıklığına uğratıyorum. Her şeyden çok, bunun olmasını istemezdim.
Fakat Subaru nasıl bir bahane üretebileceğini bilmiyordu. Birkaç kez ağzını açtı ama doğru kelimeleri bulamayarak her defasında sustu.
Subaru'nun kelimelerinin tükendiğini gören Emilia, devam etmeden önce kendi kendine kısık sesle “tamamdır” diye mırıldandı.
“Subaru. Benimle gel.”
“…Ha?”
“Sadece gel işte.”
Emilia, Subaru'nun kolundan tuttuğu gibi onu hemen yanlarındaki konuk odasına doğru sürükledi. Az önce çıktığı odaya geri dönüyor olmak Subaru'nun yüzünde sorgulayıcı bir ifade belirmesine yol açtı. Fakat Emilia, ellerini beline koyup odaya bakınırken Subaru'yu cevapsız bıraktı. Parmağıyla yeri işaret ettiğinde, sesi her zamanki gibi gümüş bir çıngırak gibi şakıdı.
“Pekâlâ Subaru. Otur.”
Gözleriyle parmağının ucunu takip etti. Halı kaplı zemin, kimsenin kullanmadığı ama yine de düzenli olarak temizlenen bir odaya aitti. Doğrusu üzerinde uyunabilecek kadar yumuşaktı ama…
“Oturacaksam neden yatağa ya da sandalyeye değil de? Neden özellikle yer—”
“Otur dedim sana!”
“Emredersiniz, zevkle!”
Kızın daha önce hiç kullanmadığı o sert tondan gözü korkan Subaru, tereddüt bile etmeden yere çöküp uslu uslu dizlerinin üzerine oturdu. Emilia tatmin olmuşçasına başını salladı ve tam yanı başında dikildi.
Doğal olarak bu durum Subaru'nun boyun eğmiş bir vaziyette Emilia'ya yukarı doğru bakmasına neden oldu ama aklından tek bir muzip düşünce bile geçmedi. Bunun yerine, kızın ne yapmaya çalıştığını deliler gibi anlamaya çalışıyordu.
Emilia'nın boğazından kısık bir ses döküldü.
“…Tamam.”
Bunu kendine cesaret vermek için söylemiş gibiydi. Emilia derin bir nefes aldı ve tıpkı onun gibi diz çökerek tam Subaru'nun yanına oturdu.
Emilia'nın dokunma mesafesinde oturmasıyla Subaru'nun kalbi küt küt attı ama kızın solgun çehresine attığı kaçamak bakışlar ne düşündüğünü ele vermiyordu. Yanaklarının al al olduğunu, kulaklarının bile kızardığını çok sonradan fark etti.
“Bu özel bir durum, tamam mı?”
“—Ha?”
Subaru kuşkularını layıkıyla dile getiremeden, bir şey başının arkasına bastırıverdi. Zaten dizlerinin üzerinde olduğundan, öne doğru eğilen vücudu hiçbir direnç gösteremedi—ta ki son derece yumuşak bir hisle buluşana kadar.
“Pozisyon biraz garip oldu, şey…biraz da batıyor sanki.”
Hemen başının üzerinden Emilia'nın epey utangaç çıkan sesini duyarken başının altındaki şey hafifçe kıpırdandı.
Şaşkınlıkla başını yukarı kaldırdı; karşısındaki manzara gözlerinin fal taşı gibi açılmasına neden oldu.
Tam tepesinde, Emilia'nın yüzü neredeyse birbirlerine değecek kadar yakındı. Gözlerine, baş aşağı duran güzeller güzeli bir sima yansıdı. Subaru ne olduğunu sonradan kavradı, Ha, ben baş aşağı yatmış ona bakıyorum.
Bu yakınlık, kızın baş aşağı duruşu, başının altındaki o yumuşacık his…
—Subaru bu durumu tarif edecek kelimeleri zihninde taradı ve tamı tamına bir tanesini bulabildi.
“Diz…yastığı mı?”
“Utanç verici, o yüzden lütfen sesli söyleme. Hem bu tarafa bakmak da yasak. Kapat gözlerini.”
Alnına hafif bir tokat atıp avuç içiyle gözlerini örterek görüş alanını kapattı.
Fakat Subaru, Emilia'nın direnen elini kenara çekip lafı geveledi.
“Emilia-tan, utandığında bir harika oluyorsun…ama bu da neyin nesi? Böyle bir ödülü hak edecek ne yaptım ki ben?”
“Şu an böyle rol kesmene gerek yok.”
Alnına bir şaplak daha indirdi. Ama bu defa elini çekmedi, parmaklarıyla Subaru'nun saçlarını okşamaya başladı. Çocuk bu gıdıklayıcı hisle gözlerini kıstı.
“Yorulduğunda dizimde dinlenmek istediğini söylemiştin, değil mi Subaru? Ben de bunu yapıyorum işte. Her zaman böyle olmayacak ama bugünlük özel.”
“Özel mi? Hadi ama, daha ikinci gün bile bitmedi. Bünyem öyle hemen aşırı çalışmaktan yere yığılacak kadar zayıf değil…”
“Sadece sana bakarak bile ne kadar hırpalandığını anlayabiliyorum. Ayrıntılara girip bana anlatmayacaksın, değil mi? Bunun her şeyi düzelteceğini sanmıyorum ama…elimden gelen tek şey bu, o yüzden…”
Şefkat dolu bakışları, onu geri çevirmeyi imkânsız kılıyordu. Parmakları siyah saçlarını ayırmış, küçük bir çocukmuş gibi alnını nazikçe okşamaya başlamıştı.
Subaru kahkahayı basıp Emilia'nın parmaklarından sıyrılmaya çalıştı.
Emilia'nın karşısında güçlü duracağına kendi kendine söz vermişti. Bütün bunların bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu söyleyecekti. Asla böylesine yakışıksız ve karizmayı çizen bir şey yapmayacağını söyleyecekti.
“Ha-ha… Emilia-tan, senin…benim için…böyle bir şey yapman…”
Fakat sesi tizleşti. Boğazı düğümlendi ve devamındaki kelimeler bir türlü dökülemedi.
Subaru, kızın yumuşacık parmak uçlarının alnını okşadığını hissederken zihninde başka bir vitese geçemiyordu.
“Yoruldun, değil mi?”
“D—daha yapabilirim… İyiyim ben…gayet iyiyim…”
“Seni sıkan bir şeyler mi var?”
“Bana o kadar iyi davranıyorsun ki, yani, yüzüm kızaracak. Böyle yapmaya devam edersen ben…şey… Ha-ha…”
Subaru’nun bu kısa soruya verdiği cevap bariz bir yalan gibiydi. Sözlerinin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu kendisi bile fark edebiliyordu.
Ardından Emilia usulca yüzünü Subaru’nunkine yaklaştırdı.
"Senin için çok zor oldu, değil mi?"
“—!”
Sesi acır gibiydi. Hâlinden anlar gibiydi. Ona değer verir gibiydi.
Subaru’nun duvarlarının yıkılmasına yetip de artmıştı bu.
Ufalandılar, parçalandılar ve bir anda gümbürtüyle çöktüler.
İçinde bastırmaya çalıştığı o tüm yoğun duygular zerre eksilmemişti; birden taştılar.
"Zordu... Gerçekten çok zordu. Çok korkmuştum. Öleceğimi sanacak kadar çok üzülmüştüm. Canım o kadar yandı ki...!"
"Biliyorum."
"D—Denedim. Gerçekten denedim. Elimden gelen her şeyi yaptım. Her şeyi doğru yapayım diye deliler gibi çabaladım...! Yaptım da! Gerçekten, vallahi. Hayatımda hiçbir şey için bu kadar uğraşmamıştım!"
"Biliyorum, farkındayım."
"Burayı sevdiğim için... Burası benim için çok değerli...! O yüzden geri kazanmak için canımı dişime taktım. Korkuyordum. O günü bir daha görmekten o kadar korkuyordum ki... ve bundan nefret ettim. Bunun için kendimden nefret ettim!"
Duygularına hâkim olamıyordu.
O ilk patlama bendi yerle bir etmiş, korkak suratındaki gülen maskeyi boğan bir gözyaşı seli boşanmıştı.
Gözyaşlarının ardı arkası kesilmiyordu. Burnu akıyordu. Subaru’nun her geçen an dinlemesi daha da zorlaşan hıçkırıkları yüzünden ağzı tuhaf bir sıvıyla dolup taşıyordu.
İçler acısı bir manzaraydı: Başını bir kızın kucağına koymuş, gözyaşlarına boğulan koca bir adam. Utancından ölebilirdi ama içini dolduran o sıcaklık da canını alabilirdi pekâlâ.
Emilia, Subaru’nun ağlayışını dinlerken onu anladığını belirten yumuşak sesler çıkarıyordu.
Subaru’nun ne dediğini gerçekten anlamasına imkân yoktu. Yine de sesindeki şefkat, Subaru’nun yüreğine su serpiyordu.
Nedenini anlayamıyordu. Belki de sadece öyle olmasını istediğindendi.
Fakat Emilia’nın sıcaklığıyla Subaru’nun kendini kurtarılmış hissettiği de bir gerçekti.
Böylece Subaru, Emilia’nın kucağında ağlamaya devam ederken gözyaşları sel olup aktı.
Ağladı, ağladı, haykırdı ve bir noktada hıçkırıkları uzaklaşıp sönükleşti.
—Ondan sonra konuk odasını dolduran tek ses, huzurlu bir uykunun nefesiydi.
8
Subaru uykuya dalarken göğsünün ta derinliklerinde bir sıcaklık hissetti.
Subaru bu duygunun ne olduğunu artık biliyordu.
Subaru’nun göğsündeki o çarpıntı Emilia’ya her baktığında, onunla her konuştuğunda, parmak uçlarının dokunuşunu her hissettiğinde daha da güçlenmişti; ama daha önce buna bir isim koyamamıştı.
Onu düşündüğünde bedeni, aşk denilen o zahmetli illetin yakıcı sızılarıyla sarsılıyordu.
İnsan bunun bir kere farkına vardı mı, bu illete karşı savaşma arzusunu tamamen yitirirdi.
Subaru da bir istisna değildi. Ne de olsa—
Ne kadar canı yanarsa yansın, ne acılara katlanırsa katlansın, kaç kez çaresizliği tadarsa tatsın; hepsi Emilia’yı kurtarmak içindi.
Her şey günlerini Emilia’nın yanı başında yürüyerek geçirebilmek içindi.
—Natsuki Subaru defalarca ölse bile, bu aşk yaşamaya devam edecekti.
9
Subaru uyurken Emilia usulca onun saçlarını okşuyordu; tam o sırada Rem konuk odasına geldi.
Kapıyı sessizce aralayan Rem, içeride Emilia’yı görünce ağzını açtı fakat Emilia parmağını dudaklarına götürünce sustu.
"Şşşt."
Rem gözlerini hafifçe kıstı, yerde birbirine sokulmuş duran ikisine bakarak yanlarına doğru yürüdü.
"Subaru sadece uyuyor mu?"
"Evet. Hi-hi, küçük bir çocuk gibi. Başını böyle okşayınca çok huzurlu görünüyor."
Emilia, Subaru’yu sevmekten keyif alıyor gibiydi; Rem’in de onaylamasını beklercesine ona baktı. Rem sessizce başını iki yana sallayarak karşılık verdi.
"Görünüşe göre Subaru bugün daha fazla çalışamayacak."
"Evet, günün geri kalanında izinli. Daha ikinci gününde kaytardığı için çok yaramaz bir çocuk. İyileştiğinde ona cezasını verirsin, tamam mı?"
Emilia hafifçe gülümsedi ve Subaru’nun saçlarıyla oynamaya geri döndü.
Bacaklarını kurtarmak için uyuyan Subaru’yu kıpırdatmaya hiç niyeti yok gibiydi. Emilia’nın niyetini sezen Rem, derin uykuda gibi görünen Subaru’ya sessizce tepeden baktı.
Çok masum görünüyordu. Çocuksu çehresinde gerginliğin zerresi yoktu.
İş sırasındaki son konuşmalarında neşeli görünmek için gösterdiği o kasıntı çabayla alakası yoktu. Önceki şüphesini inanılmaz derecede aptalca gösterecek kadar farklıydı.
"Fakat onu böyle uyurken görünce öyle şeyler düşünmek zorlaşıyor."
Rem bunu parmaklarıyla Subaru’nun saçlarına hafif bir dokunuş kondururken Emilia’dan ziyade kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
Masum bir bebek gibi dünyadan habersiz oluşu, Rem’in dudaklarını hafifçe gevşetti.
"Ablama Subaru’nun bugün bir işe yaramayacağını bildireceğim. Bugünkü işleri yeniden paylaştırmalıyız."
Rem konuyu orada noktaladı, gitmek üzere arkasını dönüp kibarca reverans yaptı.
Ablasını aramaya koyuldu. Bu saatlerde hâlâ yemek salonunu topluyor olmalıydı. Orada, bugünkü programlarını yeniden düzenleyeceklerdi.
"Rem…"
Ansızın seslenilince Rem durdu ve yavaşça bütün bedeniyle arkasını döndü.
Emilia yerde, onun aşağısında oturuyordu. Buna rağmen Rem, sanki altta olan kendisiymiş gibi Emilia’nın bakışlarından tuhaf bir şekilde güçlü bir baskı hissetti.
Emilia, Rem’in yaşadığı bu ufak şaşkınlığı fark etmeden kısık bir sesle konuştu.
"Subaru iyi bir çocuk."
“—”
Rem buna tek ve vakur bir baş eğişle karşılık verdi.
Sonra tek bir kelime bile etmeden kapıya yöneldi; Subaru ve Emilia’yı konuk odasında ardında bıraktı.
Koridorda yürürken Emilia’nın sözlerini kafasında tarttı.
Hissiz çehresinin kenarındaki o hafif titremeyi Rem bile fark etmemişti.
—Fakat Rem’in zihninin bir köşesinde o iğrenç kokunun belli belirsiz izi çakılı kalmıştı.
BÖLÜM 2
AĞLADIM, HAYKIRDIM VE ARTIK AĞLAMAYACAĞIM
1
"Bir kızın kucağına yatmak, başımı okşatmak ve huzurlu bir uykuya dalmak... Tek başına düşününce harika bir şey dersin ama ah be abi..."
Subaru kulaklarının ucuna kadar kızarmış hâlde saçından bir tutam çekiştirirken dönüp dolaşıp bu tarz şeyler söylüyordu.
Birkaç saat önce ruhunu muazzam bir şekilde döktüğü o anı hatırladı.
"Sevdiğim kızın karşısında koca bir sulugöz gibi ağladım, yüzüm gözüm yaş ve sümük içinde uyuyakaldım. Üstüne üstlük saatlerce kucağını işgal ettim... Bildiğin rezillik testi bu ya."
Emilia’nın dizlerinin hissini ve bunu ona yaşatmak için ödedikleri bedeli düşündü.
Bu curcuna, akan burnu yüzünden Emilia’nın eteğini berbat bir hâle getirmişti. Subaru ne tür sıkıntılar çekmiş olursa olsun, sırf hijyenik açıdan bakıldığında bile bu kabul edilemezdi.
Yine de Emilia bunca zaman boyunca onu sarsıp uyandırmamış, üstünü başını kirlettiği için içtenlikle özür dileyen Subaru’ya da hiç kırgınlık göstermemişti.
"Kendini biraz daha iyi hissettirecekse sorun değil. Hem gerçekten anlamıyorsun, Subaru."
"Ha?"
"Karşı taraf için tek bir teşekkür duymak, düzinelerce özür dinlemekten daha tatmin edicidir. Kendi isteğimle sunduğum bir şey için özür dilemeni istemiyorum, oldu mu?"
Özür dileyen dudaklarına parmağını bastırışı ve ona göz kırpışı her erkeğin aklını başından alırdı. Nitekim Subaru’nun da oracıkta feleği şaşmıştı.
Subaru onu sevdiğini artık anladığından, bu hareket de dâhil olmak üzere söylediği ve yaptığı her şey parıltılı ve büyüleyici görünüyordu.
Emilia üstünü değiştirmek için odasına geçmişti. Subaru ise bir süre malikânede rüyada gibi dolaşmış, nihayet aklı başına gelince de yaptığı şey yüzünden başını ellerinin arasına almıştı.
"Off, tam sıvadım ha. Karşısında zayıf görünmek istemediğim tek kişi Emilia’ydı. Yapabileceğim daha utanç verici bir şey var mıydı acaba? Cidden artık yüzüne bakamam!"
"...İnsan gece vakti birinin odasına girerken böyle şeyler mi söyler, merak ediyorum doğrusu?"
Subaru’nun uyluğunun ortasını tabureye dayayıp kıvranması elbiseli kızı—Beatrice’i—fazlasıyla keyifsizlendirmiş, sevimli yüzüne berbat bir asıklık getirmişti.
Emilia’dan ayrıldıktan sonra Subaru kimsenin onu görmemesi gerektiğini aklına koymuş, ayakları onu yasak kitaplar arşivine, dolayısıyla kimsenin ulaşamayacağı bir yere sürüklemişti. Gerçi buranın sorumlusu olan kızın damarına basmayı da seviyordu hani.
"Öyle deme be Beako. Arkadaşız şurada, değil mi?"
"Nasıl bir ilişkimiz olduğunu sanıy—Bir saniye, az önce bana ne dedin sen, merak ediyorum doğrusu?"
Subaru ellerini birbirine vurunca Beatrice yanağını seğirterek kaşını kaldırdı.
"Beako. Bence lakaplar arkadaşlığımı göstermenin vazgeçilmez bir yolu. Gerçi şu ana kadar konaktaki herkes arasında bundan zerre hoşlanmayan tek kişi sensin..."
Yalnızlığın ve çaresizliğin iliklerine kadar işlediği son döngüyü hatırladı.
Hatta kızın ona laf cambazlığı yapması ve tehditler savurması için Subaru’nun onu kışkırttığı bile söylenebilirdi. İşte aralarındaki sarsılmaz sözleşme böylesine mütevazı bir başlangıçla kurulmuştu.
Nihayetinde anlaşmayı tek taraflı bozan Subaru olmuştu. Fakat Beatrice, detayların belirsizliğinden yararlanarak onu korumaya devam etmişti.
Beatrice unutmuş olsa bile Subaru o an ne hissettiğini asla unutmayacaktı.
"—O yüzden benim hakkımda ne düşündüğün umurumda değil, sana Beako diyeceğim. Bu sana gösterebileceğim en büyük sevgi göstergesi!"
"Bu durumdan zerre hoşnut değilim! Nedir bu zoraki iyi niyet?! Sadece tatsız mı yoksa hepten iğrenç mi, merak ediyorum doğrusu?!"
"Hey, o nasıl konuşma tarzı öyle?! Şurada sana yürekten teşekkür ediyorum. Dalga geçmenin sırası değil!"
"Az önce söylediklerinin şaka olmadığını iddia edeceksen seninle artık sohbet etmiyoruz demektir. Dışarıdan diyalog gibi görünebilir ama kesinlikle değil!"
Kız ona, eğer konuşmak bir yakalamaç oyunuysa bunun daha çok ragbiye benzediğini belirtti.
Subaru kendine has bir üslupla epey şefkat gösteriyordu ama bu durum Beatrice’in pek umurunda değil gibiydi.
"Neyse, onu bir kenara bırakıyorum ama sana yine de Beako diyeceğim."
"Böylesine dik kafalı bir kararlılık hiç lüzumlu değil. Bu isme düpedüz cevap vermezsem ne olur acaba, merak ediyorum doğrusu?"
"Öyle soğuk konuşma be, Beako."
“…”
Subaru, Beatrice’e seslendi ama kız bakışlarını sessizce kitabına dikmiş vaziyette tek kelime etmedi. Görünüşe göre az önce söylediklerinde ciddiydi.
Beatrice inatçılık ederken Subaru kerhen yanına yanaşıp taburenin etrafında dolanmaya başladı.
"Ne oldu Beako? Keyifsiz görünüyorsun Beako. İyi misin Beako? Bir derdin varsa bana anlatabilirsin Beako. Hım? Neyin var Beako? Bunu halledebiliriz Beako. Beako, Beako!"
“Hayatımda senin kadar sinir bozucu birini görmedim! Neyin var senin, merak ediyorum doğrusu?!”
Beatrice gibi çabuk parlayan biri, başkalarını çileden çıkarma yeteneğiyle doğmuş Subaru için biçilmiş kaftandı. Beatrice'in omuzları öfkeden titrerken Subaru yumruğunu sıktı, dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Aslında bir itirafta bulunmam gerek. Köşeye sıkıştım ve yardımına gerçekten ihtiyacım var.”
—Zavallıca ağlayıp sızlandıktan sonra vardığı sonucu lüle saçlı kıza anlattı.
2
Emilia’nın kucağındayken, Subaru’nun içinde biriken tüm o çirkin duygular ve gözyaşları dökülüvermişti. Geriye kalansa yalnızca Subaru’nun saf, kişisel arzularıydı.
—Emilia’yı seviyordu.
Daha önce de onu sevdiğini düşünmüştü ama birine vurulmanın gerçekte ne anlama geldiğini şimdi anlıyordu. İlk görüşte aşktı bu. Sadece sesini duymak bile kalbini küt küt attırmaya yetiyordu. Onunla konuşmak bile rüya gibi hissettirecek kadar güzeldi.
Başkaları için kendini tehlikeye atan bu kızı öylece bırakamazdı.
Bu yüzden seviyorum onu, diye düşünmüştü vaktiyle; şimdiyse hissettiklerini tüm kalbiyle kavrıyordu. Güvenecek kimsesi olmadan bu yabancı dünyaya çağrıldığında Subaru’yu ilk kurtaran oydu.
Ve çaresizliğin karanlık çıkmazına sürüklendiğinde, ölmekte olan kalbini kurtaran yine o olmuştu. Hem hayatını hem de kalbini kurtarmıştı.
—Artık Emilia’nın olmadığı bir dünyada yaşamayı aklından bile geçiremezdi.
Konakta günlerini Emilia’yla geçirmeyi çok seviyordu. Dünya hakkında türlü türlü şeyler öğrenmeyi çok seviyordu. Sivri diline rağmen onunla o kadar ilgilenen Ram’ı seviyordu. Emilia’yı gerçekten çok seviyordu. Kibar bir dille hakaret etse de ona her zaman işleri nasıl yapacağını gösteren Rem’i seviyordu. Konakta yaşayan herkese karşı içine sıcak bir sevgi yayılmıştı. Subaru sonsuza dek orada kalmak istiyordu.
Taşan bu hisler göğsünü patlayacakmışçasına dolduruyordu.
Fakat o mutlu madalyonun diğer yüzünde—
Emilia’yı seviyordu. Onu koruyacak güçten yoksun olmanın çaresizliğini yaşıyordu. Konaktaki hayat bayatlamıştı artık. Ne zaman, nerede ifşa olacağını bilmiyordu. Boğazını kesebilecek Rüzgâr Bıçaklarına hükmeden Ram’dan korkuyordu. Kafatasını ezen demir güllesiyle Rem’den ödü kopuyordu. Roswaal’ın tekinsiz deliliği, ikizlere Subaru’yu acımasızca ortadan kaldırmalarını emretmesine yol açabilirdi. Her uyandığında hâlâ hayatta olup olmadığını kontrol ediyor, çaresizliğe karşı sürdürdüğü bu aralıksız tetikte olma hâlinin altında ezilip çatlamaya başladığını hissedebiliyordu.
Bunlar da Subaru’nun silinmez, gerçek duygularıydı.
Zihnindeki sürtüşme Subaru’yu içten içe yakıp kavurmadan önce Emilia onu kurtarmıştı.
Emilia onu teselli ederek kalbini uçurumun kenarından çekip almıştı.
Onu düşünmek içine yaşam ve enerji dolduruyordu. Kaçıp gitme arzusunu dizginleyen şey Emilia’ydı.
“Kısacası, E M İ (Emilia-tan Müthiş İlahi)!”
Beatrice, Subaru’nun bu ilanına afallayarak ve yüzünü ekşitip bıkkın bir tavırla karşılık verdi.
“Az önce haddinden fazla aptalca bir şey mi söyledin, merak ediyorum doğrusu?”
“Hiç de bile. Sadece en büyük önceliklerimi yeniden sıraya koyuyorum.”
“Asıl konumuza dönelim… Benden yardım istediğini söylüyorsun, öyle mi? Ne demek istiyorsun, merak ediyorum doğrusu?”
“Evet, Tanrı’ya yalvaracak kadar ciddiyim bu konuda. Başvurabileceğim başka kimse aklıma gelmiyor.”
Mevcut durumda Emilia şüphesiz konakta en çok güvenebileceği kişiydi; fakat aynı zamanda Subaru’nun hayatındaki en değerli varlıktı. Başka bir deyişle, isteyeceği en son şey bile onu tehlikeye atmak olamazdı. Normalde kendi canını her şeyin üstünde tutan Subaru için, kefede Emilia’nın hayatı kendininkinden katbekat ağır basıyordu.
Hal böyle olunca Puck’tan da yardım isteyemezdi, geriye bir tek—
“Beako kalıyor. Aslında bayağı tatlı biridir. Hem göründüğünden de yumuşak başlıdır.”
“Ne demek istediğini anlamıyorum ama benimle dalga geçtiğini seziyorum.”
“Amacım hiç de o değil… Aslına bakarsan şu an konaktaki durumda güvenebileceğim tek kişi sensin.”
Elbette Ram ve Rem’e açılamazdı, Roswaal’dan bahsetmeye bile gerek yoktu.
Emilia hariç, konakta gerçekten güvenebileceği tek kişi Beatrice’ti.
“Lütfen. Yalvarıyorum sana.”
Subaru yardım dilemek için başını öne eğmiş, Beatrice’in önünde diz çökmüştü.
Çaresizlik zincirine bir son verebilmek için Subaru’nun yolunu aydınlatacak bir fenere ihtiyacı vardı.
“Yardımına ihtiyacım var. Her şeyi yoluna koymak ve mutlu olabileceğim yeri korumak istiyorum. Üstelik buradaki herkes dahil olmazsa bunun hiçbir anlamı kalmaz.”
“—”
Alnını yere koymuş olan Subaru, uzun bir sessizliğin ardından başını kaldırıp Beatrice’e baktı.
“…Beatrice?”
Kızın gözlerindeki iç çatışmayı görünce nefesi kesildi.
Beatrice kaşlarını çatmış, dudağını ısırarak Subaru’ya dik dik bakıyordu. Yine de bakışlarındaki bu sertliğe rağmen ağlamak üzereymiş gibi bir hâli vardı.
“—”
Konuşmak için ağzını açtı ama doğru kelimeleri bulamayarak bakışlarını kaçırdı.
Beatrice’in kalbi sarsılmıştı. Onu konuşturması gerekiyordu.
“Beni dinle, Beatrice. Bana öylece yardım etmek istememeni anlıyorum. Senin gözünde ben daha geçen gün içeri dalmış bir yabancıdan, bir ucubeden ibaretim.”
“…Madem bu kadarını biliyorsun, bunu benden duymaya ihtiyacın yok, değil mi?”
“Yaralarımı saran sendin. Teşekkür ederim. Bilmediğini biliyorum ama sana teşekkür etmem gereken dağlar kadar başka şey de var. Ve ben yine gelmiş senden yardım istiyorum… Gerçekten acınası bir durum. Bayağı sefil bir manzara ama elimdeki tek kişi sensin.”
Bütün kartlarını açık oynamıştı.
Yalvarmanın en aşağılık şekliydi bu; baskıcı, bencilce ve Beatrice’in hislerini zerre umursamayan bir tavır.
Subaru bütün samimiyetiyle başını eğmiş, içtenliğini gözler önüne sererken, Beatrice tam da kendine has o burnundan soluma sesini çıkardı.
“Kendi acizliğine ağlayıp sızlayan, yerde sürünen bir solucansın sen. Sende hiç gurur yok mu, merak ediyorum doğrusu?”
“Benim için neyin önemli olduğunu biliyorum. Gerekirse on kere, yüz kere başımı eğer, yeri yumruklarım.”
Boş gurur meselelerine takılamayacak kadar zayıftı.
Subaru başını eğik tutarak yardım için yalvarmaya devam etti.
Bunun korkakça bir yöntem olduğunu biliyordu. Beş döngüsü boyunca, bu yol üzerindeki karşılaşmalarında Beatrice ile didişip durmuştu.
Bu yüzden biliyordu.
Beatrice onu başından savıyormuş gibi davranıyordu ama—
“Başını… kaldırabilirsin.”
Bu yumuşak ses kulaklarına ulaştığı an Subaru, korkakça ricasının kabul edildiğine inandı.
Kendi küçüklüğünün son derece farkındaydı ve Beatrice’e karşı sergilediği bu samimiyetsiz tavırdan ötürü kendinden nefret ediyordu.
Fakat Beatrice adlı kızın bir karara varmasını sağlamak için bu bile gerekliydi.
Subaru Natsuki adındaki o oldukça basit adam meseleyi böyle görmüştü ama…
“Bea…”
“Şunu al bakalım!”
“Gwah!”
Fakat o sefil, içten yüz; bir ayakkabının acımasız tabanıyla karşılaştı.
Subaru hâlâ yere kapanmış durumdayken sadece kafası yerden kalktı ve acı dolu, anlamsız çığlığı arşivde yankılandı.
Kız onu birkaç kez daha tekmelerken Subaru o tuhaf, geriye bükülmüş pozisyonda kalıp anlaşılmaz sesler çıkarmaya devam etti.
“Hey… bu da ne…!”
“Yüz kere düşünsen de çektiğim zahmeti asla anlayamazsın. Ne kadar gümüş sikke toplarsan topla, bir altın sikkenin kutsal ışıltısına asla denk olamaz. Anladın mı, merak ediyorum doğrusu?”
“Şey, birkaç bin gümüş sikke bulursan denk olur bence. Sadece değer karşılığı meselesi, değil mi? Yoksa matematiğin mi kötü senin?”
“Bana öyle acınası bir çocukmuşum gibi bakmayı keser misin, merak ediyorum doğrusu?! Az önce yalvaran birinin gözleri mi bunlar?!”
Ve böylece Beatrice ile Subaru yeniden atışmaya başladı.
Ortada belirli bir neden yokken başlayan ve farklı dünyalarda defalarca tekrarlanan anlamsız bir kavgaydı bu. Beatrice ile arasındaki o tanıdık laf dalaşına devam ederken, içindeki bu zavallı inatçılığın aslında ne kadar ahmakça olduğunu bir bakıma fark ediyordu.
“Pekâlâ o zaman, kozumu oynuyorum. Benimle iş birliği yaparsan sana buna eşdeğer bir ödül vereceğim, anlaştık mı?”
“Benim gibi birinin ortaya koyabileceğin herhangi bir ödüle tamah edeceğini mi sanıyorsun, merak ediyorum doğrusu?”
“Şuna ne dersin peki? Başkentte Emilia’yı kurtardığım için Puck’ı ödünç alma hakkım var. Puck da bunu başka bir şeyle takas etmek istersem sadece sormamın yeterli olacağını söyledi… Nereye varmak istediğimi anlıyorsun, değil mi?”
Beatrice’in ifadesi değişti. Subaru, tüm müzakere yeteneklerini ortaya koyarak pis pis gülümsedi.
İşin içine bir ödül girince, gönülsüzce de olsa Subaru’yla iş birliği yapmayı kabul etti.
Subaru, Puck’ı altın tepside sunarak meseleyi çözmenin oldukça komik olduğunu düşündü. Bu küçük büyücünün buna tav olacağını biliyordu gerçi ama yine de…
3
Pek öyle iç ısıtan bir süreç olmamıştı belki ama Subaru nihayet Beatrice’in desteğini kazanmayı başarmıştı.
Kendi acizliği yüzünden işleri küçük bir kıza yıkmış olmanın vicdan azabını, bütün sorunlar çözüldükten sonra çekerdi artık.
“…Şamanlar hakkında daha fazla şey mi öğrenmek istiyorsun?”
Subaru’nun lafı dolandırmadan sorduğu bu soru, Beatrice’in biçimli kaşlarını tiksintiyle kaldırmasına yol açtı.
En büyük önceliği, konaktaki şaman saldırısı tehdidini bir an bile kaybetmeden bertaraf etmekti. Beatrice’ten yardım istemesinin büyük bir nedeni de onun büyüsünün bu ölümcül lanetlere karşı koyabilmesiydi.
Meselenin özüne girmeden Beatrice’e olabildiğince çok şey anlatmak Subaru için hayati önem taşıyordu.
“Ağzımdan çok fazla laf kaçırırsam muhtemelen bir bedel öderim, o yüzden…”
Emilia’ya Sıfırdan Başlama gücünü itiraf etmeye çalıştığında, siyah bir bulut el şeklini alıp ona muazzam bir acı çektirirken Subaru’nun etrafında zaman aniden donup kalmıştı.
Subaru’nun sessiz çığlıkları ve kalbinin ezilmesinin yarattığı o işkence, onu öyle kolayca başkaldırma düşüncelerinden tamamen mahrum bırakmıştı.
Bu yüzden Subaru o siyah buluttan alabildiğine çekiniyor, açıklamalarına devam ederken kelimelerini çok dikkatli seçiyordu.
“Lanet diye bir şeyin var olduğunu biliyorum ama büyücülerin ve ruhların yaptıklarından farklı oldukları dışında hiçbir şey bilmiyorum. Onlar hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorum.”
“Bunu soran birine pek rastlanmaz. O güruha kafa yormak sana ne kazandıracak, merak ediyorum doğrusu?”
Daha önce olduğu gibi, Beatrice’in lanet kelimesini dudaklarına almaktan bile duyduğu tiksinti çok belirgindi. O zamanlar konunun üzerine gitmekten kaçınmıştı ama bu kez öyle olmayacaktı.
“Lanetler, yalnızca başkalarına bela olmak için var olan ve kuzeydeki bir ülkeden çıkan büyü yöntemleri, değil mi?”
“Bu kadarını bilmek yetmez mi, merak ediyorum doğrusu? Lanetler hedeflerine bir hastalık gibi musallat olur, hareketlerini kısıtlar ve saf yaşam güçlerini çekip alır… Son derece zevksiz bir gelenek.”
“Normalde nasıl kullandığına bağlı derdim ama anlaşılan insanlara zarar vermekten başka bir işe yaramıyorlar, ha?”
Bunlara lanet demek için yeterli bir sebep.
Eğer lanetler başkalarının kuyusunu kazmak için var olan doğaüstü güçlerse, kendi dünyasında vudu bebeklerine iğne batırma âdeti de muhtemelen buna sayılırdı. Gerçi o dünyada okült şeylerin varlığını gerçekten kabul ettiğinden de değildi ya…
Subaru, Beatrice’in ciddi bir tonla anlattığı şeyleri düşünerek oturuşunu dikleştirdi.
“Öyleyse şunu sorayım… Bir lanete karşı nasıl savunma yaparsın?”
Kimliğini bilmeden şamana karşı bir saldırı planlamak oldukça zordu. Subaru’nun tek avantajı, bir saldırı olacağını önceden bilmesiydi. Dolayısıyla, şamanın saldırısını daha başlamadan durdurmanın bir yolunu bulmak harika bir fikirdi… teoride.
“Savunma yapamazsın.”
“—Ha?”
"Bir lanet etkinleştiğinde ona karşı savunma yapmanın hiçbir yolu yoktur. Bir kez etkinleşti mi işin biter. Lanet denen şey bu değil midir zaten?"
"A-anında Ölüm Direnci falan gibi bir şey yok mu yani...?!"
Bir video oyununda, önceden Anında Ölüm Direnci basarak 1. Sv. Ölüm türü büyülerden kurtulabilirdiniz.
Tünelin sonundaki ışığın giderek uzaklaşmasıyla Subaru saçlarını çekiştirdi; yeni bir plan bulmaya çalışırken beyni alev alev yanıyordu. Durumu hafife almıştı. Bu gerçek, Subaru'nun zihnini serbest düşüşe sürükledi.
"—Ancak bu, yalnızca etkinleşmiş lanetler için geçerlidir."
"—Ha?"
Bir an sonra Subaru'ya söylenen sözler, gözlerinin fal taşı gibi açılmasına neden oldu.
Beatrice büyük bir keyif alıyormuşçasına sırıttı.
Beni fena işletti diye düşündü Subaru; kızın yüzündeki ifade de bunu doğruluyordu. Şaşkınlık ve öfke karışımıyla ağzını pisi balığı gibi bir açıp bir kapamaktan başka bir şey yapamadı.
"Tam da söylediğim gibi, bir lanet etkinleştikten sonra ona karşı savunma yapmanın yolu yoktur. Ancak henüz etkinleşmemiş bir lanet engellenebilir. Etkinleşmeden önce bir arınma ayini yapılması yeterlidir; bu yüzden gerekli beceriye sahip herkes onu kaldırmayı oldukça basit bulacaktır."
"Kızma işini sonraya saklayacağım... Peki, bunu kim yapabilir?"
"Bu konakta ben varım ve tabii ki Puckie var. Onların haricinde, Roswaal ve... o üç küçük kız gerekli deneyime sahip değil, bu yüzden yapamazlar. Ha, tabii ki sen de yapamazsın."
"Onu zaten fazlasıyla iyi biliyorum..."
Direnci olmadığı için bir değil, tam iki kez cehennemi yaşamıştı.
Subaru tatsız anılarını bir kenara bırakarak elini kaldırdı ve Beatrice'e bir soru sordu.
"Peki lanet etkinleşmeden önce ayin yapman gerektiğini nasıl anlarsın?"
"Güçlü lanetler bedene buna denk bir yük bindirir. Belki de büyü ve lanetlerin ortak noktası budur? Bir lanetin yan etkileri azımsanamaz. Ciddi kusurları olduğunu söyleyebilirim sanırım, değil mi?"
"Yani... kendini korumak için önceden yapabileceğin bir şey var mı?"
Subaru sorusunu pamuk ipliğine bağlıymış gibi sordu. Yanıt olarak Beatrice bir süre gözlerini kapatıp dudaklarını yaladı.
"Her ne kadar özel durumlara bağlı olsa da... lanetlerin demir bir kuralı vardır."
"Demir bir... kural mı?"
Subaru nefesini tutarak Beatrice'i kaldığı yerden devam etmesi için teşvik etti.
Ve kız da devam etti.
"—Hedefle fiziksel temas. Mutlak bir ön koşuldur, değil mi?"
“”
Bu ayrıntı kafasına girdiği anda Subaru'nun beyni fırıl fırıl dönmeye başladı.
Laneti yapan kişinin hedefine dokunması gerekiyordu. Başka bir deyişle, Subaru lanetin etkilerinden her iki muzdarip oluşunda da öncesinde şamanla fiziksel temas kurmuştu. Bu da ihtimalleri daraltıyordu—
"Eğer konaktaki kimse değilse, o zaman... köyden biri olmalı..."
Subaru, büyücülüğün etkilerine maruz kalarak Ölümle Dönüş yaşadığı her iki seferde de köye yürümüştü.
Daha fazla düşündüğünde, her iki seferde de dördüncü günün ortalarında köye gitmişti.
Şaman köyde lanet ayinini yapmış ve o lanet o gece konakta etkinleşerek ölümüyle sonuçlanmıştı. Düzen hep böyle işlemişti.
Şamanın köyde olması, son döngüde Rem'in lanete kurban gitmesini de açıklıyordu. O seferinde Subaru köye hiç gitmemişti, bu yüzden Rem onun yerine şamanın hedefi olmuştu. Ram gitseydi hedef o olacaktı; Subaru onunla gitmiş olsaydı hiç şüphesiz yine kendisi hedef alınacaktı.
Birbirine bağlanıyordu. Her şey birbirine bağlanıyordu.
Şaman Earlham Köyü'ndeydi. Köy halkından biri mi yoksa bir ziyaretçi mi olduğu belirsizdi. Eğer ikincisiyse, onu bulmak o kadar da zor olmayacaktı. Nüfusu az bir köydü. Tıpkı Subaru'nunki gibi, bir yabancının yüzü anında herkes tarafından öğrenilirdi. Eğer ilkisiyse, dikkatle planlanmış bir suç olurdu ama...
"Pek olası görünmüyor."
Önceki olayda birisi Emilia'nın kraliyet adaylığına çomak sokmaya çalışmıştı. Ancak bu adaylık, kraliyet ailesinin sadece yarım yıl önce aniden yok olmasından önce mevcut bile değildi. Emilia'nın adının aday listesinde belirmesi muhtemelen zaman almıştı, bu da en fazla üç ya da dört aylık bir hazırlık süresi anlamına geliyordu. Bir şamanın köylüden sayılması için köye yıllar öncesinden sızmış olması gerekirdi.
"Demek şaman bir dışarlıklı. Onu bulmak da o kadar zor olmayacak..."
Subaru mantığındaki açıkları aramaya başlarken düşüncelerini sesli dile getirdi. İlerledikçe düzeltecek olsanız bile bir hipotez ortaya atmak fena fikir değildi.
Şaman açısından bakılırsa, henüz hiçbir şey yapmamıştı. Rakibi Tanrı ya da İblis'in ta kendisi olmadığı sürece, varlığının şimdiden açığa çıkması imkânsızdı.
Subaru, henüz ikinci günün gecesinde olduğu gerçeğini tarttı. Dördüncü günde işlerin sarpa sarmasından önce uzun bir mühleti vardı.
Başka bir deyişle, şamana karşı kendi önleyici saldırısını yapabilirdi.
"Şimdi kuyruğundan yakaladım seni lanet olası. Senin elinde iki kez boşuna ölmedim!"
Sonunda durumunun aydınlandığını gören Subaru, sevinçten titreyen sesiyle yumruğunu sıktı.
Subaru şartlardaki bu değişimin tadını çıkarırken, Beatrice konuşmanın dışında bırakılmaktan ötürü oldukça memnuniyetsiz görünüyordu. Sevimli yanakları, bakışlarındaki ekşiliği vurgulamak istercesine kızarmıştı.
"Yardım istediğin birinin önünde bu nasıl bir tavırdır böyle? Söylediklerim işe yaradıysa, bunu yüzüme söylemen gerekmez miydi acaba?"
"Evet, haklısın! Paçamı kurtardın; senin sayende önümü görebiliyorum! Seni seviyorum Beako!"
"Ne—?!"
Subaru, Beatrice'e doğru atılıp onun son derece hafif bedenini kaldırdı ve olduğu yerde onunla fırıl fırıl dönmeye başladı.
Gösterişli elbisesine rağmen kızın bedeni tüy kadar hafifti. Subaru'nun dönüşü, neşeli ruh halinin coşkusuyla daha da hızlandı.
"Bırak—Beni yere indirir misin acaba?!"
"Ha-ha-ha, şu an göklerde uçabilirim! Yok ya, beraber uçalım mı Beako?!"
"Kendi başına uç—!"
"Böğ?!"
Kız, tam tepesinden büyü enerjisi salarak onu yere tam bacak açtıracak kadar sert bir şekilde çarptı. Kafatasının tepesinde hissettiği darbe vücudunun geri kalanına yayıldı. Subaru'nun içsel manası allak bullak olmuştu. Kıçının üstünde öylece otururken gözleri dönüyordu.
Beatrice ise eteğinin kıvrımlarını zarifçe savurarak yere indi, başını çevirip Subaru'ya doğru bir 'hıh' çekti.
"Hafifmeşrepliğe kapıldığında ne olduğunu gördün mü acaba?"
"Gördüğüm tek şey o değildi. Beyazmış!"
"—. —?! Al bakalım bunu!"
"Börfff!"
Subaru ikinci darbeyi tam iki kaşının ortasına yiyerek paçavradan bir bebek gibi arşivin bir köşesine uçtu. Bir kitaplığa çarpmadan önce tepeüstü yuvarlandı ve ağır kitapların kafasına yağmasına neden oldu.
Oluşan yumrular ve morluklar yüzünden gözleri yaşararak kitap dağının altından sürünerek çıktı.
"Arkadaşlık göstergesi azıcık düştü diye bu reva mı?! Bir şeyden hoşlanmadıysan söyle gitsin yahu!"
"Küçük bir çocuk gibi kucağa alınmak, havada döndürülmek, donumun görülmesi, senin o yapmacık tatlı sözlerin, hepsi! Bütün varlığın bir baş belası mı acaba?!"
"Hey, varlığımı aşağılama; bu gerçekten çok üzücü! Burada mazoşist olmamaya çalışıyorum!"
Subaru, tıpkı durumunu düzeltmek için bir fırsat bulduğu gibi, kendini geliştirmenin yollarını bulmayı da umuyordu.
Güçsüz olmam, aynı zamanda çaresiz olmam gerektiği anlamına gelmez diye düşündü Subaru, kendi içsel fırçasına başını sallayarak.
"Her neyse, durum eskisinden çok daha iyi. Geceyi beklemek zor olacak ama yarın köye gidiyorum."
Şu şamanın aslında kim olduğunu öğrenelim bakalım diye düşündü.
Bu muhtemelen Ram ya da Rem ile gitmek anlamına geliyordu. İkisinin de savaş gücü olduğu düşünülürse, orada şamanla kozlarını paylaşmak zorunda kalması ihtimaline karşı bu doğal bir seçimdi. Eğer şu aşağılık şamandan kurtulabilir ve bu süreçte her iki kızla da arkadaşlık göstergesini yükseltebilirse, bu Roswaal Konağı'ndaki ilk haftasını başarıyla sonlandıracak muazzam bir final olurdu.
"Şöyle bir geriye dönüp bakınca, amma çok şey çekmişim..."
Bunu söylemek için henüz erken olduğunu biliyordu ama yine de tünelin sonundaki bir ışıktı işte. Elbette kimse Subaru'yu böyle hissettiği için suçlayamazdı.
Başka bir şey düşünmen gerekmiyor muydu? diye geçirdi içinden. Yukarı bakmak, tam ayaklarının dibinde olanı gözden kaçırmak demekti, değil mi? Az cesaretli ve çok tedbirli bir adam olan Subaru aniden hatırladı...
"Cadının... kokusu..."
"Ne demek istiyorsun acaba?"
"Şey, cadı işte. Rem ondan bahsetti. Sen de öyle, Beako."
Cadı kelimesi dudaklarında döküldüğü an, onunla karşılaştığı çeşitli yerleri hatırladı. Cadı, o dünyanın sakinleri tarafından sıklıkla iğrenç bir varlık olarak görülüyordu ama Subaru'nun nedenine dair tek ipucu "Kıskançlık Cadısı" adlı çocuk hikâyesinde verilen genel taslaktı. Bu durum aniden kafasını fena halde kurcalamaya başladı.
Ne de olsa Subaru Natsuki'nin yürüdüğü yol, ona yapılan atıflarla dolup taşmıştı.
Subaru yüzünü kaldırıp kaşlarını çatan Beatrice'e baktı.
Soracağı soruya cevap verip vermeyeceğinden bile emin değildi. O kadar vahim bir konuydu ki Ram buna cevap vermeyi tamamen reddetmiş, Rem ise bunu ona saldırmak için gerekçelerinden biri olarak kullanmıştı.
Emilia'nın bile bu konuya şiddetle direndiğini hissetmişti.
"Beako, cadıyı biliyorsun, değil mi?"
“—”
Cevap hemen gelmedi. Kulaklarında yankılanan kelime Beatrice'in gözlerini kapatmasına neden oldu; doğru duyup duymadığından emin olmak istercesine sessizliğe gömüldü. Kızın bu tepkisi Subaru'ya sakin kalmaya çalışıp beklemekten başka seçenek bırakmadı.
Kız aniden o kelimeleri fısıldadığında Subaru'nun nefesi kesildi ve gözleri fal taşı gibi açıldı.
"Dünyanın ta kendisini yutan kadın. Gölgeler Kalesi'nin Kraliçesi. Felaketlerin en büyüğü—Kıskançlık Cadısı."
Subaru'nun tepkisini gören Beatrice kasvetli bir iç çekti.
"Bu dünyada cadı kelimesinin işaret ettiği tek bir varlık vardır. Adını yüksek sesle söylemenin bile tabu sayıldığını eklemeli miyim acaba?"
"Yani herkes ona hem hayran hem de ondan korkuyor ve kimse ona karşı gelemiyor mu?"
"Evet, aynen öyle. Asıl sen neden onu bilip bilmediğimi soruyorsun ki acaba? Bu dünyada en iyi bildiğin isimler önce anne babanın, sonra diğer aile fertlerinin ve nihayetinde cadının adı değil midir?"
"Hadi ama..."
Subaru dalga geçmeye çalıştı ama Beatrice'in yüz ifadesi zerre kadar şaka yapmadığını açıkça gösterince sözlerini yuttu.
Ve eğer kız ciddiyse, bu cadının dünyada eşi benzeri olmayan bir karanlık olduğu anlamına gelirdi.
"Kıskançlık Cadısı, 'Satella'. Altı Cadı olarak bilinen geçmişin büyük günahkârlarını tüketmiş, bu süreçte dünyanın yarısını yutmuş, felaketlerin en alçağıdır."
Beatrice'in duygularını bastırarak söylediği sözler, Subaru'nun ağzından kısa ve sert bir nefes çıkmasına neden oldu.
Daha önce duyduğu bu isim, diğerlerinin bağlamında çok daha büyük bir ağırlık taşıyordu.
"Cadının sevgiyi arzuladığı söylenir. İnsan dilini anlamadığı söylenir. Bu dünyadaki her şeyi kıskandığı söylenir. Yüzünü görüp de yaşayan olmadığı söylenir. Bedenine zamanın tahribatının dokunamadığı, yaşlanamadığı ya da çürüyemediği söylenir. Ejderha, Kahraman ve Bilge'nin onu mühürlemek için güçlerini birleştirdiği söylenir, çünkü onlar bile onu yok etmeyi umut edememiştir."
Beatrice madde madde anlattı, Subaru'nun lafa girmesine izin vermedi.
"Söylenene göre..."
Nihayet, sanki masalının sonuna gelmiş gibi, bu başlangıçtan sonra durakladı ve şöyle dedi:
"...gümüş saçlı bir yarı-elftir."
4
—Satella, Kıskançlık Cadısı.
Altı Cadı dünyaya çığlıklar attırmıştı ama bu cadı onları tek bir hamlede yok etmiş, dünyanın yarısını yerle bir eden bir felakete yol açmıştı.
Bir kahraman onun bedenini bir kristalin içine mühürlemişti ve dünyanın bir köşesinde, hâlâ orada uyumaya devam ediyordu.
Modern çağın bir çocuğu olan Subaru'nun mantığı, Akıl almaz bir hikâye, diye düşündürdü onu.
İnsanların yüzyıllar sonra bile bahsettiği böylesine aşağılık suçlar yeterince kötüyken, failin bir yerlerde mühürlenmiş hâlde varlığını sürdürmesi kendi dünyasında düşünülemez bir şey olurdu.
Subaru bağdaş kurup çenesini avucuna dayamış, bahçenin bir köşesini izlerken oldukça uç bir örnek vermeye başladı.
"Gerçi buna pek güvenemem. İnsanlar kendi başbakanlarının adını bilmese bile, diyelim ki ülkenin en popüler idol grubunun adını bilirler..."
Sabah olmuştu; Emilia iç bahçedeki çimlerin üzerinde oturuyor, etrafını saran titreşen ışıklarla konuşuyordu.
Gözleri bu manzaraya kaç kez takılırsa takılsın, o gizemli ve gerçeküstü hava hiç kaybolmuyordu. Emilia'yı her gün böyle görmek, bu dünyanın sunduğu en güzel manzaralardan biriydi.
Subaru, Emilia'nın sohbetini bölmemek için uzaktan izliyordu. Hâlâ uşak kıyafetleri içindeydi; esnemesini bastırıp uzun bir nefes vererek bir kez daha düşünceler denizine daldı.
Yasak kitaplar arşivinde Beatrice ile yaptığı konuşmanın üzerinden bir gece ve bir gün doğumu geçmiş, nihayet üçüncü günün sabahı gelmişti.
Gece sabaha doğru usulca ilerlerken Beatrice aniden yüzünü asmıştı.
"Güzellik uykumu alamazsam cildim bozulur herhalde. Böyle geç saatlere kadar ayakta kalmak tam bir eziyet."
Arşivden kabaca kapı dışarı edildikten sonra Subaru, bahçede Emilia ile buluşmadan önce bir sabah banyosu yapmayı başarmıştı. Kızın günlük rutinini böylesine özenle yerine getirdiğini görmek, yumruğunu taze bir kararlılıkla sıkmasına neden oldu.
Gri bir tüy yumağı —yani Puck— Subaru'nun gözlerinin önünde beliriverdi ve ona seslendi.
"Eh, şimdi daha iyi görünüyorsun."
Puck havada süzülmeye devam ederken sıradan bir kedi gibi kısa patileriyle yüzünü temizlemeye koyuldu. Sözlerine devam etti: "Dürüst olmak gerekirse, dünkü hâlin hiç çekilmiyordu. Biraz rahatladım."
"Öyle mi? Seni endişelendirdiğim için kusura bakma. Ama saf kalbim her şeyi henüz tamamen atlatabilmiş değil, o yüzden kürkünün dokunuşuyla teselli bulmak istiyorum. Ahhh…"
"Eh, böyle blöf yapabildiğine göre iyisin demektir. Lia sana dizini bile ödünç verdi ne de olsa."
Subaru'nun parmakları avuç içi büyüklüğündeki kediyi sardı ve kulaklarının o şaşırtıcı hissiyatının da ötesinde bir şey arayarak Puck'ın kuyruğuna ulaştı. Kökünden ucuna kadar dokusu, Subaru'nun beklentilerini bile aşıp nefesini kesti.
Subaru elindeki o son derece rahatlatıcı dokunuşun tadını çıkarırken gözleri Puck'ınkilerle buluştu.
"Yoksa diz yastığı olayını sen de mi gördün?"
"Sırf o kadar uzun süre yaptığı için gördüm. Saatlerce o pozisyonda diz çöküp beklemek epey zordu, birkaç kez devralmayı teklif ettim ama... Rahatla, Lia sonuna kadar dayandı."
Puck'ın mecazi onay damgası, aşkının yeni uyanışından ötürü hâlâ çekingen olan Subaru'nun yüzünü bir anda kızarttı.
Puck, Subaru'nun bu liseli tavrına başını salladı. Ve sonra—
"Eii!"
"Ah—! Neden tırmaladın şimdi beni?!"
"Kızıma karşı hissettiğin karmaşık sevgi dolu duygular bir patlama yaşadı. Belki de seni patlatmalıyım, ha?"
"Sakın ha!! Baba korumacılığı da amma çetrefilli şeymiş, yahu!"
Puck'ın bu babacan endişe "patlaması", Subaru ile Emilia'nın arasına mesafe koymakla tehdit ediyordu. Subaru, Puck'ın önünde mahzun bir edayla başını eğerek durumu bir şekilde kontrol altında tutmayı başardı. Bu fasıl bittiğinde dönüp Emilia'ya baktığında, kızın hâlâ ruhlarla sohbete dalmış olduğunu gördü; sabahın sükûnetini bozan insanla canavar arasındaki bu komedi sahnesini hiç fark etmemişti.
Subaru onun yüzünün yan profilini, insanın içinde boğulabileceği kadar güzel olan o nazik, büyüleyici tebessümünü izlerken birden kendi kendine mırıldandı.
"—Gümüş saçlı bir yarı elf, ha?"
Bu, Beatrice'in Kıskançlık Cadısı hakkında söylediği şeylerden biriydi.
Cadı dünyayı temellerinden sarsmıştı ve adı şimdi bile dehşetle eşanlamlıydı. Böylesi bir varlıkla benzerlikler taşımanın ne kadar büyük bir yük olduğunu merak etti.
Böyle zorlukları hiç yaşamamış olan Subaru bile bunun aşılması kolay bir yol olmadığını tahmin edebiliyordu. Yine de Emilia dürüst, iyi kalpli bir insan olarak yetiştirilmişti... Şüphesiz sevimli, lekesiz bir çiçek gibi yaşaması umuduyla.
"Ya gerçekten samimi bir ortamda büyüdü ya da..."
Puck dönüp gülümsedi; bir patisi belinde, diğeriyle bıyıklarıyla oynuyordu.
"Ya da belki de iyi bir baba tarafından yetiştirilmiştir. Hı-hım."
Kedi, duygularını okuyabiliyordu. Subaru'nun düşüncelerini sezerek az önceki kendi kendine konuşmasının bağlamını çözdüğüne şüphe yoktu.
"Eh, büyük ölçüde doğuştan böyleydi zaten. Başına kakmak gibi olmasın ama o kız senin hayal edebileceğinden çok, çok daha zor zamanlar geçirdi. Yine de her şeye rağmen böyle kalması çok tatlı."
Puck gözlerini kısarken Subaru'nun aklından ona karşı çıkmak hiç geçmedi.
Yalın gerçek şuydu ki Subaru, Emilia hakkında hiçbir şey bilmiyordu; oysa Puck onunla muazzam bir zaman geçirmişti. Subaru'nun onun ne kadar zorluk çektiğine dair bildikleri devede kulak bile değildi.
Puck, Subaru'nun biliyormuş gibi davranmaya hakkı olmadığını kafasına kakıyordu.
İnsanlar Kaderin ellerinde çaresizdi. Subaru bu çaresizliği fazlasıyla iyi biliyordu.
"Hey, Puck, Kıskançlık Cadısı'nı biliyor musun?"
"Bilmediğim şey pek azdır."
"Pekala, sana şunu sormak istiyorum... Hangi koşullar altında Kıskançlık Cadısı'nın adını sahte isim olarak kullanırsın? Dur, sahte isim kulağa pek hoş gelmiyor; daha ziyade... Kıskançlık Cadısı'nın adını geçici olarak ödünç almak gibi."
Zihninin bir köşesinde, çağrıldığı ilk gün krallık başkentindeki döngünün ortasında yaşanan bir anı canlandı.
O en, en baştaki döngüde Emilia, o sırada hiçbir şeyden haberi olmayan Subaru'ya kendini "Satella" olarak tanıtmıştı.
Subaru onun ne düşünmüş olabileceğini az çok tahmin etmişti ama bu konuda ikinci bir fikir almak istiyordu. Emilia'yı en iyi tanıyan kişiden daha iyisi olamazdı.
Subaru'nun niyetini bilmeyen Puck kuyruğunu sallayıp başını hafifçe yana eğdi.
"Bunun pervasızca bir hareket olacağını düşünürüm. Hâlâ cadıdan katıksız bir nefret duyan, ruhlarına korku ve çaresizlik kazınmış pek çok insan var. Öyle insanların yanında cadının adını sahte isim olarak kullanmak için insanın aklından zoru olması gerekir."
"Bunu 'asla' olarak kabul ediyorum."
"Miyav miyav?"
Subaru onu parmağıyla dürterken Puck şüphe dolu bir ses çıkardı. Ardından Subaru parmaklarını şıklattı; çünkü Puck'ın kendi varsayımını desteklemesi, kafasındaki şüpheleri bir kenara bırakmasını sağlamıştı.
Bu dünyada cadının adını sahte isim olarak kullanmak açıkça delilik olurdu. Sadece tesadüfen orada bulunan ve genel geçer doğrulara dair zerre fikri olmayan Subaru bunu normal karşılayabilirdi. O hâlde bunu kesinlikle çok iyi bilen Emilia, neden cadının adını kendi adıymış gibi iddia etmişti ki?
"Demek bu kraliyet seçimi meselesinden uzak tutmak için o garip herifin gözünü korkutmaya çalışıyordu..."
Sadece öylesine karşılaştığı bir çocuğu, yani onu korumaya çalışmıştı.
Emilia'nın bu sahte ismi sahiplenirken aklından geçenler çoktan başka bir boyutta yok olup gitmişti. Böyle bir şey yaptığını sadece Subaru biliyordu. Ve Subaru'nun ona asıl niyetini sorma fırsatı asla olmayacaktı.
Ama bunun bu anlama geldiğini düşünmekten kendini alamıyordu. Yapabileceği tek şey inanmaktı.
O diğer boyuttaki Emilia'nın nezaketi karşısında içi cız eden Subaru, şimdiki Emilia'nın zoraki bir gülümsemeyle yanına oturmasıyla hazırlıksız yakalandı.
"Pek bir dalgın bakıyorsun. Bir sorun mu var?"
Emilia'nın etrafında oynaşan o titreşen ışıklar artık görünmüyordu; onlarla yaptığı hoş sohbet bitmiş gibiydi. O ana kadar Subaru'nun yanında kenarda bekleyen Puck, onların yerine geçip kızın dar omzuna kondu.
"Ait olduğum yere döndüm. Ahh, en rahat ettiğim yer burası. Evim, güzel evim."
"Demek şimdi de seyahatten eve dönen Baba oldun, öyle mi? Zavallıcık, eve kadar öyle yorgun argın geldin demek."
"Kızımı bir kurdun zehirli dişlerinden korumak için gözlerimi dört açmıştım da ondan. O zehirli dişler ona yaklaşamaz, anladın mı?"
"Hey, bana dik dik bakıp 'zehirli dişler' deyip durma—hem de iki kere! Buradaki itibarımı sıfırlayacaksın."
Puck'ın koca siyah gözleri ona dikilince Subaru zoraki gülümsedi. Küçük kediyle bu şekilde oynamak, yanı başında olmasına rağmen Emilia ile konuşma fırsatlarından birini biraz ertelemek anlamına geliyordu.
Emilia ile konuşmaktan nefret ettiğinden değildi. Sadece gözlerinin içine bakamıyordu. Ne de olsa onun dizinde hüngür hüngür ağlamış ve kız saçını okşarken onunla sayısız saat geçirmişti. O andan bu yana sadece tek bir gece geçmişti; onun yüzüne nasıl bakacağını bilemiyordu.
Buna rağmen onunla buluşmaya gitmiş olması, Subaru'nun ne kadar ağır bir Emilia zehirlenmesi yaşadığının kanıtıydı sadece.
Subaru'nun bu aşırı karmaşası karşısında Emilia da tereddüt etti, acele etmeden parmaklarını uzun gümüş saçlarının arasından geçirdi. Kısa bir sessizliğin ardından Emilia kararlı bir nefes alıp gülümsedi.
"Şey, bu biraz utanç verici ama... İyi misin?"
"Emilia-tan'ın sesini duyana kadar zor durumdaydım. Bir de, şey, özür d—"
Özrü dudaklarında donup kaldı. Subaru söylemek üzere olduğu kelimeyi yutup yaklaşımını değiştirdi.
"...Teşekkür ederim. Her şey için. Bütün bunlardan sonra artık kafam daha iyi çalışıyor galiba."
"Tamamen atlatmış gibi görünmüyorsun ama yoluna girdiğini düşünmene sevindim. Hı-hım, birazcık yardımım dokunduysa ne âlâ. Kendini yine tükenmiş hissedersen bana söylemen yeter. Ablan seni nazikçe teselli eder."
Emilia muzipçe elini göğsüne koyup göz kırptı.
Subaru'nun suçluluk duygusunu hafifletmek için böyle davrandığı kesindi. Ama kızın o neşeli, abla edalı hâline baktığında, bir bakıma ciddi gibi görünmesi Subaru'yu biraz ürpertti.
"Önemli olan daha iyi hissetmen. Bugün çok çalışman gerekiyor, biliyorsun değil mi? Uykun var mı? Çok tuhaf zamanlarda uyudun."
"Endişelenmene gerek yok. Benim gibi kaleyi koruyan bir ev kuşu zaten bütün gün uyur, bütün gece ayaktadır. Gerçi son zamanlarda biraz daha sağlıklı bir hâl aldı."
"Sormak gibi olmasın ama ev kuşu da ne demek?"
"Kültürün Muhafızıdır o; evi gece gündüz daha iyi korumak için her daim dünyanın durumu ve küresel ekonomi hakkındaki bilgi deryasına dalar... Üst rütbeliler evin dışına asla adım atmaz, hatta sevgililerinin doğum günlerini ekranları aracılığıyla kutlarlar."
Açık konuşmak gerekirse, bunu yapanların ruhları çoktan daha üst bir varoluş boyutuna yükselmişti.
Subaru'nun açıklamasındaki gariplik, tatlı bir tebessüm takınan Emilia'nın ilgisini çekmiş gibiydi. Emilia'nın tepkisini gören Subaru'nun aklına birden bir fikir geldi.
"Hey, Emilia-tan, sahi sen ne tür bir büyü kullanıyorsun?"
"Şey, tam olarak konuşmak gerekirse ben büyü kullanıcısı değilim. Çünkü buradaki Puck ile yaptığım sözleşme de dahil olmak üzere, ben bir ruh büyücüsüyüm. Kullandığım şey büyü değil, ruh sanatları. Gerçi prensipler büyük ölçüde aynı..."
"Peki büyü kullanıcıları ile ruh büyücüleri arasındaki fark nedir?"
Subaru boynunu çevirip Emilia'nın omzunda oturan Puck'a baktı. Sohbetin kendi tarafına kaydığını fark eden küçük kedi, karnındaki tüyleri okşayarak açıklamaya başladı.
"Büyü kullanıcıları büyü yaparken içlerindeki manayı kullanırlar. Buna karşılık, ruh büyücüleri çevrelerindeki havadaki manayı kullanırlar. Etkileri aynı olsa bile süreç oldukça farklıdır."
"Peki bunlar ne tür farklar, sensei?"
Subaru elini kaldırıp sorusunu sorduğunda, öğretmen rolüne bürünen Puck, keyfi yerinde bir kedi gibi sırıttı.
"Teknik olarak mesele bir geçidin kullanılıp kullanılmadığıdır. Bir geçidin boyutu büyü kullanıcısına göre değişir ama bu durum ruh büyücüleri için pek önemli değildir. Çünkü dışarıdaki manayı kullanırsın."
"Anlıyorum. Yani büyü kullanıcıları çevrelerindeki manayı geçit aracılığıyla içeri alır, sonra büyü yaparken yine geçitten dışarı salarlar; ama ruh büyücüleri aracıyı devreden çıkarabilir." Subaru açıklamayı sindirirken başını yana eğdi. "Hı? Ama bu durumda ruh büyücüleri fazlasıyla güçlü olmaz mı? Büyü kullanıcıları içlerinde depolayabildikleri yakıt miktarıyla sınırlıdır ama ruh büyücülerinin istedikleri kadar kullanma serbestisi var. Kıyaslanamaz bile."
"Hemen anladın. Ama o kadar da elverişli bir şey değil. Her şeyden önce, havadaki mana sonsuz değildir..."
Puck'ın sözleri Emilia'ya bakarken kesildi. Kız başını sallayarak sözü devraldı.
"Ayrıca bir ruh büyücüsünün kullanabileceği büyülerin gücü, sözleşme yaptığı ruha bağlıdır. Ruhlarla sözleşme yapmak için gereken yatkınlık zaten nadirdir ve güçlü ruhlar daha da nadirdir. Hangisinin daha iyi olduğunu söylemek zor."
Subaru yanıtladı: "Hı-hım... ama güçlü bir ruhla sözleşme yapmak epey iyi hissettiriyor olmalı, değil mi? Gerçekten yaman biri olmalısın, Emilia-tan. Gerçi Puck'ın kendisi de yaman biri gibi duruyor ama..."
"Eh, ortalamanın üstünde olduğumu pek inkâr edemem."
"Yahu, bunu hiç istifini bozmadan söyledin ya; kendini böyle değerlendirirken zerre tereddüt etmedin mi?"
Subaru kendi öz farkındalığının çoğu kişiyi geride bıraktığını düşünürdü ama Puck'ın dobra tavrı bir gömlek üstündü.
Şüphesiz aradaki yaş farkındandı. Bir çaylak, Yüce Ruh Bey'e kıyasla çok daha az yıl görmüştü. Gerçi Yüce Ruh'un takındığı o oldukça neşeli, yüzü kızarmış tebessüme bakılırsa, belki de iddia ettiği kadar iltifatlara alışkın değildi...
"Ha, bu arada, Puck ne tür bir ruh sahi? Yağmacı dükkânında buz çıkarmıştı ama... hafızam beni yanıltmıyorsa zaten buz elementi diye bir şey yok."
Hamamı bir dersliğe dönüştüren Roswaal, ona dört temel büyü eğiliminin ateş, su, rüzgâr ve toprak olduğunu anlatmıştı. Can sıkıcı ışık ve karanlık eğilimleri de eklenince altıyı buluyordu.
Subaru’nun sorusunu yanıtlayan, hâlâ mahcup bir gülümsemeyle duran Puck değil, Emilia oldu.
“Benim uzmanlığım buz ama aslında ateş manası. Ateş esasen sıcaklıkla ilgilidir; bu yüzden sıcak olan bir şeyi soğutmak da ateşin bir parçası sayılırmış.”
“Hadi ya, öyle mi? Büyü mantığı ha…? Büyü…? Büyü, demek?”
Emilia’nın açıklamasını duyan Subaru’nun içinde büyüye karşı derin bir sevgi kabardı. Bir anlığına geri çekilmiş olan Puck, kulaklarını seğirterek Subaru’nun yüzüne tekrar baktı ve başını salladı.
“Hmm. Yoksa büyü mü kullanmak istiyorsun?”
“Kullanabilir miyim ki?! Yani… tabii oluyorsa! Göktaşı yağmuru çağırmak falan gibi süper güçlü şeyler ve—”
“Aa, şey, hayır. Temeller hem büyü hem de ruh sanatları için çok önemlidir. Büyü öyle bir günde öğrenebileceğin bir şey değil.”
Subaru’nun aniden şahlanan umutlarını Puck anında yerle bir etti. Subaru olduğu yerde solup giderken, Puck bıyığını kıvırdı ve ekledi: “Ama… sadece tecrübe etmek istiyorsan, bunu yapabiliriz.”
“Yani… nasıl?”
“Yani, büyü kullanmak istiyorsan Lia ile ben sana destek oluruz, hepsi bu. Senin içindeki manayı kullanarak senin aracılığınla büyü yapacağız. Bizim atmosferden kullandığımız büyü senin içindeki manadan farklıdır, bu yüzden büyünün kendisi senin kapından çıkacak. Ne dersin?”
Emilia, Puck’ı bu teklifinden dolayı azarladı.
“Puck, dur. Kulağa o kadar sıradan bir şeymiş gibi getirme. Tehlikeli olabilir.”
Ne var ki, Subaru kararını çoktan vermişti.
“Kusura bakma, Emilia-tan. Benim için endişelenmen beni acayip mutlu etti… ama bunu yapacağım!”
Subaru, dişlerini parıldatarak Emilia’ya sıcacık bir gülümseme sundu ve başparmağını kaldırdı.
Subaru’nun tüm endişe ve kaygıları dağıtmayı amaçlayan bu hareketi, Emilia’nın gözlerinin faltaşı gibi açılmasına neden oldu.
“N-neden bu kadar çok istiyorsun ki…?”
“Çok açık değil mi—dünyaya geldiğim gibi bir erkek olarak yaşayabilmek için!”
Subaru yumruğunu sıkarak atabileceği en erkeksi narayı attı.
Bir erkek olarak doğan herkes için hayallerinin peşinden koşmayı bırakmak, ölümün ta kendisi demekti. Başka bir dünyaya geldiğinden beri Subaru, hiçbir zaman tam o andaki kadar cesaret sergilememişti.
—Üstelik büyü kullanabilmek ona bir seçenek daha kazandıracaktı. Belki de bu mevcut döngüde Emilia’yı ve diğerlerini koruma şansını artırırdı.
Subaru’nun bu sarsılmaz azmi karşısında Emilia, onu durdurma düşüncelerinden vazgeçerek başını iki yana salladı.
“İşlerin tehlikeli bir hal aldığını hissettiğin an hemen bırakacaksın, anlaştık mı?”
Ve böylece, bu uyarıyla birlikte, Subaru’nun bu mücadelesine sonuna kadar eşlik etmeye karar verdi.
Subaru, Emilia’nın uyarı dolu sözlerini hoş bir tebessümle karşıladıktan sonra nefesini tutarak yeniden Puck’a döndü.
“Pekâlâ, ilk önce ne yapmam gerekiyor? Büyü çemberi mi çizeyim? Eğer kurban lazımsa, Beako’yu aday gösterebilir miyim?”
“Betty ile daha iyi anlaşıyor gibi görünmen beni sevindirdi. Evet, öncelikle eğiliminin ne olduğuna baksam nasıl olur, Subaru? Ne tür bir büyü kullanabileceğini öğrenmenin ilk adımı budur.”
Subaru’nun o ana kadar kıpır kıpır olan neşeli ifadesi, Puck’ın önerisini duyar duymaz bir anda söndü. Puck ve Emilia yan yana şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırırken, Subaru robotik bir edayla başını iki yana salladı.
“Benim… eğilimim… büyük ihtimalle… ‘ateş’… galiba…?”
“Neden öyle duraksayıp duruyorsun…?”
Emilia sorunca Subaru sadece gözlerini yere indirdi. Daha fazlasını hatırlamak istemiyordu.
Fakat Puck, Emilia’nın omzundan fırlayıp Subaru’nun yüzünün önünde süzüldü ve kuyruğunu uzattı.
“Pekala, bir bakalım. Myon myon myon myon…”
“O tuhaf soylunun da aynı şeyi yaptığını biliyorum ama bu kadarı da biraz abartı değil mi?!”
Puck’ın uzun kuyruğunun ucu, ağzından çıkardığı ses efektleri eşliğinde Subaru’nun alnında ileri geri gezindi. Subaru, taramanın sonucunu beklerken derin bir endişenin içinde kıvranıyordu.
“Dur bir dakika, buna olumlu yaklaşmalıyım. Geriye dönüp bakınca, Roswaal’ın tavırları hiç doğal değildi, değil mi? Aynen öyle, içimdeki gizli büyü yeteneğini kıskanmıştı. Evet, düpedüz kıskançlıktı. Bu yüzden pes etmem için beni ikna etmeye çalıştı—”
“Vay canına, bu pek nadir görülür. Eğilimin saf Karanlık.”
“Elveda, büyücü olarak yaşayacağım hayatım—!”
Subaru, sırf başkası tarafından kara listeye alınmak için başka bir boyuta geçmiş olmanın feryadını kopardı.
Işıl ışıl geleceğinin kapıları artık kapanmış, Subaru’nun sadece bir zayıflatıcı olarak sürdüreceği hayatın perdesi açılmıştı.
“Yani tek yapmam gereken, ‘Savunmalarını kâğıda çevirdim! Hadi, ŞİMDİ SALDIRIN!’ diye haykırma provası yapmak ha? Ha-ha-ha…”
“Aa, üstelik hiç yeteneğin de yokmuş. Kapın küçük; gerçi sayısı fena sayılmaz mı ne…? Ama neredeyse hiç aralık yok, bu yüzden pek bir şey geçemiyor.”
“Kapa çeneni, onu zaten biliyorum! Sırası gelmişken, sayılara dökecek olursak bu yetenek meselesi tam olarak ne anlama geliyor?”
“Yirmi yıl boyunca her gün antrenman yaparsan, belki birinci sınıf olmasa da üst düzey bir ikinci sınıf büyü kullanıcısı olabilirsin.”
“Yani hayatımın yarısını adayacağım ve yine de en iyilerin gerisinde mi kalacağım… Sanırım şimdiden pes etsem iyi olacak…”
Emilia, Subaru’nun hayalinden vazgeçerken gözyaşlarını tutmaya çalıştığını duyunca sonunda bıkkın bir ifadeye büründü. Fakat elden ne gelirdi ki? Evet, çaba ve elinden gelenin en iyisini yapmak Subaru’nun lügatinde önemli yer tutan kelimelerdi; ancak bir erkeğin imkânsız bir hayalden vazgeçip geçmemesi bambaşka bir konuydu.
“Sadece büyü denemesini yapmak istiyorum. Ne yapmam gerek?”
“Karanlık eğilimli olduğu için Lia bunu idare edemez. Shamak gibi basit bir şeye ne dersin?”
“Ah, büyülü bir sis perdesi mi? Ben hiç görmedim,” diye yanıtladı Emilia.
Anlaşılan o kadar önemsiz bir seviyedeydi ki, Emilia bunu profesyonel anlamda hiç tecrübe etmemişti.
İkisi, ufacık yetenek ağacı yüzünden gittikçe daha derin bir umutsuzluğa gömülen Subaru’yu bir kenara bırakıp büyü hakkında konuşmaya devam ettiler.
“Kendi dünyanıza çekilmeniz hiç adil değil ama. Yani neticede benim büyümden bahsediyoruz, değil mi? Demek istediğim, o Shamak denen şeyi gerçekten kullanabilir miyim? Buradaki asıl önemli nokta bu.”
“Haklısın. Bilinmeyen büyü korkutucudur. Pekâlâ, işte Shamak budur.”
“—Ha?”
Subaru’nun haklı olduğunu kabul ederek başını sallayan Puck, kısa bir büyü sözü mırıldandı ve patisini salladı.
Bir sonraki an, Subaru’nun görüşü karanlığa gömüldü. Gözlerinin önündeki manzara anında zifiri karanlığa bürünmüştü.
İrkilerek aniden sesini yükseltti ama çıkardığı ses kulaklarına hiç ulaşmadı. Bu koyu karanlık, görüşünü dışındaki her şeyden koparmıştı. Dış dünyayla tüm bağının kesilmesiyle sırtından aşağı bir ürperti indi.
“İşte, bitti.”
Subaru el çırpma sesini duyduğunda gerçekliğe döndüğünü fark etti. Görüşü yerine geldiğinde karşısında Emilia’yı görmek içini rahatlattı.
“Sadece bir andı ama nasıl da ter döktü öyle… Subaru, iyi misin? Elini tutmamı ister misin?”
“İ-iyiyim ben. Sadece bir anlığına duyularımı kaybettim… Ah, elini tutma fırsatını kaçırdım.”
Subaru her zamanki havai yorumunu yaparken, bir değişiklik olup olmadığını kontrol etmek için göz kapaklarına dokundu.
“Demek Shamak buymuş, ha? Basit bir şey ama bayağı güçlüymüş, değil mi?”
“Hiç de değil. Alt kademe olmayan herhangi bir rakip bunu becerisiyle kolayca savuşturabilir ve etkisi uzun süre korunamaz. Gerçi senin gibilerin üzerine büyü yapıp ömrünün sonuna kadar karanlıkta kalmanı sağlayabilirim tabii…”
“Bu çok korkunç bir fikir!! Hayatımın geri kalanını bırak, böyle tek bir gün yaşasam aklımı kaçırırım!”
Subaru zoraki bir şekilde gülümsedi. Titreyen yumruklarını çaktırmadan arkasında sakladı.
Dünyadan bir anlığına soyutlanmış olmanın tüm bedenini nasıl bir dehşetle doldurduğunu belli etmek istemiyordu. Dünyada yapayalnız kaldığını, yanında hiç kimsenin olmadığını düşündüğü o an, hissettiği saf yalnızlık Subaru’nun yüreğini titretmişti.
Çok acınasıyım. Bu düşünceyi bastırdı ve içindeki çalkantıyı gizlemek için gülümsedi.
“Her neyse, bir işe yarasın ya da yaramasın, ben de bu büyüyü kullanabilirim, değil mi? Hemen denemek istiyorum! İstiyorum ama, şey!”
“Sorun yok. Ben sana yardım edeceğim. Lia, manası kontrolden çıkarsa patlayabilir, bu yüzden lütfen geri çekil. Giysilerinin kirlenmesini istemem.”
“Öyle bir şey olmayacak, değil mi?! Bu hani neredeyse hiç yaşanmayan süper nadir bir durumdur, değil mi?!”
Puck sessizce gülümsedi. Emilia biraz hüzünlü bir yüz ifadesiyle, “Aptallık etme, tamam mı?” diye tembihleyerek gerçekten de ondan uzaklaştı. Bu endişe seli, Subaru’nun kaygısını daha da derinleştirdi. Öylece yüzüstü bırakılan Subaru, olaylar ilerlerken son derece tekinsiz bir durumun ortasında kaldı.
Puck, Subaru’nun siyah saçlarının üzerine oturdu ve kuyruğunun konumunu ayarladı.
“Oturmak için ne kadar da dikenli ve rahatsız bir kafa.”
“Hey, bir gün birinin kafama oturacağını nereden bilebilirdim! Kimse bana yanımda minder getirmemi söylemedi ama şey, sen keyfine bak, olur mu?”
“Yok canım, işim hemen bitecek ve Lia’nın o güzelim saçlarına geri döneceğim. E, başlamaya hazır mısın?”
Puck sorunca Subaru bir anlığına tereddüt etti ama yüzüne hızla bir tebessüm yayıldı ve başını salladı. Endişenin bıçak sırtında yürüyordu belki ama merakına da bir türlü engel olamıyordu. Subaru’nun onayını alan Puck da kendinden emin bir şekilde başını salladı.
Ardından Subaru aniden tüm vücudunun ısındığını hissetti. Damarlarında kandan başka bir şeyin aktığını duyumsadı; şüphe yok ki bu, içinde kıpırdayan mananın şekilsiz fışkırışıydı.
Vücudundaki enerjinin Puck’ın eline uyum sağlayarak hareket ettiğini anlayabiliyordu.
“Subaru, zihninde canlandırmaya çalış. Benim üzerimden akan vücudundaki manayı kendi iradenle hareket ettir. Bir kısmını kapın aracılığıyla vücudunun dışına it. Onu siyah bir bulut olarak hayal et.”
“Hayal et, hayal et. İnan bana, hayal kurmak tam benim uzmanlık alanımdır.”
Subaru, Puck’ın tavsiyesini hafifçe eğip bükerek, vücudunun içinde kıvrılan bu enerjinin nereye gitmesi gerektiğini gözünde canlandırmaya çalıştı.
Kapıyı, yani bedeninin merkezindeki o geçidi hayal etmeye çalıştı. İçerideki enerjinin dışarı akmasını sağlamak için ağır bir kapıyı dikkatlice açtığını canlandırdı gözünde. Enerji dışarı çıktığında, Subaru kendi iradesiyle o olguyu yaratacaktı—
Tam bu son kısma gelindiğinde, Puck aniden mırıldandı: “Hah, bu hiç iyi değil. Bir anda kapı…”
Subaru’nun, Kapı ne oldu ki…? diye sormaya vakti bile kalmadı.
Bir sonraki an, Emilia feryat etti—
“İkiniz iyi misiniz—?!”
Birkaç saniye sonra, patlayıcı bir güçle kara bir bulut fışkırdı ve Roswaal Konağı’nın iç bahçesinin bir köşesini bütünüyle sardı.
Patlamamıştı belki ama yine de muazzam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
5
“Bir sonuca varmam gerekirse, kapının üzerindeki kontrolün çok zayıf, bu yüzden kendini zorlamamalısın Subaru.”
“Beni bu halde görüyorsun ve ilk söylediğin şey bu mu yani, lanet olsun?!”
Puck başına hafifçe vurup dilini dışarı çıkardı.
“Hi-hi-hi.”
“Hiç de sevimli değilsin, biliyorsun değil mi!”
Subaru, tüm bedeniyle çimlerin dokusunu hissederken Puck’a bağırdı. Çimlerin üzerinde yatan Subaru, nefes almakta zorlanıyordu; tüm vücudu alışılmadık derecede bitkin hissediyordu. Sanki yüksek ateşi varmış gibi halsiz düşmüştü. Uzuvlarında kıpırdayacak derman kalmamış gibiydi.
Daha önce de buna benzer bir şey hissetmişti.
Konağa geldiği, kelimenin tam anlamıyla o ilk günde, Beatrice manasını tükettikten sonra yine aynı halsizliği hissetmişti. Yani kısacası, Subaru’nun o anda benzini tamamen bitmişti.
Emilia araya girdi.
“İyi mi kötü mü bilinmez ama Subaru kapısını kullanmaya hiç alışkın değil. Bu yüzden kapı, kullanıcısının iradesini hiçe saydı ve içindeki her şey bir anda dışarı fırladı.”
“Demek kapağını iyi kapatamadım… Soya sosu şişesi miyim ben be…?”
Hıncını dile getirmeyi başarmıştı başarmasına ama tükenen gücü hiç de hafife alınacak gibi değildi. En azından ayağa kalkmak istiyordu fakat ne uzuvlarında ne de vücudunun geri kalanında zerre derman bulabiliyordu.
Subaru yerde öylece yatmaya devam ederken yanında diz çökmüş olan Emilia onunla göz göze geldi.
“Kıpırdamamalısın. İçindeki mana tamamen tükendi, o yüzden uslu dur. Belki bugün de işten izin almalısın.”
“—İşte bu fena!”
Emilia onu yaramaz bir çocuk gibi azarlarken Subaru birdenbire sesini yükseltmişti. Subaru kendi dikkatsizliğine derinden lanet okurken, Emilia hemen yanı başında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Eğer gerçekten koca bir günü heba etmek zorunda kalırsa, bu döngüyü yoluna koymak için ihtiyacı olan bir günden daha vazgeçmesi gerekecekti. Bu delilikti, hatta ölümcüldü. Üstelik şimdi bedeni sanki pas tutmuş gibiydi.
“Aaaah…”
“Bir dur bakalım, kendini zorlama demedim mi ben sana!”
“Asıl şimdi zorlamam lazım. Zorlamazsam, sonra çok fena pişman olacağım…”
Kendi ettiğini bulması hiç de alışılmadık bir durum değildi ama zamanlama cidden berbattı.
Subaru’nun tüm gücüyle debelenirken ter içinde kalan alnını gören Emilia, omuzlarını düşürdü.
“Alem çocuksun vallahi, laf da dinlemiyorsun.”
Emilia’nın dudakları, sanki ona bozulmuş gibi bir kez daha büzüldü. Emilia’nın bu sözünün ardındaki manayı kavrayamayan Subaru, sadece gözlerini kaldırıp ona bakabildi.
“—? Emilia-tan, ne mhff?!”
Emilia tepeden yüzüne bakarken aniden ağzına bir şey tıkıştırdı. Dilinde yuvarlak ve yumuşak bir şey hissetti. Subaru neye uğradığını şaşırsa da Emilia elini onun ağzına kapattı ve başıyla onayladı.
“Isır.”
“—?”
“Isır… ve yut. Hah, öyle işte.”
Emilia itiraz kabul etmeyince, Subaru ağzındaki nesnenin yerini bulup sertçe ısırdı.
Bütün ağzına mayhoş bir tat yayıldı. Tat tomurcukları bunun bir tür meyve olduğunu algılayınca gözlerini kıstı. Bir sonraki an… tesiri kendini gösterdi.
“Vooooov—?!”
Bütün bedeninin alev aldığını hisseden Subaru, o an orada adeta yerinden fırlayarak ayağa kalktı.
Bütün vücudunda dolaşan kanı kaynıyor gibiydi; kavurucu bir sıcaklık el ve ayak parmaklarının ucuna kadar ulaşıyordu. Ciğerlerindeki hava tutulamayacak kadar sıcakmış gibi sertçe nefes verdi ve dizleri kendi kendine marş adımıyla inip kalkmaya başladı.
Subaru kendi ayakları üzerinde durduğunu işte tam o sıralarda fark etti.
Vücudunun her bir köşesinde hâlâ uyuşukluk kalıntıları vardı ama o felç edici halsizlik yok olup gitmişti.
“N…? Neydi o öyle…?”
“Bokko meyvesi denir ona. Yediğin zaman vücudundaki manayı harekete geçirir, böylece kapın kendini toparlayıp biraz daha iyi hissetmeni sağlar.”
Görünüşe göre bu gizemli meyve bir tür MP yenileme eşyasıydı.
Subaru kollarını çevirdi ve hafif bir yorgunluk dışında hiçbir sorun olmadığını anlayınca rahat bir nefes aldı.
“Vay canına, içim rahatladı. Sırf bu yüzden bir KÖTÜ SON daha görseydim kendimi asla affetmezdim. Teşekkürler, Emilia-tan.”
“Elimde pek kalmadı, üstelik vücut için de pek iyi sayılmaz, o yüzden pek kullanmak istememiştim… Demin numara yapmıyordun, değil mi?”
Emilia’yı böylesine değerli bir eşyayı üzerinde kullanmaya sevk eden şey, şüphesiz Subaru’nun samimiyetiydi.
Subaru, Emilia’nın bu yoklamasına göğsünü kabartıp cesurca karşılık verdi: “Zerre kadar yapmıyordum. Buna pişman olmana izin vermeyeceğim.”
Ardından derhal alnındaki bütün teri sildi.
“Ama harbi salaklık ettim ya… Bu iş bittiğinde kendime eskisinden de çok kızacağım.”
Diğer insanların ömründe yalnızca bir kez yaşayacağı ölümü defalarca tatmış olmanın yükünü taşıyordu ama elinden gelse rezillikten ölmeyi kesinlikle istemezdi.
Hatta uçurumdan atlayarak intihar etmesinin, yaşayacağı son ölüm olmasını dilerdi.
Kendi canına kıymaya karar vermiş olmanın bıraktığı yaralar derindi. Bunu bir daha asla yapmak istemiyordu.
Tek bir ölüm herkese yeterdi. Ölümün, hayatının doğal bir sonu olmasını istiyordu. Elbette en iyi sonuç, Emilia’nın ona sarılmasıyla biten çılgın bir olay olurdu ama—
“Off, öyle bir veledim ki bunu düşünemiyorum bile, değil mi?”
Ağzı hep iyi laf yapsa da ölüm kelimesini bir daha asla gelişi güzel ağzına almayacaktı. İster istemez aynı tecrübeleri tekrar tekrar yaşadığı için Subaru kendi korkaklığına sadece gülebiliyordu herhalde.
Subaru’nun yüz ifadesindeki değişimi gören Emilia, asık bir suratla sordu: “İyi misin? İşe gidebilecek misin peki?”
“İşi de yaparım, diğer her şeyi de. Yanımda sen varken batmaz bir savaş gemisindeyim sanki, o yüzden elimden gelen her şeyi yapacağım.”
“…Bir gemide… Ne demek istediğini pek anlamadım ama…”
“Hey, Emilia-tan, öyle söyleyince bir heyecan bastı. Bir daha söylesene?”
“Gözlerinde edepsiz bir bakış var, o yüzden olmaz.”
Her zamanki atışmaları Subaru’yu güldürürken kollarını, bacaklarını ve nihayetinde belini esnetti.
“Eh, gidip kıdemlilerimin karşısına çıkayım da yeni bir sayfa açayım!”
“Öyle olsun bakalım. Dünden beri ikisinin de senin hakkında tek kelime ettiğini sanmıyorum ama.”
“—Ah.”
Subaru belini gererken kalçasından boğuk bir çıtırtı yükseldi.
6
“Abla, Abla. Subaru denilen hayta gelmiş.”
“Rem, Rem. Barusu denen maaş hırsızı teşrif etmiş.”
“Dün için çok özür dilerim…! Lütfen beni affedin!”
Subaru, samimi bir özürle başını öne eğip af diledi.
Koca bir yarım gündür başını eğmekten başka hiçbir şey yapmamış gibi hissediyordu. Roswaal hariç konaktaki herkesi—yani bütün kadın nüfusunu—sayıp dökmüştü.
“Yine bütün kızların beni hor gördüğü rotaya döndüm… Ne bahtsız adammışım arkadaş.”
“Abla, Abla. Görünüşe göre Subaru tam bir sapıkmış.”
“Rem, Rem. Subaru aşağılanmaktan hoşlanan bir mazoşistmiş.”
“O kadar da ileri gitmeyin canım, hele sen Abla!”
İkizlerin sert fırçasına bağırarak karşılık veren Subaru, kollarını kaldıraç gibi kullanarak secde vaziyetinden amuda kalktı, vücudunu döndürdü ve bu ivmeyi kullanarak ayağa fırladı.
“Neyse, dün acınası, önceki gün de sinir bozucu davrandığım için kusura bakmayın… Şey, bir sürü şey oldu ama tutumumu tamamen değiştirdim, bundan sonra yepyeni bir ben var karşınızda.”
“Diz yastığı yüzünden.”
“Diz yastığı yüzünden, evet.”
“Herkes biliyor olamaz, değil mi?! Çok utanç verici bu!”
İkiz hizmetçiler birbirleriyle göz göze gelirken Subaru kızaran yüzünü gizleyip çöktü.
“Sabah işlerine başlama vakti geldi, Abla.”
“Sabah vazifelerimize başlama vakti geldi, Rem.”
“Yorum bile yok mu?! Bu beni daha da çok eziyor ama!!”
İkili ellerini sallayarak Subaru’yu ve yakarışlarını geride bırakıp tam dedikleri gibi işe koyulmak üzere yola çıktılar. Onlar giderken Subaru durmaları için seslendi.
“Mola, mola. Bu sabahki işle ilgili bir ricam olacaktı.”
Subaru’nun bu çağrısı iki ikizin de durmasına, arkalarına dönmesine ve aynı anda başlarını yana eğmesine neden oldu.
“Bir rica mı?”
“Bir külfet mi?”
“Tuhaf, Abla’nın o patavatsızlığını uzun zamandır duymuyordum, acayip gaza geldim…”
Yüzüne buruk bir tebessüm yerleşti. Küçük kız kardeşin aksine, ablanın o nahoş tavrıyla baş etmek çok daha kolaydı ama onlarla bu şekilde konuşabilmek bile onu sevindirmişti.
Tüm bu saçmalığı üstünden atmaya çalışarak derin bir nefes verdi.
“Aslında köye bir bakmak istiyorum. Yakında, değil mi? Oradan alınması gereken bir şeyler yok mu?”
Geceleyin, yasaklı kitaplar arşivinde sağlam bir hipotez kurmuştu ama ne olursa olsun o gün o köye gitmek istiyordu. Subaru’nun aklından geçen buydu; o sırada Rem elini göğsüne koyup düşüncelere daldı.
“Doğrusu baharatlarımız biraz azalmıştı, ben de yarın köye gitmeyi düşünüyordum…”
“O zaman programı değiştirip bugün halledelim. Bitmeden almakta fayda var, hem buralarda öyle komşudan ödünç de alamazsınız, değil mi?”
Komşulara gitmek isteseler bile ortalıkta başka konak falan yoktu zaten.
Rem, Subaru’nun bu önerisini biraz tartar gibiydi ki…
“Olur ya, fena mı?”
“Abla?”
Küçük kardeşin tereddüdünün aksine, abla umursamaz bir ifadeyle pembe saçlarını okşadı.
“Öyle ya da böyle almamız gerekecek ve başka acil bir işimiz de yok. Barusu’yu katır niyetine kullanmak için mükemmel bir fırsat.”
“Daha üç gün önce karnımdan deşilmiş halde yatıyordum, insaf edin biraz yahu!”
Subaru, acımasız Ram’dan biraz şefkat ummuştu ama yine de onun bu koruma ateşi zihninde bir soru işareti yarattı.
Zaten öyle düşünüyordu ama bu, ikiz hizmetçilerin fikir birliği içinde olmadığının canlı bir kanıtıydı.
Bir önceki döngüde Rem’in onu öldürmeye gelmesinin tamamen Rem’in kendi inisiyatifi olduğunu hatırladı. Belki de düşünceleri, Subaru’nun tahmin ettiğinden bile daha az uyuşuyordu.
Her halükarda…
“…Ablam… öyle diyorsa, peki o zaman…”
Rem biraz düşündükten sonra nihayet onay verdi.
Konaktaki işlerin büyük kısmı yalnızca Rem sayesinde yürüyordu ama Subaru uzun tecrübelerinden biliyordu ki ikisi arasında daha az becerikli olan Ram’ın pek çok kararı vermesine izin veriyordu.
İster tesadüf olsun ister olmasın, Ram’ın araya girmesi meseleyi esasen tatlıya bağlamıştı.
Rem’in yüzü düşünceli halinden sakin ve tarafsız bir ifadeye dönerken Subaru yumruğunu havaya kaldırdı.
“Fakat ne olursa olsun, köye gitmek öğle yemeğinden sonraya kalmalı. İki Güneş Vakti’nden sonra gidelim… kalan tüm diğer işlerimizi bitirdikten sonra.”
“Bir şey olmaz. Barusu canı çıkana kadar çalışmaya ant içti, değil mi?”
“Aynen öyle. Yeniden doğmuş halimin neler yapabileceğini görün de bakın. Tereyağından kıl çeker gibi çalışacağım.”
Bozduğu deyimi bir ağızdan düzelttiler.
“Tereyağı.”
“Aynen. Ondan.”
Pazarlıkta başarılı olduğu aklına yatınca Subaru yüzünü kaşıdı. Alışverişe gitme sözü alındığına göre, nihayet uşaklık vaktini başlatma zamanı gelmişti.
Rem’in muhtemelen kafasında ev işlerinin sırasını toparlayarak aceleyle uzaklaşmasını izledikten sonra bakışlarını yanındaki Ram’a çevirdi.
Doğal olarak Ram’a, bir gün daha Subaru’nun yanından ayrılmaması ve eğitimini denetlemesi emri verilmişti.
Dün—daha doğrusu evvelsi gün—oluşan o gerginlikten kaçınmak en iyisiydi, şüphesiz. Dahası, kendiyle yüzleşmek öylesine acı vericiydi ki, o gerilimi yeniden yaratmasını beklemek biraz fazlaydı.
“Kendi kötü yanlarımı bu kadar kısa sürede fark etmek… Üç günde bir bebeğin yetişkin bir adama dönüştüğünü görmekten daha büyük bir şok.”
Subaru derin düşüncelere daldığı sırada Ram kollarını kavuşturup ona soğuk bir bakış attı.
“Asıl meseleye gelmeden önce…”
Nedense Ram’ın bakışı, Subaru’ya sırtını dikleştirmesi gerektiğini hissettirdi. Dediği gibi yapıp ona döndü.
“Az önce bahçedeki büyü meselesi…”
“Ah, ortalığı dağıttığım için üzgünüm. O zımbırtıyı düzgün kullanamıyorum, bu yüzden bir süre dokunmayacağım. Temellerini doğru dürüst öğrenmem yirmi yılımı alırmış.”
“Ortalığı dağıtmış olabilirsin ama Rem’i fazla kışkırtma.”
“…?”
Ram’ın ne demek istediğini anlamayan Subaru’nun yüzünde adeta sanal bir soru işareti belirdi. Ram, Subaru’nun meraklı bakışını izledikten sonra gecikmeli bir hıh çekti.
“Rem, bahçenin bir köşesini ve Leydi Emilia’yı kaplayan o büyüden oldukça rahatsız oldu. Onu durdurduğum için karşımda şükran dansı etmelisin, Barusu.”
“Ah… Ahhhh… Evet, haklısın…”
Büyüsünün başarısız olmasının şokuyla Subaru fark etmemişti ama dışarıdan birinin bu durumu sadece başarısız bir büyü olarak görmesi pek olası değildi.
Ram’ın fevri davranmamış olmasına gerçekten minnettardı. Öte yandan Rem’in anında hüküm vermeye bu kadar hevesli olması onu dehşete düşürmüştü.
“Ah be, çok dikkatsiz davranmışım… Dört ‘Devam Et’ten sonra daha ilerisini düşünmem lazım.”
“Kendi kendine ne mırıldanıyorsun öyle…? Hemen işe koyulmazsak hem kahvaltı hem de akşam yemeği gecikecek.”
“Ha, sadece öğleden sonraki alışverişi düşünüyordum. Hanginiz benimle gelecek?”
Koşullar göz önüne alındığında, Rem’le gitmek sırtında ağır bir yük olacaktı. Yine de köye onunla gitmesi pratik açıdan daha mantıklıydı. Subaru, tıpkı önceki iki seferde olduğu gibi Rem’le alışverişe gideceğini tahmin ediyordu. Ancak…
“Sen ne saçmalıyorsun?”
“…Ha?”
Subaru başını yana eğdi. Ram’ın ifadesiz yüzü ilk defa bir tebessümle aydınlandı—son derece soğuk, haince, şeytani bir tebessümle.
“İkimiz birden seninle geleceğiz. Her kolunda hoş bir çiçek olacak, Barusu.”
Çiçekler zehirli olmadığı sürece hoş olurdu tabii.
Pazarlıkların biraz fazla iyi gittiğinin farkına varan Subaru avucuyla yüzünü kapattı, gökyüzüne bakıp inledi.
BÖLÜM 3
CESARETİN ANLAMI
1
Subaru’nun penceresinden bakıldığında, bu köye üçüncü gelişiydi.
Konağın neredeyse hemen yanı başında, Roswaal’ın uçbeyi sıfatıyla sahip olduğu toprakların bir parçası olan Earlham adında bir köydü. Yaklaşık iki yüz kadar sakini olan ufak bir yerdi. Kendi asıl dünyasında bir ilkokulu bile doldurmaya yetmezdi. Ve işte Subaru, yirmi dakikada etrafını fır dönebileceğiniz bir köyde, iki kızla, “her kolunda bir çiçekle” yürüyordu.
“İşin oldukça çabuk bittiğini söylemeliyim.”
“Barusu o kadar marifetliydi ki midem bulandı. Ona ne oldu böyle?”
“Yanaklarım kızarmaz, o yüzden istediğiniz kadar övün. İçimde uyuyan o gizli potansiyel sonunda çiçek açtı!”
Subaru, öğleden önceki işine gelen bu övgüler karşısında epey böbürleniyordu. Öğleden sonraki alışveriş gezisi hatrına hızlı çalışmaya odaklanmıştı ve bu da işe yaramıştı. Görünüşe göre daha önce kendine çok fazla stres yaptığı için çuvallıyordu; bu kez daha doğal bir yaklaşım çok daha iyi sonuç vermişti.
Kendini akışa bırakabilmesinde Emilia’nın dizlerinin hissinin bir parmağı olduğu kesindi…
Rahatlamama kesinlikle yardımcı oldu, değil mi…?
O kadar stres altında olduğu önceki zamanların aksine, Emilia’nın dizlerine yatmak ikizlerle pürüzsüzce konuşabilmesini sağlamıştı. Kalan tedirginliği ise sadece kararlılığını pekiştirmiş, bu süreçte dikkatsizliğini de silip atmıştı.
Üstelik şu anda Subaru, hiçbir şeyin onu sarsamayacağını hissedecek kadar sakindi. Bu çok büyük bir şanstı çünkü burada baş belası bir ucube gibi davranmayı göze alamazdı.
Önceki gece Beatrice ile yapılan soru-cevap seansı, bir şamanın lanetin hedefine fiziksel olarak dokunması gerektiğini ortaya koymuştu. Lanetleri böylesine riskli bir suikast yöntemi yapan şey de buydu.
Kendi dünyasından birinin yapacağı gibi uzaktan keskin nişancılık yapmakla, yakınına kadar sokulmak zorunda olmayı kıyasladı. Bu risk, muhtemelen lanetin böylesine kesin bir yöntem olmasıyla dengeleniyordu.
“Her halükarda, failin bir hareket tarzı var elimde. Daha önceki köy gezilerinde bana dokunmuş biri olmalı.”
Ve eğer o kişi köye yalnızca son birkaç gün içinde gelmişse, şüphelisi bulunmuş sayılırdı.
Yine de Subaru, köydeki her şeyin harfi harfine hatırladığı gibi olacağına bel bağlayamazdı. Bunu konakta acı yoldan öğrenmişti. Birkaç belirli olay dışında aynı şeylerin üzerinden geçmek çok zor olurdu.
“Aralarında öne çıkanlar; vekil muhtar Muraosa, kayıp gençliğini ararken popoları elleyen nine, kısa saçlı gençlerin lideri ve Ram-Rem Savunma Kuvvetleri’ne liderlik eden o kısa saçlı herif.”
Subaru yüzü aklına kazınan herkesin adını andı ve teker teker üstlerinden geçti.
Köyü yönetiyormuş gibi davranan adam Muraosa vardı ve gülerek “Gençliğim geri geldi, gençliğim geri geldi,” diyerek ahlaksızca davranan yaşlı kadın. Birbirinin kopyası yüzlere sahip iki genç adam da vardı; belki de ikiz kardeşlerle bu kadar yakın olduğu için kıskançlıktan Subaru’ya sık sık omuz atıp durmuşlardı.
“Muraosa cıvıtmaya başladığında onu tuvalete kadar götürmem gerekmişti… Şimdi düşününce hepsi bir şekilde bana dokundu. Bu biraz şüpheli…”
Fakat hepsi de tepeden tırnağa yerli köylülerdi. Şüpheli profiline uymuyorlardı.
“Durum böyleyken, sanırım yine aynı yerlerde takılsam iyi olacak…”
Daha iyi bir fikri olmadığı için Subaru kendi kendine iç geçirdi. Ve Subaru o kederli sesi çıkarırken, yukarıdan birtakım sesler ona ulaştı.
“Nen var Subaru?” “Aç mısın?” “Karnın mı ağrıyor?”
Subaru sırtına yapışan birden fazla silüeti görmek için boynunu çevirdi.
Daha köye adımını bile atmadan Subaru’ya ilk ulaşan olmak için yarışan çocuklardı bunlar. Toplamda yedi kişiydiler, sadece sırtına değil, bacaklarına ve kalçasına da yapışmışlardı.
Kendi cüssesine göre bu ağırlığı fazla bulmayan Subaru boynunu kütletti.
“Sizinle zaman ve mekânın ötesinde bir bağım var herhalde…”
“Ne diyorsun sen?” “Kafanı mı çarptın?” “Karnın mı ağrıyor?”
“Şu karın ağrısı lafını kesin artık be. İshal falan olmuşum gibi konuşuyorsunuz.”
Subaru böyle deyince çocuklar kahkahayı bastı. Şüphesiz bu durum onun esprisinden ziyade ishal kelimesinin kendi başına komik olmasından kaynaklanıyordu.
Görünüşe göre dünya değiştirmek bile o yaştaki çocukların ne kadar kaba olursa o kadar komik bulduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
“Eski günlerdeki gibi yine her yerim çocuk doldu…”
Sırtındaki çocuklar yanaklarını çekiştiriyordu. Subaru velet mıknatısı olmaktan ötürü sadece omuzlarını düşürebildi.
“Veletlerle ve yaşlılarla aram niye bu kadar iyi ki benim? Yani, bu dünyadaki tek iyi özelliğim buymuş gibi.”
Sırtına binen çocuklara sürtünmek için vücudunu kıvırdı.
Subaru peşindeki çocuklarla köyde volta atarken arkasından neşeli çığlıklar, “Sıra bende! Sıra bende!” diye bağıran sesler yükseliyordu.
O sırada Subaru tek başına dolaşıyordu. Aslında tamamen yalnız değildi ama Ram ve Rem yanında değildi.
Köye vardıklarında hizmetçi kardeşler arkalarında uğursuz laflar bırakarak alışverişe koşturmuşlardı.
“Abla, Abla. Bütün hafif şeyleri biz toplayalım.”
“Rem, Rem. Bütün ağır şeyleri Barusu’ya bırakalım.”
Subaru köyün etrafına bir göz atmak istediğini söylemişti, bu yüzden şüphesiz düşünceli davranıyorlardı ama gerçekten de içlerinden birinin onunla kalmasını dilerdi. Böylece çocuklar seve seve onun üzerine atlarlardı.
“Üstelik aşırı gerilmeden tüm şüphelilerle görüşmeyi bile başardım…”
Kendini yem olarak kullanmaya devam eden Subaru, ağır ağır nefes alarak alnındaki soğuk teri sildi.
Subaru, şamanı aramak için son derece riskli bir yöntemi seçmişti. Kendini yeniden giyotinin altına yatırmak neredeyse intihara meyilli bir davranıştı ama bunu yapmazsa sorumlunun yüzünü göremeyecekti.
“En azından sadece ayinse, Beako’ya kaldırtabilirim, değil mi?”
Bir aksilik çıkıp da lanet hemen devreye girmediği sürece, ayinin içine işlenmiş olması ölümcül bir tehdit oluşturmamalıydı. Lanetlenirse, tek yapması gereken Beatrice’in önünde yerlere kadar eğilip onu kaldırması için yalvarmaktı.
“Subaru, yüzün çok kötü görünüyor!” “Korkunç yüz!” “Tuhaf yüz!”
“Yahu, kulağa berbat gelmesini sağladınız. Ve o üçüncü yorum beni azıcık gıcık etti!”
Subaru şakalarının hedefi olmayı göğüsleyerek çocukları peşinden sürükleyip köyde gezinmeye devam etti. Zaten onları üzerinden silkip atamazdı ve köyün yollarını iyi bildiklerinden bir bakıma işe de yarıyorlardı. Daha da önemlisi, köyde tantana çıkarmamaya çalışan bir şaman için, etrafı çocuk sürüsüyle sarılıyken Subaru’ya zarar vermeye çalışmak kötü bir seçenekti. Yani canlı kalkan işlevi de görüyorlardı.
“Vay be, ben de iyice şeytani biri olup çıktım ha. Ufkumu genişletiyorum resmen!”
“Nen var Subaru?” “Ne oldu?” “Cıvıttın mı sen?”
“Yok, bir şey değil.”
Subaru bacaklarına yapışmış çocukların kafalarını okşadı ve kendi haline güldü.
“Neyse, bunların hepsi benim mutluluğum için. Biraz daha iş birliği yaparsınız, değil mi?”
Bu arada, en başından beri çocuklardan pek hoşlandığını düşünmüyordu. Gürültücüydüler, fazlasıyla laubaliydiler ve tamamen kendi çıkarlarını düşünüyorlardı.
—Belki de kendisi hakkında da böyle düşünüyordu.
2
Ram bıkkınlıkla iç çekerek elini pembe saçlarının arasından geçirdi.
“Boş vaktimiz nihayet bitti, bir bakalım dedik ve gördüğümüz manzaraya bak…”
Ram, olduğu yerde iki kolunu da gökyüzüne kaldıran Subaru’ya dik dik baktı.
“Zafer!!”
Subaru kollarını kaldırıp bağırdıktan sonra bir koro dolusu ses kutlama nidası attı.
“Zafer!!”
Yanındaki insanlar hayranlıklarını dile getirirken kendiliğinden birbirlerinin sırtını sıvazladılar. Subaru da alnındaki teri silip nefesini toparlayarak ve çak bir beşlik yapıp selamlaşarak Ram’a doğru yöneldi.
Subaru’nun neşeli yaklaşımı, Ram’ın buz gibi bakışlarıyla karşılandı.
“Bu ne biçim bir eğlence böyle?”
“Eğlence denecek kadar büyük bir şey değil. Çocuklarla vakit öldüreyim dedim, sonra yetişkinler görüp kervana katıldı, hepsi bu.”
Bir grup gürültücü çocukla aynı anda oynamak için seçtiği yöntem aerobikti. Yetişkinler bunu görmüş ve katılmıştı; nihayetinde köy nüfusunun neredeyse yarısının el atmasıyla ortaya koca bir curcuna çıkmıştı.
“Valla, beni bile korkutacak kadar popüler oldum. Genç yaşlı herkes için eğlenceli bir şey. Belki de daha uzun yaşamanın sırrı gerçekten budur!”
“Bilemem.”
“Aşk olsun, ne soğuk bir tersleme bu.”
Subaru, Ram’ın bu etkilenmemiş cevabına abartılı bir tepki verdi. Bunu gören çocuklar da onu taklit etti.
“Çok soğuksun, Ramçi!” “Çok kötüsün, Ramçi!” “Çok korkunçsun, Ramçi!”
“…Bu çocuklara bu hitap şeklini sen mi öğrettin?”
“Öğretmekten ziyade, şey, seni daha cana yakın göstermek istedim diyelim? Yani, herkesle arana mesafe koyarsan gerçekte nasıl biri olduğunu göremezler. Bu da yalnız hissettirir… Yani ben öyle düşünüyorum…”
“Dilin pek bir kemiksizmiş. Benim için sorun değil ama Rem pek hoşlanmayabilir.”
“Remrin mi?” “Remrin.” “Remririn.”
“—Ah, biz o köprüyü çoktan… geçtik galiba.”
Uyarıda bulunmakta geç kaldığını çocuklardan duyan Ram, kabullenmiş bir tavırla omuzlarını düşürdü.
“Ee, köyü istediğin gibi gezdin mi bari?”
“—Aynen, o iş tereyağından kıl çeker gibi halloldu.”
Subaru, Ram’ın sorusuna karşılık sırıtarak yanaklarını yaydı.
Şüpheli listesindeki insanlarla temas kurmak için köyde attığı tur büyük bir başarıyla sonuçlanmıştı. Hatta Subaru o kadar dikkat çekmişti ki bu sefer onlara dokunma fırsatını bizzat kendisi bulmuştu.
“Yapılacaklar listemdeki sonuncu şey de aerobikten sonra 3 numara tıraşlı elemanla beşlik çakmaktı, o da bitti.”
Aşikâr şüphelilerin hepsine dokunmuş olmak içine bir nebze su serpmişti. Artık köydeki vakti dolmuştu; yani çocuklara baybay deme zamanı gelmişti.
“Benim yapacak işlerim var, hadi bakalım toz olun veletler. Ahh, ne yazık. Vaktim olsaydı sizinle biraz daha oynardım. Ha-ha-ha, çok üzüldüm bilseniz!”
“Gülüyor!” “Kahkaha atıyor!” “Gerçekten bu kadar mı sevindin?!”
Subaru, çocukların şikâyetlerine dil çıkararak aralarından “üzülerek” sıyrıldı. Sıradan bir insan olarak kısıtlı kapasitesiyle bu denli alelade bir ortamı bile geri kazanmış olmanın getirdiği tatminin farkında bile değildi.
Her halükarda, Ram ile birlikte Rem ile buluşma noktasına doğru yol alıyorlardı ki—
“Ha?”
Kahverengi saçları örgülü olan kız, ansızın yüzü kızarmış bir halde Subaru’nun kolunu çekiştirdi.
Subaru şaşırmıştı; zira o ana kadar örgülü kız, diğer çocuklar üstüne çullanırken hep mesafesini korumuş, asla kargaşaya dahil olmamıştı. Subaru, bakışları aynı hizaya gelsin diye çömeldi.
“Ne oldu? Söyleyecek bir şeyin varsa seve seve dinlerim.”
“Şey, kem küm… Buraya gelsene.”
Kız onu kolundan tutup başka bir yere doğru yönlendirdi. Bu minik elin peşinden giden Subaru, dönüp Ram’a baktı.
“—Birazcık daha keyfinize bakabilirsiniz.”
“Eyvallah, bir borçlandım sana. Ee, neymiş bakalım?”
İzni kopardıktan sonra küçük kızın elini takip etmeye devam etti. Kızın önderliğinde, az önceki çocuklar da onları takip ederek köyün bir köşesine doğru ilerledi.
“Çok şaşıracaksın.” “Bayılacaksın.” “Oynayacaksın sevinçten.”
“Şaşırmak, sevinmek, oynamak mı? Bayağı büyük bir tepki bekliyorsunuz benden desenize.”
Nasıl tepki vereceğinin provasını yapan kıkırdayan çocukların ortasında, köyün evlerinin arasından geçip gözlerden uzak bir köşeye geldiler. Ardından Subaru, çocukların işaret ettiği yöne baktı ve onu gördü.
“Ah, sahi ya, bu olay da vardı değil mi…?”
Subaru birdenbire ellerini birbirine vurup defalarca başını sallayarak onayladı.
Örgülü kız hemen koşup onu kucağına aldı ve nefes nefese geri döndü.
—Bu, köpeğe benzeyen kahverengi tüylü bir yaratıktı.
Gözleri yuvarlak, tüyleri yumuşacıktı; neredeyse yeni doğmuş bir eniği andırıyordu. Bu yumuşaklık, Subaru gibi bir kürk meraklısının tam da aradığı şeydi.
Fakat ne yazık ki enik, Subaru’nun bu sevgisine aynı şekilde karşılık vermedi.
“Hav!”
“Bunun geleceğini biliyordum zaten…”
Subaru elini uzattığı anda köpeğin tüm tüyleri diken diken oldu ve havlayarak uyarıda bulundu. Küçük bedeni Subaru’ya karşı tetikte titrerken, çocukların hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
“Ama hep çok uslu dururdu!” “Sadece Subaru’ya kızdı!” “Ona ne yaptın, Subaru?!”
“Ben de onu bilmek istiyorum ya, of! Bu üçüncü oldu bir de. Yıldızımız mı barışmadı nedir?”
Subaru, arkasında yuhalayan çocuklara aldırış etmeden, gergin bir gülümsemeyle bu huysuz eniğe döndü.
Köyü daha önceki iki ziyaretinde de—yani önceki döngülerde—bu enikle karşılaşmıştı. Her defasında enik ona bariz bir düşmanlık beslemiş, hayvansever kalbini kırmıştı.
“Döngüler arasında bir şeylerin değişmemesi bir bakıma tanıdık hissettiriyor gerçi… ama cidden biraz daha sıcak bir tepki beklerdim.”
Ölümden Dönüş’e rağmen pek çok şey bambaşka şekilde tekerrür etmişti, fakat bu eniğin tepkisi adeta bozuk bir plak gibiydi.
Yine de Subaru sevecen bir şekilde gülümseyince, enik aniden gardını indirdi. Enik örgülü kızın kucağına kıvrılmışken Subaru, parmaklarını şıklatarak fırsat bu fırsat dedi.
“Eh, o zaman bana müsaade…”
Puck üzerinde ustalaştığı tüy okşama yeteneklerinin tamamını bu eniğe sergileyecekti.
Baş, boyun ve kuyruk sokumu gibi önemli noktalarını ovaladı; hissettiği o yumuşaklık Subaru’nun yüzüne kocaman bir sırıtış yaydı.
“Heh-heh, bu hissi iple çekiyordum işte. Sokak köpeği için bayağı iyi tüyleri var. Azıcık şefkatle taransa parıl parıl parlar. Hey, kafasında tüysüz bir yer var. Yara mı bu? Nereye çarptın sen—?”
Belki de enik o beyaz yara izini kompleks yapmıştı; Subaru oraya dokunduğu anda eniğin çenesi eline sertçe kenetlendi. Subaru elini hızla geri çekti çekmesine ama üzerinde şimdiden belirgin bir diş izi kalmıştı.
Subaru, kana bulanan elinin üzerindeki keskin acıyla inleyerek yarayı ovuşturdu.
“Yüzde yüz tamamlama oranına ulaşmak için ne muhteşem bir yan görev ama. Beni yine aynı yerden ısırdın bir de. Ne yani, sırf bunun için zamanda sıçrama falan mı yaptın?”
Subaru onu rahatlatmak için gülümsedi ama yeniden gardını alan enik hırlamaya devam etti.
İnsan ve canavar arasındaki ilişkinin yeniden dibe vurduğunu gören çocuklar birbirlerine baş salladılar.
“Evet, çok ileri gitti.” “O kadar ellediği için oldu.” “Enik bir kız!”
“Sonuncusu biraz alakasız bir yere bağlandı sanki… ayrıca, bana üzülen yok mu hiç? Ağlayacağım bak şimdi.”
Subaru elini bir su başında hafifçe yıkadı, ardından eniğe ve neşeyle oynaşan çocuklara el sallayarak veda etti. Örgülü kız kendini suçlu hissetmiş gibiydi; mahcup, çekingen bir gülümsemeyle el salladıktan sonra diğerlerinin yanına döndü.
Geri döndüğünde, kollarını kavuşturmuş ve duvara yaslanmış, afra tafrasından geçilmeyen bir hizmetçi onu bekliyordu.
“Beklettiğim için kusura bakma.”
“Kısa sürer diye seni saldım ama saçın başın dağılmış, kıyafetlerin darmadağın ve üstüne üstlük sol elin kan revan içinde geri geliyorsun.”
“Şey, kusura bakma ya! Bir sürü şey oldu. Zaten baksana, bir bakışta anlaşılıyor, değil mi?”
“Sanırım öyle. Tek bir bakışla ne olduğunu büyük ölçüde anlayabiliyorum.”
Hafifçe iç çekerken o zarif yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi.
Subaru, lafındaki bu tuhaf tını ve Ram’a hiç yakışmayan bu tavır karşısında kaşını kaldırdı; fakat Ram anında her zamanki hıh sesini çıkararak Subaru’nun soru sormasına fırsat vermedi.
“Yaran da kıyafetlerin de pek bir çirkin görünüyor. Hemen Rem ile buluşalım, zira seni asıl o iyileştirebilir.”
“Ramçi, sen iyileştirme büyüsü kullanamıyor musun?”
“Uzuv koptuktan sonra yarasını dağlamayı halledebilirim.”
Subaru ürperişini gizleyemedi.
“Bayağı bir uç nokta ilk yardım yöntemiymiş o!!”
Ram ansızın yaklaşıp Subaru’nun kolunu çekiştirdi. Subaru gözlerini kırpıştırdı ve sadece başını çevirip Ram’a baktığında kız, “Gelmeyecek misin, Barusu?” dedi.
“Seninleysen gelirim tabii.”
Verdiği cevap karşısında, kızın dudaklarının bir anlığına gevşediğini gördü. Ram hiç bozuntuya vermeden onu kolundan çekiştirerek yürümeye devam etti.
Hep böyle açık sözlü davransa ne kadar tatlı olacağını düşündü ama bunun sebebi, Subaru’nun kendi dürüstlüğü yüzünden sürekli böyle laflar gevelemesi de olabilirdi.
Belki de dürüstlüğün de yeri ve zamanı vardı.
Ram ile birlikte Rem’in onları beklediği yere doğru yürürlerken aklından geçen düşünce buydu.
Nedendir bilinmez, ona eşlik eden kızın her zamankinden daha yavaş, daha nazik yürüdüğünü hissetti.
3
Üçü malikâneye döndüğünde güneş ışınları iyice yatıklaşmış, akşam vakti çoktan çökmüştü.
Akşam güneşinin aydınlattığı Roswaal Malikânesi’nin önünde dururlarken, adamın biri kendini yere bıraktı.
Bu kişi Subaru Natsuki’den başkası değildi. Devasa fıçıyı bir kenara bıraktı ve nefes nefese yere serildi.
“Başardım… Başardım be! …Helal olsun bana! Cidden helal olsun!”
“Evet, evet, aferin.”
“Evet, evet, çok makbule geçti.”
İkiz hizmetçiler yere yığılmış Subaru’yu aralarına almış, emeği için ona mesafeli ve resmi bir teşekkür sunuyorlardı.
Ram’ın soğukluğu tamamen olağandı; ancak Rem’in o ters tavrı, şüphesiz köydeki alışverişten sonra buluştuklarında Ram’ın Subaru’yu elinden tutmuş halde getirdiğini görmesinden kaynaklanan öfkeden ileri geliyordu.
Rem’in ağzından çıkan ilk sözler, “Ablamla aranız pek bir iyi görünüyor,” olmuştu.
Bu durum Subaru’ya verdiği kararları pişman ettirmişti. Bunu bir şekilde telafi etmek istemişti; bu yüzden kız sanki gıcıklık olsun diye malikâneye kadar o ağır fıçıyı ona taşıttığında, bunun kızın gözündeki izlenimini biraz olsun düzelteceğini ummuştu.
Rem, Subaru’ya tepeden baktı.
“Madem öyle, biz senden önce malikâneye geçiyoruz. Sen acele etme.”
Ardından koca fıçıyı sanki kuş tüyüyle doluymuşçasına tek hamlede kaldırdı.
Subaru bench presste yaklaşık 80 kilo basabilirdi ama o fıçıyı omuzlarının üzerine kaldırabileceğinden ciddi şüpheleri vardı. Yine de Rem’in bir kolunda türlü türlü eşyalar varken, o ağır nesneyi tek eliyle kaldırışını az önce bizzat görmüştü.
Subaru ortaya çıkan bu manzaraya karşı kuru bir kahkaha attı.
“Bunu benim taşımama hiç gerek yoktu, değil mi?”
“Gördüğün üzere, zerre kadar yoktu.”
Ram’ın, Subaru’nun kırılan erkeklik gururunu okşamaya hiç niyeti yoktu. Rem’in fıçıyı taşıyarak rahat rahat uzaklaşmasını izlerken, ameleliğinin tamamen boşuna olduğunu acı bir şekilde fark etti.
“O zaman niye bana taşıttınız ki? Cidden bana kin güttüğünüz için miydi? Yeni gelene eziyet etmeyi kesin artık ya, of.”
“Anlamıyor musun, Barusu? Tabii ki senin iyiliğin için yapıldı.”
“Buradaki ‘iyilik’ten kastını hiç anlamadım doğrusu.”
“Barusu, Rem koca bir yükü taşırken senin onun arkasında elinde ufacık bir baharat torbasıyla salına salına yürüdüğünü görseydi Leydi Emilia ne düşünürdü sence?”
“O kadar düşünceli bir amirsin ki nutkum tutuldu resmen!”
Ram diz çökerken Subaru ona minnettarlığını sundu. Şayet Subaru küçücük bir çantayı havalı havalı taşırken kendisinden daha ufak bir kız koca bir yükün altında ezilerek dönseydi… ve bunu Emilia görseydi… Hayal etmesi bile yerin dibine girmesi için yeterliydi.
Onlardan önce malikâneye dönmüş olan Rem, konuşmaları sırasında geri gelip ikisine yukarıdan baktı.
"Abla, Roswaal-sama bizi çağırıyor."
Ram, kız kardeşinin ağzından efendisinin adını duyunca hemen toparlandı. Her zamanki vurdumduymaz tavrı bir anda silinip gitti; dikleşti ve Subaru'ya tepeden baktı.
"Ne yapıyorsun Barusu? Roswaal-sama'yı bekletmeye mi niyetlisin?"
"İkiniz bir şey biliyorsunuz diye ben de bilecek değilim ya. Şey, noluyor, tüm çalışanlar toplantısı mı bu?"
Subaru, olan biteni geç anlayan bir çocuk muamelesi gördüğünü hissederek diğerlerinin peşinden gitti. Yolda Ram'ın öğrettiği gibi duruşunu düzeltti ve malikânenin ön kapısını açtı. Kapı açıldığında, köşkün efendisi Roswaal üçünü kollarını açmış bekliyordu.
"Ooooh, beraberdiniz demeeek? Bu bana vakit kazandırdııı."
Çivit rengi saçları ve biri mavi, biri sarı, garip renkli gözleri vardı. Yakışıklı bir oğlanın narin hatlarına sahipti fakat yüzünü süsleyen palyaço makyajı bunu heba ediyordu. Yine de tüm bunlara rağmen yaydığı hava bir şekilde farklı hissettiriyordu.
"Bir yere gitmek için mi giyindiniz bunları?"
"Aynen öyleee. Aslında ben de böyle resmî kıyafetlere pek bayııılmam ama elden bir şey geeelmez. Diğer tarafla sıradan kıyafetlerle baş etmek pek zahmetli, o yüzden buuunu giyerek çıkmak zorundayım."
Roswaal normalde giyim konusundaki tuhaf zevkine fazlasıyla teslim olurdu. Alışılmış palyaço havasından uzak, geometrik desenli bir şeyler giydiğini göreli epey zaman olmuştu. Daha doğrusu, Subaru onu ilk defa böyle görüyordu.
Subaru, Roswaal'ın neden böyle bir şey giymiş olabileceğine dair sadece iki ihtimal düşünebiliyordu. Subaru'yla aynı fikirde olan Ram ve Rem, iki ihtimali aynı anda dile getirdi.
"Misafir mi ağırlanacak?"
"Yolculuğa mı çıkıyorsunuz?"
Tüm hizmetkârlarının sorularıyla karşılaşan Roswaal'ın yüzüne buruk bir tebessüm yerleşti ve Ram'ı işaret etti.
"Ram haklııı… Yola çıkıyorum. Anlayacağınız, biraz baaş ağrıtıcı bir mesaj geldi. Garfiel civarında kontrol etmem gereken bir mevzu var ama pek gecikmeyi düşünmüüüyorum."
Bu kelimeyi daha önce hiç duymamış olan Subaru, bir kişi mi yoksa bir yer adı mı olduğundan emin olamadı. Ancak ikizler neden bahsettiğini biliyor gibi göründüğünden, Subaru itiraz etmeden başını salladı.
"Bu yüzdeeenn bu gece dönebileceğimi sanmıyorum, bu sebeple… Ram, Rem, işleri size emanet ediyorum."
"Emredersiniz, nasıl buyurursanız."
"Baş üstüne, canım pahasına olsa bile."
Roswaal ikilinin tereddütsüz cevaplarını sadece farklı renkteki gözleriyle onayladıktan sonra bakışlarını Subaru'ya dikti. İki farklı rengin ışıltısıyla köşeye sıkıştığını hisseden Subaru, huzursuzca kıpırdandı.
"Kusura bakmayın, henüz canım pahasına yemin edecek kadar sadık değilim."
"O kadarı gayet yerindeee. Aniden böyle bir yemin etseydin zateeenn pek bir tuhaf karşılardım. Lakin işleri sanaaa da emanet ediyorum, Subaru."
Roswaal tek gözünü kapattı, sadece sarı irisi görünürken Subaru'nun omzuna vurdu.
"Bu işte bir iş var. Emilia-sama'yı sana emanet edebiliiirim, değil mi?"
"Evet, o konuda bana cidden güvenebilirsiniz."
Bunu söylemeye bile gerek yoktu.
Subaru, Roswaal'ın durumun ne kadarını kavradığını kestiremiyordu. Bilmiyordu ama en azından şunu anlamıştı…
—Daha önce böyle bir şey asla yaşanmamıştı.
Belki de bu durum sahiden de Subaru'nun eylemleriyle etrafındaki dünyayı değiştirdiği anlamına geliyordu.
Roswaal başını sallayarak Subaru'ya memnun bir gülümseme bahşetti, ardından sadık hizmetkâr ikizlerine türlü talimatlar verdi.
"O vaaakit, ben çıkıyorum. Umarım bir hadise çıkmaaaz."
Roswaal bunları söylerken giriş kapısından çıktı; üçü de arkasından bakıyordu. Ancak Subaru, Roswaal'ı götürecek herhangi bir at arabasının bulunmadığını biraz geç fark etti.
Roswaal herhalde yürüyecek değildi—
"Neyse, size emanet—"
Roswaal konuşurken hafifçe sıçradı, paltosu dalgalandı. Ve Subaru o anda şahit oldu: Roswaal'ın bedeni göğe doğru yükseldi, etrafını saran rüzgârla inanılmaz bir hızla havada süzüldü. Subaru'nun ağzı şaşkınlıkla açık kalırken Roswaal neredeyse bulutların hizasına kadar çıktı, dağlara doğru yöneldi, giderek küçüldü ve nihayetinde gözden kayboldu.
"U-Uçtu gitti ya… Vay be, büyü sahiden inanılmaz bir şey."
Subaru az önce şahit olduğu tek kişilik uçuşa duyduğu hayranlığı dile getirdi. Buna karşılık, Roswaal'ın uçuş büyüsüne açıkça alışkın olan kız kardeşler hızla ciddiyete döndü. Efendilerinin yokluğunda köşkteki işlerin düzenini anında belirlediler.
Rem, "Roswaal-sama olmasa bile vazifelerimiz değişmez. Hatta burada olmaması, çok daha gayretli olmamız gerektiği anlamına gelir," dedi.
"İşte profesyonelce bir tavır! Hadi o zaman, başlayalım şu işe!"
Rem iş bölümü yapmaya başlarken Subaru büyük bir şevkle kollarını sıvadı.
Elbette sadece iş için değil, değişen koşullar için de gaza gelmişti.
Bu değişiklik ikizlerin köşke olası bir saldırı beklemesine açıkça zemin hazırlamıştı. Köşkü sıkı şekilde koruyacaklardı fakat bir saldırı geleceğinden kesinlikle emin olan Subaru, onlardan bile daha tetikteydi.
Bir an bile kaybetmeden şamanın kimliğini açığa çıkarması gerekiyordu.
Karşı taraf daha hızlı hareket ediyorsa, o günkü köy ziyaretinin bunu tetiklediğinden zerre şüphesi yoktu. Başka bir deyişle, Subaru'nun yem planı tam da hedeflediği gibi işlemişti.
Artık Subaru'nun tek yapması gereken şüphelerini doğrulamak ve şamanı saklandığı delikten çıkarmaktı.
4
"Evet, yine o vakit geldi, Beako!"
Kapıyı itip yasak kitaplar arşivine adımını attığında ağzından dökülen ilk sözler bunlar oldu.
Onun bu tantanalı ve fazlasıyla yılışık girişi, taburede kitap okumakta olan Beatrice'in omuzlarını düşürmesine neden oldu.
"Cidden mi…? Geçit'i nasıl bu kadar rahat aşıyorsun acaba…?"
"Sezgi. Tamamen sezgi meselesi. Böyle konularda altıncı hissim kuvvetlidir."
Subaru yaklaşırken Beatrice fazlasıyla ekşi bir yüz ifadesine büründü ve Subaru'nun gözlerindeki ciddiyeti fark etmiş olacak ki bakışlarını aniden kıstı.
"Yarım gün geçti ve yine bambaşka bir ifadeye bürünmüşsün. Epey meşgul birisin galiba?"
"Bak, ben de rahatıma bakmak isterim. Ama dünya o kadar çığırından çıkmış durumda ki bana pek fırsat vermiyor."
Sıradan bir insan olan Subaru, birbiri ardına patlak veren sorunlar yüzünden hırpalanıp durmuştu. Ancak sonunda, problemlerin onun peşine düşmesi yerine kendisinin problemlere yetiştiğinden emindi.
"Bana bir şeyi kontrol etmeni istiyorum, o yüzden banyonun temizliğini rekor sürede bitirdim."
"Önce banyoyu temizlediğine göre pek de mühim bir mesele olmasa gerek?"
Bu durum Subaru için de geçerliydi fakat eğlencenin az olduğu bir dünyada banyoda geçirilen zaman, nadir rahatlama anlarından biriydi. Dinlenme yerini temizlemeyi savsakladığını öğrenirse Rem'in vereceği tepkiyi düşünmek bile Subaru'nun tüylerini ürpertmeye yetiyordu.
Ne de olsa ablasıyla arasının iyi olması, Rem'le olan arkadaşlık puanını yerin dibine çekmişti. Şamanı bulsa bile Rem'le arasının kötü olması, KÖTÜ SON'dan kaçamayacağı anlamına geliyordu. İki rotada da aynı anda ilerlemek zorunda olmak Subaru'ya ip üstünde yürüyormuş gibi hissettiriyordu.
"Mesele sadece hangi kızla cilveleşeceğim olsaydı çok mutlu olurdum ama…"
"Yine konudan sapıyorsun galiba…? Benden ne istiyordun o halde?"
"Ah, evet, o mevzu…"
Subaru, en azından kendisini dinlemeye razı görünen Beatrice'in karşısında düşüncelere daldı. Meseleyi tam olarak nasıl ifade edeceğini bilemeyip tereddüt ettikten sonra bir kez başını salladı.
"Sanırım üstümde ufak bir lanet var. Kontrol edebilir misin?"
"…Ne diyorsun sen acaba?"
"Sanırım üstümde ufak bir lanet var. Kontrol edebilir misin?"
"Tekrar et demedim! Şamanlar hakkında ayrıntılı konuşalı yarım gün bile oldu mu acaba?! Safderunluğun da bir sınırı var…"
Beatrice muhtemelen Subaru'nun zulüm görme hezeyanına kapıldığını düşünerek hışımla yanına gelip bağırdı. Fakat yüzündeki ifade yolun ortasında bir şaşkınlığa dönüştü; sanki az önce bir şüphe yanıtlanmış gibi Subaru'ya yukarı baktı.
"Bir lanet ayini seziyorum… Sahiden lanetlenmişsin."
"Harbi mi? Yani ben de öyle tahmin ediyordum ama yüzüme karşı söylenmesi yine de insanı biraz sarsıyor…"
Yem operasyonunun bütün amacı lanetlenmekti ama sahiden lanetlendiğini öğrenmek yine de büyük bir şoktu. Yüzünü gölgeleyen şey sadece korku değil, aklından geçenlerdi—diğer bir deyişle, o neşeli köylülerden birinin bir suikastçı olduğu gerçeğiydi.
"Ne tür bir lanet olduğunu anlayabiliyor musun?"
"Yalnızca ayini görerek bir şey söyleyemem. Ancak daha önce konuştuğumuz gibi, canını almak üzere yapılmış bir lanet olma ihtimali son derece yüksek."
Beatrice şaşkınlıkla iri gözlerini kırpıştırarak Subaru'ya bakarken, genç adam onun bu sözlerini sakince karşıladı.
"Ölmek sanki korkutucu bir şey değilmiş gibi duruyorsun, farkında mısın?"
"Ha? Ne saçma laf. Ölmekten ödüm patlıyor. Bu dünyada ölümden daha korkunç hiçbir şey yok. Ölümden daha beter şeyler olduğunu söyleyenler, önce bir iki kez ölmeyi denesin de sonra konuşsun."
Bu, Subaru'nun o dünyadan öğrendiği sarsılmaz tek gerçekti: Ölüm mutlak idi. Hafife alınmasına tahammül edemezdi. Yaşamayanların ölümü başka şeylerle kıyaslamasına da katlanamıyordu.
Ne de olsa ölümü defalarca tatmış olan Subaru, ölümden daha beter bir çaresizliği bizzat yaşadığı için sil baştan başlamak üzere bu dünyaya dönmüştü.
"İşte bu yüzden bu sefer senin üstesinden geleceğim, Kader."
Şayet kaderi yöneten bir ilah varsa, Subaru az önce ona savaş ilan etmişti.
Natsuki Subaru, çektiği o ızdırap dolu zamanları telafi etmek adına kendi mutlu sonunu çekip alacaktı.
Doğaüstü varlığa karşı savurduğu tiradı bitiren Subaru, tekrar Beatrice'e döndü.
"Eee, şu ufak laneti benim için kaldırabilir misin? Vaktim dar."
Ancak tam da Subaru'nun faili en beklemediği anda vurma fırsatıyla yanıp tutuştuğu sırada, en büyük müttefiki olması gereken kız kolunu kanadını kırıverdi.
"…Hayatını neden kurtarmak zorundaymışım acaba?"
Subaru başını kaşıyarak cevap verdi: "Böyle sevimsiz bir şey söyleyeceğini tahmin ettiğimden seni ikna edecek bir yolla geldim. Ölürsem Puck da üzülür."
"…Puckie'nin kalbi senin gidişinle öyle derinden sarsılır mı dersin acaba?"
"Yok yok, ölürsem Emilia çok büyük bir şok yaşar. Emilia şoka girerse bu Puck'ı da üzer. Hele seni, yani bunu önceden engelleyebilecek olan kişiyi daha da çok üzer!"
"Sen tamamen kafayı yemişsin, canını bağışlatmak için yalvarmakla onu tehdit olarak kullanmak arasındaki farkı bile ayırt edemiyorsun!"
Beatrice ayağını yere vurdu fakat görünüşe göre Subaru'nun bu çıkışına verecek bir karşılığı yoktu. Bıkkınlıkla iç geçirdi, ters bir bakış atarak eliyle Subaru'yu yanına çağırdı.
"Teslim oluyorum galiba. Fakat bir daha asla beni rahatsız etmeyeceksin, asla!"
"Doğrusunu istersen o konuda da söz veremem. Başım sıkışırsa yine kapına gelip yardım isteyeceğim. Gerekirse önündeki kırıntılara bile razı olurum."
"Hayatını kurtardığımın farkında mısın acaba?"
"Zavallı mantığımla canını sıktığımın son derece farkındayım. Özür dilerim."
Subaru özür dileyerek başını eğdiğinde Beatrice bıkkın bir ifadeyle kafasını iki yana salladı. Ardından avucu beyaz bir ışıkla parladı ve elini yavaşça Subaru'nun bedenine dokundurdu.
"Şimdi lanet ayinini bozacağım. Şamanın doğrudan bedenine temas ettiği noktaya yerleştirildiğini aklından çıkarma."
"Tamam, merak etme, ben hazırım."
Subaru, Beatrice'in avucundaki ışığın yaydığı sıcaklığı hissederken kendi bedenini yokladı.
Köydeki şüphelilerin ona nerelerden dokunduğunu aklında tutmuştu. Sadece kayıp gençliğini arayan nine kalçasına dokunmuştu. Yani Beatrice elini kalçasına götürürse failin o nine olduğunu anlayacaktı. Tabii bir de Beatrice'e cinsel tacizden şikâyette bulunurdu.
“—Ha?”
Fakat Beatrice'in avucunun dokunduğu yer, Subaru'nun beklentileriyle tamamen zıttı.
Avcundaki beyaz ışıltının etine geçtiği yerde burgaç gibi bir sıcaklık hissetti. Dokunduğu noktada bir kaşıntı peydah oldu ama sanki bedeninden dışarı…
“Kara… bulut mu…?”
Beatrice’in elindeki ışık, lanet olan kara sisi doğrudan yakaladı.
Subaru, o kıpır kıpır bulutun kendi bedeninin içinde olduğunu fark edip ürperirken kaşıntı da yok oldu. Ardından…
“Bu kadar iğrenç olmak zorunda mısın acaba?”
Beatrice sisi yok olmadan önce elinde ezdi, ardından pis bir şeye dokunmuş gibi elini silkeledi. Subaru’nun sessizleştiğini fark edince de burnundan soludu.
“Bitti. Sanırım artık iyi olursun, değil mi?”
Beatrice bitti dediğinde Subaru nefesini tuttuğunu fark etti. Ürkek yüreğine lanet okudu ama aklına daha acil bir mesele geldi.
“Baksana, Beako.”
“Bana öyle hitap etmeyi kessen artık…?”
“Avucunla dokunduğun yer, şamanın bana dokunduğu yer miydi?”
Subaru’nun bu ciddi sorusu karşısında Beatrice sızlanmayı bir kenara bırakıp gönülsüzce başını salladı.
Kızın baş sallayışı, Subaru’nun zihninde lanetler silsilesinin ardındaki faili kesinleştirdi.
“Köyü… köye gitmem gerek—!”
Artık suçlunun kim olduğunu bildiğine göre derhal harekete geçmekten başka çaresi yoktu.
Aslında ertesi güne kadar bekleyip Roswaal ve ikizlerle birlikte köye gitmeyi, oradaki şamanı saklandığı delikten çıkarmayı ve işini bitirmeyi planlamıştı. Ama artık bunu yapamazdı.
Subaru kapıya doğru atılırken kalbi küt küt atmaya devam ediyordu. Koşarken nefesi öylesine kesilmişti ki Beatrice’in arkasından dur diye seslenişini duymadı bile.
Kaderin mantıksızlığı ve Subaru ile diğerlerini kukla gibi oynatmadaki o ucuz ironisi içini öfkeyle doldurdu. Koşarken onu saran bu öfkeyle var gücüyle haykırdı:
“Beni aptal yerine koymayı daha ne kadar sürdüreceksin be adam...?!”
Koşmaya devam etti.
5
Subaru koridorda hızla ilerledi, merdivenlerden aşağı atladı, sahanlıkta sert bir dönüş yaptı; ayakkabılarının topukları giriş salonunda kayarak dururken başını kaldırıp bağırdı:
“—Ram! Rem! Sizinle konuşmam lazım!”
Muhtemelen tüm malikanede yankılanan bu haykırışa karşılık veren Ram, anında görüş alanına girdi. Görünüşe göre hemen yakında çalışıyordu. Bu görgüsüzlükten duyduğu hoşnutsuzlukla gözlerini kısarak Subaru’nun kızarmış yüzüne ve kesik nefesine baktı.
“Ne var, Barusu? Bu telaşın pek nahoş.”
“Kusura bakma, köye gidiyorum. Beni durduramazsınız; deneseniz bile gideceğim. Sadece tek kelime etmeden çeker gidersem işlerin daha da sarpa saracağını düşündüm.”
“Köye mi…? Neden ki…? Hayır, daha da önemlisi, Efendi Roswaal’ın emirlerini hiçe mi sayacaksın? Bu gece bu malikane Rem ile bana emanet. Bunu anlıyorsundur herhalde?”
Ram, Subaru’ya daha da sert baktı.
Ram için Roswaal’ın istekleri her şeyden önce gelirdi. Subaru’nun efendisinin emrini açıktan açığa çiğnemesi canını fena halde sıkmıştı.
Fakat Subaru’nun da bir adım bile geri çekilmeye niyeti yoktu.
“Vakit dar, o yüzden doğrudan konuya gireceğim. Earlham Köyü’nde kötü bir büyü kullanıcısı var. Kim olduğunu biliyorum, o yüzden hemen gitmem gerek.”
“…Benden bir çocuğun uydurduğu bahaneye benzeyen bir şeyi kabul etmemi mi bekliyorsun?”
“Elimde değil, başka türlü açıklayamam. Git Beako’yla konuş; doğru söylediğimi görürsün… Hem…”
Giderek şüphelenen Ram’a laf anlatmaya çalışırken, arkasındaki büyük kapılar açıldı ve Rem belirdi.
“Abla—”
Rem, ikisinin giriş salonunda konuştuğunu görünce gayriihtiyari ablasının yanına gitti.
“Abla, bu da ne…?”
“Köydeki kötü bir büyü kullanıcısını alt etmek için yola çıktığını söylüyor.”
Ram, Subaru’nun sözlerini onun yerine doğrudan Rem’e aktardı. Böyle ifade edilince Subaru bile kulağa tamamen uydurma geldiğini düşündü. Görünüşe göre Rem de aynı sonuca varmıştı.
“Abla, Abla. Subaru’nun şakası pek komik değil.”
“Rem, Rem. Barusu geleceğini komedide görüyor.”
“Ram, Rem. Sürekli dalga geçiyor olabilirim ama bazen ciddi de konuşurum.”
Subaru, ikizlerin bu paslaşması karşısında ikisine birden seslendi. Kardeşlerin tepkisinden yılmadığını göstermek istercesine bir adım öne çıktı.
“İnanılmaz bir hikaye olduğunun farkındayım ve şu an sadece lafıma güvenmenizi istemek fazla olur. Ama beni hiçbir şart koşmadan salmanızı da istemiyorum.”
Subaru için bu çok önemli bir dönüm noktasıydı.
Subaru dilini dudaklarında gezdirdi, teklifini sunarken parmağını sessiz ikiliye doğru uzattı.
“Ben köye gidiyorum. Şüpheli buluyorsanız ne ala, peşime takılın. İzleyin de görün. Ama Emilia’yı burada yapayalnız bırakıp gitmem, o yüzden sadece biriniz gelecek.”
“Kendi başınıza öylece çekip gidemezsiniz… Zaten Efendi Roswaal’ın emrine uyacaksak, ne ablamın ne de benim sizinle gelmemiz için bir neden var…”
“Roswaal’ın akşam verdiği tek emir buysa, evet, yok. Ama Roswaal’ın benimle ilgili verdiği tek emir bu muydu gerçekten?”
“—”
Rem diyecek söz bulamadı.
Subaru’nun az önceki sözleri sadece bir blöftü, fakat kızın huzursuz tepkisi hedefe tam isabet ettiğini açıkça gösteriyordu.
Önceki döngülerden topladığı bilgileri birleştiren Subaru, Roswaal’ın bu ikiliye kendisini gözlemleme emri verdiğini tahmin etmişti.
Rem bir kaçış yolu arıyor gibiydi ama Ram nefesini vererek ondan önce davrandı.
“Anlaşıldı, Barusu. Kafana göre hareket etmeni kabul ediyoruz.”
“Abla?!”
Rem, ablasının bu kadar kolay beyaz bayrak çekmesi karşısında tam bir şok yaşıyordu. Fakat Ram, küçük kardeşine sessiz olmasını işaret etti.
“Yine de, tam da dediğin gibi, tek başına gitmene izin veremeyiz, Barusu. Burada tek başına hareket etmene izin vermek, bizzat Efendi Roswaal’ın emirlerine karşı gelmek olur.”
“Bunu tahmin etmiştim. Peki, nasıl bir orta yol bulacağız?”
“Canımı sıksa da, az önceki önerine uymaktan başka çaremiz yok. Rem sana eşlik edecek.”
“İste, verilsin demişler, sanırım öyle oldu.”
Subaru, Ram’ın şartını kabul ettiğini göstermek için yumruğunu uzattı.
Ram, Subaru’yu görmezden gelerek küçük kız kardeşine dönerken hafifçe iç çekti.
“Rem, durum bu, o yüzden lütfen. Ben meseleyi Leydi Beatrice ile teyit edeceğim ve Leydi Emilia’yı bizzat koruyacağım—seni buradan izliyor olacağım.”
“Abla, o gözü çok sık kullanmama—”
“Bunu söylemenin sırası değil. Gerekirse kullanırım. Aynısı senin için de geçerli, Rem.”
Ablasının ses tonu, Rem’in daha fazla sorgulamasına yer bırakmıyordu. Subaru, yalnızca iki kardeşin anlayabildiği bu konuşmaya göz ucuyla bakarken, Rem ona doğru soğuk bir bakış fırlattı.
“Subaru, ayrıntıları duymak istiyorum.”
“Yolda anlatırım. Yine de işler şimdiden epey sarpa sarmış olabilir…”
Subaru’nun en kötü önsezisi doğru çıkarsa, öyle kolay kolay geçiştirilemeyecek bir zarar ortaya çıkacaktı. Sadece Subaru’nun şahsına değil, çok daha geniş çapta.
Ram’ın omzuna minnet dolu hafif bir şaplak attı ve hâlâ pek ikna olmamış gibi duran Rem ile birlikte çıkışa yöneldi. Düz koşarlarsa köye on beş dakikada varacaklarını hesaplıyordu ki—
“—Subaru, nereye gidiyorsun?”
Giriş salonunun büyük merdivenlerinin yukarısından zil gibi berrak bir ses süzüldü.
Düşünmeden arkasını dönüp yukarı baktığında gümüş saçları salınan Emilia’nın orada durduğunu gördü.
Ağır nefes alışverişine bakılırsa, Subaru’nun az önceki haykırışını duymuş ve aşağıda duran üçlüyü görmek için koşa koşa gelmişti.
“Demin yüksek bir ses duyunca aşağı ineyim dedim… Bir şey mi oldu?”
“Bir şeyler… olmuş olabilir. Endişelenmene gerek yok. Gerçi azıcık endişelenirsen de sevinirim.”
Subaru, Emilia’yı fazla tedirgin etmemek için kasten rahat davranıyordu.
Subaru her zamanki tasasız tavrını sergilese de Emilia bir şeylerin döndüğünü sezmiş gibiydi.
“Yüzün yine tehlikeli bir şey yapacağını söylüyor.”
Emilia, onu hemen ele veren bir bakışla yüzünü astı.
Subaru, büyük numarasının bu kadar kolay bozulmasına içten içe hayıflanarak elleriyle yüzünü kapattı.
“Biz de demin bunu tartışıyorduk işte. Sonunda her şeyi tatlıya bağladık, o yüzden…”
“Seni durdurmaya çalışmamın bir anlamı yok, değil mi?”
“Pek sayılmaz. Başarılı olsaydın da işler daha da kötüye giderdi zaten…”
“Evet, evet, anladım. Seni durdurmayacağım.”
Emilia merdivenlerden indi, tam Subaru’nun önünde durup ellerini beline koydu. Subaru, kızın parıldayan menekşe rengi gözlerinden bakışlarını kaçıramıyordu.
Subaru kaskatı kesilmişken, Emilia uzanıp elini nazikçe onun göğsüne koydu.
“Sana pervasız ya da dikkatsiz olma desem bile yine bildiğini okursun, değil mi?”
“Gereken buysa… Şey, yani öyle olmayı istediğimden değil tabii.”
Mümkün olsun ya da olmasın, en iyisi endişeden ve kavgadan uzak bir yoldan yürümekti.
Fakat durumu değiştirebilecek tek kişi Subaru ise, pervasızca da olsa harekete geçmek zorundaydı.
Böyle baş belası bir kişiliği nereden kaptığını merak etti.
—Muhtemelen şu anda gözlerinin içine baktığım kızla bir ilgisi var, diye düşündü buruk bir tebessümle.
Emilia elini hâlâ onun göğsünde tutarak fısıldadı:
“—Ruhların lütfu seninle olsun.”
“O da neydi?”
Subaru bu ifadenin ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı ama nafile. Emilia ona kocaman gülümsedi.
“Birini uğurlarken söylenen sözler. ‘Sağ salim dön’ anlamına gelir.”
“Aah, anladım. Tamamdır, Emilia-tan. Yani sağ salim döndüğümde beni minik bir civciv gibi göğsüne basıp sıkıca sarılacaksın, değil mi?”
“Evet, evet.”
Subaru’nun şımartılma arzusunu geçiştiren Emilia, bakışlarını Rem’i de kapsayacak şekilde çevirdi. Bu konuşmayı sessizce izleyen Rem, buna karşılık sırtını dikleştirdi.
“Dikkatli ol, Rem. Ayrıca Subaru’nun fevri bir şey yapmasına da engel ol.”
“Peki, Leydi Emilia. Nasıl isterseniz.”
Rem’in eteğini tutup kibarca reverans yaptığını gören Emilia, memnuniyetle başını salladı. Subaru ise el salladı.
“Pekâlâ, Emilia-tan, ben gidiyorum.”
Emilia’nın sesi, onu uğurlarken cesaret verici sözler fısıldamıştı.
“Çabuk dön.”
Subaru giriş kapılarını iterek açtı ve arkada kalan ikili onları izlerken Rem ile yan yana köye doğru koşmaya başladı.
“Şimdi ayrıntıları dinlemek isterim…”
“Köyde Emilia’nın kraliyet seçimine engel olmak isteyen bir şaman var. Bana sağlam bir lanet bulaştırmıştı ama Beatrice onu kaldırdı. Şimdi harekete geçmezsek bütün köy yok olabilir.”
Koşarken bile Rem’in nefesi kesildi, gözleri fal taşı gibi açılarak sordu: “Siz… ciddi misiniz?”
Subaru köye varmaya odaklanarak sessiz bir baş sallamayla yanıt verdi.
İnsan zekâsına sahip bir şamanın böyle bir önlem alacağını hayal etmesine gerek kalmazdı. Fakat Subaru’nun çıkarımı doğruysa, en kötüsünü varsaymak zorundaydı.
Böylece Subaru ileriye doğru koştu. Rem ise durumun ciddiyetinden henüz habersiz, sessizce onun yanında depar atmayı sürdürdü.
6
Köye vardıklarında, gecenin karanlığını geri püskürten şenlik ateşleri harıl harıl yanıyordu.
Normal şartlarda, o saatte ortalığı aydınlatmak için kimsenin bu kadar çok ateş yakması mümkün değildi.
Nefes nefese kalmış Subaru’nun yanında duran Rem, bu tuhaf atmosferi hemen sezdi; yüzü bir şeylerin ters gittiğini anladığını gösteriyordu.
Köyden genç bir adam ikiliyi tanıyıp telaşla yanlarına geldi.
“Hey, malikânedekiler gelmiş. Bu saatte burada ne işiniz var—”
Rem gencin sorusunu kesti. “Burada olmamız iyi olmuş gibi görünüyor. Bir şey mi oldu?”
Genç adam Rem’in konuşma tarzına biraz şaşırsa da hemen heyecanla yanıt verdi.
“Evet. Aslında, köyün bir sürü çocuğu kayıp. Hava kararmadan önce dışarıda oynadıklarını biliyorduk ama… işte, bu yüzden bir sürü insan onları arıyor.”
Karşılarındaki genç açık konuşmadığı için Rem daha fazla sormadan Subaru araya girdi.
“Kayıp çocuklar Luca, Petra, Mildo ve diğerleri mi?”
“E-evet, onlar… Nereye gittiklerine dair bir fikriniz var mı?”
Genç adam onaylayınca Subaru dilini şaklatıp ayağını yere vurdu. Bakışları köyün dışına—köyü ormandan ayıran duvara doğru kaydı.
“Senin dışında çocukları başka kim arıyor?”
“Köyün tüm genç erkekleri, bir de Muhtar.”
“Çocuklar ormanda. Köyün etrafını böyle arayarak onları asla bulamazsınız.”
Subaru’nun bu kesin sözleri gencin yüz ifadesini değiştirdi. Subaru’ya daha fazla şey sormak ister gibiydi ama Subaru onun omzuna vurup ağaçlara doğru koşmaya başladı.
“Ben ormana gidiyorum. Herkese çocukların orada olduğunu söyle!”
Subaru arkasından gelen sorgulayıcı sese kulak asmadan dosdoğru koruluğa yöneldi.
Rem, Subaru’ya yetişmek için acele ederken onun bu denli emin tavrına şüpheyle baktı.
“Böyle bir şeyi nereden biliyorsunuz…?”
“Biliyorum işte. Hayır, kesinlikle biliyorum. Veletlerin söyledikleri doğruysa bu tarafta olmalılar.”
Köyü yüksek ahşap bir çit çevreliyordu. İkili, orman sınırındaki bir bölümün üzerinden aşıp ağaçların arasına dalarak derinlere doğru ilerledi.
Subaru sadece duyduklarının hafızasındaki izini sürüyordu ancak yanında yürüyen Rem aniden başını kaldırdı.
“—Bariyer… koparılmış.”
Rem’in şaşkın sesi Subaru’nun dişlerini sıkmasına neden oldu; çünkü haklı çıkmıştı.
Rem hemen önlerindeki koca bir ağaca gömülmüş kristali işaret etti. Işık saçmadığına bakılırsa, ağaçların arasındaki boşlukları kapatan bir bariyere güç sağlamak için oraya yerleştirilmiş olmalıydı.
Subaru insanların ormanı işaret edip bariyerden bahsettiği birkaç anı hatırladı. Tam olarak ne zamandı anımsayamıyordu ama Ram ona dağlara gitmemesini açıkça söylemişti.
“Bariyerin kopması burada ne anlama geliyor?”
“Mabestlerin sınırı geçebileceği anlamına geliyor. Buradaki orman onların yaşam alanı, görüyorsunuz ya.”
“Mabestler mi…? Ha? Şey, onlar da ne ki tam olarak?”
Subaru’nun sorusu üzerine Rem’in gözleri tereddütle titredi ve ders kitabı gibi bir cevap verdi.
“Onlar karanlık güçle donatılmış, akıllı yaşamın düşmanı olan canavarlardır. Onları cadının yarattığı söylenir.”
“Burada bile mi cadı, cidden ama…”
Subaru öne fırlayan bu kelime karşısında yüzünü buruşturdu ama Rem’in açıklaması şüpheye yer bırakmamıştı: “Şamanın” kim olduğunu ve bunun köye yapılacak bir saldırının sadece başlangıcı olduğunu artık biliyordu.
Subaru, Rem’in gözleri önünde onun bariyer dediği ağaçların arasındaki boşluktan içeri adım attı ve ormanın derinliklerine yöneldi.
“—! Subaru, ne yapıyorsunuz siz?!”
Şaşıran Rem onu durdurmak için sesini yükseltti.
“Çocuklar içeride. Onları kurtarmam gerek.”
“Buna dair kesin bir kanıtınız var mı? Ba—bariyeri geçmeden önce Efendi Roswaal’ın izni gereklidir—”
“Elimdeki yara izi kanıt işte!”
Sol elini kaldırarak üzerindeki hayvan ısırığı izini Rem’in görmesini sağladı.
Bu, o öğleden sonra çocuklar etrafını sardığında ve o yavru köpeğe dokunduğunda aldığı ısırığın bıraktığı izdi.
Beatrice o izi işaret etmiş ve bu izi bırakan varlığın Subaru’nun üzerindeki lanetin faili olduğunu söylemişti. Yani—
“Çocukların yanında sevimli bir yavru köpek vardı. Köpeğe benziyordu ama ya köpek değilse? Ya ısırdığı kişiyi lanetleyen bir mabest idiyse?”
O yavru köpek Subaru’yu bir değil, iki değil, tam üç kez ısırmıştı. Bu sefer o ısırılmamış olsaydı, şüphesiz onun yerine Rem ısırılacaktı.
Laneti insan eli yapmamıştı; daha çok doğal bir felaket gibiydi.
Tıpkı farelerin Kara Veba’yı yaydığı gibi, mabestler de lanetin yayılmasını sağlayan taşıyıcılardı.
Çocuklar o mabestin peşinden ormana dalmıştı. İçeride güvende olup olmadıklarını bilmenin yolu yoktu.
“Zaman geçtikçe durum daha da kötüleşiyor. Çocukların şimdiden lanetlenip lanetlenmediğini bilmiyoruz ama şimdilik hepsini malikâneye geri getirip arındırmalıyız.”
“Bekleyin. Kendi başınıza böyle bir şeye… En başta, durum fazlasıyla şüpheli.”
“Ha?”
Rem, aynı zamanda malikânenin de bulunduğu yön olan köye doğru işaret etti.
“Efendi Roswaal yokken böyle bir sorunun baş göstermesi… Bunun malikâneye yapılacak bir saldırı için dikkat dağıtma hamlesi olmadığından emin misiniz?”
“O zaman sen ne yapardın? Şu anda başı dertte olan çocukları terk edip malikâneye dönüp kapıları sürgülemek mi? Yani evet, sabaha kadar köydeki herkesin ölmesi senin için sorun değilse bunu yapabiliriz tabii.”
Subaru bunu söylerken bile sözlerinin ne kadar acımasız olduğunun pekâlâ farkındaydı.
Rem sadece işini yapmaya ve malikânedekiler için riskleri en aza indirmeye çalışıyordu. Onun böyle düşünmesi doğaldı ve onu suçlamaya hiç niyeti yoktu. Fakat ne kadar kaçmaya çalışırsan çalış, bir seçim yapmak zorunda kaldığın o an gelip çatardı.
Ve Subaru, en büyük pişmanlığın hiçbir seçim yapmamayı seçmekten kaynaklandığını çok iyi biliyordu.
“Rem, hadi gidelim. Bir şeyler yapmalıyız.”
“Neden bu kadar kararlısınız ki…? Subaru, sizin o köy—”
Belki de onun kararına hâlâ güvenemediğindendi ama Subaru, Rem’in ilk kez böyle kadınsı bir tavırla mırıldandığını duyuyordu.
İyi günde de kötü günde de dimdik ve kusursuz duran Rem, böylesine usulca yakınıyordu işte.
Dürüst olmak gerekirse Subaru ilerlemekten korktuğunu söylerdi. Bacakları yorgunluktan titriyordu ama bir başka sebebi daha vardı. Çaresizce gizlemeye çalıştığı o korkak çehresini ortaya serseydi onu kim suçlayabilirdi ki?
Fakat Subaru, kalbinin zayıflığa ve kaçışa doğru kaymasını engellemek için kendi yanaklarına tokat attı.
“—Petra büyüyünce başkentte terzi olmak istiyor.”
“…Ha?”
“Luca köyün en iyi ahşap oymacısı olan babasının izinden gitmek istiyor. Mildo bütün çiçek tarhlarındaki çiçeklerden bir çelenk yapıp annesine hediye etmek istiyor…”
“—”
Subaru zihninde beliren her bir yüzü parmaklarıyla sayarak anlatmaya devam etti.
“Meyna her an bir erkek ya da kız kardeşi doğacak diye çok mutlu, şu Dyne ile Cain kardeşler de Petra’nın gönlünü çalmak için canla başla yarışıyor…”
Hafifçe güldü. Ardından sessizce dikilen Rem’e başını iki yana salladı.
“Yüzlerini, isimlerini ve hayatta ne yapmak istediklerini biliyorum. Artık bir yabancı değilim ben.”
Subaru çocuklardan nefret ederdi.
Gürültücüydüler, yaramazdılar ve büyüklerine saygısızca laf yetiştirirlerdi. Nezaket ya da saygı umurlarında değildi, cüretkâr ve patavatsızdılar—aynaya bakmak gibiydi.
“Ama Rem, yarın sabah onlarla tekrar aerobik yapacağıma söz verdim.”
Subaru çağrıldığı günden sonraki ilk döngüde de aynı şeyleri düşünmüştü.
Olayları akışına bırakmak daha kolay olurdu. Ama ileriye doğru koşuyordu, çünkü bunu yapamazdı.
Rem’e baktı. İçi içini yiyordu. Tereddüt ediyordu.
Zayıf, çaresiz ve ağlamak üzere görünmek—bu Subaru’nun göreviydi.
Onun kendisinden daha kırılgan göründüğünü fark eden Subaru, azmini pekiştirdiği için kendisinden tiksindi. İflah olmaz bir ödlek olmasına rağmen, kendini korumak adına başkalarını kullanacak kadar küçük ve sefil biri olmaktan nefret ediyordu.
Kendi korkaklığı bir araç olarak kullanılabilecekse, onu da kullanırdı.
“Sözlerimi tutarım ve başkalarının da tutmasını beklerim—o veletlerle tekrar aerobik yapacağım, göreceksin. Bu yüzden içeri giriyorum.”
—Cesaretin bu kadar korkutucu bir şey olduğunu hiç bilmezdi.
Subaru ellerinin titremesini engellemeye öylesine odaklanmıştı ki sesindeki titremeyi fark etmedi bile. Rem arkasından tüm bunları izledi, sonra sessizce gözlerini kapattı. Ardından…
“O hâlde… elden bir şey gelmez.”
“Rem?”
Rem’in aniden çözülen diliyle Subaru başını kaldırdı.
Onunla tanıştığından beri yüzünde böylesine belirgin bir duygu gördüğü neredeyse ilk andı.
“Ne de olsa ben sizi gözetlemekle görevlendirildim, Subaru. Tek başınıza gitmenize izin verirsem bu görevi yerine getiremem, değil mi?”
Rem sanki Subaru’yla dalga geçiyormuş gibi konuştu; bu durum Subaru’yu afallattı, nihayetinde başını salladı.
“Evet, sanırım öyle. Şüpheli bir şey yapmadığımdan emin olmak için gözünü benden ayırma sakın.”
“Evet, edeceğim. O hâlde, gidelim mi?”
Rem’in yanında durduğunu gören Subaru, ilk kez gerçekten yan yana durduklarını hissetti.
Rem’e teşekkür etmek istedi fakat doğru kelimeleri bulamadan onu fark etti. Yanında yürürken Rem, bir ara eline demir bir gülle almıştı. Uzun bir zincirle bir sapa bağlı olan bu metal, kızın onu taşıdığı rahatlığa kıyasla fazlasıyla ağır görünüyordu.
“Şey, ee, Rem, o…”
“Kendimi savunmak için.”
“Ee, ama o…”
“Kendimi savunmak için.”
Subaru ile Rem böyle şeylerden bahsederken önlerinde takip edecek hiçbir patika olmadan ormanın derinliklerine doğru yürüdüler.
Subaru kararlılığını yeniden pekiştirmek ve binbir güçlükle içinden çıkardığı cesareti tazelemek için umutsuzca çabalıyordu.
7
Rem bir elinde “kendini savunmak için” tuttuğu demir gülleyle savaşa hazır beklerken ikili, gecenin örttüğü ormanı araştırmaya devam etti.
Ay ışığı ağaçların sık yapraklarıyla perdeleniyor, ormanın üzerine zifiri, koyu bir karanlık çöküyordu. Yollarını tıkayan ağaçların etrafından dolanıp yaprak ve dalların arasından güçlükle ilerlerken vücutlarında kan sızdıran çizikler oluşuyordu.
Yolu aydınlatmak için sızan ufacık bir ay ışığının kaldığı bu dünyada aramak zorunda oldukları tek bir şey vardı.
“—”
Rem durdu, havayı koklayarak etrafına bakındı. Hareketi tıpkı bir polis köpeğininkini andırıyordu ve sahiden de ormanda yollarını bulmak için Rem’in koku alma duyusuna güveniyorlardı.
Subaru onun konsantrasyonunu bozmamak için konuşmaktan kaçındı fakat içi içini yiyordu. Önünden ilerleyen kızın minik sırtını takip ederken aralarındaki uzun sessizlik Subaru’nun psikolojisini daha da yıpratıyordu ki…
“—Canlı bir şeyin kokusunu alıyorum… Çok yakında.”
Rem fısıldarken sol tarafına keskin bir bakış fırlattı, Subaru da aynısını yaptı. Fakat orada da diğer her yerdekiyle aynı karanlıktan başka bir şey göremedi. Sabırsızlığa kapılarak Rem’in omzuna dokundu.
“Çocuklar mı?”
“Bilmiyorum ama hayvan kokusu değil.”
“Bu kadarı yeter de artar,” dedi Subaru, Rem’e başıyla onay verip ileri atılarak. Kız da hemen arkasından koştu.
Karanlığı yarıp geçen somut bir ize ulaşmak Rem’in yüzünü bile biraz olsun aydınlatmıştı. İster istemez adımlarını hızlandırdı.
Yine de beklentileri arttıkça endişeleri de büyüyordu. Rem’in kokunun çocuklara ait olup olmadığını kesin bir dille söylemek istememesinin bir sebebi de muhtemelen buydu.
Rem çalıları iki yana itip yol açarak önden ilerliyordu. Subaru nefes nefese kalmış, bacaklarına kara sular inmeye başlamış bir hâlde peşinden koşuyordu. Yine de zihni berraktı. Gözleri karanlığa alışmaya başlamıştı, bu sayede ormanın silüetini de seçebiliyordu—ve hemen ardından orman aralandı, ikisi de yüksekçe küçük bir tepenin tepesine ulaştı.
Ağaçların arasındaki bu boşlukta kalan yeşil yamaca vuran ay ışığı, sanki bir rüyadan fırlamış gibiydi. Ve orada—
“Çocuklar!”
Orada, yerde, kolları ve bacakları iki yana açılmış hâlde uyuyan çocuklar yatıyordu.
Rem ve Subaru güvende olup olmadıklarını kontrol etmek için birlikte koştular. Yerde toplam altı kişi vardı. Bilinçleri yerinde değildi ama nefes alıyorlardı ve dokunulduğunda vücutları sıcaktı.
“Yaşıyorlar. Yaşıyorlar!”
“Zamanında yetiştik!” diye sevinçle bağırdı Subaru. Fakat yanında duran Rem’in yüzünde sert bir ifade vardı.
“Hayır, hâlâ nefes alıyorlar ama fena hâlde takatsiz kalmışlar. Böyle giderse…”
“Takatsiz mi…? Lanet mi?!”
Daha yakından baktığında çocukların hepsinin yüzünün solgun olduğunu gördü; nefesleri kesik kesik ve hırıltılıydı, sanki nefes almak bile güçlerini tüketiyordu. Kâbus görüyorlarmış gibi acı dolu ifadelerle uyurken alınları soğuk terlerle kaplanmıştı.
“Tam da onları bulmuşken… Rem, lanetleri kaldıramaz mısın?”
“Becerim yetersiz. Eğer Ablam sahiden burayı izliyorsa… Her halükârda, onları rahatlatmak için iyileştirme büyüsü kullanacağım. Sakinleştiklerinde onları taşırız.”
“Anladım. Ben de… Kahretsin, hiçbir işe yaramıyorum. Ben de etrafı gözetleyeyim.”
Subaru elinden hiçbir şey gelmediği için kendine bir kez daha lanet etti. Rem ona hiçbir şey söylemedi; bunun yerine avucunu soluk bir ışıkla—iyileştirici mana ışığıyla—doldurup çocukları tedavi etmeye başladı.
Subaru nöbet tutarken şifa dalgasının uyuyan çocukları birer birer nasıl huzura kavuşturduğunu izledi. Böyle sakinleşmeye devam ederlerse çocukları malikâneye geri götürüp Beatrice’ten la—
Fakat tam Subaru kafasında planları sıraya koyarken bir kız gözlerini hafifçe aralayıp onun adını fısıldadı.
“Suba…ru?”
Zihni fazlasıyla bulanık olduğu için bakışları kederli görünüyordu, Subaru hemen elini tuttu.
“Uyandın mı Petra? Tamam, aferin kızıma, sen güçlü bir kızsın. Çok yakında seni geri götüreceğiz ve canını yakan bu şeyi yok edeceğiz, o yüzden şimdilik sadece dinlenmen gerek…”
“Biri daha… Hâlâ… Ormanda…”
“—Hey, ne dedin sen?”
Petra kesik kesik kelimelerle ona bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Bu kırıntı bilgiler içinde kötü bir his uyandırdı, Subaru bir kez daha Petra’ya seslendi. Fakat sesi ona ulaşamadı; kızın gözleri kapanmış, bilinci yeniden kayıp gitmişti.
Subaru uyuyan Petra’nın alnını okşadı ve telaşla diğer çocukların yanına koşup hepsini gözden geçirdi. Ve sonra…
“Hadi ama… Haklıymış. En küçükleri burada yok.”
Gündüz vakit geçirdiği için orada uyuyan altı çocuğun da yüzünü biliyordu. Subaru ve yavru köpeği bir kenara bırakırsak geriye o utangaç, içe kapanık kız kalıyordu ve o da yoktu.
“Lanet olsun!”
Subaru işlerin daha da kötüye gitmesiyle saçını başını yolarak ayağa fırladı.
Petra ile olan tüm konuşmayı görüp duyan Rem, Subaru’nun bu tavrından telaşlanmış gibi gözlerini kocaman açtı.
“L-lütfen durun. Bu çok tehlikeli. Eğer iblis canavarlar tarafından götürüldüyse elden hiçbir—”
“Ne demeye çalıştığını biliyorum. Biliyorum. Fazlasıyla iyi biliyorum ama sen de duydun, Rem. Petra her şeyden önce gidip sonuncusunu kurtarmamızı söyledi.”
Petra ağlamanın eşiğinde acı çekiyordu, nefes almanın bile bir mücadeleye dönüştüğü noktaya kadar zayıf düşmüştü. Öyleyken bile beni kurtarın demek yerine arkadaşı için endişesini dile getirmişti.
Zayıf, küçük bir kızdı ama arkadaşının canını kendi canının önüne koymuştu.
“…Petra’nın benden istediği şeyi yapmak istiyorum. Eğer birini kurtaracaksak elimizden geleni yapıp hepsini kurtaralım.”
“Çok açgözlülük ediyorsunuz. Çok fazla şey kaldırmaya kalkarsanız sonunda elinizdeki her şeyi yere düşürebilirsiniz.”
“Böyle bir şey olmasın diye sen buradasın ya, Rem.”
Rem tüm bu duydukları karşısında afallamış görünüyordu. Onun bu kadar şaşırdığını gören Subaru, kıza doğrudan bakabilmek için kollarını iki yana açtı.
“Burada da bir işe yaramıyorum zaten. İyileştirme büyüsü kullanamam, çocukları tek başıma geri taşımamın da imkânı yok. Madem öyle, kendimi olabildiğince verimli kullanmalıyım, değil mi?”
“Bunun benimle ne ilgisi v—”
“Çocukları taşımak için gücünü saklaman gerek Rem. Köydeki gençler de… muhtemelen çok geçmeden arkamızdan gelecektir. Çocukları onlara teslim edip peşimden gelirsin.”
Köylüler ormanda iblis canavarlar olduğunun gayet farkında olmalıydı. Üstelik hiç şüphesiz teçhizatlarını kuşanıp yanlarına bolca ışık kaynağı da almışlardır. Rem’in tek yapması gereken çocukları onlara teslim etmek ve adamlara onları malikâneye götürmelerini söylemekti.
“Sen bunu hallederken ben daha da derinlere gidip son çocuğu arayacağım… Hey, en kötü ihtimalle arkama bakmadan geri koşarım. Ama en ufak bir umut ışığı bile varsa, en azından orada biraz zaman kazanabilirim.”
Subaru’nun kararını kabullenemeyen Rem, onun kolunu tutup şiddetle karşı çıktı.
“Rakibinizin gücünü bilmiyorsunuz. Köylülerin ne zaman geleceğinin garantisi yok ve en kötü ihtimalle, sizi bulamayabilirim.”
Belki de onun için endişeleniyordu. Belki de belirsiz planlara uymamak sadece onun doğasında vardı.
İlki olmasını umut eden Subaru, Rem’in parmaklarını kolundan çekip onun elini tuttu.
“Ben iyi olacağım. Beni bulursun.”
“Buna dair ne kanıtınız var ki…?”
“Kanıt tam burada.”
Subaru gülümsedi, parmağıyla kendi burnunu işaret ettikten sonra parmağını tekrar Rem’in yüzüne çevirdi.
“Başka kimse fark etmese bile, sen benim kokumu alırsın. Üzerimde sinsice dolaşan o kötü adam kokusu hâlâ duruyor, değil mi?”
Rem şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı. Doğrusu bu, insanın içini kıpır kıpır ediyordu.
Gözlerinin önündeki bu Rem’i görmek, geçmişteki o diğer Rem’den intikam almak gibi hissettirdiği için gülümsedi.
“Subaru… Ne kadarını… Biliyorsunuz…?”
“Ah, tonla şey hakkında epey cahilim. Öyle ki dünü, bugünü ve yarını tekrar tekrar yaşasam bile asla cevapları bulamazdım.”
O günleri ve onları fazlaca tekrarlamanın kendisini nasıl iliklerine kadar tükettiğini hatırladı.
Ardından, buna gerçekten gülebildiğine göre ne kadar çok değiştiğini fark etti.
“Görünüşe göre bana sormak istediğin bazı şeyler var, benim de sana sormak istediğim dağ gibi soru var. Bu yüzden her şey bittiğinde boğazımız kuruyana kadar konuşacağız. Söz mü?”
Ve Rem’in cevabını beklemeden, ellerini ayırmadan serçe parmağını kızın serçe parmağına doladı.
Subaru kenetlenen parmaklarını yukarı aşağı sallarken Rem birbirine dolanmış serçe parmaklarına şaşkın şaşkın bakakaldı.
“İşte oldu. Parmak sözü.”
“N-ne yaptınız siz az önce…?”
“Benim memleketimde söz vermek için yapılan bir ritüel. Sözünü bozarsan içine bin tane dikiş iğnesi batırılmasını garantileyen korkunç bir ritüeldir.”
Subaru Boyutu’nun istilası, Rem’in kavrayış sınırlarını çoktan aşmıştı.
Rem kelimelerin yetersiz kaldığı bir şaşkınlık ve kafa karışıklığı içindeyken Subaru parmaklarını şıklatıp dişlerini göstererek gülümsedi.
“Sana inanıyorum Rem. Bu yüzden bu güvene dayanarak hareket etmek istiyorum. İşte bu yüzden burada söz vermeliyiz.”
“—”
“Sana söylemiştim, değil mi? Verdiğim sözleri tutarım ve başkalarının da tutmasını beklerim. Üstelik yanımda Emilia’nın lütfu da var, o yüzden kafana takma, rahat ol.”
“R-rahat mı…?”
Ayak uydurmaktan tamamen aciz kalan Rem, uzun ve bıkkın bir iç çekişle hafifçe güldü.
Rem’in gülmeye devam ettiğini gören Subaru da sesini alçak tutarak gülümsedi. Ardından Rem, “Söz o zaman. Ne de olsa size sormak istediğim sahiden çok şey var,” dedi.
“Tabii ki. İkimiz arasında verilmesi gereken bir sözdü zaten. Muhtemelen aynı şey saç için de geçerli.”
“Saç mı…?”
“Sürekli saçıma dik dik bakmanın sebebi yani.”
Subaru bunu yüzüne vurduğunda Rem söyleyecek söz bulamadı. Ağzını açarken gözlerinde beliren suçluluk duygusu da okunabiliyordu.
“Subaru, ben…”
“Sorun değil. Yanlış anlamıyorum. Ben o acemice işleri yaparken kafamın tepesindeki o pejmürde hâl seni fena hâlde rahatsız ettiği için beni sürekli izliyordun… değil mi?”
Yeniden döngüye girmeden önceki son günde Subaru ile Rem bir söz vermişlerdi—Rem’in Subaru’nun o çirkin saçlarını kesmesine dair bir söz.
Artık Subaru bu sözlerin arkasındaki gerçeği anlıyordu.
O zamanlar Rem, Subaru’ya karşı muazzam bir güvensizliğe kapılmıştı; ona dik dik bakmasının sebebi de buydu. Ram sadece durumu idare etmeye çalışmıştı.
O söz bir yalan üzerine kurulmuştu. Artık bunu biliyordu.
Fakat Subaru, yüzündeki tebessümü hiç bozmadan, yalanla başlayan bu sözü gerçeğe dönüştürecekti.
"Sağ salim döndüğümde kendimi tamamen senin ellerine bırakacağım. Emilia'nın aklını başından alacak kadar havalı görünmemi sağlama işi sende, ona göre."
"…Elimdeki malzemeye bakılırsa, benim bile sınırlarım var."
"Böyle gerçekleri biraz daha üstü kapalı söylesen olmaz mıydı…?"
Karşısındaki, onu hep geride bırakıp giden Rem'di. Önerisine uymayı kabul etmesi, Subaru'yu o an fazlasıyla mutlu etmişti.
Özlem duyduğu o neşeli günlerin yeniden doğuşunu görerek tatmin olmuş bir şekilde başını salladı.
Rem, "Çocukları teslim edip hemen arkandan yetişeceğim. O zamana kadar lütfen fevri bir şey yapmayın," dedi.
"Merak etme. Ne de olsa bugün içime şeytan kaçmış gibi hissediyorum."
"Şeytan mı…?"
"Hani derler ya, ilham perisi yerine şeytan dürttü diye. Son günlerdeki favori lafım bu!"
Subaru, iki parmağını boynuz gibi kafasının üzerine koyarak poz verdi.
Rem, Subaru'nun bu ciddiyetsiz tavırları hakkında ne düşünürse düşünsün, yaptığı pozu yorum yapmadan geçiştirdi.
"Lütfen dikkatli olun."
Rem onu uğurlayıp arkasını dönerken Subaru alçak tepeden aşağı inerek ormanın derinliklerine daldı. Petra'nın bilincini kaybetmeden hemen önce işaret ettiği yöne doğru ilerledi.
"Hadi bakalım Subaru Natsuki, göster kendini."
Kendi kendine cesaret vermek için konuşarak koştu; ne olur ne olmaz diye serçe parmağıyla söz verdiği elini sımsıkı yumruk yapmıştı.
—Onu umutsuzluğun mu, umudun mu, yoksa bambaşka bir şeyin mi beklediğini bilmiyordu.
Öyle ya da böyle, dördüncü günün sabahı çok, pek çok uzak görünüyordu.
8
Yüreği acele etse de adımlarını temkinli atıyordu.
Ağzının içi kupkuruydu; gerginlikten boğazı düğümlenmişti. Karanlık ormanda temkinle ilerlerken adımlarını sessiz tutmaya çalıştı. Tereddütlü basıyordu ama bunun sebebi korkması ya da ilerlemekten çekinmesi değildi.
"Rem'in karşısında amma atıp tuttum ama…"
Yalnız gitmek tehlikeli bir hamleydi fakat Subaru şansının hiç de az olmadığını düşünüyordu. Zaten Subaru zayıf biriydi; doğası gereği kumardan nefret ederdi. Bu işe kalkışmasının tek sebebi, başarabileceğine dair mantıklı bir dayanağının olmasıydı.
"Çocukları lanetleyen şey bugünkü o yavru köpekse, bir şansım var demektir…"
Canavar gibi korkutucu bir unvanı olabilirdi ama bir yavru köpeğin savaşma kabiliyeti pek yüksek olamazdı. Laneti sahiden korkutucu bir şeydi fakat iş insanla dişin çarpışmasına kalırsa…
"O şeye de yenilmem herhalde, değil mi…?"
Yine de umudunu rakibinin küçüklüğüne bağlamış olması oldukça acınasıydı.
Kuşkusuz fazla iyimser ve işine gelen bir düşünceydi bu; ancak iyimser olmakta haksız olduğunu da düşünmüyordu, hele ki bu dünya Subaru'ya bu kadar kazık atmışken. Sadece olumsuz düşüncelere saplanıp kalırsa kendini kaybeder, neşesinin bile kurtaramayacağı kadar derin bir umutsuzluğa gömülürdü.
Subaru, anne ve babasının bu çarpık dünyaya bakış açısını nasıl şekillendirdiğini hatırlayıp omuzlarını düşürerek iç geçirdi. Derken…
“—!”
İçini aniden kaplayan tekinsiz hisle nefesini tutup adımlarını durdurdu. Tenine çarpan havanın dokusu değişmiş gibiydi. Alnındaki ter birdenbire buz kesti.
Rüzgâr, ilerlediği yönden gelen yoğun bir hayvan kokusunu titreyen burun deliklerine taşıdı. Az önce hava çimen ve toprak kokusuyla doluyken, şimdi vahşi bir hayvanın leş kokusuyla ağırlaşmıştı.
Kötü bir şeylerin yaklaştığı hissini bastıramayan Subaru soluğunu kesti. Ağaçların arasındaki aralıktan kafasını uzattı. Havaya yayılan kokunun kaynağını görünce nefesi boğazına tıkandı.
“—”
Görüş alanının bittiği yerdeki ufak bir açıklıkta, rüzgâr ve çürüme yüzünden devrilmiş bir ağaç vardı. Hemen yanından ince, beyaz bir bacak sarkıyordu.
Subaru boynunu uzatıp dikkatle baktığında, bacağın üzerinde yırtık pırtık kumaş parçaları olduğunu ve bunun örgülü, yıpranmış kahverengi saçlı bir kıza ait olduğunu gördü. Onu bulmuştu.
“—”
Nefesini tuttu ve durumu tarttı.
Aradığı kızın o olduğuna şüphe yoktu. Fakat yerde yatan kızın vücudu zerre kımıldamıyordu. Bilinci yerinde değildi ve elbette durduğu yerden nefes alıp almadığını bile kontrol edemiyordu. Çevresini hızla taradı ama kızı buraya bırakan canavar buralarda değil gibiydi.
Yani yaratık avını sürükleyip buraya kadar getirmiş, sonra da bırakıp gitmiş miydi? Bu hiç mantıklı gelmiyordu. Gelmiyordu ama…
"…Ayağıma gelen fırsat bu… Ne yapsam ki…?"
Kızı kurtarmak için ele geçen bu mükemmel fırsatta beklediği her an tehlike katlanarak artıyordu; hele ki Subaru'nun olası rakibiyle başa çıkma şansı en fazla yüzde elliyken.
—Neden burada olan Subaru Natsuki'ydi ki?
Ya burada Roswaal olsaydı? Ya da Beatrice? Ya da Reinhard?
Onlardan biri olsaydı, kahramanlara layık güçlerle kutsanmış biri, bu durum anında çözülürdü.
Fakat orada duran kişi Subaru Natsuki'ydi. Bir mucize için yanıp tutuşan kişi Subaru Natsuki'ydi. Ve mucize yaratmaktan kesinlikle en uzak olan kişi de yine Subaru Natsuki'ydi.
Mantığı, işi garantiye alıp Rem'i beklemesi için ona yalvarıyordu. Yine de…
—Emilia olsa hiç tereddüt etmezdi.
Bunu düşündüğü an Subaru'nun bacaklarının titremesi kesildi. Karar verme baskısıyla hızlanan nabzı, düzensizleşen nefesiyle birlikte sakinleşti.
Subaru çimenlerin arasından fırlayıp önündeki açıklığa atıldı ve devrilmiş ağacın gölgesindeki kıza doğru dosdoğru koştu. Ufak, hafif bedenini doğrultup nabzı olup olmadığını kontrol etti.
—Nefesi zayıftı ama damarlarında hafif, düzenli bir nabız atıyordu.
"…Çok şükür."
Kızı arkasında bırakıp gitmediğine gerçekten çok sevindi.
Zayıf nefesi ve nabzı, onun da bir lanetin etkisi altında olduğu anlamına gelebilirdi. Eğer öyleyse, tek bir an bile kaybetmeden büyüyle iyileştirilmeli ve laneti kaldırılmalıydı.
Dayanıklılığına pek güvenmiyordu ama tek bir kızı ormandan çıkarabileceğini düşündü… fakat Subaru aklındaki bu kararla ayağa kalktığı anda…
“—”
Omurgasından yukarı tırmanan ani ürpertiyle irkildi ve omzunun üzerinden geriye baktı.
—Çalılar hışırdadı, dört ayaklı bir canavar çimenleri yararak çıplak toprağa adım attı.
Kısa, siyah kürklü bir yaratıktı. İlk bakışta eski dünyasındaki bir Doberman ile benzer boyutlarda görünüyordu ama yapısı Subaru'nun gördüğü köpeklerden iki kat daha kalındı. Pençeyi andıran patileri keskindi; ağzı kapalıyken bile sivri dişlerinden salyalar damlıyordu. Kan çanağına dönmüş gözlerini Subaru'ya dikip boğuk bir hırıltı çıkardı.
Bu bir iblis köpekti, daha doğrusu bir canavardı. Böylesi habis bir görünüme de ancak böyle bir isim yakışırdı.
"…Bu, şey… pek aklımdaki gibi olmadı."
Yüzünü kaplayan tebessüm ve kuru bir kahkaha eşliğinde yanağının seğirdiğini fark etmedi bile.
Gözlerinin önündeki canavar, Subaru'nun beklediği o küçük yavru köpek kesinlikle değildi. Üstelik ortaya çıkış zamanlamasına bakılırsa…
"…Bu kızı yem olarak kullanıp beni dışarı çekmesini mi bekledin…?"
Subaru ürperdi. Belki de sadece vahşi içgüdüleri iş başındaydı ama canavarın beklenmedik zekâsı huzurunu kaçırmıştı. Her halükarda, bunu düşünecek vakti yoktu.
Gözleriyle etrafı taradı ama ne Rem'in yetiştiğine dair bir iz vardı ne de canavardan kaçabileceği bir yol. Nitekim yaratık çoktan başını öne eğmiş, yeri tırnaklamaya başlamıştı bile.
Tereddüt edecek zamanı kalmamıştı.
"Tch… Kahretsin, geleceksen gel ulan!!"
Subaru öfkesini kusarken ceketini sıyırıp çıkardı ve bu kaliteli dikilmiş giysiyi sol koluna doladı.
Vahşi bir hayvanla karşı karşıya kaldığında en çok çekinmen gereken şey keskin dişleriydi. Dört ayaklı bir canavara karşı hasarı sınırlandırmak için koluna kalın bir kumaş sarmak yapılabilecek en asgari şeydi.
Eski dünyasında televizyonda gördüğü polis köpeği eğitimlerini hatırlamış ve anında bunu kopyalamıştı. Sol kolunu ileri uzattı, üzerine ne zaman atılacağını kestirmeye çalışan canavara dik dik baktı.
Canavarın ağırlık merkezini alçakta tutup tek bir kasını bile kıpırdatmaması Subaru'yu tedirgin ediyordu.
"Hey, ne bu rahatlık böyle ha?! Hey! Hadi gel! G—"
Yok oldu.
Az önce tam önünde duran canavar bir anda karanlığa karışıp eriyiverdi.
Belirsiz, kara bir bulut Subaru'nun uzatılmış sol koluna doğru hamle yaparken dehşet boğazını kilitledi. Bir sonraki an, keskin dişlerin kalın kumaşı delip geçtiğini ve canavarın etini derinlemesine ısırdığını hissetti.
"Bu—!"
Görüşünü kızıla boyayacak kadar şiddetli, batıcı bir acı anında sinir sistemine bir balyoz gibi indi.
Fakat…
"—Acımadı ki!!"
Sol koluna tüm gücünü verdi, kaslarını sıkarak etine gömülen dişlerin çıkmasını engelledi. Sonuç olarak, koluna çaprazlama kenetlenen canavar artık hareket edemez hale gelmişti.
İki kırmızı göz Subaru'nun bakışlarıyla buluştu. Subaru, yaratığın ezici nefretine göğüs gererek, "Beni ısırdın ha, seni gidi uyuz it—!" dedi.
Tüm sol kolunu canavarın etrafına dolayan Subaru, vücudunu sertçe savurdu. Merkezkaç kuvveti canavarı havaya fırlattı, geriye, devrilmiş ağaca doğru savurdu—ve yaratık dışarı uzanmış bir dala çarptı.
“—!”
Keskin dal derisini yarıp geçti, eti parçalarken tok bir ses çıkardı. Can çekişen uluması karanlık ormanda yankılandı.
Sırtından kazığa oturan canavar bir süre daha Subaru'nun kolunu çenesinin arasında sıkıca tuttu ama sonunda hareketi kesilince pes etti. Subaru ise dizlerinin üzerine çöktü.
"Ben… kazandım mı?"
Nefes almadığını gören Subaru, canavarın dişlerini kolundan sökerken kendi kendine mırıldandı. Kanlar içindeki ceketin altındaki ön kolu berbat bir haldeydi. Yarayı bizzat görünce, acı sinirlerini sardığı için Subaru'nun ağzından sessiz bir inilti döküldü. Yine de yüzünü buruştura buruştura rahat bir nefes aldı.
Rem'in gücü olmadan bile bu badireyi atlatabilmişti. Vakit ayırıp ceketi koluna yeniden bağladı ve onu bir sargı bezi gibi kullandı.
Kolunun hâlâ hareket edebildiğinden emin olduktan sonra kızı bu sefer gerçekten almak için geri yürüdü.
"Acıyor… ama bu hayattayım demek. Kahretsin. Neyse, hemen köye dönm—"
Sözünü yarıda kesti çünkü çimenlerin bir kez daha hışırdadığını fark etmişti. Tüm bedenini hâlâ etrafta pusuya yatmış hayvani bir şeylerin olduğu hissi sarınca tüyleri diken diken oldu.
Arkasını döndü. Sonra Subaru mırıldandı: "Yok artık, ciddi misiniz…"
Karanlık ormanın içinde kırmızı gözler parıldadı—ilerideki ağaçların arasından neredeyse sayılamayacak kadar çok sayıda göz ona dikilmişti.
Saymak istediğinden değil tabii, ama bütün el ve ayak parmaklarını toplasa bile yetmeyecekti.
Farkına bile varmadan kollarını iki yana açtı Subaru. Bu sayısız ışık noktasına teslim olmak için değil—arkasındaki küçük kızı korumak için.
“—”
Yaratıklar onun bu sessiz kararlılığından zerre etkilenmedi. Kırmızı ışık noktaları Subaru'nun dileklerini hiçe sayarak hep birlikte üzerine atıldı.
"Uaa—!"
Subaru kendi boğazından bir kükremenin yükseldiğini fark etti. Pes etmeye niyeti olmadan haykırdı.
Ruhu bu maskeyi korumaya devam ediyor, önünde kaç tane kırmızı göz olursa olsun kaybetmeyeceğini söylüyordu. Elbette blöf yapıyordu; taktığı kaplan maskesi kâğıttan ibaretti. Subaru bağırırken bir canavar boğazını parçalamak için ileri atıldı—
“—”
—tam o anda, gözlerinin önündeki canavarın kafası aşırı olgunlaşmış bir kavun gibi patladı.
Tam mesafeden ölümüne ezilen yaratığın taze kanı Subaru'nun yüzüne sıçradı. Canavarın başsız gövdesi ileri doğru fırlayıp Subaru'ya çarptı. Çarpmanın etkisiyle geriye savrulan Subaru yuvarlandı; acıdan ve üzerindeki kandan iğrenerek başını sallayıp ayağa kalktı.
—Az önce ne oldu öyle?
Savaş meydanına mavi saçlı bir kız inmişti; bir eliyle eteğinin kenarını zarifçe savurarak hafifçe tutuyor, diğer eliyle de habis bir demir güllesi savuruyordu.
"Çocuklar güvende ve köye dönüyorlar. Görüyorum ki zaman kazanma çabalarınız gayet iyi sonuç vermiş."
"Rem, dikkat e—!"
Beklediği takviyenin gelişiyle Subaru’nun duyduğu sevinç kısa sürdü; zira iblis canavar sürüsünün öncü kolu biçilmiş olsa da, iki tanesi daha kızın narin bedenine doğru sıçradı.
“—Hah!”
Demir sapı tutan sağ kolu yana doğru savruldu; demir gülle dönen zincirin izini takip etti.
Normalde yavaş ve hantal kalması gereken bu yıkıcı silah, inanılmaz bir güçle dönüp kolunun savrulma kavisini izleyerek yoluna çıkan her şeyi un ufak etti. Kudreti dalları biçti, ağaç gövdelerini çatırdattı ve dosdoğru iblis canavarın gövdesine çarptı. Silah öyle muazzam bir güçle temas etti ki gövdeyi ortadan ikiye ayırarak ormana gübre yaptı.
Yanındaki yoldaşı bir anda yere serilince, diğeri öfkeyle Rem'in sol böğrüne dişlerini geçirmek için havalandı—fakat tam ona ulaşmak üzereyken Rem sol yumruğunu canavarın burnuna tepeden indirip onu gökyüzünden yere çaktı. Yumruğunun kudreti canavarın kafatasını içeri göçürdü; başını toprağa gömecek kadar güçlü bir darbeyle onu oracıkta telef etti.
Hüneri gün gibi ortadaydı. Subaru, Rem'in yıkıcılığını kavradığını sanmıştı ama şimdi gerçekten biliyordu. Bu durum başını ağrıttı.
“Ç-çok güçlüsün!!”
“Bir kıza söylenecek sözler mi bunlar, Subaru?”
“Benim gibi bir çelimsizin söyleyebileceği tek şey bu! Cidden aştın kendini!”
Rem'in hayal ettiğinden çok daha güvenilir çıkmasıyla kendinden geçen Subaru, ona sarılacakmış gibi atıldı. Ardından sürünün geri kalanı etraflarını sarıp onları kuşatırken hemen Rem’in arkasına sıvıştı.
Aralarından iki tanesini daha kaybeden sürü tereddütle hareket ediyordu. Canavarlar pusmuş, onların—daha doğrusu Rem'in—bir sonraki hamlesini bekliyordu; Subaru gözlerindeki hınç dolu nefreti açıkça görebiliyordu.
“…Bu arada Rem, hepsini tek başına temizlemeyi mi planlıyorsun?”
“Çok fazlalar. Tek başıma olursam sayıca beni alt edebilirler.”
“Tahmin etmiştim. O halde…”
Canavarlar toparlanıp üzerlerine atılmadan önce Subaru ve Rem aynı şeyi düşündü. Gözleri etrafı taradıktan sonra aynı noktada buluştu—kuşatmanın sadece üç canavardan oluşan zayıf halkasında.
Subaru, Rem’in saldırısıyla birlikte bağırdı.
“Orası!”
Demir gülle, katliamın habercisi olan bir uğultuyla havayı yardı. İblis canavar kümesine ulaşmadan bir an önce yere çarpıp devasa bir toprak bulutu kaldırdı. Subaru, yükselen toprak perdesinin canavarların dengesini bozduğunu sezdi.
Sıradaki haykırış Rem’den geldi.
“Şimdi—!”
Subaru, sanki bedeni bir top mermisi gibi fırlatılmışçasına koşturdu.
Az önceki darbe barikatta bir gedik açmıştı, yarıp geçebileceği dar bir gedik—
Subaru aralıktan fırlayıp geçerken, iblis canavarlar açık bir yol bıraktıklarına hayıflanarak uludular. Fakat peşinden atıldıklarında, arkalarından savrulan demir yılana kolay yem oldular.
“Vay canına, travmatik ses uyarısı—!”
Tüm gücüyle depar atarken Subaru, sol kolunu uçuran o dans eden zincirin sesini hatırladı. Arkasında vahşice savrulan demir gülle, karanlık ormanda taze, kanlı çiçekler açtırıyordu.
Subaru bir ağaç kökünün üzerinden atladı, yüzüne çarpan daldan sıyrılmaya çalışırken bağırdı: “Rem, önümü göremiyorum!”
“Düz… dosdoğru ilerle. Bariyeri geçtiğimizde bu iş bitecek. Köydeki ateşlere doğru koş!”
Dosdoğru demişti ama Subaru önünün ne taraf olduğunu bile kestiremiyordu. Sadece birkaç adım ilerisini gösteren bu zifiri karanlığın yön duygusunu bu denli felç edeceğini asla tahmin etmezdi. Kollarında küçük bir kız taşırken elleriyle el yordamıyla ilerlemesi de mümkün değildi.
Nefes nefese kalmıştı. Yolunu kaybettiği veya canavarların her an tepesine bineceği kaygısıyla dolup taşıyordu.
Sol kolu uyuşuyordu. Kanama hiç durmamıştı; ceketinin kumaşı kana bulanmıştı. Kan damlalarının toprağa düşüşünü, peşindekileri dosdoğru kendisine getiren kusursuz bir iz bıraktığını zihninde canlandırabiliyordu.
İleriye doğru tek bir adım bile atmamış gibi, durmadan aynı manzarayı görüp duruyordu. Göğsünde yanan bir öfke kıvılcımı vardı; dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. Yine de tüm bu süre boyunca…
…arkasında şaklayan zincirin sesini duyabiliyordu.
“Kahretsin! Böğrüm fena sızlıyor—!”
İleri, daha ileri—!
Derken Subaru'nun önündeki karanlık aniden aralandı.
Görüş alanı genişledi ve bu anilik karşısında gözleri gayriihtiyari kısılırken, uzakta insan yapımı bir ışık gördü.
“Rem! Işık görüyorum! Köyden birileri… bariyerin orada!”
Subaru, gerçek manada bir umut ışığının belirmesiyle sevinç içinde arkasına baktı. Fakat bir saniye sonra, nutku tutularak gözleri fal taşı gibi açıldı.
Rem’in onu arkadan korumak için verdiği mücadele ancak destansı olarak nitelendirilebilirdi.
Üzerine tam oturan hizmetçi kıyafeti parçalanmış, diş izleriyle delik deşik olmuştu; altındaki beyaz teni sayısız kesikle kaplıydı. Canlı mavi saçları darmadağındı ve saçlarına bulaşan taze kandan orijinal rengi neredeyse seçilmiyordu.
Efsanelere layık, amansız bir savaşın ortasındaki Rem’i gördü. Ve tam o anda, aynı Rem ona doğru bir elini uzatarak hızla yaklaşıyordu.
“Rem—?!”
Rem’in uzanan eli Subaru’nun sırtına indi ve kazandırdığı ivmeyle onu boylu boyunca ileri fırlattı. Kucağındaki kızı hemen darbeden korudu ama bunun bedeli olarak kendisini koruyamadı; yüzüstü yere yapışıp bedenini hırpaladı.
Subaru acıyı hissetti ve ağzındaki toprağın tadını aldı; Rem’e az önce neden bu kadar sert davrandığını sormak istedi—ama ağzını açacak mecali yoktu.
“…Şaka yapıyor olmalısın…”
Subaru mırıldanırken, tam gözlerinin önünde toprak sağdan sola doğru süpürülüyordu.
Rüzgâr toprağı sardı, kum ve çamur bir girdap halinde yükseldi, ağaçlar köklerinden söküldü ve ormanın çehresi bütünüyle değişti. Önündeki bu şiddetli manzara karşısında Subaru, bakışlarını akan toprağın kaynağına çevirdiğinde nefesi kesildi.
—Çünkü orada, etrafını saran altın sarısı bir parıltıyla büyü gücü salan küçük iblis canavarı gördü.
—İblis canavarlar, büyü enerjisine sahip insanlık düşmanlarıydı.
Bu bir lanet değildi. Lanetler bu enerji gibi yönlendirilemezdi. Başka bir deyişle, düpedüz büyü kullanıyordu.
“—R-Rem?!”
Neler olup bittiğini geç de olsa idrak ettiğinde, Subaru artık Rem’in arkasında olmadığını fark etti. Rem’in kendisini o toprak selinden korumak için ittiğini de anladı.
Ve bunun bedeli olarak…
“—”
…toprak ve taşlar, kızın üniformalı bedenini karanlık gökyüzüne doğru fırlatmıştı.
Zemin, Rem’i hoyratça karşılayıp narin bedenini kuru bir yaprak gibi savurdu. Üzerinden saçılan kan ve havada çaresizce süzülüşü, kaldıramayacağı kadar ağır bir hasar aldığını ayan beyan gösteriyordu.
Rem sert bir iniş yaptığında darbeyi yumuşatamadı. Tek teselli, toprağın akıp gitmesiyle çıplak kalan zeminde kafatasını kırmamış olmasıydı.
“Re… Seni aptal! Nasıl yaparsın…? Ben bunca şeyi ne için…?!”
Subaru yaptım sanki diye haykırmak üzereydi ki tam o anda iliklerine kadar dondu.
Hiç şüphesiz hepsi hissetmişti. Toprak akıntısını yaratan küçük iblis canavar ve peşlerinden koşan sürü… hepsi hareket etmeyi kesti.
Hissedebiliyordu. Bundan emindi. Havada asılı duran şey, ölümün ağır varlığıydı.
—Rem’in yere yığılan bedeni yavaşça ayağa kalktı.
Böylesine korkunç bir darbe almasına rağmen Rem, ayağa kalktığında en ufak bir yara izi bile göstermiyordu. Gerçekten de görebildiği kadarıyla tüm yaraları kapanmıştı.
İnanılmaz iyileşme enerjisi yüksek bir sıcaklık yayıyor, adeta kanı kaynayarak kırmızı bir buhar halinde tütüyordu.
Rem başını çevirip etrafına yavaşça bakındı. Gözleri tüm akıl kırıntısını yitirmişti. Kan sıçramış yüzü, kendinden geçmiş bir tebessümle çarpıldı.
Sonra Subaru gördü.
“—Bir iblis.”
—Başlığı artık düşmüş olan Rem’in alnından beyaz bir boynuzun çıktığını gördü.
“Ah-ha… ah-ha-ha—”
Güldü. Küçük bir kızınki gibi tiz bir kahkahaydı ama çıplak bir vahşetle dolup taşıyordu.
Bedenini büken Rem, rüzgâr gibi hareket ederek iblis canavar sürüsüne doğru hücum etti. En öndeki kıpırtısız iblis canavar tepki veremeden, Rem topuğuyla onu ezdi. Bedenini önündeki iblis canavarlara doğru fırlatarak onları yavaşlattı ve demir güllesini savurarak ardında çok sayıda kanlı çiçek ve canavar leşi bıraktı.
“İblis canavar! İblis canavar! İblis canavar!—Cadı!”
Rem, canavarları peş peşe katlederken indirdiği her ezici darbede haykırmaya devam etti.
Kanlar saçıldı, kafatasları çöktü; bağırsaklar ve beyin dokusu ormana büyük bir şiddetle dağıldı.
Subaru manzarayı seyrederken acısını tamamen unutup dizlerinin üzerine çöktü.
Sesini çıkaracak cesareti bulamıyordu. Normalde böyle olmaması gerekirdi ama Subaru, o anda Rem’in radarına girecek olursa göz açıp kapayıncaya kadar öldürüleceğini bir şekilde biliyordu.
Rem’in tavırları o kadar kendinden geçmişti ki yanıldığını düşünemezdi bile.
Subaru, Rem’in cinnet geçirdiği gerçeğini sindirmeye çalışıyordu. Ancak iblis canavarlar öylece oturup ölümü beklemediler.
İlk şokun ardından kendilerine gelen iblis canavarlar, bulacakları her açıktan faydalanmak üzere Rem’in etrafını sardı. Tek bir darbeyle telef olan leşlerin sayısı arttıkça, pençe ve dişleriyle Rem’i yıpratmaya başladılar.
Sürünün sonu gelmiyordu. Şimdiye kadar ilk başta peşlerine düşenlerin sayısını çoktan ezmiş olması gerekirdi fakat yol boyunca kırmızı gözlerin sayısı artmıştı; gelgitler kadar dinmek bilmeyen dalgalar halinde geliyorlardı.
“Nihai modunda olsa bile sonsuz canlanan düşmanlara karşı dayanmasının imkânı yok…!”
Koşullar baş döndürücü bir şekilde değişmişti ama Subaru ve diğerleri hâlâ feci bir dezavantajdaydı.
Durumu nesnel bir şekilde kavrayan Subaru, büyü enerjisinde yeni bir artış hissedince arkasına baktı.
Yavru iblis, Rem ile sürü arasındaki arbededen uzak durarak bir büyü çemberi oluşturuyordu. Havanın manasını kurutarak etrafındaki uzamı bükecek bir başka kuvveti serbest bırakmaya hazırlanıyordu.
Enerji girdabını sezmiş gibi görünen Rem başını hızla kaldırdı; bu yeni tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla savurabilmek için demir gülleyi göğe fırlattı. Fakat Rem durakladığı anda, iblis canavar sürüsü fırsatı yakalayıp hep birlikte Rem'in sırtına doğru sıçradı.
“—!”
Her şey bir anda oldu. Zihnine tek bir düşünce bile gelmeden önce eli Rem’in sırtına uzanmıştı.
Onu yoldan çeken darbeyle Rem’in nefesi kesildi. Yüzü şok ve huzursuzlukla kaskatı kesildi. Boş bakan gözleri aklın ışıltısını yeniden kazandı, o canavarımsı tebessüm silindi ve duyguları taştı.
—Ah, demek böyle bir yüz ifadesi de takınabiliyorsun, diye düşündü aklının bir köşesinde.
“—Gaaaaah!!”
Bir sonraki an, bir şey uzattığı kolunun bileğini paramparça etti.
Çığlık attı. Sağ bacağına, sol böğrüne ve sırtına aynı anda dişlerin gömüldüğünü hissetti. Görüşü kızıla boyandı. Acıyı idrak edemiyordu. Ayak bilekleri ezilmişti. Karnı deşilmişti. Kan ve bağırsaklar dışarı döküldü; et ve kandan ibaret bir heba oluş.
“Subaru—!!”
Bir çığlık duyar gibi oldu.
Yüzünü o yöne doğru kaldırmaya çalışsa da bedeni artık istediği gibi hareket etmiyordu. Dengesi bozulmuştu. Ezilen ayak bilekleri normal gücünün yarısıyla bile karşılık veremiyordu. Bu denli ağır yaraların gerektirdiği gibi yere yığıldı. Tam önünde, sivri dişlerle kaplı bir çene ona doğru atılıyordu. Doğrudan nefes borusuna yöneldi. Yine tam önünde, demir gülle yeri yarıp o canavarı ezdi. Kanlar saçıldı. Kendi kanı mıydı, yoksa…?
Bilinci kayıyordu. Tamamen ne zaman silinip gideceğini bilmiyordu.
Yaşamının çekilip gittiğini hissetti. O da bunun ne kadar aptalca olduğunu düşündü. Kaş yaparken göz çıkarmıştı. Şimdi her şeyi baştan almanın ne anlamı kalmıştı ki?
Acı. Izdırap. Her şey çok uzaktaydı—görünmez, duyulmaz. Gitgide azalıyordu.
Hayatı, bir kum saatinden dökülen kum taneleri gibi böğründeki delikten akıp gidiyordu.
Solup gidiyorum. Bitti. Her şey… bitti.
“Ölme, ölme, ölme—!”
Gözyaşlarının eşiğinde bir ses.
Bir haykırış.
Ben—
BÖLÜM 4
İBLİSANE YÖNTEM
1
Bilinci uzak bir dalganın üzerinde süzülüyordu.
Zihni, çalkantılı suların üstünde sersemlemiş bir hâlde, rüya ile gerçek arasında gidip geliyordu.
“—onu kurtarmanın başka yolu yok mu?”
“—acaba öyle mi? O hâlde nasıl istiyorsan öyle yap.”
Uzaklarda—yok, hemen yanı başında—ne orada ne de burada olan bir sınırda, birbiriyle konuşan iki kişinin sesini duydu.
Yalvaran bir ses. Dobra bir ses. Ağlamaklı bir ses. Duyguları donmuş bir ses. Sesler.
Aniden yumuşak bir elin sarışını hissetti.
Kimin eli olduğunu hatırlıyordu, çünkü bu dokunuşu daha önce de birkaç kez hissetmişti.
O sıcaklığa can atıyordu. Geri dönmek istiyordu. Bunun sadece bir rüya olmasını istemiyordu.
Elin teması aniden uzaklaştı. Çok, çok uzaklara, ulaşılamaz ve dokunulamaz bir yere gitti.
“—Seni… kurtaracağım.”
Geriye yalnızca çelikten bir kararlılıkla söylenmiş o sözler kaldı.
Her şey yok oldu. Onu çok, çok geride bırakarak her şey çekip gitti.
Ve sonra—
2
Kaçıncı kez bilincini kaybetmiş ve böyle uyanmıştı?
Subaru zihninde dolanan bu düşüncelerle yabancı tavana baktı.
“Uff, ah…”
Yatakta doğrulduğu anda böğrü spazm geçirdi. Bu acı uykusunu fena hâlde açtı.
Ağrıyan karnına dokunmaya çalıştığında sol kolunda tuhaf bir terslik hissetti. Kolunu önüne doğru kaldırırken o kötü his devam etti ve kolunun ne kadar acınası bir hâlde olduğunu kendi gözleriyle gördü.
Parmak uçlarından bileğine kadar her yeri beyaz yara izleriyle kaplıydı.
Ters hissettiren yalnızca kolu değildi.
Gömleğini yukarı sıyırdığında sağ böğründe de benzer yaralar olduğunu gördü. İki ayak bileğinde, sağ üst kolunda, omzunda ve son olarak da kalçasında daha fazlası vardı.
Hepsi de iblis canavarlarının dişlerinden kalan yaralara benziyordu.
“Ölüp gittiğime emindim…”
Rem’e kalkan olurken her yerinden ısırılmıştı.
Vahşi canavarların çeneleri Subaru’nun etini kıymaya çevirmişti. Kanında ve iç organlarında yaşam ışığının ne kadar cılızlaştığını hissetmişti; her şeyin bittiğinden neredeyse adı gibi emindi.
“Demek kıl payı hayatta kaldım ve sonradan beni yamadılar…?”
Subaru parmaklarının düzgün hareket ettiğinden emin olarak etrafı dikkatle inceledi.
Tavan yabancıydı; yatak ise kaba saba. Oda, Roswaal Malikanesi’nin odalarından biri olamayacak kadar dardı. Derken kapının hemen yanındaki ahşap sandalyede oturan, başı öne düşmüş uyuyan kızı fark etti.
“—Emilia.”
Kız, seslenişine tepki verecek gibi durmuyordu.
Emilia uykusunun derinliğine denk bir şekilde oldukça derin nefes alıyordu. O güzel gümüş saçları bu seferlik darmadağındı; dahası, kıyafetleri hâlâ kana ve çamura bulanmıştı.
Kendisi yaralanmıştı. Sabaha kadar uyumuştu. Emilia hemen yanında uyuyordu. Tüm bunlara kıyafetlerinin durumu da eklenince, Subaru kadar kıt kafalı biri bile vaziyeti kavrayabilirdi.
“Yine ona borçlandım, ha…?”
“Orası biraz şüpheli. Lia bu seferki yardımı, gösterdiğin çabanın sonuç vermesi sebebiyle bir karşılık olarak görebilir.”
Subaru bu cılız fısıltının geldiği yöne döndü. Puck, Emilia’nın saçlarının arasından süzülüp hemen yanında havada asılı kaldı.
“Selam. Günaydın Subaru. O izler hareketini biraz kısıtlar, değil mi?”
“Belki de kısıtlamaz. Yara olan yerler biraz gergin hissettiriyor ama canım kurtuldu diye şikayet edecek değilim. Erkeğim sonuçta, vücudum biraz hırpalandı diye mızmızlanacak hâlim yok.”
Onları savaş meydanından kalma birer onur nişanesine dönüştürmek gibi bir niyeti yoktu ama içindeki beyaz yaralarla bağlantılı derin duyguların asla silinmeyeceği kesindi.
Subaru için yaralarına sebep olan şeyin başına ne geldiği daha önemliydi.
“Sanırım beklediğim gibi sonuçlandı ama… sonrasında tam olarak ne oldu? Dürüst olmak gerekirse, o köpekler beni çıtır çıtır dişledikten sonrasına dair tek bir şey bile hatırlamıyorum.”
“‘Çıtır çıtır dişlemek’ çok sevimli bir tabir olmuş. Seni taşıdıkları sırada gördüğüm kadarıyla daha çok ‘kıtırdatıp çiğneyip parçalara ayırmak’ gibiydi…”
“O kadar abartı olsaydı çoktan nalları dikmiştim. Beş altı kolum daha olsa yine yetmezdi.”
“Hı-hım, zaten senin almadığın o ekstra hasar yüzünden mavi saçlı hizmetçi acınası bir hâldeydi.”
Onun bu lakayt ve kaygısız sözleri karşısında Subaru’nun boğazı bir anda düğümlendi. Subaru’nun bu tepkisini gören Puck lafa devam etti.
“Çünkü o kız iblis formuna dönüştüğünde yaraları çok hızlı iyileşiyor. Seni köye geri taşıdığında, iyileşme büyüsüne bile ihtiyaç duymayacak kadar, yalnızca yüzeyde ufak tefek çizikleri kalmıştı.”
“Ödümü koparmasana öyleyse… Neyse, Rem de köye döndü demek, ha? Yanımdaki son çocuğa ne oldu?”
“O konuda için rahat olsun. Yedi çocuğun hepsi güvende. Gerçekten doğru kararı verdin, Subaru.”
Puck patilerini sessizce birbirine vururken sesli bir şekilde “şak, şak” dedi. Subaru, Puck’ın patilerinin sesli alkış tutamayacak kadar yumuşak olduğunu düşündü ve bu manzaraya bıyık altından gülüp başını iki yana sallayarak bu boş düşünceleri kafasından savdı.
“Puck, köye dönen çocukların üzerindeki lanetleri kaldırma işi ne oldu?”
“O konuda da endişelenme. Büyü onları epey iyileştirdi, Betty ve ben o lanetleri kaşla göz arasında kaldırırız. İyileştiler sayılır; sana garantisini veriyorum.”
Puck göğsüne vurarak kendinden emin bir onay verdi. Bunu gören Subaru, kendi çabalarının boşa gitmediğini anlayıp rahat bir nefes aldı.
Subaru’nun eli hâlâ göğsündeyken bakışları yeniden uyuyan Emilia’ya kaydı.
“Peki ya Emilia…? Bütün gece sabahladı mı?”
“Ona sabredip beklemesini söyledim ama dinlemedi. Seni iyileştirmek için od’unu bile tüketti, bu yüzden bırak da biraz uyusun, olur mu?”
“Od mu…? O da ne?”
Subaru bu yabancı kelimeyi duyunca kafasını iki yana salladı. Puck bıyığıyla oynadı.
“Çevremizdeki havayı dolduran büyü enerjisine mana denir. Od ise bunun tam tersidir, yaşayan tüm canlıların doğuştan sahip olduğu büyü enerjisidir. Toplam kapasite kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterir ve onu tüketmek insanı fena hâlde yorar. Bu yüzden Lia’ya onu olabildiğince az kullanmasını söyledim ama…”
Puck’ın sözleri ve tavırları, Emilia’nın bunu nasıl karşıladığını Subaru’nun kafasında canlandırmasını kolaylaştırdı.
Zaten Puck’ı gece vakti çağırmak aralarındaki sözleşmenin kurallarına aykırıydı. Eğer lanetleri kaldırmak için Puck ve Beatrice’i çağırmak gerekiyorsa, Emilia bir saniye bile tereddüt etmezdi.
Canı yansa bile başkalarına yardım ederdi. İşte bu yüzden onu seviyordu.
“Burası köydeki birinin evi, değil mi? Etrafa biraz bakınsam sorun olur mu?”
Madem Emilia’yı uyandırmayacaktı, Puck’la yaptığı bu sessiz sohbeti noktalamak en iyisiydi. Subaru bacaklarını yataktan aşağı sarkıtırken Puck onaylarcasına başını salladı.
“İyileşmenin ne kadar tuttuğunu görmek için biraz hareket etmek muhtemelen daha iyi olur zaten.”
Puck’tan izni alan Subaru yavaşça dışarı doğru yöneldi.
Yol üstünde, Emilia’nın yanından geçmeden önce kibarca başını eğdi. Başını eğerken Emilia’nın uyuyan yüzüne baktı, ona takılma dürtüsüne canla başla direnerek kendini dışarı attı.
Subaru odasından çıktı ve binanın girişinden başını uzattığında köyün çalkantı içinde olduğunu gördü. “Ha, evet, gayet normal tabii,” diye mırıldandı.
Sabah güneşi henüz doğmamıştı bile fakat köyün merkezindeki meydanda çok sayıda insan silüeti toplanmıştı.
Burası küçük bir köydü. En ufak bir kargaşanın ayrıntıları bile orman yangını gibi yayılırdı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar; ortada hararetle tartışan güçlü kuvvetli genç adamların etrafına toplanmış, yüzlerinde endişeli ifadelerle bekleşiyorlardı.
Bunlar şüphesiz Subaru ve Rem’in peşinden ormana giren gençlerdi. Birkaçının sargılı olduğunu gördü; anlaşılan onların da zayiatı vardı.
Kalabalığı taradı, aradığı yüzü göremeyince huzursuzlandı.
“—Demek uyandın, Barusu?”
Ses arkasından gelmişti. Subaru durup arkasını döndü. İsmini söyleyiş biçiminden kim olduğunu tahmin edebiliyordu ama yine de yüzünü görmek içini bir rahatlamayla doldurdu.
Pembe saçlı hizmetçi—Ram—arkasında dikiliyordu.
Ram o alışıldık hizmetçi kıyafetinin kollarını sıvamıştı ve elinde sepete benzer bir şey tutuyordu. Sepeti dolduran çok sayıdaki fırınlanmış patatese bakılırsa, onları bir yerden başka bir yere taşımakla meşguldü.
Patateslerden yükselen hafif buhar, Subaru’nun midesini beklenti dolu hafif bir guruldamaya sevk etti. Aslında ne kadar aç olduğunu sonradan fark etti.
“Ne kadar yakışıksız; bunca ağır yarayla milleti endişelendirdikten sonra uyanır uyanmaz boğazının derdine düşmek. Yoksa o ısırıklardan kuduz falan mı kaptın?”
“O köpeklerin yaydığı şey bu değil. Ha bu arada, benim için endişelendin mi yani?”
“Ye de sus.”
“Hffov!”
Subaru, nadiren yaptığı bu dil sürçmesi yüzünden Ram’a takılıyordu. O da sıcak bir patatesi onun ağzına tıkıverdi. Kaynar patates boğazını tıkarken Subaru başını yukarı kaldırdı ve lokmayı gürültüyle midesine indirdi.
“Oracıkta ölüyorum sandım! Ama güzelmiş ha!”
“Elbette lezzetli olacaktı. Yeni piştiler… hayır, buharda haşlandılar.”
“Off, o ‘ben bir harikayım’ suratın beni deli ediyor. Yine de cidden lezzetliymiş!”
“Evet, evet. Bir tane daha istiyorsan sesini kes.”
Kız ona patatesi uzatınca Subaru bir çocuk gibi üzerine titreyerek kabul etti.
“Dün geceki hadiseyle ilgili olarak sana doğrudan teşekkür etmeliyim sanırım. Eline sağlık.”
“Pek kolay olmadı doğrusu… Ama sen niye teşekkür ediyorsun ki?”
“Bir tımarın ahalisi zarar görürse, bu durum efendinin sorgulanmasına yol açar. O vaziyette çocuklar Urugarum sürüsüne yem olacaktı… bu yüzden yaptıklarının doğru olduğuna inanıyorum, Barusu.”
“Urugarum… Demek öyle.”
Demek o kara iblis canavarlarına bu isim veriliyordu.
Urugarum. Subaru’nun bildiği kadarıyla bu, doğrudan mitolojiden çıkma bir iblis canavarının da adıydı. Bir şekilde bu isim ona çok uygun geldi. Tek bir kelime bile, o yaratıkla tek bir karşılaşmanın hayatınızı tehlikeye soktuğunu anlatmaya yetiyordu.
Ram bakışlarını ormana doğru çevirirken Subaru başıyla onayladı.
“Dün gece yıpranan bariyeri yeniden ördük. Gece boyunca bir sorun çıkmadığına bakılırsa, bundan sonra hiçbir Urugarum bariyeri aşamayacaktır.”
“Tabii buradan kimse o tarafa geçmezse, değil mi? Bir grup velet diğer tarafa oynamaya gider ve yanlarında bir ‘yavru köpek’le dönerse pek bir anlamı kalmaz ama?”
“Bunu dinlemesi pek acı verici. Daha sonra köylülerle bizzat konuşacağım.”
Ram’ın hiç değişmeyen ifadesiz yüzü, son cümlesine tatsız bir alt metin katıyordu.
Büyük olasılıkla bariyerin sağlam olup olmadığını kontrol etmek ve bir sorun varsa bildirmek köylülerin göreviydi; bu konudaki ihmalkârlıkları Roswaal’ı zor durumda bırakmıştı ve anlaşılan bu durum Ram’ın canını epey sıkmıştı.
Ardından Subaru, yolları ayrılmadan önce Ram’ın elindeki haşlanmış patateslerden ikisini kaptı. Ram, hâlâ kendi aralarında tartışıp duran perişan köylülerin yanına doğru ilerliyordu. Belli ki köye duyduğu sevgiden ötürü böyle davranıyordu. Bu iyi niyetini haşlanmış patateslerle göstermesi de tam Ram’a yakışır bir hareketti.
“Yalnız patatesler de amma lezzetliymiş ha. Tuzu az tutmak harikalar yaratmış.”
Subaru bir yandan patateslerini atıştırarak köyde dolaşmaya başladı. Hem kendi bedeninin ne durumda olduğunu hem de ormandan kurtardıkları çocukların hâlini kontrol ediyordu.
Çocuklar, üzerlerindeki lanet kalkmış olsa da yorgunluktan ve bitkinlikten hâlâ deliksiz uyuyorlardı; ancak çocukların anne babaları ve akrabaları Subaru’ya neredeyse abartılı denecek kadar teşekkür ettiler. Açıkçası Subaru bunu teşekkür almak için yapmamıştı ve bu durum onda fena hâlde bir sahne korkusu yarattı. Yükselen paniğini savuşturmak için soytarılık yapmayı beceremeyince yüzü kıpkırmızı kesildi ve oradan hemen topukladı.
Köyü turladıktan sonra Subaru eve dönüp Emilia’nın uyanmasını beklemeyi düşündü—fakat o an mavi saçlı malum kızı henüz hiç görmediğini fark etti.
“—”
Ansızın, zihninin derinliklerinden kana bulanmış hâlde kahkahalar atan iblis kızın görüntüsü çıkageldi.
Görülmeye değer, dehşet verici bir manzaraydı. Yine de Subaru bunu hatırladığında bedenini titretecek bir korku hissetmedi.
Alnından o bembeyaz boynuzun çıktığını gördüğünde ne hissetmişti öyle? Evet, o an Subaru’nun hissettiği şey—
Fakat o duyguyu tam olarak anlatacak bir kelime bulamadan, genç bir kızın sesi Subaru’ya seslendi.
“—Demek buradasın. Tam vaktinde.”
Çalılıklar hışırdadı ve içinden Beatrice çıktı; yürürken gösterişli elbisesinin etekleri yerlerde sürünüyordu.
“Böyle dışarılarda gezerken o uzun elbiseyi fena kirletmeyecek misin?”
“Büyü gücünün çamur ve kum gibi kir kaynaklarını savuşturabileceğini tahmin edersin herhalde—Daha da önemlisi, seninle konuşmam gerek.”
Beatrice, Subaru’nun bu saçma sorusuna gayet ciddi bir cevap verip eliyle gelmesini işaret etti.
Başka bir yere gitmek istiyordu—yani bu, orada konuşabileceği bir mesele değildi. Bu durum Subaru’yu biraz tedirgin etse de şu an Beatrice’e karşı hiçbir kırgınlığı yoktu. Kendisini kurtaran bu kızın peşine takılan Subaru, aniden ellerini birbirine vurdu.
“Aklıma gelmişken, sen çocukların üzerindeki laneti kaldırmak için malikânenin dışındaydın, değil mi? Teşekkür ederim.”
“…Önemli değil. Sırf Puckicik benden rica etti diye yaptım zaten.”
Elbette Puck’ın rica etmesinin sebebi Emilia’nın ondan rica etmiş olmasıydı. Beatrice de bunu pekâlâ biliyordu. Yine de bunu bilmesine rağmen Puck’ı bir kez daha bahane olarak kullanmıştı. Zaten hiçbir şeyi açık açık kabul eden bir kız değildi.
Beatrice onu köyün bir köşesindeki çiçek tarhına doğru götürürken Subaru içten içe sabırsızlanmaya başladı. Köylüler iblis canavar olayını tartışmak için meydanda toplandığından, böylesine ücra bir köşede başıboş dolaşan tek bir kişi bile görünmüyordu.
“Ee, bana ne söyleyeceksin de beni ta buralara kadar getirdin?”
Subaru konuşurken iki kolunu iki yana açtı. Beatrice’in cevabı ise oldukça tutuktu.
“Kaba saba şakalar yapmana engel olacak uygun bir atmosfer olduğunu düşündüm de ondan.”
Eteğiyle oynarken bakışları bir oraya bir buraya kayıyordu, sanki bir şey söylemekten çekiniyor gibiydi.
Nesi var bunun? Söylemesi o kadar mı zor…?
Subaru’ya göre bu kesinlikle Beatrice’in alışılmış tavırlarına uymuyordu. Ailesini kızdırmaktan korkan küçük bir kız havası vardı üzerinde.
Bu ifadeyi gören Subaru, lafı ağzından kerpetenle almaya kıyamadı. Kollarını kavuşturdu, çiçek tarhını koruyan ahşap çite yaslandı ve kızın konuşmasını bekledi.
Subaru’nun beklediğini görmek Beatrice’i bir karara varmaya itmiş gibiydi. Gözlerini kapattı, ardından usulca açıp dosdoğru Subaru’ya baktı.
“—Yarım günden az bir süre içinde öleceksin.”
3
Subaru bu sözleri sımsıkı ısırdı, dişleriyle ezdi ve yuttu. Kelimeler boğazından aşağı inip midesine otururken ve sonunda damarlarından beynine akarken birkaç saniye öylece donup kaldı.
Beatrice, Subaru’nun beklediğinden çok daha sessiz kalan tepkisi karşısında şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Beklediğimden daha az telaşlandın galiba. Şimdiye bebekler gibi ağlamaya başlarsın sanıyordum.”
Beatrice’in yüzünde hâlâ o şaşkın ifade varken Subaru sağ elini kaldırıp kıza iki parmağını gösterdi.
“Pekâlâ. Aklıma gelen iki ihtimal var.”
Beatrice karşısında sessizce dururken Subaru kalkan parmaklarından birini indirdi.
“İlki, bunun bir kara mizah, gerçekten berbat bir şaka olduğu. Açık konuşmak gerekirse hiç komik değil, o yüzden… KANDIRDIM Kİ! yazan tahta bir tabela çıkarıp güleceksen, çekinme, tam sırası.”
Ortamı yumuşatmak için bir gözünü kırptı ama Beatrice’in ifadesinde en ufak bir değişiklik olmadı.
Karşısındaki Beatrice çıtını çıkarmayınca Subaru ikinci parmağını da indirdi.
“Şaka değilse geriye tek bir ihtimal kalıyor: Lanet henüz kalkmamış.”
Beatrice, Subaru’nun varsayımını doğrularcasına kollarını kavuşturdu.
İblis canavarların diş izlerinden kalan beyaz yaralar tüm bedenini kaplamıştı ve sonuç buydu. Subaru onlara artık bambaşka, tekinsiz bir gözle bakarken yaralar hâlâ sızlıyordu.
“Emin olmak için soruyorum. Laneti kaldıramıyor musun? Benden bir şey saklamıyorsun, değil mi?”
Beatrice’in, Kimse benden istemedi, o yüzden kaldırmayacağım, diyeceğini sanmıyordu ama ufacık bir umut kırıntısı kalmış olabilir diye yine de sormak istedi.
Doğal olarak Beatrice onun bu sorusuna başını iki yana sallayarak cevap verdi.
“Kaldırabileceğim bir şey olsaydı, bana sonsuza dek borçlu kalır mıydın acaba?”
“Hadi ama, insaf et. Zaten sana boğazıma kadar borçluyum!”
Tek bir zerresini bile ödeyememişti; ne geçen sefer, ne ondan önceki sefer, ne de bu sefer. O dünyada bunu başarması imkânsızdı.
Subaru’nun anılara dalması Beatrice’in şüphe dolu bakışlarına neden oldu ama Subaru elini sallayarak konuyu geçiştirdi.
“Laneti neden kaldıramadığını sorabilir miyim?”
“…En azından nasıl can vereceğini bilsen iyi olur sanırım. Mesele basit. Çok fazla lanet katmanı var, bu da onları kaldırılmayacak kadar karmaşık hâle getiriyor.”
“…Lanetlerin katmanları mı olur?”
Subaru kafasında canlandırmaya çalışarak düşündü. Beatrice iki elini yana doğru açtı. Ansızın, iki el kırmızı bir iple birbirine bağlandı.
“Lanet tıpkı bu kırmızı ip gibidir, anladın mı?”
Beatrice iki ucundan tuttuğu ipi alıp bir düğüm attı.
“Bu düğüm bir lanet ayinidir. Laneti kaldırmak bu düğümü çözmek kadar basittir aslında. Fakat…”
Beatrice parmaklarının ustaca bir hareketiyle ellerinin arasındaki iplerin sayısını artırdı. Yeni ipler mavi, sarı, yeşil, pembe, siyah ve beyazdı. Yeni ipleri düğümleyip birbirine doladı.
“Tek bir lanetse çözülebilir. Ama bunun gibi daha fazlasını birbirine karıştırırsan…”
Beatrice iki elini de uzatarak düğümleri ona doğru tuttu. Subaru elini o karmaşanın içine soktu. Parmaktan parmağa bağlanan ip, nasıl çözülebileceğine dair hiçbir ipucu vermiyordu.
“Lanet de böyleyse… Hay aksi, evet, bu gerçekten çok zor bir seviye.”
Biri veya ikisi kaldırılsa bile bir noktadan sonra neye dokunulacağını bilmek imkânsız hâle gelirdi. Elbette yeterli zaman verilirse her şeyi çözmek muhtemelen mümkündü ama…
“Yarım günden az bir süre kaldığını söylemiştin. Sence o zaman ne olacak?”
“O kısmı oldukça basit aslında. Yarım gün içinde, iblis canavarların mananı ele geçirme ayini devreye girecek.”
Beatrice bir parmağını kaldırıp Subaru’ya doğrultarak devam etti.
“Lanetin amacı mananı tüketmek olabilir mi acaba? Amacı, yaratığın bedeni için yakıt emmek… Başka bir deyişle, sen iblis canavarların avısın.”
“Yani acıktıklarında insanlara mı saldırıyorlar? Vahşi hayvan işte—işi basit tutuyorlar. Karınlarının daha önce boş olmamasına şükretmeliyim sanırım.”
Subaru bir şeylere vurup kırmak istedi ama ne yazık ki eli iplere dolanıp kalmıştı. Beatrice, bu öfke dolu sözleri söylerken ipe ters ters bakan Subaru’yu süzdükten sonra cevap verdi.
“Korkmuyor musun acaba?”
“Ha?”
“Senin açından bakarsak, söylediklerim bir ölüm fermanı. Üstelik Puckicik ve benim seni kurtaracak gücümüz olmasına rağmen, vakit kalmadığı için bunu yapamıyoruz.”
İyimser bir tahminle, Subaru’nun yaşamak için on iki saati kalmıştı. İblis canavarların ne kadar aç olduğuna bağlı olarak bu süre daha da kısalabilirdi.
Kurtarılamayacağı gerçeğini Subaru’ya bildiren Beatrice, onun tepkisini bekledi. Subaru gecikmeli de olsa Beatrice’in bir şeyler bekler gibi olduğunu fark etti.
“Neyin var senin—? Seni suçlamamı mı istiyorsun?”
“—”
Beatrice inkâr etmedi. Ama onaylamadı da. Beatrice sessizliği seçtiği için Subaru onun içinde neler olup bittiğini bilemedi fakat yine de acı bir tebessüm etti.
“Belki Puck ile senin aldığınız karar biraz acımasız gelebilir ama bu gayet doğal ve mantıklı bir seçim. Risk ve zahmet çok fazla. İkiniz de haklısınız. Kesinlikle kalpsizce davrandığınızı düşünmüyorum.”
Buna gerçekten inanıyordu. Sadece hayatını uzun vadeli düşündüğü için de değildi. Bu yüzden—
“—Yine de sana başka bir şey sormak istiyorum. Sakıncası var mı?”
“…Neymiş o acaba?”
“Emilia hâlâ lanetli olduğumu biliyor mu?”
Tam da şu anda Emilia, onu iyileştirip bitkin düşene kadar baktığı o odada hâlâ uyuyordu.
Puck ve Beatrice vazgeçtiyse, Emilia bunu nasıl karşılamıştı acaba? Emilia da mı ondan vazgeçmişti? İçini kemiren tek şey buydu.
“Melez kızın haberi yok. Puckicik lanetin varlığını kızdan saklamak için onu kaldırmaya çalışmıyor olabilir mi acaba?”
“…Ah, anladım. Puck uğraşmaya başlarsa Emilia bunu fark eder. Böyle lanetlenmiş olmamın kurtulma şansımın epey düşük olduğu anlamına geldiğini de muhtemelen anlardı.”
Puck, Subaru’yu kurtaramayacağını anladığı an tüm endişesi Emilia’ya kaymıştı. Lanet devreye girene kadar sessiz kalırsa, Emilia’nın kalbi yalnızca onun ölümünün acısını taşıyacaktı. Emilia’yı her şeyin üstünde tutan Puck için bu gayet iyi ve akıllıca bir karardı. Puck göründüğünden çok daha metanetliydi; Subaru onun bu kararına saygı duymak zorundaydı.
“Neyse, bunu geçelim…”
Subaru parmağını Beatrice’e doğrultarak konuyu değiştirdi. Beatrice kendisine doğrultulan parmağa bakarak kaşlarını kaldırırken Subaru sözlerine devam etti:
“Sırf bana bir ölüm fermanı vermek için bunca zahmete girecek kadar kötü niyetli birine benzemiyorsun.”
“…Benim hakkımda ne biliyorsun ki acaba?”
“En azından, seni sandığından dört kat daha uzun süredir tanıyormuş gibi hissedecek kadar.”
Subaru’nun son iki haftası gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçerken, kızın alnındaki kırışıklıkların daha da derinleştiğini gördü.
Ram ve Rem ile olan ilişkileri ilk döngüden bu yana hiç olmadığı kadar iyiydi. Dize yatma faslını saymazsak Emilia ile aralarındaki her şey tıkırındaydı. Artık tüm dertlerinin kaynağı olan şamanın kimliğini biliyordu ve çocukların hayatı kurtulmuştu.
Geçtiği önceki döngülere dönüp baktığında bu döngü neredeyse tam puandı. Subaru bundan sağ çıkabilirse açık ara en iyisi sayılacaktı.
“Yaralarımı sen, Rem ve Emilia iyileştirdiniz, değil mi? Lanet yüzünden işi bitmiş ve kurtarılamaz gözüyle baktığınız birine böyle davranmazsınız.”
Beatrice’in tereddüde düştüğünü hissetti. Subaru, kızın bir türlü açık sözlü olamamasına güldü.
“Dostum, yalan söylemekte cidden berbatsın.”
“Kurtulma ihtimalinin inanılmaz derecede düşük olduğu bir gerçek. Puckicik bu yüzden o kızın bu işe bulaşmasını istemedi herhalde?”
“Demek bu yüzden bütün öfkemi üzerine çekmek için kötü kadın rolünü oynuyorsun. Küçük bir kız için fazla dolambaçlı bir yol. Peki, şu inanılmaz düşük ihtimalden bana bahseder misin?”
Cevap bekleyerek işaret parmağı ve başparmağıyla bir daire yapıp Beatrice’e gösterdi.
Beatrice bir süre kararsız kaldıktan sonra pes ederek içini çekti.
"Lanetleri anlattığım zamanı hatırlıyor musun acaba? Bir lanet bir kez etkinleşti mi, onu durdurmanın hiçbir yolu olmadığını söylemiştim."
Beatrice'in sözlerinde bir tuhaflık vardı.
"Evet, öyle demiştin. Bu yüzden etkinleşmeden önce kaldırıl— Hayır, bir dakika. Mantık tamamen yanlış. Durum buysa eğer... çocuklar nasıl kurtuldu?"
Subaru, edindiği bilgileri eldeki gerçeklerle bağdaştıramayarak kara kara düşündü.
Beatrice'e göre, laneti kaldırmak yalnızca henüz etkinleşmemiş bir ayine karşı işe yarıyordu. Etkinleştikten sonra durdurmanın hiçbir yolu olmamasıydı onu bu kadar korkunç kılan.
Ormanda buldukları çocuklar halsiz düşmüştü. İblis canavarlarının lanetlerinin etkinleştiğine emindi. Öyleyse çocukların hayatta kalma sebebi—
Zihninde çıkarımlar şekillenirken, kafasına şimşek gibi çakan bir ihtimal belirdi.
Subaru başını kaldırdı, Beatrice'e dönüp sordu: "Laneti yapan ölürse lanete ne olur?"
"Normal bir lanet etkisini sürdürürdü. Ama bu ayin beslenmek için değil mi acaba? Yiyen canından olursa, beslenme de mantıken yarıda kalır."
Beatrice'in bu doğrulaması Subaru'nun aklına yattı.
Çocukların üzerindeki lanetler daha fazla ilerlememişti çünkü onlara bulaştıran iblis canavarları telef olmuştu. Yapanın ölümüyle birlikte lanet, Beatrice'in zahmetsizce kaldırabileceği basit bir ayine dönüşmüştü.
Önceki gece hatırı sayılır miktarda iblis canavarı can vermiş olmalıydı. Çocuklara lanet bulaştıranlar onların arasındaysa, bu durum çıkarımını destekliyordu.
Ve bu kesinlik, beraberinde yeni bir soruyu doğurdu.
"Demek mesele bu. Bana lanet bulaştıran o kadar çoktu ki, bazıları hâlâ dışarıda dolanıyor."
Subaru omzunun üstünden iblis canavarlarının barındığı ormana baktı.
Bütün bedeni, peşine düşen iblis canavarlarının sayısız diş darbeleriyle hırpalanmıştı. Her bir ısırık bir lanet bulaştırdıysa, Subaru'nun üzerinde bunlardan kaç tane olduğunu bilmenin imkânı yoktu. Dahası, yarım günden az bir sürede her bir canavarı haklamak hiç de gerçekçi görünmüyordu.
Puck ve Beatrice işte bu yüzden ayak diremiş, Emilia'ya gerçeği söylemeyi reddetmişti.
"Puckie..."
"Söylemene gerek yok. Emilia'nın huyunu biliyorum... Bilseydi muhtemelen delice bir şeye kalkışırdı. Bu beni çok mutlu ediyor... ama bir o kadar da korkutuyor."
Emilia, ucu kendine dokunsa bile başkalarına yardım etmekten çekinmezdi. Subaru'nun Emilia'dan yardım istemeyi aklının ucundan bile geçirmeme sebebi buydu. Bunu düşünmek bile istemiyordu.
Ne de olsa, bir ihtimal Emilia'yı gözlerinin önünde kaybedecek olursa, kendi bedenini yüz kere paramparça etse bile hissedeceği acının yanına yaklaşamazdı.
"Zorluk derecesi tam anlamıyla şeytani. İmkânsız değil ama yine de delilik. Vazgeçmekten baş—"
Vazgeçiyor musun yani?
Subaru sözünü tamamlamak üzereyken ses zihninin derinliklerinden çıkageldi. Narin bir sesti, bilinçaltında yankılanan gürültü kırıntılarından farksızdı.
Nefesi kesildi, başını kaldırıp dört bir yana bakındı.
Fakat Beatrice ile kendisinden başka kimse yoktu. Yine de ses konuşmaya devam etti.
Onu kurtarmanın başka bir yolu var mı? diye sordu ses, tutunacak bir dal ararcasına. Ama nedense sesin tınısına kederli bir kararlılık sinmişti.
"Başın mı ağrıyor acaba? Normaldir gerçi."
Sadece bu kadar mı acaba? O hâlde keyfin nasıl isterse öyle yap.
Gözlerinin önündeki Beatrice konuşuyordu, sözleri başka bir yerde sarf ettiği farklı sözlerle üst üste biniyordu. Bunları ne zaman ya da nerede duyduğunu bilmiyordu. Fakat bir yerlerde işitmiş olduğu o konuşma kafasının içinde çalkalanıp duruyordu.
Kulaklarında bir uyarı zili gibi çınlama yankılanırken görüş alanı daraldı. Farkına bile varmadan dizlerinin üstüne çökmeye başladı—
—Onu kurtaracağım.
Çelik gibi bir kararlılıkla yankılanan bu ses, dizlerini anında yeniden doğrulttu. Subaru bu sesi tanıyordu. Kime ait olduğunu ve ne zaman duyduğunu biliyordu.
"Rem... nerede?"
Subaru o sabah mavi saçlı kızı hiçbir yerde görmemişti. Onun da kendisiyle birlikte köye sağ salim döndüğünü duymuştu.
Beatrice sessiz kaldı. Subaru aradaki mesafeyi kapatıp sordu.
"Beako... Beatrice. Rem... nerede?"
"Onun yerinde sen olsaydın ne yapardın acaba?"
"Bu bir cevap değil!!"
Kızın o burnu havada, lafı dolandıran cevabı Subaru'yu bağırtmış, bağırması da iki büklüm olmasına yol açmıştı. Kansız kalan bedeni sendeledi; Subaru kendi yaptıklarını anımsarken sarsıldı.
Birini paramparça etmek istiyordu. Ve işte Beatrice tam karşısındaydı, onun duygularının patlamasına hedef olmak için orada duruyordu. Tıpkı onun beklediği gibi davranmanın verdiği o zavallılığa öfkelenmeyi bile beceremiyordu.
Ve sonra...
"Az önce duyduklarımı duymazdan gelemem."
Sesindeki duyguyu bastırmış bir hâlde, sessizce Subaru ile Beatrice'in arasına girdi Ram. Arkasına baktığında, pembe saçlı hizmetçinin köy meydanı yönünden çıkageldiğini fark etti Subaru.
"Ram..."
Subaru onun adını seslenince Ram dönüp baktı. Bakışlarındaki o buz gibi soğukluk Subaru'nun nefesini kesti.
Bir bakıma tahmin etmişti ama bu, Rem'i kaybettiği döngüde nefretle haykıran Ram'ın ta kendisiydi. En sevdiği insan, küçük kız kardeşi tehlikedeyken Ram da tıpkı o zamanki gibi her şeyden nefret mi edecekti...?
“—”
Tam bunu düşündüğü sırada Subaru gerçeği fark etti.
Ram'ın önünde kavuşturduğu elleri hafifçe titriyordu. Tepkisiz ifadesini korumak için dudağını ısırıyor, duygularını yüzüne yansıtmamak için çaresizce çabalıyordu.
"Durugörüm Rem'in yerini saptayamıyor... Leydi Beatrice... Rem nerede?"
"Ben yalnızca ihtimalleri sundum. Puckie ile benim harekete geçmek için yeterli sebebimiz yok. Seçeneklerimiz kısıtlı acaba?"
"Yoksa sandığım şey mi...? Rem sahiden oraya mı gitti...?"
—Orada yaşayan bütün sürüyü kökünden kazıma niyetiyle ormana gitmişti... tek başına.
Sırf Natsuki Subaru'yu kurtarmak için.
"Neden...? Rem neden benim uğruma bu kadar ileri gitsin ki...?!"
Rem daha önce Subaru'nun canını kendi elleriyle almıştı. Aralarındaki ilişki eskisinden daha iyi olsa bile, hayatını kendi canını tehlikeye atacak kadar değerli görmesine yetecek bir bağları olduğunu düşünmüyordu.
Subaru, Rem'in bu kararını sindirmekte zorlanırken hemen yanında duran Ram'ın çarpıcı tepkisini gördü. Bir anda kızın yüzündeki kederli ifade çelikten bir kararlılığa dönüştü; tek saniye tereddüt etmeden küçük kardeşinin peşinden koşmaya hazır bir hâlde ormana yöneldi.
"—Bekle!"
Subaru derhal Ram'ın önüne atıldı, kollarını iki yana açarak yolunu kesti.
Bu tavrı, Ram'dan sert bir bakış yemesine sebep oldu.
"Çekil önümden, Barusu. Kaybedecek vaktim yok, o yüzden sana nazik davranamam."
"Öyle kafana göre gidemezsin! Sana sormam gereken bir sürü şey var ve dürüst cevaplar istiyorum."
"Böyle şeylere vaktimiz—"
"Ben de Rem'i kurtarmak istiyorum. Beni aranızdan biri olarak görüyorsan beni dinle. Şansımızı birazcık olsun artırmak istiyorum."
Meselenin Rem'i kurtarmak olduğunu duyan Ram'ın o sert duruşu hafifçe sarsıldı. Ram'ın tereddüdünü gören Subaru bir parmağını havaya kaldırdı.
"Sadece iki şey soracağım. Durugörünle Rem'in nerede olduğunu anlayabilecek misin?"
"...Evet, anlarım. Orman bariyerini geçtikten sonra Durugörümün menziline girecek. Görüşümü 'Ram ile aynı dalga boyundaki varlıklar'a ayarlarsam, menzilde olduğu sürece onu bulurum."
"Gözlerini farklı görüş alanlarına ayarlıyorsun yani, öyle mi...? Bir monitör odasındaki farklı güvenlik kameralarını kontrol etmek gibi bir şey. Neyse, bunu kullanarak Rem'e ulaşabileceksek ne âlâ."
İlk şartın sağlanmasıyla başını sallayan Subaru, ikinci soru için ikinci parmağını kaldırdı.
"Gelelim ikinci soruya: Ram, sen dövüşebilen türden bir hizmetçi misin?"
"...Bu soruyla ne demek istiyorsun?"
Ram gözlerini kısınca Subaru omuzlarını düşürdü.
"Şey, yani... Rem'le buluşana kadar karşımıza kaç tane iblis canavarı çıkacağı belli olmaz. Kendimizi koruyamazsak bu plan bir yere varmaz. Baştan söyleyeyim, savaşta tam bir ayak bağıyım."
"B-bir dakika bekle. Barusu, sen benimle mi gelmeyi düşünüyorsun...?"
Subaru'nun kendi yetersizliğini bu kadar kendinden emin bir şekilde dile getirmesi, Ram'ın yüzüne nadir görülen tedirgin bir ifade getirdi.
"Şaşırdın biliyorum ama bu zorunlu, değil mi? Yani dürüst olmak gerekirse, amaç sadece Rem'in güvende olduğundan emin olmaksa bana pek ihtiyacın yok ama..."
Subaru'nun sözleri havada kalınca Ram'ın bakışları daha da şüpheci bir hâl aldı. Kızın ifadesini görünce aceleyle elini salladı.
"Beşinci güne herkesle birlikte ulaşmak zorundayım. Tekrar tekrar savaşıp durmamın sebebi buydu. Bu yüzden yalvarırım, bırak geleyim."
Subaru'nun yalvarırcasına iki elini birleştirdiğini gören Ram'ın dudakları, ne diyeceğini bilemezmiş gibi titredi. Fakat bu duruma son veren sözler değil, derin bir iç çekiş oldu.
"Benden Rem'in boynuzlu formu kadar iyi dövüşmemi bekliyorsan boşuna umutlanıyorsun."
"Yani?"
"Rem'in aksine benim boynuzum yok. Biraz şiddetli rüzgâr büyüsü kullanabilirim, hepsi bu."
Ram cevap verirken bir parmağını hafifçe döndürdü ve bir rüzgâr esintisiyle Subaru'nun saçlarını dalgalandırdı.
Az önce doğaya bu büyüyle biraz daha sert müdahale etseydi, Subaru'nun sağ bacağını koparabilir ya da boğazını deşebilirdi. Bunu düşünmek bile sırtından aşağı soğuk terler boşanmasına yetti.
Fakat dövüşte kendi tarafında bulunması için bundan daha güvenilir birini isteyemezdi.
"Beatrice! Ram ile ben ormana gidiyoruz. Biz dönmeden Emilia uyanırsa onu bir şekilde oyala, tamam mı?"
"...Küçük kardeşi geri getirmek demek, kendi hayatından vazgeçmek demektir. Bunun farkında mısın acaba?"
Subaru, Beatrice'in kararlılığını sakince sorgulamasına karşılık parmağını salladı.
"Orası pek öyle değil, düzelteyim izninle. Ölüm sıradan bir şeymiş gibi vazgeçiyor değilim. Hayat değerlidir ve yalnızca bir tane vardır. Benimkini kurtarmak için hepinizin nasıl canla başla uğraştığını biliyorum. Bu yüzden, ne kadar acınası görünürse görünsün onun için savaşacağım."
Her şeyin bittiğini düşündüğü anda çöpe attığı o canı onlar kurtarmıştı. Subaru'nun bunu yapabilmesi, bunca insanın ona el uzatmış olması sayesindeydi.
Uzatmalara kalabilmesi yalnızca onların sayesindeydi.
"Bu işi tersine çevireceğiz. Daha önce durum gerçekten berbattı ama yine de işleri buraya kadar getirdik. Devam filminde kendimi de görmek istediğim için yapıyorum bunu... İşte öyle açgözlüyüm."
Mantıklı hiçbir açıklaması olmayan aptalca bir sebepti.
Beatrice'in sorusuna doğrudan bir cevap sayılmazdı ama Subaru yine de ona karşı göğsünü kabarttı.
"Aklından ne geçiyor en ufak bir fikrim bile yok... Sanırım keyfin nasıl isterse öyle yapmalısın? Seçenekleri sundum. Hangisini tercih edeceğin sana kalmış sanırım."
"Rem'i de böyle uğurladın demek, ha? Yine de... sağ ol, Beako."
Ormana doğru yöneldi; aklı, şu anda bile o karanlık derinliklerde savaşan Rem'deydi.
Başkalarının ne hissedeceğini kafasına göre kurup tek kelime etmeden çekip giden, fevri ve başına buyruk kararlar alan, uğraşması zor bir kızdı. Aptal ve inatçı.
"Yani, cidden, en az senin bana yardım etmek istediğin kadar ben de sana yardım etmek istiyorum burada."
Kararlılığını pekiştirmek için yumruğunu sıktı ve iblis canavarlarının ormanına doğru ilerlerken ilanını yaptı—içeride barınan kara canavarlar sürüsüne ve Subaru'yu unuttuysa diye, onu bu kadere sürükleyen doğaüstü güce karşı bir savaş ilanıydı bu.
“Pekâlâ, şampiyonluk maçı vakti geldi. Bay Kader? Oyun başlasın!”
4
Kadere savaş ilan etmesinin üzerinden yaklaşık elli dakika geçmişti; kasvetli ormandayken Ram laf arasında mırıldandı: “Büyük laflar etmiştin doğrusu.”
Ram, Subaru’nun yanında yürüyor, zemini bozuk arazide debelenen gence yukarıdan bakıyordu.
“Gerçekten ne kadar büyük bir ayak bağı olduğunu gördükçe dehşetimi gizlemekte zorlanıyorum.”
“Sen gizlemek kelimesinin anlamını biliyor musun acaba...? Karşındakine neyi sakladığını söylüyorsan ne anlamı kaldı ki...?”
Subaru, Ram’ın bu iddialı ve üstten konuşan tavrını tiye alarak lafının sonuna bir iç çekiş ekledi.
Subaru ve Ram, şeytani canavarların ormanındaydı; körlemesine dolanıp Rem’i arıyorlardı.
Bariyeri bilerek aşıp ormanın derinliklerine doğru yürümek, şeytani canavarların doğasını gayet iyi bilen Ram’ın fikriydi. Normalde bariyer canlarını yaktığı için köye asla yaklaşmaz, yaşam alanı olarak dağları mesken tutarlardı. Haliyle Rem’in de yaratıkları kökten temizlemek amacıyla oraya yönelmiş olması gerekirdi.
“İyi güzel de, sadece keçi yolları olması işi epey zorlaştırıyor...”
“Buna alışık olmayabilirsin ama bu kadarcık yol alabilmemiz kabul edilemez... cidden.”
“Dur, öyle pat diye ardında bırakma beni. Nasıl hissettiğini anlıyorum ama birazcık daha dayan!”
Ram’ın hizmetçi kıyafeti dağda yürüyüş yapmak için hiç uygun olmayabilirdi ancak alışkın adımları sayesinde Subaru’dan iki kat hızlı yürüyordu. Kardeşi için içi içini yiyen Ram açısından, Subaru’nun ağır temposuna ayak uydurmanın yüz tane zararı vardı ama tek bir faydası bile yoktu.
En azından, bu kadar yavaş hareket ederek adını temize çıkaramazdı.
“Kan kaybından yürüyen yaralıya döndüm, o yüzden çabuk yoruluyorum... Düşününce, Emilia-tan da bana çabuk dön demedi ki!”
“Daha ‘Ben geldim,’ demediğine göre, dün gecenin ‘çabuk dön’ü hâlâ geçerli.”
“O iş... öyle mi işliyormuş...?”
Subaru, Ram’ın safsatasına kafasını eğdi ve titreyen bacaklarına destek olsun diye elindeki kılıcı baston gibi yere saplayarak Rem’in peşinden gitti.
Baston niyetine kullandığı kılıcı Earlham Köyü’nün gençlerinden ödünç almıştı.
Subaru, şeytani canavar ormanına gideceğini söylediği anda diğerlerini temsilen konuşan gencin yüzündeki ifadeyi unutmakta zorlanıyordu. Genç şoke olmuştu ve Subaru durması için yapılan yakarışları duymazdan gelip durumu yarım yamalak açıklayınca, genç ona kılıcını ödünç vermişti.
Köyün en iyisi olduğu söylenen kılıç, sade bir tek el kılıcıydı. Subaru gibi bir acemi bile savurmayı başarabilirdi. Silahı kabul etmiş ve köylüler onları uğurlamıştı.
Fakat ona verdikleri tek şey bu değildi.
“Bu cebin içinde... şeker, güzel bir taş ve... Vay canına! Burada böcek var!”
Cebini karıştırırken iğrenç bir şeye dokununca Subaru bir çığlık attı. Daracık yerden kurtulan kanatlı böcek, Subaru’nun elinden kaçtı; Subaru böceğin ormana doğru uçuşunu izledi.
“O veletler de tam böyle bir şey sıkıştırırdı zaten. Sonra onlara güzel bir nutuk çekeceğim.”
“Sana taptıklarının bir kanıtı bu... Sende ne buluyorlar ki...?”
“Çocukların masum gözleri, erkekliğimin önlerinde nasıl parıldadığını görüyor. Hem tek sevdiklerinin ben olmadığımı gayet iyi biliyorsun, değil mi?”
Subaru, Ram’ın onayını aradı ve Ram da ona hak verdi.
“...Sanırım haklısın.”
Subaru bundan oldukça memnun görünerek birkaç kez başını salladı.
Ram da köyden ayrılmadan önce çocukların Subaru’yla oynaştığını görmüştü. Subaru elinden geldiğince herkesle yürekten bağ kurardı; Ram içinse bu, ancak yapabilmeyi dileyebileceği bir şeydi.
Gençler onları uğurladıktan sonra, uykudan yeni uyanmış çocuklar Subaru ve Ram’ı yakalamıştı. Subaru ve Ram’a bizzat teşekkür etmek isteyen çocuklar, onu fark eder etmez cebine sevgilerinin göstergesi olan şeyleri ardı ardına tıkıştırmıştı. Şeker parçası, güzel taş, hatta o böcek bile... Bunlar çocukların şükranlarının somut haliydi. Subaru bunları hafife alamazdı... gerçi böcek kaçıp gitmişti.
Üzerine boca edilen bu lüzumsuz minnettarlığın baskısı altında bocalayan Subaru, çocukların gülen yüzlerle söylediklerini tekrarladı:
“‘Remrin’i de geri getir ki ona da teşekkür edebilelim...’ Demek öyle ha.”
Rem o anda neredeydi? Ne kadar tehlikeli bir durumdaydı? Neden hayatını riske atarak savaşıyordu?
Çocuklar bunu bilmiyordu. Bilmelerine de gerek yoktu.
Ne de olsa—
“Merak etmeyin sizi küçük veletler. Kimseye tek kelime etmeden oynamak için karanlık bir ormana giden yaramaz çocuklar olduğunuz için ablasıyla birlikte yanınızda dikilip size fırça kaymasını sağlayacağım.”
Kendisinin de ormana bodoslama dalıp insan çiğneme oyuncağına dönerek herkesin başına iş açan aptal bir velet olarak onlara katılması gerekirdi herhalde. Köy muhtarından bütün gece azar işitmek için diz çökmek ne eğlenceli olurdu ama, değil mi?
Zihninde bu gelecek tablosunu canlandırmak, doğal olarak dudaklarında buruk bir tebessüm oluşturdu.
Ardından, Subaru’nun yüzündeki bu tuhaf sırıtışın aksine, Ram yürümeyi bıraktı. Başını sessizce öne eğdi, arkasına bakmadan emreder gibi bir tonda konuştu:
“Barusu, biraz bekle. Durugörü kullanacağım.”
Sessiz ormana doğru döndü. Subaru Ram’ın yanına koşarken sanki sesin kendisi bile yok olmuş gibi hissetti. Tetikte kalarak etrafına bakınırken kılıcını kınından çekti.
Gardını düşüremezdi çünkü Ram, Durugörü kullandığı esnada tamamen savunmasız kalıyordu.
“—”
Ram solgun yüzünü eğerek sessizce Bin Gözün Bakışı olarak da bilinen Durugörüye odaklandı. Bunun diğer canlıların görüşünü ödünç alabilen bir güç olduğunu ve yalnızca insanlarla sınırlı olmadığını açıklamıştı. Dalgaboyları uyuşan yaratıkların görüşüne geçip menzilini daha da genişletmek için başka yaratıkların da görüşünü kullanarak kelimenin tam anlamıyla “bin gözle” etrafa bakabiliyordu.
Ram ormana girdiklerinden beri bu gücü birkaç kez ormanı taramak için kullanmıştı ama henüz Rem’in yerini tespit edememişti.
Görünüşe göre canlı çeşitliliğinin bolluğu işi epey zorlaştırıyordu.
Fakat—
“Barusu... Bizi izleyen gözler var yine.”
“Geldiler demek, ha...? Önden ben mi yürüyeyim?”
Ram’ın gözlerini kapalı tutarak başını salladığını gören Subaru, hafifçe nefes aldı ve kalbinin deli gibi çarptığını fark etti. Savunmasız Ram’ı tek başına bırakıp çimlerin üzerinde usulca öne doğru adım attı ve yosun kaplı bir kayaya tırmandı. Kayanın tepesine çıkıp derin bir nefes aldı.
Demir kını kayanın sert yüzeyine vurdu. Ses yankılanırken, hemen önündeki ormandan hışırtılar yükseldi.
“—!”
Zeminde koşan ayak sesleri ve bir ağızdan çıkan ulumalar Subaru’nun kulak zarlarında gök gibi gürleyerek sessizliği paramparça etti.
Hemen arkasına baktığında, ağaçların arasından fırlayan siyah, dört bacaklı bir canavarın başının üzerinde havada olduğunu gördü. Dişlerini açmış Subaru’nun boğazına nişan almıştı; onu paramparça etmek için Subaru’nun yavaş tepki vermesinden yararlanıyordu.
Subaru içgüdüsel olarak kendini korumak için iki elini birden kaldırdı ama vahşi canavarın hızı onunkini katbekat aşıyordu. Ağzı ardına kadar açık halde tam gözlerinin önünde bitti. Dişlerinin sivri uçları Subaru’nun etini kolayca delip kanını ve canını fışkırtmak üzereyken, böğrüne çarpan bir Rüzgâr Kılıcı yaratığı muntazam bir şekilde ikiye bölerek anında canını aldı. Ön yarısı hızını alamayıp Subaru’ya sertçe çarptı ve onu havaya savurdu.
“Vay canına!”
Bıkkın bir iç çekiş Subaru’nun kulaklarına ulaştı.
“Tek bir tanesini görünce bile cesaretini nasıl bu kadar çabuk kaybedebiliyorsun, aklım almıyor Barusu.”
Subaru’nun talihsizliğine, uçuşu yamaca çarpıp aşağı doğru yuvarlanmasıyla son buldu. Ayağa kalktı, sıyrıklar içindeki kalçasını silkeledi ve tepenin üstünden ona bakan Ram’a dik dik baktı.
“Baksana sen! Şunu biraz daha az kıl payı yapamaz mısın?!”
Ram dudaklarını bükerek kayıtsızca bir laf savurdu:
“En az acıyı çekecek şekilde öldürmeye odaklandığımdan senin ihtiyaçlarını düşünemedim Barusu.”
Subaru yanında yatan cesede baktı. Çoktan cansız bir bedene dönmüştü. Tehlikeli bir yaratık olduğunu bilmesine rağmen, canlı bir varlığın böyle ölüp gitmesi aklını kurcalıyordu. Subaru ellerini hafifçe birleştirip dua etti.
“Tek bir yaratık için sızlanacaksan kalbin bu yüke dayanamaz, hele ki onlar yok edilmezse canından olacağın düşünülürse Barusu... Onları bu şekilde avlamak senin fikrin değil miydi?”
“Bırak da burada biraz iki yüzlü bir duygusallık yapayım yahu. Kendi iç huzurum için bu önemli.”
Aslında mesele pek de duygusallık sayılmazdı; daha ziyade farklı dünyalarda büyümüş olmanın getirdiği bir şeydi.
Subaru öyle derin bir inanca sahip olduğunu iddia edemezdi ama hayata saygı duyardı. Sıfırdan Başlayan Ölüm sürecinde hayatın değerine dair farkındalığı biraz daha güçlenmişti.
“Eee, demin Durugörüyle Rem’i bulabildin mi?”
“Hayır. Ne yazık ki ormanın daha derinlerinde gibi görünüyor. Az önceki gibi, Urugarumların ara sıra seni hedef alması yüzünden onun yerine odaklanmak zorlaşıyor Barusu.”
Ram bunu söylerken elini yanağına koydu, şeytani canavarların neden doğrudan Subaru’ya saldırdığına akıl sır erdiremiyordu. Subaru cevabı bildiğine dair üstü kapalı bir şüphe taşıyordu ama bunu doğrudan söylemeye dili varmıyordu; güçsüzdü işte.
Subaru ağzını açmayınca, Ram gözlerini bir Subaru’ya bir de canavara çevirdi.
“Sanırım güçsüz olduğun için.”
“Bula bula bunu mu buldun?! Çok kabasın.”
“O halde kolay bir av olduğun içindir.”
“İkisi de aynı kapıya çıkıyor Abla.”
Ram omuz silkti; Subaru ise omuzlarını düşürdü.
Ram’ın bu sözleri gerçekten mi söylediğini yoksa sadece onunla uğraştığını mı kestirmek zordu. Muhtemelen ikincisiydi.
Ormana girdiklerinden beri tek tük şeytani canavarlar onlara saldırmıştı. Her halükarda Ram, Subaru’yu hedef alanları büyü kullanarak yere seriyordu.
Bu kesin av yöntemini bulan kişi Subaru’ydu. Ram Durugörü kullanırken savunmasız kalsa bile yaratıklar her zaman Subaru’nun peşine düşüyordu. İlk başta Ram bu konuda şüphe duymuştu ama o eskidendi.
—Subaru, konuyu değiştirmek için bundan daha iyi bir fırsat olamayacağını düşündü öylesine.
“Sana boynuzsuz ne demek diye sorabilir miyim?”
Ormana girmeden hemen önce birdenbire duyduğu bu tabiri düşünüp duruyordu. Bir yere kadar tahmin yürütebiliyordu. Ram, yukarıdan Subaru’ya bakmaya devam ederek bu sözü sindirdi.
“Duyulduğu gibi işte; ahmakların boynuzu olmayan bir iblisi nitelemek için kullandığı aşağılayıcı bir tabir.”
İblis kelimesi, önceki gece Rem’in görüntüsünü akla getiriyordu. Alnında beyaz, hafifçe parıldayan bir boynuzla kanlar içinde çılgınca güldüğü anı asla unutamazdı.
Tıpkı masallardan fırlamış bir iblise benziyordu.
Ve Ram kendisine boynuzsuz demişti. Başka bir deyişle, Ram’ın alnı—
“Ufak bir çatışmada o biricik boynuzumu kaybettim. O günden beri her şeyde Rem’e bel bağlamak zorunda kaldım.”
“...Bunu sormam iyi olmadı galiba, ha?”
“Neden ki?”
Subaru yüzünü kaşırken, Ram gerçekten anlamamış gibi başını yana eğdi.
“Şey, yani, iblis olan biri için boynuz ne kadar önemlidir bilmem ama bayağı büyük bir mesele olduğunu tahmin ediyorum. Sormam biraz düşüncesizlik oldu sandım.”
“Öyle olsa bile artık onu geri getirmenin bir yolu yok. Neyse, için rahat olsun.”
Ram, ses tonunu çok az yumuşatmadan önce Subaru’ya yukarıdan konuşarak haddini bildirdi.
“O zamanlar durumu sakin karşılayamamış olabilirim ama artık sakinim. Boynuzumu kaybettim ama karşılığında bir hayat kazandım... gerçi Rem böyle düşünmüyor sanırım.”
Lafını bitirmeden önce sesinde acı bir tını belirdi, elini sallayarak niyetini belirtti—yeniden Durugörüye geçiyordu. Subaru yamaca tırmandığında, Ram dünyayı başkalarının gözünden görme işine çoktan dalmıştı bile.
Ram’ın gözleri kapalıydı, nefesi kesik kesikti ve alnından soğuk terler boşanıyordu. Uzun gün boyunca bacaklarını helak etmiş gibi ikisi de titriyordu; birden fazla kez başı dönüyor ve sendelemek üzereymiş gibi görünüyordu. Diğer varlıkların görüşünü ödünç almak için Durugörü kullanmak, bedenine bu denli büyük bir yük bindiriyordu işte.
Fakat ne kadar acı verici olursa olsun, Ram’ın dudaklarından en ufak bir zaaf belirtisi dökülmedi.
İşin aslına bakılırsa Ram ve Rem birbirine çok benzeyen ikizlerdi. Kendilerini hırpalamaları gerekiyorsa bunu bir an bile tereddüt etmeden yaparlardı. Emilia ve Beatrice’i de hesaba katınca, malikânenin kızlar ekibi başkalarını biraz fazla ön plana koyuyordu.
“Off, bu durum güçsüz bir ezik olduğum için beni daha da suçlu hissettiriyor...”
Ayağının dibindeki çimleri tekmeledi. Bu büyük bir hesap hatası oldu zira bir parça çim ağzına kaçtı, kalkan toprak da dosdoğru gözlerine girdi.
Ağzındaki toprak tadı veren çimi tükürürken, kendi aşırı kararsız doğasına lanet etti. Yine de böylesi bir ahmaklığın tam da kendine yakıştığını düşünerek biraz olsun rahatladı.
Ram'nin Durugörü sırasında dikkatini dağıtmanın iyi bir şey olmadığını bilse de sordu: "Ram. Rem için endişeden deliye dönüyorsun, değil mi?"
Başkalarının görüş alanıyla kendini senkronize etmeye odaklanan Ram, gecikmeli olarak yanıt verdi: "Elbette endişeleniyorum. Kuşkusuz o kız benden çok daha güçlü ama bu endişelenmemek için bir sebep değil."
"…Evet."
"Her konuda benden daha iyi olsa bile, ben hâlâ onun ablasıyım. Bu asla değişmeyecek."
O ana dek Subaru, Ram'in sırf kendi işini kolaylaştırmak uğruna kız kardeşini kullanan biri olduğunu düşünmüştü. Ne kadar da yanılmıştı. Buna aptalca bir yanlış anlama demek bile hafif kalırdı.
Ram, kendi konumunu Subaru'nun anlayabileceğinden çok daha keskin bir şekilde kavramıştı. Rem'in sürekli övünmelerine layık olamadığının gayet farkındaydı.
Subaru, Ram'in bunu nasıl kabullendiğini görünce kendi kararlılığını perçinlemekten başka bir şey yapamadı.
Başını kaşıdı, açılmak için gerinirken mırıldandı.
"Şimdiye kadar Rem'le çoktan karşılaşmış oluruz sanıyordum ama…"
Belki de Ram, Subaru'nun bir türlü sakinleşemediğini hissetmişti. Her halükarda, nafile Durugörüsünü bırakıp zihnini tamamen geri topladı. Subaru'ya şüphe dolu bir bakış atarken terli saçlarını hemen çekidüzen verdi.
"Barusu, ne yapmayı planlıyorsun?"
"İşlerin geldiği noktada, tam da dediğin gibi sadece ayak bağıyım. Ormana girmeden önce sana söylemiştim… İşe yarar bir şeyler yapıp Rem'i kurtarmaya yardım edeceğim."
Tahmininden emin olmayı beklemiyordu ama önceki olaylara dayanarak kendi lehine yaklaşık 70'e 30 şans veriyordu. Elbette geriye kalan yüzde 30 zihnini fena halde kurcalıyordu ama…
"Burada şansımı zorlamam gerek. Ram, biraz tehlikeli bir köprüden geçmeye hazır mısın?"
"İblis canavarlarla dolu bir ormanda genç bir adamla baş başayım. Bir genç kız için bundan daha büyük bir tehlike olamaz herhalde."
"Vay, lafı gediğine koydun ablacım."
Subaru güldü, ardından derin bir nefes alıp gözlerini yeniden açtı.
Subaru'nun düşündüğü doğru çıkarsa durumu tersine çevirebilirdi. Bunun gerekli olduğunu bilse de yüreğindeki korkuyu dindiremiyordu.
Korkak bir tavuk olduğunu biliyordu. Yine de kaçamayacağı bazı şeyler vardı.
Eğer Subaru haklıysa, bu da onlardan biriydi…
"Ram, aslında, ben—"
—Ölümden Dönüş hakkında konuşmaya başladı.
Subaru, aktarılması yasak olan şeyi kelimelere dökerek tabuyu çiğnemek üzereymiş gibi davrandı.
Gözlerinin önünde, Ram tam Subaru'nun ne dediğini merak ediyormuş gibi görünürken yüz ifadesi donup kaldı.
Hayır—zamanın ta kendisi durmuştu.
Dünya rengini kaybetti, sesler yok oldu ve zaman kavramı bile gıcırdayarak durdu.
Her şeyin durduğu bir dünyaydı. Aniden, kuralın tek istisnası belirdi.
"Geldin demek."
Mırıltısı aslında bir ses yaratmadı ama sövgüsünün gözlerinin önünde süzülen şeye yine de ulaşmasını umdu. Duygularının zerre kadarı bile iletilebilirse, bu ona gerçekten büyük bir tatmin verirdi.
Donmuş dünyada etkilenmeyen tek şey kara buluttu. Subaru'nun önünde aniden beliren bulut, onun blöfünü görmek istercesine bir kol silüetine büründü. Parmaklar oluştu, ardından bir bilek; pazu da ortaya çıkarak tam bir sağ kolu tamamladı. Önceki kol dirseğe bile ulaşamamışken, bu kol omza kadar tamamen cisimleşmişti.
“—”
İlk seferindekinden daha belirgin olan bulut kara parmaklarını ileri doğru kaydırırken, Subaru'nun nefesi sanki içinde tıkandı. Göğsünün ince etini geçtiler, göğüs kafesini okşadılar ve doğruca kalbine yöneldiler.
Geleceğini bilmesine rağmen sınırlarını böylesine aşan bir acıya katlanmasının imkânı yoktu. Kalbinin doğrudan kavrandığını hissetmekten kafasının içinde kopan deli çığlıkları ifade edecek kelimeleri yoktu.
Uzun süren ızdırap, o dayanılmaz keder anı devam etti.
Kalp ritmi bozulmuştu. Kan akışı sınırlarına kadar zorlanıyor, bütün bedenini feryat ettiriyordu. Dişlerini kıracak kadar sıktığı, gözlerinden kan damlıyormuş gibi hissettiren öyle bir işkenceydi ki bu. Subaru için bu dünyada hissedebildiği tek şey acıydı. Elinden gelen tek şey kıvranmaya devam etmekti.
Görüş alanı saf bir beyaza bürünürken ızdırap sonsuza dek sürecekmiş gibi geldi—
"—Barusu?"
Lakabını duyduğunda Subaru dizlerinin ve kıçının üstüne yığıldığını fark etti. Dudaklarının kenarından sızan tükürüğü alelacele silip tekrar ayağa kalktı.
"Dostum, gündüz düşleri fena, hem de çok fena şeyler."
"Yaralandıktan sonra kendini çok erken zorladığın için böyle. Fazla geliyorsa köye dönmelisin. Rem'i bulmanın başka bir yolu varsa, en azından bunu bana söylemeden önce…"
Cümlesini tamamlayamadan Ram'in nefesi kesildi ve etrafına bakınırken yüz ifadesi değişti.
Duyulan tek ses sessiz ormana aitti: rüzgârla sallanan ağaç dalları ve birbirine sürten yaprakların hışırtısı. Ram dikkatle dinleyerek Subaru'ya döndü.
"Ne yaptın sen, Barusu?"
"…Acısına katlanıp zarları birazcık salladım işte."
Acının ne kadar aşırı olduğuna bakılmaksızın, o anda bedeninde o acıdan tek bir iz bile kalmamıştı.
Subaru, yalnızca zihnine kazınan yaralara içten içe lanet okurken bile vücudunun hareket edecek kadar dayanma gücüne sahip olması tesellisine şükrediyordu.
Ne de olsa—
Koyu yeşil yaprakların arasında rüzgârın hışırtısı sükûnetini kaybetmeye başladı. Ram kaşlarını çatıp sağına baktı.
"Rüzgâr hareketleniyor… Canavar kokuları yaklaşıyor, hem de çok sayıda."
Subaru da o yöne baktı ve ormanın derinliklerinden yaklaşan çok sayıda kırmızı ışık noktası gördü. Göz sayısına bakılırsa, üzerlerine doğru koşan yaklaşık beş iblis canavar vardı.
Ram dilini hafifçe şaklattı.
"Üstelik daha Rem'i bulamadık bile…!"
"Şey, o konuda endişelenme. O kadar uzakta değil, yakında birleşiriz."
"Böyle bir şeyden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"
Subaru, Ram'in keskin bakışları ve azarı karşısında omuz silkti.
"Rem'in amacı ormandaki bu iblis canavarları temizlemek, değil mi? Ben burada olduğum sürece beni yemeye çalışmak için gelmeye devam edecekler. Bu da eninde sonunda Rem'i koşa koşa bana getirecek."
Bunu en başından beri düşünüyordu. Ve en başından beri bunu tuhaf da bulmuştu. İblis canavarlar her döngüde lanet hedefi olarak neden Subaru'yu tercih ediyordu?
Subaru o dört günü tekrarladığında, iblis canavarlar köyde karşılaştıklarında hep Subaru'yu lanetlemişti. Bu kaçınılmaz bir kaderden ziyade, başka bir zorunluluğun işleyişi gibiydi.
Subaru'nun varlığı iblis canavarların tepkisini çekiyordu. Subaru, neden sorusunun cevabını diğer kaynaklardan aldığı abartılı tepkilerden çıkarmıştı.
"Başka bir deyişle—bu, cadının kokusu."
İblis canavarlar, cadı tarafından yaratılmış tüm insanlığın düşmanlarıydı. Ve cadının kokusunu taşıyan Subaru'ya karşı aşırı derecede hassas görünüyorlardı. Ormana birlikte girdiklerinden beri Ram'in değil de onun peşine düşmelerinin sebebi şüphesiz buydu.
İblis canavarları ortaya çıkarmak için tek gereken cadının kokusundan bir parça almaksa, bunu sonuna kadar kullanacaktı. Ormandaki her iblis canavarı kendine lanet bırakmaya çekecek, Rem'i de peşlerinden koşturacak muazzam bir ziyafet hazırlayacaktı.
Buna 'Subaru Çiğneme Oyuncağı Operasyonu' adını verdi.
Daha önce Emilia'ya Ölümden Dönüş'ten bahsetmeye çalıştığında, Beatrice sonrasında planını yapması için gereken ipucunu veren üstünkörü bir yorum yapmıştı. Görünüşe göre o karanlık bulutun ortaya çıkması, etrafında dolanan cadı kokusunu yoğunlaştırmıştı.
O pus muhtemelen bir şekilde cadıyla bağlantılıydı. Her nasılsa, Subaru'nun etrafındaki cadı kokusu Ölümden Dönüş'ün ardındaki güçle ilişkiliydi—ama şimdi bunları düşünecek zaman değildi.
Elinde yalnızca kimseye anlatamadığı bir ıstırap, şikâyetini duyacak kimsesi olmayan vahşi bir acı vardı.
Hızla yaklaşan tehlike karşısında, Kader'in ona dağıttığı kartları tersine çevirmenin verdiği katıksız coşku, Subaru'nun dudaklarının kenarını kötücül bir sırıtışla kıvırdı.
—Evet be, sonunda bu döngüyü tezgâhlayan Kader'e okumu fırlattım!
İçinden tezahürat yaparak tek elli kılıcını tekrar kavradı ve yaklaşan dalgayı karşılamak üzere pozisyon aldı. Yanında duran Ram'e de tiz bir sesle seslendi: "Madem dövüşte süper güvenilirsin, şimdiden eline sağlık, teşekkürler!"
"Bundan sonra, söylediklerine objektif bir gözle baktığında lütfen seni öldürmem için bana yalvar."
Ram'in sesinin ardından bir iç çekiş duyuldu ve cepheden yaklaşan kalabalığa bir Rüzgâr Kılıcı savurdu.
—İblis canavarlara karşı verilen mücadelenin ikinci raundu için kadro değişmişti.
5
Yerden güç alarak ileriye doğru atıldı.
Altındaki devasa, dalgalı kökü çiğneyip ayaklarını olanca gücüyle üzerine bastı.
Düzgün bir yolun bulunmadığı orman ve dağlarda sağlam bir basamak olamayacağını düşünmekle ne kadar da yanılmıştı. Tek yapması gereken doğal hayvan patikalarından aşağı koşmak ve topuklarının nereye basacağı konusundaki kararında tereddüt etmemekti. Adım atarken ayakkabılarının sağlamlığına güvenmek, ilerlemesinde muazzam bir fark yaratıyordu.
Nefesi kesilmişti. Alnındaki ter gözlerine giriyordu, bu yüzden tere gidecek bir yol açmak için acıyla gözlerini kırpıştırdı.
Rüzgâr direncini azıcık da olsa azaltmak için vücudunu öne doğru eğerek var gücüyle depar atıyordu. Fakat peşindekilerin ayak sesleri azalmıyordu. Sanki Subaru'nun kaçma çabasıyla alay edercesine hemen yanı başında çınlıyordu. Kaçıp kurtulma şansı neredeyse sıfırdı.
Ciğerleri yanıyordu ve sanki oksijene muhtaçmış gibi nefes nefese kalmıştı. Subaru'nun ağzı çirkin bir şekilde açık kalmıştı. Üstüne üstlük—
"Ne berbat bir surat… Seni köyüne şikâyet edeceğim."
"Bunu sonra sana hatırlatacağım, lanet olsun!!"
Subaru, Ram'i kollarında taşıyarak koşmaya devam ederken oksijenini gereksiz yere harcadığına anında pişman oldu.
'Subaru Çiğneme Oyuncağı Operasyonu' için cadının kokusunu kullanmasının üzerinden yaklaşık on dakika geçmişti. Tıpkı Subaru'nun planladığı gibi, iblis canavar sürüsü etraflarına toplanmıştı. Son derece çetin bir çatışmanın ortasında ikisi en sonunda… canlarını kurtarmak için ormanda koşmaktan başka çare bulamamıştı.
"Ben de onlarla dövüşebilirsin sanmıştım, aman be!"
"Dövüştüm zaten. Sadece dayanıklılığım umduğum kadar iyi çıkmadı."
"Hani tehlikeli bir köprüden geçmeye hazırdın?!"
"O köprü boyumuzu aştı. Karşıya geçemeden yuvarlanacaktık."
Ram'in, Subaru'nun her lafına verecek bir cevabı vardı.
Tekrarlanan çatışmalardan ötürü manası tükenmişti; kollarını bacaklarını düzgünce hareket ettirebilecek halde bile değildi.
İblis canavarlar Subaru'nun cadı kokusunu salmasını yazılı bir davetiye gibi görmüş, peş peşe sökün etmiş ve sayıları kısa sürede baş edebileceklerinin çok ötesine geçmişti. Dilinden dökülebilen tek kelime pişmanlıktı.
Ram rüzgâr büyüsünü kullanarak on yedi kadar canavarı haklamıştı. O noktaya kadar işler tıkırında gitmişti ama Ram aniden gücünü kaybedip yere yığılmıştı. Hemen yanı başında aklı başından giden Subaru, Ram'i kucaklamış, sırtlanıp tabanları yağlamıştı—
"Hiç değişmiyorsun… Yine de hazırlıksız oluşunu takdir ediyorum."
"Kucakta taşınan bir kıza göre fazla küstahsın! Hem çok da konuşma! Dilini ısırmışsın gibi duruyor… ve gücüm… artık… yet…meyecek…!"
Subaru, ortalamanın bir hayli üzerinde olan atletik yetenekleriyle övünebilirdi fakat hepsi kapalı alanda geçerliydi. Açık havada dayanıklılık sorunları ciddi boyutlara ulaşıyordu. Okuldayken maraton koşmayı aklının ucundan bile geçirmemişti.
O acınası kondisyonuyla bile, bu ölüm kalım mücadelesinde elinden gelen her şeyi sıktı çıkardı. Gelgelelim, dayanma gücünün tükenmesi sadece an meselesiydi…
Peşlerindeki iblis canavarlar Subaru'nun takatinin sonuna geldiğinin şüphesiz farkındaydı. Zayıf olanı avlamaktan gerçekten zevk alıyorlarmış gibi topuklarını ısırmaya çalışıyorlardı, bu da onun kaçma içgüdülerini daha da körüklüyordu.
"Görünüşe göre içimde gizli gücü açığa çıkarmanın vakti nihayet g—Ah!"
Bir iblis canavarın dişleri sağ omzuna batarken Subaru acı dolu bir çığlık attı.
Onunla eğlenen pisliklerden biri önlerine geçmişti. Omzunun derinliklerine gömülen keskin acı beynine saplandı ve başı sanki patlayacakmış gibi hissettirdi. Canavarı üzerinden silkelemek için çaresizce bedenini kıvırdı—
"—Barusu!"
"Hass—!"
Ram kucağında konuşur konuşmaz orman aniden ardına kadar açıldı ve Subaru'nun ayakları boşlukta savruldu.
Tüm iç organları yukarı fırlıyormuş gibi bir boşluk hissi yakasına yapışırken ayakları havayı tırmaladı. Bir sonraki an topukları yamaca çarptı; dengelerini kaybeden Subaru ve Ram birlikte aşağı kaymaya başladılar.
“Kahrolasılar kandırdı beni…!”
Onları basit canavarlar diyerek asla hafife almamalıydı. Subaru onlarla defalarca temas kurarak ne denli zeki olduklarını görmüş olsa da iş ciddiye bindiğinde onları sadece birer hayvan olarak görme yanılgısından bir türlü sıyrılamamıştı.
Sonuç olarak, takip ettiği ve gayet uygun görünen patika onu resmen bir uçurumun kenarına sürüklemişti.
“Kahretsin be!!”
Daha da dik bir açıyla aşağı kayarlarken, Subaru’nun haykırışı boğazını titretti. Sol elindeki çekilmiş kılıcı uçurumun yüzeyine saplarken Ram’e daha da sıkı sarıldı.
“Aaaah, ah, ah, ah!”
Uçuruma sapladığı kılıç bükülüp daha fazla kaymalarını önlerken, sol yanı boydan boya yere sürtündü. Başını çevirip baktığında, uçurumun hemen altlarında bittiğini gördü; bir saniye bile gecikmiş olsa kesinlikle ölüme uçacaklardı.
“Vay canına!”
Yukarı baktığında, peşlerindeki birkaç iblis canavarın yanlarından aşağı doğru yuvarlandığını gördü.
Duramayacak kadar büyük bir ivmeyle gelen canavarlar, evcil köpekler gibi ciyaklayarak uçurumun kenarından boşluğa yuvarlandılar. Bedenleri acımasızca aşağıdaki sivri, kayalık vadiye çakıldı; kemiklerinin kırılma sesi Subaru’nun kulaklarına kadar ulaştı.
“Ah, az kalsın başsağlığı dileklerini bizim için kabul edeceklerdi…”
“Kolum… acıyor…!”
Subaru’nun kolu bedenini sıktıkça Ram sızlandı.
Kızın bedeni hafifti fakat Subaru’nun kendi ağırlığı da eklenince, zemine saplanan kılıca ve onu tutan Subaru’ya binen yük doksan kilonun üzerindeydi. Sınırına ulaşması uzun sürmeyecekti.
“Uçurumdan aşağı düşersek işimiz yaş elbette. Tırmanabilir misin Barusu?”
“Dayanmayı çok isterdim… ama yukarıdaki iblis canavarlar hâlâ büyük dert,” dedi sol koluna daha fazla yüklenerek. Açıyla saplanmış olan kılıcın ağırlıklarını taşımasına izin vererek daha dengeli bir pozisyon almaya çalıştı, tam o sırada…
“—Ah,” dedi ikisi bir ağızdan.
Aynı anda, kırılan çeliğin tiz sesi etrafta çınladı.
Uçuruma saplanan kılıç kırılmış, namlunun ucu yamaçta saplı kalmıştı.
Eğilmiş bıçağı telaşla yeniden toprağa sapladı ama körelmiş uç pek derine inmedi.
Her yanının yara bere içinde kalmasını göze alarak tüm vücuduyla yamaca yapıştı fakat tek başına sürtünme iki kişiyi yavaşlatmaya yetmiyordu. Bıçak da yerinden fırlayınca çabaları boşa çıktı. Yeniden düşmeye başladılar.
“Aaaaa! Bittik biz—!!”
“—Bunun borcunu ödeyeceksin, Barusu!!”
Subaru tepeüstü düşerken, daha önce kendini bir uçurumdan attığı anı hatırlamasıyla vücudundaki bütün tüyler diken diken oldu. Yine de bir erkek olarak vazifesinden ödün vermedi; düşüşün etkisinden korumak için Ram’i kollarının arasında tutmaya devam etti.
Ram fiziksel işi ona bırakıp kollarının arasında dönerek ellerini yere doğru çevirdi.
“—El Fulla!”
Ram büyüyü fısıldarken içinde mana kabardı ve tahmini iniş noktalarında güçlü bir rüzgâr fırtınası koptu. Dosdoğru aşağı düşerlerken Subaru’nun bedeni yükselen hava akımına çarptı ve altlarındaki basınca tutundu; düşüşleri iyice yavaşlarken ikisini yeniden dik konuma getirmeyi başardı.
Çevrelerindeki dünya fırıl fırıl dönerken Bu iş olur diye düşündü. Tüm gücünü bacaklarına verdi, inişin darbesine dayanırken dişlerini kıracak kadar sıktı.
“Nguuuuuh, aaaaaa—başardık!!”
—Dayanmışlardı.
Uyuşmuş, halinden hiç mi hiç hoşnut olmayan bacaklarının üzerinde güçlükle sıçrayarak düştükleri uçuruma baktı. Yüksekliği görünce dili tutuldu—on metreden fazlaydı, aşağı yukarı lisesinin dördüncü katından atlamakla eşdeğerdi. Bu yükseklik zeminin sertliğiyle birleştiğinde, hayatta kalmış olmaları bile başlı başına bir mucizeydi.
“Resmen Hızır gibi yetiştin, Ram. O rüzgâr büyün olmasaydı şimdiye—”
Subaru hayatını kurtardığı için Ram’e minnettarlığını sunmaya çalıştığı sırada kızın kollarında hareketsiz yattığını fark etti.
Burun deliğinden ince bir kan süzülürken Ram’in başı yana düştü. Gözleri kapalıydı, nefesleri kesik kesikti ve çıkardığı tek ses acı dolu iniltilerdi.
“Ah, şey, Ram? Of be, durum kötü.”
Bedenini hafifçe sarsıp ona seslendi ama Ram’den çıt çıkmadı.
Başından beri Basiret’i kullandığı ve iblis canavarlarla dövüştüğü için bitkin düşmüştü. Hiç şüphesiz o büyüyle kendini fazlasıyla zorlamış, bilincini tehlikeli bir noktaya sürüklemişti.
“Kahretsin. Zamanlamam da tam felaket…”
Subaru fevriliğine lanet okuyarak Ram’e daha dikkatli bir şekilde sarıldı. Onu yanına yatırdı, kırık kılıcı beceriksizce kınına soktu ve başını kaldırıp yukarı baktı.
İblis canavarlar bile dik bir uçurumun kenarından onların peşine atlayamazdı. Takiplerini sürdürmek için muhakkak etrafından dolanacaklardı. Bu esnada biraz zaman kazanacaklarını ummuştu.
“Yok artık, şaka yapıyor olmalısınız!”
Subaru başını kaldırdığı anda, düşüşünden güçbela sağ çıktıkları yamaçtan aşağı doğru koca bir kaya seli aktı—ve kayaların üzerinde, manasını yönlendirerek onlara liderlik eden bir yavruyla birlikte iblis canavar sürüsü geliyordu.
Subaru yavru iblis canavarı tanıdı: Köyde ona ilk laneti bulaştıranın ve önceki gece çocukları kovalarken Rem’in sert bir darbe indirdiğinin ta kendisi olduğuna adı gibi emindi.
Küçücük cüssesine rağmen diğer iblis canavarların onun ardı sıra gelişini, sanki bütün sürüye o liderlik ediyormuş gibi arkasından takıldıklarını görünce Subaru kuru bir kahkaha atmaktan kendini alamadı.
“Senden nefret etmeye başlıyorum, Cadı Hanım—şu parfümün dozu cidden fazla kaçmış.”
Şikayetini layıkıyla dile getiren Subaru, yeniden kaçmaya hazırlanırken uyuşmuş bacaklarını kontrol etti. İblis canavarların onları hor görüp yere indikleri an üzerlerine atılmaması için dua ediyordu—
“Şey, ne…?”
Subaru koşmaya başlamadan hemen önce, bir şeylerin ters gittiğini hissederek başını yana eğdi.
Uçurumdan aşağı kayan iblis canavarlar tuhaf görünüyordu. Yuvarlanan kayaların üzerindeyken irkilmeye başlamışlardı ve uçurumun altındaki zemine bastıkları anda her yöne dağılmaya koyuldular.
“Ha? Şey, ben buradayım millet…?”
Küçük örümcekler gibi etrafa saçılmalarını izlemek, onun bile anlam vermekte zorlandığı bir manzaraydı.
Burada neler dönüyor böyle…? Bunu aklından geçirdiği anda, uçurumun tepesindeki patlama cevabı da beraberinde getirdi.
“—Ha?”
Yeniden yukarı baktığında, uçurumun tepesindeki değişim Subaru'yu şaşırttı ama durumu anında kavradı.
—Çok yukarılardaki o dik kayalığın tepesinde artık bir insan silüeti duruyordu.
Hizmetçi kıyafeti giymiş bir kızdı bu; kana bulanmış dikenli gürzünü aşağıda tutuyor, aklından en ufak bir kırıntı dahi kalmamış gözlerle yamaca dik dik bakıyordu.
O öldürücü bakışlarla göz göze geldiği an, Subaru'yu soğuk terler bastı ve eşi benzeri olmayan bir uğursuzluk hissi iliklerine kadar işledi.
Bir anda iblis, yüksek uçurumdan aşağı atlayarak metrelerce aşağıdaki zemine indi.
Subaru'nun nefesi kesildi. Ormanın derinliklerinde iblis canavarlarla çevriliydi, bir iblis kızla yüz yüzeydi, ne pahasına olursa olsun korumak zorunda olduğu bir kızı tek koluyla tutuyordu—ve son aşamaya elinde kırık bir kılıçtan başka hiçbir şey olmadan varmıştı.
“Bu kadarı da… birazcık haksızlık ama, sence de öyle değil mi?”
Yakarışı, ormanda esen rüzgârın içinde kaybolup gitti, duyulmadı.
Tam anlamıyla, hani derler ya, bir ölüm kalım meselesiydi—
6
Ram ve Subaru, tehlikenin fazlasıyla farkında olarak iblis canavarların ormanına girmişlerdi fakat canavarları alt etmek için iş birliği yaptıklarından, ormanın derinliklerine tek bir çizik bile almadan ulaşmışlardı. Plan; mucizevi bir şekilde burnu bile kanamamış Rem'i bulmak, güvenli, huzurlu ve mutlu bir kavuşma anında kafasına göre hareket ettiği için ona fırça kaymaktı. Ardından, Subaru'nun iblis canavarları kendine çekme yeteneğini kullanarak, Ram ve Rem'in kardeşlik güçleriyle canavarları birer birer haklayıp Subaru'yu lanetten kurtaracaklardı. Mutlu son.
“Böyle hayal etmiştim ama, evet…”
Subaru, tıkır tıkır işleyen senaryosunun nasıl da tuzla buz olduğunu acınası bir ses tonuyla düşündü.
Subaru, karşısında dikilen Rem'in gözlerinde dostluğa dair tek bir kırıntı dahi göremiyordu. Tek hissettiği, zifiri karanlık bir kan arzusuydu.
Emin olamasa da, oturup konuşabilecekleri zihinsel bir durumda gibi görünmüyordu.
Kızdan yayılan baskı, gözlerini kırpmasına bile engel oluyordu. Karşısındaki bu tehditten gözünü bir anlığına bile ayırırsa neler olabileceğini kestiremiyordu.
—Bu düşüncenin ta kendisi bile, Rem'in kendisini bir düşman olarak gördüğünü fark eden Subaru'nun yüzünde zoraki bir tebessüme yol açtı. O zaman ben ta buralara kadar ne halt etmeye geldim ki?
“Selam, Remrin, kankan Subaru geldi! Bak, dostun!”
Yüzünün kaskatı kesildiğinin farkında olmayan Subaru, yine de neşeli bir ses tonuyla seslenmeyi başardı. Belki de Rem'e seslenmenin onun aklını başına getireceğini düşünmüştü ama…
Rem başını ona doğru çevirdi ve neredeyse sesi duyulabilecek kadar keskin bir bakışla ona kilitlendi.
“Bana öyle ateşli bakarsan yanıp kül olacağım…”
Subaru, kızın tüm dikkatinin ağırlığını üzerinde hissetti. Belki de çuvallamıştı. Rem'in korkunç görünüşü kesinlikle bu düşünceyi haklı çıkarıyordu.
Üzerindeki o tanıdık hizmetçi kıyafeti tamamen kan sıçramalarıyla kaplıydı. Taze bir kan tabakası, altındaki kurumuş kanı ıslatarak siyahımsı kırmızı ve canlı kırmızıdan oluşan korkunç, iki tonlu bir desen oluşturmuştu.
Tırnakları, iblis canavarlarınkilerle yarışacak kadar uzun ve keskindi—belki de boynuzlu formunun bir etkisiydi bu. Sağ elinin altında “meşru müdafaa” için kullandığı demir gürzü, bir kan gölü ve minik et parçaları duruyordu; son derece uğursuz bir kombinasyondu.
Rem'i bu halde bulmayı bir nebze beklediğinden aklını başında tutabilmişti fakat Subaru bu Rem ile karanlık bir sokakta karşılaşmış olsaydı, hiç şüphesiz yüzde yüz altına kaçırırdı.
Rem hortlaksı deliliği içinde işte böylesine korkunçtu—yine de tüm bunların ortasında, alnından çıkan beyaz boynuz saflığını ve güzelliğini korumuştu. Bu boynuz Rem'in kötücül iblis halinin simgesi olsa da, Subaru'ya göre geri kalan her şeyle tezat oluşturan, yersiz duran tek şeydi.
Fakat koşullar Subaru'ya böylesine rahat düşünceler için fırsat tanımıyordu.
Baktığında, ormandaki ağaçların arasında ve kayaların gölgelerinin ardında pusuda bekleyen iblis canavarları gördü. Şüphesiz ki canavarlar her hareketlerini izliyordu.
En ufak bir açık verdiği anda öğle yemeği olurdu.
Önünde dikilen Rem, arkasında bekleyen iblis canavarlar—hayatı gerçekten de pamuk ipliğine bağlıydı.
Subaru kıpırdayamıyordu. İblis canavarlar kıpırdayamıyordu. Tüm durum Rem'in bir sonraki hamlesine bağlıydı.
Derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı ve bir kez daha doğrudan Rem'e baktı.
Rem'in gözlerindeki kararlılığı sarsıp sarsamayacağını bilmiyordu ama elinden gelen her şeyi yapmalı, denenmedik hiçbir yol bırakmamalıydı.
Ve sonra—
“Abla…”
Sesi yorgun ve cılızdı. Ancak bu ses ve anlamı Subaru'nun kulaklarında yankılandı. Dudakları titredi ve gözleri Ram'ın yüzünün yan profiline kilitlenirken aklı başından gitmiş gibiydi.
Aklını yitirmesine yetecek bir çılgınlığın ortasında bile Rem, diğer yarısını, her şeyden çok sevdiği ablasını hâlâ tanıyordu. Subaru hayretle iç çekti.
“Tanımasam abla kompleksin var derdim. Eğer aklını başına getirecekse, ben dünden—”
“—Onu bırak.”
Sözünü kestiği gibi demir gülliyi bir tayfunun gücüyle ona fırlattı.
Vücudunu tam zamanında sola doğru eğebilmiş olması bir mucizeye yakındı. Subaru'nun dizlerinin, az önceki sert inişin etkisinden henüz kurtulamadığı için biraz titrek olması belki de bir şanstı.
Demir güllenin dikenleri geçerken sağ omzunu sıyırdı. Etini koparan bu ıstırap, beynini histeriye sürükledi.
Acı dolu bir çığlığı bastırmak için dişlerini sıkan Subaru, çaprazlama bir adım attı.
“Canım yandı, lanet olsun!”
Subaru, parçalanmış omzunu çevirip aşağı doğru inen zincirden yana doğru kaçtı. Bir an sonra zincir, Subaru'nun az önce durduğu yere şiddetle çarparak zeminde yılan gibi bir iz bıraktı.
Subaru kaçmakta biraz daha gecikseydi, sırtı da aynı izi taşıyor olacaktı.
Rem'e bakarken etinin parçalandığını hayal edip ürperdi. Fakat Rem'in görüntüsü öncekinden farksızdı. Gözleri aklını başına toplamamış, tamamen düşmanlıkla dolup taşmıştı.
"Sorun boynuzlu formda olması değil; onu kontrol edip edememesi..."
Subaru'nun Rem'in mevcut tavrına dayanarak yaptığı tahmin buydu.
Eğer durum buysa, asıl mesele aklını nasıl başına getireceğiydi. Önceki gece de çılgına dönmüş bir haldeydi ama bilincini kaybetmeden hemen önceki anlarda zihni deli bir iblisten çok Rem gibiydi.
Belki de Subaru'nun gözleri önünde ağır yaralandığını görmek, onu kendine getirecek kadar büyük bir şok yaratırdı.
"Belki de demir güllenin beni bir kez vurmasına izin vermeliyim? Dur bir dakika, o zaman kıymaya dönerim ki..."
Önceki gecenin şartlarını tekrarlamak Rem'i kesinlikle kendine getirirdi ama o zamana kadar Subaru köpek maması olurdu.
“—”
Ram durumu anlamış olabilirdi fakat kollarındaki kızın bilincinin yerine gelmesine daha çok vardı; onu sarsarak uyandırmaya çalışıyordu ama bu muhtemelen biraz zaman alacaktı.
Rem'in ve etrafını saran iblis canavarların izin vermeyeceği bir zaman.
Subaru yanağından süzülen bir damla teri yaladı, dilindeki nemle dudaklarını ıslattı.
Eğer yeni bir seçenek belirmeyecekse, elindeki her şeyi denemek zorundaydı.
Tek yol bodoslama dalmaksa, öyle olsun. Bu tam Subaru tarzıydı.
"Hey, Rem! Sadece kollarındaki ablana bakıp durma, bana bak! Benim adım Subaru Natsuki! Ivır zıvır işlere bakan kesinlikle işe yaramaz çaylak! Roswaal Malikanesi'nin masum bakışlı uşağı! Muhtemelen sana ve Ram'e çok sorun çıkardım ama arada sırada iyi anlaşıyorduk, değ—Vov!"
Tam Ram'in anılarına ve duygularına hitap ediyordu ki kızın sabırsızlığı buna anında bir son verdi.
Vızıldayan demir gülle yolundaki her ağacın gövdesini kırıp un ufak etti, dalları ezip geçti; Subaru ise kaçmak için öne doğru takla attı. Sonraki saldırılarını da şık bir sek-adım-zıpla hareketiyle savuşturup arkasına baktı.
"Cümlenin ortasında birini döverek öldürmek çok kaba bir davranış! Az önce ailemin yüzleri gözlerimin önünden geçti... Ah, geldik işte!"
Subaru bağırırken Rem öne doğru eğilip mırıldandı: "Ablamı geri ver...!"
Fakat birdenbire Rem, tek koluyla savurduğu demir gülleyi geri çekti, bu ivmeyle vücudunu anında kendi etrafında döndürdü ve...
“—!”
...Rem'in arkaya doğru dönerek attığı tekme, arkasından üzerine atlayan iblis canavarın gövdesine indi. Bir bombanınkine denk bir kükremeyle iblis canavar patladı; epey uzaktan bile Subaru, canavarın iç organlarının havada uçuştuğunu açıkça seçebiliyordu.
Başkalarının sefaletinden nemalanmaya çalışmanın cezası buydu işte.
İblis canavarlar öncünün arkasından saldırmak için ikinci bir dalga oluşturmuştu fakat bu ölümün korkunç manzarası onları oldukları yerde durdurdu. Ama bu tam bir ahmaklıktı, yırtıcısının karşısında karnını açmaktan farksızdı.
Sıradaki iki canavarın karınlarını ve kafataslarını birbirine çarpan tek bir yatay saldırı savurdu. Uçuşan kan ve et parçalarını umursamayan Rem, saldırısının ardından ileri atıldı. Canavarlardan biri kafasını geri çekti, bu yüzden Rem onun ön patilerinden birini ezdi; canavar hareketsiz kalınca diğer ayağıyla kafasına tekmeyi basıp boynunu kırdı.
Topuğu yukarı doğru devam etti, ardından diğer canavarın gövdesine indi. Üçüncüsü yoldaşının intikamını almak için Rem'in üzerine atıldı ama Rem, canavarın ardına kadar açık ağzının altındaki boğazını kavrayıp onu gökyüzüne doğru fırlattı. İblis canavar havada bir kavis çizdi, hafif bir ciyaklamayla kuyruğunu kıvırdı. Gittikçe uzaklaştı, sonra gittikçe yaklaştı ve sonunda aşırı olgunlaşmış bir meyveninkini andıran bir sesle sert zemine çakıldı.
Kıyım kıyımı izledi. Bu, katliam uğruna yapılmış bir kıyımdı; katliam standartlarına göre bile bir katliamdı.
Canavarların, üzerlerine çöken bu tek ve kudretli boynuzlu iblisin yıkıcı gücüyle boy ölçüşemeyeceği zaten ortadaydı.
Yine de—
"Kahretsin, sayı üstünlüğü gerçekten de başlı başına bir silah."
İblis canavarlar türdeşlerinin birbiri ardına biçildiğini görmelerine rağmen geri çekilme belirtisi göstermedi. Dişlerini gösterdiler, pençelerini savurdular ve tehditkâr bir şekilde uluyarak Rem'in üzerine atıldılar.
Uçup gitseler, ezilseler, parçalansalar ve uzuvları kopup iblis canavar cesetlerinden oluşan yığına eklenseler bile, azar azar Rem'in vücuduna yüzeysel yaralar açıyorlardı. Subaru, kan sıçramalarıyla sırılsıklam olmuş hizmetçi kıyafetinin yalnızca dışarıdan değil, içeriden gelen taze kanamayla da kızıllaştığını görünce, ibrenin aleyhlerine dönmeye başladığını anladı.
Gözlerinin önünde boynuzlu iblis ile iblis canavarlar arasında süren savaş son derece şiddetliydi; artık Subaru ve Ram'e zerre kadar aldırış etmiyorlardı. İki taraf da ezeli düşmanlarına yönelik saldırılarına odaklanırken düşük tehditli rakipleri sonraya bırakıyordu.
Eğer Rem savaşa hükmediyor olsaydı, Subaru hiç şüphesiz vicdan azabı çekmeden iblis canavarların soyunu tüketmesine izin verirdi. Ancak durumu giderek kötüleşiyordu.
“—”
Rem'in kolları savruluyor, iblis canavarların gövdelerini biçiyordu. Pençe üstüne pençe kendi vücuduna ulaştıkça acıyla nefesini tutuyordu. Kanlar saçılıyor, beyaz tenine kesikler açılıyordu.
Subaru öylece oturup izleyemezdi.
Bir yolu vardı. Tek yapması gereken kavgaya burnunu sokmaktı. Fakat doğrudan arbedeye dalmak, yalnızca o kasırgaya kapılıp geldiği yöne doğru geri savrulmasına yol açardı. Onun için araya girmek, boynuzlu iblisin ve iblis canavarların dikkatini birbirlerinden başka bir şeye çekmek anlamına geliyordu; Rem'i kurtarmanın tek yolu buydu.
Kendini hazırladı, bacaklarını açtı, derin bir nefes aldı ve doğrudan Rem'e baktı.
—Bunu yapabilirim. Kızlarda cazibe, erkeklerde cesaret vardır.
"Öyle korkutucu bir yüz ifadesi takınma, Rem. Gülümse. Ben Dönüş Yoluyla—"
O gün ikinci kez dünya durma noktasına geldi ve kara bulut bir başka çığlık ziyafeti getirdi.
Doğacak aşırı acıya kendini hazırlamış olsa bile, bu katlanılabilecek türden bir acı değildi. Hele ki bu sefer, onunla birlikte ortaya çıkan sadece bir sağ kol değil, bir de sol kol olduğu için.
Belki de tamamlanmış olan sağ kol bunun tadını almıştı. Subaru'nun hareketsiz, ardına kadar açık gözleri önünde, sağ el göğüs kafesini geçip iç organlarına sürünürken sol el ondan ayrıldı.
Sağ el kalbine uzandı; diğeri ise Subaru'nun yanağını, sanki ona düşkünmüş gibi okşadı.
—İçinde dehşet kabardı ve bir sonraki an, her bir sinirine acı saplandı.
Kendisi olmaktan çıktı. Başının tepesinden ayak parmaklarının ucuna kadar, bir şeylerin yanlış olduğuna dair korkunç, dayanılmaz bir hisse kapıldı. Beyni olumsuz duygulardan oluşan bir fırtınada kaynıyordu; bilinci gidip geliyordu.
Yine de yanağındaki avucun yumuşak dokunuşu, zihninin ve bedeninin erimek üzere olduğunu hissettiği anda rahatlama getiren bir sıcaklık taşıyordu. Fakat Subaru bunun da ötesinde bir hissi biliyordu, bu yüzden—
"Ben... döndüm!"
Görüşü bulanıktı. Ruhu yıpranmıştı. Acı ve ızdırabın hiçbiri gerçek dünyaya taşınmamıştı.
Hiç zaman geçmemişti. Rem ve iblis canavarlar önündeydi, tıpkı az önceki gibi birbirlerinin boğazına sarılmışlardı.
—Fakat Subaru'nun gerçekliğe döndüğü anda, savaş alanında büyük bir değişiklik meydana geldi. Rem ve iblis canavarlar tüm dikkatlerini Subaru'ya verdiler; sanki tam o anda ve orada göz ardı edilemeyecek bir anormallik ortaya çıkmıştı.
Bunun sebebi şüphesiz, tıpkı Subaru'nun planladığı gibi, cadının kokusunun kendisinden yayılmasıydı.
“—!”
Rem kükredi. İblis canavarlar hep bir ağızdan uludu. Subaru da avazı çıktığı kadar bağırdı.
Sanki hayatı, bizzat ruhu ateşe verilmiş gibi, salise farkıyla üzerine atlayan iblis canavarların pençelerinden ve kendine doğru inen demir gülleden kaçtı.
—Ve böylece büyük arbede başladı.
7
Boynuzlu iblis, iblis canavar ve sıradan bir çocuğun arasındaki bu savaşta tartışmasız en zayıf halka olan Subaru, eğilip bükülürken arbedenin her ayrıntısına dikkat ediyordu.
Tavrı son derece basitti. Savaş şiddetlendikçe mesafeyi artırmaya çalışmadan pozisyonunu koruyacak, yalnızca kendi üzerine sıçrayan kıvılcımlardan kaçacaktı—hepsi bu kadardı.
“—”
Bir kez daha, demir güllenin vurduğu iblis canavarlar gözlerinin önünde duvar macununa döndü. Yoldaşlarının ölümlerini umursamayan üç iblis canavar, Rem'e daha büyük yaralar açmak amacıyla durmaksızın takım halinde saldırdı. Ancak bu kaba zekâ boşa gitti, zira Rem'in eli onları savurup attı; hareketsiz kaldıklarında ise inen demir güllenin kolay avı oldular.
Subaru, tutuşundan kayıp düşme tehlikesi yaşayan Ram'i düzeltip geri zıplarken bu manzaraya bir göz attı. Bir iblis canavarın dişlerinden kıl payı kurtulmuştu ki tam Rem'in saldırı menzilinin içine daldı.
Rem, Subaru'nun yaklaştığını fark edince anında onu engellemek için harekete geçti. Subaru, demir sapın darbesinden kurtulmak için aniden durdu, ardından geri zıplayıp ardından gelen zincirin savruluşundan kaçmak için eğildi; demir gülle başının üzerinden geçerek arkasından kovalayan iblis canavarın kafasını görkemli bir şekilde açan kızıl bir çiçeğe dönüştürdü.
Subaru arkasında yere yığılan bedenin sesini duyarken utancı ve onuru bir kenara bırakıp hemen kaçmak için hamamböceği gibi yerde emekledi. Peşine düşen Rem'in yolunu ise iblis canavarlar kesti. Kaçış başarılıydı.
Subaru hayatını kurtaran pratik zekâsını ödüllendirmek için derin bir rahatlama nefesi alarak mesafesini korudu.
"—Hah! Aslında burada fena iş çıkarmıyorum!"
Isırılmamak için can havliyle zıplamış, peşindeki iblis canavarları hizmetçi kızın üzerine salmış ve öfkeli kızın gazabından kaçmak için bir böcek gibi sürünmüştü. Eğer yaptıkları gelecek nesiller için kaydedilecek olsaydı, hemen oracıkta ölmek isterdi; ancak o, bu davranışının amacının hayatta kalmak olduğu gerçeğine odaklandı.
O an her şey Subaru'nun planına göre ilerliyordu.
Durum daha da kötü olabilirdi—en azından zaman kazanıyor ve iblis canavarların sayısını azaltıyorlardı. Yukarı baktığında vadinin her tarafında iblis canavarların gözlerini hissetti. Savaşı gördüklerinde teker teker kavgaya dahil oldular. İblis canavarlar, Subaru'nun cadının kokusunu tüm ormana yaymasına karşılık içgüdülerine boyun eğiyorlardı.
Bu işe yarayabilirdi. Bir zafer şansı görüyordu. En azından Subaru'nun düşündüğü buydu.
"—Ha?"
Subaru kaçma manevralarına devam ederken aniden başı döndü ve fena halde yana yattı. Adımlarını dikkatsiz attığından değildi. Tüm vücuduna bir ürperti yayılırken aniden bir uyuşukluk hissinin pençesine düştü... Anlamıştı.
"Lanet... Tam da böyle bir zamanda mı...?!"
Subaru, lanetin geldiği iblis canavarın Rem'i çevreleyenlerden biri olup olmadığını anlamak için başını kaldırdı. Fakat büyüyü yapanın hangisi olduğunu anlamasının hiçbir yolu yoktu. Kaldı ki, iblis canavarın laneti sırf Subaru'ya acı çektirmek için tetiklemiş olması pek olası değildi.
Bu sadece Rem'in yarattığı tehditle yüzleşmenin ve onunla savaşmak için gereken manaya duyulan açlığın basit bir sonucuydu. Ve Subaru hemen oradaydı, ayin etkinleşmeye hazırdı, manası kolayca alınabilecek durumdaydı. Basit ama aynı zamanda ölümcül bir neden.
Lanet Subaru'ya üstün geldi, dengesini kaybettirip yere kapaklanmasına neden oldu. Eğer iblis canavarlar Subaru'yu ısırarak öldürürse, Rem'i sadece sayı üstünlüğüyle alt etmeleri an meselesiydi. Ama bundan da öte, Rem'in ormana girme sebebi tamamen—
"—Aah!"
Havayı yaracak ve yeri ikiye bölecek kadar yüksek bir nida yankılandı; yumruğunu indirmesiyle bir iblis canavar köpek mamasına döndü.
Göz açıp kapayıncaya kadar, inanılmaz ve patlayıcı bir güçle Rem, canavar saflarını yarıp kendisinden çok uzaktaki bir iblis canavarı öldürmüştü. Bu manzara Subaru'yu da canavarları da şoke etti. Subaru kendine geldiğinde durumu hemen anladı.
—Daha rahat nefes alıyordu. Uyuşukluk hafiflemişti. Lanetin etkilerinden kurtulmuştu.
"—Rem."
“—!”
Rem, sanki Subaru'nun adını seslendiğini duymamış gibi etrafını saran iblis canavarları katletmeye geri döndü.
Subaru, savaşın ortasındaki mavi saçlı kızı izlerken Rem'in aklı başında olmasa da ya da Subaru'nun kim olduğunu anlayacak durumda olmasa bile, o iblis canavarı pelteye çevirerek onu kurtardığını derinden hissetti.
Çok sevdiği ablasının görüntüsünü yanlış anlamamıştı. Görünüşe göre ilk başta ormana dalma nedenini de unutmamıştı.
Madem öyle..., diye düşündü.
Subaru yalnızca kendisinin yapabileceği şey için zihnini kurcaladı. Böyle dolambaçlı bir plana başvurmak yerine asıl hedefine sadık kalması gerektiğini düşündü.
"Başka bir deyişle, o laneti defetme işini kalp hırsızı hizmetçi kardeşlere, Ram ve Rem'e bırakacağım!"
Eğer Subaru bunu başarabilirse, yine de bu durumdan sağ çıkabilirdi.
Üstelik bunu yapmak için Rem'in aklını gerçek anlamda başına getirmesi gerekiyordu. Subaru'nun işi eli kanlı bir iblisle değil; görünüşte kibar, fevri davranan ve tek başına kaçıp gitmesi herkesin başına binbir çorap ören kızlaydı—Rem'le.
"—Boynuz."
Aniden Subaru kollarının arasından bir ses duydu.
Hâlâ kucağında olan Ram gözlerini hafifçe araladı, Subaru'ya odaklanamamış gözlerle yukarıdan bir bakış attı.
"Sen... uyandın mı?!"
"Zamanlamamın... oldukça harika olduğunu düşünüyorum..."
Ram hafifçe gülümsüyordu. Subaru da yarı ciddi bir şekilde gülümseyerek karşılık verdi.
"Evet, harika içgüdülerin var, Abla. Boynuz derken neyi kastediyorsun?"
Ram bıkkın bir ifadeyle çenesini içeri çekti.
"Rem'i yoldan çıkaran o boynuz... Tek bir güçlü darbe... onu kendine getirecektir..."
"Bunun işe yarayacağından emin misin?"
"Oldukça. Büyük ölçüde. İnanıyorum ki yarayacak."
"Bu biraz muğlak oldu, biliyorsun değil mi?! Ama sana inanmak istiyorum."
Subaru sözlerini yarıda kesip Rem'e baktı.
Rem'in alnından dışarı doğru yaklaşık on santim uzunluğunda beyaz bir boynuz uzanıyordu. Eğer Puck onun alnında dursaydı, boynuzla yaklaşık aynı boyda olurdu.
Tek bir darbe—tam oraya.
“Bu biraz… imkânsız gibi görünmüyor mu?”
“Aklını ve cesaretini kullanıp yapıver işte.”
“Şey, aklımı ve cesaretimi kullanacağım bir yol var gerçi ama…”
Subaru’nun beklenmedik cevabı Ram’in kaşlarını kaldırmasına neden oldu. Durumu kelimelere dökmekte zorlanan Subaru, ona doğru cılız bir şekilde gülümsedi.
"Muhtemelen biraz ödün kopacak."
"Kız kardeşimin aklını başına getirecekse sorun etmem."
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten ama gerçekten."
"Rozchi'nin üzerine yemin eder misin?"
“…Bunu seçecek kadar ölümü göze almış olmalısın. Evet, Efendi Roswaal üzerine yemin ederim.”
Subaru'nun onun fikrine bu kadar saygı duymasının nedeni, Ram'in bunu son derece mertçe söylemiş olmasıydı.
Önlerindeki Rem, yavaşça onlara doğru döndü. Dikkatinin büyük bir kısmı ikisine odaklanmıştı; geri kalan kısmıyla da etraflarını saran mabeast'lerin yaklaşıp yaklaşmadığını kolluyordu.
Her yönden gelebilecek saldırılara karşı teyakkuzda olan Rem'in aksine, Subaru yalnızca o boynuza vurmaya odaklanmıştı.
Yani—
"Veee, hoppala!"
"—Ha?"
Subaru onu kalçalarından tutup... ileriye doğru fırlatırken Ram'in yüzünde afallamış bir şaşkınlık ifadesi vardı.
Onu fırlatacağı düşüncesinin aklının ucundan bile geçmediğine şüphe yoktu.
Ram dehşete düşmüş görünüyordu ama Rem de ondan farksızdı. Hâlâ boynuzlu formunda olan Rem, ablası havada süzülerek kendisine doğru gelirken bir anlığına ağzı açık kalakaldı, ardından ellerini uzattı.
Ablasını kollarını açarak, kanlar içindeki elleriyle kucaklayan Rem’in avucundan demir gülle düştü. Bir anda, düşmanlık ve kana susamışlıkla kaskatı kesilmiş çehresi, çok daha yumuşak bir ifadeye büründü.
—Subaru bu anı heba etmemek için ileri atıldı.
Ram'i ileri fırlattığı anda Subaru vücudunu alçaltıp hücuma geçti. Rem'in bakışları yukarıya, ablasına kilitlenmişken Subaru yere daha yakın olan kör noktadan yaklaştı.
Sağ eli kılıcını belinden çekerken ayakları kaydı. Tek bir hareketle kını yarıp çıkan kılıç rüzgârı kesti ve doğrudan Rem'in alnındaki boynuza yöneldi—zamanlama kusursuzdu. Rem bile bu ani saldırıya zamanında karşılık veremezdi. Fakat—
"—Ha?!"
Kılıcın kırık ucu ve Subaru'nun son andaki ürkek, yarım yamalak adımı birleşince kılıç boynuza doğrudan isabet edemedi ve birkaç milimetre farkla ıskaladı.
Subaru, avucunun içine kadar gelmiş o ufacık fırsatı kaçırdığı için dehşete düştü.
"Tavuk gibi korktum! Son anda cesaretim yetmedi!!"
Kılıcı yalnızca havayı kestiği için dengesini kaybetti.
Hızını alamayan Subaru arkasını açıkta bırakarak onun yanından geçti ve Rem sol elini onu bıçaklamak üzere kaldırdı. Parmak uçlarındaki uzun pençeler Subaru'nun sırtını delip geçecek ve öbür tarafından çıkacaktı, orası kesindi.
Başarıya bir adım kala ve üstelik Rem'in ellerinde ölecek olmak ona büyük bir pişmanlık verdi.
Tam bunu düşündüğü anda—
"Vaaaay canına—?!"
Ayaklarının altındaki zemin patladı ve ortaya çıkan kaya şelalesi Subaru'yu dimdik havaya fırlattı.
Dört bir yana saçılan kayalar bedenini yaylım ateşine tuttu. Derisi parçalanan ve kanlar içinde kalan Subaru, çektiği acının kaynağını görmek için havadan aşağıya baktı.
Zeminin Subaru'nun altında patladığı noktanın güneyinde, yere sinmiş mabeast yavrusunu gördü. Urugarum, sürüyü uçurumdan aşağı indirdiğinden beri göze çarpmadan beklemiş, Subaru ve Rem'i tek bir kaya şelalesiyle haklamak için fırsat kollamıştı. Ve böylece Subaru'nun açık verdiğini görünce, hem onu hem de Rem'i havaya uçurmak amacıyla harika bir müdahalede bulunmuştu.
Ne var ki…
“—!!”
…Rem kükreyip kayaların fışkırdığı yere ayağını sertçe vurunca planı suya düştü. Güç gücü yok etti ve geriye sadece Rem'in darmadağın olmuş mavi saçları kaldı. Büyü gücünü safi şiddetle alt etmiş—büyüyü kaba kuvvetle ezmişti.
Kaya şelalesi dindi ve Rem ablasını şefkatle kollarında tutarken omuzları gevşedi.
Hâlâ onun üstünde süzülen Subaru, aklının en ücra köşesinden bile silinip gitmişti.
Büyünün etkisiyle savrulan Subaru, ne tarafın yukarısı olduğunu bilemeden taklalar attı. Ama sağ eli o an bile kılıcı sımsıkı tutuyordu; neyse ki kaya duvarına değil, sadece sert zemine çakıldı.
Ve Rem tam altında, başı tamamen açıkta ve ondan zerre habersiz bir şekilde duruyordu.
Bundan daha iyi bir şans olamazdı, bundan sonra da bir şans çıkmayacaktı. Ya şimdiydi ya da hiç.
Tek elli kılıcın kabzasını iki eliyle kavradı ve tüm gücüyle savurdu.
Uzun bir tesadüfler zincirinin sonunda bu noktaya ulaşmıştı.
Yaşasın fırsatçılık. Mucizeler harikaydı. Sırf canı öyle istediği için olsa bile, Tanrı bazen güzel iş çıkarıyordu—gerçi Tanrı'nın eli bir önceki denemede de fena işe yaramazdı hani.
Ve şimdi, hiç fark edilmeden, başı tamamen savunmasız halde Rem'in hemen üzerindeydi…
Gergin bir şekilde gülümsedi. Vakit yoktu. Rem hemen yanı başındaydı, onunla geçecek o sakin, huzurlu dünya da öyle.
Boynuzu gördü. Toplayabildiği tüm güçle kılıcı zirve noktasından aşağı savurdu.
"Gül bakalım Rem. Bugün, her iblisten daha iblisim!"
Kılıç, beyaz boynuzu hedef alarak dimdik aşağıya doğru parıldadı—
Çeliğin çeliğe çarpmasıyla çıkan tiz ses, mabeast ormanında keskin bir şekilde yankılandı.
Bir sonraki an, Subaru yere çakıldı ve acı dolu çığlığı bu yankıya karıştı.
ARA BÖLÜM
REM
1
Ablasıyla kıyaslandığında, Rem adındaki kızın gündelik hayatı epey zorluydu.
İnsansı ırklar arasında bile iblislerin kudreti ve manası diğerlerinden katbekat üstündü. Sağlam bedenleri ve kullandıkları mananın kalitesi onlara eşsiz bir savaş gücü bahşediyordu. Tüm insansı ırkların en güçlüsü unvanıyla övünürlerdi.
İblislerin sahip olduğu yegâne zayıflık, kahredici derecede az olan nüfuslarıydı. En güçlü bireyleri yetiştirmeye adanmış bir ırk çok sayıda fert dünyaya getiremezdi; bu yüzden, güçlerine rağmen iblis ırkı dağların derinliklerindeki yoksul köylerde yaşamak zorundaydı.
İnsan yerleşimlerinden uzakta yaşayan bir ırk olduklarından, sınırlı sayılarını korumak adına aralarında katı tabular vardı.
Irkları için ikizler birer ucubeydi. Bu, iblis kavminin çiğnenemez kanunlarından biriydi.
Doğaları gereği iblisler başlarında iki boynuzla doğarlar. Sakin zamanlarda boynuzlar gizlidir; fakat şartlar değişip de iblis içgüdüleri uyandığında boynuzlar başlarında belirir ve etraftaki manayı tüketir. Boynuzları atmosferdeki manayı çekip kontrol ederek dövüş kabiliyetlerini muazzam ölçüde artırır. Bu işlevleri, onları ırklarının gurur kaynağı yapıyordu.
Fakat ikizlerin her biri yalnızca tek bir boynuzla doğardı.
İblisler arasında "boynuzsuzlar" toplumun tortusu sayılırdı. Tek bir boynuzunu kaybetmek bile alay konusuydu. İkizler, doğdukları andan itibaren son derece kıymetli bir şeyden mahrumdular. Ucubeden başka ne olabilirlerdi ki?
Bu yüzden, ikizlerin derhal ortadan kaldırılması gerektiği öğretilirdi.
Bu ikizlerin kaderi de orada ve o anda sona ermeliydi. Ve eğer tam da reisin, o acı kararı verdikten sonra kendi elleriyle hükmü infaz etmek üzere olduğu anda ikizlerden biri tanrı vergisi yeteneğini muazzam bir büyü gücü patlamasıyla sergilemeseydi, öyle de olacaktı.
2
Büyük ikizin adı Ram, küçüğünkiyse Rem'di. İkisi de kabiledeki basamakların en altındaydı.
Gündelik hayatları hoştan çok uzaktı. Canları bağışlanmış olsa da nihayetinde hâlâ ikizdiler. İkisine de başından beri boynuzsuz muamelesi yapılmış ve halkları tarafından soğukça yetiştirilmişlerdi.
Kan bağlarına rağmen öz ebeveynleri bile onlara mesafeli davranıyordu. Kabiledaşları bu iki "ucubeye" duydukları nefreti gizlemiyordu. İkisi için de hayal edilebilecek en kötü çocukluktu.
Bu düşmanlık, iblisler onların neler yapabileceğini fark edene dek—daha doğrusu ikizlerin büyüğü durumun bizzat farkına varana dek sürdü.
Ram'in çocukluğunu tarif eden en doğru ifade dahi çocuk olurdu. Şanlı tarihleri boyunca yaşamış büyük iblisleri bile aşan bir yeteneğe sahipti. Nitekim genç yaşına rağmen muazzam miktarda mana kullanmasını sağlayan boynuzunun güzelliği, tüm ırklarını büyülemişti. Kendi gücü ve potansiyeliyle sarhoş olmaktan fersah fersah uzak tavırları, alnındaki tek ve bembeyaz boynuz kadar kusursuz ve vakurdu; ırkdaşlarının onun önünde baş eğmesini son derece doğal kılan da buydu.
Henüz on yaşına basmamış bir kız çocuğu için fazlasıyla özel bir muameleydi.
Soğuk ve mesafeli ebeveynleri bile, onları açıkça hor gören akrabaları bile, doğumlarından hemen sonra ikizleri katletmeye çalışan reis bile... Hepsi Ram'ın otoritesi karşısında nutku tutulmuş vaziyetteydi. O, tüm insansı ırkların en güçlüsü olan boynuzlu iblislerin zirvesine oturmak üzere doğmuştu.
Bireysel güce kıymet veren bir ırkın mensupları, böylesi bir güce sahip bireye karşı kusursuz bir nezaket sergiliyordu. Yine de Ram, kabilenin kendisine duyduğu saygıyı bir kez olsun kendi çıkarı için kullanmadı.
Rem'in elinden gelen tek şeyse, ablasının zafer yolunda tökezleyerek ilerlemekti.
Sıradanın ötesinde hiçbir yeteneği yoktu. Mana rezervi tamamen vasattı; bedeninin yapabilecekleri ise yalnızca tek boynuzlu normal bir iblisin sınırları dâhilindeydi. Ram'la kıyaslandığında zerre özgüveni yoktu; bir gölge gibi ablasının arkasına büzülürdü.
Küçük Rem durumu böyle idare ediyordu. Toy kalbini bu şekilde koruyordu.
Ablasını kıskandığından değildi. Ona hayrandı. Onu çok seviyordu.
Ebeveynlerinin ondan nefret ettiğinden de değildi. Büyüğü kadar küçüğü de seviyorlardı.
Halklarının Rem'i dışladığı da yoktu. Elbette beklentileri büyüktü. Ne de olsa o, onun kız kardeşiydi.
Herkesten merhametli ablası, beklenti dolu ebeveynleri, ikizi gibi parlaması için ona tezahürat yapan tüm akrabaları... Bunlar Rem'in içini kemiren ufak yaralardı.
Kuşkusuz bu, ablasıyla tıpatıp benzemelerinin doğrudan bir sonucuydu. Boyları ve yüzleri birebir aynı olsa da iblis olarak nitelikleri bambaşka boyutlardaydı.
Elbette Rem bu gidişatı değiştirmek için çabaladı. Küçük bir çocuğun sığ ve sakar deneme-yanılma çabalarından öteye gitmemiş olabilirdi belki; yine de ablasına biraz olsun yaklaşabilmek, tek bir alanda dahi onu geçebilmek için her yolu denemişti.
Fakat Ram her konuda daha iyiydi, bu kadar basitti.
Ve böylece Rem, henüz küçücük bir çocukken, en yakınındaki, dünyadaki her şeyden çok sevdiği ablasının asla ama asla ulaşamayacağı bir mertebede olduğunu öğrendi.
Asla ablasının yanında duramazdı. Ram her daim dünyanın ışığıyla yıkanarak onun önünde yürüyecekti. Rem'in yeri ablasının arkasıydı; arkasına büzülmek, ara sıra kafasını uzatmak, sonra da göz kamaştıran o ışıktan ürküp geri çekilmekti.
Bir kez pes edince, rüzgârda eğilen bir saz misali, gündelik hayatın ızdıraplarını kabullenebilmişti.
—Kendi aciz teslimiyetine daha ne kadar katlanması gerekecekti acaba?
3
Bir gece Rem, sıcaktan iyi uyuyamayarak uyandı.
Ahşap yataktan aşağı kayıp ter içindeki bedeninden örtüyü sıyırdı. Rem etrafına bakındığında, yanı başında uyuyan ablasının orada olmadığını fark etti birden.
Hemen ablamı bulmalıyım diye düşündü.
Ablası uyanıksa, onun o vakur adımlarını geriden takip etmeliydi. Çişe kalkmak gibi önemsiz şeyler için bile bunu sektirmeden yapmak, o dönemde Rem'in takıntısı hâline gelmişti.
Dışarı çıkmalıyım— fakat Rem sıcağın kaynağını ancak o an, gecikmeli olarak fark edebildi; evini saran alevleri.
Kapı koluna dokunduğunda, sıcaktan elini hızla geri çekti. O anda gerçek dank etti. Rem'in uykulu koku duyusu yanık kokusuyla uyandı; boynuzu büyüyüp tamamen ortaya çıkarken alnı kaşındı.
Hiç vakit kaybetmeden sağlam bedeniyle kapıyı kırdı ve cehennemi alevlere bürünmüş evden dışarı fırladı. Bunun neden olduğunu bilmiyordu ama kaçmak, dışarı çıkmak yönündeki içgüdülerine itaat etti.
Rem çürük çiti tekmeyle parçalayıp evinden dış dünyaya doğru koştu.
O anda bile zihninde tek bir bağnaz düşünce hüküm sürüyordu: Evden çıkıp ablamın ne yapmam gerektiğini söylemesini sağlamalıyım.
Fakat evden çıktığında kendisini bekleyen manzara karşısında bu düşünce önemini yitiriverdi.
Köyün merkezinde yanmış cesetlerden oluşan bir yığın vardı. Yanan evler ve alevlerin sardığı ağaçlar, bildiği dünyayı bir gecede kızıla çalan bir cehenneme çevirmişti.
Rem, alevlerin yuttuğu cesetler arasında anne babasının yüzlerini görünce mantıklı düşünmeyi bir kenara bıraktı ve olduğu yere dizüstü çöküverdi.
Siyah cübbeli bir grup adam sakince etrafını sararken Rem dizlerinin üzerinde öylece kaldı. Yakından bile olsa kukuletalarının derin gölgeleri yüzlerini gizliyordu; iyice yaklaşsalar da zaten tanıdığı yüzler değildi bunlar. Ancak adamların hiçbirinden en ufak bir iyi niyet kırıntısı dahi sezemeyince, Rem'in yanaklarına yabancı duran bir tebessüm yerleşti.
O tebessüm, herkesin iyiliği uğruna çaresizliğini gizlediği tebessümdü.
Siluetler ne bu ifadeye ne de ardındaki acıya en ufak bir tepki verdi.
Gölgeler kıza yaklaştı, ellerini kaldırıp parıldayan gümüş kılıçlarını ona doğru savurdu—fakat bir sonraki anda kafaları uçtu.
Kan. Göz açıp kapayıncaya dek, dört can öylesine bir ustalıkla alınmıştı ki kesik başlar ne bir çığlık atabilmiş ne de ne olduğunu anlayabilmişti.
Teninde atan o tanıdık mananın hissi, Rem’e bunun ablasının işi olduğunu anında fısıldadı. Ayağa kalktı.
Ablası buradaysa, Rem onun peşinden gitmeliydi.
Etrafına bakmasına bile gerek yoktu. Gözleri anında ablasını buldu.
Rem’inkinin aynısı olan yüz kederle çarpılmıştı. Abla, kardeşine sarılmak için koştu; Rem’in yara almadığını fark edince bedenini gevşetip rahat bir nefes aldı. Rem de ablasına sarıldı; hayatında hiç bu kadar aciz ya da bu kadar mutlu hissetmemişti.
—Sonrasında ne olduğunu Rem pek net hatırlamıyordu.
Her şeyi ablasına bırakması gerektiğini düşünmüştü.
Böylesi en iyisiydi. Doğru olan buydu. Abla, mevcut tüm ihtimaller arasından daima en kusursuz olanı seçerdi.
Yine de farkına bile varmadan etrafları sarılmıştı.
Etraftaki silüetler adeta bir duvar oluşturacak kadar kalabalık olsa da Rem dalgın bir halde onlara baktı, hâlâ Ablasının bir şekilde bunun üstesinden geleceğine inanıyordu.
Ablası onun önüne geçti, haykırarak kendini paraladı. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu; çaresizce yalvarırken bedeni sanki küçülüvermişti.
Ablasını yere fırlattıklarında Rem derin bir huzursuzluk hissetti. Ablasına yukarıdan bakmak, onun yaşam felsefesine aykırıydı. Ablasının arkasında durmak, onun sırtının ardına saklanmak; varlığına anlam katan yegâne şeydi.
Ablası çığlık attı. Tekrar ayağa kalkıp ellerini öne doğru uzattı. Manayı serbest bıraktı. Güç ablasının içinden akacak ve görünmez kılıçlar dünyanın üzerine inip etraflarındaki her şeyi dilimleyecekti.
Fakat manayı salıvermeden hemen önceki o anda, ablası arkasını döndü, Rem’e sarıldı—ve ardından bir darbe.
Sonrasında Rem sadece izleyebildi.
Çeliğin, yandan ablasının kafasına doğru parıldayışını gördü. Kızaran gökyüzünde dans eden beyaz bir ışıltı gördü.
Kopan boynuzun fırıl fırıl, döne döne düşüşünü gördü.
Ablasının alnından fışkıran kanı gördü. Birisinin tiz çığlığını duydu.
O kadar imrendiği o güzel beyaz boynuz gökyüzünde savrulurken, canından çok sevdiği, kendini siper edip darbeyi onun yerine alan ablasının feryatlarını dinledi.
—Sonunda. Sonunda kırıldı.
Aklından geçen tek düşünce buydu.
4
Rem, o andan sonra tam olarak neler yaşandığını idrak edemedi.
Anlayabildiği tek şey, bir noktada bilinçlerini kaybettikleri, uyandıklarında ise evlerinden çok uzakta, devasa bir malikanede oldukları ve boynuzunu kaybetmiş olan ablasının da yanında olduğuydu.
Ablası bilincine daha önce kavuşmuştu ve Rem’in uyandığını görünce mutluluktan havalara uçmuştu; ancak Rem’in aklı, boynuzunu kaybettiği için yetenekleri sıradan bir insanın bile altına düşen ikizindeydi.
Görünürde tavırları pek değişmemişti ama her alanda sergilediği o dehşet verici yetenekten eser kalmamıştı. Artık en ufak şeylerde bile zorlandığı için, Rem’in ona yardım etmek adına önünde sayısız fırsat belirmişti.
Bu durumda insan, Rem’in artık her bakımdan kendisinden yetersiz kalan ablasına karşı bir üstünlük kompleksi geliştireceğini düşünebilirdi—fakat yanılırdı; aşağılık kompleksi, Rem’in ruhunda eskisinden çok daha derinlere kök salmıştı.
Başka bir deyişle Rem, ablasının tüm dünya tarafından el üstünde tutulan biriyken en dipteki hayata katlanmak zorunda kalmasından ötürü utanç duyuyordu.
Rem’in suçluluk duygusu, ablasına duyduğu hayranlıkla daha da alevleniyordu. Şayet Rem’in kalbi yalnızca kıskançlık dolu düşüncelerle kaplı olsaydı, şüphesiz böyle hissetmezdi. Fakat Rem ablasını seviyordu. Ablasının boynuzunun kırıldığı o anda aklından geçirdiği düşünceyi unutup gidecek kadar pişkin ya da bencil biri de değildi.
“Her şeyi Abla’nın… Ablamın yerine ben yapmalıyım…”
Rem, ablasına hitap şeklini değiştirdi ve onun gölgesinde saklandığı günleri geride bıraktı. Rem’in savaşı başlamıştı.
Her şeyde, kendisine verilen her vazifede düşünebildiği tek şey şuydu: Ablam olsa böyle yapardı. Daima ablasının hemen arkasında durmuş, onu izlemişti. Ablasının muhakemesi hiçbir zaman yanılmamıştı.
Yine de sonuçlar daima beklediğinden daha yetersiz kalıyordu. Bu çok doğaldı, zira ablası inanılmaz biriydi. Onun gibi kusurlu bir küçük kardeşle, ikisi birlikte çabalasalar dahi asla aynı mertebeye ulaşamazlardı.
Rem; aslen ablasının açması, yürümesi ve kendisine öncülük etmesi gereken o patikayı bizzat açmak ve ablasını elinden tutarak o yolda ilerletmek zorundaydı.
—Rem adındaki kız için artık kendine ait şahsi bir hayat yoktu.
Rem için yapabileceği tek şey “Ablasının yaşayacağı hayatı yaşamak”tan ibaretti. Bu rolü layıkıyla yerine getiremiyor oluşu, kendisinin gerçek bir değeri olduğuna inanmasını engelliyordu.
Günler ve aylar geçti. Memleketleri küle döndüğünde ikisine de kucak açan o malikanede, acı gerçekler ile Rem’in idealleri arasındaki uçurum, her geçen gün onu için için kemirdi.
Hizmetçi rolünden şikayetçi olduğu için değildi bu. Malikanenin efendisi onlara lütfedip kalacak bir yer vermişti; dahası ablasına canını ve ruhunu adayacak kadar tapıyordu.
Bu telaşsız günlerde sorunlar baş gösterecek olursa, Rem tüm sorumluluğu üstlenirdi.
Güzel iş çıkardın diyerek överdi efendisi. Memleketindeyken bu sözleri defalarca işitmişti.
Kendini zorlama derdi ablası Rem’e endişeyle. Fakat kendini zorlamak bile henüz kafi gelmiyordu.
Kendini neden bu kadar hırpalıyorsun? diye sormuştu sorumsuzun teki Rem’e.
—Cevap apaçıktı.
Çünkü her konuda ve her şeyde yetersizdi. Kendini tükenme noktasına kadar zorlasa, ruhunu yontup bedenini küle çevirse bile, asıl olması gereken o mertebeye asla erişemezdi.
—Günahını nasıl ödeyebilirdi ki?
Bu yüzden Rem, ablasının yürümesi gerekirken elinden çaldığı o yolu bizzat açmaya adadı hayatını.
Çünkü Rem, her şeyde ablasının bir kopyası, bir yedeğiydi; fazlası değil.
5
Saplantısı giderek körüklenen bu yedi yıl, Rem’i yıpratıp durdu.
Diğerleri, Rem’in gösterdiği samimi çabayı her gün hakkıyla takdir ediyordu; gerçi Rem’e göre bu emekler hiçbir zaman tatmin edici sonuçlar doğurmuyordu. Uçbeyi Roswaal bile onu o kadar maharetli bir hizmetkâr olarak görüyordu ki kraliyet seçimi gibi mühim bir dönemde bizzat kendi yanında hizmet etmesini emretmişti.
Yine de kazandığı tüm övgüler, Rem’in göğsünü belirsiz bir huzursuzlukla dolduruyordu.
Günler ve aylar suçluluk duygusunu silip atmamıştı; aksine onu yalnızca pekiştirmişti—ve o, hayatını ablası uğruna yaşamaya devam ediyordu.
Derken Leydi Emilia ve Ablası kraliyet başkentinden dönerek malikaneye yabancı bir unsur getirdiler.
“Adım Subaru Natsuki. Sıfır iş tecrübesi! Tanıştığımıza memnun oldum!”
Yaralı delikanlı, Emilia’nın hayatını kurtardığı için malikaneye getirilmişti. Genç adam uyanır uyanmaz Roswaal ile pazarlık etmiş ve kaşla göz arasında kendine çırak hizmetkâr pozisyonunu kapmıştı.
Doğal olarak Rem, nereden geldiği belirsiz bu gence karşı derin bir güvensizliğe kapıldı. Özellikle de yüzüne bir tebessüm yapıştırıp hem kendisinin hem de ablasının gözüne girmek için durmaksızın çabaladığı o ilk iki gün boyunca onda sevecek hiçbir şey bulamamıştı.
Üstelik etrafında, Rem’in katlanmakta güçlük çektiği anılarını tetikleyen bir koku yayılıyordu. Bu cadının kokusuydu—tüm dünyada sadece birkaç varlığı çevreleyen o fesat duman.
Memleketi alevler denizine döndüğünden beri, Rem’in burnu bu kokuyu ayırt etmeyi öğrenmişti.
Nedenini bilmiyordu. Bildiği tek şey, bunun iğrenç hatıraları tetiklediği ve yedi uzun, acı yılın ona bu kokuya eşlik eden hiçbir şeyden hayır gelmeyeceğini öğrettiğiydi.
Roswaal ve Emilia’nın önünde bu hoşnutsuzluğunu açıkça belli edememişti; fakat bunun yerine, genç adamın kendi içinde bir savaş verdiği anlarda kendini sık sık ona dik dik bakarken buluyordu.
Artık boynuzunu kaybettiğine göre, Ablasının taptığı Roswaal dışındaki herhangi bir ilişkiye ihtiyacı yoktu. Ablasının asıl hakkı olan yeri çalan Rem için, ablasının huzur bulabileceği o yuvayı korumaktan daha önemli hiçbir şey olamazdı. Ve Rem, yuvalarını tehdit edenlere asla merhamet göstermezdi.
Dışarıdan bakan birinin görebileceği kadarıyla, oğlan en ufak bir uygunsuz davranış sergilemiyordu. Ablası ona yalnızca izlemeleri gerektiğini söylese de Rem onun bir an önce malikaneden kovulması gerektiğini düşünüyordu.
Bir şeyler yaşandığında, artık çok geç olacak. O vakitler Rem’in vardığı nihai sonuç buydu.
—Ve sonra, Subaru’yu Emilia’nın kucağında uyurken gördü.
Rem, Emilia’nın bu konudaki fikrine son derece önem veriyordu; ancak içten içe Subaru denen kişiye nasıl davranması gerektiği konusunda hâlâ bocalıyordu.
Bir yabancı olduğu için Subaru’nun her adımını pürdikkat izleyen Rem, alaycı tavırları da dahil olmak üzere yaptığı her işte varını yoğunu ortaya koyduğunu anlamıştı. Bu durum, onun o ciddiyetsiz havalarıyla tam bir tezat oluşturuyordu.
Ve yeteneksizliğine rağmen sonuç alabilmek için bu kadar çabalaması ona birini hatırlatıyordu ama tam olarak çıkaramıyordu.
Ertesi sabahtan itibaren, Subaru’nun tavırlarını ve hareketlerini farklı bir gözle görmeye başladı. O gergin hava dağılmıştı; teknik becerisi değişmese bile her şeye yaklaşımı başkalaşmıştı.
Belirli bir hedefi olmadan çırpınmayı bırakmış, bir şeyleri başarma arzusuyla yanıp tutuşur olmuştu. Doğal olarak işe yaklaşımı da değişti. Hâlâ diğerlerine ayak bağı oluyordu ama işinin kalitesi de bir parça artmıştı.
Çevresindeki hiçbir değişikliği hoş karşılamayan Rem, Subaru’yu hâlâ baş belası bir davetsiz misafir olarak görüyordu; yine de en azından onu bir düşman bellememesi gerektiğini hissetti.
Sonra, Roswaal’ın yokluğunda felaket baş gösterdi.
“—En kötü ihtimalle tüm köy haritadan silinebilir.”
Ablasının emriyle Subaru’ya eşlik eden Rem, onun böylesine ciddiyetle öne sürdüğü bu aşırı senaryoya pek ihtimal vermemişti. Ancak Earlham Köyü’ne vardıklarında çocuklar gerçekten de kayıptı; ormanı tecrit etmesi gereken bariyer ise yarılmıştı ve artık işlevini yitirmişti.
“Rem, gidelim. Bir şeyler yapmalıyız.”
Subaru’nun çocukları bu badireden kurtarmak için ormana gitme teklifi karşısında Rem geri adım atmıştı.
Bu durum elbette garipti. Rem, bu kadar aciz birinin neredeyse hiç tanımadığı çocuklar uğruna neden bu denli cansiperane davrandığını kavrayamıyordu.
Subaru pervasızlık etmiyordu. Kendi zayıflığının son derece farkındaydı. Yine de eksik olduğu şeyleri başkalarından istemekten çekinmiyordu. Ne büyük bir kibir, diye geçirmişti içinden.
Ormana girmişler, çocukları bulmuşlar ve onları kurtarmak için büyü kullanmışlardı. Subaru kayıp olan son çocuğu bulmak için ormanın daha da derinlerine gitmek istediğinde bile Rem şaşırmamıştı.
İşe yaramaz olduğunu haykıran gözleriyle, yetersiz kaldığını gösteren yüz ifadesiyle, pes etme dürtüsünü defalarca yutan sesiyle—Subaru çabalamaktan asla vazgeçmiyordu.
Rem çocukları iyileştirirken Subaru’nun tek başına ormana doğru gidişini izlediğinde kalbi delicesine çarptı. İçini kelimelere dökülemeyecek bir sıcaklık kaplamıştı.
Rem çocukları köyün gençlerine teslim ettikten sonra, Subaru’ya yeniden ulaşmak için cadının fesat dumanını takip etmiş ve onu iblis canavarlardan oluşan bir sürünün ortasında, bir ölüm kalım mücadelesi verirken bulmuştu.
Subaru’nun kollarında uyuyan kızı görmek, Rem’in tüm şüphelerini silip süpürmüştü.
Subaru kaçarken Rem harekete geçti; saldıran iblis canavar güruhunun dikkatini dağıtarak ona siper oldu. Kan ve acı onunla oyun oynuyordu ama Rem, sanki kalbinden koca bir yük kalkmışçasına hafiflemiş hissediyordu.
Birine, yani Subaru’ya güvenmenin bu denli iyi hissettirebileceğini bir an olsun hayal etmemişti.
Bir sonraki an Rem, zihnini karanlığa gömen şiddetli bir darbe aldı. Bilincinin yerini iblis içgüdüleri aldı ve ayrım gözetmeksizin bir katliama girişti.
Etlerin paramparça olup etrafa saçılmasının hazzına vardı. Amacını tamamen unutup gücünün sarhoşluğuna kapılarak büyük bir zevk duydu.
İblis içgüdüleri daha fazla kan, daha fazla can talep ediyordu—
“—!”
Sırtına çarpan sert darbe Rem’i savurmuş, tepki kabiliyetini köreltmişti.
Bir şey onu yere bastırıyordu. Arkasına baktığında Subaru’nun yüzünü gördü. Yüzündeki o rahatlama ifadesi, Rem’i bir anda içgüdülerinden koparıp mantıklı düşüncelere geri döndürdü.
Hemen yanı başında vahşi bir iblis canavarı gördü; dişleri iyice yaklaşmıştı. Sıçramalı, uzanmalı, onu kurtarmalıydı—Rem tam bunları düşünürken aniden burnuna fesat dumanı çalındı.
Bu koku, kararını tek bir anlığına ertelemesine sebep oldu.
Ve sonra...
“—Gaaaaah!!”
…Rem sonunda hiçbir şekilde değişmemiş olduğunu fark etti.
Çok uzun zaman önceki o günahı… yeniden işlemişti.
BÖLÜM 5
HER ŞEYİYLE
1
—Rem kendine geldiğinde, ayakları yere basmıyordu.
Beline sıkıca sarılmış bir kol vardı. Biri onu taşıyordu. Böylesine kaba bir tutuşun bir genç kıza dokunma şekli olamayacağını düşündü. Durum tam olarak böyle olsa da kolun sahibi, bunun ötesindeki hiçbir şeye en ufak bir dikkat bile ayıramadan şuursuzca depar atıyordu.
“—Barusu, öndeki kırık ağaçtan sağa dön! Çok yavaşsın!”
"İmkânsızı… isteme benden… Ben burada—hufff—var gücümle… koşuyorum zaten!"
Biri diğerine kıyasla çok daha aşina olan iki tanıdık ses, hemen yanı başında birbirine bağırıyordu.
Şiddetli sarsıntı, Rem’in bilincini yerine getirdi.
"…Subaru, ne yapı—"
"—! Rem… uyandın mı?!"
Subaru koşmaya devam ederken sevinçle bağırdı ve başını eğip ona baktı. Zihni hâlâ dumanlı olan Rem de başını kaldırıp ona baktığı sırada boğazı düğümlendi.
Subaru’nun yüzünün bir tarafı kan içindeydi. Alnı mı yarılmıştı acaba? Bir önceki geceden kalma vücudundaki yara izleri beyazlamıştı; bir noktada üzerlerine yenileri eklenmiş, ikisi de taze kana bulanmıştı.
Subaru’nun yanında koşan ve pembe saçları savrulan Ram, ona hafif, sıcacık bir tebessümle baktı.
"…Çok şükür, Rem… Ne kadar da ilgi meraklısı bir kızsın sen böyle…"
Ram az konuşurdu fakat bu tebessümün anlamını sadece onu gerçekten tanıyanlar bilirdi. Elini uzatıp Rem’in mavi saçlarını okşadı. Bir an sonra—
"Fulla!"
Rüzgâr Bıçağı büyüsünü fısıldayarak ağaçları biçti ve üzerlerine doğru atılan iblis canavarını doğrayıp orman zeminindeki bitkilere gübre niyetine saçtı.
Ram’in bir anlığına başı dönmüş gibi oldu; adımları sendeledi ve hafifçe Subaru’nun bedenine çarptı.
"Aaaaah! Ram, sağ omzuma dokunmaman gerektiğini biliyorsun, yuh artık!!"
"…Sesini kes. Ben olmasaydım çoktan ısırılmıştın. Bari yaslanabileceğim bir duvar vazifesi gör."
"En azından diğer omzu—Ayyyy!"
Subaru şiddetli acıdan neredeyse ağlayacak duruma gelmiş, acıyla haykırmıştı.
Ram, kopan boynuzunun yarasından kan sızarken ağırlığını Subaru’ya verdi. Rem, mevcut durumun gerçekliği bir tokat gibi yüzüne çarparken ikisine birden baktı.
Neden böyle bir yerdeydi? Onu neden koruyorlardı?
"Ne…den…?"
“Ha?”
"Neden… beni öylece bırakmadınız?"
Bu soruyu sorarken sesi titriyordu. Subaru ona inanamaz gözlerle baktı, Rem’in titreyen dudakları ise konuşmaya devam etti.
"Senin ve ablamın gelmesi her şeyi anlamsız kıldı. Bunu… bunu kendi başıma halletmeliydim… Yalnızca ben zarar görmeliydim…"
"Bunun için biraz geç kaldın. Ram de ben de pestil gibi olduk zaten! Hatta senden daha kötü durumdayızdır kesin!"
Subaru abartmayı severdi ama bu son cümlesinin her kelimesine inanıyor gibiydi. Rem, Ram’in bu konuda ne düşündüğünü merak etti fakat sevgili ikizi lafa karışmadı. Çaresizce doğru kelimeleri bulmaya çalışan Rem, sanki ablası tarafından tek başına bırakılmış gibi hissetti.
"Be… benim suçum. Dün gece tereddüt ettim, bu yüzden… Sorumluluğu üstlenmeliyim… Yoksa ne senin ne de ablamın yüzüne bakabilirim…"
"Sırası değil belki ama farkında mısın, bildiğin konuşuyoruz işte! Harika bir şey bu…"
"Aslında hiç ısırılmaman gerekirdi—"
Subaru dinlemiyormuş gibi görünse de sözlerini gayet net duymuştu. Yüzü kaskatı kesildi ve günahını itiraf eden Rem’e baktı.
Dün geceki orman savaşında, Rem’in yetersizliği yüzünden Subaru kendini tehlikeye atıp ona siper olmuştu. Dişlerin Subaru’nun etini delip parçaladığını ve onu kana buladığını gördüğünde, kendi hareketlerinin ve hatalı kararının nelere yol açtığını dehşet içinde izlemekten başka bir şey yapamamıştı.
Her şeyin küle döndüğü o eski gündekiyle aynı koku, Subaru’nun etrafını yoğun bir şekilde sarmıştı. Ve Rem bu kokuyu aldığında kaskatı kesilip kıpırdayamamıştı.
"Sana elimi uzatmakta tereddüt ettiğim için neredeyse ölüyordun. Üstelik vücudun kaldırılamayacak kadar çok lanete maruz kaldı. Bu yüzden ben—"
"Bunun kefaretini ödemek için her şeyi tek başına halletmeye gittin, değil mi?"
Subaru bunu onaylarcasına başını salladığında, Rem başını öne eğip günahını bir kez daha kabullendi.
Rem azarlanmaya ve hor görülmeye hazırlıklıydı. Ormana tekrar adım atmadan önce Subaru’nun onu bir güzel haşlaması gerekirdi.
Buna fırsat vermemişti çünkü Subaru’yu kurtarmak için kaybedecek bir saniyesi bile yoktu. Ya da belki de zayıflığının sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır değildi.
—Kendi zayıf yüreğinden nefret eden Rem, kesinlikle ikincisi olduğunu düşündü.
Ne kadar ağır olursa olsun, onun ağzından çıkacak her türlü sözü sineye çekmeye hazırdı. Ne de olsa işlediği suçun hak ettiği ceza tam da buydu.
"Rem."
"Efendim."
—Subaru’nun yüzü tam karşısındaydı.
"Çat."
“—?!”
Kafataslarının birbirine çarpmasıyla çıkan sert tak sesi, Rem’in gözlerinde şimşekler çaktırdı.
Keskin acı bir anlığına Rem’in görüşünü daralttı; neye uğradığını şaşırarak elini alnına götürdü. Boynuzlu formunda değilken bedeni sıradan bir insanınkinden daha dayanıklı değildi.
Alnına inen darbenin hafifçe kızarmış bir şişliğe dönüştüğü dışarıdan kesinlikle fark edilebiliyordu.
Rem ne olup bittiğini anlayamadan gözlerini fal taşı gibi açmışken Subaru ona baktı.
"Sen harbiden aptal mısın? Yok, düpedüz aptalsın sen."
"Barusu. Zaten yarılmış olan alnını bir daha yardın ve yine kanıyor."
Ram araya girdi. Subaru ise kanlar içindeki başını iki yana salladı.
“Ben de bir salağım, bunu zaten biliyorum! Ama senin küçük kız kardeşin benden de büyük bir salak!”
Rem, Subaru’nun ona kafa attığını fark etti. Bunun ne anlama geldiğini zerre kadar anlamamıştı.
“Baksana, benim memlekette ‘İki kadın bir kaz, bir pazar kurar’ derler. Gerçi bunun konuyla pek alakası yok. Ama ‘El elden üstündür, bir elin nesi var iki elin sesi var’ da derler.”
Feraset ne demekti ki hem? Subaru sözlerini bitirdikten sonra kendi kendine mırıldandı. “Her neyse işte,” deyip boynunu bükerek devam etti, “üç kişinin bir oku kırmasının, birinin tahmin edebileceğinden daha kolay olması gibi bir şey yani.”
“Sanırım bunu aslından biraz farklı bir şekilde kullanıyorsun…”
“HER NEYSE! Kendi başına düşünüp durma da etrafındaki insanlara güven! Ne dediğimi anlıyorsun, değil mi?! Eğer senin de kalbini benim—”
Subaru tam bir şey söyleyecekken ifadesi acı dolu bir hâl aldı.
“Bu çizgiyi aştı, ha…? B-bu kadarı da biraz fazla katı değil mi ama?”
“Neden bahsediy—? Bekle, Subaru, cadının kokusu aniden çok daha yoğun—”
Rem burnunu tıkadı, vücudunu o iğrenç kokudan uzaklaştırmaya çalıştı.
Hemen yanı başında, o korkunç, lanetli koku dalga dalga yayılıyordu. Birdenbire ne sebep olmuştu ki bu—?
Fakat Subaru kendi sözleriyle Rem’in kuşkularını bir kenara itti.
“Şey, şimdilik bu konuyu kapatmanı rica edeceğim. Ben de kafamı toparlayacağım.”
Rem donakaldı, fakat Subaru’nun yüzündeki ciddi ifade bu soruyu sonraya ertelemesini söylüyordu. Subaru koşarken önüne baktı; gözlerindeki gerginlik ve tedirginlik giderek artıyordu.
Aynı anda, yine onun yanında koşan Ram, ağrıyan alnına elini koyarak bir büyü mırıldanmaya başladı.
“Ram, konak— Hayır, bariyer de yeterli. Oraya gitmek için hangi taraftan gideceğiz?”
“Önümüzdeki sürüyü atlatabilirsek sola doğru depar atmamız yeterli, ama ne planlıyorsun?”
Ram sorunca Subaru yüzünü ekşiterek uzun bir hımm sesi çıkardı.
“Rem’i sana kitleyip bariyere doğru tek başıma insafsızca kaçsam nasıl olur?”
“Rem’le birlikte kaçmama izin verirken Urugarumları kendine çekmeyi mi düşünüyorsun? Anlaşıldı.”
“Gizlemeye çalıştığım şeyi böyle açık etmesen olmaz mı?! Utanıyorum!!”
Subaru ile Ram laf dalaşına girerken koşu tempoları hiç düşmedi.
Ne konuştuklarını duyan Rem’in içini, tüm dünyanın önünde kararmasına benzeyen bir çaresizlik kapladı.
“Seni bu şekilde… kurtaramam… L-lütfen yapma bunu. Böyle yaparsan ben…”
“Yük dediğin ses çıkarmaz, uslu durur! Merak etme, engeli aşıp seninle orada buluşacağım. Ondan sonra canavarların hepsini birden haklayacak, senin bilmediğin özel bir planım var. Muazzam olacak, tereyağından kıl çeker gibi kazanacağız!”
Subaru’nun ne tür bir “özel plan” hazırladığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Açıkçası, öyle bir planın var olup olmadığını bile merak ediyordu.
Sadece göz boyamaya mı çalışıyordu? Zaten Subaru’nun o sürüyü tek başına atlatması neredeyse imkânsızdı.
“Böyle bir şey yapmana gerek yok… Canavarları tek başıma yok ede—”
Subaru’nun fevri bir şey yapmasına izin veremezdi. Rem kollarını ve bacaklarını oynatmaya çalıştı. Ancak uzuvları yalnızca sallandı, emirlerine itaat etmeyi reddetti. Yapabildiği tek şey parmaklarını kıpırdatmak ve dilini birazcık döndürmekti. Hiçbir şey alıştığı gibi işlemiyordu.
“Silahım nerede…?”
“O kadar ağır bir şeyi yanımda taşıyacak halim yoktu ya! Sonra sana yenisini alırım, of!”
Silahsız ve hareket edemez durumda olduğunu, başkaları tarafından korunmaktan başka elinden hiçbir şey gelmediğini fark eden Rem’in içinden bir acı geçti. Bu düşünce onu umutsuzluğa sürüklüyordu.
Subaru, Rem’i usulca Ram’a devretti.
“Düşürme sakın.”
“Tek kolumun bile senin tüm gücünden daha fazla olduğuna inanıyorum, Barusu.”
“Madem öyle, niye bana taşıttın kızı?!”
“Taşımamı hiç söylemedin ki, değil mi Barusu?”
“Cidden, cevabın bu mu yani?!”
Subaru, fırsatı kaçırdığı için kendi yüzüne bir tokat attı.
Rem, ablasının kollarından Subaru’ya baktı, bu akılalmaz gerçek karşısında başını iki yana salladı. Onun hakkında bir sürü kötü söz söylemişti. Neden bu kadar ileri gidiyordu ki?
“Subaru, neden bu kadar ileri gidiyorsun…?”
“—Güzel soru.”
Rem’in bu sorusu Subaru’yu sadece bir anlığına düşüncelere sevk etti. Bir parmağını kaldırıp gülümsedi.
“Çünkü sen hayatımda randevuya çıktığım ilk kızsın. Sana öylece sırtımı dönebilecek kadar gaddar biri değilim.”
Konuşurken aynı eliyle Rem’in başını usulca okşadı.
“Neyse, ben birazdan geliyorum. Rem’e iyi bak, Abla.”
“Sağ salim buluşmamızı diliyorum, Barusu.”
Bu kısa konuşmanın ardından aniden yolları ayrıldı; Subaru bir tarafa, Ram diğer tarafa koştu.
Ram sağa koştu. Subaru sola koştu.
Önden gelen Urugarum sürüsü, avlarının ikiye bölünmesi karşısında tereddüt etti ama bu sadece bir an sürdü. Hemen Subaru’nun peşinden koştular.
“—Abla!”
“Barusu bize zaman kazandırmak için canını tehlikeye atıyor. Ben de bu zamanı iyi değerlendireceğim.”
Ram’in alnından terler süzülürken ses tonu hata payı olmadığını açıkça belli ediyordu. Yaralar ve yorgunluğun birleşimi onu epey yavaşlatmıştı. Rem’in boynuzlu formuna kıyasla bu hiçbir şeydi.
Rem bunu düşününce, yaptıklarından ağlayacak kadar büyük bir pişmanlık duydu.
Eğer Rem boynuzlu formuna dönebilseydi, bu durumun üstesinden gelecek güce sahip olurdu; yalnızca Subaru’yu kurtarmakla kalmaz, ablasını da tehlikeden uzaklaştırabilirdi. Hepsini yapabilirdi.
Yine de, en kritik anda içindeki iblisi bile ortaya çıkaramamıştı.
Subaru’yu ve ablasını buraya getiren ve onların ayak bağı olan şey, kendi yarım yamalak zayıflığıydı.
Pişmanlık dolu Rem’in aksine Ram, Subaru yem olmayı teklif ettiğinde hiç tereddüt etmemişti. Hiç şüphe yok ki bunun sebebi Rem’in hayatına Subaru’nunkinden ve hatta kendi hayatından bile daha çok değer vermesiydi. Subaru’nun numarasının onlara zaman kazandıracağını ve hayatta kalma şanslarını artıracağını bildiğinden, zerre kadar tereddüt etmeden kabul etmişti.
Rem çok sevdiği ablasının kararının doğru olduğunu düşünse de içten içe bu fikre aniden isyan etti.
Ablası neden her şeyi ve herkesi kestirip atabilecek kadar güçlüydü? Böylesine korkunç bir kararı bu kadar kolay vermesini sağlayan hangi akılalmaz yanıydı? Rem bunu kendi gözleriyle görmek istedi.
“Abla… Subaru… Subaru—!”
“Rem. Geri dönemeyiz. Bu onun kararlılığını boşa çıkarır.”
Bunlar çok sevdiği ablasının sözleriydi. Ablası her zaman haklıydı.
Onu dinlerse Rem kesinlikle güvende olurdu, zira Ram her zaman haklı çıkmıştı.
—Öyleyse doğru olan şey neden bu kadar boş geliyordu…?
“—Abla!!”
“—!!”
Rem’in yürekten gelen bu haykırışı karşısında Ram’in yüz ifadesi fena halde sarsıldı. Ram dudaklarını ısırdı, gözleri fal taşı gibi açılarak adımları durdu. Rem anında bedenini kıvırıp ablasının kollarından kurtularak yere düştü, yuvarlanıp arkalarına baktı—ve koşmakta olan Subaru’nun sırtını gördü.
Uzaktaydı, koşuşu bir depar sayılamayacak kadar yavaştı.
Siyah saçlarını ve her yerindeki yaraları gördü. Güçten kesilmiş, cansız sağ kolunun sallanışını ve Subaru’nun duygularını saklamaya çalışıyormuş gibi duran hâlini gördü.
Subaru’nun önünde devasa, simsiyah bir canavar yükseliyordu. Sürünün geri kalanına kıyasla boyutuna bakılırsa, sürünün lideri olabilirdi.
O korkunç bakışların altında, yırtıcılarla çevrili bir halde Subaru delicesine koşuyordu.
Parmaklarını ne kadar uzatırsa uzatsın, yüreği ne kadar titrerse titresin, onun sırtına ulaşamıyordu.
Yine de Rem, adeta yalvarırcasına haykırdı.
“—Subaru!”
Sesinin ona ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordu.
Gördüğü tek şey, Subaru’nun kaçarken sanki çağrısına yanıt verircesine sol eliyle o loş loş parıldayan kılıcı çekişiydi.
2
Bunu kendisi bile anlayamıyordu.
Ne zamandan beri böylesine çılgınca bir şeyi yapacak kadar inatçı bir herif olup çıkmıştı ki…?
Kız kardeşlere borçlu hissettirmemek ve cesur görünmek ne kadar istese de, bu kesinlikle ama kesinlikle ona göre bir hareket değildi.
Onlara sırtını döndüğü an, artık onu göremediklerinden emin olduğu saniyede yüzündeki ifade darmadağın oldu.
Acının iki zıt ucunu da iliklerine kadar hissediyordu; hem sızlayanını hem de saplananını. Takındığı maske paramparça olmuş, Subaru’nun o heybetli suratı ekşirken dili bir köpek gibi sefilce dışarı sarkmıştı.
“Acıyor… Acıyor. Çok acıyor, anne, baba, Emilia-tan…!”
Boşlukta sallanan sağ koluna bakarken hayatındaki en önemli üç kişiye sesleniyordu.
Omzundaki kesik kesik uyuşma, Rem’in boynuzuna vurduktan sonra yere çakılmasından kaynaklanıyordu. Tüm kalbiyle sadece çıkmış olmasını diledi.
Öyle ya da böyle, artık dövüşte sağ koluna bel bağlayamazdı. Cephanesinden bir silah daha eksilmişken, Subaru karşısındaki düşmanla nasıl yüzleşeceği konusunda en ufak bir fikre sahip değildi.
Subaru koşarken, defalarca başına bela olan o iblis canavarı yavrusunun yolunu kestiğini gördü. Subaru, bu kadar inatçı olması için yaratığın kendisine bir garezi olup olmadığını merak etti.
“Umarım bu son karşılaşmamız olur…”
Subaru koşmaya devam ederken, iblis canavarının kesinlikle salıvereceği taş yağmuru için kendini hazırladı. Eğer gardı düşmüşken o saldırıya yakalanırsa, işin içinden sadece çıkık bir omuzla sıyrılamazdı.
Binlerce taş darbesiyle lime lime edilme düşüncesini kafasından atan Subaru, zihninde tam taşların fırlatılacağı anda nasıl sıyrılacağının provasını yaptı. Yaratığa hem kindar hem de "elinden geleni ardına koyma" dercesine bir bakış fırlattığı sırada—
“Ha?”
Sesi bir anda fazlasıyla şaşkın çıktı.
Subaru, önünde açılan manzaraya inanmakta güçlük çekiyordu.
İblis canavarı yavrusu minik bir uluma çıkardıktan sonra küçük bedenini daha da büktü. Tüm gücünü topluyor gibiydi. Bir sonraki hamleyi kestiremeyip gözlerini kısan Subaru’nun önünde, o şey…
“—!”
O tüy yumağı bir anda patlayıcı bir güçle büyümeye başladı.
Puf—göz açıp kapayıncaya kadar, kucaklanası sevimli bir ev köpeği boyutundan, en iri ırklardan bile daha devasa, adeta dev boy denebilecek bir şeye dönüştü.
“Mangalarda bunu çok gördüm ama harbi, o kadar fazladan kütle nereden çıkıyor be?!”
Sorusuna gelen yanıt, adeta tüm ormanı titreten bir uluma oldu.
Arka ayaklarından güç alarak sertçe yerden sıçradı. Ardından iblis canavarı, havaya kaldırdığı iki patisinin pençelerini birbirine çarptı; insan kemiğini en ufak bir sürtünmeyle kesip atabilecek o meşum silahlarını gözler önüne serdi.
“Ha, yani bunu büyüyle çözmeyeceksin, öyle mi? Ben sana ne yaptım ki ya…?”
Subaru, son savaşlarını göğüs göğüse yapma kararı karşısında ürpererek bir kaçış yolu aramak için etrafına bakındı—fakat peşindeki iblis canavarları arkasını ve yanlarını keserek kaçmayı imkânsız bir hayale dönüştürüyordu.
“Yahu, o güzelim kız kardeşler yerine benim peşime düşmek de nedir… İblis lanetine uğrayasıca bir zevkiniz var cidden… Kahretsin!”
Farkına vardığında, canavarlar etrafını sararken adımları yavaşladı. Anlaşılan o ki Subaru, tüm ormandaki iblis canavarlarını peşine takmıştı. Yem harekâtı muazzam bir başarıya ulaşmıştı.
Sinir krizi geçirecek ya da hayatı için yalvarırken altına kaçıracak vakti yoktu.
Tüm kaçış yolları kapandığına göre tek çaresi dosdoğru ileri koşmaktı. Başka bir deyişle, devasa iblis canavarını teke tekte alt etmek zorundaydı.
Yan cebini yokladı. Bir taş… sert bir şeker… yapış yapış ve iğrenç hissettiren bir şey… ve…
“Artık tek yapabileceğim Puck’a güvenmek…!”
Tüm gücüyle gri kediye dua ederken onu çıkarıp ağzına attı.
Subaru’nun iblis canavarına ulaşmasına pek vakit kalmamıştı. Saniyeler içinde çarpışacaklardı.
İşte o an…
“—Subaru!”
…onu duydu.
O anda Subaru, birinin adını seslendiğini duydu.
Acı dolu bir yankısı vardı; sanki tüm dünya sona ermek üzereymiş, sanki Subaru’nun yaşayıp ölmesi o kızın kalbinin paramparça olup olmayacağını belirleyecekmiş gibi bir hüzne bulanmıştı—belki düşüncesizlikti ama Subaru mutluydu.
Çok acınasıyım. Sapığın tekiyim. İkiyüzlü bir pisliğim.
Kızın adını haykırırken ne hissettiğini tahmin edemiyor değildi. Yine de gülümsemesi, tamamen aklını kaçırdığının kanıtıydı.
Gülümsedi, gülümsedi ve gülümsemesi bittiğinde, Subaru’nun sol eli o kırık tek elli kılıcı çekti.
İblis canavarı önünde kükredi. Subaru da haykırarak tüm ağırlığını kılıcın arkasına verdi. Sesleri uyumsuz bir çift savaş narası kopardı. Ruh ruha çarpıştı.
Birbirlerinin menziline girmeden hemen önceki anda Subaru derin bir nefes aldı. Bedeninin merkezini zihninde canlandırdı. Göğsüyle beli arasındaki bölgeye odaklandı, göbeğinin hemen üstünde, dış dünyaya bağlı bir kapı hayal etti.
“—SHAMAAAAK!!”
Büyü sözleri havaya karıştı. Bir sonraki an, Subaru’nun etrafında kara bir bulut infilak etti.
Bulut, Subaru’yu ve tüm iblis canavarlarını yuttu. Ormandaki belirleyici savaş artık karanlığa mühürlenmişti.
3
Kara bulutun içinde dünya anlamsızdı.
Dünyanın şekli, rengi, kokusu—bunların hiçbiri burada seçilemiyordu.
Tek somut, elle tutulur his, ayak tabanlarının yere değmesiydi. O da olmasa, karanlığın içinde ne tarafın yukarısı olduğunu bile bilemezdi şüphesiz.
Hiçbir şey göremiyordu. Hiçbir şey duyamıyordu. Hiçbir şeyi kavrayamıyordu.
Demek dünyanın sonu böyle bir şeydi.
Subaru ayaklarının ayakkabılarına baskı yaptığını hissederken, o pusun içinde bir şeyler aradı. Kara bulutun içinde onu bekleyen bir şey olmalıydı mutlaka, yapması gereken bir şey.
—Bir şeyler, bir şeyler, bir şeyler, bir şeyler eksikti.
Kavrayışsızlığın dünyasıyla yüzleşmişken, kavrayışın dünyasını hatırlamak zorundaydı.
Bu hiçlik neden gelmişti? Onu kim getirmişti? Sona ermesinin koşulları nelerdi?
Hatırla, hatırla, ötedeki dünyayı, ayaklarının altında sağlam duran o dünyayı hatırla.
Beynine verdiği emir, düşüncelerin kıvılcımlar gibi patlamasına yol açtı.
Bir adım daha atamazdı. Ayaklarının dermanı tamamen kesilmişti. Er ya da geç kavrayışsızlık onu ezecek, tabanlarındaki histen bile şüphe etmesine neden olacaktı. Eğer bunu görebiliyorsa, cevap dışarıda yatmıyordu.
Cevap bedeninin dışında değilse, içinde olmalıydı. Dışarıdaki unutuluşa boyun eğdiremese bile, o anda dahi bilinçsizce çalışan iç organlarına seslenebilirdi.
Görevler dağıtılmıştı. Artık hareket etme vaktiydi. Ve böylece, sonunda—
“—!!”
Birdenbire tüm bedeni alevler içindeymiş gibi hissetti.
Dayanılmaz bir sıcaklık hissi Subaru’nun bedenini yarıp geçti; boğazından kelimeler değil, hayvani bir çığlık kopardı… Hayır, kopardığını sandı. Bunu bile kavrayamıyordu.
Anlayamıyordu. Anlayamıyordu ama bir zamanlar dermanı tükenen ayakları yeniden hareket etti.
İleriye. Ayakları, ileri olduğuna inandığı yöne doğru ilerledi.
Bilinç, unutuluş, bilinç, unutuluş, bilinç, unutuluş, defalarca ve defalarca, ta ki sonunda—
4
Subaru’nun kara bulutu yarıp dışarı sıçradığı an, kılıcı son derece kalın bir şeye çarptı. Elindeki kılıç avucundan sökülüp alındı. Subaru başını kaldırdı ve yaşadığı şoku bastırdı.
Gözlerinin hemen önünde, devasa iblis canavarının kafası kara bulutun içine gömülü duruyordu—ve Subaru’nun az önce kavradığı tek elli kılıç, canavarın göğsünün derinliklerine saplanmıştı.
Bu sürpriz darbe, Subaru’nun avucunun ortasında çirkin bir his bıraktı; kör bir bıçağı canlı bir yaratığın etine saplamanın hissi. Psikolojik şok beklediğinden daha büyüktü, neredeyse tekinsiz, beden dışı bir hisse yol açmıştı.
Hâlâ kavrayışsızlığın dünyasında olan iblis canavarı, bedenindeki bıçağı hissedemiyordu bile.
Öldüğünü bilmeyen ölü bir canavarın bu çelişkili manzarasına göz ucuyla bakan Subaru, fırsatı varken arsızca kaçıp aralarına mesafe koydu.
Başı ağırdı; tüm bedeni uyuşuktu. Büyü gücüne tam hâkim olamadan onu kullanmanın ve dolayısıyla aşırı miktarda mana yakmanın artçı etkisiydi bu.
Normalde o büyüyü kullanmak bedenindeki tüm manayı dışarı püskürtmeli, onu bir daha kalkamayacak şekilde yere sermeliydi; fakat Subaru bunu aşmak için kozunu oynamıştı.
“—Binlerce kez teşekkürler, veletler.”
Subaru ağzında kalan meyve kabuğunun ufak kırıntılarını tükürürken yüzüne hafif bir tebessüm yerleşti.
Tükürdüğü şey, manası tükenmiş bir bedene gücünü geri kazandıran bir iyileştirme eşyası olan bokko meyvesiydi. Rem’i kurtarmaya giderken köydeki çocukların eline tutuşturduğu tamamen işe yaramaz şeylerin arasındaydı. Nereden bulduklarına dair en ufak bir fikri yoktu.
Ondan bir tane olduğuna emin olduğu anda, kafası ancak bu planı kurabilmişti. Tam büyüyü kullandığı saniyede onu ısırırsa, belki sonrasında hareket edebilirdi. Bu işe hayatını koymuştu ama şans terazisi muazzam bir şekilde Subaru’dan yana tartmıştı.
Şaşkınlık içinde kıvranan canavara arkasını dönerek, bariyerin olması gereken yöne doğru hızla koşmaya başladı.
Subaru manası yetersiz bir çaylaktı, bu yüzden Shamak'ının ne kadar süreceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Vakit kazanmak için başka bir yol düşünemediğinden, bariyere olabildiğince yaklaşması gereki—
"—Ha?"
Fakat Subaru’nun planı, sol uyluğunun arkasını sıyıran tek bir pençeyle anında suya düştü.
Keskin acı, kanamanın habercisi oldu. Subaru acı dolu bir iniltiyle dizlerinin üzerine çöktü. Ancak amansız düşmanı diz çökmesine izin vermeyecekti.
Kalın pençesi Subaru’nun boynunu vahşice kavradı, tırnaklarının uçları etine batarken onu kolayca havaya kaldırdı.
“Kahretsin...”
Gözlerinin tam önünde, devasa canavarın Subaru’yu tek lokmada yutabilecek kadar geniş açılmış koca ağzını gördü. Canavarın leş gibi nefesi Subaru’nun yüzüne çarparken dişlerinden kanlar damlıyordu. Yaratığın kininin derinliği karşısında çaresizce gülümsemekten başka bir şey yapamadı.
“Cehennemin dibine kadar yolun var—?!”
Kılıcı canavarın bedeninden hızla çekip çıkardı ve tüm gücüyle yaratığın ağzına sapladı.
“—!”
Ağzının içine indirilen bu ölümcül darbe, canavarın kükremesine ve Subaru’nun bedenini fırlatıp atmasına neden oldu.
Subaru kılıcına tutunarak yerde yuvarlandı, ardından kılıcı önüne siper edip canavara doğru baktı.
“Nasıl ama, seni pislik?! Ye bunu!!”
Canavar başını salladı, gözü dönmüş bir öfkeyle Subaru’ya döndü. Baştan aşağı kana bulanmış olan Subaru, hakaretler savurarak onunla alay etti.
Yüzleri kan revan içinde, gözleri birbirlerinden başkasını görmüyordu. Birbirlerinin canını azar azar tüketiyorlardı.
İkisi de anlamıştı. İçlerinden biri diğerini katletmeden bu iş bitmeyecekti.
Karşı karşıya durdular. Fitili ateşlemek için tek bir kıvılcım bile yeterliydi.
İnsanla canavarın —hayır, iki canavarın— yüzleşmesi başlamak üzereydi. Fakat gökten yağan alev topunun tam isabetle yarattığı darbe, bir adamın sesinin duyulmasıyla bu savaşı tamamen askıya aldı.
“—Ulgoa.”
“Ohaa?!”
Subaru, bedenini saran ve onu geriye savuran şok dalgasına karşı yüzünü siper etti.
Bir anda önündeki toprak alevlerle patladı. Yüksek sıcaklıktaki darbe, vahşi bir sıcak hava dalgasıyla tüm vücudunu sardı.
Yan yatan Subaru, etini saran yaralara bir de yanıklar eklenirken başını salladı.
“Az önce ne oldu öyle...?”
Sıcak ve kuru hava boğazını kavururken Subaru başını kaldırıp baktı... ve gördü. Şaşkınlıktan yanakları kaskatı kesildi.
—Subaru’nun tam gözleri önünde, devasa canavar bir ateş sütununa sarılmıştı. Cayır cayır yanıyordu.
Alevler tüm bedenini yalayıp yuttu. Canavarın pençeleri titredi ve acı içinde toprağı tırmaladı. Ciğerlerini kavuran hava yüzünden tek bir ses bile çıkaramayan canavar, kızıl denizin içinde kıvrandı ve sonunda tok bir patırtıyla yere devrildi.
Geriye sadece kütlesinin üçte ikisini kaybetmiş, kömürleşmiş bir et yığınından başka bir şey kalmamıştı.
“—”
Subaru’yu şaşırtan tek şey canavarın bu beklenmedik sonu değildi.
Canavarı yakıp kül eden gibi alevden atışlar gökten peş peşe yağarak kara bulutun içine dalıyordu. Karanlığın yayıldığı alanın dışından Subaru, yere çarpan alevlerin tüm gücünü kendi gözleriyle göremiyordu. Fakat ne yaptıklarını tahmin edebiliyordu.
Geçit vermez karanlığın içinde canavarlar, ne olduğunu bile anlamadan yok ediliyordu.
Subaru bunun bir zalimlik mi yoksa merhamet mi olduğunu artık ayırt edemiyordu. Fakat—
“Amaan, aman, amaaan, çoğunlukla sis perdesi niyetine kullanılan küçücük bir Shamak’ın bu denli etkiilii kullanılabileceğini kim tahmin edebilirdi kiii?”
Canavarın alevden ölüm sahnesini yöneten adam, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle gökten süzülerek indi.
Uzun çivit mavisi saçları rüzgârda dalgalanıyordu. Gözleri tuhaf renklere sahipti: Biri mavi, diğeri sarıydı. Uzun ve ince bedenine tuhaf bir kıyafet giymişti. Krallığın en güçlü büyücüsü olan soytarı kılıklı lord, Roswaal gelmişti.
Yere indiğinde Roswaal pantolonunun paçalarını silkeledi, uzun saçlarını geriye doğru savurdu ve Subaru’ya tepeden baktı.
“Oooo, pek bir berbaaat görünüyorsun, söylemeden edemeyeeceğim.”
“Çok geç kaldın Rozchi. Orada kaç kere öleceğimi sandım biliyor musun sen?”
Kesinlikle bir elin parmaklarından fazlaydı.
Subaru içini döktükten sonra gücünü tamamen kaybetti; dizlerinin üzerinde bile duramayacak halde olduğu yere yığılıverdi.
“Yine de nerede olduğumu iyi buldun ha.”
“Aa, o Leydi Emilia’nın köyde kafama kooo-ka-kaaaka yerleştirdiği şey sayesindeydi. ‘Deli saçması ve pervasızca olsa bile, köşeye sıkışırsa muhtemelen büyü kullanacaktır, sakın gökyüzünden bakarken gözden kaçırayım deme,’ dedi.”
“Kahretsin Beako... Emilia’nın hemen anlamasına izin vermişsin.”
Görünüşe göre Beatrice görevinin altından kalkamamıştı. Roswaal’ın tam son anda mucizevi bir şekilde araya girdiği düşünülürse, belki de böylesi daha iyi olmuştu.
Subaru içinde bulunduğu durumu düşünürken kulaklarında bir ses yankılandı.
“Efendi Roswaal—!”
Yanan kara bulutun etrafından dolanıp çalılıkları yararak gelen Ram’ı gördü. Ram’ın yüzündeki ifade Roswaal’ın varlığıyla yumuşarken Rem onun omzuna yaslanmıştı.
“Size bu kadar zahmet verdiğim için özür dilerim.”
“Aa hayır, hiiç sorun değil. Doğrusu, yokluğumda çooook iyi iş çıkardın.”
Övgü dolu sözler karşısında fena halde kızaran Ram, elini göğsüne bastırarak ciddiyetle başını salladı.
Aralarındaki bu konuşmayı izleyen Subaru, rahatlayarak derin bir nefes verdi.
“—Subaru!”
Rem aniden koşup Subaru’ya sarıldı ve boğazından keskin bir çığlığın kopmasına neden oldu.
“Guh!”
Gözlerinin hemen önünde, yüzünün yanı başında mavi saçlar dalgalandı. Pek çok yerden gelen yumuşacık hisler Subaru’ya durumu anlattı. Başka bir durumda olsa sevinçten havalara uçardı ama o anda öyle bir lüksü yoktu.
“Rem, her tarafım yara bere için... Ah, kafam biraz gidiyor galiba...”
Belki duygularına hâkim olamıyordu ama var gücüyle ona sarılıyordu. Vücudundaki her bir yara sızlamaya başlarken Subaru durumu anlatabilmek için umutsuzca Rem’in sırtına hafifçe vurmaya çalıştı. Ancak—
“Yaşıyorsun. Hâlâ hayattasın. Subaru, Subaru... Subaru!”
Rem duygularına öylesine kapılmıştı ki Subaru’nun ne tepki verdiğini fark edemiyordu.
Yüzünü göğsüne bastırdığını ve yanaklarından süzülen ılık gözyaşlarını hissetti. Subaru’nun beyninin kaldıramayacağı kadar çok sayıda gıdıklayıcı his onu etkisi altına aldı.
Başka bir deyişle—
“Hadi ama... yine... olmaz...”
Subaru konuşurken başı yavaşça öne düştü, boynu artık kendini taşıyamıyordu.
Zihni uzaklaştı. Sesler silikleşti. Sonunda...
“Uyu bakalım. Uyandığında sana oldukça içten bir şekilde teşekkür etmeliyim. En azından için rahat olsun, seni tehdit eden şeyi ortadan kaldıracağım.”
...kulaklarında birinin sesi yankılandı; ciddi ve o soytarıca tavırdan uzaktı.
Daha derin bir güvende olma hissiyle sarmalanan Subaru, bilincini usulca bıraktı.
Uykuya daldığı ana kadar sarılmanın sıcaklığının ve nihayet ona kavuşmuş olmanın getirdiği rahatlamanın tadını çıkardı.
Subaru’nun bilinci, bilinçsizliğin nehrine doğru battı.
SONSÖZ
GELECEK HAKKINDA KONUŞMAK
1
Subaru’nun zihni bir kez daha kara gölgenin hüküm sürdüğü diyara davet edildi.
Hiçbir şey yoktu. Boşlukta süzülen yalnızca bilinci gibiydi. Subaru var olduğunu hayal meyal fark edebiliyordu.
Kimse yoktu. Hiçbir şey yoktu. Ne başlayan bir şey vardı ne de biten. Hiçbir varlığın bulunmadığı bir dünyaydı.
Subaru sanki gecenin bir yarısı denize atılmış gibi hissetti. Zihnini bu değişken hisle birlikte akıntıya bıraktı.
Ansızın, karanlıklar dünyasında bir değişim meydana geldi.
Önünde, Subaru’nun zihninin tam karşısında biri duruyordu.
Gölge dikey olarak uzadı. Subaru daha ne olduğunu anlayamadan önünde bir insan silüeti belirdi.
Yüzünü göremiyordu. Şekli belirsizdi. Fakat hayal meyal bir kadına benzediğini düşündü.
Gölge dalgalandı ve yavaşça elini uzattı.
Gölgenin parmakları zihnini nazikçe sıyırdığında, nedendir bilinmez, Subaru ağlamak istedi. İçini kaplayan tuhaf duygu dalgası, sanki her daim onun bunu yapmasını beklemiş olduğunu fısıldıyordu.
İçinde, kıvrılıp duran o gölgenin kendisine sarılmasına, onu tamamen yutmasına dair içgüdüsel bir arzu vardı—ve sonra gölge durdu. Bir şey onu durdurmuştu.
Subaru'nun zihni başka bir gölgenin varlığını fark etti; arkasından sarılan beyaz parmaklarını hissetti.
Dokunuşu yumuşaktı, yalnızca sıcak değil, adeta kor gibiydi.
Subaru o sıcaklığı hissettiği an, önündeki gölge hızla solup gitti.
Önüne döndü. Kalbi titriyordu. Vahşice haykırdı. Fakat bu hiçlik dünyasında ses yoktu.
Gölge uzaklaşıp silikleştikçe, yok olup gittikçe geride öylece kaldı.
Sonunda gölge, ağlamak üzere olan Subaru'ya doğru parmaklarını dingin bir edayla uzattı.
“—viyorum.”
Duyamadığı o sözcükler bile silinip gitti ve dünya dağıldı.
2
Subaru uyandığında, gözlerine çarpan ilk şey yabancı ve süslü bir tavan oldu.
Kendi yatak odasının aksine, içinde uyandığı oda çoğu kabul salonundan bile daha şatafatlıydı; tavanı bile aşırıya kaçacak derecede süslenmişti. Belki de bir aristokratın malikânesinde, efendinin otoritesini başkalarına sergilemek adına bu kadarı şarttı.
Yine de küçük bir şehirde doğup büyümüş Subaru gibi bir çocuk için bu durum fazlasıyla rahatsız ediciydi.
Subaru uyandıktan sonra bu düşünceye varana dek geçen anlarda birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.
“—Görünüşe göre… uyandınız?”
Ses, yatağın hemen kenarından, tam dibinden gelmişti.
Subaru, fevkalade yumuşak bir yastıkta duran başını çevirdi ve hemen yanında oturan kıza gözlerini kısarak baktı.
“Uyanınca yanında bir hizmetçi görmek, bir anlamda her erkeğin en büyük hayalidir sanırım.”
“…Dikkatsizliğimin boyutunu düşünürsek, bunu telafi etmek için yapabileceğim en ufak şey bu.”
“Yahu ne kadar karamsar konuşuyorsun öyle, Rem. Daha da önemlisi…”
Rem gözlerini yere indirmişken, Subaru her hareketine bir kelime ekleyerek doğruldu ve sağ elini battaniyenin altından çıkarıp kaldırdı. Eli, Rem'in elleri arasında sıkıca tutuluyordu.
“Bunu ben mi yaptım? Eğer seni tutup bırakmadıysam… Bu biraz utanç verici. Çocukken en sevdiğim havluyu elimden bırakmadığım günlere benziyor.”
“Şey, hayır, öyle değil…”
Subaru soruyu sorarken hâlâ Rem'in elini tutuyor, ona bir göz atıyordu; kızın yanaklarının hafifçe kızardığını gördü.
“Ben… tuttum.”
“Neden ki? Yani, uyurken çok terlerim, avcum da muhtemelen epey vıcık vıcıktır.”
“Subaru, ben…”
“Öyle mi?”
Rem bocalarken, Subaru elleri hâlâ kenetli bir hâlde onu sessizce izlerken içinde sıcacık bir his belirdi.
Acele edecek bir durum yoktu, bu yüzden Rem birkaç kez nefes alıp başını kaldırarak Subaru'ya baktı.
“Uyurken çok acı çekiyor gibiydiniz, o yüzden ben de…”
“Elimi mi tuttun?”
“Evet, çünkü ben zayıf ve kusurlarla dolu biriyim. Bu yüzden böyle anlarda birisi için ne yapabileceğimi bilmiyorum. Bilemediğim için de beni en çok mutlu edecek şeyi yaptım.”
Tereddütlü, kekeleyen sözleri, bunun utanç verici bir anıyla bağlantılı olduğunu sezdiriyordu. Fakat Rem duygularını açıkça dile getirirken, Subaru tuttuğu ele bakıp gülümsedi.
Sanki o el, Subaru'yu küçük bir çocukmuşçasına kötü bir kâbustan çekip kurtarmıştı. Şüphesiz bir zamanlar, ağlamak üzere olduğu bir gecede birisi Rem'in de elini tutmuştu. Subaru, kızın aynısını kendisi için yapmış olmasına sevinmekten, hatta içinin kıpır kıpır olmasından kendini alamadı.
Bırakmak için hiçbir neden olmadığından elleri kenetli kaldı. Subaru o sıcaklığı içine çekmeye devam ederek başını yana eğdi.
“Her neyse, devamını okumadan önce başka neler olduğunu anlatmak ister misin?”
“Evet. Neleri hatırlıyorsunuz, Subaru?”
“Rozchi gökten ateş yağdırdı, sen de aşka gelip bana ayı gibi sarıldın. Hepsi bu.”
“…O zaman, sonrasında olanlar şöyle…?”
Rem duraksayarak da olsa sonrasında yaşananları resmi bir dille anlattı.
Subaru bilincini kaybettikten sonra Roswaal ormandaki iblis canavarlarını temizlemişti. Subaru'nun cadı kokusu baygınken bile işe yaradığı için Roswaal onu iblis canavarlarını dışarı çekmek için yem olarak kullanmış, ardından ormanda kalanların tamamını küle çevirmişti.
“Peki ya üzerimdeki lanetler…?”
“Bu durumda… büyüleri yapanlar sizi ısıran iblis canavarlarıydı. Artık o lanetler yüzünden ölme tehlikeniz kalmadı. Efendi Roswaal, Leydi Beatrice ve Yüce Ruh her şeyi halletti.”
“Yani üçü birden garanti veriyor, ha…? Eh, bu sefer inanayım bari.”
Vücudunun neredeyse her yeri ısırılmış olduğundan, Subaru elini göğsüne koyup rahat bir nefes aldı.
Görünüşe göre bedenindeki saatli bombalar başarıyla etkisiz hale getirilmişti. Bunu başarabilmek için kaç kez ölümden döndüğünü, ne büyük acılar ve ıstıraplar çektiğini hatırlayınca yüzünü buruşturdu.
“Efendi Roswaal huzursuzlanan köylüleri de bizzat teskin etti. Ortalık büyük ölçüde eski sükûnetine kavuştu.”
“Anladım. Veletler güvende desene. Ama çok sevdikleri Subaru Abilerinin pert halde döndüğünü görünce meraktan çatlamışlardır, heh-heh.”
Subaru ortamı neşelendirmeye çalışırken, Rem üzerindeki battaniyeyi aşağı çekerken anlam yüklü bir mırıltı çıkardı.
“—Evet… öyle görünüyor.”
Rem'in bu tavrından şüphelenen Subaru, Ne oldu ki? diye düşündü ama çok geçmeden yüz ifadesi şaşkınlığa dönüştü.
Battaniyenin altında, Subaru'nun üzerinde tıpkı Roswaal Malikânesi'ndeki ilk gününde, ağır yaralıyken giydiği gibi bir gecelik vardı. Geceliğin belden aşağısında tuhaf bir şey olduğunu fark etti, yani…
“Her yeri karalanmış… kırık bacak alçısı gibi!”
“Efendi Roswaal'ın lütfedip malikâneye davet ettiği çocuklar yazdı bunları.”
“Vay veletler sizi…!”
Subaru kendisine yazılan notları incelerken dilini şaklattı. Bir kere, Subaru'nun açısından bakıldığında ters yazılmışlardı ve zaten yazıları da pek iyi sayılmazdı. Fakat Subaru'nun öğrendiği I-yazısıyla yazıldıkları için eninde sonunda hepsini okudu.
“Rem'i geri getirdiğin için teşekkürler.” “Çok teşekkür ederiz.” “Deli gibi görünüyorsun ama havalısın.” “Söz verdiğin gibi bizimle aerobik yap.” “Seni seviyoruz.”
Subaru yastığa yaslanıp pencereye doğru bakarken homurdandı.
“Aman, veletler işte… Ne saçma. Çocukları sevmem bile…”
Köyün ve bu şeyleri yazan çocukların olduğu yöne dik dik bakıyordu. En kısa zamanda onları ziyaret etmek için sabırsızlanıyordu.
Gidip o mutlu, afacan çocuklara esaslı bir fırça çekecekti.
Rem, Subaru'nun sözleriyle yüzündeki ifadenin tezatlığını sıcacık bir bakışla izledi. Ardından ifadesi dalgalandı, dudakları titredi.
“Geçmişi bir kenara bırakırsak, sizinle bedeniniz hakkında konuşmam gerekiyor.”
“Hımm, ah, haklısın galiba. Laneti saymazsak sınırları epey zorladım, değil mi?”
Ancak konuşurken fark etti ki, Rem'in tuttuğu elin tarafındaki sağ omzu yerine oturmuştu. Üzerine ağırlık verdiğinde bile hiç ağrımıyordu. Bedeninin dört bir yanında dişlerin etini delip geçtiği yara izlerinden kaynaklanan hiçbir rahatsızlık hissetmiyordu. Bu dünyanın iyileştirme büyüsü her şeyi yapabiliyor demek, diye düşündü Subaru.
“Subaru, çok özür dilerim.”
Subaru'nun bu iyimser düşüncesine tezat olarak Rem belinden öne doğru eğildi ve onun önünde başını öne eğdi.
Rem'in neden özür dilediğini bir türlü anlayamayan Subaru, elini sallayarak “Hey, hey,” dedi.
“Kaldır başını, Rem. Bedenim gayet iyi; hiçbir sorun yok. Mükemmel durumdayım.”
“Bu… kesinlikle doğru değil. Görünürdeki yaralar iyileştirildi elbette ve neyse ki normal, gündelik hayatı engelleyecek kalıcı hasarlar konusunda endişelenmenize gerek yok. Fakat…”
Sözleri kesilirken Rem'in yüzüne acı bir gölge düştü.
“Yara izleri kaldı… Yalnızca bedende değil, kalpte de. Ayrıca peş peşe yapılan iyileştirmeler yüzünden bedeninizdeki mana tükenmek üzere.”
“Aah, demek bu yüzden vücudum biraz uyuşuk… Ama o kadar da dert değil, öyle değil mi? Sırtta olmadığı sürece bedendeki yaralar bir erkeğin madalyasıdır. Zihinsel yaralar konusundaysa epey dayanıklıyımdır.”
Subaru, Rem'in suçluluk azabını dağıtmak için gülümseyerek başparmağıyla kendini gösterdi.
Uydurmuyordu. Eğer kalbi tamir edilemeyecek kadar kolay kırılacak türden olsaydı, o sabah Rem'in elini öylece tuttuğu bu ana asla ulaşamazdı.
Ne de olsa ruhunda, bir daha Rem'in yüzüne bakmasını tamamen imkânsız kılabilecek yaralar açılmıştı.
Subaru dikkatle Rem'e baktı.
Kısa mavi saçları vardı. Yüzü “güzelden” ziyade “sevimli” denecek türdendi. İlk başta yüzünde pek duygu belirtisi göstermediğini düşünmüştü ama kız bunu yavaş yavaş aşıyordu. Ondan korkmuyordu. Ondan zerre kadar korkmuyordu.
Subaru'yu birden fazla kez başa sardıran bir Rem vardı, bir de onun hayatta kalmasına tüm kalbiyle sevinen bu Rem vardı. Hepsi bir tesadüftü.
Ablası uğruna gözü dönen bir Rem vardı, Subaru'yu korumak için pervasızca hareket eden bir Rem vardı, dostlarına zarar vermemek için Çılgına Dönme Modu'na geçmeden önce kaçıp giden bir Rem vardı—
“Dışarıdan her şeyi kontrol altında tutuyormuş gibi görünsen de aslında hiç de sakin biri değilsin, değil mi Rem?”
Malikânedeki günlük hayatta Rem, fevkalade sağlam ve mantıklı bir karar verme yetisine sahipti. Fakat hızla gelişen bir kriz anında, Rem'in düşünceleri de bir o kadar hızlanıyor, onu aceleci ve pervasız yapıyordu.
Pervasız kararlar konusunda Subaru'nun da konuşmaya pek hakkı yoktu gerçi ama Rem'in durumunda, elinde çekiç varken her sorunu bir çivi olarak görmesi korkutucu bir boyuttaydı. Subaru bunu bizzat tecrübe etmişti.
Subaru buna dikkat çektiğinde, Rem bir anlığına donakaldı, ardından dermansız bir şekilde hafifçe eğildi.
“Biliyorum…”
Bu mırıltısı, içinde tuttuğu duyguların bendini yıkan ilk damla gibiydi.
“Ben güçsüzüm, yeteneksizim ve iblis ırkının bir döküntüsüyüm. Bu yüzden Ablamın dengi olmayı asla başaramadım. Ablamın yanında öyle yavaş kalıyordum ki, ona yetişmek için daha hızlı koşmaktan başka hiçbir yol düşünemedim.”
Rem boşta kalan eliyle yüzünü kapattı, itirafını adeta içinden söküp alırcasına sürdürdü.
“Ablam her şeyi daha iyi yapardı. Ablam asla hata yapmazdı. Ablam asla tereddüt etmezdi. Ablam her konuda haklıydı. Ablam… Ablam olsaydı, o…”
Rem'in sözleri tükendi ve uysalca Subaru'ya baktı.
Gözlerinde duran şey gözyaşları değil, boş bir kabulleniş ve çaresizlikti.
“Ben her zaman Ablamın… yedeğiydim. Her zaman, daima daha yetersizdim. Gerçekten de bir işe yaramazın tekiyim. Ne kadar peşinden koşsam da Ablama yetişemedim.”
—Gözlerinde aniden hafif yaşlar birikti.
“Neden boynuzu kalan ben oldum? Neden Ablam değildi? Ablam neden tek bir boynuzla doğdu? Neden…? Ablamla ben neden ikizdik ki?”
Rem kendi varoluşunun anlamını sorgularken dudakları titriyordu.
Gözlerinde biriken yaşlar yanaklarından aşağı süzüldü ve Rem'in solgun tenini kederle parlattı.
Subaru sessizliğini korudu. Rem bu sessizliğe dayanamıyormuş gibi telaşla yanağındaki gözyaşlarını sildi. Az önce söylediklerini geri almaya çalışırcasına peş peşe konuşmaya başladı.
“B… Ben özür dilerim. Çok tuhaf şeyler söyledim. Lütfen unutun. İlk defa birine böyle tuhaf şeyler sö—”
“Hey, Rem.”
Subaru onun adını seslenerek sözünü yarıda kesti.
Sessizliğini bozan Subaru'nun ne diyeceğinden korkan Rem, buna rağmen başını kaldırdı.
Ve Subaru ona şöyle dedi…
“Söylediklerine bakılırsa sen bayağı büyük bir aptalsın.”
“—Ha?”
“Aklımda seninle ilgili üç aptalca şey var. Ne olduklarını tahmin edebilir misin?”
Subaru'nun sözlerinin ardındaki anlamı kavrayamayan Rem'in gözleri titredi. Bu tepkisine gülümseyen Subaru, Rem'in önünde bir parmağını kaldırdı.
“O zaman yapacak bir şey yok. Birinci aptallık şu… Gerçekte kurtarıldığım gerçeğini göz önüne alırsak, fazlasıyla abartıyorsun. Gözlerinin önünde el salladığımı görüyorsun, değil mi? İki bacağım da yerinde falan.”
Subaru çiziklerle dolu bacaklarını kıpırdattı. Rem, Subaru'nun kendi itirafına binaen konuştuğunu anladı ama yine de uysalca başını iki yana salladı.
“Bu… sonradan kılıfına uydurmak…”
“Bilgenin biri vaktiyle, ‘Sonu iyi biten her şey iyidir,’ demiş. Dürüst olmak gerekirse benim versiyonumun, yoldaki her bir parçaya not vermeye çalışmaktan çok daha isabetli olduğunu düşünüyorum. Bu da beni ikinci aptallığa getiriyor: Her şeyi tek başına omuzlamaya çalışman.”
Subaru göz kırparak ikinci parmağını kaldırdı.
“Şimdi, benim için öyle gözünü karartıp fırlamana acayip sevindim tabii ama her şeyin bir yeri ve zamanı var. En başta, bunu başkalarıyla konuşmuş olsaydın muhtemelen daha iyi bir yol bulurduk.”
İblis canavarlarını avlama hususunda Subaru'nun haklı olduğu gün gibi ortadaydı. Ona karşı çıkamayan Rem, kendi fevriliğinden utanmışçasına gözlerini indirdi. Elbette bu eleştiri ancak iş işten geçtikten sonra yapılabilecek bir şeydi. Fakat Rem bunun zerre kadar farkında değildi; Subaru'nun hafifçe dil çıkardığını da fark etmemişti.
“Üçüncüsüne gelirsek… Ne olduğunu biliyor musun, Rem?”
“Hiç… hiçbir şey anlamıyorum. Ben hep yetersizim; asla onun seviyesine—”
“Evet, tam olarak bu. Üçüncü aptallık da bu işte.”
Subaru, Rem'i ve kendini aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmamasını işaret etti.
Ardından üçüncü parmağını da kaldırıp üçünü birden salladı.
“Rem, sırf ablan diye onu göklere çıkarıp kendini neredeyse ölecek raddeye kadar yerin dibine sokuyorsun… Ram'ın senden her zaman daha güçlü bir konumda olduğunu sanmıyorum, tamam mı? Dayanıklılığı seninkinden kötü, yemek yapmayı beceremiyor, işten kaytarıyor, iğneleyici laflar ediyor… Sanırım biraz fazla da düşünüyor, değil mi?”
Subaru'nun zihninde Ram'ın özellikleri, Rem'in bahsettiği o kusursuzluk abidesinden fersah fersah uzaktı. O, her alanda yetenekleri küçük kardeşinin gerisinde kalmış bir ablaydı. Kız kardeşlerin kendileri de bunun pekâlâ farkında olmalıydı. Subaru öyle varsayıyordu ama Rem onun bu söylediklerini reddederek başını iki yana salladı.
“H-hayır… yanılıyorsunuz. Ablam gerçekten… Boynuzu olsaydı, onu asla böyle yargılayamazdınız—”
“Ama Ram'ın boynuzu yok. O yüzden ben öyle bir Ram tanımıyorum.”
Rem'in kendini kesin bir dille inkâr etme çabasını yarıda kesen Subaru devam etti.
“Benim tanıdığım Ram aynen tarif ettiğim gibi biri. Yemekte, dikişte, temizlikte, kibarlıkta ya da konuşma tarzında eline su bile dökemez—gerçi bu sonuncusunun kötü bir şey olduğunu pek sanmıyorum ya, neyse.”
Arada bir o kibirli konuşma tarzı yüzünden onunla kafa kafaya tokuşmak fena olmuyordu. Subaru için Ram ile arasındaki mesafe daha rahattı.
“Boynuzu olup olmamasına kafayı takan muhtemelen sadece sensin. Başkasının iyi yönleriyle kendi kötü yönlerini kıyaslamak sadece canını sıkar.”
“—”
“Onda ne yoksa sende var. O yüzden kabul et artık şunu… Naziksin, çalışkansın, her zaman elinden gelenin en iyisini yapıyorsun ve göğüslerin de Ram'ınkilerden daha büyük—”
“—!”
“Ah! Hey, gözlerinde yaşlarla bana öyle vurmasana!”
Subaru, ormanda Ram ile yaptığı kısa konuşmayı hatırladı. Orada, Ram'ın bir iblis olarak kaybettiği şeylere artık pek de takılmadığını öğrenmişti; hatta Ram'ın, Rem'in de bunu aşmasını istediğine inanacak noktaya gelmişti.
—Subaru, bunun kendi çözebileceği bir sorun olduğunu düşünecek kadar kibirli değildi. Nihayetinde Subaru, bu işin üstesinden gelebilecek hayat tecrübesinin ne uzunluğuna ne de derinliğine sahip, sadece laf ebesi bir gençti. Onun gibi birinin vereceği vaaz hiçbir yere varmazdı.
Kendisine hiçbir baskı uygulamadı. Sözlerine hiçbir ağırlık biçmedi. İçinde sadece taviz vermeyi reddeden bir his vardı: Nihayetinde cevabı başkasından alamazdınız—kolları sıvayıp işe bizzat koyulmanız gerekirdi.
Bu yüzden Subaru, Rem'e meseleye dair son derece basit duygularını aktarmaktan başka bir şey yapmıyordu.
“Sen olmasaydın şimdiye ölmüş ve köpek maması olmuştum. Sağ salimsem bu senin sayende. Sayende hayattayım. Bu senin başarın, ablanın değil.”
“…Gerçekten, ablam olsa çok daha iyi yapabilirdi.”
Subaru, hâlâ Rem'in elini tutan sağ elinin üzerine sol elini koyarak onun bu cılız itirazının üzerine soğuk su döktü.
“Belki yapabilirdi… ama yanımda olan sendin.”
Rem nefesini tutup yüzünü kaldırınca Subaru, ses tonuna kendi yüzünü kızartacak kadar minnettarlık kattı.
“Yanımda olduğun için çok memnunum, Rem. Teşekkür ederim.”
“—!”
Bu sözler üzerine Rem'in boğazından boğuk bir hıçkırık kaçtı. Ardından Rem, yüzündeki ifadeyi Subaru görmesin diye başını yana çevirdi.
“Ben… Ben hep ablamın bir yedeği oldum…”
“Kendini böyle yapayalnız kelimelerle tanımlamayı kes artık, tamam mı? Sen ve Ram farklı türlerdensiniz. Yani, o abla, sen de küçük kardeşsin—bazen çatışacaksınız tabii.”
İkisi arasında her zaman farklılıklar olacaktı. Her birinin kendine has iyi yönleri vardı.
Rem ne dediğini anlasa da anlamasa da Subaru'nun bu cesaretlendirmesi Rem'in gözlerini sımsıkı yummasına neden oldu.
“Yani, boynuzunu neden kaybettiğini gerçekten sormadım, sormadığım için de bilmiyorum. Bilmediğim için de biliyormuş gibi konuşmak istemiyorum, o yüzden…”
Subaru sol elini kendi alnının üst kısmına koydu—tam da Rem'in boynuzunun çıktığı yere hafifçe vurdu.
“Ram'ın boynuzu yok, senin var; yani boynuz gereken ne varsa onun yerine sen yapabilirsin. Gayet iyi anlaşan iki iblis olabilirsiniz işte. Birbirini seven güzel kız kardeşlerden daha güçlü hiçbir şey yoktur, değil mi?”
“…Ah…”
“Yani demem o ki, bir yedek olduğunu söyledin ama Ram için senin bir yedeğin yok, değil mi? Yani sen yanında olmasaydın ne hâle gelirdi, düşünebiliyor musun?”
Dehşete düşen Rem bunu bilmiyordu ama Subaru böyle bir geleceğe bizzat tanık olmuştu. Küçük kardeşinin ölümüyle umutsuzluğa kapılan Ram'ın aklını kaçırışını ve intikam uğruna kalan son gücünü harcayışını görmüştü.
“…Ama…”
Yine de Rem öylece onaylarcasına başını sallamadı.
“Anladım. O zaman şöyle yapalım mı? İçinde, ne yaparsan yap asla boy ölçüşemeyeceğin idealize edilmiş bir Ram var. Gel o baş tacı ettiğin ideal Ram'ı alıp kapı dışarı edelim.”
“Bunu… söylemesi kolay. Ben kendimi her zaman—”
“İşte bu yüzden onu nasıl değerlendirdiğimi dinlemeni istiyorum. Benim değerlendirmem ideale değil, gerçeğe dayanıyor. Şimdiden söyleyeyim… ortamın havasını okuma konusunda en ufak bir yeteneğim yoktur; bu yüzden ne görüyorsam onu söylerim, iltifat da etmem acımam da. Neysem oyum.”
Subaru, Rem'in mavi saçlarını okşarken sırıtarak ona gülümsedi. Bu Rem'i huylandırdı ama kız sadece gözlerini kısmakla yetindi, bu da Subaru'nun hafifçe iç çekmesine yol açtı.
“Benim geldiğim yerde, ‘Gelecekten bahsetmek iblisi güldürür,’ derler, o yüzden…”
Rem hiçbir şey söylemedi, Subaru başını okşamaya ve konuşmaya devam ederken sadece başını hafifçe yana eğdi.
“Gül, Rem. Suratını asma. Gül. Hadi gülüp gelecekten konuşalım. Geçmişte yaşayıp durduğun onca zamanı telafi edelim ve önümüzdeki günlerden bahsedelim. Yani, yarından başlasak bile olur.”
“…Yarından mı?”
“Evet, yarından. Her şey olabilir, tamam mı? Mesela, yarın kahvaltıda Japon yemeği mi yoksa Batı yemeği mi olacağı, hatta önce sağ ayakkabını mı yoksa sol ayakkabını mı giyeceğin bile olur. Ne kadar önemsiz olduğu fark etmez, yarın diye bir gün var, o yüzden konuşabiliriz. Ne dersin?”
Subaru kollarını iki yana açarak Rem'den bir cevap bekledi.
Rem, karmaşık bir ifadeyle kaşlarını indirmeden önce bir süre cevap vermekte tereddüt etti.
“Ben… çok zayıfım… bu yüzden büyük olasılıkla size fazlasıyla yaslanacağım.”
“Bunda ne sakınca var ki? Ben de zayıfım. Pek zeki değilim, yakışıklı sayılmam, ortamın havasını da okuyamam; gerçi bunları bizzat söylerken benim bile canım sıkılıyor ama etrafımdaki insanlar bana yardım ettiği için yine de idare ediyorum işte. Sadece birbirimize yaslanıp ileri doğru yürümemiz gerek.”
Önüne gelen her şeyi kendi omuzlarına yüklemekte ısrar ettiği için yürüyeceği yolu görememişti. Subaru'nun yapabileceği en küçük şey, bomboş iki elini ona uzatıp ileriye doğru yürümeyi bir nebze de olsa kolaylaştırmaktı.
Yine de birden fazla kez kendisi de fazladan yük olmuştu… ama önünü tek başına göremiyorsan, ilerlerken yükü paylaşacak birine ihtiyacın vardı sadece. En azından kendisi böyle hissediyordu.
“O yüzden hadi gülelim, birbirimize sarılalım ve yarından konuşalım. Zaten bir iblisle gülüp gelecekten konuşmak her zaman hayalimdi.”
“…Siz sahiden de bir iblis tarafından ele geçirilmişsiniz.”
“Aynen öyle.”
Subaru dudaklarının kenarı kıvrılmış hâlde tek gözünü kırptı. Görünüşe göre Rem de kendini tutamayıp hafifçe gülümsedi.
Güldü ve güldükçe gözlerinin kenarlarından yaşlar boşaldı. Sonu gelmeyecekmiş gibi görünen yaşlar aktı, durmaksızın aktı ama Rem buna rağmen gülmeye devam etti.
Rem güldü, Rem ağladı, Rem gülen ve hıçkıran sesini bastırmak için yüzünü yastığa gömdü. Yine de neşeyle karışık gözyaşlarıyla dolu sesi odayı sessizce doldurdu.
Subaru bu süre boyunca sağ eliyle kızın elini tutarken, diğer eliyle de usulca Rem'in saçlarını okşadı.
Yavaşça, usulca saçlarını okşadı.
3
Roswaal Malikanesi'ndeki ilk haftasında tekrar tekrar yaşadığı günleri düşündü.
Subaru'nun konakta bir yeri vardı; Ram ve Rem ile arası iyiydi. Köyün çocukları kurtarılmış, ormandaki iblis canavarları yok edilerek tehlike bertaraf edilmişti. Yirmi küsur güne yayılan muazzam bir maceraydı.
Evet, kutlama yapmaya değer bir durumdu. Eğer gümüş rengi saçlarıyla parmağında oynayan ve Subaru'yu haşlarken son derece asık suratlı duran o kız olmasaydı, öyle de olurdu.
“—Kızgın değilim. Hayır, kızgın falan değilim. Sadece baktığım hasta uyandığımda gitmişti ve onu aramaya gidecekken sandalyeye bağlanıp geride bırakıldığımı anladım. Hayır, buna zerre kadar kızmadım.”
Emilia'nın azarını sessizce dinlerken Subaru'nun alnından soğuk terler boşaldı.
Emilia odaya geleli yaklaşık on dakika olmuştu ama bu sürenin çoğu azar işitmek ve öfke kusmakla heba edilmişti.
İlk gelişi Subaru'nun durumunu merak ettiği içindi. İyi olduğundan emin olunca rahat bir nefes almış, ardından derhal vites değiştirip şikâyetlerini oracıkta sıralamaya başlamıştı. Emilia'nın huyu tam da buydu işte.
“Ben… kızgın değilim… o yüzden…”
“Evet, Emilia-tan, bana kızmakta çok haklısın. Çok özür dilerim.”
“Aman, sana kızgın olmadığımı söyledim. Ama madem kendini suçlu hissediyorsun, başka çarem yok… Özrünü kabul ediyorum, Subaru. Gerçekten, beni öyle endişelendirme.”
Subaru baskısına boyun eğdikten sonra Emilia özrü kabul etti ve son cümlesini geniş, büyüleyici bir gülümsemeyle noktaladı.
Bu hiç ama hiç adil değildi. Bir insan böyle şeyler söylerken aynı anda nasıl öyle bir yüz ifadesi takınabilirdi ki?
Rem'le arayı düzelttikten sonra hizmetçi gitmiş, yerini Emilia almıştı. Geldiği an gidişatın aşağı yukarı nasıl olacağını tahmin etmişti ama azarı bittikten sonra o mor gözlerinde Subaru'ya yönelik endişeden başka hiçbir şeyin olmaması, sakinleşmesini fazlasıyla zorlaştırıyordu.
“Şunu söylemeliyim ki Subaru, cidden çok sık yaralanıyorsun. Yaralanmanın sebebi de malikâneye gelmiş olmandı üstelik… Yani, daha sadece dört gün oldu.”
“Hey, bu yaraları isteyerek almıyorum ki. Sanırım dünyanın bana biraz garezi var… Bu yüzden, en azından Emilia-tan'ın benim üzerime titremesini sağlayabilirsem her şey yolunda demektir!”
“Üzerine fazlasıyla titredim ama sen hemen kaçıp gittin. Bir dahaki sefere başının çaresine kendin bakarsın.”
“Nuaaa! Fırsatı elimden kaçırdım! Kahretsin, Beako işini biraz daha iyi yapsaydı ya!”
Subaru, iyileştiğinden beri kıvırcık saçlarının tek bir izini bile görmediği o taş kalpli kıza öfkeyle bağırdı. Subaru'nun sözleri Emilia'ya kendisini nasıl geride bıraktığını hatırlatınca dudak büktü.
“Sana söyledim, sandalyede uyuyakaldıktan sonra uyandığımda ona bağlanmış durumdaydım. Küçük dilimi yutacaktım.”
“Artık kimse küçük dilini yutmak lafını kullanmıyor…”
“Hafife alma… Puck da ikinizin peşinden gitmemi engellemeye çalıştı. Roswaal dönmeseydi ne olurdu bilmiyorum. Anladın mı?”
Emilia'nın dudaklarını sıkarak gösterdiği öfke karşısında Subaru sadece kendinden utanabildi.
Tam da tahmin ettiği gibi Puck, Emilia'nın kendini tehlikeye atmasını engellemeye çalışmıştı. Görünüşe göre Beatrice onu ikna etme fikrinden erkenden vazgeçmiş ve doğrudan fiziksel kısıtlamalara geçmişti. İkisinin birden Emilia'ya engel olması, kızın ruh hâlini epey zorlamış olmalıydı.
Subaru, öylece geride bırakılan kendisi olsaydı tam olarak böyle hissedeceğini biliyordu. Yine de her şeyi baştan yaşaması gerekseydi, hiç şüphesiz Emilia'yı yine geride bırakırdı.
“Ama beni yine kurtardın.”
"Ha?"
“Seni konağa getirmemizin asıl amacı daha önce beni kurtardığın için teşekkür etmekti, oysa beni yine kurtardın dedim. Çok teşekkür ederim.”
Emilia sözlerini pekiştirmek istercesine ellerini birleştirdi ve yüzünde ışıl ışıl bir gülümseme belirdi.
Bunun tüm etkisine maruz kalan Subaru, nihayet göğsünde bir şeylerin yerine cuk diye oturduğunu hissetti.
“Şey, sorun değil, gerçekten! Ben sadece içimden geldiği için yaptım, hem bu durumun benimle hiç alakası yok da sayılmazdı. Evet, aynen öyle. Ben… başardım.”
Bunu dile getirdikçe taşlar yerine oturdu. Göğsüne ağırlık gibi çöken şey buydu işte. Yaklaşık yirmi günü tekrar tekrar yaşayan Subaru, sonunda nihayete ermişti.
Kalbi defalarca kırılıp ezildikten sonra, eli nihayet uzun zamandır peşinde olduğu şeye uzanabilmişti. En sonunda o Başardım! hissini tadabilmişti.
“Öyle diyorsun ama bu içimi rahatlatmaya yetmez. Eminim Ram, Rem ve Roswaal da sana minnettardır.”
“Öyle mi dersin…? Pekala, öyleyse bu fırsatı kaçırmayıp Rozchi ile olan sözleşmemi Ram ve Rem’in bir süreliğine benim özel hizmetçim olacağı şekilde değiştireyim, muhaha. Ve sonra!”
Subaru elini ağzına kapatıp muzipçe güldü. Ardından Emilia’ya doğru bir sağa bir sola sallanarak yaklaştı ve parmağını ona doğru uzatarak hafifçe geri çekilmesine neden oldu.
“Bana da bir Emilia-tan ödülü var mı peki?”
“Aman, eğer karşılayabileceğim bir şeyse tabii. Elimden geliyorsa eğer… Bir dakika, geçen sefer benden sadece adımı istemiştin.”
“Heh-heh. Açgözlülüğümü hafife alma. Bu sefer karşımdaki öyle zayıf şeylerden etkilenmeyen bir adam. Hırs, açgözlülük ve dizginlenemez bir arzu girdabıyla dolup taşıyorum!”
Subaru yataktan kalkmamış olsa da kollarını iki yana açarak havalı bir poz verdi.
Belki de Subaru’nun bu denli gaza geldiğini gören Emilia, bu konudan kaçış olmadığını anladı. Düzgünce oturup yüzünü ona döndü.
Emilia kaçınılmaz olanı beklerken Subaru zihnindeki “Emilia Ödül Listesi”ne göz gezdirdi. Buruk anılardan gece maceralarına kadar uzanan seçenekleri dikkatle inceleyip birini seçti.
Ve böylece…
“Pekala Emilia-tan, gel seninle bir randevuya çıkalım.”
…günler önce Emilia’ya verdiği sözü tazeleyecekti.
“‘Randevu’ mu…?”
“Birlikte dışarı çıkıp aynı şeyleri göreceğimiz, aynı yemekleri yiyeceğimiz ve ortak anılar paylaşacağımız anlamına geliyor.”
“…Bununla yetinecek misin?”
“Bununla yetinirim tabii.”
Subaru, Emilia ile o çok istediği randevuya çıkabilmek için ne badireler atlatmıştı? Bu yolda önüne çıkan engelleri bir bir aşarken türlü niyetler de birbirine eklenmişti ama sonunda son engeli de aşıp dileğine kavuşmuştu.
Bu yüzden verilen bu söz, tüm bu döngüleri birbirine bağlamak için en uygun yoldu.
“Köydeki veletlere seninle hava atmak istiyorum Emilia-tan. Üstelik çiçek tarlası da tek kelimeyle harika. Benim için orada birlikte sıradan bir yürüyüş yapmak bile çok özel olur.”
“Senin açgözlülük tanımın çoğu insanınkinden biraz farklı sanırım.”
“Öyle deme. Yüzsüzlüğüm o tatlı gülümsemeni dondurmaya yetecek de artacak bile. Aynen öyle!”
Subaru başparmağını kaldırıp göz kırparken dişleri parıldadı.
“Peki, tamam öyle olsun, seninle bir ‘randevuya’ çıkacağım.”
Söz alındıktan sonra Subaru ellerini birbirine vurup neşeyle haykırdı.
“Eveeeet! İşte bu yüzden E M P (Emilia-tan Muazzam bir Peri)!!”
Göz ucuyla Emilia’nın bu coşkusuna iç çektiğini gören Subaru, bir an önce iyileşme umutlarını pencerenin dışına, sözleştikleri randevunun gerçekleşeceği köye doğru yöneltti.
Işıl ışıl bir geleceğin hayalleri gözünün önünde uçuşurken Subaru ansızın iblis canavarların olduğu ormanı hatırladı.
Bedenine yerleşen lanetler tüm etkisini yitirmişti. İblis canavarlar ortadan kaldırılmıştı; kırık bariyeri aşıp içeri sızan tek bir canavarla başlayan olaylar silsilesi son bulmuştu.
Bu sefer mesele, bir türün diğerini tamamen yok etmesiyle noktalanmıştı. Yaşananlar ardında tam olarak anlamlandıramadığı acı bir tat bırakmıştı.
Kılıcını iblis canavarın bedenine saplarken kendini nasıl kaybettiğini anımsadı. Anı hala tazeydi ve bir can almış olmanın hissi ellerinde asılı duruyordu.
Günün birinde bu hissi unutup unutmayacağını düşündü. Elbette zaman geçtikçe göğsündeki o sızı dinecekti. Ama o gün gelene dek ne yapabilirdi ki…?
“Subaru.”
“Öyle mi?”
Kız adını seslenince arkasını döndü.
Emilia’nın, Subaru’nun o uzak ve dalgın bakışlarının ardındaki anlam hakkında ne düşündüğünü merak etti.
Emilia ayağa kalkıp perdeleri açtı. Odaya birden ışık doldu. Emilia’nın gümüşi saçları, onu büyüleyen canlı ve dans eden ışıkla sarıp sarmalandı.
Nihayet, Subaru sessizce otururken Emilia birdenbire ona gülümsedi.
“‘Randevuya’ gittiğimizde, dönüşte bir buket çiçek getirelim.”
“—Olur.”
Subaru yüzünü avuçlarıyla kapattı. Bu gülümsemeye karşı koymak imkansızdı.
O günü unutup gitmeden önce, asla unutamayacağı şekilde göğsüne kazıması gerektiğini düşündü.
Bunun ikiyüzlülük olduğunu ve acıyı sadece kendi üzerine çekeceğini biliyordu ama yapılması gereken en doğru şeyin bu olduğunu hissediyordu.
Emilia’nın o güzel gülümsemesi de sanki ona bunu fısıldıyor gibiydi. O da öyle yaptı.
Emilia ve Subaru yüzlerinde tebessümle birlikte vakit geçirmeye devam ettiler.
—Sonunda ve gerçekten ulaştıkları beşinci günün sabahı, üzerlerine nazikçe parıldamayı sürdürdü.
ARA BÖLÜM
AY IŞIĞI ALTINDA BAŞ BAŞA BİR SOHBET
Subaru ve Emilia’nın birlikte randevuya çıkmak için sözleşmelerinin üzerinden yaklaşık yarım gün geçmişti.
Adamın nazik sesi, yılların tecrübesiyle yoğrulmuş erkeksi bir belagate sahipti.
“Öncelikle, yoookluğumda gösterdiğin hizmetler için sana teşekkür etmeliyim. Sayende durum toparlandı.”
Tonlaması rahattı ama o kararlı, sarsılmaz tınısı Ram’ın omuzlarının titremesine yetti.
“Böyle bir övgüyü hak etmiyorum. Üstelik en nihayetinde meseleyi kendi ellerinizle hallettiniz, Efendi Roswaal—”
“Önemi yok. Ormandaki zararlı yaratıkları küle çevirmek benim için hiç de vaaakit alan bir şey değil.”
Roswaal elini sallayarak önemsiz bir meseleden bahseder gibi konuştu.
Ram bu iddianın sahte bir tevazu, abartı ya da boş bir böbürlenme olmadığının gayet iyi farkındaydı. Ona karşı çıkacak tek bir kelime bile edemezdi.
Konağın en üst katındaki Roswaal’ın çalışma odasında konuşuyorlardı. Her zamanki gibi, bu gece sohbetlerinde yalnızca ikisi vardı.
“Geçmişi bir kenara bırakalım da daha yaaapıcı şeylerden konuşalım. Mesela, genç Subaru’nun bundan sooonraki hali ne olacak dersin?”
“…Vücudu kesinlikle büyük ölçüde iyileşti. Leydi Beatrice çok söylendi ama onu iyileştirmek için elinden gelen her şeyi yaptı, bu yüzden…”
“Üzerine nasıl bir rehaaveeet çöktü acaba? Kendisini epey uzun zamandır tanırım ve ilk kez bir oğlanla bu kadar yakından ilgilendiğini gördüm. Yoksa olabilir mi…? Ah, kesinlikle olmaz…”
Roswaal kendi sözlerinin ima ettiği şeyi savuşturarak mavi gözünü kapattı. Ram, efendisinin düşünce zincirini bozmak istemeyerek cümlenin sonundaki kısık kısmı duymazdan geldi ve “Öyle ya da böyle, Leydi Beatrice olmasaydı Subaru’yu kurtarabileceğimizden şüpheliydim,” dedi.
“Buna belki de genç Subaru’nun şaaansı demeliyiz. Gerçekten de Beatrice’ten daha başarılı şifacı pek az bulunur. Yalnızca zarar verme konusunda uzmanlaştığımı söylemekten hicap duyuyorum.”
Roswaal başını hafifçe iki yana sallayıp yana eğdi. Dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi. Bu, kendisinden başka kimsenin memnuniyetini ya da hoşnutsuzluğunu asla anlayamayacağı, şeffaf ve ılımlı bir ifadeydi.
“Aaaancak, bunu bir ön söz olarak dile getirmenden anladığım kadarıyla durumu pek de iç aaçıcı değil, öyle mi?”
“Evet. Barusu’nun geçidi kısa sürede iki kez tükendikten sonra zorla hayata döndürüldü. Üstüne üstlük, ölümcül yaralardan iyileştirildi, bu yüzden… bu şekilde zorlanıp hırpalandıktan sonra geçidinin ne kadar işlev görebileceğini kestiremiyorum.”
“Beatrice ve Yüce Ruh’un teşhisi bu yönde mi?”
"Efendim."
Roswaal kollarını kavuşturup gözlerini yumarak raporu zihninde tarttı.
Bir büyücünün geçidinin, yani mana kullanma yeteneğinin zarar görmesi ölümcül bir darbeydi. Saray büyücüsü unvanını taşıyan Roswaal, Subaru’nun içinde bulunduğu durumu gayet iyi anlıyordu.
“Geçitlerin onarımı kişiden kişiye değişse de ne olursa olsun yıllar alacaktır. Çok zorlu bir seçimle yüzleşmek zorunda kalacak.”
Ram, Roswaal’ın vardığı sonucu başıyla onayladıktan sonra Subaru’nun durumunun aslında daha da vahim olduğunu dile getirdi.
“Mesele sadece hasar gören geçidi değil, aynı zamanda lanetlerin kalıntıları da var.”
“—Etkinleşme tehlikesinin geçtiğini sanıyordum?”
“Büyüyü yapanlar… bu durumda Urugarumlar… ortadan kaldırıldığı için lanetleri tetikleyecek kimse kalmadı… fakat ayinlerin izleri hala Barusu’nun bedeninde duruyor.”
“Demek Beatrice’in bile çözemeyeceği kadar karmaşık bir şekilde iç içe geçmişler… Vah vah, bu bambaşka bir anlamda lanet sayılır… Sanırım bu durum, onun hizmetini daaaha da fazla ödüllendirmemiz gerektiği anlamına geliyor.”
Büyüyü yapanlar yokken bu ayin izlerinin kalması endişe verici olsa da esasen bunların etkinleşme tehlikesi bulunmuyordu. Yine de Subaru’nun bedeni, en kötü senaryoda sadece kendi maiyetindekilere değil, daha da önemlisi Emilia’ya da bulaşabilecek mermileri göğüslemişti.
Netice itibarıyla Emilia’nın kraliyet seçimine katılımı güvence altına alınmıştı. Nereden bakılırsa bakılsın, kesinlikle bir ödülü hak eden bir hizmetti.
“Sahi Ram… şu iblis canavarlar meeeselesiyle ilgili senden araştırmanı istediğim şeye baktın mı?”
Roswaal, onda görmeye pek alışık olunmayan uysal bir ifadeyle sordu; bu durum Ram’ı biraz şaşırttı. Ram elini alnına götürürken adam onun cevabını bekledi. Parmağı, başlığının altındaki eski yaraya dokundu. Ram, yara izinin hafif sızısını hissederken raporunu verdi.
“Kalan cesetlerden tespit edebildiğim kadarıyla, iblis canavarların hiçbirinin boynuzu yoktu.”
Roswaal, Ram’ın cevabı üzerine derin bir nefes verdi. Koltuğuna yaslandı.
“Benim temizlediğim iblis canavarlar da öyleydi. Aaaancak bu durum, meselenin basit zararlı yaratıklardan çok daha büyük olduğunu gösteriyor, öyle değiiil mi?”
“Boynuzu kesilen bir iblis canavar, onu kesen kişiye itaat eder. Bu da bir ahmakın bu yaratıkları doğrudan malikanenize veya genel olarak topraklarınıza yönlendirdiği anlamına gelir, Efendi Roswaal.”
“Bunun kraliyet seçimiyle baağlantılı olduğuna şüphe yok. Tıpkı Garfiel’in topraklarına yapılan davet gibi, bu da işlerimize epey köstek oldu.”
Ram bu tanıdık ismin zikredilmesiyle kaşlarını kaldırdı.
“Gar… Garfiel mi dediniz?”
Roswaal karmaşık bir ifadeyle omuz silkti. Tavırları umursamaz görünüyordu ama Ram bunun hiç de ufak bir mesele olmadığının gayet iyi farkındaydı. Doğrusu, kazanma şansı düşük bir savaştı bu. Ellerine geçirebilecekleri her bir kozu değerlendirmeleri gerekiyordu.
Ram kendisinin de o kozlardan biri olduğunu çok iyi biliyordu. Roswaal’ın tek başına savaşmasını izlemekten başka elinden bir şey gelmemesi canını sıkıyordu.
“Asıl meselemize dönelim. Boynuzları kesen ‘elebaşı’nın kim olduğuna dair mantıklı bir tahminin var mı?”
“…Kesin olmamakla birlikte var. Ancak iz çoktan kayboldu. Barusu ve Rem’in ormandan getirdiği iddia edilen çocuklardan biri ertesi gün köyden sırra kadem bastı.”
İkilinin geri getirdiği örgülü saçlı kızı sorduğunda köylüler kızı tanımadıklarını iddia etmişlerdi. Çocukların söylediğine göre, kız bir noktada aralarına katılmıştı ama ne zaman olduğunu hatırlamıyorlardı.
Biraz daha üstelediğinde, iblis canavar yavrusunu köye ilk getirenin ve daha sonra çocukları bariyerin ötesine, ormanın derinliklerine götürenin de o kız olduğunu anlatmışlardı. O kızın elebaşı olduğuna neredeyse emindi.
“Önce kraliyet başkentindeki Bağırsak Avcısı, şimdi de buradaki Canavar Büyücüsü. Doğrusu oldukça tuhaf bir karakter kadrosu.”
“Yine de karşınıza ne çıkarırlarsa çıkarsınlar sizi alt edemezler, Efendi Roswaal.”
“Aman, senden duymak için ne kadar da cüretkar bir laf. Gel bakalım.”
Roswaal gülümseyip eliyle işaret edince, Ram abanoz masanın etrafından dolanıp onun yanına gitti. O varır varmaz Roswaal kolunu Ram’ın minik bedenine dolayıp kucağına çekti. Ardından—
“Dün geeece senin yanında olamadığım için çok zorlanmış olmalısın.”
“Çok meşgul olduğunuzu biliyorum, Efendi Roswaal. Benim ihtiyaçlarımı sonraya bıraksanız bile…”
“Ram, sana her zaman söyleriiim…”
Ram bakışlarını yere indirmişken, Roswaal parmağıyla onun çenesini kaldırıp gülümseyerek yüzünü kendine çevirdi.
“Sen ve Rem, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olan değerli varlıklarımdansınız. Doğrusu, bu olayda başınıza korkunç bir şey gelseydi kendime hâkim olabileceğimden emin değilim.”
Parmağı Ram’in çenesindeyken, Roswaal’ın sarf ettiği bu dramatik sözler genç kızın yüzünde büyülenmiş bir ifade bıraktı. Ram ona bu kadar yakından bakarken gözleri bir sıcaklıkla dolup taşar gibiydi.
“Efendi Roswaal için Rem ve ben—”
“Evet, benim için sen ve Rem değerli, hayati ve yeri doldurulamaz…”
Kelimeleri birbirine karıştıkça hisleri de derinleşti; Roswaal sarı gözüyle Ram’e bakarak kısa bir an duraksadı…
“…piyonlarsınız.”
Roswaal, Ram’e bu sözleri tiyatral bir edayla söyledi.
Sözlerinde en ufak bir suçluluk kırıntısı bile yoktu; zira kendince saf gerçeği dile getiriyordu.
Ram ise varlığının bir piyon olarak tanımlanması üzerine…
“—Evet.”
…yanakları kızararak başıyla onayladı.
Roswaal onu kucağında daha da yukarı çekerken, Ram’in tavrı son derece uysal ve hayranlık doluydu.
“Şimdiii o zaman, başlayalım mı? Kendini epey zorladın, değil mi? Sakin olmanı söylememe rağmen manan fazlasıyla tükenmiş.”
“Çok özür dilerim… Lütfen.”
Ram, Roswaal’ın sözlerini kabul ederken pembe saçlarının üzerindeki başlığını çözdü. Roswaal parmağını saçlarının arasından kaydırıp alnının yukarısında kalan soluk beyaz yara izine getirdi.
—İblis ırkının harika çocuğu olarak sürdürdüğü hayatından geriye kalan son izdi bu.
Roswaal, parmağını bu yara izinin üzerinde sanki çok sevilen, harika bir şeymiş gibi gezdirdi.
“—Yıldızların lütfu seninle olsun.”
Parıldayan dört renk Roswaal’ın kolu boyunca süzülüp parmak ucunda birleşerek beyaz bir ışığa dönüştü. Işık parmağından akıp Ram’in yara izine doldu.
—Manayı doğrudan bir başkasına aktarma tekniği, olağanüstü bir ustalık gerektirirdi.
Mananın elementsel dengesi kusursuz ayarlanmazsa, yeniden enerjiye dönüştüğünde alıcının bedenine zarar verirdi. Roswaal’ın bu “tedaviyi” uygulayabilmesinin sebebi, dört temel mana yatkınlığının hepsine sahip olması ve bunları son derece yüksek bir seviyede kullanabilmesiydi.
İblisler için alınlarındaki boynuzlar, mananın bedene girip çıkmasını sağlayan birer boru hattı görevi görürdü. Çok daha güçlü ve hassas şekilde ayarlanmış geçitler gibi işlev gören bu boynuzlar, iblislerin güçlü bir ırk olmasının başlıca sebebiydi.
Fakat Ram dış etkenler yüzünden boynuzunu kaybetmişti; bu yüzden bedeni manayı içine çekemiyor ya da gerektiğinde gücünü dışarı vuramıyordu. Üstelik Ram’in bedeni iblis standartlarında bile en üst düzeyde olduğu için, bu kayıp çok daha ağırdı.
Kendi haline bırakılsa bedeni öylece solup giderdi. Bunun önüne geçmek için gece vakti yapılan bu baş başa sohbetler her gün tekrarlanan bir rutin haline gelmişti.
Ram, boynuzunun izinden içeri mana aktıkça bedeninin yeniden canlandığını hissetti. İçten dışa doğru bedenini dolduran o tatlı sıcaklığın keyfini çıkarırken aniden, “Ah, bir şeyi unuttum. Size iletmem gereken bir şey daha vardı, Efendi Roswaal…” dedi.
“Hım? Neymiş o baaakalım?”
Roswaal bir gözü kapalı halde tedaviye devam ederken Ram bir süre düşüncelere daldı. Kelimeleri tam olarak nasıl toparlayacağını bilemiyor gibiydi.
“Rem… Barusu’ya âşık oldu.”
“Hım?”
“Görünüşe göre Barusu… Rem’in tüm zayıf noktalarına dokunmuş.”
Rem ikizlerin küçüğüydü. Ablası olarak Ram, kız kardeşinin ruh hâlinin acı bir şekilde farkındaydı. Başka bir deyişle, kendine karşı dürüst olmanın Rem'in fıtratında bulunmadığını çok iyi biliyordu.
“Rem öyle yapmış, ha? Pekâlâaa, belki de o kadar şaşırtıcı değildir. Ne de olsa, senin aksine bana sadakatinden ötürü hizmet etmiyoor.”
Ram, efendisinin kız kardeşi hakkındaki bu tespitini sessiz kalarak zımnen onayladı. Roswaal’a hiçbir karşılık beklemeden sadakatle hizmet eden Ram’in aksine Rem, bunu benliğine bir ihanet olarak görüyordu.
Rem için Roswaal düpedüz “Ablasının hamisi” idi. Hayatının yegâne amacı ablası olduğundan, Rem’in düşünce dünyası asla bunun ötesine geçmezdi. Çevresindekileri koruma konusunda Rem’i bu denli pervasız ve fevri kılan da bu kafa yapısıydı; gözünüzü bir an ayırsanız, tehdit olarak gördüğü herkesi gözünü bile kırpmadan ortadan kaldırırdı.
Ram, Subaru’nun Rem ona saldırmadan önce güvenini kazanmayı başardığı için hayatta kaldığına inanıyordu.
Elbette tüm bunlara rağmen Ram, Rem’i dünyanın en sevimli küçük kardeşi ve kendisinden bile daha değerli biri olarak görmeye devam ediyordu.
—Fakat birisi ona kalbinin en yüce tahtında Rem’in mi oturduğunu sorsaydı, Ram buna öylece başını sallayıp onay veremezdi.
“Rem’in hisleri ne olursa olsun, sen benim ellerimde kalmaya devam edeceksin, Ram. Sen nereye gidersen Rem de istisnasız peşinden geleceeektir. Gördüğün gibiii, her şey eskisi gibi kalacak. Hiiibir şey değişmeyecek.”
“Sanırım… öyle. Yine de Rem için değerli bir şey daha olduğuna göre, fevri davranma ihtimalinin daha da arttığı söylenebilir.”
“O köprüye geldiğimizde düşünürüz. Ne de olsaaa, bu yarının önemli bir işi.”
Roswaal şaka yaparcasına konuşurken avucundaki ışık söndü. Tedavi bitmişti.
Ram, Roswaal’ın kucağından inerken sadece hayatla değil, aynı zamanda hayal kırıklığıyla da dolduğunu hissetti. Ram kucağından kalktıktan sonra o da sandalyeden kalktı.
“Bundan sonra işler daha da yoğunlaşacak. Epey emek isteyecek ama sana ve Rem’e güveniyorum, tamam mııı?”
“Nasıl isterseniz. O alevlerle dolu geceden beri olduğu gibi, yine sizinim Efendi Roswaal.”
Ram eteğinin ucunu tutup saygıyla reverans yaptı.
Roswaal, ellerini arkasında kavuşturup pencereye doğru yürürken onun sadakat gösterisini fark etti. Perdeyi aralarken hemen yanında kendisini takip eden Ram'a göz ucuyla baktı.
Gökyüzüne ve orada asılı duran dolunaya bakarken Roswaal, farklı renkteki gözlerini kıstı.
"Kraliyet seçkisine ne pahasına olursa olsun galip gelmeliyiz... amacım uğruna..."
Bunu mırıldanırken kolunu uzatıp Ram'ın omzuna doladı ve onu kendine doğru çekti.
Uzun boylu bedeninin sıcaklığını bir kez daha hisseden Ram, gözlerini kapatıp ona yaslandı.
Yanındaki adamın, efendisinin, ruhunu teslim ettiği adamın sesine kulak verdi.
"...Ejderha'nın öleceği gün uğruna."
<END>
Okuduğunuz için teşekkürler!
mangamac.com
SONSÖZ
Selamlar! Ben Nagatsuki! Ben Tappei! Bana Fare Rengi Kedi de derler!
Re:ZERO -Starting Life in Another World- Cilt 3'ü satın aldığınız için çok teşekkür ederim! Buraya kadar okumuş olmanız harika bir şey, binlerce kez teşekkürler! Cilt 3, art arda her ay yayımlanan ciltlerin sonuncusu. Aranızda bu ciltle başlayıp cesaret göstererek doğrudan balıklama dalan var mı bilmiyorum ama öyle bir şey yaptıysanız, kapağında sevimli kızlar olan diğer ciltlere de bir göz atın derim. Cilt 1 ve 2 hemen bunun yanında duruyor olmalı; eğer durmuyorsa tezgahtardan sipariş etmesini isteyin!
Şayet bu söz tek bir satış bile kazandırsa, eserin bütün kaderi sonsuza dek değişebilir!
Cilt 2'nin sonsözündeki aynı doğrudan pazarlamayla birlikte, hikâyemize buraya kadar eşlik ettiğiniz için size tüm kalbimle teşekkür etmek istiyorum.
İlk cilt alıştırma bölümüydü. İkincisi daha ziyade "İşte seri böyle işliyor" havasındaydı. Üçüncü cilt ise, gayet doyurucu geçtiğini umduğum üç aylık ardışık yayımlanma maratonunu şu mesajla noktalıyor: "Bu seri ilginç."
Seriyi yavaş yavaş büyütmek için güvenli bir yayın takvimi isteyen editörüm Ikemoto'nun görüşünü es geçip, "Önümüzde yepyeni bir ufuk var, daha önce hiç başarılmamış bir şey!" şeklindeki ikazını duymazdan gelerek ileri atıldım; illüstratörüm Otsuka-sensei mantıksız ricalarıma göğüs gerdi, tasarımcım Kusano ise bencil yazarın bencil proje hedeflerini hoş görmek için sabahladı—şaka şaka! Editörüm "Yap gitsin!" dedi. Sevgili yazarınız da bunu gerçeğe dönüştürmek için canla başla çalıştı. Şimdi acıma oylarını toplamış oldum! Satın aldığınız için çok teşekkürler!
Neyse, bu kadar zahmetli işlerin önemsiz ayrıntılarını bir kenara bırakırsak, "asıl seri" bir sonraki ciltle başlıyor.
Kraliyet başkenti bir kez daha o dramatik sahneye dönüşecek ve dünya, 3. Cildin sonuna kadar süren dar sınırlardan kurtulup genişlemeye başlayacak. Karakter kadrosu neredeyse ikiye katlanacak; dört bir yandan sevimli kızlar ve havalı erkekler fırlayacak. Otsuka-sensei ağır karakter tasarım iş yükü yüzünden neredeyse ölmüş gibi görünüyordu ama durumu iyi; yüzünden "Okurların beni cesaretlendiren mesajları sayesinde başardım!" ifadesi okunuyor.
Tabii ki iyi dilek mesajları sadece Otsuka-sensei'ye değil, yazar Nagatsuki'ye de gelebilir. Hatta bana "Yazar olmak istiyorum!" mesajları bile atabilirsiniz. Twitter'dan yazabilirsiniz. Bloguma yorum bırakabilirsiniz. Kendi Re:ZERO hayran sitenizi kurup seriyi yayabilirsiniz. Seçimlere katılıp siyasette fırtınalar estirebilir ve romanlarımın okullarda ders kitabı olarak okutulmasını sağlayabilirsiniz. Hepsi uyar.
Görüşler, tezahüratlar, eleştiriler, yorumlar... her şey kabulüm. Kitabın arkasındaki Karekodu okutup doğrudan yayıncı MF Bunko ile de konuşabilirsiniz! Hepsi uyar! Ne varsa gönderin!
Gevezelik edecek başka bir şey kalmadığına göre, geleneksel teşekkür faslına geçiyorum.
Editörüm Ikemoto, bana gerçekten çok iyi baktın. Üç ayda üç cilt yayımlayabilmemiz tamamen senin sayende oldu. Sanırım bu üç ay boyunca ikimizin de bakışları sertleşti, bu yüzden şimdi araya giren bu süreçte o yumuşak bakışlı Ikemoto'nun geri dönmesini bekliyorum.
Otsuka-sensei, bu güzel çizimler için sana bir kez daha teşekkürler. Özellikle de "dize yatma" çizimin kelimelerin ötesinde bir E M D idi. Onu büyütüp yatak odamın tavanına kapladım. Çok ama çok teşekkürler!
Tasarımcım Kusano, her zamanki gibi o muazzam tasarımların baş tacı olmayı sürdürüyor ve beklentilerime acımasızca tepeden gülüyor. Çok teşekkür ederim. Beako gerçekten tehlikeli bir Beako olmuş.
Cilt 3 aynı zamanda pek çok kişinin iş birliğinin bir ürünü; onların çabaları bizi bu ardı ardına üç aylık takvimde başarıya ulaştırdı. Çeşitli konulardaki tecrübesizliğim yüzünden hepinize çok zahmet verdim sanırım, buraya kadar bana destek olduğunuz için çok teşekkür ederim.
Bundan sonra da bana eşlik ederseniz... sonsuza kadar... dünyanın en mutlusu olurdum.
Bunun için sevgili okurlar, lütfen bana eşlik edin... sonsuza dek. Lütfen ve teşekkür ederim.
Tappei Nagatsuki, Şubat 2014
(Doğrudan pazarlama yoluyla stres atma!)
"Asıl seri başlamak üzere, o yüzden sonraki cildin tanıtımını yapalım! Emilia'yla benim bunu yapmamız için biraz geç olmadı mı sanki?"
"Hmm, sadece ikimizin böyle görünme fırsatı bulmasına çok minnettar olmalıyız bence. İnsana bir ferahlık veriyor."
"Artık kimse ferahlık demiyor gerçi... ama peş peşe yayımlanan ciltler bittiğine göre, sonraki cilde daha çok var, değil mi? Biraz laflayalım mı?"
"Olmaz, işini düzgünce yapmalısın. Üç aylık yayın takvimi bitti ama Monthly Comic Alive'daki beyefendi şey dedi... Şey, Re:ZERO Projesi devam edecekmiş, değil mi?"
"Re:ZERO Projesi ha? Peş peşe çıkan ciltler ve Visual Complete bitti bitmesine ama Monthly Comic Alive kısa bir roman tefrika etmeye karar verdi! Bir dakika, o bir çizgi roman dergisi değil mi, ne diye kısa roman yayımlıyor ki?"
"Onlar için yeni bir şeymiş sanırım. Ayrıca anlaşılan hikâye Cilt 3 ile Cilt 4 arasındaki dönemde geçecekmiş. Konaktaki ve köydeki kargaşa çözüldükten sonra huzurlu günlerin geri dönmesi gerekiyormuş ama konakta yeni bir şeyler ortalığı karıştırıyormuş... öyle dediler. Kulağa çok eğlenceli geliyor!"
"Az önce bunu söyleyiş tarzın eğlenceliden ziyade endişe verici hissettirdi ama!"
"Ve dördüncü ciltten itibaren hikâyenin asıl başladığı 'kısım' geliyor. Web romanı döneminde de ortalığı kasıp kavurduğu zamanlardı."
"Emilia-tan bir tarafa gidip kraliyet seçkisinden çekiliyor, bense diğer tarafa gidip iblis canavarı meselesini halletmenin havasını atıyorum. Kraliyet başkentine döndüğümüzde diğer kraliyet adaylarıyla yüz yüze geliyoruz... ve bana davetsiz misafir muamelesi yapıyorlar. Zor işler!"
"Tuhaflık konusunda kimsenin senin eline su dökebileceğini sanmıyorum, Subaru..."
"Duymadım ki, kulaklarımı tıkadım. Demek ki Re:ZERO -Starting Life in Another World- haziranda çıkacak olan sonraki ciltle birlikte kısa bir mola veriyor!"
"Şey... Cilt 3'ü satın aldığınız için çok teşekkür ederiz. Cilt 4 ve sonrasında da bizimle olursanız çok seviniriz... Olur değil mi?"
TAPPEI NAGATSUKI
Kapak Çizimi: Shinichirou Otsuka
Bu kitap bir kurgu eseridir. İsimler, karakterler, yerler ve olaylar yazarın hayal ürününün sonucudur veya kurgusal olarak kullanılmıştır. Gerçek olaylar, mekânlar ya da yaşayan veya ölmüş kişilerle olan herhangi bir benzerlik tamamen tesadüfidir.
RE:ZERO KARA HAJIMERU ISEKAI SEIKATSU
© TAPPEI NAGATSUKI / Shinichirou Otsuka 2014
ÇEVİRİ:GAZOZ
EDİT:GAZOZ
1. BÖLÜM
SUBARU NATSUKI’NİN YENİDEN BAŞLANGICI
1
—Natsuki Subaru, bilincini kaybetmesiyle yeniden canlanması arasında yalnızca tek bir an yaşadı.
“”
Kafası sert zemine çarpmış, dünyası daha bir saniye önce kızıla boyanmıştı.
Subaru, beş duyusunu da kaybettiği anın hemen ardından kendini yumuşacık bir yatağın üstünde buldu.
"Pöh—"
Nefesini dışarı verdi. Ölümün sarsıntısı ruhundan çekildikçe bedeni gevşedi.
Bu kadarı bile nefes almayı dahi unutturup çarşafları üstüne çekerek sinmesine yetmişti.
Gayet doğaldı tabii. Daha önce hiç uçurumdan atlayıp kendi canına kıymamıştı ki.
Bu döngüdeki dördüncü ölümü intihardı. Sıfırdan Başlayan Ölüm'ün nasıl çalıştığına dair bir kılavuz ya da geçmiş bir emsal olmadan, bildiği kadarıyla bu durum Subaru'nun hayatının gerçekten de sonu olabilirdi.
Ama—
"Geri... döndüm..."
Subaru titreyen yumruğunu sıktı, görüşünü dolduran beyaz tavana bakarak hafifçe gülümsedi.
Yumuşak yatak, mis kokulu yastık, şık döşenmiş oda... Hepsi de Subaru'yu Roswaal Konağı'ndaki ilk gününde karşılayan misafir odasına aitti.
Ve daha da önemlisi—
"Abla, Abla. Değerli Misafirimiz uyanmakta epey ağırdan alıyor gibi."
"Rem, Rem. Değerli Misafirimizin yaşına göre kafası biraz yavaş çalışıyor gibi."
İkiz kardeşler el ele tutuşmuş, gözleri yan yana, yatağın ayakucundan Subaru'ya bakıyorlardı.
Üzerlerinde önü beyaz önlüklü, küçük siyah elbiseler vardı. Küt kesim saçlarının üzerinde göz alıcı beyaz dantelden başlıklar takılıydı; birinin saçları pembe, diğerininki maviydi. Yüzleri genç ve sevimliydi.
Konağın işleriyle ilgilenen hizmetçilerdi onlar ve aynı zamanda Subaru'nun Sıfırdan Başlayan Ölüm'ü gerçekleştirmesinin sebebiydiler.
Onlarla ilk kez tanışacağı bu beşinci turda, tanıdık seslerini o bildik edalarıyla konuşurken duymak Subaru'nun yüreğini titretti.
Sormak istediği koca bir dağ dolusu şey vardı. Ama boğazına bir şey tıkanmış gibiydi; kelimeler bir türlü dökülemiyordu.
Rem'i capcanlı ve sapasağlam görmek, Ram'ın ise her zamanki kabalığıyla davranması... Her şey öylesine sıradan ve doğal geliyordu ki Subaru duygularına hakim olmakta zorlanıyordu.
"Değerli Misafir, Değerli Misafir. Bir sorun mu var? Rahatsız mısınız?"
"Değerli Misafir, Değerli Misafir. Hasta mısınız? Kronik bir rahatsızlık falan mı?"
Subaru elini göğsüne koyup şaşkın ikizlerin önünde başını eğdi.
Hizmetçiler yatağın bir tarafına geçip hafifçe birbirinden ayrıldılar ve iki taraftan da Subaru'ya dokunacakmış gibi küçük avuçlarını uzattılar.
O eller—
"Onları bana bir saniyeliğine versenize."
"Ha?"
"Ah."
Subaru, onların onay vermesini beklemeden ellerini tuttu, parmaklarını parmaklarına kenetledi.
Kardeşler şaşkınlıktan donakalmışken, Subaru onların narin parmaklarını ve avuçlarındaki sıcaklığı iyice hissetti.
"Evet, biliyordum... Hiç şüphe yok."
Subaru, ellerinin dokusunu ve en zor anında o sıcaklığın onu nasıl kurtardığını hatırlıyordu.
Kendini o uçurumdan aşağı atma kararlılığını ona neyin verdiğinden yana hiçbir şüphesi yoktu.
İkisi de ellerini geri çekti ve Subaru'nun bu kaba, hadsiz tavrını küçümseyen sözler savurdu.
"Hayır, Değerli Misafir. Yanılıyorsunuz, hem de her konuda."
"Hayır, Değerli Misafir. Doğmuş olmanız bile başlı başına bir yanılgı."
Fakat Subaru, bu acımasız sözler sanki ruhunu tazeleyen birer melodiymişçesine başını salladı.
"Her şeyi hesaba katarsak buna gülümsememem gerekir muhtemelen... ama şu an içimi bir huzur kapladı."
"Abla, Abla. Değerli Misafir hakarete uğramaktan zevk alıyor olabilir mi?"
"Rem, Rem. Değerli Misafir sapık bir mazoşist olabilir mi?"
Daha ilk andan bir "Değerli Misafir"e yöneltilmeyecek kadar tuhaf ithamlardı bunlar ama Subaru gülümseyip aldırış etmedi.
Eğer bu ikisiyle her şeye sahiden sıfırdan başlayabilecekse, geri kalan hiçbir şeyin önemi yoktu.
Temkini çoktan aşıp bariz, içgüdüsel bir tiksintiye dönüşen bu tavır karşısında Subaru yataktan fırladı. Şüpheli bakışlarını ona dikmiş iki yüze dönmeden önce poposuna bir şaplak atıp bedeninin durumunu son bir kez kontrol etti.
"Daha bir selam bile vermeden öyle davrandığım için kusura bakmayın. Yalnız özür dilemenin de ötesinde, söylemek istediğim bir şey var."
Subaru kollarını kavuşturdu, göğsünü gösterişli bir şekilde kabartıp tekrar oturdu ve dosdoğru Ram ile Rem'in karşısına geçti. İkisinin de üzerine diktiği o epey keskin bakışları hissedince gayriihtiyari düşündü: Beni şimdiden tartmaya başladılar bile.
Şayet Natsuki Subaru onların güvenini, daha doğrusu konaktaki herkesin güvenini kazanamazsa, kaybettiği o huzurlu, dingin günleri geri kazanmayı hayal bile edemezdi.
Bu yüzden şüphelerini yatıştırmayı umarak temkini bir kenara bırakmayı seçti—
"Yani, cidden ama, kimseyle geçinemeyen serserinin teki değilim ben..."
Subaru'nun mırıltısını duyan ikisi de bundan pek emin değillermiş gibi başlarını hafifçe yana eğdiler.
Hareketlerinin şu anda bile bu denli senkronize olmasını komik bulan Subaru'nun bedenindeki tüm gerginlik ve stres akıp gitti. Ne söylemek istediğini de ne yapması gerektiğini de zaten biliyordu.
"—Size güveniyorum, o yüzden iyi geçinelim, anlaştık mı?"
Tıpkı ilk döngüde olduğu gibi, kızların güvenini kazanmak için elinden gelen her şeyi yapacaktı.
Geleceğe dair az buçuk bilgi sahibi olması, Subaru'nun özündeki karakterini değiştirmediği gibi, bir şeyleri değiştirebilme ihtimali de bunu değiştirmiyordu. Yapabileceği tek şey gözünün önündeki durumla yüzleşmek ve her gününü sonuna kadar yaşamaktı.
Subaru'nun bu ricası üzerine ikizler birbirlerine bakıp gözleriyle sessiz bir sohbete daldılar. Onların bu sessiz atışması sürerken, tam o anda içeri giren tek bir kızı fark edip aniden kapıya doğru baktılar.
Neredeyse saydam denecek kadar beyaz bir tene ve kalçalarına kadar inen gümüş rengi saçlara sahipti. Menekşe rengi gözleri, insanı içine çeken büyüleyici bir sihir saçıyor gibiydi. Bu kız, insanüstü bir güzelliğe sahip olan Emilia'ydı.
Kendisine dik dik bakan Subaru'yu fark eden Emilia, odadaki üçlüye bakarken yüzüne hafif bir tebessüm kondurdu.
"Bir gürültü duyunca bakayım dedim... Epey neşeli görünüyorsun, Subaru. Çok sevindim."
"Az önce içimde bir karmaşa vardı ama Emilia-tan'ı görmek hepsini silip süpürdü. Yüreğime anında etki eden şifa dolu bir merhem gibisin resmen."
"Kusura bakma, neden bahsettiğini pek anlayamadım..."
Subaru her zamankinden bile daha tatlı dilli ve lafazan konuştuğu için Emilia'nın güzel yüzüne sıkıntılı bir ifade oturdu.
"Üzgün halin bile öyle tatlı ki... Hep öyle tazesin ki içimi ferahlatıyorsun."
"Kulağa nedense biraz ürkütücü geldi. Ama yine de günaydın. İyi olmana çok sevindim."
Yüzünü ekşitmesi çabucak yumuşayıp yerini tatlı bir tebessüme bıraktı ve Subaru'ya ışıl ışıl baktı.
Emilia açısından bakılacak olursa bu, kraliyet başkentinde yaşanan olaylardan sonraki ilk karşılaşmalarıydı. Subaru, ölümün kıyısından dönmüş olmasını görmenin verdiği rahatlamayla Emilia'nın söylediği sözleri tüm içtenliğiyle kabul etti.
"Evet, günaydın. Pekâlâ, baştan başlayalım mı o zaman?"
Odadaki üç kız, Subaru'nun bununla ne demek istediğini anlamayarak kafaları karışmış halde başlarını hafifçe eğdiler.
Üçünün de tıpkı üçüz kız kardeşler gibi tepki verdiğini gören Subaru kahkahayı bastı.
"Demek istediğim, artık Roswaal Konağı bölümünü bitirme vaktim geldi."
Hedefi, hem kendisi hem de konaktaki herkes için görmeyi dilediği o sabaha ulaşmaktı.
—Hadi bakalım, gösteri başlasın.
Ve böylece, Roswaal Konağı'ndaki ilk gününe beşinci kez başladı.
2
Roswaal Konağı'ndaki ilk haftasını atlatabilmek için iki büyük engeli aşması gerekiyordu.
İlki, orada yaşayan herkesin güvenini kazanmaktı. Buna yalnızca Ram ve Rem değil, efendileri Roswaal da dahildi.
Kızlar onun en ufak bir hareketini bile şüpheli bulursa, sesini kesmek için onu öldürme ihtimalleri son derece yüksekti.
İkinci engel ise Roswaal Konağı'na saldıran şamanı alt etmekti.
Fakat bunu başarmak için henüz elinde elle tutulur hiçbir ipucu yoktu.
Rakibi zorluydu; Subaru beşinci denemesine girişmişken bile gerçek kimliğini gizlemeyi sürdürüyordu.
Subaru'nun ikizlerin güvenini kazanması ve bu bilinmeyen, kötü niyetli büyücüyle baş etmesi gerekiyordu. Dördüncü ölümüne kadar keşfettiği zafer koşulları bunlardı.
Ancak Subaru bu gereksinimleri yerine getirmek için gereken pek çok unsurdan hâlâ yoksundu. Sıfırdan Başlayan Ölüm'e rağmen henüz somut hiçbir şeye ulaşamamıştı.
Kendini iki ateş arasında kalmış gibi hissediyordu ama Subaru tüm olumsuz duyguları bir kenara itip geleceğe odaklandı.
Önünde dikilen bu duvar ne kadar yüksek olursa olsun onunla yüzleşmek zorundaydı.
Başarıp başaramayacağını bile bilmeden geri dönüp bunu yapmayı seçen bizzat Subaru'ydu. Bir kez kendi eliyle ölümü tatmışken, sonunda ölmek bile olsa bu işi çözeceğine karar vermişti.
3
Gece göğünde ay yükselirken, Roswaal Konağı'nın en üst katındaki çalışma odasında gizli bir konuşma yapılıyordu.
Masada oturan adam, sorusunu o yavaş ve abartılı konuşma tarzıyla yöneltti.
"Eee, naaaasıl biriymiş Ram? Gördüklerine dayanarak ona nasıııl bir not veriiiirsin?"
Korkutucu derecede solgun bir tene ve uzun çivit mavisi saçlara sahip bir adamdı; yüzünü kaplayan palyaço makyajı olmasa klasik tarzda yakışıklı bir oğlanı andırırdı. Bu durum, kendine has tuhaf konuşma tarzıyla birleşince onu unutulması zor bir adam haline getiriyordu.
Konağın beyi ve efendisi Roswaal L. Mathers'tı bu.
Konuşmaya Roswaal ile masaya ve ona dönük duran bir hizmetçi—Ram—katılıyordu.
Roswaal kollarını kavuşturup genişçe gülümsedi; Ram ise derin düşüncelere dalmış, başını yana eğmişti. Raporunu vermekte tereddüt etmesini nadir görülen bir durum olarak değerlendiren Roswaal kaşlarından birini kaldırdı.
"Hııımm, her konuda anında hüküm vermeye alışkın olan Ram'ı böylesine endişeeeeeli görmek epey ilginç bir manzara, öyle değiiil miii? Yoksaaa onu tanımak için bir gün yetmedi miii?"
"Öyle... değil. Ancak..."
Hemen inkar etse de sözleri bir netlikten yoksundu. Ram parmak ucunu dudaklarına götürdü ve yeniden konuşmaya başlarken hâlâ biraz kararsız görünüyordu.
"Önce ona bir not vereyim. O... Barusu... hiçbir yeteneğe sahip değil. Hizmetkarlık konusundaki becerisi tam anlamıyla acemice."
"Vay vaaay... Bu görevi bizzat kendisinin talep etmiş olması biraz şaşııırtıcı değil miii?"
Roswaal, o sabahki kahvaltı sırasında geçen konuşmayı hatırlayarak sırıttı. Henüz yeni uyanmış misafirin, başarılarına karşılık bir ödül isterken hangi kelimeleri kullandığını da gayet iyi hatırlıyordu.
Göze çarpan şey, Subaru'nun sağlığı yerinde, az buçuk eğitimli ve kafası fena çalışmayan bir genç olduğu iddiasıydı. Bu, aynı zamanda belli bir düzeyde temkini de hak eden, kendinden emin bir öz değerlendirmeydi.
Bu doğrultuda, şu anda yaptığı gibi onun eğitimini denetlemesi, hareketlerini gözlemlemesi ve vardığı sonuçları raporlaması için Ram'a emir vermişti. Meselenin tek bir günde çözüleceğini düşünmemişti elbette ama Ram'ın rapor verirken tereddüt etmesi başlı başına bir sorundu.
Roswaal yanağını eline yasladı. Ram ağzını açmadan önce bir süre sessizliğini korudu.
"Barusu hakkında bazı gizemli noktalar var."
“Evet, evet, anlaaat bakalım. Dikkatini çeken ne varsa söyle.”
“Kesinlikle hiçbir yeteneği olmadığı söylenebilir ama Barusu sanki… bazı konularda biraz fazla açıkgözlü.”
“Biraz faaazla açıkgözlü derken neyi kastediyorsun?”
“Bunlar çok ufak şeyler ama… iş sırasında malikâneyle ilgili henüz kendisine öğretmediğim detaylara gereğinden fazla aşinaydı. Bulaşıkları kaldırırken çekmeceleri doğru sırayla açtı. Bir de… çay yaprağı tercihlerimiz.”
“”
Roswaal, Ram’ın sözlerine karşılık bir şey demeyip parmak ucunu sessizce çenesinde gezdirdi. Roswaal’ın bunu yaptığını gören Ram ekledi: “Tabii ki bunların hepsi son derece önemsiz detaylar. Kahvaltıdan sonra ona malikâneyi kısaca gezdirip bazı açıklamalar yapmıştım. Gözlerinin sağa sola kaydığını fark ettim. Aslında hepsi bu kadar, ama…”
“Anlıyorum, basit bir tesadüfler zinciri olamayacak kadar faaazla… Bu epey ilginççç.”
Şüphe en ufak şeylerden başlardı. Eğer fazla evham yapmıyorsa, Subaru malikâneye tam anlamıyla sızmadan önce etrafı kolaçan etmiş olabilirdi.
Fakat bu ihtimali kavramayı zorlaştıran şey şuydu…
“Onun başarısı, Leydi Emilia’yı kraliyet başkentinde korumak değil miiiy-di…?”
“Malikâneye sızmak için fazla… bariz bir yöntem gibi görünüyor. Zaten Leydi Beatrice olmasaydı canından bile olabilirdi.”
Çocuğun malikâneye taşındığı an Roswaal’ın zihninde hâlâ tazeydi. Çocuğu bizzat iyileştirmemiş olsa da, Beatrice’in böyle bir tezgâha alet olması imkânsızdı. Dahası Ram, yaralı Subaru’ya başkentten dönüş yolunun tamamında bakıcılık etmişti. İkisinin de gözünden bir şey kaçırmak pek olası değildi.
“Her şey düşünüldüğünde, geerçeklerin ışığında bu tür düşünceler biiiraz aşırıya kaçıyor gibi.”
“Leydi Emilia’ya saldıran ‘Bağırsak Avcısı’… Malikâneye sızmak için onunla iş birliği yapmış olması muhtemel diye düşünüyorum ama…”
Ram’ın sözlerinde inanç kırıntısı yoktu; kendisi bile buna pek ihtimal vermiyor gibiydi. Roswaal ise başını iki yana salladı.
“Hayır, bu imkânsııız. Bağırsak Avcısı’nın onunla ortak olabileceğinden şüphelenmeeemize bile gerek yok, değil mi?”
“…Öyle… mi?”
“Daha da önemlisi, endişe verici başka bir konu var mı?”
Roswaal’ın konuyu geçiştirmesiyle Ram gözlerini indirdi.
“Sanırım… zaman zaman fazla açıkgözlü olmasını bir kenara bırakırsak… Barusu mide bulandıracak derecede iyimser.”
"Ha?"
Ram’ın bu sözü üzerine Roswaal kaşını kaldırdı. Ram sözlerini özenle seçmekten ziyade, doğru kelimeleri bulmaya çalışıyor gibiydi.
Konu dışına çıktığını Ram bile fark etmiş olmalıydı. Daha isabetli bir açıklama bulamadığı için kendi kendine hırslanarak devam etti:
“Böyle giderse konuşmaktan çenesi düşüp ölecek. Çuvalladığında bile gülümsemesi asla solmuyor ve bize karşı takındığı tavırlara olağanüstü derecede dikkat ediyor gibi…”
“…Sen bu konuda ne düşüüünüyorsun?”
“…Leydi Emilia’nın onu tarif edişinden çok farklı… Yani, küçük bir çocuk gibi kendi arzuları konusunda dürüst olması, sevimli bir biçimde içten davranması…”
Ram, bu üstü kapalı soruya verdiği yanıtı kısa tutmaya çalıştı.
Subaru ile pek az teması olmuş olan Roswaal, Ram’ı bu kadar şüpheye düşüren şeyin ne olduğunu anlayamıyordu. Fakat bunlar, uzun süredir hizmet veren sadık bir emektarın sözleriydi. Roswaal, Ram’ın analizini tartarken çenesini sıvazladı.
“Gööörünüşe göre bir süüüre gözümüzü üzerinden ayırmamamız gerekecek. İlk günkü hâlini izlemek pek hoş olmasa da, eeeelden bir şey gelmez. Leydi Emilia’yı kurtardığı için uygun bir ödüüüle layık olduğu da bir geerçek.”
“…Peki ya… gerekirse?”
Ram’ın tereddüdü, ardından gelecek sözleri duymak istemiyormuş gibi bir izlenim veriyordu.
Yüzündeki ifade değişmemişti ancak Roswaal, iç dünyasında neler hissettiğini okuyabilecek kadar uzun zamandır onun yanındaydı. Ram’ın bu zayıflık anını sarı gözüyle süzdü ve başını hafifçe iki yana salladı.
“Bu, büyük bir hassasiyeeetle yaklaşmamız gereken bir mesele. Hepsinden önemlisi, Rem’in fevri davranmasına izin verme.”
Ram, Roswaal’ın buyruğuna karşılık net bir şekilde başını salladı.
Konuşmaya katılmayan diğer hizmetçi, Rem, zaman zaman kendi fikirlerine göre hareket etme eğilimindeydi. Normalde aceleci kararları tatlı bir azarla geçiştirilebilirdi.
Ancak böyle zamanlarda başına buyruk davranması, işleri fazlasıyla kötü bir yöne sürükleyebilirdi. Tehlikeyi vaktinden önce ortadan kaldırmaya kalkışabilir, bu süreçte de Roswaal’ın Emilia ile olan ilişkisini zedeleyebilirdi.
Bu fikir hiç hoşuna gitmedi.
“Pekâlâ… Rem’in Barusu’ya duyduğu güvensizlikle hareket etmemesi için elimden geleni yapacağım.”
Roswaal sandalyeyi gıcırdatarak arkasına yaslandı. Mırıldanırken sesi nedense yorgun geliyordu.
“Çok minnettarım. Büyük beklentilerin olduğu bir dönemdeyiz… Doğrusu, hepsini sınama vakti geldi.”
Ram ona bir şey söyleyecek gibi oldu ama ağzını kapayıp dilini tuttu. İçeri süzülen serin gece havasıyla birlikte aralarına bir sessizlik çöktü.
“Öyleyse Ram, raporunu burada noooktalayalım mı?”
“…Evet. Fazla bir şey aktaramadığım için özür dilerim.”
“Böyle bir şey için seni azarlaaamam. Peki o zaman, başlayalım mı? İki gündür hiçbir şey almadığın için epeyce sancın var, değiiil mi?”
“Ah… evet.”
Ram, Roswaal’ın çağıran parmağına itaat ederken sanki büyülenmiş gibiydi. Masanın önünde durduğu yerden hafifçe sendeler gibi Roswaal’a doğru adımladı ve uysalca kucağına oturdu.
“Bir kez daha, müsaadenizle…”
“Yalnızca doğal bir hakkı kullanmaktan ibaret. Her zamanki gibi, utanaaacak hiçbir şey yok. Ne de olsa o kıymetli bedenin yalnızca sana ait değiiil, öyle değil mi?”
Yanağını okşadı. Roswaal başını yukarı kaldırırken Ram usulca gözlerini yumdu. Diğer eliyle pembe saçlarını okşayan Roswaal, bir gözünü kapatıp altın sarısı irisiyle Ram’a baktı.
“Şimdiii, bizim için ne ifade ettiğin düşünülürse… iyi geçinmeliyiz, öyle değil mi?”
Roswaal, bilinci başka bir boyuta geçerken adeta kendi kendine mırıldandı. Karşısındaki Ram’a dikti gözlerini; zihni yalnızca Ram’a ve sadece ona odaklandı.
Efendi ile hizmetçi arasındaki bu şüpheli konuşma sona ererken Roswaal Malikânesi’ndeki ilk gece de ilerliyordu.
4
“Günaydın! Bugün hava harika, çamaşır için biçilmiş kaftan! Bugünün tadını çıkaralım!”
Subaru doğan güneşi karşılamak için tiz bir sesle, “Yaşasın, yaşasın, hurra!” diye bağırdı.
Roswaal Malikânesi’ndeki ikinci sabahına beşinci gelişiydi.
Bahçenin ortasında dikilmiş, sabah güneşinde bedenini esnetip gövdesini bir o yana bir bu yana büküyordu. Uykudan aldığı enerjiyi sonuna kadar kullanarak, kanın tüm vücudunda dolaşmasını sağlamak için meşhur sabah açma-germe hareketlerini yapıyordu.
“İşte bu, zafer!”
Sonunda iki elini birden göğe kaldırıp zafer nidası atarak yeni bir güne başlamanın başlangıcını tamamladı.
Subaru alnındaki hafif teri hararetle sildi ve gülümseyerek arkasını döndü. Emilia, bir ağacın gölgesinde küçük ruhlarla günlük sohbetini ederken bahçenin köşesinde durmuş, hafif de olsa ona tebessümle karşılık veriyordu.
“Sabahları gerçekten çok enerjiksin…”
“Hey, sadece benim enerjimmiş gibi konuşma. Biraz gayret et, Emilia-tan!”
Emilia’nın küçük kedi ruhu Puck, onun yanında havada süzülüyor, patisiyle yüzünü temizliyordu.
“Yüzünü öyle temizlediğini görünce harbi kedi diyorum ya. Demek ruhların da uykusu geliyormuş, ha? Şuna baksana, yarı uykulu gibi.”
“Sen de yorulunca uyumuyor musun? Yaşam gücümüzün kaynağı olan mana azaldığında, yani, aşağı yukarı aynı hesap. Yeterince mana alamazsak…”
Puck koca bir esneme koyuverdi. Emilia da elini ağzına götürüp hafifçe esnedi.
“İkiniz de geç yattınız demek, ha? Hoşlandığın bir çocukla konuşmak için uykusuz kaldın, değil mi? Beni de çatlatma, anlat! Ha? Ben hangi kızdan mı hoşlanıyorum…? Şey, bunu söylemek biraz utanç verici, bilirsin…”
Subaru kollarını kavuşturdu, başını eğip çaktırmadan Emilia’ya bir bakış attı.
“Tamam, tamam,” dedi Emilia, Subaru’nun bu numarasına kayıtsızca el sallayarak. “Ben Puck’ı seviyorum. Puck da beni seviyor. Bitti gitti.”
“Karşılıklı aşk mı?! Peki orada bana hiç mi yer yok?!”
“Zerre kadar bile yok, miyav. Benim çekiciliğim Lia’nın kalbini pır pır ettiriyor. Kötü bir kısmet sayılmazsın Subaru ama benim yanımda hepsi boşa. Lia’dan hemen vazgeçsen iyi edersin… miyav, miyav!”
Subaru sitem dolu bakışlarla Puck’ın üzerine yürüdü fakat bir şeye başlayamadan Emilia ikisinin de birer kulağından yakalayıverdi.
“Kendinizi kaptırmayın. Bütün yaptığınız buysa gerçekten bozulacağım.”
“Ah, ah, bozuldu işte, ah!”
Subaru ile Puck, Emilia’nın verdiği cezaya birlikte uslu uslu katlandılar.
Emilia kulaklarını bıraktığında, ikisi de sızlayan başlarını ovuştururken Emilia ellerini beline koymuş başlarında dikiliyordu.
“İyi anlaştığınıza sevindim ama sırf oyun oynamak için insanları suiistimal etmek yok. Anladıysanız ‘evet’ deyin.”
“Eveeeet.”
İkisi de birer elini kaldırıp kararlılıkla başlarını salladı.
Garip olan şuydu ki, çocuk muamelesi görmek normalde Subaru’yu rahatsız etmesi gerekirken, Emilia’nın o tatlı, hoşnut tebessümünü görmek böylesi önemsiz dertleri tamamen unutturuyordu.
Subaru’nun onun gülümsemesine tamamen vurulduğunu fark etmeyen Emilia, aniden ellerini birbirine vurdu.
“Ha, doğru ya, şimdi tam sırası. Subaru, bir saniyeliğine şuraya otursana?”
Emilia bacaklarını yan tarafa uzatarak çimlere oturdu ve Subaru’yu yanına çağırmak için yanındaki yere hafifçe vurdu.
“Sen çağırırsın da ben koşmaz mıyım! Ne oldu, ne var? Tam sırası olan şey ne tam olarak? İsteğin ne olursa olsun, Subaru Natsuki kaşınmadık yer bırakmaz. Ulaşamadığın bir yer varsa emret kaşıyayım, derhal yerine getiririm!”
“Tek söylediğim yanıma oturmandı. Beklediğimden çok daha büyük bir tepki oldu bu. Ne yapsam ki?”
Beklendiği üzere Emilia, Subaru’nun bu aşırı hevesine buruk bir tebessümle karşılık verdi.
“Şey… dün işteki ilk günündü. Nasıl geçti? İyi becerebildin mi?”
“Ha, evet, yüzde sekseninde çuvalladım!”
“Anladım; kesinlikle özgüvenin yerin… Ha? Çuvalladın mı? Yüzde sekseninde mi?”
“Şey, belki seksen abartı oldu… Belki altmış, yok… yetmiş beş diyelim.”
“Bu yine de birçok şeyde sınıfta kaldığın anlamına geliyor…”
Emilia, Subaru’nun kendi işine verdiği bu beklenmedik derecede düşük nottan ötürü nedense kendini sorumlu hissetmiş gibi davrandı. Fakat hemen ardından yüzünü kaldırıp endişeli bir tavır takındı.
“Ah, ama hey, bu ilk gününde işin yüzde yirmisini doğru yaptığın anlamına gelir, değil mi? Gayet iyi; eminim bir sorun yoktur. Kendine güven biraz.”
“Bak sen, haklısın! Yol uzun ama yüzde yirmiyle başlarsam, buradan itibaren azar azar yükseltebilirim!”
“Hemen havalara girme. Düzgünce özeleştiri yap.”
“Tatlı başladıysan neden tatlı bitiremiyorsun ki?! Ah, yok, bir şey demedim, çok özür dilerim.”
Emilia’nın bakışlarındaki baskıdan gözü korkan Subaru büzüldü ve uysalca başını salladı.
Her neyse…
“Nedense Ram ile Rem’in epey gerisinde kalmışım gibi hissediyorum. Elimden geleni yaparken yüzde yirmiyi tutturabildiysem demek ki seviyem bu kadarmış, elden bir şey gelmez. Artık gelecekte kendimden daha iyisini bekleyeceğim.”
“Bu konuda bu kadar iyimser olacaksan söyleyecek başka bir şeyim kalmıyor ama…”
Subaru’nun bu pozitif sözlerini duyan Emilia, dudaklarını büzerek somurtmaya benzer bir ifade takındı. Zaman zaman sergilediği bu çocuksu şirinlik, Subaru’nun içinde her daim ateşli bir arzu uyandırmayı başarıyordu.
Fakat kendini tuttu, o közleri söndürdü.
Subaru, komik bir hareketle iki elinin işaret parmağını da Emilia’ya doğrulttu.
"İşte böyle, hizmetkâr hayatına alışmaya çalışırken hizmetçi kardeşlerden her gün özel ders alıyorum. Bu hayattan sıkılırsam hemen Emilia-tan'ın dizine koşarım, o yüzden orayı boş tut, tamam mı?"
"…Yarısını dinlemedim ama kulağa fena gelmiyor gibi."
"Sevimli bir yüzün arkasından gelen acımasız bir yorum! Neyse, dinlediğin kısım diz bölümüyse sorun yok! Dediğim gibi, bu gece o dizi bana ayır, Emilia-tan… Yerimi kapma, Puck!"
Subaru parmağını Puck'a doğrultarak adını haykırdı. Puck ise bu savaş ilanına bıyıklarını umursamazca oynatarak karşılık verdi.
"Ne dersen de, Lia'nın benimle yaptığı sözleşme gereği kalbi de bedeni de çoktan benim oldu. Miyavtık ilişkimizi değiştiremezsin, miyav!"
Emilia, bu uslanmaz tavrından dolayı Puck'ı kulaklarından tutup hatasını düşünsün diye havaya fırlattı.
"Aşk olsun, arkamdan sözleşmemizin şartlarını değiştirip durma."
Belki de Puck buna çoktan alışmıştı; çünkü buna rağmen sakince Emilia'nın ellerine kondu ve son derece kayıtsız bir ifadeyle kollarında mutlu mutlu kıpırdandı. Subaru, aralarındaki bu ilişkiyi kıskanmadan edemedi.
"Neyse, enerjimi topladığıma göre artık sabah işlerine başlasam iyi olur."
"'Enerjimi topladım' derken neyi kastettin?"
"Emilia-tan'a takılmayı tabii."
"Yine başladın. İnsanlara sürekli takılırsan, gün gelir doğruyu söylediğinde bile sana inanmazlar, biliyorsun değil mi?"
"Masallardan fırlamış bir laf gibi oldu. Öyle bir şey olursa ne ekersem onu biçmiş olurum herhalde…"
"Bir dakika, sen bunu bana mı söylüyorsun…?"
Emilia ona bıkkın bir bakış atarken, Subaru üzerini silkeleyip ayağa kalkarak ona ışıl ışıl bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Hemen gitmezsem fena fırça yiyeceğim ama. Bu sabah kahvaltıda onlara yardım etmem gerekiyor. Emilia-tan, yeşil biber sevmiyordun değil mi? Tabağına gelmemesini sağlarım."
"Sevmesen bile sebzeleri yemen gerek—Bir dakika, sana yeşil biber sevmediğimi ne zaman söyledim ki?"
Subaru ufak bir gülümseme ve el sallayışıyla uzaklaşırken, Emilia kafasını merakla yana eğdi.
Aslında bundan ona bahsetmişti; hatta Subaru onun biberlerden hoşlanmadığını kendi gözleriyle bile görmüştü.
Yolundan şaşmamaya, Emilia'nın gözü ne zaman üzerine çevrilse hep şaka yapmaya odaklandı.
—Yüzündeki gülümsemeyi koruyabilmek için odaklanmalı, odaklanmalı, durmaksızın odaklanmalıydı.
5
Emilia, Subaru gözden kaybolana kadar arkasından baktı, ardından hafifçe iç çekti.
Avcunun içinden Subaru'yu izleyen Puck, Emilia'nın artık kendisine baktığını fark edince aniden başını kaldırdı.
"Pek bir efkârlı bakıyorsun. Neyin var?"
"İçim bir tuhaf oldu nedense. Tam olarak kelimelere dökemiyorum."
Emilia, içindeki bu huzursuzluğu ifade etmeye çalışırken bulduğu yarım yamalak kelimeler yüzünden yüzünü buruşturdu. Fakat boğazına düğümlenen hisler doğru dürüst cümlelere dönüşemeden bir kez daha iç geçirdi.
Puck, Emilia'nın bu iç çatışmasını izlerken pembe burnunu oynattı.
"Subaru için mi endişeleniyorsun? Başkalarını böyle dert ettiğin pek görülmüş şey değildir."
"İnsan ilişkilerinde bir çuval inciri berbat eden biriymişim gibi konuşma hemen. Başkalarıyla yakınlaşmakta kötü değilim… Sadece bunun için pek fırsatım olmadı, o kadar!"
Emilia yanaklarını şişirdi; bu, Puck haricinde kimseye göstermeyi kabul etmediği bir ifadeydi.
Şımarık bir çocuğun tavrını andırsa da Emilia'nın Puck'a duyduğu sonsuz güvenin bir kanıtıydı. Bu güveni tüm benliğiyle kabul eden ruh, ona öz kızıymış gibi gülümsedi.
Emilia'nın kelimelere dökemediği o narin duyguları onaylarcasına başını salladı.
"Eh, aklının karışması gayet normal. Çünkü bu durum ufak bir sorun haline gelmeye başladı."
"Ufak bir… sorun mu?"
Bu sözleri gayet sıradan bir tavırla söylemişti ama Emilia'nın yüzü gerildi; altındaki o ciddi tonu kaçırması imkânsızdı.
Puck fıtratı gereği, durum ne kadar gergin olursa olsun hep aynı şekilde davranırdı. Emilia bunun bir ruh olmasından mı yoksa sadece kişiliğinden mi kaynaklandığını kestiremiyordu; fakat Puck, bir ruh olarak getirdiği o ağır tespitleri yalnızca zor ve önemli kararlarda—yani Emilia'nın kararlarında—yol göstermek için saklardı.
Emilia'nın nefesinin kesildiğini gören Puck, umursamazca bıyıklarıyla oynadı. Yine de o kendine has konuşma tarzını sonuna kadar korudu.
"Ona sadece birazcık dokundum ama Subaru'nun zihni çorba gibi olmuş. Dışarıya gösterdiğiyle içerideki birbirini tutmuyor. Bu gidişle sabrının sonuna gelmesi, iplerin kopması uzun sürmez."
6
Tiz bir çınlama ve ardından gelen porselen kırılma sesi, Ram'ın kaşlarının şaşkınlıkla havalanmasına neden oldu.
Bir dansçı edasıyla oradan oraya seken genç uşak—Subaru—süpürge ve faraşı kaptığı gibi sesini yükseltti.
"Sorun yok! Sorun yok! Merak etmeyin! Halledeceğim!"
Ayaklarının dibine saçılan seramik parçalarını hızla temizledi ve alnındaki teri siliyormuş gibi yaptı.
Tüm bu süreç boyunca gözlerini dikip onu izleyen Rem'e baktığında, şeytani bir sırıtışla dişlerini gösterdi.
"Endişelenme. Işık hızıyla hallettim, tek bir zayiat bile verilmedi."
"Düşünceli davranmanız takdire şayan ama vazoyu düşüren zaten siz değil miydiniz, Subaru? Yeni bir vazo getirmem, yeri silmem, çiçekleri düzenlemem gerek…"
"Yok, sorun değil! Vazoyu da getiririm, çiçekleri de kendim koyarım! Sen kendi işine bakmaya devam et!"
Rem'i adeta emir verir gibi oradan uzaklaştıran Subaru, eşya deposuna doğru yöneldi ve birkaç dakika sonra uygun bir vazoyla geri döndü. Yeni vazoyu hemen eskisinin yerine koydu, içine su ve çiçekleri ekleyip her şeyi eski haline getirdi.
"Phew. Bir işi bitirmek de ne iyi hissettiriyor be, Remrin."
"Kendi başınıza açtığınız fazladan bir işti ama en azından hallettiniz… Subaru, yedek vazoların nerede olduğunu nereden öğrendiniz? Ablamdan mı?"
"Hı, ah, şey… Aynen, ablatan! Benden bahsediyoruz şurada; bir tanesini kesin kıracağımı tahmin etmişti. O yüzden önceden yeni vazoyu nereden alacağımı bana tek tek anlatmıştı!"
Bu acemice bahaneyi dinleyen Rem'in aklından, Ablamdan da bu beklenirdi, ne kadar ileri görüşlü gibi bir düşünce geçmedi. Vazodan ziyade, Subaru'nun kırılan vazoyu temizlemek için süpürge ve faraşı hiç tereddüt etmeden bulup getirmesi, ardından da yedek vazoyu almak için doğrudan doğru yere gitmesi, yani konağın düzenine böylesine hâkim olması dikkatini çekmişti.
Rem, sadece bir iki gündür çalışan birinin bunu yapabileceğinden ciddi anlamda şüphe duyuyordu.
Bununla birlikte, şüphelerini körüklemekten ziyade…
"İyi misin sen? İşlerin başından aşkın gibi, bana birazını paslayabilirsin. Yaparım ben; her şeyi yaparım."
…O kadar cana yakındı ki sorunun tam olarak nerede olduğunu bir türlü kestiremiyordu.
Ne kötü niyetli ya da düşmanca davranan birinin hali vardı onda ne de saf bir insanın. Dahası, bir şeyler saklayan birine göre takındığı maske fazlasıyla açık veriyordu.
Gerçekten işe alışmaya çalışıyor ve Rem ile Ram'la iyi geçinmek için samimiyetle çabalıyor gibi görünüyordu.
Rem, onun bu ciddiyetinin üzerine çöktüğü duyguları savuşturmak istercesine kaşlarını çattı.
Subaru'nun, kimse takdir etmese dahi bu kadar canla başla çabaladığını görmek, göğsünde sızlayan bir acı uyandırıyordu.
"Subar—"
"A, Ramçi'nin benden istediği işi unuttum! Kusura bakma, hemen gidip onu halletsem iyi olacak! Hemen ardından sana yetişirim!"
Rem onu durdurmak için seslenemeden Subaru koridora fırladı bile. Rem ona doğru uzattığı parmaklarını geri çekti, şüphelerini ablasıyla paylaşması gerekip gerekmediğini tartar gibi omzunun üzerinden geriye baktı, ama—
"—Hayır, ablamı bununla meşgul etmeye değmez."
Rem, kalan işlerini bitirmek ve bu süreçte göğsündeki o dinmek bilmeyen sızıyı dindirmek umuduyla kendi çalışma alanına doğru yürüdü.
7
—Midem bulanıyor.
"A, Ramçi! Beni gördün mü? Mutfak bıçağını öğreneli sadece bir gün olmasına rağmen bayağı iyiyim, değil mi? Belki de yeteneğim filizleniyordur!"
—Midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor.
"Remrin, bak, bak! Şu anda parmaklarıma böylesine ince bir işçiliği mümkün kılan mucizevi bir beceri bahşedildi! İllüzyonun gücü!"
—Midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor.
"Emilia-tan'la karşılaşmak kalbimi öyle bir allak bullak ediyor ki! Bu kadarı günah! Kendimi o kadar suçlu hissediyorum ki!"
—Midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor midem bulanıyor.
Yüzüne çaktığı gülümsemeyi korurken neşeli ses tonunu sürdürmeye çabalıyordu. Kendisine verilen görevlere var gücüyle asılıyor, başarısızlık korkusu duymadan sorunların üzerine kararlılıkla gidiyor ve işi bittiğinde yapacak daha fazla şey arayarak ortalıkta dolanıyordu.
Bunu yapmak zorundaydı. Yapması gerekiyordu.
Boşa harcayacak tek bir saniyesi bile yoktu. Tıpkı bir video oyununda belirli bir olayın tüm olası sonuçlarını kafanda simüle etmek gibiydi. Olay bayraklarını idare etmek zorundaydı. Zaten uzmanlık alanı da bu değil miydi? Ne kadar çok olayla karşılaşırsa şansı o kadar artardı.
—Onları daha çok gülümsetebilmeliyim. Onları daha çok güldürebilmeliyim.
Hareketleri anlamsızca abartılıydı. Onları hiçbir şeyden haberi olmayan bir ahmak olduğuna inandırmaya çalışıyordu. İşe yaramaz olduğunu düşünmelerini engellemeye çabalıyordu. Kafasının içi durmaksızın dönüyor, her hareketini tartıp duruyordu.
Subaru, en ufak bir anormallik belirtisine karşı bile sürekli tetikteydi. Bırakın bir saniyeyi, tek bir an bile gardını düşüremezdi.
—Hata yapamam. Kesinlikle yapamam. İmkânı yok.
Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan kafasının içinde aralıksız tehlike çanları çalıyordu.
Tehlike, tehlike, diye bağırıyorlardı.
Bu öteki dünyaya geldiğinden beri bir arpa boyu yol kat edememişti belki ama en azından tehlikeye karşı duyarlılığının çok daha keskinleştiğini hissedebiliyordu.
"Gördün mü Ramçi? Hiç kaytarmıyorum. Bayağı bayağı deli gibi çalışıyorum yani. Üstümün gidip odasında şekerleme yapmasına yetecek kadar hem de, biliyorsun değil mi?"
Alışılmadık bir yaklaşımla durumun üstesinden geliyor, sevimli bir tebessümle olayları ustalıkla geçiştiriyordu.
Bunu gerçekten başarıp başaramayacağını merak ediyordu. Subaru Natsuki gerçekten bu işin altından kalkabilir miydi? Onlara kendisinden şüphelenmeleri için bir sebep vermemişti, değil mi? Sadece Ram'ın değil, Rem'in önünde de dikkatini on, hatta yüz katına çıkarmıştı.
Doğal olanla yapay olanı silerek Subaru Natsuki'yi oynuyordu.
Basitti. Her şey ona bağlıydı. Konakta yaşayanların aslında ne düşündüğüne zerre kadar kulak asmamalı, masumiyet ve pervasızlığa bürünerek önüne ne konursa kabul eden tembel bir domuz gibi görünmeliydi.
Dünyanın gözünde hiçbir şey bilmiyordu, elinden hiçbir şey gelmiyordu, hiçbir şeyi fark etmiyordu; hepsi bundan ibaretti.
O sevimli sırıtışını bir maske gibi takınarak ortalıkta dolanmaya devam etti.
Konağın içindeydi. Kimin nereden, ne zaman fırlayacağı belli olmazdı. Boş vakti aslında boş değildi. Tüm boş zamanını geçmişteki hareketlerini inceleyerek ve önündeki saatlerde ne yapacağına dair planlar kurarak harcıyordu.
"N… e… o… luy…"
Aniden içinde bir kusma hissi kabardı.
Ağzının kenarından hafif bir inilti kaçtı ama Subaru'nun gülümsemesi zerre kadar titremedi.
İfadesini bozmadı; sekerek, neredeyse dans edercesine yürüyüp en yakındaki misafir odasına süzüldü. Ve odanın lavabosuna adım attığı anda…
"…Böööğğk. Öğğğk, öööööğğğk…!"
Zaten bomboş olan midesindekiler dışarı boşaldı.
Vücuduna girmiş olan her bir lokmayı ve yudumu kustu. Bu sefer çıkan tek şey hastalıklı sarı renkteki mide asidiydi. Ve hepsini dışarı püskürtmesine neden olan o içsel sancı zonklamaya devam etti.
Mide bulantısı bir türlü geçmek bilmiyordu. Doyana kadar musluk suyunu dikti kafasına, hemen ardından da hepsini çıkardı. Bu durum birkaç kez tekrarlandı; midesi sanki içini tamamen temizlemek istercesine kasılıp duruyordu.
"Haaah… haaah… haaah…"
Subaru koluyla ağzını kabaca sildi; yüzü bembeyaz, nefesi kesik kesikti.
Baskı onu mahvediyordu. Zihnini dinlendirecek tek bir an bile bulamadan böyle devam ederse, sadece bu yüzden bile eriyip tükenecek ve can verecek gibi hissediyordu.
Kendini bu duruma düşürdüğü için kendi haline gülmek istedi ama dudaklarında en ufak bir tebessüm bile beliremedi.
Göğsünün derinliklerinden yükselen tek şey endişe ve çaresizlikti.
—Gerçekten becerebiliyor muyum?
Herkesle arasının en iyi olduğu zaman, hiçbir şeyden habersiz olduğu o ilk döngüydü.
İkinci döngüden itibaren ilk döngüye öylesine kafayı takmıştı ki bu durum işlerine ve insan ilişkilerine yansımıştı. Muhtemelen ikizlerin güvenini kazanamamasının en büyük nedeni buydu.
Sonuç olarak Subaru bu sefer ilk döngüyü kendine örnek alıyordu. Yine de ikinci döngüde ilkinin aynısını yapmaya çalıştığı için başarısız olmuştu. Demek ki bu kez ilkinden çok daha iyisini yapması gerekiyordu.
Yani yapması gereken tek şey, önüne çıkan her işe tüm varlığını koymak ve altından başarıyla kalkmaktı.
“Ama bu bana olsa olsa elli puan kazandırır… Şamanın kim olduğunu çözemezsem yüz alamam…”
İkizlerin elinden ölmekten kurtulması bile Subaru’yu şaman tehdidine karşı korumaya yetmeyecekti.
Beşinci günün sabahında konaktaki birileri gözyaşı döküyor olacaktı. Belki Subaru için, belki de Rem için.
Subaru, şaman hakkında bilgi toplayıp karşı saldırı planlayabilmeleri için bunu diğerlerine aktarmayı çok istiyordu ama yapamazdı. Bir hareket tarzı önerse bile henüz ona bu doğrultuda harekete geçecek kadar güvenmiyorlardı; ayrıca bilgi kaynağını da açıklayamazdı.
Üstelik Subaru, başkalarına Ölümden Dönüş'ten bahsetme yasağını çiğnerse cehennemin tadına bir nebze bakardı.
Acıdan korkuyordu ama onu asıl dehşete düşüren şey o kara bulutun parmak uçlarıyla karşılaşmaktı.
Diğerlerinin güvenini kazanmak ve şamanın kimliğini açığa çıkarmak zorundaydı.
Zaman inanılmaz derecede kısıtlıydı; sanki duvarlar üzerine üzerine geliyordu.
Bir şeyler yapması gerekiyordu ama çıkmaz bir sokağa doğru koşuyordu.
Önceki gece çaresizlik girdabına kapılmış, gözünü bile kırpamamış, hiçbir yanıt bulamamıştı. Endişelenmek için gayet geçerli nedenleri olmasına rağmen tek bir çözüm dahi üretemediği için kendini tamamen aciz hissediyordu.
Geri dönmek için canını vermişti ama geldiği noktada işe yaramaz bir aptaldan ibaretti.
“Ah, lanet olsun… Çok acınası bir haldeyim.”
Burada başarısız olamazdı. Sırtı duvara dayanmıştı.
Çöpe attığı bir hayat, çoktan son bulması gereken bir hayat olsa bile onu yeniden kaybetmekten korkuyordu.
Bu beşinci seferiydi. Subaru bile bir kez daha geri dönebileceğini düşünecek kadar iyimser değildi.
Zihninin sürekli darbe almasından ötürü ruhu paramparça olmuştu. Uçurumun kenarında olmasaydı, var gücüyle çabalama kararı almazdı.
Cesareti eksikti sadece. Sıradandı. Her anlamda alelade biriydi.
Ne kadar küçük bir insan olduğunu anladıkça kendinden daha da nefret ediyordu.
“Aptal, aptal kafa. Şimdi sızlanıp ağlamanın sırası değil…”
Şikâyet edecek vakti varsa, boş boğazlığını konuşturup daha iyi bir izlenim bırakacak vakti de vardı.
Midesinin bulantısını silkip atan Subaru, kendine gelmek için gergin yanaklarına birer tokat patlattı ve konuk odasından çıktı.
Şu an serbest zamanıydı ama tek bir an bile dinlenemezdi. Soluklanmakla harcayacak bir saniyesi bile yoktu.
Ram ile Rem'in nereye gittiğini bulmalı ve—
“Sonunda buldum seni.”
Düşüncelerini toparlamaya çalıştığı sırada arkasından birinin ona seslendiğini duydu.
Dönüp baktığında hafifçe nefes nefese kalmış Emilia'nın orada dikildiğini gördü.
Subaru'nun gözleri Emilia ile buluştuğu anda zihni tık etti ve başka bir vitese geçti.
Midesindeki krampı, göğsündeki sancıyı ve o boğucu hissi tamamen unutup varını yoğunu Emilia'ya çevirdi. Yanakları kıvrılarak bir tebessüme büründü.
“Oo, Emilia-tan bana adımla sesleniyor. Çok mutlu oldum, utandım da—ne büyük lütuf! Emriniz benim için feryattır! Uğrunuza ateşe de atılırım, suya da, hatta yağmacı dükkânına bile dalarım!”
Subaru, Emilia için duygularını zihninin en kuytu köşelerine gereğinden fazla bir coşkuyla itti.
Hızlı hazırcevaplığıyla gurur duyardı ama Emilia'nın buna verdiği tepki beklediğinden farklı oldu. Bıkkın bir bakış, bir iç çekiş falan bekliyordu ama onun yerine…
“…Subaru…”
“Dur bakalım, bildiğim Emilia-tan olsaydın şimdi… Öhö! Yoksa sen bir taklitçi misin?! Ama böylesine sevimli bir pakete sarılmış güzel bir kızı başkası gerçekten taklit edebilir mi ki?!”
Bu saçma sapan esprisi şaşkınlık yaratacak cinstendi ama Emilia'nın buna bile tepkisi cılız kaldı.
Tüm beklentilerini boşa çıkaran Emilia, Subaru'ya gözlerinde…acıma dolu bir ifadeyle baktı.
—Hiç iyi değil, diye uyardı içgüdüleri onu.
“Ha? Sessizleştin. Konuyu saptırmaya bayılan birine yaptığın bir şaka falan değil bu, değil mi? Bilirsin işte, benim gibi birine!”
Bu işte bir terslik var, diyordu beyninin içindeki ses defalarca.
Emilia ne şaşırmış ne de öfkelenmişti; yalnızca acı çeken gözlerle Subaru'ya bakıyordu.
—Acaba taktığım o soytarı maskesi bir şekilde kaydı mı?
Subaru, Emilia'nın yanından hiç ayrılmayan o kediciği hatırlayınca içine anında bir kurt düştü. O kedi aynı zamanda başkalarının bilinçaltındaki düşüncelerini okuyabilen bir ruhtu.
Subaru foyasının meydana çıktığını ancak o an anladı.
Yüzüne yapıştırdığı o sevimli gülümseme yok oldu, yerini azar işitmekten korkan bir çocuğunkine benzer bir ifadeye bıraktı.
Ne trajikomik bir durumdu. Her şeyi gizlemek için oradan oraya dans edip dururken, kız onun içini defalarca okumuştu. Üstelik bunu öğrenmesini en son isteyeceği kişi Emilia'ydı; kızın gözünü boyayabilmiş olmanın verdiği o ufacık gurur da yerle bir olmuştu.
Aralarına bir sessizlik çöktü.
Subaru artık söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyordu. Emilia da kendi içinde bir şeyler bulmaya çalışıyor gibiydi ama nafileydi.
—Emilia'yı hayal kırıklığına uğratıyorum. Her şeyden çok, bunun olmasını istemezdim.
Fakat Subaru nasıl bir bahane üretebileceğini bilmiyordu. Birkaç kez ağzını açtı ama doğru kelimeleri bulamayarak her defasında sustu.
Subaru'nun kelimelerinin tükendiğini gören Emilia, devam etmeden önce kendi kendine kısık sesle “tamamdır” diye mırıldandı.
“Subaru. Benimle gel.”
“…Ha?”
“Sadece gel işte.”
Emilia, Subaru'nun kolundan tuttuğu gibi onu hemen yanlarındaki konuk odasına doğru sürükledi. Az önce çıktığı odaya geri dönüyor olmak Subaru'nun yüzünde sorgulayıcı bir ifade belirmesine yol açtı. Fakat Emilia, ellerini beline koyup odaya bakınırken Subaru'yu cevapsız bıraktı. Parmağıyla yeri işaret ettiğinde, sesi her zamanki gibi gümüş bir çıngırak gibi şakıdı.
“Pekâlâ Subaru. Otur.”
Gözleriyle parmağının ucunu takip etti. Halı kaplı zemin, kimsenin kullanmadığı ama yine de düzenli olarak temizlenen bir odaya aitti. Doğrusu üzerinde uyunabilecek kadar yumuşaktı ama…
“Oturacaksam neden yatağa ya da sandalyeye değil de? Neden özellikle yer—”
“Otur dedim sana!”
“Emredersiniz, zevkle!”
Kızın daha önce hiç kullanmadığı o sert tondan gözü korkan Subaru, tereddüt bile etmeden yere çöküp uslu uslu dizlerinin üzerine oturdu. Emilia tatmin olmuşçasına başını salladı ve tam yanı başında dikildi.
Doğal olarak bu durum Subaru'nun boyun eğmiş bir vaziyette Emilia'ya yukarı doğru bakmasına neden oldu ama aklından tek bir muzip düşünce bile geçmedi. Bunun yerine, kızın ne yapmaya çalıştığını deliler gibi anlamaya çalışıyordu.
Emilia'nın boğazından kısık bir ses döküldü.
“…Tamam.”
Bunu kendine cesaret vermek için söylemiş gibiydi. Emilia derin bir nefes aldı ve tıpkı onun gibi diz çökerek tam Subaru'nun yanına oturdu.
Emilia'nın dokunma mesafesinde oturmasıyla Subaru'nun kalbi küt küt attı ama kızın solgun çehresine attığı kaçamak bakışlar ne düşündüğünü ele vermiyordu. Yanaklarının al al olduğunu, kulaklarının bile kızardığını çok sonradan fark etti.
“Bu özel bir durum, tamam mı?”
“—Ha?”
Subaru kuşkularını layıkıyla dile getiremeden, bir şey başının arkasına bastırıverdi. Zaten dizlerinin üzerinde olduğundan, öne doğru eğilen vücudu hiçbir direnç gösteremedi—ta ki son derece yumuşak bir hisle buluşana kadar.
“Pozisyon biraz garip oldu, şey…biraz da batıyor sanki.”
Hemen başının üzerinden Emilia'nın epey utangaç çıkan sesini duyarken başının altındaki şey hafifçe kıpırdandı.
Şaşkınlıkla başını yukarı kaldırdı; karşısındaki manzara gözlerinin fal taşı gibi açılmasına neden oldu.
Tam tepesinde, Emilia'nın yüzü neredeyse birbirlerine değecek kadar yakındı. Gözlerine, baş aşağı duran güzeller güzeli bir sima yansıdı. Subaru ne olduğunu sonradan kavradı, Ha, ben baş aşağı yatmış ona bakıyorum.
Bu yakınlık, kızın baş aşağı duruşu, başının altındaki o yumuşacık his…
—Subaru bu durumu tarif edecek kelimeleri zihninde taradı ve tamı tamına bir tanesini bulabildi.
“Diz…yastığı mı?”
“Utanç verici, o yüzden lütfen sesli söyleme. Hem bu tarafa bakmak da yasak. Kapat gözlerini.”
Alnına hafif bir tokat atıp avuç içiyle gözlerini örterek görüş alanını kapattı.
Fakat Subaru, Emilia'nın direnen elini kenara çekip lafı geveledi.
“Emilia-tan, utandığında bir harika oluyorsun…ama bu da neyin nesi? Böyle bir ödülü hak edecek ne yaptım ki ben?”
“Şu an böyle rol kesmene gerek yok.”
Alnına bir şaplak daha indirdi. Ama bu defa elini çekmedi, parmaklarıyla Subaru'nun saçlarını okşamaya başladı. Çocuk bu gıdıklayıcı hisle gözlerini kıstı.
“Yorulduğunda dizimde dinlenmek istediğini söylemiştin, değil mi Subaru? Ben de bunu yapıyorum işte. Her zaman böyle olmayacak ama bugünlük özel.”
“Özel mi? Hadi ama, daha ikinci gün bile bitmedi. Bünyem öyle hemen aşırı çalışmaktan yere yığılacak kadar zayıf değil…”
“Sadece sana bakarak bile ne kadar hırpalandığını anlayabiliyorum. Ayrıntılara girip bana anlatmayacaksın, değil mi? Bunun her şeyi düzelteceğini sanmıyorum ama…elimden gelen tek şey bu, o yüzden…”
Şefkat dolu bakışları, onu geri çevirmeyi imkânsız kılıyordu. Parmakları siyah saçlarını ayırmış, küçük bir çocukmuş gibi alnını nazikçe okşamaya başlamıştı.
Subaru kahkahayı basıp Emilia'nın parmaklarından sıyrılmaya çalıştı.
Emilia'nın karşısında güçlü duracağına kendi kendine söz vermişti. Bütün bunların bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu söyleyecekti. Asla böylesine yakışıksız ve karizmayı çizen bir şey yapmayacağını söyleyecekti.
“Ha-ha… Emilia-tan, senin…benim için…böyle bir şey yapman…”
Fakat sesi tizleşti. Boğazı düğümlendi ve devamındaki kelimeler bir türlü dökülemedi.
Subaru, kızın yumuşacık parmak uçlarının alnını okşadığını hissederken zihninde başka bir vitese geçemiyordu.
“Yoruldun, değil mi?”
“D—daha yapabilirim… İyiyim ben…gayet iyiyim…”
“Seni sıkan bir şeyler mi var?”
“Bana o kadar iyi davranıyorsun ki, yani, yüzüm kızaracak. Böyle yapmaya devam edersen ben…şey… Ha-ha…”
Subaru’nun bu kısa soruya verdiği cevap bariz bir yalan gibiydi. Sözlerinin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu kendisi bile fark edebiliyordu.
Ardından Emilia usulca yüzünü Subaru’nunkine yaklaştırdı.
"Senin için çok zor oldu, değil mi?"
“—!”
Sesi acır gibiydi. Hâlinden anlar gibiydi. Ona değer verir gibiydi.
Subaru’nun duvarlarının yıkılmasına yetip de artmıştı bu.
Ufalandılar, parçalandılar ve bir anda gümbürtüyle çöktüler.
İçinde bastırmaya çalıştığı o tüm yoğun duygular zerre eksilmemişti; birden taştılar.
"Zordu... Gerçekten çok zordu. Çok korkmuştum. Öleceğimi sanacak kadar çok üzülmüştüm. Canım o kadar yandı ki...!"
"Biliyorum."
"D—Denedim. Gerçekten denedim. Elimden gelen her şeyi yaptım. Her şeyi doğru yapayım diye deliler gibi çabaladım...! Yaptım da! Gerçekten, vallahi. Hayatımda hiçbir şey için bu kadar uğraşmamıştım!"
"Biliyorum, farkındayım."
"Burayı sevdiğim için... Burası benim için çok değerli...! O yüzden geri kazanmak için canımı dişime taktım. Korkuyordum. O günü bir daha görmekten o kadar korkuyordum ki... ve bundan nefret ettim. Bunun için kendimden nefret ettim!"
Duygularına hâkim olamıyordu.
O ilk patlama bendi yerle bir etmiş, korkak suratındaki gülen maskeyi boğan bir gözyaşı seli boşanmıştı.
Gözyaşlarının ardı arkası kesilmiyordu. Burnu akıyordu. Subaru’nun her geçen an dinlemesi daha da zorlaşan hıçkırıkları yüzünden ağzı tuhaf bir sıvıyla dolup taşıyordu.
İçler acısı bir manzaraydı: Başını bir kızın kucağına koymuş, gözyaşlarına boğulan koca bir adam. Utancından ölebilirdi ama içini dolduran o sıcaklık da canını alabilirdi pekâlâ.
Emilia, Subaru’nun ağlayışını dinlerken onu anladığını belirten yumuşak sesler çıkarıyordu.
Subaru’nun ne dediğini gerçekten anlamasına imkân yoktu. Yine de sesindeki şefkat, Subaru’nun yüreğine su serpiyordu.
Nedenini anlayamıyordu. Belki de sadece öyle olmasını istediğindendi.
Fakat Emilia’nın sıcaklığıyla Subaru’nun kendini kurtarılmış hissettiği de bir gerçekti.
Böylece Subaru, Emilia’nın kucağında ağlamaya devam ederken gözyaşları sel olup aktı.
Ağladı, ağladı, haykırdı ve bir noktada hıçkırıkları uzaklaşıp sönükleşti.
—Ondan sonra konuk odasını dolduran tek ses, huzurlu bir uykunun nefesiydi.
8
Subaru uykuya dalarken göğsünün ta derinliklerinde bir sıcaklık hissetti.
Subaru bu duygunun ne olduğunu artık biliyordu.
Subaru’nun göğsündeki o çarpıntı Emilia’ya her baktığında, onunla her konuştuğunda, parmak uçlarının dokunuşunu her hissettiğinde daha da güçlenmişti; ama daha önce buna bir isim koyamamıştı.
Onu düşündüğünde bedeni, aşk denilen o zahmetli illetin yakıcı sızılarıyla sarsılıyordu.
İnsan bunun bir kere farkına vardı mı, bu illete karşı savaşma arzusunu tamamen yitirirdi.
Subaru da bir istisna değildi. Ne de olsa—
Ne kadar canı yanarsa yansın, ne acılara katlanırsa katlansın, kaç kez çaresizliği tadarsa tatsın; hepsi Emilia’yı kurtarmak içindi.
Her şey günlerini Emilia’nın yanı başında yürüyerek geçirebilmek içindi.
—Natsuki Subaru defalarca ölse bile, bu aşk yaşamaya devam edecekti.
9
Subaru uyurken Emilia usulca onun saçlarını okşuyordu; tam o sırada Rem konuk odasına geldi.
Kapıyı sessizce aralayan Rem, içeride Emilia’yı görünce ağzını açtı fakat Emilia parmağını dudaklarına götürünce sustu.
"Şşşt."
Rem gözlerini hafifçe kıstı, yerde birbirine sokulmuş duran ikisine bakarak yanlarına doğru yürüdü.
"Subaru sadece uyuyor mu?"
"Evet. Hi-hi, küçük bir çocuk gibi. Başını böyle okşayınca çok huzurlu görünüyor."
Emilia, Subaru’yu sevmekten keyif alıyor gibiydi; Rem’in de onaylamasını beklercesine ona baktı. Rem sessizce başını iki yana sallayarak karşılık verdi.
"Görünüşe göre Subaru bugün daha fazla çalışamayacak."
"Evet, günün geri kalanında izinli. Daha ikinci gününde kaytardığı için çok yaramaz bir çocuk. İyileştiğinde ona cezasını verirsin, tamam mı?"
Emilia hafifçe gülümsedi ve Subaru’nun saçlarıyla oynamaya geri döndü.
Bacaklarını kurtarmak için uyuyan Subaru’yu kıpırdatmaya hiç niyeti yok gibiydi. Emilia’nın niyetini sezen Rem, derin uykuda gibi görünen Subaru’ya sessizce tepeden baktı.
Çok masum görünüyordu. Çocuksu çehresinde gerginliğin zerresi yoktu.
İş sırasındaki son konuşmalarında neşeli görünmek için gösterdiği o kasıntı çabayla alakası yoktu. Önceki şüphesini inanılmaz derecede aptalca gösterecek kadar farklıydı.
"Fakat onu böyle uyurken görünce öyle şeyler düşünmek zorlaşıyor."
Rem bunu parmaklarıyla Subaru’nun saçlarına hafif bir dokunuş kondururken Emilia’dan ziyade kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
Masum bir bebek gibi dünyadan habersiz oluşu, Rem’in dudaklarını hafifçe gevşetti.
"Ablama Subaru’nun bugün bir işe yaramayacağını bildireceğim. Bugünkü işleri yeniden paylaştırmalıyız."
Rem konuyu orada noktaladı, gitmek üzere arkasını dönüp kibarca reverans yaptı.
Ablasını aramaya koyuldu. Bu saatlerde hâlâ yemek salonunu topluyor olmalıydı. Orada, bugünkü programlarını yeniden düzenleyeceklerdi.
"Rem…"
Ansızın seslenilince Rem durdu ve yavaşça bütün bedeniyle arkasını döndü.
Emilia yerde, onun aşağısında oturuyordu. Buna rağmen Rem, sanki altta olan kendisiymiş gibi Emilia’nın bakışlarından tuhaf bir şekilde güçlü bir baskı hissetti.
Emilia, Rem’in yaşadığı bu ufak şaşkınlığı fark etmeden kısık bir sesle konuştu.
"Subaru iyi bir çocuk."
“—”
Rem buna tek ve vakur bir baş eğişle karşılık verdi.
Sonra tek bir kelime bile etmeden kapıya yöneldi; Subaru ve Emilia’yı konuk odasında ardında bıraktı.
Koridorda yürürken Emilia’nın sözlerini kafasında tarttı.
Hissiz çehresinin kenarındaki o hafif titremeyi Rem bile fark etmemişti.
—Fakat Rem’in zihninin bir köşesinde o iğrenç kokunun belli belirsiz izi çakılı kalmıştı.
BÖLÜM 2
AĞLADIM, HAYKIRDIM VE ARTIK AĞLAMAYACAĞIM
1
"Bir kızın kucağına yatmak, başımı okşatmak ve huzurlu bir uykuya dalmak... Tek başına düşününce harika bir şey dersin ama ah be abi..."
Subaru kulaklarının ucuna kadar kızarmış hâlde saçından bir tutam çekiştirirken dönüp dolaşıp bu tarz şeyler söylüyordu.
Birkaç saat önce ruhunu muazzam bir şekilde döktüğü o anı hatırladı.
"Sevdiğim kızın karşısında koca bir sulugöz gibi ağladım, yüzüm gözüm yaş ve sümük içinde uyuyakaldım. Üstüne üstlük saatlerce kucağını işgal ettim... Bildiğin rezillik testi bu ya."
Emilia’nın dizlerinin hissini ve bunu ona yaşatmak için ödedikleri bedeli düşündü.
Bu curcuna, akan burnu yüzünden Emilia’nın eteğini berbat bir hâle getirmişti. Subaru ne tür sıkıntılar çekmiş olursa olsun, sırf hijyenik açıdan bakıldığında bile bu kabul edilemezdi.
Yine de Emilia bunca zaman boyunca onu sarsıp uyandırmamış, üstünü başını kirlettiği için içtenlikle özür dileyen Subaru’ya da hiç kırgınlık göstermemişti.
"Kendini biraz daha iyi hissettirecekse sorun değil. Hem gerçekten anlamıyorsun, Subaru."
"Ha?"
"Karşı taraf için tek bir teşekkür duymak, düzinelerce özür dinlemekten daha tatmin edicidir. Kendi isteğimle sunduğum bir şey için özür dilemeni istemiyorum, oldu mu?"
Özür dileyen dudaklarına parmağını bastırışı ve ona göz kırpışı her erkeğin aklını başından alırdı. Nitekim Subaru’nun da oracıkta feleği şaşmıştı.
Subaru onu sevdiğini artık anladığından, bu hareket de dâhil olmak üzere söylediği ve yaptığı her şey parıltılı ve büyüleyici görünüyordu.
Emilia üstünü değiştirmek için odasına geçmişti. Subaru ise bir süre malikânede rüyada gibi dolaşmış, nihayet aklı başına gelince de yaptığı şey yüzünden başını ellerinin arasına almıştı.
"Off, tam sıvadım ha. Karşısında zayıf görünmek istemediğim tek kişi Emilia’ydı. Yapabileceğim daha utanç verici bir şey var mıydı acaba? Cidden artık yüzüne bakamam!"
"...İnsan gece vakti birinin odasına girerken böyle şeyler mi söyler, merak ediyorum doğrusu?"
Subaru’nun uyluğunun ortasını tabureye dayayıp kıvranması elbiseli kızı—Beatrice’i—fazlasıyla keyifsizlendirmiş, sevimli yüzüne berbat bir asıklık getirmişti.
Emilia’dan ayrıldıktan sonra Subaru kimsenin onu görmemesi gerektiğini aklına koymuş, ayakları onu yasak kitaplar arşivine, dolayısıyla kimsenin ulaşamayacağı bir yere sürüklemişti. Gerçi buranın sorumlusu olan kızın damarına basmayı da seviyordu hani.
"Öyle deme be Beako. Arkadaşız şurada, değil mi?"
"Nasıl bir ilişkimiz olduğunu sanıy—Bir saniye, az önce bana ne dedin sen, merak ediyorum doğrusu?"
Subaru ellerini birbirine vurunca Beatrice yanağını seğirterek kaşını kaldırdı.
"Beako. Bence lakaplar arkadaşlığımı göstermenin vazgeçilmez bir yolu. Gerçi şu ana kadar konaktaki herkes arasında bundan zerre hoşlanmayan tek kişi sensin..."
Yalnızlığın ve çaresizliğin iliklerine kadar işlediği son döngüyü hatırladı.
Hatta kızın ona laf cambazlığı yapması ve tehditler savurması için Subaru’nun onu kışkırttığı bile söylenebilirdi. İşte aralarındaki sarsılmaz sözleşme böylesine mütevazı bir başlangıçla kurulmuştu.
Nihayetinde anlaşmayı tek taraflı bozan Subaru olmuştu. Fakat Beatrice, detayların belirsizliğinden yararlanarak onu korumaya devam etmişti.
Beatrice unutmuş olsa bile Subaru o an ne hissettiğini asla unutmayacaktı.
"—O yüzden benim hakkımda ne düşündüğün umurumda değil, sana Beako diyeceğim. Bu sana gösterebileceğim en büyük sevgi göstergesi!"
"Bu durumdan zerre hoşnut değilim! Nedir bu zoraki iyi niyet?! Sadece tatsız mı yoksa hepten iğrenç mi, merak ediyorum doğrusu?!"
"Hey, o nasıl konuşma tarzı öyle?! Şurada sana yürekten teşekkür ediyorum. Dalga geçmenin sırası değil!"
"Az önce söylediklerinin şaka olmadığını iddia edeceksen seninle artık sohbet etmiyoruz demektir. Dışarıdan diyalog gibi görünebilir ama kesinlikle değil!"
Kız ona, eğer konuşmak bir yakalamaç oyunuysa bunun daha çok ragbiye benzediğini belirtti.
Subaru kendine has bir üslupla epey şefkat gösteriyordu ama bu durum Beatrice’in pek umurunda değil gibiydi.
"Neyse, onu bir kenara bırakıyorum ama sana yine de Beako diyeceğim."
"Böylesine dik kafalı bir kararlılık hiç lüzumlu değil. Bu isme düpedüz cevap vermezsem ne olur acaba, merak ediyorum doğrusu?"
"Öyle soğuk konuşma be, Beako."
“…”
Subaru, Beatrice’e seslendi ama kız bakışlarını sessizce kitabına dikmiş vaziyette tek kelime etmedi. Görünüşe göre az önce söylediklerinde ciddiydi.
Beatrice inatçılık ederken Subaru kerhen yanına yanaşıp taburenin etrafında dolanmaya başladı.
"Ne oldu Beako? Keyifsiz görünüyorsun Beako. İyi misin Beako? Bir derdin varsa bana anlatabilirsin Beako. Hım? Neyin var Beako? Bunu halledebiliriz Beako. Beako, Beako!"
“Hayatımda senin kadar sinir bozucu birini görmedim! Neyin var senin, merak ediyorum doğrusu?!”
Beatrice gibi çabuk parlayan biri, başkalarını çileden çıkarma yeteneğiyle doğmuş Subaru için biçilmiş kaftandı. Beatrice'in omuzları öfkeden titrerken Subaru yumruğunu sıktı, dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Aslında bir itirafta bulunmam gerek. Köşeye sıkıştım ve yardımına gerçekten ihtiyacım var.”
—Zavallıca ağlayıp sızlandıktan sonra vardığı sonucu lüle saçlı kıza anlattı.
2
Emilia’nın kucağındayken, Subaru’nun içinde biriken tüm o çirkin duygular ve gözyaşları dökülüvermişti. Geriye kalansa yalnızca Subaru’nun saf, kişisel arzularıydı.
—Emilia’yı seviyordu.
Daha önce de onu sevdiğini düşünmüştü ama birine vurulmanın gerçekte ne anlama geldiğini şimdi anlıyordu. İlk görüşte aşktı bu. Sadece sesini duymak bile kalbini küt küt attırmaya yetiyordu. Onunla konuşmak bile rüya gibi hissettirecek kadar güzeldi.
Başkaları için kendini tehlikeye atan bu kızı öylece bırakamazdı.
Bu yüzden seviyorum onu, diye düşünmüştü vaktiyle; şimdiyse hissettiklerini tüm kalbiyle kavrıyordu. Güvenecek kimsesi olmadan bu yabancı dünyaya çağrıldığında Subaru’yu ilk kurtaran oydu.
Ve çaresizliğin karanlık çıkmazına sürüklendiğinde, ölmekte olan kalbini kurtaran yine o olmuştu. Hem hayatını hem de kalbini kurtarmıştı.
—Artık Emilia’nın olmadığı bir dünyada yaşamayı aklından bile geçiremezdi.
Konakta günlerini Emilia’yla geçirmeyi çok seviyordu. Dünya hakkında türlü türlü şeyler öğrenmeyi çok seviyordu. Sivri diline rağmen onunla o kadar ilgilenen Ram’ı seviyordu. Emilia’yı gerçekten çok seviyordu. Kibar bir dille hakaret etse de ona her zaman işleri nasıl yapacağını gösteren Rem’i seviyordu. Konakta yaşayan herkese karşı içine sıcak bir sevgi yayılmıştı. Subaru sonsuza dek orada kalmak istiyordu.
Taşan bu hisler göğsünü patlayacakmışçasına dolduruyordu.
Fakat o mutlu madalyonun diğer yüzünde—
Emilia’yı seviyordu. Onu koruyacak güçten yoksun olmanın çaresizliğini yaşıyordu. Konaktaki hayat bayatlamıştı artık. Ne zaman, nerede ifşa olacağını bilmiyordu. Boğazını kesebilecek Rüzgâr Bıçaklarına hükmeden Ram’dan korkuyordu. Kafatasını ezen demir güllesiyle Rem’den ödü kopuyordu. Roswaal’ın tekinsiz deliliği, ikizlere Subaru’yu acımasızca ortadan kaldırmalarını emretmesine yol açabilirdi. Her uyandığında hâlâ hayatta olup olmadığını kontrol ediyor, çaresizliğe karşı sürdürdüğü bu aralıksız tetikte olma hâlinin altında ezilip çatlamaya başladığını hissedebiliyordu.
Bunlar da Subaru’nun silinmez, gerçek duygularıydı.
Zihnindeki sürtüşme Subaru’yu içten içe yakıp kavurmadan önce Emilia onu kurtarmıştı.
Emilia onu teselli ederek kalbini uçurumun kenarından çekip almıştı.
Onu düşünmek içine yaşam ve enerji dolduruyordu. Kaçıp gitme arzusunu dizginleyen şey Emilia’ydı.
“Kısacası, E M İ (Emilia-tan Müthiş İlahi)!”
Beatrice, Subaru’nun bu ilanına afallayarak ve yüzünü ekşitip bıkkın bir tavırla karşılık verdi.
“Az önce haddinden fazla aptalca bir şey mi söyledin, merak ediyorum doğrusu?”
“Hiç de bile. Sadece en büyük önceliklerimi yeniden sıraya koyuyorum.”
“Asıl konumuza dönelim… Benden yardım istediğini söylüyorsun, öyle mi? Ne demek istiyorsun, merak ediyorum doğrusu?”
“Evet, Tanrı’ya yalvaracak kadar ciddiyim bu konuda. Başvurabileceğim başka kimse aklıma gelmiyor.”
Mevcut durumda Emilia şüphesiz konakta en çok güvenebileceği kişiydi; fakat aynı zamanda Subaru’nun hayatındaki en değerli varlıktı. Başka bir deyişle, isteyeceği en son şey bile onu tehlikeye atmak olamazdı. Normalde kendi canını her şeyin üstünde tutan Subaru için, kefede Emilia’nın hayatı kendininkinden katbekat ağır basıyordu.
Hal böyle olunca Puck’tan da yardım isteyemezdi, geriye bir tek—
“Beako kalıyor. Aslında bayağı tatlı biridir. Hem göründüğünden de yumuşak başlıdır.”
“Ne demek istediğini anlamıyorum ama benimle dalga geçtiğini seziyorum.”
“Amacım hiç de o değil… Aslına bakarsan şu an konaktaki durumda güvenebileceğim tek kişi sensin.”
Elbette Ram ve Rem’e açılamazdı, Roswaal’dan bahsetmeye bile gerek yoktu.
Emilia hariç, konakta gerçekten güvenebileceği tek kişi Beatrice’ti.
“Lütfen. Yalvarıyorum sana.”
Subaru yardım dilemek için başını öne eğmiş, Beatrice’in önünde diz çökmüştü.
Çaresizlik zincirine bir son verebilmek için Subaru’nun yolunu aydınlatacak bir fenere ihtiyacı vardı.
“Yardımına ihtiyacım var. Her şeyi yoluna koymak ve mutlu olabileceğim yeri korumak istiyorum. Üstelik buradaki herkes dahil olmazsa bunun hiçbir anlamı kalmaz.”
“—”
Alnını yere koymuş olan Subaru, uzun bir sessizliğin ardından başını kaldırıp Beatrice’e baktı.
“…Beatrice?”
Kızın gözlerindeki iç çatışmayı görünce nefesi kesildi.
Beatrice kaşlarını çatmış, dudağını ısırarak Subaru’ya dik dik bakıyordu. Yine de bakışlarındaki bu sertliğe rağmen ağlamak üzereymiş gibi bir hâli vardı.
“—”
Konuşmak için ağzını açtı ama doğru kelimeleri bulamayarak bakışlarını kaçırdı.
Beatrice’in kalbi sarsılmıştı. Onu konuşturması gerekiyordu.
“Beni dinle, Beatrice. Bana öylece yardım etmek istememeni anlıyorum. Senin gözünde ben daha geçen gün içeri dalmış bir yabancıdan, bir ucubeden ibaretim.”
“…Madem bu kadarını biliyorsun, bunu benden duymaya ihtiyacın yok, değil mi?”
“Yaralarımı saran sendin. Teşekkür ederim. Bilmediğini biliyorum ama sana teşekkür etmem gereken dağlar kadar başka şey de var. Ve ben yine gelmiş senden yardım istiyorum… Gerçekten acınası bir durum. Bayağı sefil bir manzara ama elimdeki tek kişi sensin.”
Bütün kartlarını açık oynamıştı.
Yalvarmanın en aşağılık şekliydi bu; baskıcı, bencilce ve Beatrice’in hislerini zerre umursamayan bir tavır.
Subaru bütün samimiyetiyle başını eğmiş, içtenliğini gözler önüne sererken, Beatrice tam da kendine has o burnundan soluma sesini çıkardı.
“Kendi acizliğine ağlayıp sızlayan, yerde sürünen bir solucansın sen. Sende hiç gurur yok mu, merak ediyorum doğrusu?”
“Benim için neyin önemli olduğunu biliyorum. Gerekirse on kere, yüz kere başımı eğer, yeri yumruklarım.”
Boş gurur meselelerine takılamayacak kadar zayıftı.
Subaru başını eğik tutarak yardım için yalvarmaya devam etti.
Bunun korkakça bir yöntem olduğunu biliyordu. Beş döngüsü boyunca, bu yol üzerindeki karşılaşmalarında Beatrice ile didişip durmuştu.
Bu yüzden biliyordu.
Beatrice onu başından savıyormuş gibi davranıyordu ama—
“Başını… kaldırabilirsin.”
Bu yumuşak ses kulaklarına ulaştığı an Subaru, korkakça ricasının kabul edildiğine inandı.
Kendi küçüklüğünün son derece farkındaydı ve Beatrice’e karşı sergilediği bu samimiyetsiz tavırdan ötürü kendinden nefret ediyordu.
Fakat Beatrice adlı kızın bir karara varmasını sağlamak için bu bile gerekliydi.
Subaru Natsuki adındaki o oldukça basit adam meseleyi böyle görmüştü ama…
“Bea…”
“Şunu al bakalım!”
“Gwah!”
Fakat o sefil, içten yüz; bir ayakkabının acımasız tabanıyla karşılaştı.
Subaru hâlâ yere kapanmış durumdayken sadece kafası yerden kalktı ve acı dolu, anlamsız çığlığı arşivde yankılandı.
Kız onu birkaç kez daha tekmelerken Subaru o tuhaf, geriye bükülmüş pozisyonda kalıp anlaşılmaz sesler çıkarmaya devam etti.
“Hey… bu da ne…!”
“Yüz kere düşünsen de çektiğim zahmeti asla anlayamazsın. Ne kadar gümüş sikke toplarsan topla, bir altın sikkenin kutsal ışıltısına asla denk olamaz. Anladın mı, merak ediyorum doğrusu?”
“Şey, birkaç bin gümüş sikke bulursan denk olur bence. Sadece değer karşılığı meselesi, değil mi? Yoksa matematiğin mi kötü senin?”
“Bana öyle acınası bir çocukmuşum gibi bakmayı keser misin, merak ediyorum doğrusu?! Az önce yalvaran birinin gözleri mi bunlar?!”
Ve böylece Beatrice ile Subaru yeniden atışmaya başladı.
Ortada belirli bir neden yokken başlayan ve farklı dünyalarda defalarca tekrarlanan anlamsız bir kavgaydı bu. Beatrice ile arasındaki o tanıdık laf dalaşına devam ederken, içindeki bu zavallı inatçılığın aslında ne kadar ahmakça olduğunu bir bakıma fark ediyordu.
“Pekâlâ o zaman, kozumu oynuyorum. Benimle iş birliği yaparsan sana buna eşdeğer bir ödül vereceğim, anlaştık mı?”
“Benim gibi birinin ortaya koyabileceğin herhangi bir ödüle tamah edeceğini mi sanıyorsun, merak ediyorum doğrusu?”
“Şuna ne dersin peki? Başkentte Emilia’yı kurtardığım için Puck’ı ödünç alma hakkım var. Puck da bunu başka bir şeyle takas etmek istersem sadece sormamın yeterli olacağını söyledi… Nereye varmak istediğimi anlıyorsun, değil mi?”
Beatrice’in ifadesi değişti. Subaru, tüm müzakere yeteneklerini ortaya koyarak pis pis gülümsedi.
İşin içine bir ödül girince, gönülsüzce de olsa Subaru’yla iş birliği yapmayı kabul etti.
Subaru, Puck’ı altın tepside sunarak meseleyi çözmenin oldukça komik olduğunu düşündü. Bu küçük büyücünün buna tav olacağını biliyordu gerçi ama yine de…
3
Pek öyle iç ısıtan bir süreç olmamıştı belki ama Subaru nihayet Beatrice’in desteğini kazanmayı başarmıştı.
Kendi acizliği yüzünden işleri küçük bir kıza yıkmış olmanın vicdan azabını, bütün sorunlar çözüldükten sonra çekerdi artık.
“…Şamanlar hakkında daha fazla şey mi öğrenmek istiyorsun?”
Subaru’nun lafı dolandırmadan sorduğu bu soru, Beatrice’in biçimli kaşlarını tiksintiyle kaldırmasına yol açtı.
En büyük önceliği, konaktaki şaman saldırısı tehdidini bir an bile kaybetmeden bertaraf etmekti. Beatrice’ten yardım istemesinin büyük bir nedeni de onun büyüsünün bu ölümcül lanetlere karşı koyabilmesiydi.
Meselenin özüne girmeden Beatrice’e olabildiğince çok şey anlatmak Subaru için hayati önem taşıyordu.
“Ağzımdan çok fazla laf kaçırırsam muhtemelen bir bedel öderim, o yüzden…”
Emilia’ya Sıfırdan Başlama gücünü itiraf etmeye çalıştığında, siyah bir bulut el şeklini alıp ona muazzam bir acı çektirirken Subaru’nun etrafında zaman aniden donup kalmıştı.
Subaru’nun sessiz çığlıkları ve kalbinin ezilmesinin yarattığı o işkence, onu öyle kolayca başkaldırma düşüncelerinden tamamen mahrum bırakmıştı.
Bu yüzden Subaru o siyah buluttan alabildiğine çekiniyor, açıklamalarına devam ederken kelimelerini çok dikkatli seçiyordu.
“Lanet diye bir şeyin var olduğunu biliyorum ama büyücülerin ve ruhların yaptıklarından farklı oldukları dışında hiçbir şey bilmiyorum. Onlar hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorum.”
“Bunu soran birine pek rastlanmaz. O güruha kafa yormak sana ne kazandıracak, merak ediyorum doğrusu?”
Daha önce olduğu gibi, Beatrice’in lanet kelimesini dudaklarına almaktan bile duyduğu tiksinti çok belirgindi. O zamanlar konunun üzerine gitmekten kaçınmıştı ama bu kez öyle olmayacaktı.
“Lanetler, yalnızca başkalarına bela olmak için var olan ve kuzeydeki bir ülkeden çıkan büyü yöntemleri, değil mi?”
“Bu kadarını bilmek yetmez mi, merak ediyorum doğrusu? Lanetler hedeflerine bir hastalık gibi musallat olur, hareketlerini kısıtlar ve saf yaşam güçlerini çekip alır… Son derece zevksiz bir gelenek.”
“Normalde nasıl kullandığına bağlı derdim ama anlaşılan insanlara zarar vermekten başka bir işe yaramıyorlar, ha?”
Bunlara lanet demek için yeterli bir sebep.
Eğer lanetler başkalarının kuyusunu kazmak için var olan doğaüstü güçlerse, kendi dünyasında vudu bebeklerine iğne batırma âdeti de muhtemelen buna sayılırdı. Gerçi o dünyada okült şeylerin varlığını gerçekten kabul ettiğinden de değildi ya…
Subaru, Beatrice’in ciddi bir tonla anlattığı şeyleri düşünerek oturuşunu dikleştirdi.
“Öyleyse şunu sorayım… Bir lanete karşı nasıl savunma yaparsın?”
Kimliğini bilmeden şamana karşı bir saldırı planlamak oldukça zordu. Subaru’nun tek avantajı, bir saldırı olacağını önceden bilmesiydi. Dolayısıyla, şamanın saldırısını daha başlamadan durdurmanın bir yolunu bulmak harika bir fikirdi… teoride.
“Savunma yapamazsın.”
“—Ha?”
"Bir lanet etkinleştiğinde ona karşı savunma yapmanın hiçbir yolu yoktur. Bir kez etkinleşti mi işin biter. Lanet denen şey bu değil midir zaten?"
"A-anında Ölüm Direnci falan gibi bir şey yok mu yani...?!"
Bir video oyununda, önceden Anında Ölüm Direnci basarak 1. Sv. Ölüm türü büyülerden kurtulabilirdiniz.
Tünelin sonundaki ışığın giderek uzaklaşmasıyla Subaru saçlarını çekiştirdi; yeni bir plan bulmaya çalışırken beyni alev alev yanıyordu. Durumu hafife almıştı. Bu gerçek, Subaru'nun zihnini serbest düşüşe sürükledi.
"—Ancak bu, yalnızca etkinleşmiş lanetler için geçerlidir."
"—Ha?"
Bir an sonra Subaru'ya söylenen sözler, gözlerinin fal taşı gibi açılmasına neden oldu.
Beatrice büyük bir keyif alıyormuşçasına sırıttı.
Beni fena işletti diye düşündü Subaru; kızın yüzündeki ifade de bunu doğruluyordu. Şaşkınlık ve öfke karışımıyla ağzını pisi balığı gibi bir açıp bir kapamaktan başka bir şey yapamadı.
"Tam da söylediğim gibi, bir lanet etkinleştikten sonra ona karşı savunma yapmanın yolu yoktur. Ancak henüz etkinleşmemiş bir lanet engellenebilir. Etkinleşmeden önce bir arınma ayini yapılması yeterlidir; bu yüzden gerekli beceriye sahip herkes onu kaldırmayı oldukça basit bulacaktır."
"Kızma işini sonraya saklayacağım... Peki, bunu kim yapabilir?"
"Bu konakta ben varım ve tabii ki Puckie var. Onların haricinde, Roswaal ve... o üç küçük kız gerekli deneyime sahip değil, bu yüzden yapamazlar. Ha, tabii ki sen de yapamazsın."
"Onu zaten fazlasıyla iyi biliyorum..."
Direnci olmadığı için bir değil, tam iki kez cehennemi yaşamıştı.
Subaru tatsız anılarını bir kenara bırakarak elini kaldırdı ve Beatrice'e bir soru sordu.
"Peki lanet etkinleşmeden önce ayin yapman gerektiğini nasıl anlarsın?"
"Güçlü lanetler bedene buna denk bir yük bindirir. Belki de büyü ve lanetlerin ortak noktası budur? Bir lanetin yan etkileri azımsanamaz. Ciddi kusurları olduğunu söyleyebilirim sanırım, değil mi?"
"Yani... kendini korumak için önceden yapabileceğin bir şey var mı?"
Subaru sorusunu pamuk ipliğine bağlıymış gibi sordu. Yanıt olarak Beatrice bir süre gözlerini kapatıp dudaklarını yaladı.
"Her ne kadar özel durumlara bağlı olsa da... lanetlerin demir bir kuralı vardır."
"Demir bir... kural mı?"
Subaru nefesini tutarak Beatrice'i kaldığı yerden devam etmesi için teşvik etti.
Ve kız da devam etti.
"—Hedefle fiziksel temas. Mutlak bir ön koşuldur, değil mi?"
“”
Bu ayrıntı kafasına girdiği anda Subaru'nun beyni fırıl fırıl dönmeye başladı.
Laneti yapan kişinin hedefine dokunması gerekiyordu. Başka bir deyişle, Subaru lanetin etkilerinden her iki muzdarip oluşunda da öncesinde şamanla fiziksel temas kurmuştu. Bu da ihtimalleri daraltıyordu—
"Eğer konaktaki kimse değilse, o zaman... köyden biri olmalı..."
Subaru, büyücülüğün etkilerine maruz kalarak Ölümle Dönüş yaşadığı her iki seferde de köye yürümüştü.
Daha fazla düşündüğünde, her iki seferde de dördüncü günün ortalarında köye gitmişti.
Şaman köyde lanet ayinini yapmış ve o lanet o gece konakta etkinleşerek ölümüyle sonuçlanmıştı. Düzen hep böyle işlemişti.
Şamanın köyde olması, son döngüde Rem'in lanete kurban gitmesini de açıklıyordu. O seferinde Subaru köye hiç gitmemişti, bu yüzden Rem onun yerine şamanın hedefi olmuştu. Ram gitseydi hedef o olacaktı; Subaru onunla gitmiş olsaydı hiç şüphesiz yine kendisi hedef alınacaktı.
Birbirine bağlanıyordu. Her şey birbirine bağlanıyordu.
Şaman Earlham Köyü'ndeydi. Köy halkından biri mi yoksa bir ziyaretçi mi olduğu belirsizdi. Eğer ikincisiyse, onu bulmak o kadar da zor olmayacaktı. Nüfusu az bir köydü. Tıpkı Subaru'nunki gibi, bir yabancının yüzü anında herkes tarafından öğrenilirdi. Eğer ilkisiyse, dikkatle planlanmış bir suç olurdu ama...
"Pek olası görünmüyor."
Önceki olayda birisi Emilia'nın kraliyet adaylığına çomak sokmaya çalışmıştı. Ancak bu adaylık, kraliyet ailesinin sadece yarım yıl önce aniden yok olmasından önce mevcut bile değildi. Emilia'nın adının aday listesinde belirmesi muhtemelen zaman almıştı, bu da en fazla üç ya da dört aylık bir hazırlık süresi anlamına geliyordu. Bir şamanın köylüden sayılması için köye yıllar öncesinden sızmış olması gerekirdi.
"Demek şaman bir dışarlıklı. Onu bulmak da o kadar zor olmayacak..."
Subaru mantığındaki açıkları aramaya başlarken düşüncelerini sesli dile getirdi. İlerledikçe düzeltecek olsanız bile bir hipotez ortaya atmak fena fikir değildi.
Şaman açısından bakılırsa, henüz hiçbir şey yapmamıştı. Rakibi Tanrı ya da İblis'in ta kendisi olmadığı sürece, varlığının şimdiden açığa çıkması imkânsızdı.
Subaru, henüz ikinci günün gecesinde olduğu gerçeğini tarttı. Dördüncü günde işlerin sarpa sarmasından önce uzun bir mühleti vardı.
Başka bir deyişle, şamana karşı kendi önleyici saldırısını yapabilirdi.
"Şimdi kuyruğundan yakaladım seni lanet olası. Senin elinde iki kez boşuna ölmedim!"
Sonunda durumunun aydınlandığını gören Subaru, sevinçten titreyen sesiyle yumruğunu sıktı.
Subaru şartlardaki bu değişimin tadını çıkarırken, Beatrice konuşmanın dışında bırakılmaktan ötürü oldukça memnuniyetsiz görünüyordu. Sevimli yanakları, bakışlarındaki ekşiliği vurgulamak istercesine kızarmıştı.
"Yardım istediğin birinin önünde bu nasıl bir tavırdır böyle? Söylediklerim işe yaradıysa, bunu yüzüme söylemen gerekmez miydi acaba?"
"Evet, haklısın! Paçamı kurtardın; senin sayende önümü görebiliyorum! Seni seviyorum Beako!"
"Ne—?!"
Subaru, Beatrice'e doğru atılıp onun son derece hafif bedenini kaldırdı ve olduğu yerde onunla fırıl fırıl dönmeye başladı.
Gösterişli elbisesine rağmen kızın bedeni tüy kadar hafifti. Subaru'nun dönüşü, neşeli ruh halinin coşkusuyla daha da hızlandı.
"Bırak—Beni yere indirir misin acaba?!"
"Ha-ha-ha, şu an göklerde uçabilirim! Yok ya, beraber uçalım mı Beako?!"
"Kendi başına uç—!"
"Böğ?!"
Kız, tam tepesinden büyü enerjisi salarak onu yere tam bacak açtıracak kadar sert bir şekilde çarptı. Kafatasının tepesinde hissettiği darbe vücudunun geri kalanına yayıldı. Subaru'nun içsel manası allak bullak olmuştu. Kıçının üstünde öylece otururken gözleri dönüyordu.
Beatrice ise eteğinin kıvrımlarını zarifçe savurarak yere indi, başını çevirip Subaru'ya doğru bir 'hıh' çekti.
"Hafifmeşrepliğe kapıldığında ne olduğunu gördün mü acaba?"
"Gördüğüm tek şey o değildi. Beyazmış!"
"—. —?! Al bakalım bunu!"
"Börfff!"
Subaru ikinci darbeyi tam iki kaşının ortasına yiyerek paçavradan bir bebek gibi arşivin bir köşesine uçtu. Bir kitaplığa çarpmadan önce tepeüstü yuvarlandı ve ağır kitapların kafasına yağmasına neden oldu.
Oluşan yumrular ve morluklar yüzünden gözleri yaşararak kitap dağının altından sürünerek çıktı.
"Arkadaşlık göstergesi azıcık düştü diye bu reva mı?! Bir şeyden hoşlanmadıysan söyle gitsin yahu!"
"Küçük bir çocuk gibi kucağa alınmak, havada döndürülmek, donumun görülmesi, senin o yapmacık tatlı sözlerin, hepsi! Bütün varlığın bir baş belası mı acaba?!"
"Hey, varlığımı aşağılama; bu gerçekten çok üzücü! Burada mazoşist olmamaya çalışıyorum!"
Subaru, tıpkı durumunu düzeltmek için bir fırsat bulduğu gibi, kendini geliştirmenin yollarını bulmayı da umuyordu.
Güçsüz olmam, aynı zamanda çaresiz olmam gerektiği anlamına gelmez diye düşündü Subaru, kendi içsel fırçasına başını sallayarak.
"Her neyse, durum eskisinden çok daha iyi. Geceyi beklemek zor olacak ama yarın köye gidiyorum."
Şu şamanın aslında kim olduğunu öğrenelim bakalım diye düşündü.
Bu muhtemelen Ram ya da Rem ile gitmek anlamına geliyordu. İkisinin de savaş gücü olduğu düşünülürse, orada şamanla kozlarını paylaşmak zorunda kalması ihtimaline karşı bu doğal bir seçimdi. Eğer şu aşağılık şamandan kurtulabilir ve bu süreçte her iki kızla da arkadaşlık göstergesini yükseltebilirse, bu Roswaal Konağı'ndaki ilk haftasını başarıyla sonlandıracak muazzam bir final olurdu.
"Şöyle bir geriye dönüp bakınca, amma çok şey çekmişim..."
Bunu söylemek için henüz erken olduğunu biliyordu ama yine de tünelin sonundaki bir ışıktı işte. Elbette kimse Subaru'yu böyle hissettiği için suçlayamazdı.
Başka bir şey düşünmen gerekmiyor muydu? diye geçirdi içinden. Yukarı bakmak, tam ayaklarının dibinde olanı gözden kaçırmak demekti, değil mi? Az cesaretli ve çok tedbirli bir adam olan Subaru aniden hatırladı...
"Cadının... kokusu..."
"Ne demek istiyorsun acaba?"
"Şey, cadı işte. Rem ondan bahsetti. Sen de öyle, Beako."
Cadı kelimesi dudaklarında döküldüğü an, onunla karşılaştığı çeşitli yerleri hatırladı. Cadı, o dünyanın sakinleri tarafından sıklıkla iğrenç bir varlık olarak görülüyordu ama Subaru'nun nedenine dair tek ipucu "Kıskançlık Cadısı" adlı çocuk hikâyesinde verilen genel taslaktı. Bu durum aniden kafasını fena halde kurcalamaya başladı.
Ne de olsa Subaru Natsuki'nin yürüdüğü yol, ona yapılan atıflarla dolup taşmıştı.
Subaru yüzünü kaldırıp kaşlarını çatan Beatrice'e baktı.
Soracağı soruya cevap verip vermeyeceğinden bile emin değildi. O kadar vahim bir konuydu ki Ram buna cevap vermeyi tamamen reddetmiş, Rem ise bunu ona saldırmak için gerekçelerinden biri olarak kullanmıştı.
Emilia'nın bile bu konuya şiddetle direndiğini hissetmişti.
"Beako, cadıyı biliyorsun, değil mi?"
“—”
Cevap hemen gelmedi. Kulaklarında yankılanan kelime Beatrice'in gözlerini kapatmasına neden oldu; doğru duyup duymadığından emin olmak istercesine sessizliğe gömüldü. Kızın bu tepkisi Subaru'ya sakin kalmaya çalışıp beklemekten başka seçenek bırakmadı.
Kız aniden o kelimeleri fısıldadığında Subaru'nun nefesi kesildi ve gözleri fal taşı gibi açıldı.
"Dünyanın ta kendisini yutan kadın. Gölgeler Kalesi'nin Kraliçesi. Felaketlerin en büyüğü—Kıskançlık Cadısı."
Subaru'nun tepkisini gören Beatrice kasvetli bir iç çekti.
"Bu dünyada cadı kelimesinin işaret ettiği tek bir varlık vardır. Adını yüksek sesle söylemenin bile tabu sayıldığını eklemeli miyim acaba?"
"Yani herkes ona hem hayran hem de ondan korkuyor ve kimse ona karşı gelemiyor mu?"
"Evet, aynen öyle. Asıl sen neden onu bilip bilmediğimi soruyorsun ki acaba? Bu dünyada en iyi bildiğin isimler önce anne babanın, sonra diğer aile fertlerinin ve nihayetinde cadının adı değil midir?"
"Hadi ama..."
Subaru dalga geçmeye çalıştı ama Beatrice'in yüz ifadesi zerre kadar şaka yapmadığını açıkça gösterince sözlerini yuttu.
Ve eğer kız ciddiyse, bu cadının dünyada eşi benzeri olmayan bir karanlık olduğu anlamına gelirdi.
"Kıskançlık Cadısı, 'Satella'. Altı Cadı olarak bilinen geçmişin büyük günahkârlarını tüketmiş, bu süreçte dünyanın yarısını yutmuş, felaketlerin en alçağıdır."
Beatrice'in duygularını bastırarak söylediği sözler, Subaru'nun ağzından kısa ve sert bir nefes çıkmasına neden oldu.
Daha önce duyduğu bu isim, diğerlerinin bağlamında çok daha büyük bir ağırlık taşıyordu.
"Cadının sevgiyi arzuladığı söylenir. İnsan dilini anlamadığı söylenir. Bu dünyadaki her şeyi kıskandığı söylenir. Yüzünü görüp de yaşayan olmadığı söylenir. Bedenine zamanın tahribatının dokunamadığı, yaşlanamadığı ya da çürüyemediği söylenir. Ejderha, Kahraman ve Bilge'nin onu mühürlemek için güçlerini birleştirdiği söylenir, çünkü onlar bile onu yok etmeyi umut edememiştir."
Beatrice madde madde anlattı, Subaru'nun lafa girmesine izin vermedi.
"Söylenene göre..."
Nihayet, sanki masalının sonuna gelmiş gibi, bu başlangıçtan sonra durakladı ve şöyle dedi:
"...gümüş saçlı bir yarı-elftir."
4
—Satella, Kıskançlık Cadısı.
Altı Cadı dünyaya çığlıklar attırmıştı ama bu cadı onları tek bir hamlede yok etmiş, dünyanın yarısını yerle bir eden bir felakete yol açmıştı.
Bir kahraman onun bedenini bir kristalin içine mühürlemişti ve dünyanın bir köşesinde, hâlâ orada uyumaya devam ediyordu.
Modern çağın bir çocuğu olan Subaru'nun mantığı, Akıl almaz bir hikâye, diye düşündürdü onu.
İnsanların yüzyıllar sonra bile bahsettiği böylesine aşağılık suçlar yeterince kötüyken, failin bir yerlerde mühürlenmiş hâlde varlığını sürdürmesi kendi dünyasında düşünülemez bir şey olurdu.
Subaru bağdaş kurup çenesini avucuna dayamış, bahçenin bir köşesini izlerken oldukça uç bir örnek vermeye başladı.
"Gerçi buna pek güvenemem. İnsanlar kendi başbakanlarının adını bilmese bile, diyelim ki ülkenin en popüler idol grubunun adını bilirler..."
Sabah olmuştu; Emilia iç bahçedeki çimlerin üzerinde oturuyor, etrafını saran titreşen ışıklarla konuşuyordu.
Gözleri bu manzaraya kaç kez takılırsa takılsın, o gizemli ve gerçeküstü hava hiç kaybolmuyordu. Emilia'yı her gün böyle görmek, bu dünyanın sunduğu en güzel manzaralardan biriydi.
Subaru, Emilia'nın sohbetini bölmemek için uzaktan izliyordu. Hâlâ uşak kıyafetleri içindeydi; esnemesini bastırıp uzun bir nefes vererek bir kez daha düşünceler denizine daldı.
Yasak kitaplar arşivinde Beatrice ile yaptığı konuşmanın üzerinden bir gece ve bir gün doğumu geçmiş, nihayet üçüncü günün sabahı gelmişti.
Gece sabaha doğru usulca ilerlerken Beatrice aniden yüzünü asmıştı.
"Güzellik uykumu alamazsam cildim bozulur herhalde. Böyle geç saatlere kadar ayakta kalmak tam bir eziyet."
Arşivden kabaca kapı dışarı edildikten sonra Subaru, bahçede Emilia ile buluşmadan önce bir sabah banyosu yapmayı başarmıştı. Kızın günlük rutinini böylesine özenle yerine getirdiğini görmek, yumruğunu taze bir kararlılıkla sıkmasına neden oldu.
Gri bir tüy yumağı —yani Puck— Subaru'nun gözlerinin önünde beliriverdi ve ona seslendi.
"Eh, şimdi daha iyi görünüyorsun."
Puck havada süzülmeye devam ederken sıradan bir kedi gibi kısa patileriyle yüzünü temizlemeye koyuldu. Sözlerine devam etti: "Dürüst olmak gerekirse, dünkü hâlin hiç çekilmiyordu. Biraz rahatladım."
"Öyle mi? Seni endişelendirdiğim için kusura bakma. Ama saf kalbim her şeyi henüz tamamen atlatabilmiş değil, o yüzden kürkünün dokunuşuyla teselli bulmak istiyorum. Ahhh…"
"Eh, böyle blöf yapabildiğine göre iyisin demektir. Lia sana dizini bile ödünç verdi ne de olsa."
Subaru'nun parmakları avuç içi büyüklüğündeki kediyi sardı ve kulaklarının o şaşırtıcı hissiyatının da ötesinde bir şey arayarak Puck'ın kuyruğuna ulaştı. Kökünden ucuna kadar dokusu, Subaru'nun beklentilerini bile aşıp nefesini kesti.
Subaru elindeki o son derece rahatlatıcı dokunuşun tadını çıkarırken gözleri Puck'ınkilerle buluştu.
"Yoksa diz yastığı olayını sen de mi gördün?"
"Sırf o kadar uzun süre yaptığı için gördüm. Saatlerce o pozisyonda diz çöküp beklemek epey zordu, birkaç kez devralmayı teklif ettim ama... Rahatla, Lia sonuna kadar dayandı."
Puck'ın mecazi onay damgası, aşkının yeni uyanışından ötürü hâlâ çekingen olan Subaru'nun yüzünü bir anda kızarttı.
Puck, Subaru'nun bu liseli tavrına başını salladı. Ve sonra—
"Eii!"
"Ah—! Neden tırmaladın şimdi beni?!"
"Kızıma karşı hissettiğin karmaşık sevgi dolu duygular bir patlama yaşadı. Belki de seni patlatmalıyım, ha?"
"Sakın ha!! Baba korumacılığı da amma çetrefilli şeymiş, yahu!"
Puck'ın bu babacan endişe "patlaması", Subaru ile Emilia'nın arasına mesafe koymakla tehdit ediyordu. Subaru, Puck'ın önünde mahzun bir edayla başını eğerek durumu bir şekilde kontrol altında tutmayı başardı. Bu fasıl bittiğinde dönüp Emilia'ya baktığında, kızın hâlâ ruhlarla sohbete dalmış olduğunu gördü; sabahın sükûnetini bozan insanla canavar arasındaki bu komedi sahnesini hiç fark etmemişti.
Subaru onun yüzünün yan profilini, insanın içinde boğulabileceği kadar güzel olan o nazik, büyüleyici tebessümünü izlerken birden kendi kendine mırıldandı.
"—Gümüş saçlı bir yarı elf, ha?"
Bu, Beatrice'in Kıskançlık Cadısı hakkında söylediği şeylerden biriydi.
Cadı dünyayı temellerinden sarsmıştı ve adı şimdi bile dehşetle eşanlamlıydı. Böylesi bir varlıkla benzerlikler taşımanın ne kadar büyük bir yük olduğunu merak etti.
Böyle zorlukları hiç yaşamamış olan Subaru bile bunun aşılması kolay bir yol olmadığını tahmin edebiliyordu. Yine de Emilia dürüst, iyi kalpli bir insan olarak yetiştirilmişti... Şüphesiz sevimli, lekesiz bir çiçek gibi yaşaması umuduyla.
"Ya gerçekten samimi bir ortamda büyüdü ya da..."
Puck dönüp gülümsedi; bir patisi belinde, diğeriyle bıyıklarıyla oynuyordu.
"Ya da belki de iyi bir baba tarafından yetiştirilmiştir. Hı-hım."
Kedi, duygularını okuyabiliyordu. Subaru'nun düşüncelerini sezerek az önceki kendi kendine konuşmasının bağlamını çözdüğüne şüphe yoktu.
"Eh, büyük ölçüde doğuştan böyleydi zaten. Başına kakmak gibi olmasın ama o kız senin hayal edebileceğinden çok, çok daha zor zamanlar geçirdi. Yine de her şeye rağmen böyle kalması çok tatlı."
Puck gözlerini kısarken Subaru'nun aklından ona karşı çıkmak hiç geçmedi.
Yalın gerçek şuydu ki Subaru, Emilia hakkında hiçbir şey bilmiyordu; oysa Puck onunla muazzam bir zaman geçirmişti. Subaru'nun onun ne kadar zorluk çektiğine dair bildikleri devede kulak bile değildi.
Puck, Subaru'nun biliyormuş gibi davranmaya hakkı olmadığını kafasına kakıyordu.
İnsanlar Kaderin ellerinde çaresizdi. Subaru bu çaresizliği fazlasıyla iyi biliyordu.
"Hey, Puck, Kıskançlık Cadısı'nı biliyor musun?"
"Bilmediğim şey pek azdır."
"Pekala, sana şunu sormak istiyorum... Hangi koşullar altında Kıskançlık Cadısı'nın adını sahte isim olarak kullanırsın? Dur, sahte isim kulağa pek hoş gelmiyor; daha ziyade... Kıskançlık Cadısı'nın adını geçici olarak ödünç almak gibi."
Zihninin bir köşesinde, çağrıldığı ilk gün krallık başkentindeki döngünün ortasında yaşanan bir anı canlandı.
O en, en baştaki döngüde Emilia, o sırada hiçbir şeyden haberi olmayan Subaru'ya kendini "Satella" olarak tanıtmıştı.
Subaru onun ne düşünmüş olabileceğini az çok tahmin etmişti ama bu konuda ikinci bir fikir almak istiyordu. Emilia'yı en iyi tanıyan kişiden daha iyisi olamazdı.
Subaru'nun niyetini bilmeyen Puck kuyruğunu sallayıp başını hafifçe yana eğdi.
"Bunun pervasızca bir hareket olacağını düşünürüm. Hâlâ cadıdan katıksız bir nefret duyan, ruhlarına korku ve çaresizlik kazınmış pek çok insan var. Öyle insanların yanında cadının adını sahte isim olarak kullanmak için insanın aklından zoru olması gerekir."
"Bunu 'asla' olarak kabul ediyorum."
"Miyav miyav?"
Subaru onu parmağıyla dürterken Puck şüphe dolu bir ses çıkardı. Ardından Subaru parmaklarını şıklattı; çünkü Puck'ın kendi varsayımını desteklemesi, kafasındaki şüpheleri bir kenara bırakmasını sağlamıştı.
Bu dünyada cadının adını sahte isim olarak kullanmak açıkça delilik olurdu. Sadece tesadüfen orada bulunan ve genel geçer doğrulara dair zerre fikri olmayan Subaru bunu normal karşılayabilirdi. O hâlde bunu kesinlikle çok iyi bilen Emilia, neden cadının adını kendi adıymış gibi iddia etmişti ki?
"Demek bu kraliyet seçimi meselesinden uzak tutmak için o garip herifin gözünü korkutmaya çalışıyordu..."
Sadece öylesine karşılaştığı bir çocuğu, yani onu korumaya çalışmıştı.
Emilia'nın bu sahte ismi sahiplenirken aklından geçenler çoktan başka bir boyutta yok olup gitmişti. Böyle bir şey yaptığını sadece Subaru biliyordu. Ve Subaru'nun ona asıl niyetini sorma fırsatı asla olmayacaktı.
Ama bunun bu anlama geldiğini düşünmekten kendini alamıyordu. Yapabileceği tek şey inanmaktı.
O diğer boyuttaki Emilia'nın nezaketi karşısında içi cız eden Subaru, şimdiki Emilia'nın zoraki bir gülümsemeyle yanına oturmasıyla hazırlıksız yakalandı.
"Pek bir dalgın bakıyorsun. Bir sorun mu var?"
Emilia'nın etrafında oynaşan o titreşen ışıklar artık görünmüyordu; onlarla yaptığı hoş sohbet bitmiş gibiydi. O ana kadar Subaru'nun yanında kenarda bekleyen Puck, onların yerine geçip kızın dar omzuna kondu.
"Ait olduğum yere döndüm. Ahh, en rahat ettiğim yer burası. Evim, güzel evim."
"Demek şimdi de seyahatten eve dönen Baba oldun, öyle mi? Zavallıcık, eve kadar öyle yorgun argın geldin demek."
"Kızımı bir kurdun zehirli dişlerinden korumak için gözlerimi dört açmıştım da ondan. O zehirli dişler ona yaklaşamaz, anladın mı?"
"Hey, bana dik dik bakıp 'zehirli dişler' deyip durma—hem de iki kere! Buradaki itibarımı sıfırlayacaksın."
Puck'ın koca siyah gözleri ona dikilince Subaru zoraki gülümsedi. Küçük kediyle bu şekilde oynamak, yanı başında olmasına rağmen Emilia ile konuşma fırsatlarından birini biraz ertelemek anlamına geliyordu.
Emilia ile konuşmaktan nefret ettiğinden değildi. Sadece gözlerinin içine bakamıyordu. Ne de olsa onun dizinde hüngür hüngür ağlamış ve kız saçını okşarken onunla sayısız saat geçirmişti. O andan bu yana sadece tek bir gece geçmişti; onun yüzüne nasıl bakacağını bilemiyordu.
Buna rağmen onunla buluşmaya gitmiş olması, Subaru'nun ne kadar ağır bir Emilia zehirlenmesi yaşadığının kanıtıydı sadece.
Subaru'nun bu aşırı karmaşası karşısında Emilia da tereddüt etti, acele etmeden parmaklarını uzun gümüş saçlarının arasından geçirdi. Kısa bir sessizliğin ardından Emilia kararlı bir nefes alıp gülümsedi.
"Şey, bu biraz utanç verici ama... İyi misin?"
"Emilia-tan'ın sesini duyana kadar zor durumdaydım. Bir de, şey, özür d—"
Özrü dudaklarında donup kaldı. Subaru söylemek üzere olduğu kelimeyi yutup yaklaşımını değiştirdi.
"...Teşekkür ederim. Her şey için. Bütün bunlardan sonra artık kafam daha iyi çalışıyor galiba."
"Tamamen atlatmış gibi görünmüyorsun ama yoluna girdiğini düşünmene sevindim. Hı-hım, birazcık yardımım dokunduysa ne âlâ. Kendini yine tükenmiş hissedersen bana söylemen yeter. Ablan seni nazikçe teselli eder."
Emilia muzipçe elini göğsüne koyup göz kırptı.
Subaru'nun suçluluk duygusunu hafifletmek için böyle davrandığı kesindi. Ama kızın o neşeli, abla edalı hâline baktığında, bir bakıma ciddi gibi görünmesi Subaru'yu biraz ürpertti.
"Önemli olan daha iyi hissetmen. Bugün çok çalışman gerekiyor, biliyorsun değil mi? Uykun var mı? Çok tuhaf zamanlarda uyudun."
"Endişelenmene gerek yok. Benim gibi kaleyi koruyan bir ev kuşu zaten bütün gün uyur, bütün gece ayaktadır. Gerçi son zamanlarda biraz daha sağlıklı bir hâl aldı."
"Sormak gibi olmasın ama ev kuşu da ne demek?"
"Kültürün Muhafızıdır o; evi gece gündüz daha iyi korumak için her daim dünyanın durumu ve küresel ekonomi hakkındaki bilgi deryasına dalar... Üst rütbeliler evin dışına asla adım atmaz, hatta sevgililerinin doğum günlerini ekranları aracılığıyla kutlarlar."
Açık konuşmak gerekirse, bunu yapanların ruhları çoktan daha üst bir varoluş boyutuna yükselmişti.
Subaru'nun açıklamasındaki gariplik, tatlı bir tebessüm takınan Emilia'nın ilgisini çekmiş gibiydi. Emilia'nın tepkisini gören Subaru'nun aklına birden bir fikir geldi.
"Hey, Emilia-tan, sahi sen ne tür bir büyü kullanıyorsun?"
"Şey, tam olarak konuşmak gerekirse ben büyü kullanıcısı değilim. Çünkü buradaki Puck ile yaptığım sözleşme de dahil olmak üzere, ben bir ruh büyücüsüyüm. Kullandığım şey büyü değil, ruh sanatları. Gerçi prensipler büyük ölçüde aynı..."
"Peki büyü kullanıcıları ile ruh büyücüleri arasındaki fark nedir?"
Subaru boynunu çevirip Emilia'nın omzunda oturan Puck'a baktı. Sohbetin kendi tarafına kaydığını fark eden küçük kedi, karnındaki tüyleri okşayarak açıklamaya başladı.
"Büyü kullanıcıları büyü yaparken içlerindeki manayı kullanırlar. Buna karşılık, ruh büyücüleri çevrelerindeki havadaki manayı kullanırlar. Etkileri aynı olsa bile süreç oldukça farklıdır."
"Peki bunlar ne tür farklar, sensei?"
Subaru elini kaldırıp sorusunu sorduğunda, öğretmen rolüne bürünen Puck, keyfi yerinde bir kedi gibi sırıttı.
"Teknik olarak mesele bir geçidin kullanılıp kullanılmadığıdır. Bir geçidin boyutu büyü kullanıcısına göre değişir ama bu durum ruh büyücüleri için pek önemli değildir. Çünkü dışarıdaki manayı kullanırsın."
"Anlıyorum. Yani büyü kullanıcıları çevrelerindeki manayı geçit aracılığıyla içeri alır, sonra büyü yaparken yine geçitten dışarı salarlar; ama ruh büyücüleri aracıyı devreden çıkarabilir." Subaru açıklamayı sindirirken başını yana eğdi. "Hı? Ama bu durumda ruh büyücüleri fazlasıyla güçlü olmaz mı? Büyü kullanıcıları içlerinde depolayabildikleri yakıt miktarıyla sınırlıdır ama ruh büyücülerinin istedikleri kadar kullanma serbestisi var. Kıyaslanamaz bile."
"Hemen anladın. Ama o kadar da elverişli bir şey değil. Her şeyden önce, havadaki mana sonsuz değildir..."
Puck'ın sözleri Emilia'ya bakarken kesildi. Kız başını sallayarak sözü devraldı.
"Ayrıca bir ruh büyücüsünün kullanabileceği büyülerin gücü, sözleşme yaptığı ruha bağlıdır. Ruhlarla sözleşme yapmak için gereken yatkınlık zaten nadirdir ve güçlü ruhlar daha da nadirdir. Hangisinin daha iyi olduğunu söylemek zor."
Subaru yanıtladı: "Hı-hım... ama güçlü bir ruhla sözleşme yapmak epey iyi hissettiriyor olmalı, değil mi? Gerçekten yaman biri olmalısın, Emilia-tan. Gerçi Puck'ın kendisi de yaman biri gibi duruyor ama..."
"Eh, ortalamanın üstünde olduğumu pek inkâr edemem."
"Yahu, bunu hiç istifini bozmadan söyledin ya; kendini böyle değerlendirirken zerre tereddüt etmedin mi?"
Subaru kendi öz farkındalığının çoğu kişiyi geride bıraktığını düşünürdü ama Puck'ın dobra tavrı bir gömlek üstündü.
Şüphesiz aradaki yaş farkındandı. Bir çaylak, Yüce Ruh Bey'e kıyasla çok daha az yıl görmüştü. Gerçi Yüce Ruh'un takındığı o oldukça neşeli, yüzü kızarmış tebessüme bakılırsa, belki de iddia ettiği kadar iltifatlara alışkın değildi...
"Ha, bu arada, Puck ne tür bir ruh sahi? Yağmacı dükkânında buz çıkarmıştı ama... hafızam beni yanıltmıyorsa zaten buz elementi diye bir şey yok."
Hamamı bir dersliğe dönüştüren Roswaal, ona dört temel büyü eğiliminin ateş, su, rüzgâr ve toprak olduğunu anlatmıştı. Can sıkıcı ışık ve karanlık eğilimleri de eklenince altıyı buluyordu.
Subaru’nun sorusunu yanıtlayan, hâlâ mahcup bir gülümsemeyle duran Puck değil, Emilia oldu.
“Benim uzmanlığım buz ama aslında ateş manası. Ateş esasen sıcaklıkla ilgilidir; bu yüzden sıcak olan bir şeyi soğutmak da ateşin bir parçası sayılırmış.”
“Hadi ya, öyle mi? Büyü mantığı ha…? Büyü…? Büyü, demek?”
Emilia’nın açıklamasını duyan Subaru’nun içinde büyüye karşı derin bir sevgi kabardı. Bir anlığına geri çekilmiş olan Puck, kulaklarını seğirterek Subaru’nun yüzüne tekrar baktı ve başını salladı.
“Hmm. Yoksa büyü mü kullanmak istiyorsun?”
“Kullanabilir miyim ki?! Yani… tabii oluyorsa! Göktaşı yağmuru çağırmak falan gibi süper güçlü şeyler ve—”
“Aa, şey, hayır. Temeller hem büyü hem de ruh sanatları için çok önemlidir. Büyü öyle bir günde öğrenebileceğin bir şey değil.”
Subaru’nun aniden şahlanan umutlarını Puck anında yerle bir etti. Subaru olduğu yerde solup giderken, Puck bıyığını kıvırdı ve ekledi: “Ama… sadece tecrübe etmek istiyorsan, bunu yapabiliriz.”
“Yani… nasıl?”
“Yani, büyü kullanmak istiyorsan Lia ile ben sana destek oluruz, hepsi bu. Senin içindeki manayı kullanarak senin aracılığınla büyü yapacağız. Bizim atmosferden kullandığımız büyü senin içindeki manadan farklıdır, bu yüzden büyünün kendisi senin kapından çıkacak. Ne dersin?”
Emilia, Puck’ı bu teklifinden dolayı azarladı.
“Puck, dur. Kulağa o kadar sıradan bir şeymiş gibi getirme. Tehlikeli olabilir.”
Ne var ki, Subaru kararını çoktan vermişti.
“Kusura bakma, Emilia-tan. Benim için endişelenmen beni acayip mutlu etti… ama bunu yapacağım!”
Subaru, dişlerini parıldatarak Emilia’ya sıcacık bir gülümseme sundu ve başparmağını kaldırdı.
Subaru’nun tüm endişe ve kaygıları dağıtmayı amaçlayan bu hareketi, Emilia’nın gözlerinin faltaşı gibi açılmasına neden oldu.
“N-neden bu kadar çok istiyorsun ki…?”
“Çok açık değil mi—dünyaya geldiğim gibi bir erkek olarak yaşayabilmek için!”
Subaru yumruğunu sıkarak atabileceği en erkeksi narayı attı.
Bir erkek olarak doğan herkes için hayallerinin peşinden koşmayı bırakmak, ölümün ta kendisi demekti. Başka bir dünyaya geldiğinden beri Subaru, hiçbir zaman tam o andaki kadar cesaret sergilememişti.
—Üstelik büyü kullanabilmek ona bir seçenek daha kazandıracaktı. Belki de bu mevcut döngüde Emilia’yı ve diğerlerini koruma şansını artırırdı.
Subaru’nun bu sarsılmaz azmi karşısında Emilia, onu durdurma düşüncelerinden vazgeçerek başını iki yana salladı.
“İşlerin tehlikeli bir hal aldığını hissettiğin an hemen bırakacaksın, anlaştık mı?”
Ve böylece, bu uyarıyla birlikte, Subaru’nun bu mücadelesine sonuna kadar eşlik etmeye karar verdi.
Subaru, Emilia’nın uyarı dolu sözlerini hoş bir tebessümle karşıladıktan sonra nefesini tutarak yeniden Puck’a döndü.
“Pekâlâ, ilk önce ne yapmam gerekiyor? Büyü çemberi mi çizeyim? Eğer kurban lazımsa, Beako’yu aday gösterebilir miyim?”
“Betty ile daha iyi anlaşıyor gibi görünmen beni sevindirdi. Evet, öncelikle eğiliminin ne olduğuna baksam nasıl olur, Subaru? Ne tür bir büyü kullanabileceğini öğrenmenin ilk adımı budur.”
Subaru’nun o ana kadar kıpır kıpır olan neşeli ifadesi, Puck’ın önerisini duyar duymaz bir anda söndü. Puck ve Emilia yan yana şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırırken, Subaru robotik bir edayla başını iki yana salladı.
“Benim… eğilimim… büyük ihtimalle… ‘ateş’… galiba…?”
“Neden öyle duraksayıp duruyorsun…?”
Emilia sorunca Subaru sadece gözlerini yere indirdi. Daha fazlasını hatırlamak istemiyordu.
Fakat Puck, Emilia’nın omzundan fırlayıp Subaru’nun yüzünün önünde süzüldü ve kuyruğunu uzattı.
“Pekala, bir bakalım. Myon myon myon myon…”
“O tuhaf soylunun da aynı şeyi yaptığını biliyorum ama bu kadarı da biraz abartı değil mi?!”
Puck’ın uzun kuyruğunun ucu, ağzından çıkardığı ses efektleri eşliğinde Subaru’nun alnında ileri geri gezindi. Subaru, taramanın sonucunu beklerken derin bir endişenin içinde kıvranıyordu.
“Dur bir dakika, buna olumlu yaklaşmalıyım. Geriye dönüp bakınca, Roswaal’ın tavırları hiç doğal değildi, değil mi? Aynen öyle, içimdeki gizli büyü yeteneğini kıskanmıştı. Evet, düpedüz kıskançlıktı. Bu yüzden pes etmem için beni ikna etmeye çalıştı—”
“Vay canına, bu pek nadir görülür. Eğilimin saf Karanlık.”
“Elveda, büyücü olarak yaşayacağım hayatım—!”
Subaru, sırf başkası tarafından kara listeye alınmak için başka bir boyuta geçmiş olmanın feryadını kopardı.
Işıl ışıl geleceğinin kapıları artık kapanmış, Subaru’nun sadece bir zayıflatıcı olarak sürdüreceği hayatın perdesi açılmıştı.
“Yani tek yapmam gereken, ‘Savunmalarını kâğıda çevirdim! Hadi, ŞİMDİ SALDIRIN!’ diye haykırma provası yapmak ha? Ha-ha-ha…”
“Aa, üstelik hiç yeteneğin de yokmuş. Kapın küçük; gerçi sayısı fena sayılmaz mı ne…? Ama neredeyse hiç aralık yok, bu yüzden pek bir şey geçemiyor.”
“Kapa çeneni, onu zaten biliyorum! Sırası gelmişken, sayılara dökecek olursak bu yetenek meselesi tam olarak ne anlama geliyor?”
“Yirmi yıl boyunca her gün antrenman yaparsan, belki birinci sınıf olmasa da üst düzey bir ikinci sınıf büyü kullanıcısı olabilirsin.”
“Yani hayatımın yarısını adayacağım ve yine de en iyilerin gerisinde mi kalacağım… Sanırım şimdiden pes etsem iyi olacak…”
Emilia, Subaru’nun hayalinden vazgeçerken gözyaşlarını tutmaya çalıştığını duyunca sonunda bıkkın bir ifadeye büründü. Fakat elden ne gelirdi ki? Evet, çaba ve elinden gelenin en iyisini yapmak Subaru’nun lügatinde önemli yer tutan kelimelerdi; ancak bir erkeğin imkânsız bir hayalden vazgeçip geçmemesi bambaşka bir konuydu.
“Sadece büyü denemesini yapmak istiyorum. Ne yapmam gerek?”
“Karanlık eğilimli olduğu için Lia bunu idare edemez. Shamak gibi basit bir şeye ne dersin?”
“Ah, büyülü bir sis perdesi mi? Ben hiç görmedim,” diye yanıtladı Emilia.
Anlaşılan o kadar önemsiz bir seviyedeydi ki, Emilia bunu profesyonel anlamda hiç tecrübe etmemişti.
İkisi, ufacık yetenek ağacı yüzünden gittikçe daha derin bir umutsuzluğa gömülen Subaru’yu bir kenara bırakıp büyü hakkında konuşmaya devam ettiler.
“Kendi dünyanıza çekilmeniz hiç adil değil ama. Yani neticede benim büyümden bahsediyoruz, değil mi? Demek istediğim, o Shamak denen şeyi gerçekten kullanabilir miyim? Buradaki asıl önemli nokta bu.”
“Haklısın. Bilinmeyen büyü korkutucudur. Pekâlâ, işte Shamak budur.”
“—Ha?”
Subaru’nun haklı olduğunu kabul ederek başını sallayan Puck, kısa bir büyü sözü mırıldandı ve patisini salladı.
Bir sonraki an, Subaru’nun görüşü karanlığa gömüldü. Gözlerinin önündeki manzara anında zifiri karanlığa bürünmüştü.
İrkilerek aniden sesini yükseltti ama çıkardığı ses kulaklarına hiç ulaşmadı. Bu koyu karanlık, görüşünü dışındaki her şeyden koparmıştı. Dış dünyayla tüm bağının kesilmesiyle sırtından aşağı bir ürperti indi.
“İşte, bitti.”
Subaru el çırpma sesini duyduğunda gerçekliğe döndüğünü fark etti. Görüşü yerine geldiğinde karşısında Emilia’yı görmek içini rahatlattı.
“Sadece bir andı ama nasıl da ter döktü öyle… Subaru, iyi misin? Elini tutmamı ister misin?”
“İ-iyiyim ben. Sadece bir anlığına duyularımı kaybettim… Ah, elini tutma fırsatını kaçırdım.”
Subaru her zamanki havai yorumunu yaparken, bir değişiklik olup olmadığını kontrol etmek için göz kapaklarına dokundu.
“Demek Shamak buymuş, ha? Basit bir şey ama bayağı güçlüymüş, değil mi?”
“Hiç de değil. Alt kademe olmayan herhangi bir rakip bunu becerisiyle kolayca savuşturabilir ve etkisi uzun süre korunamaz. Gerçi senin gibilerin üzerine büyü yapıp ömrünün sonuna kadar karanlıkta kalmanı sağlayabilirim tabii…”
“Bu çok korkunç bir fikir!! Hayatımın geri kalanını bırak, böyle tek bir gün yaşasam aklımı kaçırırım!”
Subaru zoraki bir şekilde gülümsedi. Titreyen yumruklarını çaktırmadan arkasında sakladı.
Dünyadan bir anlığına soyutlanmış olmanın tüm bedenini nasıl bir dehşetle doldurduğunu belli etmek istemiyordu. Dünyada yapayalnız kaldığını, yanında hiç kimsenin olmadığını düşündüğü o an, hissettiği saf yalnızlık Subaru’nun yüreğini titretmişti.
Çok acınasıyım. Bu düşünceyi bastırdı ve içindeki çalkantıyı gizlemek için gülümsedi.
“Her neyse, bir işe yarasın ya da yaramasın, ben de bu büyüyü kullanabilirim, değil mi? Hemen denemek istiyorum! İstiyorum ama, şey!”
“Sorun yok. Ben sana yardım edeceğim. Lia, manası kontrolden çıkarsa patlayabilir, bu yüzden lütfen geri çekil. Giysilerinin kirlenmesini istemem.”
“Öyle bir şey olmayacak, değil mi?! Bu hani neredeyse hiç yaşanmayan süper nadir bir durumdur, değil mi?!”
Puck sessizce gülümsedi. Emilia biraz hüzünlü bir yüz ifadesiyle, “Aptallık etme, tamam mı?” diye tembihleyerek gerçekten de ondan uzaklaştı. Bu endişe seli, Subaru’nun kaygısını daha da derinleştirdi. Öylece yüzüstü bırakılan Subaru, olaylar ilerlerken son derece tekinsiz bir durumun ortasında kaldı.
Puck, Subaru’nun siyah saçlarının üzerine oturdu ve kuyruğunun konumunu ayarladı.
“Oturmak için ne kadar da dikenli ve rahatsız bir kafa.”
“Hey, bir gün birinin kafama oturacağını nereden bilebilirdim! Kimse bana yanımda minder getirmemi söylemedi ama şey, sen keyfine bak, olur mu?”
“Yok canım, işim hemen bitecek ve Lia’nın o güzelim saçlarına geri döneceğim. E, başlamaya hazır mısın?”
Puck sorunca Subaru bir anlığına tereddüt etti ama yüzüne hızla bir tebessüm yayıldı ve başını salladı. Endişenin bıçak sırtında yürüyordu belki ama merakına da bir türlü engel olamıyordu. Subaru’nun onayını alan Puck da kendinden emin bir şekilde başını salladı.
Ardından Subaru aniden tüm vücudunun ısındığını hissetti. Damarlarında kandan başka bir şeyin aktığını duyumsadı; şüphe yok ki bu, içinde kıpırdayan mananın şekilsiz fışkırışıydı.
Vücudundaki enerjinin Puck’ın eline uyum sağlayarak hareket ettiğini anlayabiliyordu.
“Subaru, zihninde canlandırmaya çalış. Benim üzerimden akan vücudundaki manayı kendi iradenle hareket ettir. Bir kısmını kapın aracılığıyla vücudunun dışına it. Onu siyah bir bulut olarak hayal et.”
“Hayal et, hayal et. İnan bana, hayal kurmak tam benim uzmanlık alanımdır.”
Subaru, Puck’ın tavsiyesini hafifçe eğip bükerek, vücudunun içinde kıvrılan bu enerjinin nereye gitmesi gerektiğini gözünde canlandırmaya çalıştı.
Kapıyı, yani bedeninin merkezindeki o geçidi hayal etmeye çalıştı. İçerideki enerjinin dışarı akmasını sağlamak için ağır bir kapıyı dikkatlice açtığını canlandırdı gözünde. Enerji dışarı çıktığında, Subaru kendi iradesiyle o olguyu yaratacaktı—
Tam bu son kısma gelindiğinde, Puck aniden mırıldandı: “Hah, bu hiç iyi değil. Bir anda kapı…”
Subaru’nun, Kapı ne oldu ki…? diye sormaya vakti bile kalmadı.
Bir sonraki an, Emilia feryat etti—
“İkiniz iyi misiniz—?!”
Birkaç saniye sonra, patlayıcı bir güçle kara bir bulut fışkırdı ve Roswaal Konağı’nın iç bahçesinin bir köşesini bütünüyle sardı.
Patlamamıştı belki ama yine de muazzam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
5
“Bir sonuca varmam gerekirse, kapının üzerindeki kontrolün çok zayıf, bu yüzden kendini zorlamamalısın Subaru.”
“Beni bu halde görüyorsun ve ilk söylediğin şey bu mu yani, lanet olsun?!”
Puck başına hafifçe vurup dilini dışarı çıkardı.
“Hi-hi-hi.”
“Hiç de sevimli değilsin, biliyorsun değil mi!”
Subaru, tüm bedeniyle çimlerin dokusunu hissederken Puck’a bağırdı. Çimlerin üzerinde yatan Subaru, nefes almakta zorlanıyordu; tüm vücudu alışılmadık derecede bitkin hissediyordu. Sanki yüksek ateşi varmış gibi halsiz düşmüştü. Uzuvlarında kıpırdayacak derman kalmamış gibiydi.
Daha önce de buna benzer bir şey hissetmişti.
Konağa geldiği, kelimenin tam anlamıyla o ilk günde, Beatrice manasını tükettikten sonra yine aynı halsizliği hissetmişti. Yani kısacası, Subaru’nun o anda benzini tamamen bitmişti.
Emilia araya girdi.
“İyi mi kötü mü bilinmez ama Subaru kapısını kullanmaya hiç alışkın değil. Bu yüzden kapı, kullanıcısının iradesini hiçe saydı ve içindeki her şey bir anda dışarı fırladı.”
“Demek kapağını iyi kapatamadım… Soya sosu şişesi miyim ben be…?”
Hıncını dile getirmeyi başarmıştı başarmasına ama tükenen gücü hiç de hafife alınacak gibi değildi. En azından ayağa kalkmak istiyordu fakat ne uzuvlarında ne de vücudunun geri kalanında zerre derman bulabiliyordu.
Subaru yerde öylece yatmaya devam ederken yanında diz çökmüş olan Emilia onunla göz göze geldi.
“Kıpırdamamalısın. İçindeki mana tamamen tükendi, o yüzden uslu dur. Belki bugün de işten izin almalısın.”
“—İşte bu fena!”
Emilia onu yaramaz bir çocuk gibi azarlarken Subaru birdenbire sesini yükseltmişti. Subaru kendi dikkatsizliğine derinden lanet okurken, Emilia hemen yanı başında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Eğer gerçekten koca bir günü heba etmek zorunda kalırsa, bu döngüyü yoluna koymak için ihtiyacı olan bir günden daha vazgeçmesi gerekecekti. Bu delilikti, hatta ölümcüldü. Üstelik şimdi bedeni sanki pas tutmuş gibiydi.
“Aaaah…”
“Bir dur bakalım, kendini zorlama demedim mi ben sana!”
“Asıl şimdi zorlamam lazım. Zorlamazsam, sonra çok fena pişman olacağım…”
Kendi ettiğini bulması hiç de alışılmadık bir durum değildi ama zamanlama cidden berbattı.
Subaru’nun tüm gücüyle debelenirken ter içinde kalan alnını gören Emilia, omuzlarını düşürdü.
“Alem çocuksun vallahi, laf da dinlemiyorsun.”
Emilia’nın dudakları, sanki ona bozulmuş gibi bir kez daha büzüldü. Emilia’nın bu sözünün ardındaki manayı kavrayamayan Subaru, sadece gözlerini kaldırıp ona bakabildi.
“—? Emilia-tan, ne mhff?!”
Emilia tepeden yüzüne bakarken aniden ağzına bir şey tıkıştırdı. Dilinde yuvarlak ve yumuşak bir şey hissetti. Subaru neye uğradığını şaşırsa da Emilia elini onun ağzına kapattı ve başıyla onayladı.
“Isır.”
“—?”
“Isır… ve yut. Hah, öyle işte.”
Emilia itiraz kabul etmeyince, Subaru ağzındaki nesnenin yerini bulup sertçe ısırdı.
Bütün ağzına mayhoş bir tat yayıldı. Tat tomurcukları bunun bir tür meyve olduğunu algılayınca gözlerini kıstı. Bir sonraki an… tesiri kendini gösterdi.
“Vooooov—?!”
Bütün bedeninin alev aldığını hisseden Subaru, o an orada adeta yerinden fırlayarak ayağa kalktı.
Bütün vücudunda dolaşan kanı kaynıyor gibiydi; kavurucu bir sıcaklık el ve ayak parmaklarının ucuna kadar ulaşıyordu. Ciğerlerindeki hava tutulamayacak kadar sıcakmış gibi sertçe nefes verdi ve dizleri kendi kendine marş adımıyla inip kalkmaya başladı.
Subaru kendi ayakları üzerinde durduğunu işte tam o sıralarda fark etti.
Vücudunun her bir köşesinde hâlâ uyuşukluk kalıntıları vardı ama o felç edici halsizlik yok olup gitmişti.
“N…? Neydi o öyle…?”
“Bokko meyvesi denir ona. Yediğin zaman vücudundaki manayı harekete geçirir, böylece kapın kendini toparlayıp biraz daha iyi hissetmeni sağlar.”
Görünüşe göre bu gizemli meyve bir tür MP yenileme eşyasıydı.
Subaru kollarını çevirdi ve hafif bir yorgunluk dışında hiçbir sorun olmadığını anlayınca rahat bir nefes aldı.
“Vay canına, içim rahatladı. Sırf bu yüzden bir KÖTÜ SON daha görseydim kendimi asla affetmezdim. Teşekkürler, Emilia-tan.”
“Elimde pek kalmadı, üstelik vücut için de pek iyi sayılmaz, o yüzden pek kullanmak istememiştim… Demin numara yapmıyordun, değil mi?”
Emilia’yı böylesine değerli bir eşyayı üzerinde kullanmaya sevk eden şey, şüphesiz Subaru’nun samimiyetiydi.
Subaru, Emilia’nın bu yoklamasına göğsünü kabartıp cesurca karşılık verdi: “Zerre kadar yapmıyordum. Buna pişman olmana izin vermeyeceğim.”
Ardından derhal alnındaki bütün teri sildi.
“Ama harbi salaklık ettim ya… Bu iş bittiğinde kendime eskisinden de çok kızacağım.”
Diğer insanların ömründe yalnızca bir kez yaşayacağı ölümü defalarca tatmış olmanın yükünü taşıyordu ama elinden gelse rezillikten ölmeyi kesinlikle istemezdi.
Hatta uçurumdan atlayarak intihar etmesinin, yaşayacağı son ölüm olmasını dilerdi.
Kendi canına kıymaya karar vermiş olmanın bıraktığı yaralar derindi. Bunu bir daha asla yapmak istemiyordu.
Tek bir ölüm herkese yeterdi. Ölümün, hayatının doğal bir sonu olmasını istiyordu. Elbette en iyi sonuç, Emilia’nın ona sarılmasıyla biten çılgın bir olay olurdu ama—
“Off, öyle bir veledim ki bunu düşünemiyorum bile, değil mi?”
Ağzı hep iyi laf yapsa da ölüm kelimesini bir daha asla gelişi güzel ağzına almayacaktı. İster istemez aynı tecrübeleri tekrar tekrar yaşadığı için Subaru kendi korkaklığına sadece gülebiliyordu herhalde.
Subaru’nun yüz ifadesindeki değişimi gören Emilia, asık bir suratla sordu: “İyi misin? İşe gidebilecek misin peki?”
“İşi de yaparım, diğer her şeyi de. Yanımda sen varken batmaz bir savaş gemisindeyim sanki, o yüzden elimden gelen her şeyi yapacağım.”
“…Bir gemide… Ne demek istediğini pek anlamadım ama…”
“Hey, Emilia-tan, öyle söyleyince bir heyecan bastı. Bir daha söylesene?”
“Gözlerinde edepsiz bir bakış var, o yüzden olmaz.”
Her zamanki atışmaları Subaru’yu güldürürken kollarını, bacaklarını ve nihayetinde belini esnetti.
“Eh, gidip kıdemlilerimin karşısına çıkayım da yeni bir sayfa açayım!”
“Öyle olsun bakalım. Dünden beri ikisinin de senin hakkında tek kelime ettiğini sanmıyorum ama.”
“—Ah.”
Subaru belini gererken kalçasından boğuk bir çıtırtı yükseldi.
6
“Abla, Abla. Subaru denilen hayta gelmiş.”
“Rem, Rem. Barusu denen maaş hırsızı teşrif etmiş.”
“Dün için çok özür dilerim…! Lütfen beni affedin!”
Subaru, samimi bir özürle başını öne eğip af diledi.
Koca bir yarım gündür başını eğmekten başka hiçbir şey yapmamış gibi hissediyordu. Roswaal hariç konaktaki herkesi—yani bütün kadın nüfusunu—sayıp dökmüştü.
“Yine bütün kızların beni hor gördüğü rotaya döndüm… Ne bahtsız adammışım arkadaş.”
“Abla, Abla. Görünüşe göre Subaru tam bir sapıkmış.”
“Rem, Rem. Subaru aşağılanmaktan hoşlanan bir mazoşistmiş.”
“O kadar da ileri gitmeyin canım, hele sen Abla!”
İkizlerin sert fırçasına bağırarak karşılık veren Subaru, kollarını kaldıraç gibi kullanarak secde vaziyetinden amuda kalktı, vücudunu döndürdü ve bu ivmeyi kullanarak ayağa fırladı.
“Neyse, dün acınası, önceki gün de sinir bozucu davrandığım için kusura bakmayın… Şey, bir sürü şey oldu ama tutumumu tamamen değiştirdim, bundan sonra yepyeni bir ben var karşınızda.”
“Diz yastığı yüzünden.”
“Diz yastığı yüzünden, evet.”
“Herkes biliyor olamaz, değil mi?! Çok utanç verici bu!”
İkiz hizmetçiler birbirleriyle göz göze gelirken Subaru kızaran yüzünü gizleyip çöktü.
“Sabah işlerine başlama vakti geldi, Abla.”
“Sabah vazifelerimize başlama vakti geldi, Rem.”
“Yorum bile yok mu?! Bu beni daha da çok eziyor ama!!”
İkili ellerini sallayarak Subaru’yu ve yakarışlarını geride bırakıp tam dedikleri gibi işe koyulmak üzere yola çıktılar. Onlar giderken Subaru durmaları için seslendi.
“Mola, mola. Bu sabahki işle ilgili bir ricam olacaktı.”
Subaru’nun bu çağrısı iki ikizin de durmasına, arkalarına dönmesine ve aynı anda başlarını yana eğmesine neden oldu.
“Bir rica mı?”
“Bir külfet mi?”
“Tuhaf, Abla’nın o patavatsızlığını uzun zamandır duymuyordum, acayip gaza geldim…”
Yüzüne buruk bir tebessüm yerleşti. Küçük kız kardeşin aksine, ablanın o nahoş tavrıyla baş etmek çok daha kolaydı ama onlarla bu şekilde konuşabilmek bile onu sevindirmişti.
Tüm bu saçmalığı üstünden atmaya çalışarak derin bir nefes verdi.
“Aslında köye bir bakmak istiyorum. Yakında, değil mi? Oradan alınması gereken bir şeyler yok mu?”
Geceleyin, yasaklı kitaplar arşivinde sağlam bir hipotez kurmuştu ama ne olursa olsun o gün o köye gitmek istiyordu. Subaru’nun aklından geçen buydu; o sırada Rem elini göğsüne koyup düşüncelere daldı.
“Doğrusu baharatlarımız biraz azalmıştı, ben de yarın köye gitmeyi düşünüyordum…”
“O zaman programı değiştirip bugün halledelim. Bitmeden almakta fayda var, hem buralarda öyle komşudan ödünç de alamazsınız, değil mi?”
Komşulara gitmek isteseler bile ortalıkta başka konak falan yoktu zaten.
Rem, Subaru’nun bu önerisini biraz tartar gibiydi ki…
“Olur ya, fena mı?”
“Abla?”
Küçük kardeşin tereddüdünün aksine, abla umursamaz bir ifadeyle pembe saçlarını okşadı.
“Öyle ya da böyle almamız gerekecek ve başka acil bir işimiz de yok. Barusu’yu katır niyetine kullanmak için mükemmel bir fırsat.”
“Daha üç gün önce karnımdan deşilmiş halde yatıyordum, insaf edin biraz yahu!”
Subaru, acımasız Ram’dan biraz şefkat ummuştu ama yine de onun bu koruma ateşi zihninde bir soru işareti yarattı.
Zaten öyle düşünüyordu ama bu, ikiz hizmetçilerin fikir birliği içinde olmadığının canlı bir kanıtıydı.
Bir önceki döngüde Rem’in onu öldürmeye gelmesinin tamamen Rem’in kendi inisiyatifi olduğunu hatırladı. Belki de düşünceleri, Subaru’nun tahmin ettiğinden bile daha az uyuşuyordu.
Her halükarda…
“…Ablam… öyle diyorsa, peki o zaman…”
Rem biraz düşündükten sonra nihayet onay verdi.
Konaktaki işlerin büyük kısmı yalnızca Rem sayesinde yürüyordu ama Subaru uzun tecrübelerinden biliyordu ki ikisi arasında daha az becerikli olan Ram’ın pek çok kararı vermesine izin veriyordu.
İster tesadüf olsun ister olmasın, Ram’ın araya girmesi meseleyi esasen tatlıya bağlamıştı.
Rem’in yüzü düşünceli halinden sakin ve tarafsız bir ifadeye dönerken Subaru yumruğunu havaya kaldırdı.
“Fakat ne olursa olsun, köye gitmek öğle yemeğinden sonraya kalmalı. İki Güneş Vakti’nden sonra gidelim… kalan tüm diğer işlerimizi bitirdikten sonra.”
“Bir şey olmaz. Barusu canı çıkana kadar çalışmaya ant içti, değil mi?”
“Aynen öyle. Yeniden doğmuş halimin neler yapabileceğini görün de bakın. Tereyağından kıl çeker gibi çalışacağım.”
Bozduğu deyimi bir ağızdan düzelttiler.
“Tereyağı.”
“Aynen. Ondan.”
Pazarlıkta başarılı olduğu aklına yatınca Subaru yüzünü kaşıdı. Alışverişe gitme sözü alındığına göre, nihayet uşaklık vaktini başlatma zamanı gelmişti.
Rem’in muhtemelen kafasında ev işlerinin sırasını toparlayarak aceleyle uzaklaşmasını izledikten sonra bakışlarını yanındaki Ram’a çevirdi.
Doğal olarak Ram’a, bir gün daha Subaru’nun yanından ayrılmaması ve eğitimini denetlemesi emri verilmişti.
Dün—daha doğrusu evvelsi gün—oluşan o gerginlikten kaçınmak en iyisiydi, şüphesiz. Dahası, kendiyle yüzleşmek öylesine acı vericiydi ki, o gerilimi yeniden yaratmasını beklemek biraz fazlaydı.
“Kendi kötü yanlarımı bu kadar kısa sürede fark etmek… Üç günde bir bebeğin yetişkin bir adama dönüştüğünü görmekten daha büyük bir şok.”
Subaru derin düşüncelere daldığı sırada Ram kollarını kavuşturup ona soğuk bir bakış attı.
“Asıl meseleye gelmeden önce…”
Nedense Ram’ın bakışı, Subaru’ya sırtını dikleştirmesi gerektiğini hissettirdi. Dediği gibi yapıp ona döndü.
“Az önce bahçedeki büyü meselesi…”
“Ah, ortalığı dağıttığım için üzgünüm. O zımbırtıyı düzgün kullanamıyorum, bu yüzden bir süre dokunmayacağım. Temellerini doğru dürüst öğrenmem yirmi yılımı alırmış.”
“Ortalığı dağıtmış olabilirsin ama Rem’i fazla kışkırtma.”
“…?”
Ram’ın ne demek istediğini anlamayan Subaru’nun yüzünde adeta sanal bir soru işareti belirdi. Ram, Subaru’nun meraklı bakışını izledikten sonra gecikmeli bir hıh çekti.
“Rem, bahçenin bir köşesini ve Leydi Emilia’yı kaplayan o büyüden oldukça rahatsız oldu. Onu durdurduğum için karşımda şükran dansı etmelisin, Barusu.”
“Ah… Ahhhh… Evet, haklısın…”
Büyüsünün başarısız olmasının şokuyla Subaru fark etmemişti ama dışarıdan birinin bu durumu sadece başarısız bir büyü olarak görmesi pek olası değildi.
Ram’ın fevri davranmamış olmasına gerçekten minnettardı. Öte yandan Rem’in anında hüküm vermeye bu kadar hevesli olması onu dehşete düşürmüştü.
“Ah be, çok dikkatsiz davranmışım… Dört ‘Devam Et’ten sonra daha ilerisini düşünmem lazım.”
“Kendi kendine ne mırıldanıyorsun öyle…? Hemen işe koyulmazsak hem kahvaltı hem de akşam yemeği gecikecek.”
“Ha, sadece öğleden sonraki alışverişi düşünüyordum. Hanginiz benimle gelecek?”
Koşullar göz önüne alındığında, Rem’le gitmek sırtında ağır bir yük olacaktı. Yine de köye onunla gitmesi pratik açıdan daha mantıklıydı. Subaru, tıpkı önceki iki seferde olduğu gibi Rem’le alışverişe gideceğini tahmin ediyordu. Ancak…
“Sen ne saçmalıyorsun?”
“…Ha?”
Subaru başını yana eğdi. Ram’ın ifadesiz yüzü ilk defa bir tebessümle aydınlandı—son derece soğuk, haince, şeytani bir tebessümle.
“İkimiz birden seninle geleceğiz. Her kolunda hoş bir çiçek olacak, Barusu.”
Çiçekler zehirli olmadığı sürece hoş olurdu tabii.
Pazarlıkların biraz fazla iyi gittiğinin farkına varan Subaru avucuyla yüzünü kapattı, gökyüzüne bakıp inledi.
BÖLÜM 3
CESARETİN ANLAMI
1
Subaru’nun penceresinden bakıldığında, bu köye üçüncü gelişiydi.
Konağın neredeyse hemen yanı başında, Roswaal’ın uçbeyi sıfatıyla sahip olduğu toprakların bir parçası olan Earlham adında bir köydü. Yaklaşık iki yüz kadar sakini olan ufak bir yerdi. Kendi asıl dünyasında bir ilkokulu bile doldurmaya yetmezdi. Ve işte Subaru, yirmi dakikada etrafını fır dönebileceğiniz bir köyde, iki kızla, “her kolunda bir çiçekle” yürüyordu.
“İşin oldukça çabuk bittiğini söylemeliyim.”
“Barusu o kadar marifetliydi ki midem bulandı. Ona ne oldu böyle?”
“Yanaklarım kızarmaz, o yüzden istediğiniz kadar övün. İçimde uyuyan o gizli potansiyel sonunda çiçek açtı!”
Subaru, öğleden önceki işine gelen bu övgüler karşısında epey böbürleniyordu. Öğleden sonraki alışveriş gezisi hatrına hızlı çalışmaya odaklanmıştı ve bu da işe yaramıştı. Görünüşe göre daha önce kendine çok fazla stres yaptığı için çuvallıyordu; bu kez daha doğal bir yaklaşım çok daha iyi sonuç vermişti.
Kendini akışa bırakabilmesinde Emilia’nın dizlerinin hissinin bir parmağı olduğu kesindi…
Rahatlamama kesinlikle yardımcı oldu, değil mi…?
O kadar stres altında olduğu önceki zamanların aksine, Emilia’nın dizlerine yatmak ikizlerle pürüzsüzce konuşabilmesini sağlamıştı. Kalan tedirginliği ise sadece kararlılığını pekiştirmiş, bu süreçte dikkatsizliğini de silip atmıştı.
Üstelik şu anda Subaru, hiçbir şeyin onu sarsamayacağını hissedecek kadar sakindi. Bu çok büyük bir şanstı çünkü burada baş belası bir ucube gibi davranmayı göze alamazdı.
Önceki gece Beatrice ile yapılan soru-cevap seansı, bir şamanın lanetin hedefine fiziksel olarak dokunması gerektiğini ortaya koymuştu. Lanetleri böylesine riskli bir suikast yöntemi yapan şey de buydu.
Kendi dünyasından birinin yapacağı gibi uzaktan keskin nişancılık yapmakla, yakınına kadar sokulmak zorunda olmayı kıyasladı. Bu risk, muhtemelen lanetin böylesine kesin bir yöntem olmasıyla dengeleniyordu.
“Her halükarda, failin bir hareket tarzı var elimde. Daha önceki köy gezilerinde bana dokunmuş biri olmalı.”
Ve eğer o kişi köye yalnızca son birkaç gün içinde gelmişse, şüphelisi bulunmuş sayılırdı.
Yine de Subaru, köydeki her şeyin harfi harfine hatırladığı gibi olacağına bel bağlayamazdı. Bunu konakta acı yoldan öğrenmişti. Birkaç belirli olay dışında aynı şeylerin üzerinden geçmek çok zor olurdu.
“Aralarında öne çıkanlar; vekil muhtar Muraosa, kayıp gençliğini ararken popoları elleyen nine, kısa saçlı gençlerin lideri ve Ram-Rem Savunma Kuvvetleri’ne liderlik eden o kısa saçlı herif.”
Subaru yüzü aklına kazınan herkesin adını andı ve teker teker üstlerinden geçti.
Köyü yönetiyormuş gibi davranan adam Muraosa vardı ve gülerek “Gençliğim geri geldi, gençliğim geri geldi,” diyerek ahlaksızca davranan yaşlı kadın. Birbirinin kopyası yüzlere sahip iki genç adam da vardı; belki de ikiz kardeşlerle bu kadar yakın olduğu için kıskançlıktan Subaru’ya sık sık omuz atıp durmuşlardı.
“Muraosa cıvıtmaya başladığında onu tuvalete kadar götürmem gerekmişti… Şimdi düşününce hepsi bir şekilde bana dokundu. Bu biraz şüpheli…”
Fakat hepsi de tepeden tırnağa yerli köylülerdi. Şüpheli profiline uymuyorlardı.
“Durum böyleyken, sanırım yine aynı yerlerde takılsam iyi olacak…”
Daha iyi bir fikri olmadığı için Subaru kendi kendine iç geçirdi. Ve Subaru o kederli sesi çıkarırken, yukarıdan birtakım sesler ona ulaştı.
“Nen var Subaru?” “Aç mısın?” “Karnın mı ağrıyor?”
Subaru sırtına yapışan birden fazla silüeti görmek için boynunu çevirdi.
Daha köye adımını bile atmadan Subaru’ya ilk ulaşan olmak için yarışan çocuklardı bunlar. Toplamda yedi kişiydiler, sadece sırtına değil, bacaklarına ve kalçasına da yapışmışlardı.
Kendi cüssesine göre bu ağırlığı fazla bulmayan Subaru boynunu kütletti.
“Sizinle zaman ve mekânın ötesinde bir bağım var herhalde…”
“Ne diyorsun sen?” “Kafanı mı çarptın?” “Karnın mı ağrıyor?”
“Şu karın ağrısı lafını kesin artık be. İshal falan olmuşum gibi konuşuyorsunuz.”
Subaru böyle deyince çocuklar kahkahayı bastı. Şüphesiz bu durum onun esprisinden ziyade ishal kelimesinin kendi başına komik olmasından kaynaklanıyordu.
Görünüşe göre dünya değiştirmek bile o yaştaki çocukların ne kadar kaba olursa o kadar komik bulduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
“Eski günlerdeki gibi yine her yerim çocuk doldu…”
Sırtındaki çocuklar yanaklarını çekiştiriyordu. Subaru velet mıknatısı olmaktan ötürü sadece omuzlarını düşürebildi.
“Veletlerle ve yaşlılarla aram niye bu kadar iyi ki benim? Yani, bu dünyadaki tek iyi özelliğim buymuş gibi.”
Sırtına binen çocuklara sürtünmek için vücudunu kıvırdı.
Subaru peşindeki çocuklarla köyde volta atarken arkasından neşeli çığlıklar, “Sıra bende! Sıra bende!” diye bağıran sesler yükseliyordu.
O sırada Subaru tek başına dolaşıyordu. Aslında tamamen yalnız değildi ama Ram ve Rem yanında değildi.
Köye vardıklarında hizmetçi kardeşler arkalarında uğursuz laflar bırakarak alışverişe koşturmuşlardı.
“Abla, Abla. Bütün hafif şeyleri biz toplayalım.”
“Rem, Rem. Bütün ağır şeyleri Barusu’ya bırakalım.”
Subaru köyün etrafına bir göz atmak istediğini söylemişti, bu yüzden şüphesiz düşünceli davranıyorlardı ama gerçekten de içlerinden birinin onunla kalmasını dilerdi. Böylece çocuklar seve seve onun üzerine atlarlardı.
“Üstelik aşırı gerilmeden tüm şüphelilerle görüşmeyi bile başardım…”
Kendini yem olarak kullanmaya devam eden Subaru, ağır ağır nefes alarak alnındaki soğuk teri sildi.
Subaru, şamanı aramak için son derece riskli bir yöntemi seçmişti. Kendini yeniden giyotinin altına yatırmak neredeyse intihara meyilli bir davranıştı ama bunu yapmazsa sorumlunun yüzünü göremeyecekti.
“En azından sadece ayinse, Beako’ya kaldırtabilirim, değil mi?”
Bir aksilik çıkıp da lanet hemen devreye girmediği sürece, ayinin içine işlenmiş olması ölümcül bir tehdit oluşturmamalıydı. Lanetlenirse, tek yapması gereken Beatrice’in önünde yerlere kadar eğilip onu kaldırması için yalvarmaktı.
“Subaru, yüzün çok kötü görünüyor!” “Korkunç yüz!” “Tuhaf yüz!”
“Yahu, kulağa berbat gelmesini sağladınız. Ve o üçüncü yorum beni azıcık gıcık etti!”
Subaru şakalarının hedefi olmayı göğüsleyerek çocukları peşinden sürükleyip köyde gezinmeye devam etti. Zaten onları üzerinden silkip atamazdı ve köyün yollarını iyi bildiklerinden bir bakıma işe de yarıyorlardı. Daha da önemlisi, köyde tantana çıkarmamaya çalışan bir şaman için, etrafı çocuk sürüsüyle sarılıyken Subaru’ya zarar vermeye çalışmak kötü bir seçenekti. Yani canlı kalkan işlevi de görüyorlardı.
“Vay be, ben de iyice şeytani biri olup çıktım ha. Ufkumu genişletiyorum resmen!”
“Nen var Subaru?” “Ne oldu?” “Cıvıttın mı sen?”
“Yok, bir şey değil.”
Subaru bacaklarına yapışmış çocukların kafalarını okşadı ve kendi haline güldü.
“Neyse, bunların hepsi benim mutluluğum için. Biraz daha iş birliği yaparsınız, değil mi?”
Bu arada, en başından beri çocuklardan pek hoşlandığını düşünmüyordu. Gürültücüydüler, fazlasıyla laubaliydiler ve tamamen kendi çıkarlarını düşünüyorlardı.
—Belki de kendisi hakkında da böyle düşünüyordu.
2
Ram bıkkınlıkla iç çekerek elini pembe saçlarının arasından geçirdi.
“Boş vaktimiz nihayet bitti, bir bakalım dedik ve gördüğümüz manzaraya bak…”
Ram, olduğu yerde iki kolunu da gökyüzüne kaldıran Subaru’ya dik dik baktı.
“Zafer!!”
Subaru kollarını kaldırıp bağırdıktan sonra bir koro dolusu ses kutlama nidası attı.
“Zafer!!”
Yanındaki insanlar hayranlıklarını dile getirirken kendiliğinden birbirlerinin sırtını sıvazladılar. Subaru da alnındaki teri silip nefesini toparlayarak ve çak bir beşlik yapıp selamlaşarak Ram’a doğru yöneldi.
Subaru’nun neşeli yaklaşımı, Ram’ın buz gibi bakışlarıyla karşılandı.
“Bu ne biçim bir eğlence böyle?”
“Eğlence denecek kadar büyük bir şey değil. Çocuklarla vakit öldüreyim dedim, sonra yetişkinler görüp kervana katıldı, hepsi bu.”
Bir grup gürültücü çocukla aynı anda oynamak için seçtiği yöntem aerobikti. Yetişkinler bunu görmüş ve katılmıştı; nihayetinde köy nüfusunun neredeyse yarısının el atmasıyla ortaya koca bir curcuna çıkmıştı.
“Valla, beni bile korkutacak kadar popüler oldum. Genç yaşlı herkes için eğlenceli bir şey. Belki de daha uzun yaşamanın sırrı gerçekten budur!”
“Bilemem.”
“Aşk olsun, ne soğuk bir tersleme bu.”
Subaru, Ram’ın bu etkilenmemiş cevabına abartılı bir tepki verdi. Bunu gören çocuklar da onu taklit etti.
“Çok soğuksun, Ramçi!” “Çok kötüsün, Ramçi!” “Çok korkunçsun, Ramçi!”
“…Bu çocuklara bu hitap şeklini sen mi öğrettin?”
“Öğretmekten ziyade, şey, seni daha cana yakın göstermek istedim diyelim? Yani, herkesle arana mesafe koyarsan gerçekte nasıl biri olduğunu göremezler. Bu da yalnız hissettirir… Yani ben öyle düşünüyorum…”
“Dilin pek bir kemiksizmiş. Benim için sorun değil ama Rem pek hoşlanmayabilir.”
“Remrin mi?” “Remrin.” “Remririn.”
“—Ah, biz o köprüyü çoktan… geçtik galiba.”
Uyarıda bulunmakta geç kaldığını çocuklardan duyan Ram, kabullenmiş bir tavırla omuzlarını düşürdü.
“Ee, köyü istediğin gibi gezdin mi bari?”
“—Aynen, o iş tereyağından kıl çeker gibi halloldu.”
Subaru, Ram’ın sorusuna karşılık sırıtarak yanaklarını yaydı.
Şüpheli listesindeki insanlarla temas kurmak için köyde attığı tur büyük bir başarıyla sonuçlanmıştı. Hatta Subaru o kadar dikkat çekmişti ki bu sefer onlara dokunma fırsatını bizzat kendisi bulmuştu.
“Yapılacaklar listemdeki sonuncu şey de aerobikten sonra 3 numara tıraşlı elemanla beşlik çakmaktı, o da bitti.”
Aşikâr şüphelilerin hepsine dokunmuş olmak içine bir nebze su serpmişti. Artık köydeki vakti dolmuştu; yani çocuklara baybay deme zamanı gelmişti.
“Benim yapacak işlerim var, hadi bakalım toz olun veletler. Ahh, ne yazık. Vaktim olsaydı sizinle biraz daha oynardım. Ha-ha-ha, çok üzüldüm bilseniz!”
“Gülüyor!” “Kahkaha atıyor!” “Gerçekten bu kadar mı sevindin?!”
Subaru, çocukların şikâyetlerine dil çıkararak aralarından “üzülerek” sıyrıldı. Sıradan bir insan olarak kısıtlı kapasitesiyle bu denli alelade bir ortamı bile geri kazanmış olmanın getirdiği tatminin farkında bile değildi.
Her halükarda, Ram ile birlikte Rem ile buluşma noktasına doğru yol alıyorlardı ki—
“Ha?”
Kahverengi saçları örgülü olan kız, ansızın yüzü kızarmış bir halde Subaru’nun kolunu çekiştirdi.
Subaru şaşırmıştı; zira o ana kadar örgülü kız, diğer çocuklar üstüne çullanırken hep mesafesini korumuş, asla kargaşaya dahil olmamıştı. Subaru, bakışları aynı hizaya gelsin diye çömeldi.
“Ne oldu? Söyleyecek bir şeyin varsa seve seve dinlerim.”
“Şey, kem küm… Buraya gelsene.”
Kız onu kolundan tutup başka bir yere doğru yönlendirdi. Bu minik elin peşinden giden Subaru, dönüp Ram’a baktı.
“—Birazcık daha keyfinize bakabilirsiniz.”
“Eyvallah, bir borçlandım sana. Ee, neymiş bakalım?”
İzni kopardıktan sonra küçük kızın elini takip etmeye devam etti. Kızın önderliğinde, az önceki çocuklar da onları takip ederek köyün bir köşesine doğru ilerledi.
“Çok şaşıracaksın.” “Bayılacaksın.” “Oynayacaksın sevinçten.”
“Şaşırmak, sevinmek, oynamak mı? Bayağı büyük bir tepki bekliyorsunuz benden desenize.”
Nasıl tepki vereceğinin provasını yapan kıkırdayan çocukların ortasında, köyün evlerinin arasından geçip gözlerden uzak bir köşeye geldiler. Ardından Subaru, çocukların işaret ettiği yöne baktı ve onu gördü.
“Ah, sahi ya, bu olay da vardı değil mi…?”
Subaru birdenbire ellerini birbirine vurup defalarca başını sallayarak onayladı.
Örgülü kız hemen koşup onu kucağına aldı ve nefes nefese geri döndü.
—Bu, köpeğe benzeyen kahverengi tüylü bir yaratıktı.
Gözleri yuvarlak, tüyleri yumuşacıktı; neredeyse yeni doğmuş bir eniği andırıyordu. Bu yumuşaklık, Subaru gibi bir kürk meraklısının tam da aradığı şeydi.
Fakat ne yazık ki enik, Subaru’nun bu sevgisine aynı şekilde karşılık vermedi.
“Hav!”
“Bunun geleceğini biliyordum zaten…”
Subaru elini uzattığı anda köpeğin tüm tüyleri diken diken oldu ve havlayarak uyarıda bulundu. Küçük bedeni Subaru’ya karşı tetikte titrerken, çocukların hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
“Ama hep çok uslu dururdu!” “Sadece Subaru’ya kızdı!” “Ona ne yaptın, Subaru?!”
“Ben de onu bilmek istiyorum ya, of! Bu üçüncü oldu bir de. Yıldızımız mı barışmadı nedir?”
Subaru, arkasında yuhalayan çocuklara aldırış etmeden, gergin bir gülümsemeyle bu huysuz eniğe döndü.
Köyü daha önceki iki ziyaretinde de—yani önceki döngülerde—bu enikle karşılaşmıştı. Her defasında enik ona bariz bir düşmanlık beslemiş, hayvansever kalbini kırmıştı.
“Döngüler arasında bir şeylerin değişmemesi bir bakıma tanıdık hissettiriyor gerçi… ama cidden biraz daha sıcak bir tepki beklerdim.”
Ölümden Dönüş’e rağmen pek çok şey bambaşka şekilde tekerrür etmişti, fakat bu eniğin tepkisi adeta bozuk bir plak gibiydi.
Yine de Subaru sevecen bir şekilde gülümseyince, enik aniden gardını indirdi. Enik örgülü kızın kucağına kıvrılmışken Subaru, parmaklarını şıklatarak fırsat bu fırsat dedi.
“Eh, o zaman bana müsaade…”
Puck üzerinde ustalaştığı tüy okşama yeteneklerinin tamamını bu eniğe sergileyecekti.
Baş, boyun ve kuyruk sokumu gibi önemli noktalarını ovaladı; hissettiği o yumuşaklık Subaru’nun yüzüne kocaman bir sırıtış yaydı.
“Heh-heh, bu hissi iple çekiyordum işte. Sokak köpeği için bayağı iyi tüyleri var. Azıcık şefkatle taransa parıl parıl parlar. Hey, kafasında tüysüz bir yer var. Yara mı bu? Nereye çarptın sen—?”
Belki de enik o beyaz yara izini kompleks yapmıştı; Subaru oraya dokunduğu anda eniğin çenesi eline sertçe kenetlendi. Subaru elini hızla geri çekti çekmesine ama üzerinde şimdiden belirgin bir diş izi kalmıştı.
Subaru, kana bulanan elinin üzerindeki keskin acıyla inleyerek yarayı ovuşturdu.
“Yüzde yüz tamamlama oranına ulaşmak için ne muhteşem bir yan görev ama. Beni yine aynı yerden ısırdın bir de. Ne yani, sırf bunun için zamanda sıçrama falan mı yaptın?”
Subaru onu rahatlatmak için gülümsedi ama yeniden gardını alan enik hırlamaya devam etti.
İnsan ve canavar arasındaki ilişkinin yeniden dibe vurduğunu gören çocuklar birbirlerine baş salladılar.
“Evet, çok ileri gitti.” “O kadar ellediği için oldu.” “Enik bir kız!”
“Sonuncusu biraz alakasız bir yere bağlandı sanki… ayrıca, bana üzülen yok mu hiç? Ağlayacağım bak şimdi.”
Subaru elini bir su başında hafifçe yıkadı, ardından eniğe ve neşeyle oynaşan çocuklara el sallayarak veda etti. Örgülü kız kendini suçlu hissetmiş gibiydi; mahcup, çekingen bir gülümsemeyle el salladıktan sonra diğerlerinin yanına döndü.
Geri döndüğünde, kollarını kavuşturmuş ve duvara yaslanmış, afra tafrasından geçilmeyen bir hizmetçi onu bekliyordu.
“Beklettiğim için kusura bakma.”
“Kısa sürer diye seni saldım ama saçın başın dağılmış, kıyafetlerin darmadağın ve üstüne üstlük sol elin kan revan içinde geri geliyorsun.”
“Şey, kusura bakma ya! Bir sürü şey oldu. Zaten baksana, bir bakışta anlaşılıyor, değil mi?”
“Sanırım öyle. Tek bir bakışla ne olduğunu büyük ölçüde anlayabiliyorum.”
Hafifçe iç çekerken o zarif yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi.
Subaru, lafındaki bu tuhaf tını ve Ram’a hiç yakışmayan bu tavır karşısında kaşını kaldırdı; fakat Ram anında her zamanki hıh sesini çıkararak Subaru’nun soru sormasına fırsat vermedi.
“Yaran da kıyafetlerin de pek bir çirkin görünüyor. Hemen Rem ile buluşalım, zira seni asıl o iyileştirebilir.”
“Ramçi, sen iyileştirme büyüsü kullanamıyor musun?”
“Uzuv koptuktan sonra yarasını dağlamayı halledebilirim.”
Subaru ürperişini gizleyemedi.
“Bayağı bir uç nokta ilk yardım yöntemiymiş o!!”
Ram ansızın yaklaşıp Subaru’nun kolunu çekiştirdi. Subaru gözlerini kırpıştırdı ve sadece başını çevirip Ram’a baktığında kız, “Gelmeyecek misin, Barusu?” dedi.
“Seninleysen gelirim tabii.”
Verdiği cevap karşısında, kızın dudaklarının bir anlığına gevşediğini gördü. Ram hiç bozuntuya vermeden onu kolundan çekiştirerek yürümeye devam etti.
Hep böyle açık sözlü davransa ne kadar tatlı olacağını düşündü ama bunun sebebi, Subaru’nun kendi dürüstlüğü yüzünden sürekli böyle laflar gevelemesi de olabilirdi.
Belki de dürüstlüğün de yeri ve zamanı vardı.
Ram ile birlikte Rem’in onları beklediği yere doğru yürürlerken aklından geçen düşünce buydu.
Nedendir bilinmez, ona eşlik eden kızın her zamankinden daha yavaş, daha nazik yürüdüğünü hissetti.
3
Üçü malikâneye döndüğünde güneş ışınları iyice yatıklaşmış, akşam vakti çoktan çökmüştü.
Akşam güneşinin aydınlattığı Roswaal Malikânesi’nin önünde dururlarken, adamın biri kendini yere bıraktı.
Bu kişi Subaru Natsuki’den başkası değildi. Devasa fıçıyı bir kenara bıraktı ve nefes nefese yere serildi.
“Başardım… Başardım be! …Helal olsun bana! Cidden helal olsun!”
“Evet, evet, aferin.”
“Evet, evet, çok makbule geçti.”
İkiz hizmetçiler yere yığılmış Subaru’yu aralarına almış, emeği için ona mesafeli ve resmi bir teşekkür sunuyorlardı.
Ram’ın soğukluğu tamamen olağandı; ancak Rem’in o ters tavrı, şüphesiz köydeki alışverişten sonra buluştuklarında Ram’ın Subaru’yu elinden tutmuş halde getirdiğini görmesinden kaynaklanan öfkeden ileri geliyordu.
Rem’in ağzından çıkan ilk sözler, “Ablamla aranız pek bir iyi görünüyor,” olmuştu.
Bu durum Subaru’ya verdiği kararları pişman ettirmişti. Bunu bir şekilde telafi etmek istemişti; bu yüzden kız sanki gıcıklık olsun diye malikâneye kadar o ağır fıçıyı ona taşıttığında, bunun kızın gözündeki izlenimini biraz olsun düzelteceğini ummuştu.
Rem, Subaru’ya tepeden baktı.
“Madem öyle, biz senden önce malikâneye geçiyoruz. Sen acele etme.”
Ardından koca fıçıyı sanki kuş tüyüyle doluymuşçasına tek hamlede kaldırdı.
Subaru bench presste yaklaşık 80 kilo basabilirdi ama o fıçıyı omuzlarının üzerine kaldırabileceğinden ciddi şüpheleri vardı. Yine de Rem’in bir kolunda türlü türlü eşyalar varken, o ağır nesneyi tek eliyle kaldırışını az önce bizzat görmüştü.
Subaru ortaya çıkan bu manzaraya karşı kuru bir kahkaha attı.
“Bunu benim taşımama hiç gerek yoktu, değil mi?”
“Gördüğün üzere, zerre kadar yoktu.”
Ram’ın, Subaru’nun kırılan erkeklik gururunu okşamaya hiç niyeti yoktu. Rem’in fıçıyı taşıyarak rahat rahat uzaklaşmasını izlerken, ameleliğinin tamamen boşuna olduğunu acı bir şekilde fark etti.
“O zaman niye bana taşıttınız ki? Cidden bana kin güttüğünüz için miydi? Yeni gelene eziyet etmeyi kesin artık ya, of.”
“Anlamıyor musun, Barusu? Tabii ki senin iyiliğin için yapıldı.”
“Buradaki ‘iyilik’ten kastını hiç anlamadım doğrusu.”
“Barusu, Rem koca bir yükü taşırken senin onun arkasında elinde ufacık bir baharat torbasıyla salına salına yürüdüğünü görseydi Leydi Emilia ne düşünürdü sence?”
“O kadar düşünceli bir amirsin ki nutkum tutuldu resmen!”
Ram diz çökerken Subaru ona minnettarlığını sundu. Şayet Subaru küçücük bir çantayı havalı havalı taşırken kendisinden daha ufak bir kız koca bir yükün altında ezilerek dönseydi… ve bunu Emilia görseydi… Hayal etmesi bile yerin dibine girmesi için yeterliydi.
Onlardan önce malikâneye dönmüş olan Rem, konuşmaları sırasında geri gelip ikisine yukarıdan baktı.
"Abla, Roswaal-sama bizi çağırıyor."
Ram, kız kardeşinin ağzından efendisinin adını duyunca hemen toparlandı. Her zamanki vurdumduymaz tavrı bir anda silinip gitti; dikleşti ve Subaru'ya tepeden baktı.
"Ne yapıyorsun Barusu? Roswaal-sama'yı bekletmeye mi niyetlisin?"
"İkiniz bir şey biliyorsunuz diye ben de bilecek değilim ya. Şey, noluyor, tüm çalışanlar toplantısı mı bu?"
Subaru, olan biteni geç anlayan bir çocuk muamelesi gördüğünü hissederek diğerlerinin peşinden gitti. Yolda Ram'ın öğrettiği gibi duruşunu düzeltti ve malikânenin ön kapısını açtı. Kapı açıldığında, köşkün efendisi Roswaal üçünü kollarını açmış bekliyordu.
"Ooooh, beraberdiniz demeeek? Bu bana vakit kazandırdııı."
Çivit rengi saçları ve biri mavi, biri sarı, garip renkli gözleri vardı. Yakışıklı bir oğlanın narin hatlarına sahipti fakat yüzünü süsleyen palyaço makyajı bunu heba ediyordu. Yine de tüm bunlara rağmen yaydığı hava bir şekilde farklı hissettiriyordu.
"Bir yere gitmek için mi giyindiniz bunları?"
"Aynen öyleee. Aslında ben de böyle resmî kıyafetlere pek bayııılmam ama elden bir şey geeelmez. Diğer tarafla sıradan kıyafetlerle baş etmek pek zahmetli, o yüzden buuunu giyerek çıkmak zorundayım."
Roswaal normalde giyim konusundaki tuhaf zevkine fazlasıyla teslim olurdu. Alışılmış palyaço havasından uzak, geometrik desenli bir şeyler giydiğini göreli epey zaman olmuştu. Daha doğrusu, Subaru onu ilk defa böyle görüyordu.
Subaru, Roswaal'ın neden böyle bir şey giymiş olabileceğine dair sadece iki ihtimal düşünebiliyordu. Subaru'yla aynı fikirde olan Ram ve Rem, iki ihtimali aynı anda dile getirdi.
"Misafir mi ağırlanacak?"
"Yolculuğa mı çıkıyorsunuz?"
Tüm hizmetkârlarının sorularıyla karşılaşan Roswaal'ın yüzüne buruk bir tebessüm yerleşti ve Ram'ı işaret etti.
"Ram haklııı… Yola çıkıyorum. Anlayacağınız, biraz baaş ağrıtıcı bir mesaj geldi. Garfiel civarında kontrol etmem gereken bir mevzu var ama pek gecikmeyi düşünmüüüyorum."
Bu kelimeyi daha önce hiç duymamış olan Subaru, bir kişi mi yoksa bir yer adı mı olduğundan emin olamadı. Ancak ikizler neden bahsettiğini biliyor gibi göründüğünden, Subaru itiraz etmeden başını salladı.
"Bu yüzdeeenn bu gece dönebileceğimi sanmıyorum, bu sebeple… Ram, Rem, işleri size emanet ediyorum."
"Emredersiniz, nasıl buyurursanız."
"Baş üstüne, canım pahasına olsa bile."
Roswaal ikilinin tereddütsüz cevaplarını sadece farklı renkteki gözleriyle onayladıktan sonra bakışlarını Subaru'ya dikti. İki farklı rengin ışıltısıyla köşeye sıkıştığını hisseden Subaru, huzursuzca kıpırdandı.
"Kusura bakmayın, henüz canım pahasına yemin edecek kadar sadık değilim."
"O kadarı gayet yerindeee. Aniden böyle bir yemin etseydin zateeenn pek bir tuhaf karşılardım. Lakin işleri sanaaa da emanet ediyorum, Subaru."
Roswaal tek gözünü kapattı, sadece sarı irisi görünürken Subaru'nun omzuna vurdu.
"Bu işte bir iş var. Emilia-sama'yı sana emanet edebiliiirim, değil mi?"
"Evet, o konuda bana cidden güvenebilirsiniz."
Bunu söylemeye bile gerek yoktu.
Subaru, Roswaal'ın durumun ne kadarını kavradığını kestiremiyordu. Bilmiyordu ama en azından şunu anlamıştı…
—Daha önce böyle bir şey asla yaşanmamıştı.
Belki de bu durum sahiden de Subaru'nun eylemleriyle etrafındaki dünyayı değiştirdiği anlamına geliyordu.
Roswaal başını sallayarak Subaru'ya memnun bir gülümseme bahşetti, ardından sadık hizmetkâr ikizlerine türlü talimatlar verdi.
"O vaaakit, ben çıkıyorum. Umarım bir hadise çıkmaaaz."
Roswaal bunları söylerken giriş kapısından çıktı; üçü de arkasından bakıyordu. Ancak Subaru, Roswaal'ı götürecek herhangi bir at arabasının bulunmadığını biraz geç fark etti.
Roswaal herhalde yürüyecek değildi—
"Neyse, size emanet—"
Roswaal konuşurken hafifçe sıçradı, paltosu dalgalandı. Ve Subaru o anda şahit oldu: Roswaal'ın bedeni göğe doğru yükseldi, etrafını saran rüzgârla inanılmaz bir hızla havada süzüldü. Subaru'nun ağzı şaşkınlıkla açık kalırken Roswaal neredeyse bulutların hizasına kadar çıktı, dağlara doğru yöneldi, giderek küçüldü ve nihayetinde gözden kayboldu.
"U-Uçtu gitti ya… Vay be, büyü sahiden inanılmaz bir şey."
Subaru az önce şahit olduğu tek kişilik uçuşa duyduğu hayranlığı dile getirdi. Buna karşılık, Roswaal'ın uçuş büyüsüne açıkça alışkın olan kız kardeşler hızla ciddiyete döndü. Efendilerinin yokluğunda köşkteki işlerin düzenini anında belirlediler.
Rem, "Roswaal-sama olmasa bile vazifelerimiz değişmez. Hatta burada olmaması, çok daha gayretli olmamız gerektiği anlamına gelir," dedi.
"İşte profesyonelce bir tavır! Hadi o zaman, başlayalım şu işe!"
Rem iş bölümü yapmaya başlarken Subaru büyük bir şevkle kollarını sıvadı.
Elbette sadece iş için değil, değişen koşullar için de gaza gelmişti.
Bu değişiklik ikizlerin köşke olası bir saldırı beklemesine açıkça zemin hazırlamıştı. Köşkü sıkı şekilde koruyacaklardı fakat bir saldırı geleceğinden kesinlikle emin olan Subaru, onlardan bile daha tetikteydi.
Bir an bile kaybetmeden şamanın kimliğini açığa çıkarması gerekiyordu.
Karşı taraf daha hızlı hareket ediyorsa, o günkü köy ziyaretinin bunu tetiklediğinden zerre şüphesi yoktu. Başka bir deyişle, Subaru'nun yem planı tam da hedeflediği gibi işlemişti.
Artık Subaru'nun tek yapması gereken şüphelerini doğrulamak ve şamanı saklandığı delikten çıkarmaktı.
4
"Evet, yine o vakit geldi, Beako!"
Kapıyı itip yasak kitaplar arşivine adımını attığında ağzından dökülen ilk sözler bunlar oldu.
Onun bu tantanalı ve fazlasıyla yılışık girişi, taburede kitap okumakta olan Beatrice'in omuzlarını düşürmesine neden oldu.
"Cidden mi…? Geçit'i nasıl bu kadar rahat aşıyorsun acaba…?"
"Sezgi. Tamamen sezgi meselesi. Böyle konularda altıncı hissim kuvvetlidir."
Subaru yaklaşırken Beatrice fazlasıyla ekşi bir yüz ifadesine büründü ve Subaru'nun gözlerindeki ciddiyeti fark etmiş olacak ki bakışlarını aniden kıstı.
"Yarım gün geçti ve yine bambaşka bir ifadeye bürünmüşsün. Epey meşgul birisin galiba?"
"Bak, ben de rahatıma bakmak isterim. Ama dünya o kadar çığırından çıkmış durumda ki bana pek fırsat vermiyor."
Sıradan bir insan olan Subaru, birbiri ardına patlak veren sorunlar yüzünden hırpalanıp durmuştu. Ancak sonunda, problemlerin onun peşine düşmesi yerine kendisinin problemlere yetiştiğinden emindi.
"Bana bir şeyi kontrol etmeni istiyorum, o yüzden banyonun temizliğini rekor sürede bitirdim."
"Önce banyoyu temizlediğine göre pek de mühim bir mesele olmasa gerek?"
Bu durum Subaru için de geçerliydi fakat eğlencenin az olduğu bir dünyada banyoda geçirilen zaman, nadir rahatlama anlarından biriydi. Dinlenme yerini temizlemeyi savsakladığını öğrenirse Rem'in vereceği tepkiyi düşünmek bile Subaru'nun tüylerini ürpertmeye yetiyordu.
Ne de olsa ablasıyla arasının iyi olması, Rem'le olan arkadaşlık puanını yerin dibine çekmişti. Şamanı bulsa bile Rem'le arasının kötü olması, KÖTÜ SON'dan kaçamayacağı anlamına geliyordu. İki rotada da aynı anda ilerlemek zorunda olmak Subaru'ya ip üstünde yürüyormuş gibi hissettiriyordu.
"Mesele sadece hangi kızla cilveleşeceğim olsaydı çok mutlu olurdum ama…"
"Yine konudan sapıyorsun galiba…? Benden ne istiyordun o halde?"
"Ah, evet, o mevzu…"
Subaru, en azından kendisini dinlemeye razı görünen Beatrice'in karşısında düşüncelere daldı. Meseleyi tam olarak nasıl ifade edeceğini bilemeyip tereddüt ettikten sonra bir kez başını salladı.
"Sanırım üstümde ufak bir lanet var. Kontrol edebilir misin?"
"…Ne diyorsun sen acaba?"
"Sanırım üstümde ufak bir lanet var. Kontrol edebilir misin?"
"Tekrar et demedim! Şamanlar hakkında ayrıntılı konuşalı yarım gün bile oldu mu acaba?! Safderunluğun da bir sınırı var…"
Beatrice muhtemelen Subaru'nun zulüm görme hezeyanına kapıldığını düşünerek hışımla yanına gelip bağırdı. Fakat yüzündeki ifade yolun ortasında bir şaşkınlığa dönüştü; sanki az önce bir şüphe yanıtlanmış gibi Subaru'ya yukarı baktı.
"Bir lanet ayini seziyorum… Sahiden lanetlenmişsin."
"Harbi mi? Yani ben de öyle tahmin ediyordum ama yüzüme karşı söylenmesi yine de insanı biraz sarsıyor…"
Yem operasyonunun bütün amacı lanetlenmekti ama sahiden lanetlendiğini öğrenmek yine de büyük bir şoktu. Yüzünü gölgeleyen şey sadece korku değil, aklından geçenlerdi—diğer bir deyişle, o neşeli köylülerden birinin bir suikastçı olduğu gerçeğiydi.
"Ne tür bir lanet olduğunu anlayabiliyor musun?"
"Yalnızca ayini görerek bir şey söyleyemem. Ancak daha önce konuştuğumuz gibi, canını almak üzere yapılmış bir lanet olma ihtimali son derece yüksek."
Beatrice şaşkınlıkla iri gözlerini kırpıştırarak Subaru'ya bakarken, genç adam onun bu sözlerini sakince karşıladı.
"Ölmek sanki korkutucu bir şey değilmiş gibi duruyorsun, farkında mısın?"
"Ha? Ne saçma laf. Ölmekten ödüm patlıyor. Bu dünyada ölümden daha korkunç hiçbir şey yok. Ölümden daha beter şeyler olduğunu söyleyenler, önce bir iki kez ölmeyi denesin de sonra konuşsun."
Bu, Subaru'nun o dünyadan öğrendiği sarsılmaz tek gerçekti: Ölüm mutlak idi. Hafife alınmasına tahammül edemezdi. Yaşamayanların ölümü başka şeylerle kıyaslamasına da katlanamıyordu.
Ne de olsa ölümü defalarca tatmış olan Subaru, ölümden daha beter bir çaresizliği bizzat yaşadığı için sil baştan başlamak üzere bu dünyaya dönmüştü.
"İşte bu yüzden bu sefer senin üstesinden geleceğim, Kader."
Şayet kaderi yöneten bir ilah varsa, Subaru az önce ona savaş ilan etmişti.
Natsuki Subaru, çektiği o ızdırap dolu zamanları telafi etmek adına kendi mutlu sonunu çekip alacaktı.
Doğaüstü varlığa karşı savurduğu tiradı bitiren Subaru, tekrar Beatrice'e döndü.
"Eee, şu ufak laneti benim için kaldırabilir misin? Vaktim dar."
Ancak tam da Subaru'nun faili en beklemediği anda vurma fırsatıyla yanıp tutuştuğu sırada, en büyük müttefiki olması gereken kız kolunu kanadını kırıverdi.
"…Hayatını neden kurtarmak zorundaymışım acaba?"
Subaru başını kaşıyarak cevap verdi: "Böyle sevimsiz bir şey söyleyeceğini tahmin ettiğimden seni ikna edecek bir yolla geldim. Ölürsem Puck da üzülür."
"…Puckie'nin kalbi senin gidişinle öyle derinden sarsılır mı dersin acaba?"
"Yok yok, ölürsem Emilia çok büyük bir şok yaşar. Emilia şoka girerse bu Puck'ı da üzer. Hele seni, yani bunu önceden engelleyebilecek olan kişiyi daha da çok üzer!"
"Sen tamamen kafayı yemişsin, canını bağışlatmak için yalvarmakla onu tehdit olarak kullanmak arasındaki farkı bile ayırt edemiyorsun!"
Beatrice ayağını yere vurdu fakat görünüşe göre Subaru'nun bu çıkışına verecek bir karşılığı yoktu. Bıkkınlıkla iç geçirdi, ters bir bakış atarak eliyle Subaru'yu yanına çağırdı.
"Teslim oluyorum galiba. Fakat bir daha asla beni rahatsız etmeyeceksin, asla!"
"Doğrusunu istersen o konuda da söz veremem. Başım sıkışırsa yine kapına gelip yardım isteyeceğim. Gerekirse önündeki kırıntılara bile razı olurum."
"Hayatını kurtardığımın farkında mısın acaba?"
"Zavallı mantığımla canını sıktığımın son derece farkındayım. Özür dilerim."
Subaru özür dileyerek başını eğdiğinde Beatrice bıkkın bir ifadeyle kafasını iki yana salladı. Ardından avucu beyaz bir ışıkla parladı ve elini yavaşça Subaru'nun bedenine dokundurdu.
"Şimdi lanet ayinini bozacağım. Şamanın doğrudan bedenine temas ettiği noktaya yerleştirildiğini aklından çıkarma."
"Tamam, merak etme, ben hazırım."
Subaru, Beatrice'in avucundaki ışığın yaydığı sıcaklığı hissederken kendi bedenini yokladı.
Köydeki şüphelilerin ona nerelerden dokunduğunu aklında tutmuştu. Sadece kayıp gençliğini arayan nine kalçasına dokunmuştu. Yani Beatrice elini kalçasına götürürse failin o nine olduğunu anlayacaktı. Tabii bir de Beatrice'e cinsel tacizden şikâyette bulunurdu.
“—Ha?”
Fakat Beatrice'in avucunun dokunduğu yer, Subaru'nun beklentileriyle tamamen zıttı.
Avcundaki beyaz ışıltının etine geçtiği yerde burgaç gibi bir sıcaklık hissetti. Dokunduğu noktada bir kaşıntı peydah oldu ama sanki bedeninden dışarı…
“Kara… bulut mu…?”
Beatrice’in elindeki ışık, lanet olan kara sisi doğrudan yakaladı.
Subaru, o kıpır kıpır bulutun kendi bedeninin içinde olduğunu fark edip ürperirken kaşıntı da yok oldu. Ardından…
“Bu kadar iğrenç olmak zorunda mısın acaba?”
Beatrice sisi yok olmadan önce elinde ezdi, ardından pis bir şeye dokunmuş gibi elini silkeledi. Subaru’nun sessizleştiğini fark edince de burnundan soludu.
“Bitti. Sanırım artık iyi olursun, değil mi?”
Beatrice bitti dediğinde Subaru nefesini tuttuğunu fark etti. Ürkek yüreğine lanet okudu ama aklına daha acil bir mesele geldi.
“Baksana, Beako.”
“Bana öyle hitap etmeyi kessen artık…?”
“Avucunla dokunduğun yer, şamanın bana dokunduğu yer miydi?”
Subaru’nun bu ciddi sorusu karşısında Beatrice sızlanmayı bir kenara bırakıp gönülsüzce başını salladı.
Kızın baş sallayışı, Subaru’nun zihninde lanetler silsilesinin ardındaki faili kesinleştirdi.
“Köyü… köye gitmem gerek—!”
Artık suçlunun kim olduğunu bildiğine göre derhal harekete geçmekten başka çaresi yoktu.
Aslında ertesi güne kadar bekleyip Roswaal ve ikizlerle birlikte köye gitmeyi, oradaki şamanı saklandığı delikten çıkarmayı ve işini bitirmeyi planlamıştı. Ama artık bunu yapamazdı.
Subaru kapıya doğru atılırken kalbi küt küt atmaya devam ediyordu. Koşarken nefesi öylesine kesilmişti ki Beatrice’in arkasından dur diye seslenişini duymadı bile.
Kaderin mantıksızlığı ve Subaru ile diğerlerini kukla gibi oynatmadaki o ucuz ironisi içini öfkeyle doldurdu. Koşarken onu saran bu öfkeyle var gücüyle haykırdı:
“Beni aptal yerine koymayı daha ne kadar sürdüreceksin be adam...?!”
Koşmaya devam etti.
5
Subaru koridorda hızla ilerledi, merdivenlerden aşağı atladı, sahanlıkta sert bir dönüş yaptı; ayakkabılarının topukları giriş salonunda kayarak dururken başını kaldırıp bağırdı:
“—Ram! Rem! Sizinle konuşmam lazım!”
Muhtemelen tüm malikanede yankılanan bu haykırışa karşılık veren Ram, anında görüş alanına girdi. Görünüşe göre hemen yakında çalışıyordu. Bu görgüsüzlükten duyduğu hoşnutsuzlukla gözlerini kısarak Subaru’nun kızarmış yüzüne ve kesik nefesine baktı.
“Ne var, Barusu? Bu telaşın pek nahoş.”
“Kusura bakma, köye gidiyorum. Beni durduramazsınız; deneseniz bile gideceğim. Sadece tek kelime etmeden çeker gidersem işlerin daha da sarpa saracağını düşündüm.”
“Köye mi…? Neden ki…? Hayır, daha da önemlisi, Efendi Roswaal’ın emirlerini hiçe mi sayacaksın? Bu gece bu malikane Rem ile bana emanet. Bunu anlıyorsundur herhalde?”
Ram, Subaru’ya daha da sert baktı.
Ram için Roswaal’ın istekleri her şeyden önce gelirdi. Subaru’nun efendisinin emrini açıktan açığa çiğnemesi canını fena halde sıkmıştı.
Fakat Subaru’nun da bir adım bile geri çekilmeye niyeti yoktu.
“Vakit dar, o yüzden doğrudan konuya gireceğim. Earlham Köyü’nde kötü bir büyü kullanıcısı var. Kim olduğunu biliyorum, o yüzden hemen gitmem gerek.”
“…Benden bir çocuğun uydurduğu bahaneye benzeyen bir şeyi kabul etmemi mi bekliyorsun?”
“Elimde değil, başka türlü açıklayamam. Git Beako’yla konuş; doğru söylediğimi görürsün… Hem…”
Giderek şüphelenen Ram’a laf anlatmaya çalışırken, arkasındaki büyük kapılar açıldı ve Rem belirdi.
“Abla—”
Rem, ikisinin giriş salonunda konuştuğunu görünce gayriihtiyari ablasının yanına gitti.
“Abla, bu da ne…?”
“Köydeki kötü bir büyü kullanıcısını alt etmek için yola çıktığını söylüyor.”
Ram, Subaru’nun sözlerini onun yerine doğrudan Rem’e aktardı. Böyle ifade edilince Subaru bile kulağa tamamen uydurma geldiğini düşündü. Görünüşe göre Rem de aynı sonuca varmıştı.
“Abla, Abla. Subaru’nun şakası pek komik değil.”
“Rem, Rem. Barusu geleceğini komedide görüyor.”
“Ram, Rem. Sürekli dalga geçiyor olabilirim ama bazen ciddi de konuşurum.”
Subaru, ikizlerin bu paslaşması karşısında ikisine birden seslendi. Kardeşlerin tepkisinden yılmadığını göstermek istercesine bir adım öne çıktı.
“İnanılmaz bir hikaye olduğunun farkındayım ve şu an sadece lafıma güvenmenizi istemek fazla olur. Ama beni hiçbir şart koşmadan salmanızı da istemiyorum.”
Subaru için bu çok önemli bir dönüm noktasıydı.
Subaru dilini dudaklarında gezdirdi, teklifini sunarken parmağını sessiz ikiliye doğru uzattı.
“Ben köye gidiyorum. Şüpheli buluyorsanız ne ala, peşime takılın. İzleyin de görün. Ama Emilia’yı burada yapayalnız bırakıp gitmem, o yüzden sadece biriniz gelecek.”
“Kendi başınıza öylece çekip gidemezsiniz… Zaten Efendi Roswaal’ın emrine uyacaksak, ne ablamın ne de benim sizinle gelmemiz için bir neden var…”
“Roswaal’ın akşam verdiği tek emir buysa, evet, yok. Ama Roswaal’ın benimle ilgili verdiği tek emir bu muydu gerçekten?”
“—”
Rem diyecek söz bulamadı.
Subaru’nun az önceki sözleri sadece bir blöftü, fakat kızın huzursuz tepkisi hedefe tam isabet ettiğini açıkça gösteriyordu.
Önceki döngülerden topladığı bilgileri birleştiren Subaru, Roswaal’ın bu ikiliye kendisini gözlemleme emri verdiğini tahmin etmişti.
Rem bir kaçış yolu arıyor gibiydi ama Ram nefesini vererek ondan önce davrandı.
“Anlaşıldı, Barusu. Kafana göre hareket etmeni kabul ediyoruz.”
“Abla?!”
Rem, ablasının bu kadar kolay beyaz bayrak çekmesi karşısında tam bir şok yaşıyordu. Fakat Ram, küçük kardeşine sessiz olmasını işaret etti.
“Yine de, tam da dediğin gibi, tek başına gitmene izin veremeyiz, Barusu. Burada tek başına hareket etmene izin vermek, bizzat Efendi Roswaal’ın emirlerine karşı gelmek olur.”
“Bunu tahmin etmiştim. Peki, nasıl bir orta yol bulacağız?”
“Canımı sıksa da, az önceki önerine uymaktan başka çaremiz yok. Rem sana eşlik edecek.”
“İste, verilsin demişler, sanırım öyle oldu.”
Subaru, Ram’ın şartını kabul ettiğini göstermek için yumruğunu uzattı.
Ram, Subaru’yu görmezden gelerek küçük kız kardeşine dönerken hafifçe iç çekti.
“Rem, durum bu, o yüzden lütfen. Ben meseleyi Leydi Beatrice ile teyit edeceğim ve Leydi Emilia’yı bizzat koruyacağım—seni buradan izliyor olacağım.”
“Abla, o gözü çok sık kullanmama—”
“Bunu söylemenin sırası değil. Gerekirse kullanırım. Aynısı senin için de geçerli, Rem.”
Ablasının ses tonu, Rem’in daha fazla sorgulamasına yer bırakmıyordu. Subaru, yalnızca iki kardeşin anlayabildiği bu konuşmaya göz ucuyla bakarken, Rem ona doğru soğuk bir bakış fırlattı.
“Subaru, ayrıntıları duymak istiyorum.”
“Yolda anlatırım. Yine de işler şimdiden epey sarpa sarmış olabilir…”
Subaru’nun en kötü önsezisi doğru çıkarsa, öyle kolay kolay geçiştirilemeyecek bir zarar ortaya çıkacaktı. Sadece Subaru’nun şahsına değil, çok daha geniş çapta.
Ram’ın omzuna minnet dolu hafif bir şaplak attı ve hâlâ pek ikna olmamış gibi duran Rem ile birlikte çıkışa yöneldi. Düz koşarlarsa köye on beş dakikada varacaklarını hesaplıyordu ki—
“—Subaru, nereye gidiyorsun?”
Giriş salonunun büyük merdivenlerinin yukarısından zil gibi berrak bir ses süzüldü.
Düşünmeden arkasını dönüp yukarı baktığında gümüş saçları salınan Emilia’nın orada durduğunu gördü.
Ağır nefes alışverişine bakılırsa, Subaru’nun az önceki haykırışını duymuş ve aşağıda duran üçlüyü görmek için koşa koşa gelmişti.
“Demin yüksek bir ses duyunca aşağı ineyim dedim… Bir şey mi oldu?”
“Bir şeyler… olmuş olabilir. Endişelenmene gerek yok. Gerçi azıcık endişelenirsen de sevinirim.”
Subaru, Emilia’yı fazla tedirgin etmemek için kasten rahat davranıyordu.
Subaru her zamanki tasasız tavrını sergilese de Emilia bir şeylerin döndüğünü sezmiş gibiydi.
“Yüzün yine tehlikeli bir şey yapacağını söylüyor.”
Emilia, onu hemen ele veren bir bakışla yüzünü astı.
Subaru, büyük numarasının bu kadar kolay bozulmasına içten içe hayıflanarak elleriyle yüzünü kapattı.
“Biz de demin bunu tartışıyorduk işte. Sonunda her şeyi tatlıya bağladık, o yüzden…”
“Seni durdurmaya çalışmamın bir anlamı yok, değil mi?”
“Pek sayılmaz. Başarılı olsaydın da işler daha da kötüye giderdi zaten…”
“Evet, evet, anladım. Seni durdurmayacağım.”
Emilia merdivenlerden indi, tam Subaru’nun önünde durup ellerini beline koydu. Subaru, kızın parıldayan menekşe rengi gözlerinden bakışlarını kaçıramıyordu.
Subaru kaskatı kesilmişken, Emilia uzanıp elini nazikçe onun göğsüne koydu.
“Sana pervasız ya da dikkatsiz olma desem bile yine bildiğini okursun, değil mi?”
“Gereken buysa… Şey, yani öyle olmayı istediğimden değil tabii.”
Mümkün olsun ya da olmasın, en iyisi endişeden ve kavgadan uzak bir yoldan yürümekti.
Fakat durumu değiştirebilecek tek kişi Subaru ise, pervasızca da olsa harekete geçmek zorundaydı.
Böyle baş belası bir kişiliği nereden kaptığını merak etti.
—Muhtemelen şu anda gözlerinin içine baktığım kızla bir ilgisi var, diye düşündü buruk bir tebessümle.
Emilia elini hâlâ onun göğsünde tutarak fısıldadı:
“—Ruhların lütfu seninle olsun.”
“O da neydi?”
Subaru bu ifadenin ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı ama nafile. Emilia ona kocaman gülümsedi.
“Birini uğurlarken söylenen sözler. ‘Sağ salim dön’ anlamına gelir.”
“Aah, anladım. Tamamdır, Emilia-tan. Yani sağ salim döndüğümde beni minik bir civciv gibi göğsüne basıp sıkıca sarılacaksın, değil mi?”
“Evet, evet.”
Subaru’nun şımartılma arzusunu geçiştiren Emilia, bakışlarını Rem’i de kapsayacak şekilde çevirdi. Bu konuşmayı sessizce izleyen Rem, buna karşılık sırtını dikleştirdi.
“Dikkatli ol, Rem. Ayrıca Subaru’nun fevri bir şey yapmasına da engel ol.”
“Peki, Leydi Emilia. Nasıl isterseniz.”
Rem’in eteğini tutup kibarca reverans yaptığını gören Emilia, memnuniyetle başını salladı. Subaru ise el salladı.
“Pekâlâ, Emilia-tan, ben gidiyorum.”
Emilia’nın sesi, onu uğurlarken cesaret verici sözler fısıldamıştı.
“Çabuk dön.”
Subaru giriş kapılarını iterek açtı ve arkada kalan ikili onları izlerken Rem ile yan yana köye doğru koşmaya başladı.
“Şimdi ayrıntıları dinlemek isterim…”
“Köyde Emilia’nın kraliyet seçimine engel olmak isteyen bir şaman var. Bana sağlam bir lanet bulaştırmıştı ama Beatrice onu kaldırdı. Şimdi harekete geçmezsek bütün köy yok olabilir.”
Koşarken bile Rem’in nefesi kesildi, gözleri fal taşı gibi açılarak sordu: “Siz… ciddi misiniz?”
Subaru köye varmaya odaklanarak sessiz bir baş sallamayla yanıt verdi.
İnsan zekâsına sahip bir şamanın böyle bir önlem alacağını hayal etmesine gerek kalmazdı. Fakat Subaru’nun çıkarımı doğruysa, en kötüsünü varsaymak zorundaydı.
Böylece Subaru ileriye doğru koştu. Rem ise durumun ciddiyetinden henüz habersiz, sessizce onun yanında depar atmayı sürdürdü.
6
Köye vardıklarında, gecenin karanlığını geri püskürten şenlik ateşleri harıl harıl yanıyordu.
Normal şartlarda, o saatte ortalığı aydınlatmak için kimsenin bu kadar çok ateş yakması mümkün değildi.
Nefes nefese kalmış Subaru’nun yanında duran Rem, bu tuhaf atmosferi hemen sezdi; yüzü bir şeylerin ters gittiğini anladığını gösteriyordu.
Köyden genç bir adam ikiliyi tanıyıp telaşla yanlarına geldi.
“Hey, malikânedekiler gelmiş. Bu saatte burada ne işiniz var—”
Rem gencin sorusunu kesti. “Burada olmamız iyi olmuş gibi görünüyor. Bir şey mi oldu?”
Genç adam Rem’in konuşma tarzına biraz şaşırsa da hemen heyecanla yanıt verdi.
“Evet. Aslında, köyün bir sürü çocuğu kayıp. Hava kararmadan önce dışarıda oynadıklarını biliyorduk ama… işte, bu yüzden bir sürü insan onları arıyor.”
Karşılarındaki genç açık konuşmadığı için Rem daha fazla sormadan Subaru araya girdi.
“Kayıp çocuklar Luca, Petra, Mildo ve diğerleri mi?”
“E-evet, onlar… Nereye gittiklerine dair bir fikriniz var mı?”
Genç adam onaylayınca Subaru dilini şaklatıp ayağını yere vurdu. Bakışları köyün dışına—köyü ormandan ayıran duvara doğru kaydı.
“Senin dışında çocukları başka kim arıyor?”
“Köyün tüm genç erkekleri, bir de Muhtar.”
“Çocuklar ormanda. Köyün etrafını böyle arayarak onları asla bulamazsınız.”
Subaru’nun bu kesin sözleri gencin yüz ifadesini değiştirdi. Subaru’ya daha fazla şey sormak ister gibiydi ama Subaru onun omzuna vurup ağaçlara doğru koşmaya başladı.
“Ben ormana gidiyorum. Herkese çocukların orada olduğunu söyle!”
Subaru arkasından gelen sorgulayıcı sese kulak asmadan dosdoğru koruluğa yöneldi.
Rem, Subaru’ya yetişmek için acele ederken onun bu denli emin tavrına şüpheyle baktı.
“Böyle bir şeyi nereden biliyorsunuz…?”
“Biliyorum işte. Hayır, kesinlikle biliyorum. Veletlerin söyledikleri doğruysa bu tarafta olmalılar.”
Köyü yüksek ahşap bir çit çevreliyordu. İkili, orman sınırındaki bir bölümün üzerinden aşıp ağaçların arasına dalarak derinlere doğru ilerledi.
Subaru sadece duyduklarının hafızasındaki izini sürüyordu ancak yanında yürüyen Rem aniden başını kaldırdı.
“—Bariyer… koparılmış.”
Rem’in şaşkın sesi Subaru’nun dişlerini sıkmasına neden oldu; çünkü haklı çıkmıştı.
Rem hemen önlerindeki koca bir ağaca gömülmüş kristali işaret etti. Işık saçmadığına bakılırsa, ağaçların arasındaki boşlukları kapatan bir bariyere güç sağlamak için oraya yerleştirilmiş olmalıydı.
Subaru insanların ormanı işaret edip bariyerden bahsettiği birkaç anı hatırladı. Tam olarak ne zamandı anımsayamıyordu ama Ram ona dağlara gitmemesini açıkça söylemişti.
“Bariyerin kopması burada ne anlama geliyor?”
“Mabestlerin sınırı geçebileceği anlamına geliyor. Buradaki orman onların yaşam alanı, görüyorsunuz ya.”
“Mabestler mi…? Ha? Şey, onlar da ne ki tam olarak?”
Subaru’nun sorusu üzerine Rem’in gözleri tereddütle titredi ve ders kitabı gibi bir cevap verdi.
“Onlar karanlık güçle donatılmış, akıllı yaşamın düşmanı olan canavarlardır. Onları cadının yarattığı söylenir.”
“Burada bile mi cadı, cidden ama…”
Subaru öne fırlayan bu kelime karşısında yüzünü buruşturdu ama Rem’in açıklaması şüpheye yer bırakmamıştı: “Şamanın” kim olduğunu ve bunun köye yapılacak bir saldırının sadece başlangıcı olduğunu artık biliyordu.
Subaru, Rem’in gözleri önünde onun bariyer dediği ağaçların arasındaki boşluktan içeri adım attı ve ormanın derinliklerine yöneldi.
“—! Subaru, ne yapıyorsunuz siz?!”
Şaşıran Rem onu durdurmak için sesini yükseltti.
“Çocuklar içeride. Onları kurtarmam gerek.”
“Buna dair kesin bir kanıtınız var mı? Ba—bariyeri geçmeden önce Efendi Roswaal’ın izni gereklidir—”
“Elimdeki yara izi kanıt işte!”
Sol elini kaldırarak üzerindeki hayvan ısırığı izini Rem’in görmesini sağladı.
Bu, o öğleden sonra çocuklar etrafını sardığında ve o yavru köpeğe dokunduğunda aldığı ısırığın bıraktığı izdi.
Beatrice o izi işaret etmiş ve bu izi bırakan varlığın Subaru’nun üzerindeki lanetin faili olduğunu söylemişti. Yani—
“Çocukların yanında sevimli bir yavru köpek vardı. Köpeğe benziyordu ama ya köpek değilse? Ya ısırdığı kişiyi lanetleyen bir mabest idiyse?”
O yavru köpek Subaru’yu bir değil, iki değil, tam üç kez ısırmıştı. Bu sefer o ısırılmamış olsaydı, şüphesiz onun yerine Rem ısırılacaktı.
Laneti insan eli yapmamıştı; daha çok doğal bir felaket gibiydi.
Tıpkı farelerin Kara Veba’yı yaydığı gibi, mabestler de lanetin yayılmasını sağlayan taşıyıcılardı.
Çocuklar o mabestin peşinden ormana dalmıştı. İçeride güvende olup olmadıklarını bilmenin yolu yoktu.
“Zaman geçtikçe durum daha da kötüleşiyor. Çocukların şimdiden lanetlenip lanetlenmediğini bilmiyoruz ama şimdilik hepsini malikâneye geri getirip arındırmalıyız.”
“Bekleyin. Kendi başınıza böyle bir şeye… En başta, durum fazlasıyla şüpheli.”
“Ha?”
Rem, aynı zamanda malikânenin de bulunduğu yön olan köye doğru işaret etti.
“Efendi Roswaal yokken böyle bir sorunun baş göstermesi… Bunun malikâneye yapılacak bir saldırı için dikkat dağıtma hamlesi olmadığından emin misiniz?”
“O zaman sen ne yapardın? Şu anda başı dertte olan çocukları terk edip malikâneye dönüp kapıları sürgülemek mi? Yani evet, sabaha kadar köydeki herkesin ölmesi senin için sorun değilse bunu yapabiliriz tabii.”
Subaru bunu söylerken bile sözlerinin ne kadar acımasız olduğunun pekâlâ farkındaydı.
Rem sadece işini yapmaya ve malikânedekiler için riskleri en aza indirmeye çalışıyordu. Onun böyle düşünmesi doğaldı ve onu suçlamaya hiç niyeti yoktu. Fakat ne kadar kaçmaya çalışırsan çalış, bir seçim yapmak zorunda kaldığın o an gelip çatardı.
Ve Subaru, en büyük pişmanlığın hiçbir seçim yapmamayı seçmekten kaynaklandığını çok iyi biliyordu.
“Rem, hadi gidelim. Bir şeyler yapmalıyız.”
“Neden bu kadar kararlısınız ki…? Subaru, sizin o köy—”
Belki de onun kararına hâlâ güvenemediğindendi ama Subaru, Rem’in ilk kez böyle kadınsı bir tavırla mırıldandığını duyuyordu.
İyi günde de kötü günde de dimdik ve kusursuz duran Rem, böylesine usulca yakınıyordu işte.
Dürüst olmak gerekirse Subaru ilerlemekten korktuğunu söylerdi. Bacakları yorgunluktan titriyordu ama bir başka sebebi daha vardı. Çaresizce gizlemeye çalıştığı o korkak çehresini ortaya serseydi onu kim suçlayabilirdi ki?
Fakat Subaru, kalbinin zayıflığa ve kaçışa doğru kaymasını engellemek için kendi yanaklarına tokat attı.
“—Petra büyüyünce başkentte terzi olmak istiyor.”
“…Ha?”
“Luca köyün en iyi ahşap oymacısı olan babasının izinden gitmek istiyor. Mildo bütün çiçek tarhlarındaki çiçeklerden bir çelenk yapıp annesine hediye etmek istiyor…”
“—”
Subaru zihninde beliren her bir yüzü parmaklarıyla sayarak anlatmaya devam etti.
“Meyna her an bir erkek ya da kız kardeşi doğacak diye çok mutlu, şu Dyne ile Cain kardeşler de Petra’nın gönlünü çalmak için canla başla yarışıyor…”
Hafifçe güldü. Ardından sessizce dikilen Rem’e başını iki yana salladı.
“Yüzlerini, isimlerini ve hayatta ne yapmak istediklerini biliyorum. Artık bir yabancı değilim ben.”
Subaru çocuklardan nefret ederdi.
Gürültücüydüler, yaramazdılar ve büyüklerine saygısızca laf yetiştirirlerdi. Nezaket ya da saygı umurlarında değildi, cüretkâr ve patavatsızdılar—aynaya bakmak gibiydi.
“Ama Rem, yarın sabah onlarla tekrar aerobik yapacağıma söz verdim.”
Subaru çağrıldığı günden sonraki ilk döngüde de aynı şeyleri düşünmüştü.
Olayları akışına bırakmak daha kolay olurdu. Ama ileriye doğru koşuyordu, çünkü bunu yapamazdı.
Rem’e baktı. İçi içini yiyordu. Tereddüt ediyordu.
Zayıf, çaresiz ve ağlamak üzere görünmek—bu Subaru’nun göreviydi.
Onun kendisinden daha kırılgan göründüğünü fark eden Subaru, azmini pekiştirdiği için kendisinden tiksindi. İflah olmaz bir ödlek olmasına rağmen, kendini korumak adına başkalarını kullanacak kadar küçük ve sefil biri olmaktan nefret ediyordu.
Kendi korkaklığı bir araç olarak kullanılabilecekse, onu da kullanırdı.
“Sözlerimi tutarım ve başkalarının da tutmasını beklerim—o veletlerle tekrar aerobik yapacağım, göreceksin. Bu yüzden içeri giriyorum.”
—Cesaretin bu kadar korkutucu bir şey olduğunu hiç bilmezdi.
Subaru ellerinin titremesini engellemeye öylesine odaklanmıştı ki sesindeki titremeyi fark etmedi bile. Rem arkasından tüm bunları izledi, sonra sessizce gözlerini kapattı. Ardından…
“O hâlde… elden bir şey gelmez.”
“Rem?”
Rem’in aniden çözülen diliyle Subaru başını kaldırdı.
Onunla tanıştığından beri yüzünde böylesine belirgin bir duygu gördüğü neredeyse ilk andı.
“Ne de olsa ben sizi gözetlemekle görevlendirildim, Subaru. Tek başınıza gitmenize izin verirsem bu görevi yerine getiremem, değil mi?”
Rem sanki Subaru’yla dalga geçiyormuş gibi konuştu; bu durum Subaru’yu afallattı, nihayetinde başını salladı.
“Evet, sanırım öyle. Şüpheli bir şey yapmadığımdan emin olmak için gözünü benden ayırma sakın.”
“Evet, edeceğim. O hâlde, gidelim mi?”
Rem’in yanında durduğunu gören Subaru, ilk kez gerçekten yan yana durduklarını hissetti.
Rem’e teşekkür etmek istedi fakat doğru kelimeleri bulamadan onu fark etti. Yanında yürürken Rem, bir ara eline demir bir gülle almıştı. Uzun bir zincirle bir sapa bağlı olan bu metal, kızın onu taşıdığı rahatlığa kıyasla fazlasıyla ağır görünüyordu.
“Şey, ee, Rem, o…”
“Kendimi savunmak için.”
“Ee, ama o…”
“Kendimi savunmak için.”
Subaru ile Rem böyle şeylerden bahsederken önlerinde takip edecek hiçbir patika olmadan ormanın derinliklerine doğru yürüdüler.
Subaru kararlılığını yeniden pekiştirmek ve binbir güçlükle içinden çıkardığı cesareti tazelemek için umutsuzca çabalıyordu.
7
Rem bir elinde “kendini savunmak için” tuttuğu demir gülleyle savaşa hazır beklerken ikili, gecenin örttüğü ormanı araştırmaya devam etti.
Ay ışığı ağaçların sık yapraklarıyla perdeleniyor, ormanın üzerine zifiri, koyu bir karanlık çöküyordu. Yollarını tıkayan ağaçların etrafından dolanıp yaprak ve dalların arasından güçlükle ilerlerken vücutlarında kan sızdıran çizikler oluşuyordu.
Yolu aydınlatmak için sızan ufacık bir ay ışığının kaldığı bu dünyada aramak zorunda oldukları tek bir şey vardı.
“—”
Rem durdu, havayı koklayarak etrafına bakındı. Hareketi tıpkı bir polis köpeğininkini andırıyordu ve sahiden de ormanda yollarını bulmak için Rem’in koku alma duyusuna güveniyorlardı.
Subaru onun konsantrasyonunu bozmamak için konuşmaktan kaçındı fakat içi içini yiyordu. Önünden ilerleyen kızın minik sırtını takip ederken aralarındaki uzun sessizlik Subaru’nun psikolojisini daha da yıpratıyordu ki…
“—Canlı bir şeyin kokusunu alıyorum… Çok yakında.”
Rem fısıldarken sol tarafına keskin bir bakış fırlattı, Subaru da aynısını yaptı. Fakat orada da diğer her yerdekiyle aynı karanlıktan başka bir şey göremedi. Sabırsızlığa kapılarak Rem’in omzuna dokundu.
“Çocuklar mı?”
“Bilmiyorum ama hayvan kokusu değil.”
“Bu kadarı yeter de artar,” dedi Subaru, Rem’e başıyla onay verip ileri atılarak. Kız da hemen arkasından koştu.
Karanlığı yarıp geçen somut bir ize ulaşmak Rem’in yüzünü bile biraz olsun aydınlatmıştı. İster istemez adımlarını hızlandırdı.
Yine de beklentileri arttıkça endişeleri de büyüyordu. Rem’in kokunun çocuklara ait olup olmadığını kesin bir dille söylemek istememesinin bir sebebi de muhtemelen buydu.
Rem çalıları iki yana itip yol açarak önden ilerliyordu. Subaru nefes nefese kalmış, bacaklarına kara sular inmeye başlamış bir hâlde peşinden koşuyordu. Yine de zihni berraktı. Gözleri karanlığa alışmaya başlamıştı, bu sayede ormanın silüetini de seçebiliyordu—ve hemen ardından orman aralandı, ikisi de yüksekçe küçük bir tepenin tepesine ulaştı.
Ağaçların arasındaki bu boşlukta kalan yeşil yamaca vuran ay ışığı, sanki bir rüyadan fırlamış gibiydi. Ve orada—
“Çocuklar!”
Orada, yerde, kolları ve bacakları iki yana açılmış hâlde uyuyan çocuklar yatıyordu.
Rem ve Subaru güvende olup olmadıklarını kontrol etmek için birlikte koştular. Yerde toplam altı kişi vardı. Bilinçleri yerinde değildi ama nefes alıyorlardı ve dokunulduğunda vücutları sıcaktı.
“Yaşıyorlar. Yaşıyorlar!”
“Zamanında yetiştik!” diye sevinçle bağırdı Subaru. Fakat yanında duran Rem’in yüzünde sert bir ifade vardı.
“Hayır, hâlâ nefes alıyorlar ama fena hâlde takatsiz kalmışlar. Böyle giderse…”
“Takatsiz mi…? Lanet mi?!”
Daha yakından baktığında çocukların hepsinin yüzünün solgun olduğunu gördü; nefesleri kesik kesik ve hırıltılıydı, sanki nefes almak bile güçlerini tüketiyordu. Kâbus görüyorlarmış gibi acı dolu ifadelerle uyurken alınları soğuk terlerle kaplanmıştı.
“Tam da onları bulmuşken… Rem, lanetleri kaldıramaz mısın?”
“Becerim yetersiz. Eğer Ablam sahiden burayı izliyorsa… Her halükârda, onları rahatlatmak için iyileştirme büyüsü kullanacağım. Sakinleştiklerinde onları taşırız.”
“Anladım. Ben de… Kahretsin, hiçbir işe yaramıyorum. Ben de etrafı gözetleyeyim.”
Subaru elinden hiçbir şey gelmediği için kendine bir kez daha lanet etti. Rem ona hiçbir şey söylemedi; bunun yerine avucunu soluk bir ışıkla—iyileştirici mana ışığıyla—doldurup çocukları tedavi etmeye başladı.
Subaru nöbet tutarken şifa dalgasının uyuyan çocukları birer birer nasıl huzura kavuşturduğunu izledi. Böyle sakinleşmeye devam ederlerse çocukları malikâneye geri götürüp Beatrice’ten la—
Fakat tam Subaru kafasında planları sıraya koyarken bir kız gözlerini hafifçe aralayıp onun adını fısıldadı.
“Suba…ru?”
Zihni fazlasıyla bulanık olduğu için bakışları kederli görünüyordu, Subaru hemen elini tuttu.
“Uyandın mı Petra? Tamam, aferin kızıma, sen güçlü bir kızsın. Çok yakında seni geri götüreceğiz ve canını yakan bu şeyi yok edeceğiz, o yüzden şimdilik sadece dinlenmen gerek…”
“Biri daha… Hâlâ… Ormanda…”
“—Hey, ne dedin sen?”
Petra kesik kesik kelimelerle ona bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Bu kırıntı bilgiler içinde kötü bir his uyandırdı, Subaru bir kez daha Petra’ya seslendi. Fakat sesi ona ulaşamadı; kızın gözleri kapanmış, bilinci yeniden kayıp gitmişti.
Subaru uyuyan Petra’nın alnını okşadı ve telaşla diğer çocukların yanına koşup hepsini gözden geçirdi. Ve sonra…
“Hadi ama… Haklıymış. En küçükleri burada yok.”
Gündüz vakit geçirdiği için orada uyuyan altı çocuğun da yüzünü biliyordu. Subaru ve yavru köpeği bir kenara bırakırsak geriye o utangaç, içe kapanık kız kalıyordu ve o da yoktu.
“Lanet olsun!”
Subaru işlerin daha da kötüye gitmesiyle saçını başını yolarak ayağa fırladı.
Petra ile olan tüm konuşmayı görüp duyan Rem, Subaru’nun bu tavrından telaşlanmış gibi gözlerini kocaman açtı.
“L-lütfen durun. Bu çok tehlikeli. Eğer iblis canavarlar tarafından götürüldüyse elden hiçbir—”
“Ne demeye çalıştığını biliyorum. Biliyorum. Fazlasıyla iyi biliyorum ama sen de duydun, Rem. Petra her şeyden önce gidip sonuncusunu kurtarmamızı söyledi.”
Petra ağlamanın eşiğinde acı çekiyordu, nefes almanın bile bir mücadeleye dönüştüğü noktaya kadar zayıf düşmüştü. Öyleyken bile beni kurtarın demek yerine arkadaşı için endişesini dile getirmişti.
Zayıf, küçük bir kızdı ama arkadaşının canını kendi canının önüne koymuştu.
“…Petra’nın benden istediği şeyi yapmak istiyorum. Eğer birini kurtaracaksak elimizden geleni yapıp hepsini kurtaralım.”
“Çok açgözlülük ediyorsunuz. Çok fazla şey kaldırmaya kalkarsanız sonunda elinizdeki her şeyi yere düşürebilirsiniz.”
“Böyle bir şey olmasın diye sen buradasın ya, Rem.”
Rem tüm bu duydukları karşısında afallamış görünüyordu. Onun bu kadar şaşırdığını gören Subaru, kıza doğrudan bakabilmek için kollarını iki yana açtı.
“Burada da bir işe yaramıyorum zaten. İyileştirme büyüsü kullanamam, çocukları tek başıma geri taşımamın da imkânı yok. Madem öyle, kendimi olabildiğince verimli kullanmalıyım, değil mi?”
“Bunun benimle ne ilgisi v—”
“Çocukları taşımak için gücünü saklaman gerek Rem. Köydeki gençler de… muhtemelen çok geçmeden arkamızdan gelecektir. Çocukları onlara teslim edip peşimden gelirsin.”
Köylüler ormanda iblis canavarlar olduğunun gayet farkında olmalıydı. Üstelik hiç şüphesiz teçhizatlarını kuşanıp yanlarına bolca ışık kaynağı da almışlardır. Rem’in tek yapması gereken çocukları onlara teslim etmek ve adamlara onları malikâneye götürmelerini söylemekti.
“Sen bunu hallederken ben daha da derinlere gidip son çocuğu arayacağım… Hey, en kötü ihtimalle arkama bakmadan geri koşarım. Ama en ufak bir umut ışığı bile varsa, en azından orada biraz zaman kazanabilirim.”
Subaru’nun kararını kabullenemeyen Rem, onun kolunu tutup şiddetle karşı çıktı.
“Rakibinizin gücünü bilmiyorsunuz. Köylülerin ne zaman geleceğinin garantisi yok ve en kötü ihtimalle, sizi bulamayabilirim.”
Belki de onun için endişeleniyordu. Belki de belirsiz planlara uymamak sadece onun doğasında vardı.
İlki olmasını umut eden Subaru, Rem’in parmaklarını kolundan çekip onun elini tuttu.
“Ben iyi olacağım. Beni bulursun.”
“Buna dair ne kanıtınız var ki…?”
“Kanıt tam burada.”
Subaru gülümsedi, parmağıyla kendi burnunu işaret ettikten sonra parmağını tekrar Rem’in yüzüne çevirdi.
“Başka kimse fark etmese bile, sen benim kokumu alırsın. Üzerimde sinsice dolaşan o kötü adam kokusu hâlâ duruyor, değil mi?”
Rem şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı. Doğrusu bu, insanın içini kıpır kıpır ediyordu.
Gözlerinin önündeki bu Rem’i görmek, geçmişteki o diğer Rem’den intikam almak gibi hissettirdiği için gülümsedi.
“Subaru… Ne kadarını… Biliyorsunuz…?”
“Ah, tonla şey hakkında epey cahilim. Öyle ki dünü, bugünü ve yarını tekrar tekrar yaşasam bile asla cevapları bulamazdım.”
O günleri ve onları fazlaca tekrarlamanın kendisini nasıl iliklerine kadar tükettiğini hatırladı.
Ardından, buna gerçekten gülebildiğine göre ne kadar çok değiştiğini fark etti.
“Görünüşe göre bana sormak istediğin bazı şeyler var, benim de sana sormak istediğim dağ gibi soru var. Bu yüzden her şey bittiğinde boğazımız kuruyana kadar konuşacağız. Söz mü?”
Ve Rem’in cevabını beklemeden, ellerini ayırmadan serçe parmağını kızın serçe parmağına doladı.
Subaru kenetlenen parmaklarını yukarı aşağı sallarken Rem birbirine dolanmış serçe parmaklarına şaşkın şaşkın bakakaldı.
“İşte oldu. Parmak sözü.”
“N-ne yaptınız siz az önce…?”
“Benim memleketimde söz vermek için yapılan bir ritüel. Sözünü bozarsan içine bin tane dikiş iğnesi batırılmasını garantileyen korkunç bir ritüeldir.”
Subaru Boyutu’nun istilası, Rem’in kavrayış sınırlarını çoktan aşmıştı.
Rem kelimelerin yetersiz kaldığı bir şaşkınlık ve kafa karışıklığı içindeyken Subaru parmaklarını şıklatıp dişlerini göstererek gülümsedi.
“Sana inanıyorum Rem. Bu yüzden bu güvene dayanarak hareket etmek istiyorum. İşte bu yüzden burada söz vermeliyiz.”
“—”
“Sana söylemiştim, değil mi? Verdiğim sözleri tutarım ve başkalarının da tutmasını beklerim. Üstelik yanımda Emilia’nın lütfu da var, o yüzden kafana takma, rahat ol.”
“R-rahat mı…?”
Ayak uydurmaktan tamamen aciz kalan Rem, uzun ve bıkkın bir iç çekişle hafifçe güldü.
Rem’in gülmeye devam ettiğini gören Subaru da sesini alçak tutarak gülümsedi. Ardından Rem, “Söz o zaman. Ne de olsa size sormak istediğim sahiden çok şey var,” dedi.
“Tabii ki. İkimiz arasında verilmesi gereken bir sözdü zaten. Muhtemelen aynı şey saç için de geçerli.”
“Saç mı…?”
“Sürekli saçıma dik dik bakmanın sebebi yani.”
Subaru bunu yüzüne vurduğunda Rem söyleyecek söz bulamadı. Ağzını açarken gözlerinde beliren suçluluk duygusu da okunabiliyordu.
“Subaru, ben…”
“Sorun değil. Yanlış anlamıyorum. Ben o acemice işleri yaparken kafamın tepesindeki o pejmürde hâl seni fena hâlde rahatsız ettiği için beni sürekli izliyordun… değil mi?”
Yeniden döngüye girmeden önceki son günde Subaru ile Rem bir söz vermişlerdi—Rem’in Subaru’nun o çirkin saçlarını kesmesine dair bir söz.
Artık Subaru bu sözlerin arkasındaki gerçeği anlıyordu.
O zamanlar Rem, Subaru’ya karşı muazzam bir güvensizliğe kapılmıştı; ona dik dik bakmasının sebebi de buydu. Ram sadece durumu idare etmeye çalışmıştı.
O söz bir yalan üzerine kurulmuştu. Artık bunu biliyordu.
Fakat Subaru, yüzündeki tebessümü hiç bozmadan, yalanla başlayan bu sözü gerçeğe dönüştürecekti.
"Sağ salim döndüğümde kendimi tamamen senin ellerine bırakacağım. Emilia'nın aklını başından alacak kadar havalı görünmemi sağlama işi sende, ona göre."
"…Elimdeki malzemeye bakılırsa, benim bile sınırlarım var."
"Böyle gerçekleri biraz daha üstü kapalı söylesen olmaz mıydı…?"
Karşısındaki, onu hep geride bırakıp giden Rem'di. Önerisine uymayı kabul etmesi, Subaru'yu o an fazlasıyla mutlu etmişti.
Özlem duyduğu o neşeli günlerin yeniden doğuşunu görerek tatmin olmuş bir şekilde başını salladı.
Rem, "Çocukları teslim edip hemen arkandan yetişeceğim. O zamana kadar lütfen fevri bir şey yapmayın," dedi.
"Merak etme. Ne de olsa bugün içime şeytan kaçmış gibi hissediyorum."
"Şeytan mı…?"
"Hani derler ya, ilham perisi yerine şeytan dürttü diye. Son günlerdeki favori lafım bu!"
Subaru, iki parmağını boynuz gibi kafasının üzerine koyarak poz verdi.
Rem, Subaru'nun bu ciddiyetsiz tavırları hakkında ne düşünürse düşünsün, yaptığı pozu yorum yapmadan geçiştirdi.
"Lütfen dikkatli olun."
Rem onu uğurlayıp arkasını dönerken Subaru alçak tepeden aşağı inerek ormanın derinliklerine daldı. Petra'nın bilincini kaybetmeden hemen önce işaret ettiği yöne doğru ilerledi.
"Hadi bakalım Subaru Natsuki, göster kendini."
Kendi kendine cesaret vermek için konuşarak koştu; ne olur ne olmaz diye serçe parmağıyla söz verdiği elini sımsıkı yumruk yapmıştı.
—Onu umutsuzluğun mu, umudun mu, yoksa bambaşka bir şeyin mi beklediğini bilmiyordu.
Öyle ya da böyle, dördüncü günün sabahı çok, pek çok uzak görünüyordu.
8
Yüreği acele etse de adımlarını temkinli atıyordu.
Ağzının içi kupkuruydu; gerginlikten boğazı düğümlenmişti. Karanlık ormanda temkinle ilerlerken adımlarını sessiz tutmaya çalıştı. Tereddütlü basıyordu ama bunun sebebi korkması ya da ilerlemekten çekinmesi değildi.
"Rem'in karşısında amma atıp tuttum ama…"
Yalnız gitmek tehlikeli bir hamleydi fakat Subaru şansının hiç de az olmadığını düşünüyordu. Zaten Subaru zayıf biriydi; doğası gereği kumardan nefret ederdi. Bu işe kalkışmasının tek sebebi, başarabileceğine dair mantıklı bir dayanağının olmasıydı.
"Çocukları lanetleyen şey bugünkü o yavru köpekse, bir şansım var demektir…"
Canavar gibi korkutucu bir unvanı olabilirdi ama bir yavru köpeğin savaşma kabiliyeti pek yüksek olamazdı. Laneti sahiden korkutucu bir şeydi fakat iş insanla dişin çarpışmasına kalırsa…
"O şeye de yenilmem herhalde, değil mi…?"
Yine de umudunu rakibinin küçüklüğüne bağlamış olması oldukça acınasıydı.
Kuşkusuz fazla iyimser ve işine gelen bir düşünceydi bu; ancak iyimser olmakta haksız olduğunu da düşünmüyordu, hele ki bu dünya Subaru'ya bu kadar kazık atmışken. Sadece olumsuz düşüncelere saplanıp kalırsa kendini kaybeder, neşesinin bile kurtaramayacağı kadar derin bir umutsuzluğa gömülürdü.
Subaru, anne ve babasının bu çarpık dünyaya bakış açısını nasıl şekillendirdiğini hatırlayıp omuzlarını düşürerek iç geçirdi. Derken…
“—!”
İçini aniden kaplayan tekinsiz hisle nefesini tutup adımlarını durdurdu. Tenine çarpan havanın dokusu değişmiş gibiydi. Alnındaki ter birdenbire buz kesti.
Rüzgâr, ilerlediği yönden gelen yoğun bir hayvan kokusunu titreyen burun deliklerine taşıdı. Az önce hava çimen ve toprak kokusuyla doluyken, şimdi vahşi bir hayvanın leş kokusuyla ağırlaşmıştı.
Kötü bir şeylerin yaklaştığı hissini bastıramayan Subaru soluğunu kesti. Ağaçların arasındaki aralıktan kafasını uzattı. Havaya yayılan kokunun kaynağını görünce nefesi boğazına tıkandı.
“—”
Görüş alanının bittiği yerdeki ufak bir açıklıkta, rüzgâr ve çürüme yüzünden devrilmiş bir ağaç vardı. Hemen yanından ince, beyaz bir bacak sarkıyordu.
Subaru boynunu uzatıp dikkatle baktığında, bacağın üzerinde yırtık pırtık kumaş parçaları olduğunu ve bunun örgülü, yıpranmış kahverengi saçlı bir kıza ait olduğunu gördü. Onu bulmuştu.
“—”
Nefesini tuttu ve durumu tarttı.
Aradığı kızın o olduğuna şüphe yoktu. Fakat yerde yatan kızın vücudu zerre kımıldamıyordu. Bilinci yerinde değildi ve elbette durduğu yerden nefes alıp almadığını bile kontrol edemiyordu. Çevresini hızla taradı ama kızı buraya bırakan canavar buralarda değil gibiydi.
Yani yaratık avını sürükleyip buraya kadar getirmiş, sonra da bırakıp gitmiş miydi? Bu hiç mantıklı gelmiyordu. Gelmiyordu ama…
"…Ayağıma gelen fırsat bu… Ne yapsam ki…?"
Kızı kurtarmak için ele geçen bu mükemmel fırsatta beklediği her an tehlike katlanarak artıyordu; hele ki Subaru'nun olası rakibiyle başa çıkma şansı en fazla yüzde elliyken.
—Neden burada olan Subaru Natsuki'ydi ki?
Ya burada Roswaal olsaydı? Ya da Beatrice? Ya da Reinhard?
Onlardan biri olsaydı, kahramanlara layık güçlerle kutsanmış biri, bu durum anında çözülürdü.
Fakat orada duran kişi Subaru Natsuki'ydi. Bir mucize için yanıp tutuşan kişi Subaru Natsuki'ydi. Ve mucize yaratmaktan kesinlikle en uzak olan kişi de yine Subaru Natsuki'ydi.
Mantığı, işi garantiye alıp Rem'i beklemesi için ona yalvarıyordu. Yine de…
—Emilia olsa hiç tereddüt etmezdi.
Bunu düşündüğü an Subaru'nun bacaklarının titremesi kesildi. Karar verme baskısıyla hızlanan nabzı, düzensizleşen nefesiyle birlikte sakinleşti.
Subaru çimenlerin arasından fırlayıp önündeki açıklığa atıldı ve devrilmiş ağacın gölgesindeki kıza doğru dosdoğru koştu. Ufak, hafif bedenini doğrultup nabzı olup olmadığını kontrol etti.
—Nefesi zayıftı ama damarlarında hafif, düzenli bir nabız atıyordu.
"…Çok şükür."
Kızı arkasında bırakıp gitmediğine gerçekten çok sevindi.
Zayıf nefesi ve nabzı, onun da bir lanetin etkisi altında olduğu anlamına gelebilirdi. Eğer öyleyse, tek bir an bile kaybetmeden büyüyle iyileştirilmeli ve laneti kaldırılmalıydı.
Dayanıklılığına pek güvenmiyordu ama tek bir kızı ormandan çıkarabileceğini düşündü… fakat Subaru aklındaki bu kararla ayağa kalktığı anda…
“—”
Omurgasından yukarı tırmanan ani ürpertiyle irkildi ve omzunun üzerinden geriye baktı.
—Çalılar hışırdadı, dört ayaklı bir canavar çimenleri yararak çıplak toprağa adım attı.
Kısa, siyah kürklü bir yaratıktı. İlk bakışta eski dünyasındaki bir Doberman ile benzer boyutlarda görünüyordu ama yapısı Subaru'nun gördüğü köpeklerden iki kat daha kalındı. Pençeyi andıran patileri keskindi; ağzı kapalıyken bile sivri dişlerinden salyalar damlıyordu. Kan çanağına dönmüş gözlerini Subaru'ya dikip boğuk bir hırıltı çıkardı.
Bu bir iblis köpekti, daha doğrusu bir canavardı. Böylesi habis bir görünüme de ancak böyle bir isim yakışırdı.
"…Bu, şey… pek aklımdaki gibi olmadı."
Yüzünü kaplayan tebessüm ve kuru bir kahkaha eşliğinde yanağının seğirdiğini fark etmedi bile.
Gözlerinin önündeki canavar, Subaru'nun beklediği o küçük yavru köpek kesinlikle değildi. Üstelik ortaya çıkış zamanlamasına bakılırsa…
"…Bu kızı yem olarak kullanıp beni dışarı çekmesini mi bekledin…?"
Subaru ürperdi. Belki de sadece vahşi içgüdüleri iş başındaydı ama canavarın beklenmedik zekâsı huzurunu kaçırmıştı. Her halükarda, bunu düşünecek vakti yoktu.
Gözleriyle etrafı taradı ama ne Rem'in yetiştiğine dair bir iz vardı ne de canavardan kaçabileceği bir yol. Nitekim yaratık çoktan başını öne eğmiş, yeri tırnaklamaya başlamıştı bile.
Tereddüt edecek zamanı kalmamıştı.
"Tch… Kahretsin, geleceksen gel ulan!!"
Subaru öfkesini kusarken ceketini sıyırıp çıkardı ve bu kaliteli dikilmiş giysiyi sol koluna doladı.
Vahşi bir hayvanla karşı karşıya kaldığında en çok çekinmen gereken şey keskin dişleriydi. Dört ayaklı bir canavara karşı hasarı sınırlandırmak için koluna kalın bir kumaş sarmak yapılabilecek en asgari şeydi.
Eski dünyasında televizyonda gördüğü polis köpeği eğitimlerini hatırlamış ve anında bunu kopyalamıştı. Sol kolunu ileri uzattı, üzerine ne zaman atılacağını kestirmeye çalışan canavara dik dik baktı.
Canavarın ağırlık merkezini alçakta tutup tek bir kasını bile kıpırdatmaması Subaru'yu tedirgin ediyordu.
"Hey, ne bu rahatlık böyle ha?! Hey! Hadi gel! G—"
Yok oldu.
Az önce tam önünde duran canavar bir anda karanlığa karışıp eriyiverdi.
Belirsiz, kara bir bulut Subaru'nun uzatılmış sol koluna doğru hamle yaparken dehşet boğazını kilitledi. Bir sonraki an, keskin dişlerin kalın kumaşı delip geçtiğini ve canavarın etini derinlemesine ısırdığını hissetti.
"Bu—!"
Görüşünü kızıla boyayacak kadar şiddetli, batıcı bir acı anında sinir sistemine bir balyoz gibi indi.
Fakat…
"—Acımadı ki!!"
Sol koluna tüm gücünü verdi, kaslarını sıkarak etine gömülen dişlerin çıkmasını engelledi. Sonuç olarak, koluna çaprazlama kenetlenen canavar artık hareket edemez hale gelmişti.
İki kırmızı göz Subaru'nun bakışlarıyla buluştu. Subaru, yaratığın ezici nefretine göğüs gererek, "Beni ısırdın ha, seni gidi uyuz it—!" dedi.
Tüm sol kolunu canavarın etrafına dolayan Subaru, vücudunu sertçe savurdu. Merkezkaç kuvveti canavarı havaya fırlattı, geriye, devrilmiş ağaca doğru savurdu—ve yaratık dışarı uzanmış bir dala çarptı.
“—!”
Keskin dal derisini yarıp geçti, eti parçalarken tok bir ses çıkardı. Can çekişen uluması karanlık ormanda yankılandı.
Sırtından kazığa oturan canavar bir süre daha Subaru'nun kolunu çenesinin arasında sıkıca tuttu ama sonunda hareketi kesilince pes etti. Subaru ise dizlerinin üzerine çöktü.
"Ben… kazandım mı?"
Nefes almadığını gören Subaru, canavarın dişlerini kolundan sökerken kendi kendine mırıldandı. Kanlar içindeki ceketin altındaki ön kolu berbat bir haldeydi. Yarayı bizzat görünce, acı sinirlerini sardığı için Subaru'nun ağzından sessiz bir inilti döküldü. Yine de yüzünü buruştura buruştura rahat bir nefes aldı.
Rem'in gücü olmadan bile bu badireyi atlatabilmişti. Vakit ayırıp ceketi koluna yeniden bağladı ve onu bir sargı bezi gibi kullandı.
Kolunun hâlâ hareket edebildiğinden emin olduktan sonra kızı bu sefer gerçekten almak için geri yürüdü.
"Acıyor… ama bu hayattayım demek. Kahretsin. Neyse, hemen köye dönm—"
Sözünü yarıda kesti çünkü çimenlerin bir kez daha hışırdadığını fark etmişti. Tüm bedenini hâlâ etrafta pusuya yatmış hayvani bir şeylerin olduğu hissi sarınca tüyleri diken diken oldu.
Arkasını döndü. Sonra Subaru mırıldandı: "Yok artık, ciddi misiniz…"
Karanlık ormanın içinde kırmızı gözler parıldadı—ilerideki ağaçların arasından neredeyse sayılamayacak kadar çok sayıda göz ona dikilmişti.
Saymak istediğinden değil tabii, ama bütün el ve ayak parmaklarını toplasa bile yetmeyecekti.
Farkına bile varmadan kollarını iki yana açtı Subaru. Bu sayısız ışık noktasına teslim olmak için değil—arkasındaki küçük kızı korumak için.
“—”
Yaratıklar onun bu sessiz kararlılığından zerre etkilenmedi. Kırmızı ışık noktaları Subaru'nun dileklerini hiçe sayarak hep birlikte üzerine atıldı.
"Uaa—!"
Subaru kendi boğazından bir kükremenin yükseldiğini fark etti. Pes etmeye niyeti olmadan haykırdı.
Ruhu bu maskeyi korumaya devam ediyor, önünde kaç tane kırmızı göz olursa olsun kaybetmeyeceğini söylüyordu. Elbette blöf yapıyordu; taktığı kaplan maskesi kâğıttan ibaretti. Subaru bağırırken bir canavar boğazını parçalamak için ileri atıldı—
“—”
—tam o anda, gözlerinin önündeki canavarın kafası aşırı olgunlaşmış bir kavun gibi patladı.
Tam mesafeden ölümüne ezilen yaratığın taze kanı Subaru'nun yüzüne sıçradı. Canavarın başsız gövdesi ileri doğru fırlayıp Subaru'ya çarptı. Çarpmanın etkisiyle geriye savrulan Subaru yuvarlandı; acıdan ve üzerindeki kandan iğrenerek başını sallayıp ayağa kalktı.
—Az önce ne oldu öyle?
Savaş meydanına mavi saçlı bir kız inmişti; bir eliyle eteğinin kenarını zarifçe savurarak hafifçe tutuyor, diğer eliyle de habis bir demir güllesi savuruyordu.
"Çocuklar güvende ve köye dönüyorlar. Görüyorum ki zaman kazanma çabalarınız gayet iyi sonuç vermiş."
"Rem, dikkat e—!"
Beklediği takviyenin gelişiyle Subaru’nun duyduğu sevinç kısa sürdü; zira iblis canavar sürüsünün öncü kolu biçilmiş olsa da, iki tanesi daha kızın narin bedenine doğru sıçradı.
“—Hah!”
Demir sapı tutan sağ kolu yana doğru savruldu; demir gülle dönen zincirin izini takip etti.
Normalde yavaş ve hantal kalması gereken bu yıkıcı silah, inanılmaz bir güçle dönüp kolunun savrulma kavisini izleyerek yoluna çıkan her şeyi un ufak etti. Kudreti dalları biçti, ağaç gövdelerini çatırdattı ve dosdoğru iblis canavarın gövdesine çarptı. Silah öyle muazzam bir güçle temas etti ki gövdeyi ortadan ikiye ayırarak ormana gübre yaptı.
Yanındaki yoldaşı bir anda yere serilince, diğeri öfkeyle Rem'in sol böğrüne dişlerini geçirmek için havalandı—fakat tam ona ulaşmak üzereyken Rem sol yumruğunu canavarın burnuna tepeden indirip onu gökyüzünden yere çaktı. Yumruğunun kudreti canavarın kafatasını içeri göçürdü; başını toprağa gömecek kadar güçlü bir darbeyle onu oracıkta telef etti.
Hüneri gün gibi ortadaydı. Subaru, Rem'in yıkıcılığını kavradığını sanmıştı ama şimdi gerçekten biliyordu. Bu durum başını ağrıttı.
“Ç-çok güçlüsün!!”
“Bir kıza söylenecek sözler mi bunlar, Subaru?”
“Benim gibi bir çelimsizin söyleyebileceği tek şey bu! Cidden aştın kendini!”
Rem'in hayal ettiğinden çok daha güvenilir çıkmasıyla kendinden geçen Subaru, ona sarılacakmış gibi atıldı. Ardından sürünün geri kalanı etraflarını sarıp onları kuşatırken hemen Rem’in arkasına sıvıştı.
Aralarından iki tanesini daha kaybeden sürü tereddütle hareket ediyordu. Canavarlar pusmuş, onların—daha doğrusu Rem'in—bir sonraki hamlesini bekliyordu; Subaru gözlerindeki hınç dolu nefreti açıkça görebiliyordu.
“…Bu arada Rem, hepsini tek başına temizlemeyi mi planlıyorsun?”
“Çok fazlalar. Tek başıma olursam sayıca beni alt edebilirler.”
“Tahmin etmiştim. O halde…”
Canavarlar toparlanıp üzerlerine atılmadan önce Subaru ve Rem aynı şeyi düşündü. Gözleri etrafı taradıktan sonra aynı noktada buluştu—kuşatmanın sadece üç canavardan oluşan zayıf halkasında.
Subaru, Rem’in saldırısıyla birlikte bağırdı.
“Orası!”
Demir gülle, katliamın habercisi olan bir uğultuyla havayı yardı. İblis canavar kümesine ulaşmadan bir an önce yere çarpıp devasa bir toprak bulutu kaldırdı. Subaru, yükselen toprak perdesinin canavarların dengesini bozduğunu sezdi.
Sıradaki haykırış Rem’den geldi.
“Şimdi—!”
Subaru, sanki bedeni bir top mermisi gibi fırlatılmışçasına koşturdu.
Az önceki darbe barikatta bir gedik açmıştı, yarıp geçebileceği dar bir gedik—
Subaru aralıktan fırlayıp geçerken, iblis canavarlar açık bir yol bıraktıklarına hayıflanarak uludular. Fakat peşinden atıldıklarında, arkalarından savrulan demir yılana kolay yem oldular.
“Vay canına, travmatik ses uyarısı—!”
Tüm gücüyle depar atarken Subaru, sol kolunu uçuran o dans eden zincirin sesini hatırladı. Arkasında vahşice savrulan demir gülle, karanlık ormanda taze, kanlı çiçekler açtırıyordu.
Subaru bir ağaç kökünün üzerinden atladı, yüzüne çarpan daldan sıyrılmaya çalışırken bağırdı: “Rem, önümü göremiyorum!”
“Düz… dosdoğru ilerle. Bariyeri geçtiğimizde bu iş bitecek. Köydeki ateşlere doğru koş!”
Dosdoğru demişti ama Subaru önünün ne taraf olduğunu bile kestiremiyordu. Sadece birkaç adım ilerisini gösteren bu zifiri karanlığın yön duygusunu bu denli felç edeceğini asla tahmin etmezdi. Kollarında küçük bir kız taşırken elleriyle el yordamıyla ilerlemesi de mümkün değildi.
Nefes nefese kalmıştı. Yolunu kaybettiği veya canavarların her an tepesine bineceği kaygısıyla dolup taşıyordu.
Sol kolu uyuşuyordu. Kanama hiç durmamıştı; ceketinin kumaşı kana bulanmıştı. Kan damlalarının toprağa düşüşünü, peşindekileri dosdoğru kendisine getiren kusursuz bir iz bıraktığını zihninde canlandırabiliyordu.
İleriye doğru tek bir adım bile atmamış gibi, durmadan aynı manzarayı görüp duruyordu. Göğsünde yanan bir öfke kıvılcımı vardı; dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. Yine de tüm bu süre boyunca…
…arkasında şaklayan zincirin sesini duyabiliyordu.
“Kahretsin! Böğrüm fena sızlıyor—!”
İleri, daha ileri—!
Derken Subaru'nun önündeki karanlık aniden aralandı.
Görüş alanı genişledi ve bu anilik karşısında gözleri gayriihtiyari kısılırken, uzakta insan yapımı bir ışık gördü.
“Rem! Işık görüyorum! Köyden birileri… bariyerin orada!”
Subaru, gerçek manada bir umut ışığının belirmesiyle sevinç içinde arkasına baktı. Fakat bir saniye sonra, nutku tutularak gözleri fal taşı gibi açıldı.
Rem’in onu arkadan korumak için verdiği mücadele ancak destansı olarak nitelendirilebilirdi.
Üzerine tam oturan hizmetçi kıyafeti parçalanmış, diş izleriyle delik deşik olmuştu; altındaki beyaz teni sayısız kesikle kaplıydı. Canlı mavi saçları darmadağındı ve saçlarına bulaşan taze kandan orijinal rengi neredeyse seçilmiyordu.
Efsanelere layık, amansız bir savaşın ortasındaki Rem’i gördü. Ve tam o anda, aynı Rem ona doğru bir elini uzatarak hızla yaklaşıyordu.
“Rem—?!”
Rem’in uzanan eli Subaru’nun sırtına indi ve kazandırdığı ivmeyle onu boylu boyunca ileri fırlattı. Kucağındaki kızı hemen darbeden korudu ama bunun bedeli olarak kendisini koruyamadı; yüzüstü yere yapışıp bedenini hırpaladı.
Subaru acıyı hissetti ve ağzındaki toprağın tadını aldı; Rem’e az önce neden bu kadar sert davrandığını sormak istedi—ama ağzını açacak mecali yoktu.
“…Şaka yapıyor olmalısın…”
Subaru mırıldanırken, tam gözlerinin önünde toprak sağdan sola doğru süpürülüyordu.
Rüzgâr toprağı sardı, kum ve çamur bir girdap halinde yükseldi, ağaçlar köklerinden söküldü ve ormanın çehresi bütünüyle değişti. Önündeki bu şiddetli manzara karşısında Subaru, bakışlarını akan toprağın kaynağına çevirdiğinde nefesi kesildi.
—Çünkü orada, etrafını saran altın sarısı bir parıltıyla büyü gücü salan küçük iblis canavarı gördü.
—İblis canavarlar, büyü enerjisine sahip insanlık düşmanlarıydı.
Bu bir lanet değildi. Lanetler bu enerji gibi yönlendirilemezdi. Başka bir deyişle, düpedüz büyü kullanıyordu.
“—R-Rem?!”
Neler olup bittiğini geç de olsa idrak ettiğinde, Subaru artık Rem’in arkasında olmadığını fark etti. Rem’in kendisini o toprak selinden korumak için ittiğini de anladı.
Ve bunun bedeli olarak…
“—”
…toprak ve taşlar, kızın üniformalı bedenini karanlık gökyüzüne doğru fırlatmıştı.
Zemin, Rem’i hoyratça karşılayıp narin bedenini kuru bir yaprak gibi savurdu. Üzerinden saçılan kan ve havada çaresizce süzülüşü, kaldıramayacağı kadar ağır bir hasar aldığını ayan beyan gösteriyordu.
Rem sert bir iniş yaptığında darbeyi yumuşatamadı. Tek teselli, toprağın akıp gitmesiyle çıplak kalan zeminde kafatasını kırmamış olmasıydı.
“Re… Seni aptal! Nasıl yaparsın…? Ben bunca şeyi ne için…?!”
Subaru yaptım sanki diye haykırmak üzereydi ki tam o anda iliklerine kadar dondu.
Hiç şüphesiz hepsi hissetmişti. Toprak akıntısını yaratan küçük iblis canavar ve peşlerinden koşan sürü… hepsi hareket etmeyi kesti.
Hissedebiliyordu. Bundan emindi. Havada asılı duran şey, ölümün ağır varlığıydı.
—Rem’in yere yığılan bedeni yavaşça ayağa kalktı.
Böylesine korkunç bir darbe almasına rağmen Rem, ayağa kalktığında en ufak bir yara izi bile göstermiyordu. Gerçekten de görebildiği kadarıyla tüm yaraları kapanmıştı.
İnanılmaz iyileşme enerjisi yüksek bir sıcaklık yayıyor, adeta kanı kaynayarak kırmızı bir buhar halinde tütüyordu.
Rem başını çevirip etrafına yavaşça bakındı. Gözleri tüm akıl kırıntısını yitirmişti. Kan sıçramış yüzü, kendinden geçmiş bir tebessümle çarpıldı.
Sonra Subaru gördü.
“—Bir iblis.”
—Başlığı artık düşmüş olan Rem’in alnından beyaz bir boynuzun çıktığını gördü.
“Ah-ha… ah-ha-ha—”
Güldü. Küçük bir kızınki gibi tiz bir kahkahaydı ama çıplak bir vahşetle dolup taşıyordu.
Bedenini büken Rem, rüzgâr gibi hareket ederek iblis canavar sürüsüne doğru hücum etti. En öndeki kıpırtısız iblis canavar tepki veremeden, Rem topuğuyla onu ezdi. Bedenini önündeki iblis canavarlara doğru fırlatarak onları yavaşlattı ve demir güllesini savurarak ardında çok sayıda kanlı çiçek ve canavar leşi bıraktı.
“İblis canavar! İblis canavar! İblis canavar!—Cadı!”
Rem, canavarları peş peşe katlederken indirdiği her ezici darbede haykırmaya devam etti.
Kanlar saçıldı, kafatasları çöktü; bağırsaklar ve beyin dokusu ormana büyük bir şiddetle dağıldı.
Subaru manzarayı seyrederken acısını tamamen unutup dizlerinin üzerine çöktü.
Sesini çıkaracak cesareti bulamıyordu. Normalde böyle olmaması gerekirdi ama Subaru, o anda Rem’in radarına girecek olursa göz açıp kapayıncaya kadar öldürüleceğini bir şekilde biliyordu.
Rem’in tavırları o kadar kendinden geçmişti ki yanıldığını düşünemezdi bile.
Subaru, Rem’in cinnet geçirdiği gerçeğini sindirmeye çalışıyordu. Ancak iblis canavarlar öylece oturup ölümü beklemediler.
İlk şokun ardından kendilerine gelen iblis canavarlar, bulacakları her açıktan faydalanmak üzere Rem’in etrafını sardı. Tek bir darbeyle telef olan leşlerin sayısı arttıkça, pençe ve dişleriyle Rem’i yıpratmaya başladılar.
Sürünün sonu gelmiyordu. Şimdiye kadar ilk başta peşlerine düşenlerin sayısını çoktan ezmiş olması gerekirdi fakat yol boyunca kırmızı gözlerin sayısı artmıştı; gelgitler kadar dinmek bilmeyen dalgalar halinde geliyorlardı.
“Nihai modunda olsa bile sonsuz canlanan düşmanlara karşı dayanmasının imkânı yok…!”
Koşullar baş döndürücü bir şekilde değişmişti ama Subaru ve diğerleri hâlâ feci bir dezavantajdaydı.
Durumu nesnel bir şekilde kavrayan Subaru, büyü enerjisinde yeni bir artış hissedince arkasına baktı.
Yavru iblis, Rem ile sürü arasındaki arbededen uzak durarak bir büyü çemberi oluşturuyordu. Havanın manasını kurutarak etrafındaki uzamı bükecek bir başka kuvveti serbest bırakmaya hazırlanıyordu.
Enerji girdabını sezmiş gibi görünen Rem başını hızla kaldırdı; bu yeni tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla savurabilmek için demir gülleyi göğe fırlattı. Fakat Rem durakladığı anda, iblis canavar sürüsü fırsatı yakalayıp hep birlikte Rem'in sırtına doğru sıçradı.
“—!”
Her şey bir anda oldu. Zihnine tek bir düşünce bile gelmeden önce eli Rem’in sırtına uzanmıştı.
Onu yoldan çeken darbeyle Rem’in nefesi kesildi. Yüzü şok ve huzursuzlukla kaskatı kesildi. Boş bakan gözleri aklın ışıltısını yeniden kazandı, o canavarımsı tebessüm silindi ve duyguları taştı.
—Ah, demek böyle bir yüz ifadesi de takınabiliyorsun, diye düşündü aklının bir köşesinde.
“—Gaaaaah!!”
Bir sonraki an, bir şey uzattığı kolunun bileğini paramparça etti.
Çığlık attı. Sağ bacağına, sol böğrüne ve sırtına aynı anda dişlerin gömüldüğünü hissetti. Görüşü kızıla boyandı. Acıyı idrak edemiyordu. Ayak bilekleri ezilmişti. Karnı deşilmişti. Kan ve bağırsaklar dışarı döküldü; et ve kandan ibaret bir heba oluş.
“Subaru—!!”
Bir çığlık duyar gibi oldu.
Yüzünü o yöne doğru kaldırmaya çalışsa da bedeni artık istediği gibi hareket etmiyordu. Dengesi bozulmuştu. Ezilen ayak bilekleri normal gücünün yarısıyla bile karşılık veremiyordu. Bu denli ağır yaraların gerektirdiği gibi yere yığıldı. Tam önünde, sivri dişlerle kaplı bir çene ona doğru atılıyordu. Doğrudan nefes borusuna yöneldi. Yine tam önünde, demir gülle yeri yarıp o canavarı ezdi. Kanlar saçıldı. Kendi kanı mıydı, yoksa…?
Bilinci kayıyordu. Tamamen ne zaman silinip gideceğini bilmiyordu.
Yaşamının çekilip gittiğini hissetti. O da bunun ne kadar aptalca olduğunu düşündü. Kaş yaparken göz çıkarmıştı. Şimdi her şeyi baştan almanın ne anlamı kalmıştı ki?
Acı. Izdırap. Her şey çok uzaktaydı—görünmez, duyulmaz. Gitgide azalıyordu.
Hayatı, bir kum saatinden dökülen kum taneleri gibi böğründeki delikten akıp gidiyordu.
Solup gidiyorum. Bitti. Her şey… bitti.
“Ölme, ölme, ölme—!”
Gözyaşlarının eşiğinde bir ses.
Bir haykırış.
Ben—
BÖLÜM 4
İBLİSANE YÖNTEM
1
Bilinci uzak bir dalganın üzerinde süzülüyordu.
Zihni, çalkantılı suların üstünde sersemlemiş bir hâlde, rüya ile gerçek arasında gidip geliyordu.
“—onu kurtarmanın başka yolu yok mu?”
“—acaba öyle mi? O hâlde nasıl istiyorsan öyle yap.”
Uzaklarda—yok, hemen yanı başında—ne orada ne de burada olan bir sınırda, birbiriyle konuşan iki kişinin sesini duydu.
Yalvaran bir ses. Dobra bir ses. Ağlamaklı bir ses. Duyguları donmuş bir ses. Sesler.
Aniden yumuşak bir elin sarışını hissetti.
Kimin eli olduğunu hatırlıyordu, çünkü bu dokunuşu daha önce de birkaç kez hissetmişti.
O sıcaklığa can atıyordu. Geri dönmek istiyordu. Bunun sadece bir rüya olmasını istemiyordu.
Elin teması aniden uzaklaştı. Çok, çok uzaklara, ulaşılamaz ve dokunulamaz bir yere gitti.
“—Seni… kurtaracağım.”
Geriye yalnızca çelikten bir kararlılıkla söylenmiş o sözler kaldı.
Her şey yok oldu. Onu çok, çok geride bırakarak her şey çekip gitti.
Ve sonra—
2
Kaçıncı kez bilincini kaybetmiş ve böyle uyanmıştı?
Subaru zihninde dolanan bu düşüncelerle yabancı tavana baktı.
“Uff, ah…”
Yatakta doğrulduğu anda böğrü spazm geçirdi. Bu acı uykusunu fena hâlde açtı.
Ağrıyan karnına dokunmaya çalıştığında sol kolunda tuhaf bir terslik hissetti. Kolunu önüne doğru kaldırırken o kötü his devam etti ve kolunun ne kadar acınası bir hâlde olduğunu kendi gözleriyle gördü.
Parmak uçlarından bileğine kadar her yeri beyaz yara izleriyle kaplıydı.
Ters hissettiren yalnızca kolu değildi.
Gömleğini yukarı sıyırdığında sağ böğründe de benzer yaralar olduğunu gördü. İki ayak bileğinde, sağ üst kolunda, omzunda ve son olarak da kalçasında daha fazlası vardı.
Hepsi de iblis canavarlarının dişlerinden kalan yaralara benziyordu.
“Ölüp gittiğime emindim…”
Rem’e kalkan olurken her yerinden ısırılmıştı.
Vahşi canavarların çeneleri Subaru’nun etini kıymaya çevirmişti. Kanında ve iç organlarında yaşam ışığının ne kadar cılızlaştığını hissetmişti; her şeyin bittiğinden neredeyse adı gibi emindi.
“Demek kıl payı hayatta kaldım ve sonradan beni yamadılar…?”
Subaru parmaklarının düzgün hareket ettiğinden emin olarak etrafı dikkatle inceledi.
Tavan yabancıydı; yatak ise kaba saba. Oda, Roswaal Malikanesi’nin odalarından biri olamayacak kadar dardı. Derken kapının hemen yanındaki ahşap sandalyede oturan, başı öne düşmüş uyuyan kızı fark etti.
“—Emilia.”
Kız, seslenişine tepki verecek gibi durmuyordu.
Emilia uykusunun derinliğine denk bir şekilde oldukça derin nefes alıyordu. O güzel gümüş saçları bu seferlik darmadağındı; dahası, kıyafetleri hâlâ kana ve çamura bulanmıştı.
Kendisi yaralanmıştı. Sabaha kadar uyumuştu. Emilia hemen yanında uyuyordu. Tüm bunlara kıyafetlerinin durumu da eklenince, Subaru kadar kıt kafalı biri bile vaziyeti kavrayabilirdi.
“Yine ona borçlandım, ha…?”
“Orası biraz şüpheli. Lia bu seferki yardımı, gösterdiğin çabanın sonuç vermesi sebebiyle bir karşılık olarak görebilir.”
Subaru bu cılız fısıltının geldiği yöne döndü. Puck, Emilia’nın saçlarının arasından süzülüp hemen yanında havada asılı kaldı.
“Selam. Günaydın Subaru. O izler hareketini biraz kısıtlar, değil mi?”
“Belki de kısıtlamaz. Yara olan yerler biraz gergin hissettiriyor ama canım kurtuldu diye şikayet edecek değilim. Erkeğim sonuçta, vücudum biraz hırpalandı diye mızmızlanacak hâlim yok.”
Onları savaş meydanından kalma birer onur nişanesine dönüştürmek gibi bir niyeti yoktu ama içindeki beyaz yaralarla bağlantılı derin duyguların asla silinmeyeceği kesindi.
Subaru için yaralarına sebep olan şeyin başına ne geldiği daha önemliydi.
“Sanırım beklediğim gibi sonuçlandı ama… sonrasında tam olarak ne oldu? Dürüst olmak gerekirse, o köpekler beni çıtır çıtır dişledikten sonrasına dair tek bir şey bile hatırlamıyorum.”
“‘Çıtır çıtır dişlemek’ çok sevimli bir tabir olmuş. Seni taşıdıkları sırada gördüğüm kadarıyla daha çok ‘kıtırdatıp çiğneyip parçalara ayırmak’ gibiydi…”
“O kadar abartı olsaydı çoktan nalları dikmiştim. Beş altı kolum daha olsa yine yetmezdi.”
“Hı-hım, zaten senin almadığın o ekstra hasar yüzünden mavi saçlı hizmetçi acınası bir hâldeydi.”
Onun bu lakayt ve kaygısız sözleri karşısında Subaru’nun boğazı bir anda düğümlendi. Subaru’nun bu tepkisini gören Puck lafa devam etti.
“Çünkü o kız iblis formuna dönüştüğünde yaraları çok hızlı iyileşiyor. Seni köye geri taşıdığında, iyileşme büyüsüne bile ihtiyaç duymayacak kadar, yalnızca yüzeyde ufak tefek çizikleri kalmıştı.”
“Ödümü koparmasana öyleyse… Neyse, Rem de köye döndü demek, ha? Yanımdaki son çocuğa ne oldu?”
“O konuda için rahat olsun. Yedi çocuğun hepsi güvende. Gerçekten doğru kararı verdin, Subaru.”
Puck patilerini sessizce birbirine vururken sesli bir şekilde “şak, şak” dedi. Subaru, Puck’ın patilerinin sesli alkış tutamayacak kadar yumuşak olduğunu düşündü ve bu manzaraya bıyık altından gülüp başını iki yana sallayarak bu boş düşünceleri kafasından savdı.
“Puck, köye dönen çocukların üzerindeki lanetleri kaldırma işi ne oldu?”
“O konuda da endişelenme. Büyü onları epey iyileştirdi, Betty ve ben o lanetleri kaşla göz arasında kaldırırız. İyileştiler sayılır; sana garantisini veriyorum.”
Puck göğsüne vurarak kendinden emin bir onay verdi. Bunu gören Subaru, kendi çabalarının boşa gitmediğini anlayıp rahat bir nefes aldı.
Subaru’nun eli hâlâ göğsündeyken bakışları yeniden uyuyan Emilia’ya kaydı.
“Peki ya Emilia…? Bütün gece sabahladı mı?”
“Ona sabredip beklemesini söyledim ama dinlemedi. Seni iyileştirmek için od’unu bile tüketti, bu yüzden bırak da biraz uyusun, olur mu?”
“Od mu…? O da ne?”
Subaru bu yabancı kelimeyi duyunca kafasını iki yana salladı. Puck bıyığıyla oynadı.
“Çevremizdeki havayı dolduran büyü enerjisine mana denir. Od ise bunun tam tersidir, yaşayan tüm canlıların doğuştan sahip olduğu büyü enerjisidir. Toplam kapasite kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterir ve onu tüketmek insanı fena hâlde yorar. Bu yüzden Lia’ya onu olabildiğince az kullanmasını söyledim ama…”
Puck’ın sözleri ve tavırları, Emilia’nın bunu nasıl karşıladığını Subaru’nun kafasında canlandırmasını kolaylaştırdı.
Zaten Puck’ı gece vakti çağırmak aralarındaki sözleşmenin kurallarına aykırıydı. Eğer lanetleri kaldırmak için Puck ve Beatrice’i çağırmak gerekiyorsa, Emilia bir saniye bile tereddüt etmezdi.
Canı yansa bile başkalarına yardım ederdi. İşte bu yüzden onu seviyordu.
“Burası köydeki birinin evi, değil mi? Etrafa biraz bakınsam sorun olur mu?”
Madem Emilia’yı uyandırmayacaktı, Puck’la yaptığı bu sessiz sohbeti noktalamak en iyisiydi. Subaru bacaklarını yataktan aşağı sarkıtırken Puck onaylarcasına başını salladı.
“İyileşmenin ne kadar tuttuğunu görmek için biraz hareket etmek muhtemelen daha iyi olur zaten.”
Puck’tan izni alan Subaru yavaşça dışarı doğru yöneldi.
Yol üstünde, Emilia’nın yanından geçmeden önce kibarca başını eğdi. Başını eğerken Emilia’nın uyuyan yüzüne baktı, ona takılma dürtüsüne canla başla direnerek kendini dışarı attı.
Subaru odasından çıktı ve binanın girişinden başını uzattığında köyün çalkantı içinde olduğunu gördü. “Ha, evet, gayet normal tabii,” diye mırıldandı.
Sabah güneşi henüz doğmamıştı bile fakat köyün merkezindeki meydanda çok sayıda insan silüeti toplanmıştı.
Burası küçük bir köydü. En ufak bir kargaşanın ayrıntıları bile orman yangını gibi yayılırdı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar; ortada hararetle tartışan güçlü kuvvetli genç adamların etrafına toplanmış, yüzlerinde endişeli ifadelerle bekleşiyorlardı.
Bunlar şüphesiz Subaru ve Rem’in peşinden ormana giren gençlerdi. Birkaçının sargılı olduğunu gördü; anlaşılan onların da zayiatı vardı.
Kalabalığı taradı, aradığı yüzü göremeyince huzursuzlandı.
“—Demek uyandın, Barusu?”
Ses arkasından gelmişti. Subaru durup arkasını döndü. İsmini söyleyiş biçiminden kim olduğunu tahmin edebiliyordu ama yine de yüzünü görmek içini bir rahatlamayla doldurdu.
Pembe saçlı hizmetçi—Ram—arkasında dikiliyordu.
Ram o alışıldık hizmetçi kıyafetinin kollarını sıvamıştı ve elinde sepete benzer bir şey tutuyordu. Sepeti dolduran çok sayıdaki fırınlanmış patatese bakılırsa, onları bir yerden başka bir yere taşımakla meşguldü.
Patateslerden yükselen hafif buhar, Subaru’nun midesini beklenti dolu hafif bir guruldamaya sevk etti. Aslında ne kadar aç olduğunu sonradan fark etti.
“Ne kadar yakışıksız; bunca ağır yarayla milleti endişelendirdikten sonra uyanır uyanmaz boğazının derdine düşmek. Yoksa o ısırıklardan kuduz falan mı kaptın?”
“O köpeklerin yaydığı şey bu değil. Ha bu arada, benim için endişelendin mi yani?”
“Ye de sus.”
“Hffov!”
Subaru, nadiren yaptığı bu dil sürçmesi yüzünden Ram’a takılıyordu. O da sıcak bir patatesi onun ağzına tıkıverdi. Kaynar patates boğazını tıkarken Subaru başını yukarı kaldırdı ve lokmayı gürültüyle midesine indirdi.
“Oracıkta ölüyorum sandım! Ama güzelmiş ha!”
“Elbette lezzetli olacaktı. Yeni piştiler… hayır, buharda haşlandılar.”
“Off, o ‘ben bir harikayım’ suratın beni deli ediyor. Yine de cidden lezzetliymiş!”
“Evet, evet. Bir tane daha istiyorsan sesini kes.”
Kız ona patatesi uzatınca Subaru bir çocuk gibi üzerine titreyerek kabul etti.
“Dün geceki hadiseyle ilgili olarak sana doğrudan teşekkür etmeliyim sanırım. Eline sağlık.”
“Pek kolay olmadı doğrusu… Ama sen niye teşekkür ediyorsun ki?”
“Bir tımarın ahalisi zarar görürse, bu durum efendinin sorgulanmasına yol açar. O vaziyette çocuklar Urugarum sürüsüne yem olacaktı… bu yüzden yaptıklarının doğru olduğuna inanıyorum, Barusu.”
“Urugarum… Demek öyle.”
Demek o kara iblis canavarlarına bu isim veriliyordu.
Urugarum. Subaru’nun bildiği kadarıyla bu, doğrudan mitolojiden çıkma bir iblis canavarının da adıydı. Bir şekilde bu isim ona çok uygun geldi. Tek bir kelime bile, o yaratıkla tek bir karşılaşmanın hayatınızı tehlikeye soktuğunu anlatmaya yetiyordu.
Ram bakışlarını ormana doğru çevirirken Subaru başıyla onayladı.
“Dün gece yıpranan bariyeri yeniden ördük. Gece boyunca bir sorun çıkmadığına bakılırsa, bundan sonra hiçbir Urugarum bariyeri aşamayacaktır.”
“Tabii buradan kimse o tarafa geçmezse, değil mi? Bir grup velet diğer tarafa oynamaya gider ve yanlarında bir ‘yavru köpek’le dönerse pek bir anlamı kalmaz ama?”
“Bunu dinlemesi pek acı verici. Daha sonra köylülerle bizzat konuşacağım.”
Ram’ın hiç değişmeyen ifadesiz yüzü, son cümlesine tatsız bir alt metin katıyordu.
Büyük olasılıkla bariyerin sağlam olup olmadığını kontrol etmek ve bir sorun varsa bildirmek köylülerin göreviydi; bu konudaki ihmalkârlıkları Roswaal’ı zor durumda bırakmıştı ve anlaşılan bu durum Ram’ın canını epey sıkmıştı.
Ardından Subaru, yolları ayrılmadan önce Ram’ın elindeki haşlanmış patateslerden ikisini kaptı. Ram, hâlâ kendi aralarında tartışıp duran perişan köylülerin yanına doğru ilerliyordu. Belli ki köye duyduğu sevgiden ötürü böyle davranıyordu. Bu iyi niyetini haşlanmış patateslerle göstermesi de tam Ram’a yakışır bir hareketti.
“Yalnız patatesler de amma lezzetliymiş ha. Tuzu az tutmak harikalar yaratmış.”
Subaru bir yandan patateslerini atıştırarak köyde dolaşmaya başladı. Hem kendi bedeninin ne durumda olduğunu hem de ormandan kurtardıkları çocukların hâlini kontrol ediyordu.
Çocuklar, üzerlerindeki lanet kalkmış olsa da yorgunluktan ve bitkinlikten hâlâ deliksiz uyuyorlardı; ancak çocukların anne babaları ve akrabaları Subaru’ya neredeyse abartılı denecek kadar teşekkür ettiler. Açıkçası Subaru bunu teşekkür almak için yapmamıştı ve bu durum onda fena hâlde bir sahne korkusu yarattı. Yükselen paniğini savuşturmak için soytarılık yapmayı beceremeyince yüzü kıpkırmızı kesildi ve oradan hemen topukladı.
Köyü turladıktan sonra Subaru eve dönüp Emilia’nın uyanmasını beklemeyi düşündü—fakat o an mavi saçlı malum kızı henüz hiç görmediğini fark etti.
“—”
Ansızın, zihninin derinliklerinden kana bulanmış hâlde kahkahalar atan iblis kızın görüntüsü çıkageldi.
Görülmeye değer, dehşet verici bir manzaraydı. Yine de Subaru bunu hatırladığında bedenini titretecek bir korku hissetmedi.
Alnından o bembeyaz boynuzun çıktığını gördüğünde ne hissetmişti öyle? Evet, o an Subaru’nun hissettiği şey—
Fakat o duyguyu tam olarak anlatacak bir kelime bulamadan, genç bir kızın sesi Subaru’ya seslendi.
“—Demek buradasın. Tam vaktinde.”
Çalılıklar hışırdadı ve içinden Beatrice çıktı; yürürken gösterişli elbisesinin etekleri yerlerde sürünüyordu.
“Böyle dışarılarda gezerken o uzun elbiseyi fena kirletmeyecek misin?”
“Büyü gücünün çamur ve kum gibi kir kaynaklarını savuşturabileceğini tahmin edersin herhalde—Daha da önemlisi, seninle konuşmam gerek.”
Beatrice, Subaru’nun bu saçma sorusuna gayet ciddi bir cevap verip eliyle gelmesini işaret etti.
Başka bir yere gitmek istiyordu—yani bu, orada konuşabileceği bir mesele değildi. Bu durum Subaru’yu biraz tedirgin etse de şu an Beatrice’e karşı hiçbir kırgınlığı yoktu. Kendisini kurtaran bu kızın peşine takılan Subaru, aniden ellerini birbirine vurdu.
“Aklıma gelmişken, sen çocukların üzerindeki laneti kaldırmak için malikânenin dışındaydın, değil mi? Teşekkür ederim.”
“…Önemli değil. Sırf Puckicik benden rica etti diye yaptım zaten.”
Elbette Puck’ın rica etmesinin sebebi Emilia’nın ondan rica etmiş olmasıydı. Beatrice de bunu pekâlâ biliyordu. Yine de bunu bilmesine rağmen Puck’ı bir kez daha bahane olarak kullanmıştı. Zaten hiçbir şeyi açık açık kabul eden bir kız değildi.
Beatrice onu köyün bir köşesindeki çiçek tarhına doğru götürürken Subaru içten içe sabırsızlanmaya başladı. Köylüler iblis canavar olayını tartışmak için meydanda toplandığından, böylesine ücra bir köşede başıboş dolaşan tek bir kişi bile görünmüyordu.
“Ee, bana ne söyleyeceksin de beni ta buralara kadar getirdin?”
Subaru konuşurken iki kolunu iki yana açtı. Beatrice’in cevabı ise oldukça tutuktu.
“Kaba saba şakalar yapmana engel olacak uygun bir atmosfer olduğunu düşündüm de ondan.”
Eteğiyle oynarken bakışları bir oraya bir buraya kayıyordu, sanki bir şey söylemekten çekiniyor gibiydi.
Nesi var bunun? Söylemesi o kadar mı zor…?
Subaru’ya göre bu kesinlikle Beatrice’in alışılmış tavırlarına uymuyordu. Ailesini kızdırmaktan korkan küçük bir kız havası vardı üzerinde.
Bu ifadeyi gören Subaru, lafı ağzından kerpetenle almaya kıyamadı. Kollarını kavuşturdu, çiçek tarhını koruyan ahşap çite yaslandı ve kızın konuşmasını bekledi.
Subaru’nun beklediğini görmek Beatrice’i bir karara varmaya itmiş gibiydi. Gözlerini kapattı, ardından usulca açıp dosdoğru Subaru’ya baktı.
“—Yarım günden az bir süre içinde öleceksin.”
3
Subaru bu sözleri sımsıkı ısırdı, dişleriyle ezdi ve yuttu. Kelimeler boğazından aşağı inip midesine otururken ve sonunda damarlarından beynine akarken birkaç saniye öylece donup kaldı.
Beatrice, Subaru’nun beklediğinden çok daha sessiz kalan tepkisi karşısında şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Beklediğimden daha az telaşlandın galiba. Şimdiye bebekler gibi ağlamaya başlarsın sanıyordum.”
Beatrice’in yüzünde hâlâ o şaşkın ifade varken Subaru sağ elini kaldırıp kıza iki parmağını gösterdi.
“Pekâlâ. Aklıma gelen iki ihtimal var.”
Beatrice karşısında sessizce dururken Subaru kalkan parmaklarından birini indirdi.
“İlki, bunun bir kara mizah, gerçekten berbat bir şaka olduğu. Açık konuşmak gerekirse hiç komik değil, o yüzden… KANDIRDIM Kİ! yazan tahta bir tabela çıkarıp güleceksen, çekinme, tam sırası.”
Ortamı yumuşatmak için bir gözünü kırptı ama Beatrice’in ifadesinde en ufak bir değişiklik olmadı.
Karşısındaki Beatrice çıtını çıkarmayınca Subaru ikinci parmağını da indirdi.
“Şaka değilse geriye tek bir ihtimal kalıyor: Lanet henüz kalkmamış.”
Beatrice, Subaru’nun varsayımını doğrularcasına kollarını kavuşturdu.
İblis canavarların diş izlerinden kalan beyaz yaralar tüm bedenini kaplamıştı ve sonuç buydu. Subaru onlara artık bambaşka, tekinsiz bir gözle bakarken yaralar hâlâ sızlıyordu.
“Emin olmak için soruyorum. Laneti kaldıramıyor musun? Benden bir şey saklamıyorsun, değil mi?”
Beatrice’in, Kimse benden istemedi, o yüzden kaldırmayacağım, diyeceğini sanmıyordu ama ufacık bir umut kırıntısı kalmış olabilir diye yine de sormak istedi.
Doğal olarak Beatrice onun bu sorusuna başını iki yana sallayarak cevap verdi.
“Kaldırabileceğim bir şey olsaydı, bana sonsuza dek borçlu kalır mıydın acaba?”
“Hadi ama, insaf et. Zaten sana boğazıma kadar borçluyum!”
Tek bir zerresini bile ödeyememişti; ne geçen sefer, ne ondan önceki sefer, ne de bu sefer. O dünyada bunu başarması imkânsızdı.
Subaru’nun anılara dalması Beatrice’in şüphe dolu bakışlarına neden oldu ama Subaru elini sallayarak konuyu geçiştirdi.
“Laneti neden kaldıramadığını sorabilir miyim?”
“…En azından nasıl can vereceğini bilsen iyi olur sanırım. Mesele basit. Çok fazla lanet katmanı var, bu da onları kaldırılmayacak kadar karmaşık hâle getiriyor.”
“…Lanetlerin katmanları mı olur?”
Subaru kafasında canlandırmaya çalışarak düşündü. Beatrice iki elini yana doğru açtı. Ansızın, iki el kırmızı bir iple birbirine bağlandı.
“Lanet tıpkı bu kırmızı ip gibidir, anladın mı?”
Beatrice iki ucundan tuttuğu ipi alıp bir düğüm attı.
“Bu düğüm bir lanet ayinidir. Laneti kaldırmak bu düğümü çözmek kadar basittir aslında. Fakat…”
Beatrice parmaklarının ustaca bir hareketiyle ellerinin arasındaki iplerin sayısını artırdı. Yeni ipler mavi, sarı, yeşil, pembe, siyah ve beyazdı. Yeni ipleri düğümleyip birbirine doladı.
“Tek bir lanetse çözülebilir. Ama bunun gibi daha fazlasını birbirine karıştırırsan…”
Beatrice iki elini de uzatarak düğümleri ona doğru tuttu. Subaru elini o karmaşanın içine soktu. Parmaktan parmağa bağlanan ip, nasıl çözülebileceğine dair hiçbir ipucu vermiyordu.
“Lanet de böyleyse… Hay aksi, evet, bu gerçekten çok zor bir seviye.”
Biri veya ikisi kaldırılsa bile bir noktadan sonra neye dokunulacağını bilmek imkânsız hâle gelirdi. Elbette yeterli zaman verilirse her şeyi çözmek muhtemelen mümkündü ama…
“Yarım günden az bir süre kaldığını söylemiştin. Sence o zaman ne olacak?”
“O kısmı oldukça basit aslında. Yarım gün içinde, iblis canavarların mananı ele geçirme ayini devreye girecek.”
Beatrice bir parmağını kaldırıp Subaru’ya doğrultarak devam etti.
“Lanetin amacı mananı tüketmek olabilir mi acaba? Amacı, yaratığın bedeni için yakıt emmek… Başka bir deyişle, sen iblis canavarların avısın.”
“Yani acıktıklarında insanlara mı saldırıyorlar? Vahşi hayvan işte—işi basit tutuyorlar. Karınlarının daha önce boş olmamasına şükretmeliyim sanırım.”
Subaru bir şeylere vurup kırmak istedi ama ne yazık ki eli iplere dolanıp kalmıştı. Beatrice, bu öfke dolu sözleri söylerken ipe ters ters bakan Subaru’yu süzdükten sonra cevap verdi.
“Korkmuyor musun acaba?”
“Ha?”
“Senin açından bakarsak, söylediklerim bir ölüm fermanı. Üstelik Puckicik ve benim seni kurtaracak gücümüz olmasına rağmen, vakit kalmadığı için bunu yapamıyoruz.”
İyimser bir tahminle, Subaru’nun yaşamak için on iki saati kalmıştı. İblis canavarların ne kadar aç olduğuna bağlı olarak bu süre daha da kısalabilirdi.
Kurtarılamayacağı gerçeğini Subaru’ya bildiren Beatrice, onun tepkisini bekledi. Subaru gecikmeli de olsa Beatrice’in bir şeyler bekler gibi olduğunu fark etti.
“Neyin var senin—? Seni suçlamamı mı istiyorsun?”
“—”
Beatrice inkâr etmedi. Ama onaylamadı da. Beatrice sessizliği seçtiği için Subaru onun içinde neler olup bittiğini bilemedi fakat yine de acı bir tebessüm etti.
“Belki Puck ile senin aldığınız karar biraz acımasız gelebilir ama bu gayet doğal ve mantıklı bir seçim. Risk ve zahmet çok fazla. İkiniz de haklısınız. Kesinlikle kalpsizce davrandığınızı düşünmüyorum.”
Buna gerçekten inanıyordu. Sadece hayatını uzun vadeli düşündüğü için de değildi. Bu yüzden—
“—Yine de sana başka bir şey sormak istiyorum. Sakıncası var mı?”
“…Neymiş o acaba?”
“Emilia hâlâ lanetli olduğumu biliyor mu?”
Tam da şu anda Emilia, onu iyileştirip bitkin düşene kadar baktığı o odada hâlâ uyuyordu.
Puck ve Beatrice vazgeçtiyse, Emilia bunu nasıl karşılamıştı acaba? Emilia da mı ondan vazgeçmişti? İçini kemiren tek şey buydu.
“Melez kızın haberi yok. Puckicik lanetin varlığını kızdan saklamak için onu kaldırmaya çalışmıyor olabilir mi acaba?”
“…Ah, anladım. Puck uğraşmaya başlarsa Emilia bunu fark eder. Böyle lanetlenmiş olmamın kurtulma şansımın epey düşük olduğu anlamına geldiğini de muhtemelen anlardı.”
Puck, Subaru’yu kurtaramayacağını anladığı an tüm endişesi Emilia’ya kaymıştı. Lanet devreye girene kadar sessiz kalırsa, Emilia’nın kalbi yalnızca onun ölümünün acısını taşıyacaktı. Emilia’yı her şeyin üstünde tutan Puck için bu gayet iyi ve akıllıca bir karardı. Puck göründüğünden çok daha metanetliydi; Subaru onun bu kararına saygı duymak zorundaydı.
“Neyse, bunu geçelim…”
Subaru parmağını Beatrice’e doğrultarak konuyu değiştirdi. Beatrice kendisine doğrultulan parmağa bakarak kaşlarını kaldırırken Subaru sözlerine devam etti:
“Sırf bana bir ölüm fermanı vermek için bunca zahmete girecek kadar kötü niyetli birine benzemiyorsun.”
“…Benim hakkımda ne biliyorsun ki acaba?”
“En azından, seni sandığından dört kat daha uzun süredir tanıyormuş gibi hissedecek kadar.”
Subaru’nun son iki haftası gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçerken, kızın alnındaki kırışıklıkların daha da derinleştiğini gördü.
Ram ve Rem ile olan ilişkileri ilk döngüden bu yana hiç olmadığı kadar iyiydi. Dize yatma faslını saymazsak Emilia ile aralarındaki her şey tıkırındaydı. Artık tüm dertlerinin kaynağı olan şamanın kimliğini biliyordu ve çocukların hayatı kurtulmuştu.
Geçtiği önceki döngülere dönüp baktığında bu döngü neredeyse tam puandı. Subaru bundan sağ çıkabilirse açık ara en iyisi sayılacaktı.
“Yaralarımı sen, Rem ve Emilia iyileştirdiniz, değil mi? Lanet yüzünden işi bitmiş ve kurtarılamaz gözüyle baktığınız birine böyle davranmazsınız.”
Beatrice’in tereddüde düştüğünü hissetti. Subaru, kızın bir türlü açık sözlü olamamasına güldü.
“Dostum, yalan söylemekte cidden berbatsın.”
“Kurtulma ihtimalinin inanılmaz derecede düşük olduğu bir gerçek. Puckicik bu yüzden o kızın bu işe bulaşmasını istemedi herhalde?”
“Demek bu yüzden bütün öfkemi üzerine çekmek için kötü kadın rolünü oynuyorsun. Küçük bir kız için fazla dolambaçlı bir yol. Peki, şu inanılmaz düşük ihtimalden bana bahseder misin?”
Cevap bekleyerek işaret parmağı ve başparmağıyla bir daire yapıp Beatrice’e gösterdi.
Beatrice bir süre kararsız kaldıktan sonra pes ederek içini çekti.
"Lanetleri anlattığım zamanı hatırlıyor musun acaba? Bir lanet bir kez etkinleşti mi, onu durdurmanın hiçbir yolu olmadığını söylemiştim."
Beatrice'in sözlerinde bir tuhaflık vardı.
"Evet, öyle demiştin. Bu yüzden etkinleşmeden önce kaldırıl— Hayır, bir dakika. Mantık tamamen yanlış. Durum buysa eğer... çocuklar nasıl kurtuldu?"
Subaru, edindiği bilgileri eldeki gerçeklerle bağdaştıramayarak kara kara düşündü.
Beatrice'e göre, laneti kaldırmak yalnızca henüz etkinleşmemiş bir ayine karşı işe yarıyordu. Etkinleştikten sonra durdurmanın hiçbir yolu olmamasıydı onu bu kadar korkunç kılan.
Ormanda buldukları çocuklar halsiz düşmüştü. İblis canavarlarının lanetlerinin etkinleştiğine emindi. Öyleyse çocukların hayatta kalma sebebi—
Zihninde çıkarımlar şekillenirken, kafasına şimşek gibi çakan bir ihtimal belirdi.
Subaru başını kaldırdı, Beatrice'e dönüp sordu: "Laneti yapan ölürse lanete ne olur?"
"Normal bir lanet etkisini sürdürürdü. Ama bu ayin beslenmek için değil mi acaba? Yiyen canından olursa, beslenme de mantıken yarıda kalır."
Beatrice'in bu doğrulaması Subaru'nun aklına yattı.
Çocukların üzerindeki lanetler daha fazla ilerlememişti çünkü onlara bulaştıran iblis canavarları telef olmuştu. Yapanın ölümüyle birlikte lanet, Beatrice'in zahmetsizce kaldırabileceği basit bir ayine dönüşmüştü.
Önceki gece hatırı sayılır miktarda iblis canavarı can vermiş olmalıydı. Çocuklara lanet bulaştıranlar onların arasındaysa, bu durum çıkarımını destekliyordu.
Ve bu kesinlik, beraberinde yeni bir soruyu doğurdu.
"Demek mesele bu. Bana lanet bulaştıran o kadar çoktu ki, bazıları hâlâ dışarıda dolanıyor."
Subaru omzunun üstünden iblis canavarlarının barındığı ormana baktı.
Bütün bedeni, peşine düşen iblis canavarlarının sayısız diş darbeleriyle hırpalanmıştı. Her bir ısırık bir lanet bulaştırdıysa, Subaru'nun üzerinde bunlardan kaç tane olduğunu bilmenin imkânı yoktu. Dahası, yarım günden az bir sürede her bir canavarı haklamak hiç de gerçekçi görünmüyordu.
Puck ve Beatrice işte bu yüzden ayak diremiş, Emilia'ya gerçeği söylemeyi reddetmişti.
"Puckie..."
"Söylemene gerek yok. Emilia'nın huyunu biliyorum... Bilseydi muhtemelen delice bir şeye kalkışırdı. Bu beni çok mutlu ediyor... ama bir o kadar da korkutuyor."
Emilia, ucu kendine dokunsa bile başkalarına yardım etmekten çekinmezdi. Subaru'nun Emilia'dan yardım istemeyi aklının ucundan bile geçirmeme sebebi buydu. Bunu düşünmek bile istemiyordu.
Ne de olsa, bir ihtimal Emilia'yı gözlerinin önünde kaybedecek olursa, kendi bedenini yüz kere paramparça etse bile hissedeceği acının yanına yaklaşamazdı.
"Zorluk derecesi tam anlamıyla şeytani. İmkânsız değil ama yine de delilik. Vazgeçmekten baş—"
Vazgeçiyor musun yani?
Subaru sözünü tamamlamak üzereyken ses zihninin derinliklerinden çıkageldi. Narin bir sesti, bilinçaltında yankılanan gürültü kırıntılarından farksızdı.
Nefesi kesildi, başını kaldırıp dört bir yana bakındı.
Fakat Beatrice ile kendisinden başka kimse yoktu. Yine de ses konuşmaya devam etti.
Onu kurtarmanın başka bir yolu var mı? diye sordu ses, tutunacak bir dal ararcasına. Ama nedense sesin tınısına kederli bir kararlılık sinmişti.
"Başın mı ağrıyor acaba? Normaldir gerçi."
Sadece bu kadar mı acaba? O hâlde keyfin nasıl isterse öyle yap.
Gözlerinin önündeki Beatrice konuşuyordu, sözleri başka bir yerde sarf ettiği farklı sözlerle üst üste biniyordu. Bunları ne zaman ya da nerede duyduğunu bilmiyordu. Fakat bir yerlerde işitmiş olduğu o konuşma kafasının içinde çalkalanıp duruyordu.
Kulaklarında bir uyarı zili gibi çınlama yankılanırken görüş alanı daraldı. Farkına bile varmadan dizlerinin üstüne çökmeye başladı—
—Onu kurtaracağım.
Çelik gibi bir kararlılıkla yankılanan bu ses, dizlerini anında yeniden doğrulttu. Subaru bu sesi tanıyordu. Kime ait olduğunu ve ne zaman duyduğunu biliyordu.
"Rem... nerede?"
Subaru o sabah mavi saçlı kızı hiçbir yerde görmemişti. Onun da kendisiyle birlikte köye sağ salim döndüğünü duymuştu.
Beatrice sessiz kaldı. Subaru aradaki mesafeyi kapatıp sordu.
"Beako... Beatrice. Rem... nerede?"
"Onun yerinde sen olsaydın ne yapardın acaba?"
"Bu bir cevap değil!!"
Kızın o burnu havada, lafı dolandıran cevabı Subaru'yu bağırtmış, bağırması da iki büklüm olmasına yol açmıştı. Kansız kalan bedeni sendeledi; Subaru kendi yaptıklarını anımsarken sarsıldı.
Birini paramparça etmek istiyordu. Ve işte Beatrice tam karşısındaydı, onun duygularının patlamasına hedef olmak için orada duruyordu. Tıpkı onun beklediği gibi davranmanın verdiği o zavallılığa öfkelenmeyi bile beceremiyordu.
Ve sonra...
"Az önce duyduklarımı duymazdan gelemem."
Sesindeki duyguyu bastırmış bir hâlde, sessizce Subaru ile Beatrice'in arasına girdi Ram. Arkasına baktığında, pembe saçlı hizmetçinin köy meydanı yönünden çıkageldiğini fark etti Subaru.
"Ram..."
Subaru onun adını seslenince Ram dönüp baktı. Bakışlarındaki o buz gibi soğukluk Subaru'nun nefesini kesti.
Bir bakıma tahmin etmişti ama bu, Rem'i kaybettiği döngüde nefretle haykıran Ram'ın ta kendisiydi. En sevdiği insan, küçük kız kardeşi tehlikedeyken Ram da tıpkı o zamanki gibi her şeyden nefret mi edecekti...?
“—”
Tam bunu düşündüğü sırada Subaru gerçeği fark etti.
Ram'ın önünde kavuşturduğu elleri hafifçe titriyordu. Tepkisiz ifadesini korumak için dudağını ısırıyor, duygularını yüzüne yansıtmamak için çaresizce çabalıyordu.
"Durugörüm Rem'in yerini saptayamıyor... Leydi Beatrice... Rem nerede?"
"Ben yalnızca ihtimalleri sundum. Puckie ile benim harekete geçmek için yeterli sebebimiz yok. Seçeneklerimiz kısıtlı acaba?"
"Yoksa sandığım şey mi...? Rem sahiden oraya mı gitti...?"
—Orada yaşayan bütün sürüyü kökünden kazıma niyetiyle ormana gitmişti... tek başına.
Sırf Natsuki Subaru'yu kurtarmak için.
"Neden...? Rem neden benim uğruma bu kadar ileri gitsin ki...?!"
Rem daha önce Subaru'nun canını kendi elleriyle almıştı. Aralarındaki ilişki eskisinden daha iyi olsa bile, hayatını kendi canını tehlikeye atacak kadar değerli görmesine yetecek bir bağları olduğunu düşünmüyordu.
Subaru, Rem'in bu kararını sindirmekte zorlanırken hemen yanında duran Ram'ın çarpıcı tepkisini gördü. Bir anda kızın yüzündeki kederli ifade çelikten bir kararlılığa dönüştü; tek saniye tereddüt etmeden küçük kardeşinin peşinden koşmaya hazır bir hâlde ormana yöneldi.
"—Bekle!"
Subaru derhal Ram'ın önüne atıldı, kollarını iki yana açarak yolunu kesti.
Bu tavrı, Ram'dan sert bir bakış yemesine sebep oldu.
"Çekil önümden, Barusu. Kaybedecek vaktim yok, o yüzden sana nazik davranamam."
"Öyle kafana göre gidemezsin! Sana sormam gereken bir sürü şey var ve dürüst cevaplar istiyorum."
"Böyle şeylere vaktimiz—"
"Ben de Rem'i kurtarmak istiyorum. Beni aranızdan biri olarak görüyorsan beni dinle. Şansımızı birazcık olsun artırmak istiyorum."
Meselenin Rem'i kurtarmak olduğunu duyan Ram'ın o sert duruşu hafifçe sarsıldı. Ram'ın tereddüdünü gören Subaru bir parmağını havaya kaldırdı.
"Sadece iki şey soracağım. Durugörünle Rem'in nerede olduğunu anlayabilecek misin?"
"...Evet, anlarım. Orman bariyerini geçtikten sonra Durugörümün menziline girecek. Görüşümü 'Ram ile aynı dalga boyundaki varlıklar'a ayarlarsam, menzilde olduğu sürece onu bulurum."
"Gözlerini farklı görüş alanlarına ayarlıyorsun yani, öyle mi...? Bir monitör odasındaki farklı güvenlik kameralarını kontrol etmek gibi bir şey. Neyse, bunu kullanarak Rem'e ulaşabileceksek ne âlâ."
İlk şartın sağlanmasıyla başını sallayan Subaru, ikinci soru için ikinci parmağını kaldırdı.
"Gelelim ikinci soruya: Ram, sen dövüşebilen türden bir hizmetçi misin?"
"...Bu soruyla ne demek istiyorsun?"
Ram gözlerini kısınca Subaru omuzlarını düşürdü.
"Şey, yani... Rem'le buluşana kadar karşımıza kaç tane iblis canavarı çıkacağı belli olmaz. Kendimizi koruyamazsak bu plan bir yere varmaz. Baştan söyleyeyim, savaşta tam bir ayak bağıyım."
"B-bir dakika bekle. Barusu, sen benimle mi gelmeyi düşünüyorsun...?"
Subaru'nun kendi yetersizliğini bu kadar kendinden emin bir şekilde dile getirmesi, Ram'ın yüzüne nadir görülen tedirgin bir ifade getirdi.
"Şaşırdın biliyorum ama bu zorunlu, değil mi? Yani dürüst olmak gerekirse, amaç sadece Rem'in güvende olduğundan emin olmaksa bana pek ihtiyacın yok ama..."
Subaru'nun sözleri havada kalınca Ram'ın bakışları daha da şüpheci bir hâl aldı. Kızın ifadesini görünce aceleyle elini salladı.
"Beşinci güne herkesle birlikte ulaşmak zorundayım. Tekrar tekrar savaşıp durmamın sebebi buydu. Bu yüzden yalvarırım, bırak geleyim."
Subaru'nun yalvarırcasına iki elini birleştirdiğini gören Ram'ın dudakları, ne diyeceğini bilemezmiş gibi titredi. Fakat bu duruma son veren sözler değil, derin bir iç çekiş oldu.
"Benden Rem'in boynuzlu formu kadar iyi dövüşmemi bekliyorsan boşuna umutlanıyorsun."
"Yani?"
"Rem'in aksine benim boynuzum yok. Biraz şiddetli rüzgâr büyüsü kullanabilirim, hepsi bu."
Ram cevap verirken bir parmağını hafifçe döndürdü ve bir rüzgâr esintisiyle Subaru'nun saçlarını dalgalandırdı.
Az önce doğaya bu büyüyle biraz daha sert müdahale etseydi, Subaru'nun sağ bacağını koparabilir ya da boğazını deşebilirdi. Bunu düşünmek bile sırtından aşağı soğuk terler boşanmasına yetti.
Fakat dövüşte kendi tarafında bulunması için bundan daha güvenilir birini isteyemezdi.
"Beatrice! Ram ile ben ormana gidiyoruz. Biz dönmeden Emilia uyanırsa onu bir şekilde oyala, tamam mı?"
"...Küçük kardeşi geri getirmek demek, kendi hayatından vazgeçmek demektir. Bunun farkında mısın acaba?"
Subaru, Beatrice'in kararlılığını sakince sorgulamasına karşılık parmağını salladı.
"Orası pek öyle değil, düzelteyim izninle. Ölüm sıradan bir şeymiş gibi vazgeçiyor değilim. Hayat değerlidir ve yalnızca bir tane vardır. Benimkini kurtarmak için hepinizin nasıl canla başla uğraştığını biliyorum. Bu yüzden, ne kadar acınası görünürse görünsün onun için savaşacağım."
Her şeyin bittiğini düşündüğü anda çöpe attığı o canı onlar kurtarmıştı. Subaru'nun bunu yapabilmesi, bunca insanın ona el uzatmış olması sayesindeydi.
Uzatmalara kalabilmesi yalnızca onların sayesindeydi.
"Bu işi tersine çevireceğiz. Daha önce durum gerçekten berbattı ama yine de işleri buraya kadar getirdik. Devam filminde kendimi de görmek istediğim için yapıyorum bunu... İşte öyle açgözlüyüm."
Mantıklı hiçbir açıklaması olmayan aptalca bir sebepti.
Beatrice'in sorusuna doğrudan bir cevap sayılmazdı ama Subaru yine de ona karşı göğsünü kabarttı.
"Aklından ne geçiyor en ufak bir fikrim bile yok... Sanırım keyfin nasıl isterse öyle yapmalısın? Seçenekleri sundum. Hangisini tercih edeceğin sana kalmış sanırım."
"Rem'i de böyle uğurladın demek, ha? Yine de... sağ ol, Beako."
Ormana doğru yöneldi; aklı, şu anda bile o karanlık derinliklerde savaşan Rem'deydi.
Başkalarının ne hissedeceğini kafasına göre kurup tek kelime etmeden çekip giden, fevri ve başına buyruk kararlar alan, uğraşması zor bir kızdı. Aptal ve inatçı.
"Yani, cidden, en az senin bana yardım etmek istediğin kadar ben de sana yardım etmek istiyorum burada."
Kararlılığını pekiştirmek için yumruğunu sıktı ve iblis canavarlarının ormanına doğru ilerlerken ilanını yaptı—içeride barınan kara canavarlar sürüsüne ve Subaru'yu unuttuysa diye, onu bu kadere sürükleyen doğaüstü güce karşı bir savaş ilanıydı bu.
“Pekâlâ, şampiyonluk maçı vakti geldi. Bay Kader? Oyun başlasın!”
4
Kadere savaş ilan etmesinin üzerinden yaklaşık elli dakika geçmişti; kasvetli ormandayken Ram laf arasında mırıldandı: “Büyük laflar etmiştin doğrusu.”
Ram, Subaru’nun yanında yürüyor, zemini bozuk arazide debelenen gence yukarıdan bakıyordu.
“Gerçekten ne kadar büyük bir ayak bağı olduğunu gördükçe dehşetimi gizlemekte zorlanıyorum.”
“Sen gizlemek kelimesinin anlamını biliyor musun acaba...? Karşındakine neyi sakladığını söylüyorsan ne anlamı kaldı ki...?”
Subaru, Ram’ın bu iddialı ve üstten konuşan tavrını tiye alarak lafının sonuna bir iç çekiş ekledi.
Subaru ve Ram, şeytani canavarların ormanındaydı; körlemesine dolanıp Rem’i arıyorlardı.
Bariyeri bilerek aşıp ormanın derinliklerine doğru yürümek, şeytani canavarların doğasını gayet iyi bilen Ram’ın fikriydi. Normalde bariyer canlarını yaktığı için köye asla yaklaşmaz, yaşam alanı olarak dağları mesken tutarlardı. Haliyle Rem’in de yaratıkları kökten temizlemek amacıyla oraya yönelmiş olması gerekirdi.
“İyi güzel de, sadece keçi yolları olması işi epey zorlaştırıyor...”
“Buna alışık olmayabilirsin ama bu kadarcık yol alabilmemiz kabul edilemez... cidden.”
“Dur, öyle pat diye ardında bırakma beni. Nasıl hissettiğini anlıyorum ama birazcık daha dayan!”
Ram’ın hizmetçi kıyafeti dağda yürüyüş yapmak için hiç uygun olmayabilirdi ancak alışkın adımları sayesinde Subaru’dan iki kat hızlı yürüyordu. Kardeşi için içi içini yiyen Ram açısından, Subaru’nun ağır temposuna ayak uydurmanın yüz tane zararı vardı ama tek bir faydası bile yoktu.
En azından, bu kadar yavaş hareket ederek adını temize çıkaramazdı.
“Kan kaybından yürüyen yaralıya döndüm, o yüzden çabuk yoruluyorum... Düşününce, Emilia-tan da bana çabuk dön demedi ki!”
“Daha ‘Ben geldim,’ demediğine göre, dün gecenin ‘çabuk dön’ü hâlâ geçerli.”
“O iş... öyle mi işliyormuş...?”
Subaru, Ram’ın safsatasına kafasını eğdi ve titreyen bacaklarına destek olsun diye elindeki kılıcı baston gibi yere saplayarak Rem’in peşinden gitti.
Baston niyetine kullandığı kılıcı Earlham Köyü’nün gençlerinden ödünç almıştı.
Subaru, şeytani canavar ormanına gideceğini söylediği anda diğerlerini temsilen konuşan gencin yüzündeki ifadeyi unutmakta zorlanıyordu. Genç şoke olmuştu ve Subaru durması için yapılan yakarışları duymazdan gelip durumu yarım yamalak açıklayınca, genç ona kılıcını ödünç vermişti.
Köyün en iyisi olduğu söylenen kılıç, sade bir tek el kılıcıydı. Subaru gibi bir acemi bile savurmayı başarabilirdi. Silahı kabul etmiş ve köylüler onları uğurlamıştı.
Fakat ona verdikleri tek şey bu değildi.
“Bu cebin içinde... şeker, güzel bir taş ve... Vay canına! Burada böcek var!”
Cebini karıştırırken iğrenç bir şeye dokununca Subaru bir çığlık attı. Daracık yerden kurtulan kanatlı böcek, Subaru’nun elinden kaçtı; Subaru böceğin ormana doğru uçuşunu izledi.
“O veletler de tam böyle bir şey sıkıştırırdı zaten. Sonra onlara güzel bir nutuk çekeceğim.”
“Sana taptıklarının bir kanıtı bu... Sende ne buluyorlar ki...?”
“Çocukların masum gözleri, erkekliğimin önlerinde nasıl parıldadığını görüyor. Hem tek sevdiklerinin ben olmadığımı gayet iyi biliyorsun, değil mi?”
Subaru, Ram’ın onayını aradı ve Ram da ona hak verdi.
“...Sanırım haklısın.”
Subaru bundan oldukça memnun görünerek birkaç kez başını salladı.
Ram da köyden ayrılmadan önce çocukların Subaru’yla oynaştığını görmüştü. Subaru elinden geldiğince herkesle yürekten bağ kurardı; Ram içinse bu, ancak yapabilmeyi dileyebileceği bir şeydi.
Gençler onları uğurladıktan sonra, uykudan yeni uyanmış çocuklar Subaru ve Ram’ı yakalamıştı. Subaru ve Ram’a bizzat teşekkür etmek isteyen çocuklar, onu fark eder etmez cebine sevgilerinin göstergesi olan şeyleri ardı ardına tıkıştırmıştı. Şeker parçası, güzel taş, hatta o böcek bile... Bunlar çocukların şükranlarının somut haliydi. Subaru bunları hafife alamazdı... gerçi böcek kaçıp gitmişti.
Üzerine boca edilen bu lüzumsuz minnettarlığın baskısı altında bocalayan Subaru, çocukların gülen yüzlerle söylediklerini tekrarladı:
“‘Remrin’i de geri getir ki ona da teşekkür edebilelim...’ Demek öyle ha.”
Rem o anda neredeydi? Ne kadar tehlikeli bir durumdaydı? Neden hayatını riske atarak savaşıyordu?
Çocuklar bunu bilmiyordu. Bilmelerine de gerek yoktu.
Ne de olsa—
“Merak etmeyin sizi küçük veletler. Kimseye tek kelime etmeden oynamak için karanlık bir ormana giden yaramaz çocuklar olduğunuz için ablasıyla birlikte yanınızda dikilip size fırça kaymasını sağlayacağım.”
Kendisinin de ormana bodoslama dalıp insan çiğneme oyuncağına dönerek herkesin başına iş açan aptal bir velet olarak onlara katılması gerekirdi herhalde. Köy muhtarından bütün gece azar işitmek için diz çökmek ne eğlenceli olurdu ama, değil mi?
Zihninde bu gelecek tablosunu canlandırmak, doğal olarak dudaklarında buruk bir tebessüm oluşturdu.
Ardından, Subaru’nun yüzündeki bu tuhaf sırıtışın aksine, Ram yürümeyi bıraktı. Başını sessizce öne eğdi, arkasına bakmadan emreder gibi bir tonda konuştu:
“Barusu, biraz bekle. Durugörü kullanacağım.”
Sessiz ormana doğru döndü. Subaru Ram’ın yanına koşarken sanki sesin kendisi bile yok olmuş gibi hissetti. Tetikte kalarak etrafına bakınırken kılıcını kınından çekti.
Gardını düşüremezdi çünkü Ram, Durugörü kullandığı esnada tamamen savunmasız kalıyordu.
“—”
Ram solgun yüzünü eğerek sessizce Bin Gözün Bakışı olarak da bilinen Durugörüye odaklandı. Bunun diğer canlıların görüşünü ödünç alabilen bir güç olduğunu ve yalnızca insanlarla sınırlı olmadığını açıklamıştı. Dalgaboyları uyuşan yaratıkların görüşüne geçip menzilini daha da genişletmek için başka yaratıkların da görüşünü kullanarak kelimenin tam anlamıyla “bin gözle” etrafa bakabiliyordu.
Ram ormana girdiklerinden beri bu gücü birkaç kez ormanı taramak için kullanmıştı ama henüz Rem’in yerini tespit edememişti.
Görünüşe göre canlı çeşitliliğinin bolluğu işi epey zorlaştırıyordu.
Fakat—
“Barusu... Bizi izleyen gözler var yine.”
“Geldiler demek, ha...? Önden ben mi yürüyeyim?”
Ram’ın gözlerini kapalı tutarak başını salladığını gören Subaru, hafifçe nefes aldı ve kalbinin deli gibi çarptığını fark etti. Savunmasız Ram’ı tek başına bırakıp çimlerin üzerinde usulca öne doğru adım attı ve yosun kaplı bir kayaya tırmandı. Kayanın tepesine çıkıp derin bir nefes aldı.
Demir kını kayanın sert yüzeyine vurdu. Ses yankılanırken, hemen önündeki ormandan hışırtılar yükseldi.
“—!”
Zeminde koşan ayak sesleri ve bir ağızdan çıkan ulumalar Subaru’nun kulak zarlarında gök gibi gürleyerek sessizliği paramparça etti.
Hemen arkasına baktığında, ağaçların arasından fırlayan siyah, dört bacaklı bir canavarın başının üzerinde havada olduğunu gördü. Dişlerini açmış Subaru’nun boğazına nişan almıştı; onu paramparça etmek için Subaru’nun yavaş tepki vermesinden yararlanıyordu.
Subaru içgüdüsel olarak kendini korumak için iki elini birden kaldırdı ama vahşi canavarın hızı onunkini katbekat aşıyordu. Ağzı ardına kadar açık halde tam gözlerinin önünde bitti. Dişlerinin sivri uçları Subaru’nun etini kolayca delip kanını ve canını fışkırtmak üzereyken, böğrüne çarpan bir Rüzgâr Kılıcı yaratığı muntazam bir şekilde ikiye bölerek anında canını aldı. Ön yarısı hızını alamayıp Subaru’ya sertçe çarptı ve onu havaya savurdu.
“Vay canına!”
Bıkkın bir iç çekiş Subaru’nun kulaklarına ulaştı.
“Tek bir tanesini görünce bile cesaretini nasıl bu kadar çabuk kaybedebiliyorsun, aklım almıyor Barusu.”
Subaru’nun talihsizliğine, uçuşu yamaca çarpıp aşağı doğru yuvarlanmasıyla son buldu. Ayağa kalktı, sıyrıklar içindeki kalçasını silkeledi ve tepenin üstünden ona bakan Ram’a dik dik baktı.
“Baksana sen! Şunu biraz daha az kıl payı yapamaz mısın?!”
Ram dudaklarını bükerek kayıtsızca bir laf savurdu:
“En az acıyı çekecek şekilde öldürmeye odaklandığımdan senin ihtiyaçlarını düşünemedim Barusu.”
Subaru yanında yatan cesede baktı. Çoktan cansız bir bedene dönmüştü. Tehlikeli bir yaratık olduğunu bilmesine rağmen, canlı bir varlığın böyle ölüp gitmesi aklını kurcalıyordu. Subaru ellerini hafifçe birleştirip dua etti.
“Tek bir yaratık için sızlanacaksan kalbin bu yüke dayanamaz, hele ki onlar yok edilmezse canından olacağın düşünülürse Barusu... Onları bu şekilde avlamak senin fikrin değil miydi?”
“Bırak da burada biraz iki yüzlü bir duygusallık yapayım yahu. Kendi iç huzurum için bu önemli.”
Aslında mesele pek de duygusallık sayılmazdı; daha ziyade farklı dünyalarda büyümüş olmanın getirdiği bir şeydi.
Subaru öyle derin bir inanca sahip olduğunu iddia edemezdi ama hayata saygı duyardı. Sıfırdan Başlayan Ölüm sürecinde hayatın değerine dair farkındalığı biraz daha güçlenmişti.
“Eee, demin Durugörüyle Rem’i bulabildin mi?”
“Hayır. Ne yazık ki ormanın daha derinlerinde gibi görünüyor. Az önceki gibi, Urugarumların ara sıra seni hedef alması yüzünden onun yerine odaklanmak zorlaşıyor Barusu.”
Ram bunu söylerken elini yanağına koydu, şeytani canavarların neden doğrudan Subaru’ya saldırdığına akıl sır erdiremiyordu. Subaru cevabı bildiğine dair üstü kapalı bir şüphe taşıyordu ama bunu doğrudan söylemeye dili varmıyordu; güçsüzdü işte.
Subaru ağzını açmayınca, Ram gözlerini bir Subaru’ya bir de canavara çevirdi.
“Sanırım güçsüz olduğun için.”
“Bula bula bunu mu buldun?! Çok kabasın.”
“O halde kolay bir av olduğun içindir.”
“İkisi de aynı kapıya çıkıyor Abla.”
Ram omuz silkti; Subaru ise omuzlarını düşürdü.
Ram’ın bu sözleri gerçekten mi söylediğini yoksa sadece onunla uğraştığını mı kestirmek zordu. Muhtemelen ikincisiydi.
Ormana girdiklerinden beri tek tük şeytani canavarlar onlara saldırmıştı. Her halükarda Ram, Subaru’yu hedef alanları büyü kullanarak yere seriyordu.
Bu kesin av yöntemini bulan kişi Subaru’ydu. Ram Durugörü kullanırken savunmasız kalsa bile yaratıklar her zaman Subaru’nun peşine düşüyordu. İlk başta Ram bu konuda şüphe duymuştu ama o eskidendi.
—Subaru, konuyu değiştirmek için bundan daha iyi bir fırsat olamayacağını düşündü öylesine.
“Sana boynuzsuz ne demek diye sorabilir miyim?”
Ormana girmeden hemen önce birdenbire duyduğu bu tabiri düşünüp duruyordu. Bir yere kadar tahmin yürütebiliyordu. Ram, yukarıdan Subaru’ya bakmaya devam ederek bu sözü sindirdi.
“Duyulduğu gibi işte; ahmakların boynuzu olmayan bir iblisi nitelemek için kullandığı aşağılayıcı bir tabir.”
İblis kelimesi, önceki gece Rem’in görüntüsünü akla getiriyordu. Alnında beyaz, hafifçe parıldayan bir boynuzla kanlar içinde çılgınca güldüğü anı asla unutamazdı.
Tıpkı masallardan fırlamış bir iblise benziyordu.
Ve Ram kendisine boynuzsuz demişti. Başka bir deyişle, Ram’ın alnı—
“Ufak bir çatışmada o biricik boynuzumu kaybettim. O günden beri her şeyde Rem’e bel bağlamak zorunda kaldım.”
“...Bunu sormam iyi olmadı galiba, ha?”
“Neden ki?”
Subaru yüzünü kaşırken, Ram gerçekten anlamamış gibi başını yana eğdi.
“Şey, yani, iblis olan biri için boynuz ne kadar önemlidir bilmem ama bayağı büyük bir mesele olduğunu tahmin ediyorum. Sormam biraz düşüncesizlik oldu sandım.”
“Öyle olsa bile artık onu geri getirmenin bir yolu yok. Neyse, için rahat olsun.”
Ram, ses tonunu çok az yumuşatmadan önce Subaru’ya yukarıdan konuşarak haddini bildirdi.
“O zamanlar durumu sakin karşılayamamış olabilirim ama artık sakinim. Boynuzumu kaybettim ama karşılığında bir hayat kazandım... gerçi Rem böyle düşünmüyor sanırım.”
Lafını bitirmeden önce sesinde acı bir tını belirdi, elini sallayarak niyetini belirtti—yeniden Durugörüye geçiyordu. Subaru yamaca tırmandığında, Ram dünyayı başkalarının gözünden görme işine çoktan dalmıştı bile.
Ram’ın gözleri kapalıydı, nefesi kesik kesikti ve alnından soğuk terler boşanıyordu. Uzun gün boyunca bacaklarını helak etmiş gibi ikisi de titriyordu; birden fazla kez başı dönüyor ve sendelemek üzereymiş gibi görünüyordu. Diğer varlıkların görüşünü ödünç almak için Durugörü kullanmak, bedenine bu denli büyük bir yük bindiriyordu işte.
Fakat ne kadar acı verici olursa olsun, Ram’ın dudaklarından en ufak bir zaaf belirtisi dökülmedi.
İşin aslına bakılırsa Ram ve Rem birbirine çok benzeyen ikizlerdi. Kendilerini hırpalamaları gerekiyorsa bunu bir an bile tereddüt etmeden yaparlardı. Emilia ve Beatrice’i de hesaba katınca, malikânenin kızlar ekibi başkalarını biraz fazla ön plana koyuyordu.
“Off, bu durum güçsüz bir ezik olduğum için beni daha da suçlu hissettiriyor...”
Ayağının dibindeki çimleri tekmeledi. Bu büyük bir hesap hatası oldu zira bir parça çim ağzına kaçtı, kalkan toprak da dosdoğru gözlerine girdi.
Ağzındaki toprak tadı veren çimi tükürürken, kendi aşırı kararsız doğasına lanet etti. Yine de böylesi bir ahmaklığın tam da kendine yakıştığını düşünerek biraz olsun rahatladı.
Ram'nin Durugörü sırasında dikkatini dağıtmanın iyi bir şey olmadığını bilse de sordu: "Ram. Rem için endişeden deliye dönüyorsun, değil mi?"
Başkalarının görüş alanıyla kendini senkronize etmeye odaklanan Ram, gecikmeli olarak yanıt verdi: "Elbette endişeleniyorum. Kuşkusuz o kız benden çok daha güçlü ama bu endişelenmemek için bir sebep değil."
"…Evet."
"Her konuda benden daha iyi olsa bile, ben hâlâ onun ablasıyım. Bu asla değişmeyecek."
O ana dek Subaru, Ram'in sırf kendi işini kolaylaştırmak uğruna kız kardeşini kullanan biri olduğunu düşünmüştü. Ne kadar da yanılmıştı. Buna aptalca bir yanlış anlama demek bile hafif kalırdı.
Ram, kendi konumunu Subaru'nun anlayabileceğinden çok daha keskin bir şekilde kavramıştı. Rem'in sürekli övünmelerine layık olamadığının gayet farkındaydı.
Subaru, Ram'in bunu nasıl kabullendiğini görünce kendi kararlılığını perçinlemekten başka bir şey yapamadı.
Başını kaşıdı, açılmak için gerinirken mırıldandı.
"Şimdiye kadar Rem'le çoktan karşılaşmış oluruz sanıyordum ama…"
Belki de Ram, Subaru'nun bir türlü sakinleşemediğini hissetmişti. Her halükarda, nafile Durugörüsünü bırakıp zihnini tamamen geri topladı. Subaru'ya şüphe dolu bir bakış atarken terli saçlarını hemen çekidüzen verdi.
"Barusu, ne yapmayı planlıyorsun?"
"İşlerin geldiği noktada, tam da dediğin gibi sadece ayak bağıyım. Ormana girmeden önce sana söylemiştim… İşe yarar bir şeyler yapıp Rem'i kurtarmaya yardım edeceğim."
Tahmininden emin olmayı beklemiyordu ama önceki olaylara dayanarak kendi lehine yaklaşık 70'e 30 şans veriyordu. Elbette geriye kalan yüzde 30 zihnini fena halde kurcalıyordu ama…
"Burada şansımı zorlamam gerek. Ram, biraz tehlikeli bir köprüden geçmeye hazır mısın?"
"İblis canavarlarla dolu bir ormanda genç bir adamla baş başayım. Bir genç kız için bundan daha büyük bir tehlike olamaz herhalde."
"Vay, lafı gediğine koydun ablacım."
Subaru güldü, ardından derin bir nefes alıp gözlerini yeniden açtı.
Subaru'nun düşündüğü doğru çıkarsa durumu tersine çevirebilirdi. Bunun gerekli olduğunu bilse de yüreğindeki korkuyu dindiremiyordu.
Korkak bir tavuk olduğunu biliyordu. Yine de kaçamayacağı bazı şeyler vardı.
Eğer Subaru haklıysa, bu da onlardan biriydi…
"Ram, aslında, ben—"
—Ölümden Dönüş hakkında konuşmaya başladı.
Subaru, aktarılması yasak olan şeyi kelimelere dökerek tabuyu çiğnemek üzereymiş gibi davrandı.
Gözlerinin önünde, Ram tam Subaru'nun ne dediğini merak ediyormuş gibi görünürken yüz ifadesi donup kaldı.
Hayır—zamanın ta kendisi durmuştu.
Dünya rengini kaybetti, sesler yok oldu ve zaman kavramı bile gıcırdayarak durdu.
Her şeyin durduğu bir dünyaydı. Aniden, kuralın tek istisnası belirdi.
"Geldin demek."
Mırıltısı aslında bir ses yaratmadı ama sövgüsünün gözlerinin önünde süzülen şeye yine de ulaşmasını umdu. Duygularının zerre kadarı bile iletilebilirse, bu ona gerçekten büyük bir tatmin verirdi.
Donmuş dünyada etkilenmeyen tek şey kara buluttu. Subaru'nun önünde aniden beliren bulut, onun blöfünü görmek istercesine bir kol silüetine büründü. Parmaklar oluştu, ardından bir bilek; pazu da ortaya çıkarak tam bir sağ kolu tamamladı. Önceki kol dirseğe bile ulaşamamışken, bu kol omza kadar tamamen cisimleşmişti.
“—”
İlk seferindekinden daha belirgin olan bulut kara parmaklarını ileri doğru kaydırırken, Subaru'nun nefesi sanki içinde tıkandı. Göğsünün ince etini geçtiler, göğüs kafesini okşadılar ve doğruca kalbine yöneldiler.
Geleceğini bilmesine rağmen sınırlarını böylesine aşan bir acıya katlanmasının imkânı yoktu. Kalbinin doğrudan kavrandığını hissetmekten kafasının içinde kopan deli çığlıkları ifade edecek kelimeleri yoktu.
Uzun süren ızdırap, o dayanılmaz keder anı devam etti.
Kalp ritmi bozulmuştu. Kan akışı sınırlarına kadar zorlanıyor, bütün bedenini feryat ettiriyordu. Dişlerini kıracak kadar sıktığı, gözlerinden kan damlıyormuş gibi hissettiren öyle bir işkenceydi ki bu. Subaru için bu dünyada hissedebildiği tek şey acıydı. Elinden gelen tek şey kıvranmaya devam etmekti.
Görüş alanı saf bir beyaza bürünürken ızdırap sonsuza dek sürecekmiş gibi geldi—
"—Barusu?"
Lakabını duyduğunda Subaru dizlerinin ve kıçının üstüne yığıldığını fark etti. Dudaklarının kenarından sızan tükürüğü alelacele silip tekrar ayağa kalktı.
"Dostum, gündüz düşleri fena, hem de çok fena şeyler."
"Yaralandıktan sonra kendini çok erken zorladığın için böyle. Fazla geliyorsa köye dönmelisin. Rem'i bulmanın başka bir yolu varsa, en azından bunu bana söylemeden önce…"
Cümlesini tamamlayamadan Ram'in nefesi kesildi ve etrafına bakınırken yüz ifadesi değişti.
Duyulan tek ses sessiz ormana aitti: rüzgârla sallanan ağaç dalları ve birbirine sürten yaprakların hışırtısı. Ram dikkatle dinleyerek Subaru'ya döndü.
"Ne yaptın sen, Barusu?"
"…Acısına katlanıp zarları birazcık salladım işte."
Acının ne kadar aşırı olduğuna bakılmaksızın, o anda bedeninde o acıdan tek bir iz bile kalmamıştı.
Subaru, yalnızca zihnine kazınan yaralara içten içe lanet okurken bile vücudunun hareket edecek kadar dayanma gücüne sahip olması tesellisine şükrediyordu.
Ne de olsa—
Koyu yeşil yaprakların arasında rüzgârın hışırtısı sükûnetini kaybetmeye başladı. Ram kaşlarını çatıp sağına baktı.
"Rüzgâr hareketleniyor… Canavar kokuları yaklaşıyor, hem de çok sayıda."
Subaru da o yöne baktı ve ormanın derinliklerinden yaklaşan çok sayıda kırmızı ışık noktası gördü. Göz sayısına bakılırsa, üzerlerine doğru koşan yaklaşık beş iblis canavar vardı.
Ram dilini hafifçe şaklattı.
"Üstelik daha Rem'i bulamadık bile…!"
"Şey, o konuda endişelenme. O kadar uzakta değil, yakında birleşiriz."
"Böyle bir şeyden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"
Subaru, Ram'in keskin bakışları ve azarı karşısında omuz silkti.
"Rem'in amacı ormandaki bu iblis canavarları temizlemek, değil mi? Ben burada olduğum sürece beni yemeye çalışmak için gelmeye devam edecekler. Bu da eninde sonunda Rem'i koşa koşa bana getirecek."
Bunu en başından beri düşünüyordu. Ve en başından beri bunu tuhaf da bulmuştu. İblis canavarlar her döngüde lanet hedefi olarak neden Subaru'yu tercih ediyordu?
Subaru o dört günü tekrarladığında, iblis canavarlar köyde karşılaştıklarında hep Subaru'yu lanetlemişti. Bu kaçınılmaz bir kaderden ziyade, başka bir zorunluluğun işleyişi gibiydi.
Subaru'nun varlığı iblis canavarların tepkisini çekiyordu. Subaru, neden sorusunun cevabını diğer kaynaklardan aldığı abartılı tepkilerden çıkarmıştı.
"Başka bir deyişle—bu, cadının kokusu."
İblis canavarlar, cadı tarafından yaratılmış tüm insanlığın düşmanlarıydı. Ve cadının kokusunu taşıyan Subaru'ya karşı aşırı derecede hassas görünüyorlardı. Ormana birlikte girdiklerinden beri Ram'in değil de onun peşine düşmelerinin sebebi şüphesiz buydu.
İblis canavarları ortaya çıkarmak için tek gereken cadının kokusundan bir parça almaksa, bunu sonuna kadar kullanacaktı. Ormandaki her iblis canavarı kendine lanet bırakmaya çekecek, Rem'i de peşlerinden koşturacak muazzam bir ziyafet hazırlayacaktı.
Buna 'Subaru Çiğneme Oyuncağı Operasyonu' adını verdi.
Daha önce Emilia'ya Ölümden Dönüş'ten bahsetmeye çalıştığında, Beatrice sonrasında planını yapması için gereken ipucunu veren üstünkörü bir yorum yapmıştı. Görünüşe göre o karanlık bulutun ortaya çıkması, etrafında dolanan cadı kokusunu yoğunlaştırmıştı.
O pus muhtemelen bir şekilde cadıyla bağlantılıydı. Her nasılsa, Subaru'nun etrafındaki cadı kokusu Ölümden Dönüş'ün ardındaki güçle ilişkiliydi—ama şimdi bunları düşünecek zaman değildi.
Elinde yalnızca kimseye anlatamadığı bir ıstırap, şikâyetini duyacak kimsesi olmayan vahşi bir acı vardı.
Hızla yaklaşan tehlike karşısında, Kader'in ona dağıttığı kartları tersine çevirmenin verdiği katıksız coşku, Subaru'nun dudaklarının kenarını kötücül bir sırıtışla kıvırdı.
—Evet be, sonunda bu döngüyü tezgâhlayan Kader'e okumu fırlattım!
İçinden tezahürat yaparak tek elli kılıcını tekrar kavradı ve yaklaşan dalgayı karşılamak üzere pozisyon aldı. Yanında duran Ram'e de tiz bir sesle seslendi: "Madem dövüşte süper güvenilirsin, şimdiden eline sağlık, teşekkürler!"
"Bundan sonra, söylediklerine objektif bir gözle baktığında lütfen seni öldürmem için bana yalvar."
Ram'in sesinin ardından bir iç çekiş duyuldu ve cepheden yaklaşan kalabalığa bir Rüzgâr Kılıcı savurdu.
—İblis canavarlara karşı verilen mücadelenin ikinci raundu için kadro değişmişti.
5
Yerden güç alarak ileriye doğru atıldı.
Altındaki devasa, dalgalı kökü çiğneyip ayaklarını olanca gücüyle üzerine bastı.
Düzgün bir yolun bulunmadığı orman ve dağlarda sağlam bir basamak olamayacağını düşünmekle ne kadar da yanılmıştı. Tek yapması gereken doğal hayvan patikalarından aşağı koşmak ve topuklarının nereye basacağı konusundaki kararında tereddüt etmemekti. Adım atarken ayakkabılarının sağlamlığına güvenmek, ilerlemesinde muazzam bir fark yaratıyordu.
Nefesi kesilmişti. Alnındaki ter gözlerine giriyordu, bu yüzden tere gidecek bir yol açmak için acıyla gözlerini kırpıştırdı.
Rüzgâr direncini azıcık da olsa azaltmak için vücudunu öne doğru eğerek var gücüyle depar atıyordu. Fakat peşindekilerin ayak sesleri azalmıyordu. Sanki Subaru'nun kaçma çabasıyla alay edercesine hemen yanı başında çınlıyordu. Kaçıp kurtulma şansı neredeyse sıfırdı.
Ciğerleri yanıyordu ve sanki oksijene muhtaçmış gibi nefes nefese kalmıştı. Subaru'nun ağzı çirkin bir şekilde açık kalmıştı. Üstüne üstlük—
"Ne berbat bir surat… Seni köyüne şikâyet edeceğim."
"Bunu sonra sana hatırlatacağım, lanet olsun!!"
Subaru, Ram'i kollarında taşıyarak koşmaya devam ederken oksijenini gereksiz yere harcadığına anında pişman oldu.
'Subaru Çiğneme Oyuncağı Operasyonu' için cadının kokusunu kullanmasının üzerinden yaklaşık on dakika geçmişti. Tıpkı Subaru'nun planladığı gibi, iblis canavar sürüsü etraflarına toplanmıştı. Son derece çetin bir çatışmanın ortasında ikisi en sonunda… canlarını kurtarmak için ormanda koşmaktan başka çare bulamamıştı.
"Ben de onlarla dövüşebilirsin sanmıştım, aman be!"
"Dövüştüm zaten. Sadece dayanıklılığım umduğum kadar iyi çıkmadı."
"Hani tehlikeli bir köprüden geçmeye hazırdın?!"
"O köprü boyumuzu aştı. Karşıya geçemeden yuvarlanacaktık."
Ram'in, Subaru'nun her lafına verecek bir cevabı vardı.
Tekrarlanan çatışmalardan ötürü manası tükenmişti; kollarını bacaklarını düzgünce hareket ettirebilecek halde bile değildi.
İblis canavarlar Subaru'nun cadı kokusunu salmasını yazılı bir davetiye gibi görmüş, peş peşe sökün etmiş ve sayıları kısa sürede baş edebileceklerinin çok ötesine geçmişti. Dilinden dökülebilen tek kelime pişmanlıktı.
Ram rüzgâr büyüsünü kullanarak on yedi kadar canavarı haklamıştı. O noktaya kadar işler tıkırında gitmişti ama Ram aniden gücünü kaybedip yere yığılmıştı. Hemen yanı başında aklı başından giden Subaru, Ram'i kucaklamış, sırtlanıp tabanları yağlamıştı—
"Hiç değişmiyorsun… Yine de hazırlıksız oluşunu takdir ediyorum."
"Kucakta taşınan bir kıza göre fazla küstahsın! Hem çok da konuşma! Dilini ısırmışsın gibi duruyor… ve gücüm… artık… yet…meyecek…!"
Subaru, ortalamanın bir hayli üzerinde olan atletik yetenekleriyle övünebilirdi fakat hepsi kapalı alanda geçerliydi. Açık havada dayanıklılık sorunları ciddi boyutlara ulaşıyordu. Okuldayken maraton koşmayı aklının ucundan bile geçirmemişti.
O acınası kondisyonuyla bile, bu ölüm kalım mücadelesinde elinden gelen her şeyi sıktı çıkardı. Gelgelelim, dayanma gücünün tükenmesi sadece an meselesiydi…
Peşlerindeki iblis canavarlar Subaru'nun takatinin sonuna geldiğinin şüphesiz farkındaydı. Zayıf olanı avlamaktan gerçekten zevk alıyorlarmış gibi topuklarını ısırmaya çalışıyorlardı, bu da onun kaçma içgüdülerini daha da körüklüyordu.
"Görünüşe göre içimde gizli gücü açığa çıkarmanın vakti nihayet g—Ah!"
Bir iblis canavarın dişleri sağ omzuna batarken Subaru acı dolu bir çığlık attı.
Onunla eğlenen pisliklerden biri önlerine geçmişti. Omzunun derinliklerine gömülen keskin acı beynine saplandı ve başı sanki patlayacakmış gibi hissettirdi. Canavarı üzerinden silkelemek için çaresizce bedenini kıvırdı—
"—Barusu!"
"Hass—!"
Ram kucağında konuşur konuşmaz orman aniden ardına kadar açıldı ve Subaru'nun ayakları boşlukta savruldu.
Tüm iç organları yukarı fırlıyormuş gibi bir boşluk hissi yakasına yapışırken ayakları havayı tırmaladı. Bir sonraki an topukları yamaca çarptı; dengelerini kaybeden Subaru ve Ram birlikte aşağı kaymaya başladılar.
“Kahrolasılar kandırdı beni…!”
Onları basit canavarlar diyerek asla hafife almamalıydı. Subaru onlarla defalarca temas kurarak ne denli zeki olduklarını görmüş olsa da iş ciddiye bindiğinde onları sadece birer hayvan olarak görme yanılgısından bir türlü sıyrılamamıştı.
Sonuç olarak, takip ettiği ve gayet uygun görünen patika onu resmen bir uçurumun kenarına sürüklemişti.
“Kahretsin be!!”
Daha da dik bir açıyla aşağı kayarlarken, Subaru’nun haykırışı boğazını titretti. Sol elindeki çekilmiş kılıcı uçurumun yüzeyine saplarken Ram’e daha da sıkı sarıldı.
“Aaaah, ah, ah, ah!”
Uçuruma sapladığı kılıç bükülüp daha fazla kaymalarını önlerken, sol yanı boydan boya yere sürtündü. Başını çevirip baktığında, uçurumun hemen altlarında bittiğini gördü; bir saniye bile gecikmiş olsa kesinlikle ölüme uçacaklardı.
“Vay canına!”
Yukarı baktığında, peşlerindeki birkaç iblis canavarın yanlarından aşağı doğru yuvarlandığını gördü.
Duramayacak kadar büyük bir ivmeyle gelen canavarlar, evcil köpekler gibi ciyaklayarak uçurumun kenarından boşluğa yuvarlandılar. Bedenleri acımasızca aşağıdaki sivri, kayalık vadiye çakıldı; kemiklerinin kırılma sesi Subaru’nun kulaklarına kadar ulaştı.
“Ah, az kalsın başsağlığı dileklerini bizim için kabul edeceklerdi…”
“Kolum… acıyor…!”
Subaru’nun kolu bedenini sıktıkça Ram sızlandı.
Kızın bedeni hafifti fakat Subaru’nun kendi ağırlığı da eklenince, zemine saplanan kılıca ve onu tutan Subaru’ya binen yük doksan kilonun üzerindeydi. Sınırına ulaşması uzun sürmeyecekti.
“Uçurumdan aşağı düşersek işimiz yaş elbette. Tırmanabilir misin Barusu?”
“Dayanmayı çok isterdim… ama yukarıdaki iblis canavarlar hâlâ büyük dert,” dedi sol koluna daha fazla yüklenerek. Açıyla saplanmış olan kılıcın ağırlıklarını taşımasına izin vererek daha dengeli bir pozisyon almaya çalıştı, tam o sırada…
“—Ah,” dedi ikisi bir ağızdan.
Aynı anda, kırılan çeliğin tiz sesi etrafta çınladı.
Uçuruma saplanan kılıç kırılmış, namlunun ucu yamaçta saplı kalmıştı.
Eğilmiş bıçağı telaşla yeniden toprağa sapladı ama körelmiş uç pek derine inmedi.
Her yanının yara bere içinde kalmasını göze alarak tüm vücuduyla yamaca yapıştı fakat tek başına sürtünme iki kişiyi yavaşlatmaya yetmiyordu. Bıçak da yerinden fırlayınca çabaları boşa çıktı. Yeniden düşmeye başladılar.
“Aaaaa! Bittik biz—!!”
“—Bunun borcunu ödeyeceksin, Barusu!!”
Subaru tepeüstü düşerken, daha önce kendini bir uçurumdan attığı anı hatırlamasıyla vücudundaki bütün tüyler diken diken oldu. Yine de bir erkek olarak vazifesinden ödün vermedi; düşüşün etkisinden korumak için Ram’i kollarının arasında tutmaya devam etti.
Ram fiziksel işi ona bırakıp kollarının arasında dönerek ellerini yere doğru çevirdi.
“—El Fulla!”
Ram büyüyü fısıldarken içinde mana kabardı ve tahmini iniş noktalarında güçlü bir rüzgâr fırtınası koptu. Dosdoğru aşağı düşerlerken Subaru’nun bedeni yükselen hava akımına çarptı ve altlarındaki basınca tutundu; düşüşleri iyice yavaşlarken ikisini yeniden dik konuma getirmeyi başardı.
Çevrelerindeki dünya fırıl fırıl dönerken Bu iş olur diye düşündü. Tüm gücünü bacaklarına verdi, inişin darbesine dayanırken dişlerini kıracak kadar sıktı.
“Nguuuuuh, aaaaaa—başardık!!”
—Dayanmışlardı.
Uyuşmuş, halinden hiç mi hiç hoşnut olmayan bacaklarının üzerinde güçlükle sıçrayarak düştükleri uçuruma baktı. Yüksekliği görünce dili tutuldu—on metreden fazlaydı, aşağı yukarı lisesinin dördüncü katından atlamakla eşdeğerdi. Bu yükseklik zeminin sertliğiyle birleştiğinde, hayatta kalmış olmaları bile başlı başına bir mucizeydi.
“Resmen Hızır gibi yetiştin, Ram. O rüzgâr büyün olmasaydı şimdiye—”
Subaru hayatını kurtardığı için Ram’e minnettarlığını sunmaya çalıştığı sırada kızın kollarında hareketsiz yattığını fark etti.
Burun deliğinden ince bir kan süzülürken Ram’in başı yana düştü. Gözleri kapalıydı, nefesleri kesik kesikti ve çıkardığı tek ses acı dolu iniltilerdi.
“Ah, şey, Ram? Of be, durum kötü.”
Bedenini hafifçe sarsıp ona seslendi ama Ram’den çıt çıkmadı.
Başından beri Basiret’i kullandığı ve iblis canavarlarla dövüştüğü için bitkin düşmüştü. Hiç şüphesiz o büyüyle kendini fazlasıyla zorlamış, bilincini tehlikeli bir noktaya sürüklemişti.
“Kahretsin. Zamanlamam da tam felaket…”
Subaru fevriliğine lanet okuyarak Ram’e daha dikkatli bir şekilde sarıldı. Onu yanına yatırdı, kırık kılıcı beceriksizce kınına soktu ve başını kaldırıp yukarı baktı.
İblis canavarlar bile dik bir uçurumun kenarından onların peşine atlayamazdı. Takiplerini sürdürmek için muhakkak etrafından dolanacaklardı. Bu esnada biraz zaman kazanacaklarını ummuştu.
“Yok artık, şaka yapıyor olmalısınız!”
Subaru başını kaldırdığı anda, düşüşünden güçbela sağ çıktıkları yamaçtan aşağı doğru koca bir kaya seli aktı—ve kayaların üzerinde, manasını yönlendirerek onlara liderlik eden bir yavruyla birlikte iblis canavar sürüsü geliyordu.
Subaru yavru iblis canavarı tanıdı: Köyde ona ilk laneti bulaştıranın ve önceki gece çocukları kovalarken Rem’in sert bir darbe indirdiğinin ta kendisi olduğuna adı gibi emindi.
Küçücük cüssesine rağmen diğer iblis canavarların onun ardı sıra gelişini, sanki bütün sürüye o liderlik ediyormuş gibi arkasından takıldıklarını görünce Subaru kuru bir kahkaha atmaktan kendini alamadı.
“Senden nefret etmeye başlıyorum, Cadı Hanım—şu parfümün dozu cidden fazla kaçmış.”
Şikayetini layıkıyla dile getiren Subaru, yeniden kaçmaya hazırlanırken uyuşmuş bacaklarını kontrol etti. İblis canavarların onları hor görüp yere indikleri an üzerlerine atılmaması için dua ediyordu—
“Şey, ne…?”
Subaru koşmaya başlamadan hemen önce, bir şeylerin ters gittiğini hissederek başını yana eğdi.
Uçurumdan aşağı kayan iblis canavarlar tuhaf görünüyordu. Yuvarlanan kayaların üzerindeyken irkilmeye başlamışlardı ve uçurumun altındaki zemine bastıkları anda her yöne dağılmaya koyuldular.
“Ha? Şey, ben buradayım millet…?”
Küçük örümcekler gibi etrafa saçılmalarını izlemek, onun bile anlam vermekte zorlandığı bir manzaraydı.
Burada neler dönüyor böyle…? Bunu aklından geçirdiği anda, uçurumun tepesindeki patlama cevabı da beraberinde getirdi.
“—Ha?”
Yeniden yukarı baktığında, uçurumun tepesindeki değişim Subaru'yu şaşırttı ama durumu anında kavradı.
—Çok yukarılardaki o dik kayalığın tepesinde artık bir insan silüeti duruyordu.
Hizmetçi kıyafeti giymiş bir kızdı bu; kana bulanmış dikenli gürzünü aşağıda tutuyor, aklından en ufak bir kırıntı dahi kalmamış gözlerle yamaca dik dik bakıyordu.
O öldürücü bakışlarla göz göze geldiği an, Subaru'yu soğuk terler bastı ve eşi benzeri olmayan bir uğursuzluk hissi iliklerine kadar işledi.
Bir anda iblis, yüksek uçurumdan aşağı atlayarak metrelerce aşağıdaki zemine indi.
Subaru'nun nefesi kesildi. Ormanın derinliklerinde iblis canavarlarla çevriliydi, bir iblis kızla yüz yüzeydi, ne pahasına olursa olsun korumak zorunda olduğu bir kızı tek koluyla tutuyordu—ve son aşamaya elinde kırık bir kılıçtan başka hiçbir şey olmadan varmıştı.
“Bu kadarı da… birazcık haksızlık ama, sence de öyle değil mi?”
Yakarışı, ormanda esen rüzgârın içinde kaybolup gitti, duyulmadı.
Tam anlamıyla, hani derler ya, bir ölüm kalım meselesiydi—
6
Ram ve Subaru, tehlikenin fazlasıyla farkında olarak iblis canavarların ormanına girmişlerdi fakat canavarları alt etmek için iş birliği yaptıklarından, ormanın derinliklerine tek bir çizik bile almadan ulaşmışlardı. Plan; mucizevi bir şekilde burnu bile kanamamış Rem'i bulmak, güvenli, huzurlu ve mutlu bir kavuşma anında kafasına göre hareket ettiği için ona fırça kaymaktı. Ardından, Subaru'nun iblis canavarları kendine çekme yeteneğini kullanarak, Ram ve Rem'in kardeşlik güçleriyle canavarları birer birer haklayıp Subaru'yu lanetten kurtaracaklardı. Mutlu son.
“Böyle hayal etmiştim ama, evet…”
Subaru, tıkır tıkır işleyen senaryosunun nasıl da tuzla buz olduğunu acınası bir ses tonuyla düşündü.
Subaru, karşısında dikilen Rem'in gözlerinde dostluğa dair tek bir kırıntı dahi göremiyordu. Tek hissettiği, zifiri karanlık bir kan arzusuydu.
Emin olamasa da, oturup konuşabilecekleri zihinsel bir durumda gibi görünmüyordu.
Kızdan yayılan baskı, gözlerini kırpmasına bile engel oluyordu. Karşısındaki bu tehditten gözünü bir anlığına bile ayırırsa neler olabileceğini kestiremiyordu.
—Bu düşüncenin ta kendisi bile, Rem'in kendisini bir düşman olarak gördüğünü fark eden Subaru'nun yüzünde zoraki bir tebessüme yol açtı. O zaman ben ta buralara kadar ne halt etmeye geldim ki?
“Selam, Remrin, kankan Subaru geldi! Bak, dostun!”
Yüzünün kaskatı kesildiğinin farkında olmayan Subaru, yine de neşeli bir ses tonuyla seslenmeyi başardı. Belki de Rem'e seslenmenin onun aklını başına getireceğini düşünmüştü ama…
Rem başını ona doğru çevirdi ve neredeyse sesi duyulabilecek kadar keskin bir bakışla ona kilitlendi.
“Bana öyle ateşli bakarsan yanıp kül olacağım…”
Subaru, kızın tüm dikkatinin ağırlığını üzerinde hissetti. Belki de çuvallamıştı. Rem'in korkunç görünüşü kesinlikle bu düşünceyi haklı çıkarıyordu.
Üzerindeki o tanıdık hizmetçi kıyafeti tamamen kan sıçramalarıyla kaplıydı. Taze bir kan tabakası, altındaki kurumuş kanı ıslatarak siyahımsı kırmızı ve canlı kırmızıdan oluşan korkunç, iki tonlu bir desen oluşturmuştu.
Tırnakları, iblis canavarlarınkilerle yarışacak kadar uzun ve keskindi—belki de boynuzlu formunun bir etkisiydi bu. Sağ elinin altında “meşru müdafaa” için kullandığı demir gürzü, bir kan gölü ve minik et parçaları duruyordu; son derece uğursuz bir kombinasyondu.
Rem'i bu halde bulmayı bir nebze beklediğinden aklını başında tutabilmişti fakat Subaru bu Rem ile karanlık bir sokakta karşılaşmış olsaydı, hiç şüphesiz yüzde yüz altına kaçırırdı.
Rem hortlaksı deliliği içinde işte böylesine korkunçtu—yine de tüm bunların ortasında, alnından çıkan beyaz boynuz saflığını ve güzelliğini korumuştu. Bu boynuz Rem'in kötücül iblis halinin simgesi olsa da, Subaru'ya göre geri kalan her şeyle tezat oluşturan, yersiz duran tek şeydi.
Fakat koşullar Subaru'ya böylesine rahat düşünceler için fırsat tanımıyordu.
Baktığında, ormandaki ağaçların arasında ve kayaların gölgelerinin ardında pusuda bekleyen iblis canavarları gördü. Şüphesiz ki canavarlar her hareketlerini izliyordu.
En ufak bir açık verdiği anda öğle yemeği olurdu.
Önünde dikilen Rem, arkasında bekleyen iblis canavarlar—hayatı gerçekten de pamuk ipliğine bağlıydı.
Subaru kıpırdayamıyordu. İblis canavarlar kıpırdayamıyordu. Tüm durum Rem'in bir sonraki hamlesine bağlıydı.
Derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı ve bir kez daha doğrudan Rem'e baktı.
Rem'in gözlerindeki kararlılığı sarsıp sarsamayacağını bilmiyordu ama elinden gelen her şeyi yapmalı, denenmedik hiçbir yol bırakmamalıydı.
Ve sonra—
“Abla…”
Sesi yorgun ve cılızdı. Ancak bu ses ve anlamı Subaru'nun kulaklarında yankılandı. Dudakları titredi ve gözleri Ram'ın yüzünün yan profiline kilitlenirken aklı başından gitmiş gibiydi.
Aklını yitirmesine yetecek bir çılgınlığın ortasında bile Rem, diğer yarısını, her şeyden çok sevdiği ablasını hâlâ tanıyordu. Subaru hayretle iç çekti.
“Tanımasam abla kompleksin var derdim. Eğer aklını başına getirecekse, ben dünden—”
“—Onu bırak.”
Sözünü kestiği gibi demir gülliyi bir tayfunun gücüyle ona fırlattı.
Vücudunu tam zamanında sola doğru eğebilmiş olması bir mucizeye yakındı. Subaru'nun dizlerinin, az önceki sert inişin etkisinden henüz kurtulamadığı için biraz titrek olması belki de bir şanstı.
Demir güllenin dikenleri geçerken sağ omzunu sıyırdı. Etini koparan bu ıstırap, beynini histeriye sürükledi.
Acı dolu bir çığlığı bastırmak için dişlerini sıkan Subaru, çaprazlama bir adım attı.
“Canım yandı, lanet olsun!”
Subaru, parçalanmış omzunu çevirip aşağı doğru inen zincirden yana doğru kaçtı. Bir an sonra zincir, Subaru'nun az önce durduğu yere şiddetle çarparak zeminde yılan gibi bir iz bıraktı.
Subaru kaçmakta biraz daha gecikseydi, sırtı da aynı izi taşıyor olacaktı.
Rem'e bakarken etinin parçalandığını hayal edip ürperdi. Fakat Rem'in görüntüsü öncekinden farksızdı. Gözleri aklını başına toplamamış, tamamen düşmanlıkla dolup taşmıştı.
"Sorun boynuzlu formda olması değil; onu kontrol edip edememesi..."
Subaru'nun Rem'in mevcut tavrına dayanarak yaptığı tahmin buydu.
Eğer durum buysa, asıl mesele aklını nasıl başına getireceğiydi. Önceki gece de çılgına dönmüş bir haldeydi ama bilincini kaybetmeden hemen önceki anlarda zihni deli bir iblisten çok Rem gibiydi.
Belki de Subaru'nun gözleri önünde ağır yaralandığını görmek, onu kendine getirecek kadar büyük bir şok yaratırdı.
"Belki de demir güllenin beni bir kez vurmasına izin vermeliyim? Dur bir dakika, o zaman kıymaya dönerim ki..."
Önceki gecenin şartlarını tekrarlamak Rem'i kesinlikle kendine getirirdi ama o zamana kadar Subaru köpek maması olurdu.
“—”
Ram durumu anlamış olabilirdi fakat kollarındaki kızın bilincinin yerine gelmesine daha çok vardı; onu sarsarak uyandırmaya çalışıyordu ama bu muhtemelen biraz zaman alacaktı.
Rem'in ve etrafını saran iblis canavarların izin vermeyeceği bir zaman.
Subaru yanağından süzülen bir damla teri yaladı, dilindeki nemle dudaklarını ıslattı.
Eğer yeni bir seçenek belirmeyecekse, elindeki her şeyi denemek zorundaydı.
Tek yol bodoslama dalmaksa, öyle olsun. Bu tam Subaru tarzıydı.
"Hey, Rem! Sadece kollarındaki ablana bakıp durma, bana bak! Benim adım Subaru Natsuki! Ivır zıvır işlere bakan kesinlikle işe yaramaz çaylak! Roswaal Malikanesi'nin masum bakışlı uşağı! Muhtemelen sana ve Ram'e çok sorun çıkardım ama arada sırada iyi anlaşıyorduk, değ—Vov!"
Tam Ram'in anılarına ve duygularına hitap ediyordu ki kızın sabırsızlığı buna anında bir son verdi.
Vızıldayan demir gülle yolundaki her ağacın gövdesini kırıp un ufak etti, dalları ezip geçti; Subaru ise kaçmak için öne doğru takla attı. Sonraki saldırılarını da şık bir sek-adım-zıpla hareketiyle savuşturup arkasına baktı.
"Cümlenin ortasında birini döverek öldürmek çok kaba bir davranış! Az önce ailemin yüzleri gözlerimin önünden geçti... Ah, geldik işte!"
Subaru bağırırken Rem öne doğru eğilip mırıldandı: "Ablamı geri ver...!"
Fakat birdenbire Rem, tek koluyla savurduğu demir gülleyi geri çekti, bu ivmeyle vücudunu anında kendi etrafında döndürdü ve...
“—!”
...Rem'in arkaya doğru dönerek attığı tekme, arkasından üzerine atlayan iblis canavarın gövdesine indi. Bir bombanınkine denk bir kükremeyle iblis canavar patladı; epey uzaktan bile Subaru, canavarın iç organlarının havada uçuştuğunu açıkça seçebiliyordu.
Başkalarının sefaletinden nemalanmaya çalışmanın cezası buydu işte.
İblis canavarlar öncünün arkasından saldırmak için ikinci bir dalga oluşturmuştu fakat bu ölümün korkunç manzarası onları oldukları yerde durdurdu. Ama bu tam bir ahmaklıktı, yırtıcısının karşısında karnını açmaktan farksızdı.
Sıradaki iki canavarın karınlarını ve kafataslarını birbirine çarpan tek bir yatay saldırı savurdu. Uçuşan kan ve et parçalarını umursamayan Rem, saldırısının ardından ileri atıldı. Canavarlardan biri kafasını geri çekti, bu yüzden Rem onun ön patilerinden birini ezdi; canavar hareketsiz kalınca diğer ayağıyla kafasına tekmeyi basıp boynunu kırdı.
Topuğu yukarı doğru devam etti, ardından diğer canavarın gövdesine indi. Üçüncüsü yoldaşının intikamını almak için Rem'in üzerine atıldı ama Rem, canavarın ardına kadar açık ağzının altındaki boğazını kavrayıp onu gökyüzüne doğru fırlattı. İblis canavar havada bir kavis çizdi, hafif bir ciyaklamayla kuyruğunu kıvırdı. Gittikçe uzaklaştı, sonra gittikçe yaklaştı ve sonunda aşırı olgunlaşmış bir meyveninkini andıran bir sesle sert zemine çakıldı.
Kıyım kıyımı izledi. Bu, katliam uğruna yapılmış bir kıyımdı; katliam standartlarına göre bile bir katliamdı.
Canavarların, üzerlerine çöken bu tek ve kudretli boynuzlu iblisin yıkıcı gücüyle boy ölçüşemeyeceği zaten ortadaydı.
Yine de—
"Kahretsin, sayı üstünlüğü gerçekten de başlı başına bir silah."
İblis canavarlar türdeşlerinin birbiri ardına biçildiğini görmelerine rağmen geri çekilme belirtisi göstermedi. Dişlerini gösterdiler, pençelerini savurdular ve tehditkâr bir şekilde uluyarak Rem'in üzerine atıldılar.
Uçup gitseler, ezilseler, parçalansalar ve uzuvları kopup iblis canavar cesetlerinden oluşan yığına eklenseler bile, azar azar Rem'in vücuduna yüzeysel yaralar açıyorlardı. Subaru, kan sıçramalarıyla sırılsıklam olmuş hizmetçi kıyafetinin yalnızca dışarıdan değil, içeriden gelen taze kanamayla da kızıllaştığını görünce, ibrenin aleyhlerine dönmeye başladığını anladı.
Gözlerinin önünde boynuzlu iblis ile iblis canavarlar arasında süren savaş son derece şiddetliydi; artık Subaru ve Ram'e zerre kadar aldırış etmiyorlardı. İki taraf da ezeli düşmanlarına yönelik saldırılarına odaklanırken düşük tehditli rakipleri sonraya bırakıyordu.
Eğer Rem savaşa hükmediyor olsaydı, Subaru hiç şüphesiz vicdan azabı çekmeden iblis canavarların soyunu tüketmesine izin verirdi. Ancak durumu giderek kötüleşiyordu.
“—”
Rem'in kolları savruluyor, iblis canavarların gövdelerini biçiyordu. Pençe üstüne pençe kendi vücuduna ulaştıkça acıyla nefesini tutuyordu. Kanlar saçılıyor, beyaz tenine kesikler açılıyordu.
Subaru öylece oturup izleyemezdi.
Bir yolu vardı. Tek yapması gereken kavgaya burnunu sokmaktı. Fakat doğrudan arbedeye dalmak, yalnızca o kasırgaya kapılıp geldiği yöne doğru geri savrulmasına yol açardı. Onun için araya girmek, boynuzlu iblisin ve iblis canavarların dikkatini birbirlerinden başka bir şeye çekmek anlamına geliyordu; Rem'i kurtarmanın tek yolu buydu.
Kendini hazırladı, bacaklarını açtı, derin bir nefes aldı ve doğrudan Rem'e baktı.
—Bunu yapabilirim. Kızlarda cazibe, erkeklerde cesaret vardır.
"Öyle korkutucu bir yüz ifadesi takınma, Rem. Gülümse. Ben Dönüş Yoluyla—"
O gün ikinci kez dünya durma noktasına geldi ve kara bulut bir başka çığlık ziyafeti getirdi.
Doğacak aşırı acıya kendini hazırlamış olsa bile, bu katlanılabilecek türden bir acı değildi. Hele ki bu sefer, onunla birlikte ortaya çıkan sadece bir sağ kol değil, bir de sol kol olduğu için.
Belki de tamamlanmış olan sağ kol bunun tadını almıştı. Subaru'nun hareketsiz, ardına kadar açık gözleri önünde, sağ el göğüs kafesini geçip iç organlarına sürünürken sol el ondan ayrıldı.
Sağ el kalbine uzandı; diğeri ise Subaru'nun yanağını, sanki ona düşkünmüş gibi okşadı.
—İçinde dehşet kabardı ve bir sonraki an, her bir sinirine acı saplandı.
Kendisi olmaktan çıktı. Başının tepesinden ayak parmaklarının ucuna kadar, bir şeylerin yanlış olduğuna dair korkunç, dayanılmaz bir hisse kapıldı. Beyni olumsuz duygulardan oluşan bir fırtınada kaynıyordu; bilinci gidip geliyordu.
Yine de yanağındaki avucun yumuşak dokunuşu, zihninin ve bedeninin erimek üzere olduğunu hissettiği anda rahatlama getiren bir sıcaklık taşıyordu. Fakat Subaru bunun da ötesinde bir hissi biliyordu, bu yüzden—
"Ben... döndüm!"
Görüşü bulanıktı. Ruhu yıpranmıştı. Acı ve ızdırabın hiçbiri gerçek dünyaya taşınmamıştı.
Hiç zaman geçmemişti. Rem ve iblis canavarlar önündeydi, tıpkı az önceki gibi birbirlerinin boğazına sarılmışlardı.
—Fakat Subaru'nun gerçekliğe döndüğü anda, savaş alanında büyük bir değişiklik meydana geldi. Rem ve iblis canavarlar tüm dikkatlerini Subaru'ya verdiler; sanki tam o anda ve orada göz ardı edilemeyecek bir anormallik ortaya çıkmıştı.
Bunun sebebi şüphesiz, tıpkı Subaru'nun planladığı gibi, cadının kokusunun kendisinden yayılmasıydı.
“—!”
Rem kükredi. İblis canavarlar hep bir ağızdan uludu. Subaru da avazı çıktığı kadar bağırdı.
Sanki hayatı, bizzat ruhu ateşe verilmiş gibi, salise farkıyla üzerine atlayan iblis canavarların pençelerinden ve kendine doğru inen demir gülleden kaçtı.
—Ve böylece büyük arbede başladı.
7
Boynuzlu iblis, iblis canavar ve sıradan bir çocuğun arasındaki bu savaşta tartışmasız en zayıf halka olan Subaru, eğilip bükülürken arbedenin her ayrıntısına dikkat ediyordu.
Tavrı son derece basitti. Savaş şiddetlendikçe mesafeyi artırmaya çalışmadan pozisyonunu koruyacak, yalnızca kendi üzerine sıçrayan kıvılcımlardan kaçacaktı—hepsi bu kadardı.
“—”
Bir kez daha, demir güllenin vurduğu iblis canavarlar gözlerinin önünde duvar macununa döndü. Yoldaşlarının ölümlerini umursamayan üç iblis canavar, Rem'e daha büyük yaralar açmak amacıyla durmaksızın takım halinde saldırdı. Ancak bu kaba zekâ boşa gitti, zira Rem'in eli onları savurup attı; hareketsiz kaldıklarında ise inen demir güllenin kolay avı oldular.
Subaru, tutuşundan kayıp düşme tehlikesi yaşayan Ram'i düzeltip geri zıplarken bu manzaraya bir göz attı. Bir iblis canavarın dişlerinden kıl payı kurtulmuştu ki tam Rem'in saldırı menzilinin içine daldı.
Rem, Subaru'nun yaklaştığını fark edince anında onu engellemek için harekete geçti. Subaru, demir sapın darbesinden kurtulmak için aniden durdu, ardından geri zıplayıp ardından gelen zincirin savruluşundan kaçmak için eğildi; demir gülle başının üzerinden geçerek arkasından kovalayan iblis canavarın kafasını görkemli bir şekilde açan kızıl bir çiçeğe dönüştürdü.
Subaru arkasında yere yığılan bedenin sesini duyarken utancı ve onuru bir kenara bırakıp hemen kaçmak için hamamböceği gibi yerde emekledi. Peşine düşen Rem'in yolunu ise iblis canavarlar kesti. Kaçış başarılıydı.
Subaru hayatını kurtaran pratik zekâsını ödüllendirmek için derin bir rahatlama nefesi alarak mesafesini korudu.
"—Hah! Aslında burada fena iş çıkarmıyorum!"
Isırılmamak için can havliyle zıplamış, peşindeki iblis canavarları hizmetçi kızın üzerine salmış ve öfkeli kızın gazabından kaçmak için bir böcek gibi sürünmüştü. Eğer yaptıkları gelecek nesiller için kaydedilecek olsaydı, hemen oracıkta ölmek isterdi; ancak o, bu davranışının amacının hayatta kalmak olduğu gerçeğine odaklandı.
O an her şey Subaru'nun planına göre ilerliyordu.
Durum daha da kötü olabilirdi—en azından zaman kazanıyor ve iblis canavarların sayısını azaltıyorlardı. Yukarı baktığında vadinin her tarafında iblis canavarların gözlerini hissetti. Savaşı gördüklerinde teker teker kavgaya dahil oldular. İblis canavarlar, Subaru'nun cadının kokusunu tüm ormana yaymasına karşılık içgüdülerine boyun eğiyorlardı.
Bu işe yarayabilirdi. Bir zafer şansı görüyordu. En azından Subaru'nun düşündüğü buydu.
"—Ha?"
Subaru kaçma manevralarına devam ederken aniden başı döndü ve fena halde yana yattı. Adımlarını dikkatsiz attığından değildi. Tüm vücuduna bir ürperti yayılırken aniden bir uyuşukluk hissinin pençesine düştü... Anlamıştı.
"Lanet... Tam da böyle bir zamanda mı...?!"
Subaru, lanetin geldiği iblis canavarın Rem'i çevreleyenlerden biri olup olmadığını anlamak için başını kaldırdı. Fakat büyüyü yapanın hangisi olduğunu anlamasının hiçbir yolu yoktu. Kaldı ki, iblis canavarın laneti sırf Subaru'ya acı çektirmek için tetiklemiş olması pek olası değildi.
Bu sadece Rem'in yarattığı tehditle yüzleşmenin ve onunla savaşmak için gereken manaya duyulan açlığın basit bir sonucuydu. Ve Subaru hemen oradaydı, ayin etkinleşmeye hazırdı, manası kolayca alınabilecek durumdaydı. Basit ama aynı zamanda ölümcül bir neden.
Lanet Subaru'ya üstün geldi, dengesini kaybettirip yere kapaklanmasına neden oldu. Eğer iblis canavarlar Subaru'yu ısırarak öldürürse, Rem'i sadece sayı üstünlüğüyle alt etmeleri an meselesiydi. Ama bundan da öte, Rem'in ormana girme sebebi tamamen—
"—Aah!"
Havayı yaracak ve yeri ikiye bölecek kadar yüksek bir nida yankılandı; yumruğunu indirmesiyle bir iblis canavar köpek mamasına döndü.
Göz açıp kapayıncaya kadar, inanılmaz ve patlayıcı bir güçle Rem, canavar saflarını yarıp kendisinden çok uzaktaki bir iblis canavarı öldürmüştü. Bu manzara Subaru'yu da canavarları da şoke etti. Subaru kendine geldiğinde durumu hemen anladı.
—Daha rahat nefes alıyordu. Uyuşukluk hafiflemişti. Lanetin etkilerinden kurtulmuştu.
"—Rem."
“—!”
Rem, sanki Subaru'nun adını seslendiğini duymamış gibi etrafını saran iblis canavarları katletmeye geri döndü.
Subaru, savaşın ortasındaki mavi saçlı kızı izlerken Rem'in aklı başında olmasa da ya da Subaru'nun kim olduğunu anlayacak durumda olmasa bile, o iblis canavarı pelteye çevirerek onu kurtardığını derinden hissetti.
Çok sevdiği ablasının görüntüsünü yanlış anlamamıştı. Görünüşe göre ilk başta ormana dalma nedenini de unutmamıştı.
Madem öyle..., diye düşündü.
Subaru yalnızca kendisinin yapabileceği şey için zihnini kurcaladı. Böyle dolambaçlı bir plana başvurmak yerine asıl hedefine sadık kalması gerektiğini düşündü.
"Başka bir deyişle, o laneti defetme işini kalp hırsızı hizmetçi kardeşlere, Ram ve Rem'e bırakacağım!"
Eğer Subaru bunu başarabilirse, yine de bu durumdan sağ çıkabilirdi.
Üstelik bunu yapmak için Rem'in aklını gerçek anlamda başına getirmesi gerekiyordu. Subaru'nun işi eli kanlı bir iblisle değil; görünüşte kibar, fevri davranan ve tek başına kaçıp gitmesi herkesin başına binbir çorap ören kızlaydı—Rem'le.
"—Boynuz."
Aniden Subaru kollarının arasından bir ses duydu.
Hâlâ kucağında olan Ram gözlerini hafifçe araladı, Subaru'ya odaklanamamış gözlerle yukarıdan bir bakış attı.
"Sen... uyandın mı?!"
"Zamanlamamın... oldukça harika olduğunu düşünüyorum..."
Ram hafifçe gülümsüyordu. Subaru da yarı ciddi bir şekilde gülümseyerek karşılık verdi.
"Evet, harika içgüdülerin var, Abla. Boynuz derken neyi kastediyorsun?"
Ram bıkkın bir ifadeyle çenesini içeri çekti.
"Rem'i yoldan çıkaran o boynuz... Tek bir güçlü darbe... onu kendine getirecektir..."
"Bunun işe yarayacağından emin misin?"
"Oldukça. Büyük ölçüde. İnanıyorum ki yarayacak."
"Bu biraz muğlak oldu, biliyorsun değil mi?! Ama sana inanmak istiyorum."
Subaru sözlerini yarıda kesip Rem'e baktı.
Rem'in alnından dışarı doğru yaklaşık on santim uzunluğunda beyaz bir boynuz uzanıyordu. Eğer Puck onun alnında dursaydı, boynuzla yaklaşık aynı boyda olurdu.
Tek bir darbe—tam oraya.
“Bu biraz… imkânsız gibi görünmüyor mu?”
“Aklını ve cesaretini kullanıp yapıver işte.”
“Şey, aklımı ve cesaretimi kullanacağım bir yol var gerçi ama…”
Subaru’nun beklenmedik cevabı Ram’in kaşlarını kaldırmasına neden oldu. Durumu kelimelere dökmekte zorlanan Subaru, ona doğru cılız bir şekilde gülümsedi.
"Muhtemelen biraz ödün kopacak."
"Kız kardeşimin aklını başına getirecekse sorun etmem."
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten ama gerçekten."
"Rozchi'nin üzerine yemin eder misin?"
“…Bunu seçecek kadar ölümü göze almış olmalısın. Evet, Efendi Roswaal üzerine yemin ederim.”
Subaru'nun onun fikrine bu kadar saygı duymasının nedeni, Ram'in bunu son derece mertçe söylemiş olmasıydı.
Önlerindeki Rem, yavaşça onlara doğru döndü. Dikkatinin büyük bir kısmı ikisine odaklanmıştı; geri kalan kısmıyla da etraflarını saran mabeast'lerin yaklaşıp yaklaşmadığını kolluyordu.
Her yönden gelebilecek saldırılara karşı teyakkuzda olan Rem'in aksine, Subaru yalnızca o boynuza vurmaya odaklanmıştı.
Yani—
"Veee, hoppala!"
"—Ha?"
Subaru onu kalçalarından tutup... ileriye doğru fırlatırken Ram'in yüzünde afallamış bir şaşkınlık ifadesi vardı.
Onu fırlatacağı düşüncesinin aklının ucundan bile geçmediğine şüphe yoktu.
Ram dehşete düşmüş görünüyordu ama Rem de ondan farksızdı. Hâlâ boynuzlu formunda olan Rem, ablası havada süzülerek kendisine doğru gelirken bir anlığına ağzı açık kalakaldı, ardından ellerini uzattı.
Ablasını kollarını açarak, kanlar içindeki elleriyle kucaklayan Rem’in avucundan demir gülle düştü. Bir anda, düşmanlık ve kana susamışlıkla kaskatı kesilmiş çehresi, çok daha yumuşak bir ifadeye büründü.
—Subaru bu anı heba etmemek için ileri atıldı.
Ram'i ileri fırlattığı anda Subaru vücudunu alçaltıp hücuma geçti. Rem'in bakışları yukarıya, ablasına kilitlenmişken Subaru yere daha yakın olan kör noktadan yaklaştı.
Sağ eli kılıcını belinden çekerken ayakları kaydı. Tek bir hareketle kını yarıp çıkan kılıç rüzgârı kesti ve doğrudan Rem'in alnındaki boynuza yöneldi—zamanlama kusursuzdu. Rem bile bu ani saldırıya zamanında karşılık veremezdi. Fakat—
"—Ha?!"
Kılıcın kırık ucu ve Subaru'nun son andaki ürkek, yarım yamalak adımı birleşince kılıç boynuza doğrudan isabet edemedi ve birkaç milimetre farkla ıskaladı.
Subaru, avucunun içine kadar gelmiş o ufacık fırsatı kaçırdığı için dehşete düştü.
"Tavuk gibi korktum! Son anda cesaretim yetmedi!!"
Kılıcı yalnızca havayı kestiği için dengesini kaybetti.
Hızını alamayan Subaru arkasını açıkta bırakarak onun yanından geçti ve Rem sol elini onu bıçaklamak üzere kaldırdı. Parmak uçlarındaki uzun pençeler Subaru'nun sırtını delip geçecek ve öbür tarafından çıkacaktı, orası kesindi.
Başarıya bir adım kala ve üstelik Rem'in ellerinde ölecek olmak ona büyük bir pişmanlık verdi.
Tam bunu düşündüğü anda—
"Vaaaay canına—?!"
Ayaklarının altındaki zemin patladı ve ortaya çıkan kaya şelalesi Subaru'yu dimdik havaya fırlattı.
Dört bir yana saçılan kayalar bedenini yaylım ateşine tuttu. Derisi parçalanan ve kanlar içinde kalan Subaru, çektiği acının kaynağını görmek için havadan aşağıya baktı.
Zeminin Subaru'nun altında patladığı noktanın güneyinde, yere sinmiş mabeast yavrusunu gördü. Urugarum, sürüyü uçurumdan aşağı indirdiğinden beri göze çarpmadan beklemiş, Subaru ve Rem'i tek bir kaya şelalesiyle haklamak için fırsat kollamıştı. Ve böylece Subaru'nun açık verdiğini görünce, hem onu hem de Rem'i havaya uçurmak amacıyla harika bir müdahalede bulunmuştu.
Ne var ki…
“—!!”
…Rem kükreyip kayaların fışkırdığı yere ayağını sertçe vurunca planı suya düştü. Güç gücü yok etti ve geriye sadece Rem'in darmadağın olmuş mavi saçları kaldı. Büyü gücünü safi şiddetle alt etmiş—büyüyü kaba kuvvetle ezmişti.
Kaya şelalesi dindi ve Rem ablasını şefkatle kollarında tutarken omuzları gevşedi.
Hâlâ onun üstünde süzülen Subaru, aklının en ücra köşesinden bile silinip gitmişti.
Büyünün etkisiyle savrulan Subaru, ne tarafın yukarısı olduğunu bilemeden taklalar attı. Ama sağ eli o an bile kılıcı sımsıkı tutuyordu; neyse ki kaya duvarına değil, sadece sert zemine çakıldı.
Ve Rem tam altında, başı tamamen açıkta ve ondan zerre habersiz bir şekilde duruyordu.
Bundan daha iyi bir şans olamazdı, bundan sonra da bir şans çıkmayacaktı. Ya şimdiydi ya da hiç.
Tek elli kılıcın kabzasını iki eliyle kavradı ve tüm gücüyle savurdu.
Uzun bir tesadüfler zincirinin sonunda bu noktaya ulaşmıştı.
Yaşasın fırsatçılık. Mucizeler harikaydı. Sırf canı öyle istediği için olsa bile, Tanrı bazen güzel iş çıkarıyordu—gerçi Tanrı'nın eli bir önceki denemede de fena işe yaramazdı hani.
Ve şimdi, hiç fark edilmeden, başı tamamen savunmasız halde Rem'in hemen üzerindeydi…
Gergin bir şekilde gülümsedi. Vakit yoktu. Rem hemen yanı başındaydı, onunla geçecek o sakin, huzurlu dünya da öyle.
Boynuzu gördü. Toplayabildiği tüm güçle kılıcı zirve noktasından aşağı savurdu.
"Gül bakalım Rem. Bugün, her iblisten daha iblisim!"
Kılıç, beyaz boynuzu hedef alarak dimdik aşağıya doğru parıldadı—
Çeliğin çeliğe çarpmasıyla çıkan tiz ses, mabeast ormanında keskin bir şekilde yankılandı.
Bir sonraki an, Subaru yere çakıldı ve acı dolu çığlığı bu yankıya karıştı.
ARA BÖLÜM
REM
1
Ablasıyla kıyaslandığında, Rem adındaki kızın gündelik hayatı epey zorluydu.
İnsansı ırklar arasında bile iblislerin kudreti ve manası diğerlerinden katbekat üstündü. Sağlam bedenleri ve kullandıkları mananın kalitesi onlara eşsiz bir savaş gücü bahşediyordu. Tüm insansı ırkların en güçlüsü unvanıyla övünürlerdi.
İblislerin sahip olduğu yegâne zayıflık, kahredici derecede az olan nüfuslarıydı. En güçlü bireyleri yetiştirmeye adanmış bir ırk çok sayıda fert dünyaya getiremezdi; bu yüzden, güçlerine rağmen iblis ırkı dağların derinliklerindeki yoksul köylerde yaşamak zorundaydı.
İnsan yerleşimlerinden uzakta yaşayan bir ırk olduklarından, sınırlı sayılarını korumak adına aralarında katı tabular vardı.
Irkları için ikizler birer ucubeydi. Bu, iblis kavminin çiğnenemez kanunlarından biriydi.
Doğaları gereği iblisler başlarında iki boynuzla doğarlar. Sakin zamanlarda boynuzlar gizlidir; fakat şartlar değişip de iblis içgüdüleri uyandığında boynuzlar başlarında belirir ve etraftaki manayı tüketir. Boynuzları atmosferdeki manayı çekip kontrol ederek dövüş kabiliyetlerini muazzam ölçüde artırır. Bu işlevleri, onları ırklarının gurur kaynağı yapıyordu.
Fakat ikizlerin her biri yalnızca tek bir boynuzla doğardı.
İblisler arasında "boynuzsuzlar" toplumun tortusu sayılırdı. Tek bir boynuzunu kaybetmek bile alay konusuydu. İkizler, doğdukları andan itibaren son derece kıymetli bir şeyden mahrumdular. Ucubeden başka ne olabilirlerdi ki?
Bu yüzden, ikizlerin derhal ortadan kaldırılması gerektiği öğretilirdi.
Bu ikizlerin kaderi de orada ve o anda sona ermeliydi. Ve eğer tam da reisin, o acı kararı verdikten sonra kendi elleriyle hükmü infaz etmek üzere olduğu anda ikizlerden biri tanrı vergisi yeteneğini muazzam bir büyü gücü patlamasıyla sergilemeseydi, öyle de olacaktı.
2
Büyük ikizin adı Ram, küçüğünkiyse Rem'di. İkisi de kabiledeki basamakların en altındaydı.
Gündelik hayatları hoştan çok uzaktı. Canları bağışlanmış olsa da nihayetinde hâlâ ikizdiler. İkisine de başından beri boynuzsuz muamelesi yapılmış ve halkları tarafından soğukça yetiştirilmişlerdi.
Kan bağlarına rağmen öz ebeveynleri bile onlara mesafeli davranıyordu. Kabiledaşları bu iki "ucubeye" duydukları nefreti gizlemiyordu. İkisi için de hayal edilebilecek en kötü çocukluktu.
Bu düşmanlık, iblisler onların neler yapabileceğini fark edene dek—daha doğrusu ikizlerin büyüğü durumun bizzat farkına varana dek sürdü.
Ram'in çocukluğunu tarif eden en doğru ifade dahi çocuk olurdu. Şanlı tarihleri boyunca yaşamış büyük iblisleri bile aşan bir yeteneğe sahipti. Nitekim genç yaşına rağmen muazzam miktarda mana kullanmasını sağlayan boynuzunun güzelliği, tüm ırklarını büyülemişti. Kendi gücü ve potansiyeliyle sarhoş olmaktan fersah fersah uzak tavırları, alnındaki tek ve bembeyaz boynuz kadar kusursuz ve vakurdu; ırkdaşlarının onun önünde baş eğmesini son derece doğal kılan da buydu.
Henüz on yaşına basmamış bir kız çocuğu için fazlasıyla özel bir muameleydi.
Soğuk ve mesafeli ebeveynleri bile, onları açıkça hor gören akrabaları bile, doğumlarından hemen sonra ikizleri katletmeye çalışan reis bile... Hepsi Ram'ın otoritesi karşısında nutku tutulmuş vaziyetteydi. O, tüm insansı ırkların en güçlüsü olan boynuzlu iblislerin zirvesine oturmak üzere doğmuştu.
Bireysel güce kıymet veren bir ırkın mensupları, böylesi bir güce sahip bireye karşı kusursuz bir nezaket sergiliyordu. Yine de Ram, kabilenin kendisine duyduğu saygıyı bir kez olsun kendi çıkarı için kullanmadı.
Rem'in elinden gelen tek şeyse, ablasının zafer yolunda tökezleyerek ilerlemekti.
Sıradanın ötesinde hiçbir yeteneği yoktu. Mana rezervi tamamen vasattı; bedeninin yapabilecekleri ise yalnızca tek boynuzlu normal bir iblisin sınırları dâhilindeydi. Ram'la kıyaslandığında zerre özgüveni yoktu; bir gölge gibi ablasının arkasına büzülürdü.
Küçük Rem durumu böyle idare ediyordu. Toy kalbini bu şekilde koruyordu.
Ablasını kıskandığından değildi. Ona hayrandı. Onu çok seviyordu.
Ebeveynlerinin ondan nefret ettiğinden de değildi. Büyüğü kadar küçüğü de seviyorlardı.
Halklarının Rem'i dışladığı da yoktu. Elbette beklentileri büyüktü. Ne de olsa o, onun kız kardeşiydi.
Herkesten merhametli ablası, beklenti dolu ebeveynleri, ikizi gibi parlaması için ona tezahürat yapan tüm akrabaları... Bunlar Rem'in içini kemiren ufak yaralardı.
Kuşkusuz bu, ablasıyla tıpatıp benzemelerinin doğrudan bir sonucuydu. Boyları ve yüzleri birebir aynı olsa da iblis olarak nitelikleri bambaşka boyutlardaydı.
Elbette Rem bu gidişatı değiştirmek için çabaladı. Küçük bir çocuğun sığ ve sakar deneme-yanılma çabalarından öteye gitmemiş olabilirdi belki; yine de ablasına biraz olsun yaklaşabilmek, tek bir alanda dahi onu geçebilmek için her yolu denemişti.
Fakat Ram her konuda daha iyiydi, bu kadar basitti.
Ve böylece Rem, henüz küçücük bir çocukken, en yakınındaki, dünyadaki her şeyden çok sevdiği ablasının asla ama asla ulaşamayacağı bir mertebede olduğunu öğrendi.
Asla ablasının yanında duramazdı. Ram her daim dünyanın ışığıyla yıkanarak onun önünde yürüyecekti. Rem'in yeri ablasının arkasıydı; arkasına büzülmek, ara sıra kafasını uzatmak, sonra da göz kamaştıran o ışıktan ürküp geri çekilmekti.
Bir kez pes edince, rüzgârda eğilen bir saz misali, gündelik hayatın ızdıraplarını kabullenebilmişti.
—Kendi aciz teslimiyetine daha ne kadar katlanması gerekecekti acaba?
3
Bir gece Rem, sıcaktan iyi uyuyamayarak uyandı.
Ahşap yataktan aşağı kayıp ter içindeki bedeninden örtüyü sıyırdı. Rem etrafına bakındığında, yanı başında uyuyan ablasının orada olmadığını fark etti birden.
Hemen ablamı bulmalıyım diye düşündü.
Ablası uyanıksa, onun o vakur adımlarını geriden takip etmeliydi. Çişe kalkmak gibi önemsiz şeyler için bile bunu sektirmeden yapmak, o dönemde Rem'in takıntısı hâline gelmişti.
Dışarı çıkmalıyım— fakat Rem sıcağın kaynağını ancak o an, gecikmeli olarak fark edebildi; evini saran alevleri.
Kapı koluna dokunduğunda, sıcaktan elini hızla geri çekti. O anda gerçek dank etti. Rem'in uykulu koku duyusu yanık kokusuyla uyandı; boynuzu büyüyüp tamamen ortaya çıkarken alnı kaşındı.
Hiç vakit kaybetmeden sağlam bedeniyle kapıyı kırdı ve cehennemi alevlere bürünmüş evden dışarı fırladı. Bunun neden olduğunu bilmiyordu ama kaçmak, dışarı çıkmak yönündeki içgüdülerine itaat etti.
Rem çürük çiti tekmeyle parçalayıp evinden dış dünyaya doğru koştu.
O anda bile zihninde tek bir bağnaz düşünce hüküm sürüyordu: Evden çıkıp ablamın ne yapmam gerektiğini söylemesini sağlamalıyım.
Fakat evden çıktığında kendisini bekleyen manzara karşısında bu düşünce önemini yitiriverdi.
Köyün merkezinde yanmış cesetlerden oluşan bir yığın vardı. Yanan evler ve alevlerin sardığı ağaçlar, bildiği dünyayı bir gecede kızıla çalan bir cehenneme çevirmişti.
Rem, alevlerin yuttuğu cesetler arasında anne babasının yüzlerini görünce mantıklı düşünmeyi bir kenara bıraktı ve olduğu yere dizüstü çöküverdi.
Siyah cübbeli bir grup adam sakince etrafını sararken Rem dizlerinin üzerinde öylece kaldı. Yakından bile olsa kukuletalarının derin gölgeleri yüzlerini gizliyordu; iyice yaklaşsalar da zaten tanıdığı yüzler değildi bunlar. Ancak adamların hiçbirinden en ufak bir iyi niyet kırıntısı dahi sezemeyince, Rem'in yanaklarına yabancı duran bir tebessüm yerleşti.
O tebessüm, herkesin iyiliği uğruna çaresizliğini gizlediği tebessümdü.
Siluetler ne bu ifadeye ne de ardındaki acıya en ufak bir tepki verdi.
Gölgeler kıza yaklaştı, ellerini kaldırıp parıldayan gümüş kılıçlarını ona doğru savurdu—fakat bir sonraki anda kafaları uçtu.
Kan. Göz açıp kapayıncaya dek, dört can öylesine bir ustalıkla alınmıştı ki kesik başlar ne bir çığlık atabilmiş ne de ne olduğunu anlayabilmişti.
Teninde atan o tanıdık mananın hissi, Rem’e bunun ablasının işi olduğunu anında fısıldadı. Ayağa kalktı.
Ablası buradaysa, Rem onun peşinden gitmeliydi.
Etrafına bakmasına bile gerek yoktu. Gözleri anında ablasını buldu.
Rem’inkinin aynısı olan yüz kederle çarpılmıştı. Abla, kardeşine sarılmak için koştu; Rem’in yara almadığını fark edince bedenini gevşetip rahat bir nefes aldı. Rem de ablasına sarıldı; hayatında hiç bu kadar aciz ya da bu kadar mutlu hissetmemişti.
—Sonrasında ne olduğunu Rem pek net hatırlamıyordu.
Her şeyi ablasına bırakması gerektiğini düşünmüştü.
Böylesi en iyisiydi. Doğru olan buydu. Abla, mevcut tüm ihtimaller arasından daima en kusursuz olanı seçerdi.
Yine de farkına bile varmadan etrafları sarılmıştı.
Etraftaki silüetler adeta bir duvar oluşturacak kadar kalabalık olsa da Rem dalgın bir halde onlara baktı, hâlâ Ablasının bir şekilde bunun üstesinden geleceğine inanıyordu.
Ablası onun önüne geçti, haykırarak kendini paraladı. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu; çaresizce yalvarırken bedeni sanki küçülüvermişti.
Ablasını yere fırlattıklarında Rem derin bir huzursuzluk hissetti. Ablasına yukarıdan bakmak, onun yaşam felsefesine aykırıydı. Ablasının arkasında durmak, onun sırtının ardına saklanmak; varlığına anlam katan yegâne şeydi.
Ablası çığlık attı. Tekrar ayağa kalkıp ellerini öne doğru uzattı. Manayı serbest bıraktı. Güç ablasının içinden akacak ve görünmez kılıçlar dünyanın üzerine inip etraflarındaki her şeyi dilimleyecekti.
Fakat manayı salıvermeden hemen önceki o anda, ablası arkasını döndü, Rem’e sarıldı—ve ardından bir darbe.
Sonrasında Rem sadece izleyebildi.
Çeliğin, yandan ablasının kafasına doğru parıldayışını gördü. Kızaran gökyüzünde dans eden beyaz bir ışıltı gördü.
Kopan boynuzun fırıl fırıl, döne döne düşüşünü gördü.
Ablasının alnından fışkıran kanı gördü. Birisinin tiz çığlığını duydu.
O kadar imrendiği o güzel beyaz boynuz gökyüzünde savrulurken, canından çok sevdiği, kendini siper edip darbeyi onun yerine alan ablasının feryatlarını dinledi.
—Sonunda. Sonunda kırıldı.
Aklından geçen tek düşünce buydu.
4
Rem, o andan sonra tam olarak neler yaşandığını idrak edemedi.
Anlayabildiği tek şey, bir noktada bilinçlerini kaybettikleri, uyandıklarında ise evlerinden çok uzakta, devasa bir malikanede oldukları ve boynuzunu kaybetmiş olan ablasının da yanında olduğuydu.
Ablası bilincine daha önce kavuşmuştu ve Rem’in uyandığını görünce mutluluktan havalara uçmuştu; ancak Rem’in aklı, boynuzunu kaybettiği için yetenekleri sıradan bir insanın bile altına düşen ikizindeydi.
Görünürde tavırları pek değişmemişti ama her alanda sergilediği o dehşet verici yetenekten eser kalmamıştı. Artık en ufak şeylerde bile zorlandığı için, Rem’in ona yardım etmek adına önünde sayısız fırsat belirmişti.
Bu durumda insan, Rem’in artık her bakımdan kendisinden yetersiz kalan ablasına karşı bir üstünlük kompleksi geliştireceğini düşünebilirdi—fakat yanılırdı; aşağılık kompleksi, Rem’in ruhunda eskisinden çok daha derinlere kök salmıştı.
Başka bir deyişle Rem, ablasının tüm dünya tarafından el üstünde tutulan biriyken en dipteki hayata katlanmak zorunda kalmasından ötürü utanç duyuyordu.
Rem’in suçluluk duygusu, ablasına duyduğu hayranlıkla daha da alevleniyordu. Şayet Rem’in kalbi yalnızca kıskançlık dolu düşüncelerle kaplı olsaydı, şüphesiz böyle hissetmezdi. Fakat Rem ablasını seviyordu. Ablasının boynuzunun kırıldığı o anda aklından geçirdiği düşünceyi unutup gidecek kadar pişkin ya da bencil biri de değildi.
“Her şeyi Abla’nın… Ablamın yerine ben yapmalıyım…”
Rem, ablasına hitap şeklini değiştirdi ve onun gölgesinde saklandığı günleri geride bıraktı. Rem’in savaşı başlamıştı.
Her şeyde, kendisine verilen her vazifede düşünebildiği tek şey şuydu: Ablam olsa böyle yapardı. Daima ablasının hemen arkasında durmuş, onu izlemişti. Ablasının muhakemesi hiçbir zaman yanılmamıştı.
Yine de sonuçlar daima beklediğinden daha yetersiz kalıyordu. Bu çok doğaldı, zira ablası inanılmaz biriydi. Onun gibi kusurlu bir küçük kardeşle, ikisi birlikte çabalasalar dahi asla aynı mertebeye ulaşamazlardı.
Rem; aslen ablasının açması, yürümesi ve kendisine öncülük etmesi gereken o patikayı bizzat açmak ve ablasını elinden tutarak o yolda ilerletmek zorundaydı.
—Rem adındaki kız için artık kendine ait şahsi bir hayat yoktu.
Rem için yapabileceği tek şey “Ablasının yaşayacağı hayatı yaşamak”tan ibaretti. Bu rolü layıkıyla yerine getiremiyor oluşu, kendisinin gerçek bir değeri olduğuna inanmasını engelliyordu.
Günler ve aylar geçti. Memleketleri küle döndüğünde ikisine de kucak açan o malikanede, acı gerçekler ile Rem’in idealleri arasındaki uçurum, her geçen gün onu için için kemirdi.
Hizmetçi rolünden şikayetçi olduğu için değildi bu. Malikanenin efendisi onlara lütfedip kalacak bir yer vermişti; dahası ablasına canını ve ruhunu adayacak kadar tapıyordu.
Bu telaşsız günlerde sorunlar baş gösterecek olursa, Rem tüm sorumluluğu üstlenirdi.
Güzel iş çıkardın diyerek överdi efendisi. Memleketindeyken bu sözleri defalarca işitmişti.
Kendini zorlama derdi ablası Rem’e endişeyle. Fakat kendini zorlamak bile henüz kafi gelmiyordu.
Kendini neden bu kadar hırpalıyorsun? diye sormuştu sorumsuzun teki Rem’e.
—Cevap apaçıktı.
Çünkü her konuda ve her şeyde yetersizdi. Kendini tükenme noktasına kadar zorlasa, ruhunu yontup bedenini küle çevirse bile, asıl olması gereken o mertebeye asla erişemezdi.
—Günahını nasıl ödeyebilirdi ki?
Bu yüzden Rem, ablasının yürümesi gerekirken elinden çaldığı o yolu bizzat açmaya adadı hayatını.
Çünkü Rem, her şeyde ablasının bir kopyası, bir yedeğiydi; fazlası değil.
5
Saplantısı giderek körüklenen bu yedi yıl, Rem’i yıpratıp durdu.
Diğerleri, Rem’in gösterdiği samimi çabayı her gün hakkıyla takdir ediyordu; gerçi Rem’e göre bu emekler hiçbir zaman tatmin edici sonuçlar doğurmuyordu. Uçbeyi Roswaal bile onu o kadar maharetli bir hizmetkâr olarak görüyordu ki kraliyet seçimi gibi mühim bir dönemde bizzat kendi yanında hizmet etmesini emretmişti.
Yine de kazandığı tüm övgüler, Rem’in göğsünü belirsiz bir huzursuzlukla dolduruyordu.
Günler ve aylar suçluluk duygusunu silip atmamıştı; aksine onu yalnızca pekiştirmişti—ve o, hayatını ablası uğruna yaşamaya devam ediyordu.
Derken Leydi Emilia ve Ablası kraliyet başkentinden dönerek malikaneye yabancı bir unsur getirdiler.
“Adım Subaru Natsuki. Sıfır iş tecrübesi! Tanıştığımıza memnun oldum!”
Yaralı delikanlı, Emilia’nın hayatını kurtardığı için malikaneye getirilmişti. Genç adam uyanır uyanmaz Roswaal ile pazarlık etmiş ve kaşla göz arasında kendine çırak hizmetkâr pozisyonunu kapmıştı.
Doğal olarak Rem, nereden geldiği belirsiz bu gence karşı derin bir güvensizliğe kapıldı. Özellikle de yüzüne bir tebessüm yapıştırıp hem kendisinin hem de ablasının gözüne girmek için durmaksızın çabaladığı o ilk iki gün boyunca onda sevecek hiçbir şey bulamamıştı.
Üstelik etrafında, Rem’in katlanmakta güçlük çektiği anılarını tetikleyen bir koku yayılıyordu. Bu cadının kokusuydu—tüm dünyada sadece birkaç varlığı çevreleyen o fesat duman.
Memleketi alevler denizine döndüğünden beri, Rem’in burnu bu kokuyu ayırt etmeyi öğrenmişti.
Nedenini bilmiyordu. Bildiği tek şey, bunun iğrenç hatıraları tetiklediği ve yedi uzun, acı yılın ona bu kokuya eşlik eden hiçbir şeyden hayır gelmeyeceğini öğrettiğiydi.
Roswaal ve Emilia’nın önünde bu hoşnutsuzluğunu açıkça belli edememişti; fakat bunun yerine, genç adamın kendi içinde bir savaş verdiği anlarda kendini sık sık ona dik dik bakarken buluyordu.
Artık boynuzunu kaybettiğine göre, Ablasının taptığı Roswaal dışındaki herhangi bir ilişkiye ihtiyacı yoktu. Ablasının asıl hakkı olan yeri çalan Rem için, ablasının huzur bulabileceği o yuvayı korumaktan daha önemli hiçbir şey olamazdı. Ve Rem, yuvalarını tehdit edenlere asla merhamet göstermezdi.
Dışarıdan bakan birinin görebileceği kadarıyla, oğlan en ufak bir uygunsuz davranış sergilemiyordu. Ablası ona yalnızca izlemeleri gerektiğini söylese de Rem onun bir an önce malikaneden kovulması gerektiğini düşünüyordu.
Bir şeyler yaşandığında, artık çok geç olacak. O vakitler Rem’in vardığı nihai sonuç buydu.
—Ve sonra, Subaru’yu Emilia’nın kucağında uyurken gördü.
Rem, Emilia’nın bu konudaki fikrine son derece önem veriyordu; ancak içten içe Subaru denen kişiye nasıl davranması gerektiği konusunda hâlâ bocalıyordu.
Bir yabancı olduğu için Subaru’nun her adımını pürdikkat izleyen Rem, alaycı tavırları da dahil olmak üzere yaptığı her işte varını yoğunu ortaya koyduğunu anlamıştı. Bu durum, onun o ciddiyetsiz havalarıyla tam bir tezat oluşturuyordu.
Ve yeteneksizliğine rağmen sonuç alabilmek için bu kadar çabalaması ona birini hatırlatıyordu ama tam olarak çıkaramıyordu.
Ertesi sabahtan itibaren, Subaru’nun tavırlarını ve hareketlerini farklı bir gözle görmeye başladı. O gergin hava dağılmıştı; teknik becerisi değişmese bile her şeye yaklaşımı başkalaşmıştı.
Belirli bir hedefi olmadan çırpınmayı bırakmış, bir şeyleri başarma arzusuyla yanıp tutuşur olmuştu. Doğal olarak işe yaklaşımı da değişti. Hâlâ diğerlerine ayak bağı oluyordu ama işinin kalitesi de bir parça artmıştı.
Çevresindeki hiçbir değişikliği hoş karşılamayan Rem, Subaru’yu hâlâ baş belası bir davetsiz misafir olarak görüyordu; yine de en azından onu bir düşman bellememesi gerektiğini hissetti.
Sonra, Roswaal’ın yokluğunda felaket baş gösterdi.
“—En kötü ihtimalle tüm köy haritadan silinebilir.”
Ablasının emriyle Subaru’ya eşlik eden Rem, onun böylesine ciddiyetle öne sürdüğü bu aşırı senaryoya pek ihtimal vermemişti. Ancak Earlham Köyü’ne vardıklarında çocuklar gerçekten de kayıptı; ormanı tecrit etmesi gereken bariyer ise yarılmıştı ve artık işlevini yitirmişti.
“Rem, gidelim. Bir şeyler yapmalıyız.”
Subaru’nun çocukları bu badireden kurtarmak için ormana gitme teklifi karşısında Rem geri adım atmıştı.
Bu durum elbette garipti. Rem, bu kadar aciz birinin neredeyse hiç tanımadığı çocuklar uğruna neden bu denli cansiperane davrandığını kavrayamıyordu.
Subaru pervasızlık etmiyordu. Kendi zayıflığının son derece farkındaydı. Yine de eksik olduğu şeyleri başkalarından istemekten çekinmiyordu. Ne büyük bir kibir, diye geçirmişti içinden.
Ormana girmişler, çocukları bulmuşlar ve onları kurtarmak için büyü kullanmışlardı. Subaru kayıp olan son çocuğu bulmak için ormanın daha da derinlerine gitmek istediğinde bile Rem şaşırmamıştı.
İşe yaramaz olduğunu haykıran gözleriyle, yetersiz kaldığını gösteren yüz ifadesiyle, pes etme dürtüsünü defalarca yutan sesiyle—Subaru çabalamaktan asla vazgeçmiyordu.
Rem çocukları iyileştirirken Subaru’nun tek başına ormana doğru gidişini izlediğinde kalbi delicesine çarptı. İçini kelimelere dökülemeyecek bir sıcaklık kaplamıştı.
Rem çocukları köyün gençlerine teslim ettikten sonra, Subaru’ya yeniden ulaşmak için cadının fesat dumanını takip etmiş ve onu iblis canavarlardan oluşan bir sürünün ortasında, bir ölüm kalım mücadelesi verirken bulmuştu.
Subaru’nun kollarında uyuyan kızı görmek, Rem’in tüm şüphelerini silip süpürmüştü.
Subaru kaçarken Rem harekete geçti; saldıran iblis canavar güruhunun dikkatini dağıtarak ona siper oldu. Kan ve acı onunla oyun oynuyordu ama Rem, sanki kalbinden koca bir yük kalkmışçasına hafiflemiş hissediyordu.
Birine, yani Subaru’ya güvenmenin bu denli iyi hissettirebileceğini bir an olsun hayal etmemişti.
Bir sonraki an Rem, zihnini karanlığa gömen şiddetli bir darbe aldı. Bilincinin yerini iblis içgüdüleri aldı ve ayrım gözetmeksizin bir katliama girişti.
Etlerin paramparça olup etrafa saçılmasının hazzına vardı. Amacını tamamen unutup gücünün sarhoşluğuna kapılarak büyük bir zevk duydu.
İblis içgüdüleri daha fazla kan, daha fazla can talep ediyordu—
“—!”
Sırtına çarpan sert darbe Rem’i savurmuş, tepki kabiliyetini köreltmişti.
Bir şey onu yere bastırıyordu. Arkasına baktığında Subaru’nun yüzünü gördü. Yüzündeki o rahatlama ifadesi, Rem’i bir anda içgüdülerinden koparıp mantıklı düşüncelere geri döndürdü.
Hemen yanı başında vahşi bir iblis canavarı gördü; dişleri iyice yaklaşmıştı. Sıçramalı, uzanmalı, onu kurtarmalıydı—Rem tam bunları düşünürken aniden burnuna fesat dumanı çalındı.
Bu koku, kararını tek bir anlığına ertelemesine sebep oldu.
Ve sonra...
“—Gaaaaah!!”
…Rem sonunda hiçbir şekilde değişmemiş olduğunu fark etti.
Çok uzun zaman önceki o günahı… yeniden işlemişti.
BÖLÜM 5
HER ŞEYİYLE
1
—Rem kendine geldiğinde, ayakları yere basmıyordu.
Beline sıkıca sarılmış bir kol vardı. Biri onu taşıyordu. Böylesine kaba bir tutuşun bir genç kıza dokunma şekli olamayacağını düşündü. Durum tam olarak böyle olsa da kolun sahibi, bunun ötesindeki hiçbir şeye en ufak bir dikkat bile ayıramadan şuursuzca depar atıyordu.
“—Barusu, öndeki kırık ağaçtan sağa dön! Çok yavaşsın!”
"İmkânsızı… isteme benden… Ben burada—hufff—var gücümle… koşuyorum zaten!"
Biri diğerine kıyasla çok daha aşina olan iki tanıdık ses, hemen yanı başında birbirine bağırıyordu.
Şiddetli sarsıntı, Rem’in bilincini yerine getirdi.
"…Subaru, ne yapı—"
"—! Rem… uyandın mı?!"
Subaru koşmaya devam ederken sevinçle bağırdı ve başını eğip ona baktı. Zihni hâlâ dumanlı olan Rem de başını kaldırıp ona baktığı sırada boğazı düğümlendi.
Subaru’nun yüzünün bir tarafı kan içindeydi. Alnı mı yarılmıştı acaba? Bir önceki geceden kalma vücudundaki yara izleri beyazlamıştı; bir noktada üzerlerine yenileri eklenmiş, ikisi de taze kana bulanmıştı.
Subaru’nun yanında koşan ve pembe saçları savrulan Ram, ona hafif, sıcacık bir tebessümle baktı.
"…Çok şükür, Rem… Ne kadar da ilgi meraklısı bir kızsın sen böyle…"
Ram az konuşurdu fakat bu tebessümün anlamını sadece onu gerçekten tanıyanlar bilirdi. Elini uzatıp Rem’in mavi saçlarını okşadı. Bir an sonra—
"Fulla!"
Rüzgâr Bıçağı büyüsünü fısıldayarak ağaçları biçti ve üzerlerine doğru atılan iblis canavarını doğrayıp orman zeminindeki bitkilere gübre niyetine saçtı.
Ram’in bir anlığına başı dönmüş gibi oldu; adımları sendeledi ve hafifçe Subaru’nun bedenine çarptı.
"Aaaaah! Ram, sağ omzuma dokunmaman gerektiğini biliyorsun, yuh artık!!"
"…Sesini kes. Ben olmasaydım çoktan ısırılmıştın. Bari yaslanabileceğim bir duvar vazifesi gör."
"En azından diğer omzu—Ayyyy!"
Subaru şiddetli acıdan neredeyse ağlayacak duruma gelmiş, acıyla haykırmıştı.
Ram, kopan boynuzunun yarasından kan sızarken ağırlığını Subaru’ya verdi. Rem, mevcut durumun gerçekliği bir tokat gibi yüzüne çarparken ikisine birden baktı.
Neden böyle bir yerdeydi? Onu neden koruyorlardı?
"Ne…den…?"
“Ha?”
"Neden… beni öylece bırakmadınız?"
Bu soruyu sorarken sesi titriyordu. Subaru ona inanamaz gözlerle baktı, Rem’in titreyen dudakları ise konuşmaya devam etti.
"Senin ve ablamın gelmesi her şeyi anlamsız kıldı. Bunu… bunu kendi başıma halletmeliydim… Yalnızca ben zarar görmeliydim…"
"Bunun için biraz geç kaldın. Ram de ben de pestil gibi olduk zaten! Hatta senden daha kötü durumdayızdır kesin!"
Subaru abartmayı severdi ama bu son cümlesinin her kelimesine inanıyor gibiydi. Rem, Ram’in bu konuda ne düşündüğünü merak etti fakat sevgili ikizi lafa karışmadı. Çaresizce doğru kelimeleri bulmaya çalışan Rem, sanki ablası tarafından tek başına bırakılmış gibi hissetti.
"Be… benim suçum. Dün gece tereddüt ettim, bu yüzden… Sorumluluğu üstlenmeliyim… Yoksa ne senin ne de ablamın yüzüne bakabilirim…"
"Sırası değil belki ama farkında mısın, bildiğin konuşuyoruz işte! Harika bir şey bu…"
"Aslında hiç ısırılmaman gerekirdi—"
Subaru dinlemiyormuş gibi görünse de sözlerini gayet net duymuştu. Yüzü kaskatı kesildi ve günahını itiraf eden Rem’e baktı.
Dün geceki orman savaşında, Rem’in yetersizliği yüzünden Subaru kendini tehlikeye atıp ona siper olmuştu. Dişlerin Subaru’nun etini delip parçaladığını ve onu kana buladığını gördüğünde, kendi hareketlerinin ve hatalı kararının nelere yol açtığını dehşet içinde izlemekten başka bir şey yapamamıştı.
Her şeyin küle döndüğü o eski gündekiyle aynı koku, Subaru’nun etrafını yoğun bir şekilde sarmıştı. Ve Rem bu kokuyu aldığında kaskatı kesilip kıpırdayamamıştı.
"Sana elimi uzatmakta tereddüt ettiğim için neredeyse ölüyordun. Üstelik vücudun kaldırılamayacak kadar çok lanete maruz kaldı. Bu yüzden ben—"
"Bunun kefaretini ödemek için her şeyi tek başına halletmeye gittin, değil mi?"
Subaru bunu onaylarcasına başını salladığında, Rem başını öne eğip günahını bir kez daha kabullendi.
Rem azarlanmaya ve hor görülmeye hazırlıklıydı. Ormana tekrar adım atmadan önce Subaru’nun onu bir güzel haşlaması gerekirdi.
Buna fırsat vermemişti çünkü Subaru’yu kurtarmak için kaybedecek bir saniyesi bile yoktu. Ya da belki de zayıflığının sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır değildi.
—Kendi zayıf yüreğinden nefret eden Rem, kesinlikle ikincisi olduğunu düşündü.
Ne kadar ağır olursa olsun, onun ağzından çıkacak her türlü sözü sineye çekmeye hazırdı. Ne de olsa işlediği suçun hak ettiği ceza tam da buydu.
"Rem."
"Efendim."
—Subaru’nun yüzü tam karşısındaydı.
"Çat."
“—?!”
Kafataslarının birbirine çarpmasıyla çıkan sert tak sesi, Rem’in gözlerinde şimşekler çaktırdı.
Keskin acı bir anlığına Rem’in görüşünü daralttı; neye uğradığını şaşırarak elini alnına götürdü. Boynuzlu formunda değilken bedeni sıradan bir insanınkinden daha dayanıklı değildi.
Alnına inen darbenin hafifçe kızarmış bir şişliğe dönüştüğü dışarıdan kesinlikle fark edilebiliyordu.
Rem ne olup bittiğini anlayamadan gözlerini fal taşı gibi açmışken Subaru ona baktı.
"Sen harbiden aptal mısın? Yok, düpedüz aptalsın sen."
"Barusu. Zaten yarılmış olan alnını bir daha yardın ve yine kanıyor."
Ram araya girdi. Subaru ise kanlar içindeki başını iki yana salladı.
“Ben de bir salağım, bunu zaten biliyorum! Ama senin küçük kız kardeşin benden de büyük bir salak!”
Rem, Subaru’nun ona kafa attığını fark etti. Bunun ne anlama geldiğini zerre kadar anlamamıştı.
“Baksana, benim memlekette ‘İki kadın bir kaz, bir pazar kurar’ derler. Gerçi bunun konuyla pek alakası yok. Ama ‘El elden üstündür, bir elin nesi var iki elin sesi var’ da derler.”
Feraset ne demekti ki hem? Subaru sözlerini bitirdikten sonra kendi kendine mırıldandı. “Her neyse işte,” deyip boynunu bükerek devam etti, “üç kişinin bir oku kırmasının, birinin tahmin edebileceğinden daha kolay olması gibi bir şey yani.”
“Sanırım bunu aslından biraz farklı bir şekilde kullanıyorsun…”
“HER NEYSE! Kendi başına düşünüp durma da etrafındaki insanlara güven! Ne dediğimi anlıyorsun, değil mi?! Eğer senin de kalbini benim—”
Subaru tam bir şey söyleyecekken ifadesi acı dolu bir hâl aldı.
“Bu çizgiyi aştı, ha…? B-bu kadarı da biraz fazla katı değil mi ama?”
“Neden bahsediy—? Bekle, Subaru, cadının kokusu aniden çok daha yoğun—”
Rem burnunu tıkadı, vücudunu o iğrenç kokudan uzaklaştırmaya çalıştı.
Hemen yanı başında, o korkunç, lanetli koku dalga dalga yayılıyordu. Birdenbire ne sebep olmuştu ki bu—?
Fakat Subaru kendi sözleriyle Rem’in kuşkularını bir kenara itti.
“Şey, şimdilik bu konuyu kapatmanı rica edeceğim. Ben de kafamı toparlayacağım.”
Rem donakaldı, fakat Subaru’nun yüzündeki ciddi ifade bu soruyu sonraya ertelemesini söylüyordu. Subaru koşarken önüne baktı; gözlerindeki gerginlik ve tedirginlik giderek artıyordu.
Aynı anda, yine onun yanında koşan Ram, ağrıyan alnına elini koyarak bir büyü mırıldanmaya başladı.
“Ram, konak— Hayır, bariyer de yeterli. Oraya gitmek için hangi taraftan gideceğiz?”
“Önümüzdeki sürüyü atlatabilirsek sola doğru depar atmamız yeterli, ama ne planlıyorsun?”
Ram sorunca Subaru yüzünü ekşiterek uzun bir hımm sesi çıkardı.
“Rem’i sana kitleyip bariyere doğru tek başıma insafsızca kaçsam nasıl olur?”
“Rem’le birlikte kaçmama izin verirken Urugarumları kendine çekmeyi mi düşünüyorsun? Anlaşıldı.”
“Gizlemeye çalıştığım şeyi böyle açık etmesen olmaz mı?! Utanıyorum!!”
Subaru ile Ram laf dalaşına girerken koşu tempoları hiç düşmedi.
Ne konuştuklarını duyan Rem’in içini, tüm dünyanın önünde kararmasına benzeyen bir çaresizlik kapladı.
“Seni bu şekilde… kurtaramam… L-lütfen yapma bunu. Böyle yaparsan ben…”
“Yük dediğin ses çıkarmaz, uslu durur! Merak etme, engeli aşıp seninle orada buluşacağım. Ondan sonra canavarların hepsini birden haklayacak, senin bilmediğin özel bir planım var. Muazzam olacak, tereyağından kıl çeker gibi kazanacağız!”
Subaru’nun ne tür bir “özel plan” hazırladığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Açıkçası, öyle bir planın var olup olmadığını bile merak ediyordu.
Sadece göz boyamaya mı çalışıyordu? Zaten Subaru’nun o sürüyü tek başına atlatması neredeyse imkânsızdı.
“Böyle bir şey yapmana gerek yok… Canavarları tek başıma yok ede—”
Subaru’nun fevri bir şey yapmasına izin veremezdi. Rem kollarını ve bacaklarını oynatmaya çalıştı. Ancak uzuvları yalnızca sallandı, emirlerine itaat etmeyi reddetti. Yapabildiği tek şey parmaklarını kıpırdatmak ve dilini birazcık döndürmekti. Hiçbir şey alıştığı gibi işlemiyordu.
“Silahım nerede…?”
“O kadar ağır bir şeyi yanımda taşıyacak halim yoktu ya! Sonra sana yenisini alırım, of!”
Silahsız ve hareket edemez durumda olduğunu, başkaları tarafından korunmaktan başka elinden hiçbir şey gelmediğini fark eden Rem’in içinden bir acı geçti. Bu düşünce onu umutsuzluğa sürüklüyordu.
Subaru, Rem’i usulca Ram’a devretti.
“Düşürme sakın.”
“Tek kolumun bile senin tüm gücünden daha fazla olduğuna inanıyorum, Barusu.”
“Madem öyle, niye bana taşıttın kızı?!”
“Taşımamı hiç söylemedin ki, değil mi Barusu?”
“Cidden, cevabın bu mu yani?!”
Subaru, fırsatı kaçırdığı için kendi yüzüne bir tokat attı.
Rem, ablasının kollarından Subaru’ya baktı, bu akılalmaz gerçek karşısında başını iki yana salladı. Onun hakkında bir sürü kötü söz söylemişti. Neden bu kadar ileri gidiyordu ki?
“Subaru, neden bu kadar ileri gidiyorsun…?”
“—Güzel soru.”
Rem’in bu sorusu Subaru’yu sadece bir anlığına düşüncelere sevk etti. Bir parmağını kaldırıp gülümsedi.
“Çünkü sen hayatımda randevuya çıktığım ilk kızsın. Sana öylece sırtımı dönebilecek kadar gaddar biri değilim.”
Konuşurken aynı eliyle Rem’in başını usulca okşadı.
“Neyse, ben birazdan geliyorum. Rem’e iyi bak, Abla.”
“Sağ salim buluşmamızı diliyorum, Barusu.”
Bu kısa konuşmanın ardından aniden yolları ayrıldı; Subaru bir tarafa, Ram diğer tarafa koştu.
Ram sağa koştu. Subaru sola koştu.
Önden gelen Urugarum sürüsü, avlarının ikiye bölünmesi karşısında tereddüt etti ama bu sadece bir an sürdü. Hemen Subaru’nun peşinden koştular.
“—Abla!”
“Barusu bize zaman kazandırmak için canını tehlikeye atıyor. Ben de bu zamanı iyi değerlendireceğim.”
Ram’in alnından terler süzülürken ses tonu hata payı olmadığını açıkça belli ediyordu. Yaralar ve yorgunluğun birleşimi onu epey yavaşlatmıştı. Rem’in boynuzlu formuna kıyasla bu hiçbir şeydi.
Rem bunu düşününce, yaptıklarından ağlayacak kadar büyük bir pişmanlık duydu.
Eğer Rem boynuzlu formuna dönebilseydi, bu durumun üstesinden gelecek güce sahip olurdu; yalnızca Subaru’yu kurtarmakla kalmaz, ablasını da tehlikeden uzaklaştırabilirdi. Hepsini yapabilirdi.
Yine de, en kritik anda içindeki iblisi bile ortaya çıkaramamıştı.
Subaru’yu ve ablasını buraya getiren ve onların ayak bağı olan şey, kendi yarım yamalak zayıflığıydı.
Pişmanlık dolu Rem’in aksine Ram, Subaru yem olmayı teklif ettiğinde hiç tereddüt etmemişti. Hiç şüphe yok ki bunun sebebi Rem’in hayatına Subaru’nunkinden ve hatta kendi hayatından bile daha çok değer vermesiydi. Subaru’nun numarasının onlara zaman kazandıracağını ve hayatta kalma şanslarını artıracağını bildiğinden, zerre kadar tereddüt etmeden kabul etmişti.
Rem çok sevdiği ablasının kararının doğru olduğunu düşünse de içten içe bu fikre aniden isyan etti.
Ablası neden her şeyi ve herkesi kestirip atabilecek kadar güçlüydü? Böylesine korkunç bir kararı bu kadar kolay vermesini sağlayan hangi akılalmaz yanıydı? Rem bunu kendi gözleriyle görmek istedi.
“Abla… Subaru… Subaru—!”
“Rem. Geri dönemeyiz. Bu onun kararlılığını boşa çıkarır.”
Bunlar çok sevdiği ablasının sözleriydi. Ablası her zaman haklıydı.
Onu dinlerse Rem kesinlikle güvende olurdu, zira Ram her zaman haklı çıkmıştı.
—Öyleyse doğru olan şey neden bu kadar boş geliyordu…?
“—Abla!!”
“—!!”
Rem’in yürekten gelen bu haykırışı karşısında Ram’in yüz ifadesi fena halde sarsıldı. Ram dudaklarını ısırdı, gözleri fal taşı gibi açılarak adımları durdu. Rem anında bedenini kıvırıp ablasının kollarından kurtularak yere düştü, yuvarlanıp arkalarına baktı—ve koşmakta olan Subaru’nun sırtını gördü.
Uzaktaydı, koşuşu bir depar sayılamayacak kadar yavaştı.
Siyah saçlarını ve her yerindeki yaraları gördü. Güçten kesilmiş, cansız sağ kolunun sallanışını ve Subaru’nun duygularını saklamaya çalışıyormuş gibi duran hâlini gördü.
Subaru’nun önünde devasa, simsiyah bir canavar yükseliyordu. Sürünün geri kalanına kıyasla boyutuna bakılırsa, sürünün lideri olabilirdi.
O korkunç bakışların altında, yırtıcılarla çevrili bir halde Subaru delicesine koşuyordu.
Parmaklarını ne kadar uzatırsa uzatsın, yüreği ne kadar titrerse titresin, onun sırtına ulaşamıyordu.
Yine de Rem, adeta yalvarırcasına haykırdı.
“—Subaru!”
Sesinin ona ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordu.
Gördüğü tek şey, Subaru’nun kaçarken sanki çağrısına yanıt verircesine sol eliyle o loş loş parıldayan kılıcı çekişiydi.
2
Bunu kendisi bile anlayamıyordu.
Ne zamandan beri böylesine çılgınca bir şeyi yapacak kadar inatçı bir herif olup çıkmıştı ki…?
Kız kardeşlere borçlu hissettirmemek ve cesur görünmek ne kadar istese de, bu kesinlikle ama kesinlikle ona göre bir hareket değildi.
Onlara sırtını döndüğü an, artık onu göremediklerinden emin olduğu saniyede yüzündeki ifade darmadağın oldu.
Acının iki zıt ucunu da iliklerine kadar hissediyordu; hem sızlayanını hem de saplananını. Takındığı maske paramparça olmuş, Subaru’nun o heybetli suratı ekşirken dili bir köpek gibi sefilce dışarı sarkmıştı.
“Acıyor… Acıyor. Çok acıyor, anne, baba, Emilia-tan…!”
Boşlukta sallanan sağ koluna bakarken hayatındaki en önemli üç kişiye sesleniyordu.
Omzundaki kesik kesik uyuşma, Rem’in boynuzuna vurduktan sonra yere çakılmasından kaynaklanıyordu. Tüm kalbiyle sadece çıkmış olmasını diledi.
Öyle ya da böyle, artık dövüşte sağ koluna bel bağlayamazdı. Cephanesinden bir silah daha eksilmişken, Subaru karşısındaki düşmanla nasıl yüzleşeceği konusunda en ufak bir fikre sahip değildi.
Subaru koşarken, defalarca başına bela olan o iblis canavarı yavrusunun yolunu kestiğini gördü. Subaru, bu kadar inatçı olması için yaratığın kendisine bir garezi olup olmadığını merak etti.
“Umarım bu son karşılaşmamız olur…”
Subaru koşmaya devam ederken, iblis canavarının kesinlikle salıvereceği taş yağmuru için kendini hazırladı. Eğer gardı düşmüşken o saldırıya yakalanırsa, işin içinden sadece çıkık bir omuzla sıyrılamazdı.
Binlerce taş darbesiyle lime lime edilme düşüncesini kafasından atan Subaru, zihninde tam taşların fırlatılacağı anda nasıl sıyrılacağının provasını yaptı. Yaratığa hem kindar hem de "elinden geleni ardına koyma" dercesine bir bakış fırlattığı sırada—
“Ha?”
Sesi bir anda fazlasıyla şaşkın çıktı.
Subaru, önünde açılan manzaraya inanmakta güçlük çekiyordu.
İblis canavarı yavrusu minik bir uluma çıkardıktan sonra küçük bedenini daha da büktü. Tüm gücünü topluyor gibiydi. Bir sonraki hamleyi kestiremeyip gözlerini kısan Subaru’nun önünde, o şey…
“—!”
O tüy yumağı bir anda patlayıcı bir güçle büyümeye başladı.
Puf—göz açıp kapayıncaya kadar, kucaklanası sevimli bir ev köpeği boyutundan, en iri ırklardan bile daha devasa, adeta dev boy denebilecek bir şeye dönüştü.
“Mangalarda bunu çok gördüm ama harbi, o kadar fazladan kütle nereden çıkıyor be?!”
Sorusuna gelen yanıt, adeta tüm ormanı titreten bir uluma oldu.
Arka ayaklarından güç alarak sertçe yerden sıçradı. Ardından iblis canavarı, havaya kaldırdığı iki patisinin pençelerini birbirine çarptı; insan kemiğini en ufak bir sürtünmeyle kesip atabilecek o meşum silahlarını gözler önüne serdi.
“Ha, yani bunu büyüyle çözmeyeceksin, öyle mi? Ben sana ne yaptım ki ya…?”
Subaru, son savaşlarını göğüs göğüse yapma kararı karşısında ürpererek bir kaçış yolu aramak için etrafına bakındı—fakat peşindeki iblis canavarları arkasını ve yanlarını keserek kaçmayı imkânsız bir hayale dönüştürüyordu.
“Yahu, o güzelim kız kardeşler yerine benim peşime düşmek de nedir… İblis lanetine uğrayasıca bir zevkiniz var cidden… Kahretsin!”
Farkına vardığında, canavarlar etrafını sararken adımları yavaşladı. Anlaşılan o ki Subaru, tüm ormandaki iblis canavarlarını peşine takmıştı. Yem harekâtı muazzam bir başarıya ulaşmıştı.
Sinir krizi geçirecek ya da hayatı için yalvarırken altına kaçıracak vakti yoktu.
Tüm kaçış yolları kapandığına göre tek çaresi dosdoğru ileri koşmaktı. Başka bir deyişle, devasa iblis canavarını teke tekte alt etmek zorundaydı.
Yan cebini yokladı. Bir taş… sert bir şeker… yapış yapış ve iğrenç hissettiren bir şey… ve…
“Artık tek yapabileceğim Puck’a güvenmek…!”
Tüm gücüyle gri kediye dua ederken onu çıkarıp ağzına attı.
Subaru’nun iblis canavarına ulaşmasına pek vakit kalmamıştı. Saniyeler içinde çarpışacaklardı.
İşte o an…
“—Subaru!”
…onu duydu.
O anda Subaru, birinin adını seslendiğini duydu.
Acı dolu bir yankısı vardı; sanki tüm dünya sona ermek üzereymiş, sanki Subaru’nun yaşayıp ölmesi o kızın kalbinin paramparça olup olmayacağını belirleyecekmiş gibi bir hüzne bulanmıştı—belki düşüncesizlikti ama Subaru mutluydu.
Çok acınasıyım. Sapığın tekiyim. İkiyüzlü bir pisliğim.
Kızın adını haykırırken ne hissettiğini tahmin edemiyor değildi. Yine de gülümsemesi, tamamen aklını kaçırdığının kanıtıydı.
Gülümsedi, gülümsedi ve gülümsemesi bittiğinde, Subaru’nun sol eli o kırık tek elli kılıcı çekti.
İblis canavarı önünde kükredi. Subaru da haykırarak tüm ağırlığını kılıcın arkasına verdi. Sesleri uyumsuz bir çift savaş narası kopardı. Ruh ruha çarpıştı.
Birbirlerinin menziline girmeden hemen önceki anda Subaru derin bir nefes aldı. Bedeninin merkezini zihninde canlandırdı. Göğsüyle beli arasındaki bölgeye odaklandı, göbeğinin hemen üstünde, dış dünyaya bağlı bir kapı hayal etti.
“—SHAMAAAAK!!”
Büyü sözleri havaya karıştı. Bir sonraki an, Subaru’nun etrafında kara bir bulut infilak etti.
Bulut, Subaru’yu ve tüm iblis canavarlarını yuttu. Ormandaki belirleyici savaş artık karanlığa mühürlenmişti.
3
Kara bulutun içinde dünya anlamsızdı.
Dünyanın şekli, rengi, kokusu—bunların hiçbiri burada seçilemiyordu.
Tek somut, elle tutulur his, ayak tabanlarının yere değmesiydi. O da olmasa, karanlığın içinde ne tarafın yukarısı olduğunu bile bilemezdi şüphesiz.
Hiçbir şey göremiyordu. Hiçbir şey duyamıyordu. Hiçbir şeyi kavrayamıyordu.
Demek dünyanın sonu böyle bir şeydi.
Subaru ayaklarının ayakkabılarına baskı yaptığını hissederken, o pusun içinde bir şeyler aradı. Kara bulutun içinde onu bekleyen bir şey olmalıydı mutlaka, yapması gereken bir şey.
—Bir şeyler, bir şeyler, bir şeyler, bir şeyler eksikti.
Kavrayışsızlığın dünyasıyla yüzleşmişken, kavrayışın dünyasını hatırlamak zorundaydı.
Bu hiçlik neden gelmişti? Onu kim getirmişti? Sona ermesinin koşulları nelerdi?
Hatırla, hatırla, ötedeki dünyayı, ayaklarının altında sağlam duran o dünyayı hatırla.
Beynine verdiği emir, düşüncelerin kıvılcımlar gibi patlamasına yol açtı.
Bir adım daha atamazdı. Ayaklarının dermanı tamamen kesilmişti. Er ya da geç kavrayışsızlık onu ezecek, tabanlarındaki histen bile şüphe etmesine neden olacaktı. Eğer bunu görebiliyorsa, cevap dışarıda yatmıyordu.
Cevap bedeninin dışında değilse, içinde olmalıydı. Dışarıdaki unutuluşa boyun eğdiremese bile, o anda dahi bilinçsizce çalışan iç organlarına seslenebilirdi.
Görevler dağıtılmıştı. Artık hareket etme vaktiydi. Ve böylece, sonunda—
“—!!”
Birdenbire tüm bedeni alevler içindeymiş gibi hissetti.
Dayanılmaz bir sıcaklık hissi Subaru’nun bedenini yarıp geçti; boğazından kelimeler değil, hayvani bir çığlık kopardı… Hayır, kopardığını sandı. Bunu bile kavrayamıyordu.
Anlayamıyordu. Anlayamıyordu ama bir zamanlar dermanı tükenen ayakları yeniden hareket etti.
İleriye. Ayakları, ileri olduğuna inandığı yöne doğru ilerledi.
Bilinç, unutuluş, bilinç, unutuluş, bilinç, unutuluş, defalarca ve defalarca, ta ki sonunda—
4
Subaru’nun kara bulutu yarıp dışarı sıçradığı an, kılıcı son derece kalın bir şeye çarptı. Elindeki kılıç avucundan sökülüp alındı. Subaru başını kaldırdı ve yaşadığı şoku bastırdı.
Gözlerinin hemen önünde, devasa iblis canavarının kafası kara bulutun içine gömülü duruyordu—ve Subaru’nun az önce kavradığı tek elli kılıç, canavarın göğsünün derinliklerine saplanmıştı.
Bu sürpriz darbe, Subaru’nun avucunun ortasında çirkin bir his bıraktı; kör bir bıçağı canlı bir yaratığın etine saplamanın hissi. Psikolojik şok beklediğinden daha büyüktü, neredeyse tekinsiz, beden dışı bir hisse yol açmıştı.
Hâlâ kavrayışsızlığın dünyasında olan iblis canavarı, bedenindeki bıçağı hissedemiyordu bile.
Öldüğünü bilmeyen ölü bir canavarın bu çelişkili manzarasına göz ucuyla bakan Subaru, fırsatı varken arsızca kaçıp aralarına mesafe koydu.
Başı ağırdı; tüm bedeni uyuşuktu. Büyü gücüne tam hâkim olamadan onu kullanmanın ve dolayısıyla aşırı miktarda mana yakmanın artçı etkisiydi bu.
Normalde o büyüyü kullanmak bedenindeki tüm manayı dışarı püskürtmeli, onu bir daha kalkamayacak şekilde yere sermeliydi; fakat Subaru bunu aşmak için kozunu oynamıştı.
“—Binlerce kez teşekkürler, veletler.”
Subaru ağzında kalan meyve kabuğunun ufak kırıntılarını tükürürken yüzüne hafif bir tebessüm yerleşti.
Tükürdüğü şey, manası tükenmiş bir bedene gücünü geri kazandıran bir iyileştirme eşyası olan bokko meyvesiydi. Rem’i kurtarmaya giderken köydeki çocukların eline tutuşturduğu tamamen işe yaramaz şeylerin arasındaydı. Nereden bulduklarına dair en ufak bir fikri yoktu.
Ondan bir tane olduğuna emin olduğu anda, kafası ancak bu planı kurabilmişti. Tam büyüyü kullandığı saniyede onu ısırırsa, belki sonrasında hareket edebilirdi. Bu işe hayatını koymuştu ama şans terazisi muazzam bir şekilde Subaru’dan yana tartmıştı.
Şaşkınlık içinde kıvranan canavara arkasını dönerek, bariyerin olması gereken yöne doğru hızla koşmaya başladı.
Subaru manası yetersiz bir çaylaktı, bu yüzden Shamak'ının ne kadar süreceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Vakit kazanmak için başka bir yol düşünemediğinden, bariyere olabildiğince yaklaşması gereki—
"—Ha?"
Fakat Subaru’nun planı, sol uyluğunun arkasını sıyıran tek bir pençeyle anında suya düştü.
Keskin acı, kanamanın habercisi oldu. Subaru acı dolu bir iniltiyle dizlerinin üzerine çöktü. Ancak amansız düşmanı diz çökmesine izin vermeyecekti.
Kalın pençesi Subaru’nun boynunu vahşice kavradı, tırnaklarının uçları etine batarken onu kolayca havaya kaldırdı.
“Kahretsin...”
Gözlerinin tam önünde, devasa canavarın Subaru’yu tek lokmada yutabilecek kadar geniş açılmış koca ağzını gördü. Canavarın leş gibi nefesi Subaru’nun yüzüne çarparken dişlerinden kanlar damlıyordu. Yaratığın kininin derinliği karşısında çaresizce gülümsemekten başka bir şey yapamadı.
“Cehennemin dibine kadar yolun var—?!”
Kılıcı canavarın bedeninden hızla çekip çıkardı ve tüm gücüyle yaratığın ağzına sapladı.
“—!”
Ağzının içine indirilen bu ölümcül darbe, canavarın kükremesine ve Subaru’nun bedenini fırlatıp atmasına neden oldu.
Subaru kılıcına tutunarak yerde yuvarlandı, ardından kılıcı önüne siper edip canavara doğru baktı.
“Nasıl ama, seni pislik?! Ye bunu!!”
Canavar başını salladı, gözü dönmüş bir öfkeyle Subaru’ya döndü. Baştan aşağı kana bulanmış olan Subaru, hakaretler savurarak onunla alay etti.
Yüzleri kan revan içinde, gözleri birbirlerinden başkasını görmüyordu. Birbirlerinin canını azar azar tüketiyorlardı.
İkisi de anlamıştı. İçlerinden biri diğerini katletmeden bu iş bitmeyecekti.
Karşı karşıya durdular. Fitili ateşlemek için tek bir kıvılcım bile yeterliydi.
İnsanla canavarın —hayır, iki canavarın— yüzleşmesi başlamak üzereydi. Fakat gökten yağan alev topunun tam isabetle yarattığı darbe, bir adamın sesinin duyulmasıyla bu savaşı tamamen askıya aldı.
“—Ulgoa.”
“Ohaa?!”
Subaru, bedenini saran ve onu geriye savuran şok dalgasına karşı yüzünü siper etti.
Bir anda önündeki toprak alevlerle patladı. Yüksek sıcaklıktaki darbe, vahşi bir sıcak hava dalgasıyla tüm vücudunu sardı.
Yan yatan Subaru, etini saran yaralara bir de yanıklar eklenirken başını salladı.
“Az önce ne oldu öyle...?”
Sıcak ve kuru hava boğazını kavururken Subaru başını kaldırıp baktı... ve gördü. Şaşkınlıktan yanakları kaskatı kesildi.
—Subaru’nun tam gözleri önünde, devasa canavar bir ateş sütununa sarılmıştı. Cayır cayır yanıyordu.
Alevler tüm bedenini yalayıp yuttu. Canavarın pençeleri titredi ve acı içinde toprağı tırmaladı. Ciğerlerini kavuran hava yüzünden tek bir ses bile çıkaramayan canavar, kızıl denizin içinde kıvrandı ve sonunda tok bir patırtıyla yere devrildi.
Geriye sadece kütlesinin üçte ikisini kaybetmiş, kömürleşmiş bir et yığınından başka bir şey kalmamıştı.
“—”
Subaru’yu şaşırtan tek şey canavarın bu beklenmedik sonu değildi.
Canavarı yakıp kül eden gibi alevden atışlar gökten peş peşe yağarak kara bulutun içine dalıyordu. Karanlığın yayıldığı alanın dışından Subaru, yere çarpan alevlerin tüm gücünü kendi gözleriyle göremiyordu. Fakat ne yaptıklarını tahmin edebiliyordu.
Geçit vermez karanlığın içinde canavarlar, ne olduğunu bile anlamadan yok ediliyordu.
Subaru bunun bir zalimlik mi yoksa merhamet mi olduğunu artık ayırt edemiyordu. Fakat—
“Amaan, aman, amaaan, çoğunlukla sis perdesi niyetine kullanılan küçücük bir Shamak’ın bu denli etkiilii kullanılabileceğini kim tahmin edebilirdi kiii?”
Canavarın alevden ölüm sahnesini yöneten adam, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle gökten süzülerek indi.
Uzun çivit mavisi saçları rüzgârda dalgalanıyordu. Gözleri tuhaf renklere sahipti: Biri mavi, diğeri sarıydı. Uzun ve ince bedenine tuhaf bir kıyafet giymişti. Krallığın en güçlü büyücüsü olan soytarı kılıklı lord, Roswaal gelmişti.
Yere indiğinde Roswaal pantolonunun paçalarını silkeledi, uzun saçlarını geriye doğru savurdu ve Subaru’ya tepeden baktı.
“Oooo, pek bir berbaaat görünüyorsun, söylemeden edemeyeeceğim.”
“Çok geç kaldın Rozchi. Orada kaç kere öleceğimi sandım biliyor musun sen?”
Kesinlikle bir elin parmaklarından fazlaydı.
Subaru içini döktükten sonra gücünü tamamen kaybetti; dizlerinin üzerinde bile duramayacak halde olduğu yere yığılıverdi.
“Yine de nerede olduğumu iyi buldun ha.”
“Aa, o Leydi Emilia’nın köyde kafama kooo-ka-kaaaka yerleştirdiği şey sayesindeydi. ‘Deli saçması ve pervasızca olsa bile, köşeye sıkışırsa muhtemelen büyü kullanacaktır, sakın gökyüzünden bakarken gözden kaçırayım deme,’ dedi.”
“Kahretsin Beako... Emilia’nın hemen anlamasına izin vermişsin.”
Görünüşe göre Beatrice görevinin altından kalkamamıştı. Roswaal’ın tam son anda mucizevi bir şekilde araya girdiği düşünülürse, belki de böylesi daha iyi olmuştu.
Subaru içinde bulunduğu durumu düşünürken kulaklarında bir ses yankılandı.
“Efendi Roswaal—!”
Yanan kara bulutun etrafından dolanıp çalılıkları yararak gelen Ram’ı gördü. Ram’ın yüzündeki ifade Roswaal’ın varlığıyla yumuşarken Rem onun omzuna yaslanmıştı.
“Size bu kadar zahmet verdiğim için özür dilerim.”
“Aa hayır, hiiç sorun değil. Doğrusu, yokluğumda çooook iyi iş çıkardın.”
Övgü dolu sözler karşısında fena halde kızaran Ram, elini göğsüne bastırarak ciddiyetle başını salladı.
Aralarındaki bu konuşmayı izleyen Subaru, rahatlayarak derin bir nefes verdi.
“—Subaru!”
Rem aniden koşup Subaru’ya sarıldı ve boğazından keskin bir çığlığın kopmasına neden oldu.
“Guh!”
Gözlerinin hemen önünde, yüzünün yanı başında mavi saçlar dalgalandı. Pek çok yerden gelen yumuşacık hisler Subaru’ya durumu anlattı. Başka bir durumda olsa sevinçten havalara uçardı ama o anda öyle bir lüksü yoktu.
“Rem, her tarafım yara bere için... Ah, kafam biraz gidiyor galiba...”
Belki duygularına hâkim olamıyordu ama var gücüyle ona sarılıyordu. Vücudundaki her bir yara sızlamaya başlarken Subaru durumu anlatabilmek için umutsuzca Rem’in sırtına hafifçe vurmaya çalıştı. Ancak—
“Yaşıyorsun. Hâlâ hayattasın. Subaru, Subaru... Subaru!”
Rem duygularına öylesine kapılmıştı ki Subaru’nun ne tepki verdiğini fark edemiyordu.
Yüzünü göğsüne bastırdığını ve yanaklarından süzülen ılık gözyaşlarını hissetti. Subaru’nun beyninin kaldıramayacağı kadar çok sayıda gıdıklayıcı his onu etkisi altına aldı.
Başka bir deyişle—
“Hadi ama... yine... olmaz...”
Subaru konuşurken başı yavaşça öne düştü, boynu artık kendini taşıyamıyordu.
Zihni uzaklaştı. Sesler silikleşti. Sonunda...
“Uyu bakalım. Uyandığında sana oldukça içten bir şekilde teşekkür etmeliyim. En azından için rahat olsun, seni tehdit eden şeyi ortadan kaldıracağım.”
...kulaklarında birinin sesi yankılandı; ciddi ve o soytarıca tavırdan uzaktı.
Daha derin bir güvende olma hissiyle sarmalanan Subaru, bilincini usulca bıraktı.
Uykuya daldığı ana kadar sarılmanın sıcaklığının ve nihayet ona kavuşmuş olmanın getirdiği rahatlamanın tadını çıkardı.
Subaru’nun bilinci, bilinçsizliğin nehrine doğru battı.
SONSÖZ
GELECEK HAKKINDA KONUŞMAK
1
Subaru’nun zihni bir kez daha kara gölgenin hüküm sürdüğü diyara davet edildi.
Hiçbir şey yoktu. Boşlukta süzülen yalnızca bilinci gibiydi. Subaru var olduğunu hayal meyal fark edebiliyordu.
Kimse yoktu. Hiçbir şey yoktu. Ne başlayan bir şey vardı ne de biten. Hiçbir varlığın bulunmadığı bir dünyaydı.
Subaru sanki gecenin bir yarısı denize atılmış gibi hissetti. Zihnini bu değişken hisle birlikte akıntıya bıraktı.
Ansızın, karanlıklar dünyasında bir değişim meydana geldi.
Önünde, Subaru’nun zihninin tam karşısında biri duruyordu.
Gölge dikey olarak uzadı. Subaru daha ne olduğunu anlayamadan önünde bir insan silüeti belirdi.
Yüzünü göremiyordu. Şekli belirsizdi. Fakat hayal meyal bir kadına benzediğini düşündü.
Gölge dalgalandı ve yavaşça elini uzattı.
Gölgenin parmakları zihnini nazikçe sıyırdığında, nedendir bilinmez, Subaru ağlamak istedi. İçini kaplayan tuhaf duygu dalgası, sanki her daim onun bunu yapmasını beklemiş olduğunu fısıldıyordu.
İçinde, kıvrılıp duran o gölgenin kendisine sarılmasına, onu tamamen yutmasına dair içgüdüsel bir arzu vardı—ve sonra gölge durdu. Bir şey onu durdurmuştu.
Subaru'nun zihni başka bir gölgenin varlığını fark etti; arkasından sarılan beyaz parmaklarını hissetti.
Dokunuşu yumuşaktı, yalnızca sıcak değil, adeta kor gibiydi.
Subaru o sıcaklığı hissettiği an, önündeki gölge hızla solup gitti.
Önüne döndü. Kalbi titriyordu. Vahşice haykırdı. Fakat bu hiçlik dünyasında ses yoktu.
Gölge uzaklaşıp silikleştikçe, yok olup gittikçe geride öylece kaldı.
Sonunda gölge, ağlamak üzere olan Subaru'ya doğru parmaklarını dingin bir edayla uzattı.
“—viyorum.”
Duyamadığı o sözcükler bile silinip gitti ve dünya dağıldı.
2
Subaru uyandığında, gözlerine çarpan ilk şey yabancı ve süslü bir tavan oldu.
Kendi yatak odasının aksine, içinde uyandığı oda çoğu kabul salonundan bile daha şatafatlıydı; tavanı bile aşırıya kaçacak derecede süslenmişti. Belki de bir aristokratın malikânesinde, efendinin otoritesini başkalarına sergilemek adına bu kadarı şarttı.
Yine de küçük bir şehirde doğup büyümüş Subaru gibi bir çocuk için bu durum fazlasıyla rahatsız ediciydi.
Subaru uyandıktan sonra bu düşünceye varana dek geçen anlarda birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.
“—Görünüşe göre… uyandınız?”
Ses, yatağın hemen kenarından, tam dibinden gelmişti.
Subaru, fevkalade yumuşak bir yastıkta duran başını çevirdi ve hemen yanında oturan kıza gözlerini kısarak baktı.
“Uyanınca yanında bir hizmetçi görmek, bir anlamda her erkeğin en büyük hayalidir sanırım.”
“…Dikkatsizliğimin boyutunu düşünürsek, bunu telafi etmek için yapabileceğim en ufak şey bu.”
“Yahu ne kadar karamsar konuşuyorsun öyle, Rem. Daha da önemlisi…”
Rem gözlerini yere indirmişken, Subaru her hareketine bir kelime ekleyerek doğruldu ve sağ elini battaniyenin altından çıkarıp kaldırdı. Eli, Rem'in elleri arasında sıkıca tutuluyordu.
“Bunu ben mi yaptım? Eğer seni tutup bırakmadıysam… Bu biraz utanç verici. Çocukken en sevdiğim havluyu elimden bırakmadığım günlere benziyor.”
“Şey, hayır, öyle değil…”
Subaru soruyu sorarken hâlâ Rem'in elini tutuyor, ona bir göz atıyordu; kızın yanaklarının hafifçe kızardığını gördü.
“Ben… tuttum.”
“Neden ki? Yani, uyurken çok terlerim, avcum da muhtemelen epey vıcık vıcıktır.”
“Subaru, ben…”
“Öyle mi?”
Rem bocalarken, Subaru elleri hâlâ kenetli bir hâlde onu sessizce izlerken içinde sıcacık bir his belirdi.
Acele edecek bir durum yoktu, bu yüzden Rem birkaç kez nefes alıp başını kaldırarak Subaru'ya baktı.
“Uyurken çok acı çekiyor gibiydiniz, o yüzden ben de…”
“Elimi mi tuttun?”
“Evet, çünkü ben zayıf ve kusurlarla dolu biriyim. Bu yüzden böyle anlarda birisi için ne yapabileceğimi bilmiyorum. Bilemediğim için de beni en çok mutlu edecek şeyi yaptım.”
Tereddütlü, kekeleyen sözleri, bunun utanç verici bir anıyla bağlantılı olduğunu sezdiriyordu. Fakat Rem duygularını açıkça dile getirirken, Subaru tuttuğu ele bakıp gülümsedi.
Sanki o el, Subaru'yu küçük bir çocukmuşçasına kötü bir kâbustan çekip kurtarmıştı. Şüphesiz bir zamanlar, ağlamak üzere olduğu bir gecede birisi Rem'in de elini tutmuştu. Subaru, kızın aynısını kendisi için yapmış olmasına sevinmekten, hatta içinin kıpır kıpır olmasından kendini alamadı.
Bırakmak için hiçbir neden olmadığından elleri kenetli kaldı. Subaru o sıcaklığı içine çekmeye devam ederek başını yana eğdi.
“Her neyse, devamını okumadan önce başka neler olduğunu anlatmak ister misin?”
“Evet. Neleri hatırlıyorsunuz, Subaru?”
“Rozchi gökten ateş yağdırdı, sen de aşka gelip bana ayı gibi sarıldın. Hepsi bu.”
“…O zaman, sonrasında olanlar şöyle…?”
Rem duraksayarak da olsa sonrasında yaşananları resmi bir dille anlattı.
Subaru bilincini kaybettikten sonra Roswaal ormandaki iblis canavarlarını temizlemişti. Subaru'nun cadı kokusu baygınken bile işe yaradığı için Roswaal onu iblis canavarlarını dışarı çekmek için yem olarak kullanmış, ardından ormanda kalanların tamamını küle çevirmişti.
“Peki ya üzerimdeki lanetler…?”
“Bu durumda… büyüleri yapanlar sizi ısıran iblis canavarlarıydı. Artık o lanetler yüzünden ölme tehlikeniz kalmadı. Efendi Roswaal, Leydi Beatrice ve Yüce Ruh her şeyi halletti.”
“Yani üçü birden garanti veriyor, ha…? Eh, bu sefer inanayım bari.”
Vücudunun neredeyse her yeri ısırılmış olduğundan, Subaru elini göğsüne koyup rahat bir nefes aldı.
Görünüşe göre bedenindeki saatli bombalar başarıyla etkisiz hale getirilmişti. Bunu başarabilmek için kaç kez ölümden döndüğünü, ne büyük acılar ve ıstıraplar çektiğini hatırlayınca yüzünü buruşturdu.
“Efendi Roswaal huzursuzlanan köylüleri de bizzat teskin etti. Ortalık büyük ölçüde eski sükûnetine kavuştu.”
“Anladım. Veletler güvende desene. Ama çok sevdikleri Subaru Abilerinin pert halde döndüğünü görünce meraktan çatlamışlardır, heh-heh.”
Subaru ortamı neşelendirmeye çalışırken, Rem üzerindeki battaniyeyi aşağı çekerken anlam yüklü bir mırıltı çıkardı.
“—Evet… öyle görünüyor.”
Rem'in bu tavrından şüphelenen Subaru, Ne oldu ki? diye düşündü ama çok geçmeden yüz ifadesi şaşkınlığa dönüştü.
Battaniyenin altında, Subaru'nun üzerinde tıpkı Roswaal Malikânesi'ndeki ilk gününde, ağır yaralıyken giydiği gibi bir gecelik vardı. Geceliğin belden aşağısında tuhaf bir şey olduğunu fark etti, yani…
“Her yeri karalanmış… kırık bacak alçısı gibi!”
“Efendi Roswaal'ın lütfedip malikâneye davet ettiği çocuklar yazdı bunları.”
“Vay veletler sizi…!”
Subaru kendisine yazılan notları incelerken dilini şaklattı. Bir kere, Subaru'nun açısından bakıldığında ters yazılmışlardı ve zaten yazıları da pek iyi sayılmazdı. Fakat Subaru'nun öğrendiği I-yazısıyla yazıldıkları için eninde sonunda hepsini okudu.
“Rem'i geri getirdiğin için teşekkürler.” “Çok teşekkür ederiz.” “Deli gibi görünüyorsun ama havalısın.” “Söz verdiğin gibi bizimle aerobik yap.” “Seni seviyoruz.”
Subaru yastığa yaslanıp pencereye doğru bakarken homurdandı.
“Aman, veletler işte… Ne saçma. Çocukları sevmem bile…”
Köyün ve bu şeyleri yazan çocukların olduğu yöne dik dik bakıyordu. En kısa zamanda onları ziyaret etmek için sabırsızlanıyordu.
Gidip o mutlu, afacan çocuklara esaslı bir fırça çekecekti.
Rem, Subaru'nun sözleriyle yüzündeki ifadenin tezatlığını sıcacık bir bakışla izledi. Ardından ifadesi dalgalandı, dudakları titredi.
“Geçmişi bir kenara bırakırsak, sizinle bedeniniz hakkında konuşmam gerekiyor.”
“Hımm, ah, haklısın galiba. Laneti saymazsak sınırları epey zorladım, değil mi?”
Ancak konuşurken fark etti ki, Rem'in tuttuğu elin tarafındaki sağ omzu yerine oturmuştu. Üzerine ağırlık verdiğinde bile hiç ağrımıyordu. Bedeninin dört bir yanında dişlerin etini delip geçtiği yara izlerinden kaynaklanan hiçbir rahatsızlık hissetmiyordu. Bu dünyanın iyileştirme büyüsü her şeyi yapabiliyor demek, diye düşündü Subaru.
“Subaru, çok özür dilerim.”
Subaru'nun bu iyimser düşüncesine tezat olarak Rem belinden öne doğru eğildi ve onun önünde başını öne eğdi.
Rem'in neden özür dilediğini bir türlü anlayamayan Subaru, elini sallayarak “Hey, hey,” dedi.
“Kaldır başını, Rem. Bedenim gayet iyi; hiçbir sorun yok. Mükemmel durumdayım.”
“Bu… kesinlikle doğru değil. Görünürdeki yaralar iyileştirildi elbette ve neyse ki normal, gündelik hayatı engelleyecek kalıcı hasarlar konusunda endişelenmenize gerek yok. Fakat…”
Sözleri kesilirken Rem'in yüzüne acı bir gölge düştü.
“Yara izleri kaldı… Yalnızca bedende değil, kalpte de. Ayrıca peş peşe yapılan iyileştirmeler yüzünden bedeninizdeki mana tükenmek üzere.”
“Aah, demek bu yüzden vücudum biraz uyuşuk… Ama o kadar da dert değil, öyle değil mi? Sırtta olmadığı sürece bedendeki yaralar bir erkeğin madalyasıdır. Zihinsel yaralar konusundaysa epey dayanıklıyımdır.”
Subaru, Rem'in suçluluk azabını dağıtmak için gülümseyerek başparmağıyla kendini gösterdi.
Uydurmuyordu. Eğer kalbi tamir edilemeyecek kadar kolay kırılacak türden olsaydı, o sabah Rem'in elini öylece tuttuğu bu ana asla ulaşamazdı.
Ne de olsa ruhunda, bir daha Rem'in yüzüne bakmasını tamamen imkânsız kılabilecek yaralar açılmıştı.
Subaru dikkatle Rem'e baktı.
Kısa mavi saçları vardı. Yüzü “güzelden” ziyade “sevimli” denecek türdendi. İlk başta yüzünde pek duygu belirtisi göstermediğini düşünmüştü ama kız bunu yavaş yavaş aşıyordu. Ondan korkmuyordu. Ondan zerre kadar korkmuyordu.
Subaru'yu birden fazla kez başa sardıran bir Rem vardı, bir de onun hayatta kalmasına tüm kalbiyle sevinen bu Rem vardı. Hepsi bir tesadüftü.
Ablası uğruna gözü dönen bir Rem vardı, Subaru'yu korumak için pervasızca hareket eden bir Rem vardı, dostlarına zarar vermemek için Çılgına Dönme Modu'na geçmeden önce kaçıp giden bir Rem vardı—
“Dışarıdan her şeyi kontrol altında tutuyormuş gibi görünsen de aslında hiç de sakin biri değilsin, değil mi Rem?”
Malikânedeki günlük hayatta Rem, fevkalade sağlam ve mantıklı bir karar verme yetisine sahipti. Fakat hızla gelişen bir kriz anında, Rem'in düşünceleri de bir o kadar hızlanıyor, onu aceleci ve pervasız yapıyordu.
Pervasız kararlar konusunda Subaru'nun da konuşmaya pek hakkı yoktu gerçi ama Rem'in durumunda, elinde çekiç varken her sorunu bir çivi olarak görmesi korkutucu bir boyuttaydı. Subaru bunu bizzat tecrübe etmişti.
Subaru buna dikkat çektiğinde, Rem bir anlığına donakaldı, ardından dermansız bir şekilde hafifçe eğildi.
“Biliyorum…”
Bu mırıltısı, içinde tuttuğu duyguların bendini yıkan ilk damla gibiydi.
“Ben güçsüzüm, yeteneksizim ve iblis ırkının bir döküntüsüyüm. Bu yüzden Ablamın dengi olmayı asla başaramadım. Ablamın yanında öyle yavaş kalıyordum ki, ona yetişmek için daha hızlı koşmaktan başka hiçbir yol düşünemedim.”
Rem boşta kalan eliyle yüzünü kapattı, itirafını adeta içinden söküp alırcasına sürdürdü.
“Ablam her şeyi daha iyi yapardı. Ablam asla hata yapmazdı. Ablam asla tereddüt etmezdi. Ablam her konuda haklıydı. Ablam… Ablam olsaydı, o…”
Rem'in sözleri tükendi ve uysalca Subaru'ya baktı.
Gözlerinde duran şey gözyaşları değil, boş bir kabulleniş ve çaresizlikti.
“Ben her zaman Ablamın… yedeğiydim. Her zaman, daima daha yetersizdim. Gerçekten de bir işe yaramazın tekiyim. Ne kadar peşinden koşsam da Ablama yetişemedim.”
—Gözlerinde aniden hafif yaşlar birikti.
“Neden boynuzu kalan ben oldum? Neden Ablam değildi? Ablam neden tek bir boynuzla doğdu? Neden…? Ablamla ben neden ikizdik ki?”
Rem kendi varoluşunun anlamını sorgularken dudakları titriyordu.
Gözlerinde biriken yaşlar yanaklarından aşağı süzüldü ve Rem'in solgun tenini kederle parlattı.
Subaru sessizliğini korudu. Rem bu sessizliğe dayanamıyormuş gibi telaşla yanağındaki gözyaşlarını sildi. Az önce söylediklerini geri almaya çalışırcasına peş peşe konuşmaya başladı.
“B… Ben özür dilerim. Çok tuhaf şeyler söyledim. Lütfen unutun. İlk defa birine böyle tuhaf şeyler sö—”
“Hey, Rem.”
Subaru onun adını seslenerek sözünü yarıda kesti.
Sessizliğini bozan Subaru'nun ne diyeceğinden korkan Rem, buna rağmen başını kaldırdı.
Ve Subaru ona şöyle dedi…
“Söylediklerine bakılırsa sen bayağı büyük bir aptalsın.”
“—Ha?”
“Aklımda seninle ilgili üç aptalca şey var. Ne olduklarını tahmin edebilir misin?”
Subaru'nun sözlerinin ardındaki anlamı kavrayamayan Rem'in gözleri titredi. Bu tepkisine gülümseyen Subaru, Rem'in önünde bir parmağını kaldırdı.
“O zaman yapacak bir şey yok. Birinci aptallık şu… Gerçekte kurtarıldığım gerçeğini göz önüne alırsak, fazlasıyla abartıyorsun. Gözlerinin önünde el salladığımı görüyorsun, değil mi? İki bacağım da yerinde falan.”
Subaru çiziklerle dolu bacaklarını kıpırdattı. Rem, Subaru'nun kendi itirafına binaen konuştuğunu anladı ama yine de uysalca başını iki yana salladı.
“Bu… sonradan kılıfına uydurmak…”
“Bilgenin biri vaktiyle, ‘Sonu iyi biten her şey iyidir,’ demiş. Dürüst olmak gerekirse benim versiyonumun, yoldaki her bir parçaya not vermeye çalışmaktan çok daha isabetli olduğunu düşünüyorum. Bu da beni ikinci aptallığa getiriyor: Her şeyi tek başına omuzlamaya çalışman.”
Subaru göz kırparak ikinci parmağını kaldırdı.
“Şimdi, benim için öyle gözünü karartıp fırlamana acayip sevindim tabii ama her şeyin bir yeri ve zamanı var. En başta, bunu başkalarıyla konuşmuş olsaydın muhtemelen daha iyi bir yol bulurduk.”
İblis canavarlarını avlama hususunda Subaru'nun haklı olduğu gün gibi ortadaydı. Ona karşı çıkamayan Rem, kendi fevriliğinden utanmışçasına gözlerini indirdi. Elbette bu eleştiri ancak iş işten geçtikten sonra yapılabilecek bir şeydi. Fakat Rem bunun zerre kadar farkında değildi; Subaru'nun hafifçe dil çıkardığını da fark etmemişti.
“Üçüncüsüne gelirsek… Ne olduğunu biliyor musun, Rem?”
“Hiç… hiçbir şey anlamıyorum. Ben hep yetersizim; asla onun seviyesine—”
“Evet, tam olarak bu. Üçüncü aptallık da bu işte.”
Subaru, Rem'i ve kendini aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmamasını işaret etti.
Ardından üçüncü parmağını da kaldırıp üçünü birden salladı.
“Rem, sırf ablan diye onu göklere çıkarıp kendini neredeyse ölecek raddeye kadar yerin dibine sokuyorsun… Ram'ın senden her zaman daha güçlü bir konumda olduğunu sanmıyorum, tamam mı? Dayanıklılığı seninkinden kötü, yemek yapmayı beceremiyor, işten kaytarıyor, iğneleyici laflar ediyor… Sanırım biraz fazla da düşünüyor, değil mi?”
Subaru'nun zihninde Ram'ın özellikleri, Rem'in bahsettiği o kusursuzluk abidesinden fersah fersah uzaktı. O, her alanda yetenekleri küçük kardeşinin gerisinde kalmış bir ablaydı. Kız kardeşlerin kendileri de bunun pekâlâ farkında olmalıydı. Subaru öyle varsayıyordu ama Rem onun bu söylediklerini reddederek başını iki yana salladı.
“H-hayır… yanılıyorsunuz. Ablam gerçekten… Boynuzu olsaydı, onu asla böyle yargılayamazdınız—”
“Ama Ram'ın boynuzu yok. O yüzden ben öyle bir Ram tanımıyorum.”
Rem'in kendini kesin bir dille inkâr etme çabasını yarıda kesen Subaru devam etti.
“Benim tanıdığım Ram aynen tarif ettiğim gibi biri. Yemekte, dikişte, temizlikte, kibarlıkta ya da konuşma tarzında eline su bile dökemez—gerçi bu sonuncusunun kötü bir şey olduğunu pek sanmıyorum ya, neyse.”
Arada bir o kibirli konuşma tarzı yüzünden onunla kafa kafaya tokuşmak fena olmuyordu. Subaru için Ram ile arasındaki mesafe daha rahattı.
“Boynuzu olup olmamasına kafayı takan muhtemelen sadece sensin. Başkasının iyi yönleriyle kendi kötü yönlerini kıyaslamak sadece canını sıkar.”
“—”
“Onda ne yoksa sende var. O yüzden kabul et artık şunu… Naziksin, çalışkansın, her zaman elinden gelenin en iyisini yapıyorsun ve göğüslerin de Ram'ınkilerden daha büyük—”
“—!”
“Ah! Hey, gözlerinde yaşlarla bana öyle vurmasana!”
Subaru, ormanda Ram ile yaptığı kısa konuşmayı hatırladı. Orada, Ram'ın bir iblis olarak kaybettiği şeylere artık pek de takılmadığını öğrenmişti; hatta Ram'ın, Rem'in de bunu aşmasını istediğine inanacak noktaya gelmişti.
—Subaru, bunun kendi çözebileceği bir sorun olduğunu düşünecek kadar kibirli değildi. Nihayetinde Subaru, bu işin üstesinden gelebilecek hayat tecrübesinin ne uzunluğuna ne de derinliğine sahip, sadece laf ebesi bir gençti. Onun gibi birinin vereceği vaaz hiçbir yere varmazdı.
Kendisine hiçbir baskı uygulamadı. Sözlerine hiçbir ağırlık biçmedi. İçinde sadece taviz vermeyi reddeden bir his vardı: Nihayetinde cevabı başkasından alamazdınız—kolları sıvayıp işe bizzat koyulmanız gerekirdi.
Bu yüzden Subaru, Rem'e meseleye dair son derece basit duygularını aktarmaktan başka bir şey yapmıyordu.
“Sen olmasaydın şimdiye ölmüş ve köpek maması olmuştum. Sağ salimsem bu senin sayende. Sayende hayattayım. Bu senin başarın, ablanın değil.”
“…Gerçekten, ablam olsa çok daha iyi yapabilirdi.”
Subaru, hâlâ Rem'in elini tutan sağ elinin üzerine sol elini koyarak onun bu cılız itirazının üzerine soğuk su döktü.
“Belki yapabilirdi… ama yanımda olan sendin.”
Rem nefesini tutup yüzünü kaldırınca Subaru, ses tonuna kendi yüzünü kızartacak kadar minnettarlık kattı.
“Yanımda olduğun için çok memnunum, Rem. Teşekkür ederim.”
“—!”
Bu sözler üzerine Rem'in boğazından boğuk bir hıçkırık kaçtı. Ardından Rem, yüzündeki ifadeyi Subaru görmesin diye başını yana çevirdi.
“Ben… Ben hep ablamın bir yedeği oldum…”
“Kendini böyle yapayalnız kelimelerle tanımlamayı kes artık, tamam mı? Sen ve Ram farklı türlerdensiniz. Yani, o abla, sen de küçük kardeşsin—bazen çatışacaksınız tabii.”
İkisi arasında her zaman farklılıklar olacaktı. Her birinin kendine has iyi yönleri vardı.
Rem ne dediğini anlasa da anlamasa da Subaru'nun bu cesaretlendirmesi Rem'in gözlerini sımsıkı yummasına neden oldu.
“Yani, boynuzunu neden kaybettiğini gerçekten sormadım, sormadığım için de bilmiyorum. Bilmediğim için de biliyormuş gibi konuşmak istemiyorum, o yüzden…”
Subaru sol elini kendi alnının üst kısmına koydu—tam da Rem'in boynuzunun çıktığı yere hafifçe vurdu.
“Ram'ın boynuzu yok, senin var; yani boynuz gereken ne varsa onun yerine sen yapabilirsin. Gayet iyi anlaşan iki iblis olabilirsiniz işte. Birbirini seven güzel kız kardeşlerden daha güçlü hiçbir şey yoktur, değil mi?”
“…Ah…”
“Yani demem o ki, bir yedek olduğunu söyledin ama Ram için senin bir yedeğin yok, değil mi? Yani sen yanında olmasaydın ne hâle gelirdi, düşünebiliyor musun?”
Dehşete düşen Rem bunu bilmiyordu ama Subaru böyle bir geleceğe bizzat tanık olmuştu. Küçük kardeşinin ölümüyle umutsuzluğa kapılan Ram'ın aklını kaçırışını ve intikam uğruna kalan son gücünü harcayışını görmüştü.
“…Ama…”
Yine de Rem öylece onaylarcasına başını sallamadı.
“Anladım. O zaman şöyle yapalım mı? İçinde, ne yaparsan yap asla boy ölçüşemeyeceğin idealize edilmiş bir Ram var. Gel o baş tacı ettiğin ideal Ram'ı alıp kapı dışarı edelim.”
“Bunu… söylemesi kolay. Ben kendimi her zaman—”
“İşte bu yüzden onu nasıl değerlendirdiğimi dinlemeni istiyorum. Benim değerlendirmem ideale değil, gerçeğe dayanıyor. Şimdiden söyleyeyim… ortamın havasını okuma konusunda en ufak bir yeteneğim yoktur; bu yüzden ne görüyorsam onu söylerim, iltifat da etmem acımam da. Neysem oyum.”
Subaru, Rem'in mavi saçlarını okşarken sırıtarak ona gülümsedi. Bu Rem'i huylandırdı ama kız sadece gözlerini kısmakla yetindi, bu da Subaru'nun hafifçe iç çekmesine yol açtı.
“Benim geldiğim yerde, ‘Gelecekten bahsetmek iblisi güldürür,’ derler, o yüzden…”
Rem hiçbir şey söylemedi, Subaru başını okşamaya ve konuşmaya devam ederken sadece başını hafifçe yana eğdi.
“Gül, Rem. Suratını asma. Gül. Hadi gülüp gelecekten konuşalım. Geçmişte yaşayıp durduğun onca zamanı telafi edelim ve önümüzdeki günlerden bahsedelim. Yani, yarından başlasak bile olur.”
“…Yarından mı?”
“Evet, yarından. Her şey olabilir, tamam mı? Mesela, yarın kahvaltıda Japon yemeği mi yoksa Batı yemeği mi olacağı, hatta önce sağ ayakkabını mı yoksa sol ayakkabını mı giyeceğin bile olur. Ne kadar önemsiz olduğu fark etmez, yarın diye bir gün var, o yüzden konuşabiliriz. Ne dersin?”
Subaru kollarını iki yana açarak Rem'den bir cevap bekledi.
Rem, karmaşık bir ifadeyle kaşlarını indirmeden önce bir süre cevap vermekte tereddüt etti.
“Ben… çok zayıfım… bu yüzden büyük olasılıkla size fazlasıyla yaslanacağım.”
“Bunda ne sakınca var ki? Ben de zayıfım. Pek zeki değilim, yakışıklı sayılmam, ortamın havasını da okuyamam; gerçi bunları bizzat söylerken benim bile canım sıkılıyor ama etrafımdaki insanlar bana yardım ettiği için yine de idare ediyorum işte. Sadece birbirimize yaslanıp ileri doğru yürümemiz gerek.”
Önüne gelen her şeyi kendi omuzlarına yüklemekte ısrar ettiği için yürüyeceği yolu görememişti. Subaru'nun yapabileceği en küçük şey, bomboş iki elini ona uzatıp ileriye doğru yürümeyi bir nebze de olsa kolaylaştırmaktı.
Yine de birden fazla kez kendisi de fazladan yük olmuştu… ama önünü tek başına göremiyorsan, ilerlerken yükü paylaşacak birine ihtiyacın vardı sadece. En azından kendisi böyle hissediyordu.
“O yüzden hadi gülelim, birbirimize sarılalım ve yarından konuşalım. Zaten bir iblisle gülüp gelecekten konuşmak her zaman hayalimdi.”
“…Siz sahiden de bir iblis tarafından ele geçirilmişsiniz.”
“Aynen öyle.”
Subaru dudaklarının kenarı kıvrılmış hâlde tek gözünü kırptı. Görünüşe göre Rem de kendini tutamayıp hafifçe gülümsedi.
Güldü ve güldükçe gözlerinin kenarlarından yaşlar boşaldı. Sonu gelmeyecekmiş gibi görünen yaşlar aktı, durmaksızın aktı ama Rem buna rağmen gülmeye devam etti.
Rem güldü, Rem ağladı, Rem gülen ve hıçkıran sesini bastırmak için yüzünü yastığa gömdü. Yine de neşeyle karışık gözyaşlarıyla dolu sesi odayı sessizce doldurdu.
Subaru bu süre boyunca sağ eliyle kızın elini tutarken, diğer eliyle de usulca Rem'in saçlarını okşadı.
Yavaşça, usulca saçlarını okşadı.
3
Roswaal Malikanesi'ndeki ilk haftasında tekrar tekrar yaşadığı günleri düşündü.
Subaru'nun konakta bir yeri vardı; Ram ve Rem ile arası iyiydi. Köyün çocukları kurtarılmış, ormandaki iblis canavarları yok edilerek tehlike bertaraf edilmişti. Yirmi küsur güne yayılan muazzam bir maceraydı.
Evet, kutlama yapmaya değer bir durumdu. Eğer gümüş rengi saçlarıyla parmağında oynayan ve Subaru'yu haşlarken son derece asık suratlı duran o kız olmasaydı, öyle de olurdu.
“—Kızgın değilim. Hayır, kızgın falan değilim. Sadece baktığım hasta uyandığımda gitmişti ve onu aramaya gidecekken sandalyeye bağlanıp geride bırakıldığımı anladım. Hayır, buna zerre kadar kızmadım.”
Emilia'nın azarını sessizce dinlerken Subaru'nun alnından soğuk terler boşaldı.
Emilia odaya geleli yaklaşık on dakika olmuştu ama bu sürenin çoğu azar işitmek ve öfke kusmakla heba edilmişti.
İlk gelişi Subaru'nun durumunu merak ettiği içindi. İyi olduğundan emin olunca rahat bir nefes almış, ardından derhal vites değiştirip şikâyetlerini oracıkta sıralamaya başlamıştı. Emilia'nın huyu tam da buydu işte.
“Ben… kızgın değilim… o yüzden…”
“Evet, Emilia-tan, bana kızmakta çok haklısın. Çok özür dilerim.”
“Aman, sana kızgın olmadığımı söyledim. Ama madem kendini suçlu hissediyorsun, başka çarem yok… Özrünü kabul ediyorum, Subaru. Gerçekten, beni öyle endişelendirme.”
Subaru baskısına boyun eğdikten sonra Emilia özrü kabul etti ve son cümlesini geniş, büyüleyici bir gülümsemeyle noktaladı.
Bu hiç ama hiç adil değildi. Bir insan böyle şeyler söylerken aynı anda nasıl öyle bir yüz ifadesi takınabilirdi ki?
Rem'le arayı düzelttikten sonra hizmetçi gitmiş, yerini Emilia almıştı. Geldiği an gidişatın aşağı yukarı nasıl olacağını tahmin etmişti ama azarı bittikten sonra o mor gözlerinde Subaru'ya yönelik endişeden başka hiçbir şeyin olmaması, sakinleşmesini fazlasıyla zorlaştırıyordu.
“Şunu söylemeliyim ki Subaru, cidden çok sık yaralanıyorsun. Yaralanmanın sebebi de malikâneye gelmiş olmandı üstelik… Yani, daha sadece dört gün oldu.”
“Hey, bu yaraları isteyerek almıyorum ki. Sanırım dünyanın bana biraz garezi var… Bu yüzden, en azından Emilia-tan'ın benim üzerime titremesini sağlayabilirsem her şey yolunda demektir!”
“Üzerine fazlasıyla titredim ama sen hemen kaçıp gittin. Bir dahaki sefere başının çaresine kendin bakarsın.”
“Nuaaa! Fırsatı elimden kaçırdım! Kahretsin, Beako işini biraz daha iyi yapsaydı ya!”
Subaru, iyileştiğinden beri kıvırcık saçlarının tek bir izini bile görmediği o taş kalpli kıza öfkeyle bağırdı. Subaru'nun sözleri Emilia'ya kendisini nasıl geride bıraktığını hatırlatınca dudak büktü.
“Sana söyledim, sandalyede uyuyakaldıktan sonra uyandığımda ona bağlanmış durumdaydım. Küçük dilimi yutacaktım.”
“Artık kimse küçük dilini yutmak lafını kullanmıyor…”
“Hafife alma… Puck da ikinizin peşinden gitmemi engellemeye çalıştı. Roswaal dönmeseydi ne olurdu bilmiyorum. Anladın mı?”
Emilia'nın dudaklarını sıkarak gösterdiği öfke karşısında Subaru sadece kendinden utanabildi.
Tam da tahmin ettiği gibi Puck, Emilia'nın kendini tehlikeye atmasını engellemeye çalışmıştı. Görünüşe göre Beatrice onu ikna etme fikrinden erkenden vazgeçmiş ve doğrudan fiziksel kısıtlamalara geçmişti. İkisinin birden Emilia'ya engel olması, kızın ruh hâlini epey zorlamış olmalıydı.
Subaru, öylece geride bırakılan kendisi olsaydı tam olarak böyle hissedeceğini biliyordu. Yine de her şeyi baştan yaşaması gerekseydi, hiç şüphesiz Emilia'yı yine geride bırakırdı.
“Ama beni yine kurtardın.”
"Ha?"
“Seni konağa getirmemizin asıl amacı daha önce beni kurtardığın için teşekkür etmekti, oysa beni yine kurtardın dedim. Çok teşekkür ederim.”
Emilia sözlerini pekiştirmek istercesine ellerini birleştirdi ve yüzünde ışıl ışıl bir gülümseme belirdi.
Bunun tüm etkisine maruz kalan Subaru, nihayet göğsünde bir şeylerin yerine cuk diye oturduğunu hissetti.
“Şey, sorun değil, gerçekten! Ben sadece içimden geldiği için yaptım, hem bu durumun benimle hiç alakası yok da sayılmazdı. Evet, aynen öyle. Ben… başardım.”
Bunu dile getirdikçe taşlar yerine oturdu. Göğsüne ağırlık gibi çöken şey buydu işte. Yaklaşık yirmi günü tekrar tekrar yaşayan Subaru, sonunda nihayete ermişti.
Kalbi defalarca kırılıp ezildikten sonra, eli nihayet uzun zamandır peşinde olduğu şeye uzanabilmişti. En sonunda o Başardım! hissini tadabilmişti.
“Öyle diyorsun ama bu içimi rahatlatmaya yetmez. Eminim Ram, Rem ve Roswaal da sana minnettardır.”
“Öyle mi dersin…? Pekala, öyleyse bu fırsatı kaçırmayıp Rozchi ile olan sözleşmemi Ram ve Rem’in bir süreliğine benim özel hizmetçim olacağı şekilde değiştireyim, muhaha. Ve sonra!”
Subaru elini ağzına kapatıp muzipçe güldü. Ardından Emilia’ya doğru bir sağa bir sola sallanarak yaklaştı ve parmağını ona doğru uzatarak hafifçe geri çekilmesine neden oldu.
“Bana da bir Emilia-tan ödülü var mı peki?”
“Aman, eğer karşılayabileceğim bir şeyse tabii. Elimden geliyorsa eğer… Bir dakika, geçen sefer benden sadece adımı istemiştin.”
“Heh-heh. Açgözlülüğümü hafife alma. Bu sefer karşımdaki öyle zayıf şeylerden etkilenmeyen bir adam. Hırs, açgözlülük ve dizginlenemez bir arzu girdabıyla dolup taşıyorum!”
Subaru yataktan kalkmamış olsa da kollarını iki yana açarak havalı bir poz verdi.
Belki de Subaru’nun bu denli gaza geldiğini gören Emilia, bu konudan kaçış olmadığını anladı. Düzgünce oturup yüzünü ona döndü.
Emilia kaçınılmaz olanı beklerken Subaru zihnindeki “Emilia Ödül Listesi”ne göz gezdirdi. Buruk anılardan gece maceralarına kadar uzanan seçenekleri dikkatle inceleyip birini seçti.
Ve böylece…
“Pekala Emilia-tan, gel seninle bir randevuya çıkalım.”
…günler önce Emilia’ya verdiği sözü tazeleyecekti.
“‘Randevu’ mu…?”
“Birlikte dışarı çıkıp aynı şeyleri göreceğimiz, aynı yemekleri yiyeceğimiz ve ortak anılar paylaşacağımız anlamına geliyor.”
“…Bununla yetinecek misin?”
“Bununla yetinirim tabii.”
Subaru, Emilia ile o çok istediği randevuya çıkabilmek için ne badireler atlatmıştı? Bu yolda önüne çıkan engelleri bir bir aşarken türlü niyetler de birbirine eklenmişti ama sonunda son engeli de aşıp dileğine kavuşmuştu.
Bu yüzden verilen bu söz, tüm bu döngüleri birbirine bağlamak için en uygun yoldu.
“Köydeki veletlere seninle hava atmak istiyorum Emilia-tan. Üstelik çiçek tarlası da tek kelimeyle harika. Benim için orada birlikte sıradan bir yürüyüş yapmak bile çok özel olur.”
“Senin açgözlülük tanımın çoğu insanınkinden biraz farklı sanırım.”
“Öyle deme. Yüzsüzlüğüm o tatlı gülümsemeni dondurmaya yetecek de artacak bile. Aynen öyle!”
Subaru başparmağını kaldırıp göz kırparken dişleri parıldadı.
“Peki, tamam öyle olsun, seninle bir ‘randevuya’ çıkacağım.”
Söz alındıktan sonra Subaru ellerini birbirine vurup neşeyle haykırdı.
“Eveeeet! İşte bu yüzden E M P (Emilia-tan Muazzam bir Peri)!!”
Göz ucuyla Emilia’nın bu coşkusuna iç çektiğini gören Subaru, bir an önce iyileşme umutlarını pencerenin dışına, sözleştikleri randevunun gerçekleşeceği köye doğru yöneltti.
Işıl ışıl bir geleceğin hayalleri gözünün önünde uçuşurken Subaru ansızın iblis canavarların olduğu ormanı hatırladı.
Bedenine yerleşen lanetler tüm etkisini yitirmişti. İblis canavarlar ortadan kaldırılmıştı; kırık bariyeri aşıp içeri sızan tek bir canavarla başlayan olaylar silsilesi son bulmuştu.
Bu sefer mesele, bir türün diğerini tamamen yok etmesiyle noktalanmıştı. Yaşananlar ardında tam olarak anlamlandıramadığı acı bir tat bırakmıştı.
Kılıcını iblis canavarın bedenine saplarken kendini nasıl kaybettiğini anımsadı. Anı hala tazeydi ve bir can almış olmanın hissi ellerinde asılı duruyordu.
Günün birinde bu hissi unutup unutmayacağını düşündü. Elbette zaman geçtikçe göğsündeki o sızı dinecekti. Ama o gün gelene dek ne yapabilirdi ki…?
“Subaru.”
“Öyle mi?”
Kız adını seslenince arkasını döndü.
Emilia’nın, Subaru’nun o uzak ve dalgın bakışlarının ardındaki anlam hakkında ne düşündüğünü merak etti.
Emilia ayağa kalkıp perdeleri açtı. Odaya birden ışık doldu. Emilia’nın gümüşi saçları, onu büyüleyen canlı ve dans eden ışıkla sarıp sarmalandı.
Nihayet, Subaru sessizce otururken Emilia birdenbire ona gülümsedi.
“‘Randevuya’ gittiğimizde, dönüşte bir buket çiçek getirelim.”
“—Olur.”
Subaru yüzünü avuçlarıyla kapattı. Bu gülümsemeye karşı koymak imkansızdı.
O günü unutup gitmeden önce, asla unutamayacağı şekilde göğsüne kazıması gerektiğini düşündü.
Bunun ikiyüzlülük olduğunu ve acıyı sadece kendi üzerine çekeceğini biliyordu ama yapılması gereken en doğru şeyin bu olduğunu hissediyordu.
Emilia’nın o güzel gülümsemesi de sanki ona bunu fısıldıyor gibiydi. O da öyle yaptı.
Emilia ve Subaru yüzlerinde tebessümle birlikte vakit geçirmeye devam ettiler.
—Sonunda ve gerçekten ulaştıkları beşinci günün sabahı, üzerlerine nazikçe parıldamayı sürdürdü.
ARA BÖLÜM
AY IŞIĞI ALTINDA BAŞ BAŞA BİR SOHBET
Subaru ve Emilia’nın birlikte randevuya çıkmak için sözleşmelerinin üzerinden yaklaşık yarım gün geçmişti.
Adamın nazik sesi, yılların tecrübesiyle yoğrulmuş erkeksi bir belagate sahipti.
“Öncelikle, yoookluğumda gösterdiğin hizmetler için sana teşekkür etmeliyim. Sayende durum toparlandı.”
Tonlaması rahattı ama o kararlı, sarsılmaz tınısı Ram’ın omuzlarının titremesine yetti.
“Böyle bir övgüyü hak etmiyorum. Üstelik en nihayetinde meseleyi kendi ellerinizle hallettiniz, Efendi Roswaal—”
“Önemi yok. Ormandaki zararlı yaratıkları küle çevirmek benim için hiç de vaaakit alan bir şey değil.”
Roswaal elini sallayarak önemsiz bir meseleden bahseder gibi konuştu.
Ram bu iddianın sahte bir tevazu, abartı ya da boş bir böbürlenme olmadığının gayet iyi farkındaydı. Ona karşı çıkacak tek bir kelime bile edemezdi.
Konağın en üst katındaki Roswaal’ın çalışma odasında konuşuyorlardı. Her zamanki gibi, bu gece sohbetlerinde yalnızca ikisi vardı.
“Geçmişi bir kenara bırakalım da daha yaaapıcı şeylerden konuşalım. Mesela, genç Subaru’nun bundan sooonraki hali ne olacak dersin?”
“…Vücudu kesinlikle büyük ölçüde iyileşti. Leydi Beatrice çok söylendi ama onu iyileştirmek için elinden gelen her şeyi yaptı, bu yüzden…”
“Üzerine nasıl bir rehaaveeet çöktü acaba? Kendisini epey uzun zamandır tanırım ve ilk kez bir oğlanla bu kadar yakından ilgilendiğini gördüm. Yoksa olabilir mi…? Ah, kesinlikle olmaz…”
Roswaal kendi sözlerinin ima ettiği şeyi savuşturarak mavi gözünü kapattı. Ram, efendisinin düşünce zincirini bozmak istemeyerek cümlenin sonundaki kısık kısmı duymazdan geldi ve “Öyle ya da böyle, Leydi Beatrice olmasaydı Subaru’yu kurtarabileceğimizden şüpheliydim,” dedi.
“Buna belki de genç Subaru’nun şaaansı demeliyiz. Gerçekten de Beatrice’ten daha başarılı şifacı pek az bulunur. Yalnızca zarar verme konusunda uzmanlaştığımı söylemekten hicap duyuyorum.”
Roswaal başını hafifçe iki yana sallayıp yana eğdi. Dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi. Bu, kendisinden başka kimsenin memnuniyetini ya da hoşnutsuzluğunu asla anlayamayacağı, şeffaf ve ılımlı bir ifadeydi.
“Aaaancak, bunu bir ön söz olarak dile getirmenden anladığım kadarıyla durumu pek de iç aaçıcı değil, öyle mi?”
“Evet. Barusu’nun geçidi kısa sürede iki kez tükendikten sonra zorla hayata döndürüldü. Üstüne üstlük, ölümcül yaralardan iyileştirildi, bu yüzden… bu şekilde zorlanıp hırpalandıktan sonra geçidinin ne kadar işlev görebileceğini kestiremiyorum.”
“Beatrice ve Yüce Ruh’un teşhisi bu yönde mi?”
"Efendim."
Roswaal kollarını kavuşturup gözlerini yumarak raporu zihninde tarttı.
Bir büyücünün geçidinin, yani mana kullanma yeteneğinin zarar görmesi ölümcül bir darbeydi. Saray büyücüsü unvanını taşıyan Roswaal, Subaru’nun içinde bulunduğu durumu gayet iyi anlıyordu.
“Geçitlerin onarımı kişiden kişiye değişse de ne olursa olsun yıllar alacaktır. Çok zorlu bir seçimle yüzleşmek zorunda kalacak.”
Ram, Roswaal’ın vardığı sonucu başıyla onayladıktan sonra Subaru’nun durumunun aslında daha da vahim olduğunu dile getirdi.
“Mesele sadece hasar gören geçidi değil, aynı zamanda lanetlerin kalıntıları da var.”
“—Etkinleşme tehlikesinin geçtiğini sanıyordum?”
“Büyüyü yapanlar… bu durumda Urugarumlar… ortadan kaldırıldığı için lanetleri tetikleyecek kimse kalmadı… fakat ayinlerin izleri hala Barusu’nun bedeninde duruyor.”
“Demek Beatrice’in bile çözemeyeceği kadar karmaşık bir şekilde iç içe geçmişler… Vah vah, bu bambaşka bir anlamda lanet sayılır… Sanırım bu durum, onun hizmetini daaaha da fazla ödüllendirmemiz gerektiği anlamına geliyor.”
Büyüyü yapanlar yokken bu ayin izlerinin kalması endişe verici olsa da esasen bunların etkinleşme tehlikesi bulunmuyordu. Yine de Subaru’nun bedeni, en kötü senaryoda sadece kendi maiyetindekilere değil, daha da önemlisi Emilia’ya da bulaşabilecek mermileri göğüslemişti.
Netice itibarıyla Emilia’nın kraliyet seçimine katılımı güvence altına alınmıştı. Nereden bakılırsa bakılsın, kesinlikle bir ödülü hak eden bir hizmetti.
“Sahi Ram… şu iblis canavarlar meeeselesiyle ilgili senden araştırmanı istediğim şeye baktın mı?”
Roswaal, onda görmeye pek alışık olunmayan uysal bir ifadeyle sordu; bu durum Ram’ı biraz şaşırttı. Ram elini alnına götürürken adam onun cevabını bekledi. Parmağı, başlığının altındaki eski yaraya dokundu. Ram, yara izinin hafif sızısını hissederken raporunu verdi.
“Kalan cesetlerden tespit edebildiğim kadarıyla, iblis canavarların hiçbirinin boynuzu yoktu.”
Roswaal, Ram’ın cevabı üzerine derin bir nefes verdi. Koltuğuna yaslandı.
“Benim temizlediğim iblis canavarlar da öyleydi. Aaaancak bu durum, meselenin basit zararlı yaratıklardan çok daha büyük olduğunu gösteriyor, öyle değiiil mi?”
“Boynuzu kesilen bir iblis canavar, onu kesen kişiye itaat eder. Bu da bir ahmakın bu yaratıkları doğrudan malikanenize veya genel olarak topraklarınıza yönlendirdiği anlamına gelir, Efendi Roswaal.”
“Bunun kraliyet seçimiyle baağlantılı olduğuna şüphe yok. Tıpkı Garfiel’in topraklarına yapılan davet gibi, bu da işlerimize epey köstek oldu.”
Ram bu tanıdık ismin zikredilmesiyle kaşlarını kaldırdı.
“Gar… Garfiel mi dediniz?”
Roswaal karmaşık bir ifadeyle omuz silkti. Tavırları umursamaz görünüyordu ama Ram bunun hiç de ufak bir mesele olmadığının gayet iyi farkındaydı. Doğrusu, kazanma şansı düşük bir savaştı bu. Ellerine geçirebilecekleri her bir kozu değerlendirmeleri gerekiyordu.
Ram kendisinin de o kozlardan biri olduğunu çok iyi biliyordu. Roswaal’ın tek başına savaşmasını izlemekten başka elinden bir şey gelmemesi canını sıkıyordu.
“Asıl meselemize dönelim. Boynuzları kesen ‘elebaşı’nın kim olduğuna dair mantıklı bir tahminin var mı?”
“…Kesin olmamakla birlikte var. Ancak iz çoktan kayboldu. Barusu ve Rem’in ormandan getirdiği iddia edilen çocuklardan biri ertesi gün köyden sırra kadem bastı.”
İkilinin geri getirdiği örgülü saçlı kızı sorduğunda köylüler kızı tanımadıklarını iddia etmişlerdi. Çocukların söylediğine göre, kız bir noktada aralarına katılmıştı ama ne zaman olduğunu hatırlamıyorlardı.
Biraz daha üstelediğinde, iblis canavar yavrusunu köye ilk getirenin ve daha sonra çocukları bariyerin ötesine, ormanın derinliklerine götürenin de o kız olduğunu anlatmışlardı. O kızın elebaşı olduğuna neredeyse emindi.
“Önce kraliyet başkentindeki Bağırsak Avcısı, şimdi de buradaki Canavar Büyücüsü. Doğrusu oldukça tuhaf bir karakter kadrosu.”
“Yine de karşınıza ne çıkarırlarsa çıkarsınlar sizi alt edemezler, Efendi Roswaal.”
“Aman, senden duymak için ne kadar da cüretkar bir laf. Gel bakalım.”
Roswaal gülümseyip eliyle işaret edince, Ram abanoz masanın etrafından dolanıp onun yanına gitti. O varır varmaz Roswaal kolunu Ram’ın minik bedenine dolayıp kucağına çekti. Ardından—
“Dün geeece senin yanında olamadığım için çok zorlanmış olmalısın.”
“Çok meşgul olduğunuzu biliyorum, Efendi Roswaal. Benim ihtiyaçlarımı sonraya bıraksanız bile…”
“Ram, sana her zaman söyleriiim…”
Ram bakışlarını yere indirmişken, Roswaal parmağıyla onun çenesini kaldırıp gülümseyerek yüzünü kendine çevirdi.
“Sen ve Rem, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olan değerli varlıklarımdansınız. Doğrusu, bu olayda başınıza korkunç bir şey gelseydi kendime hâkim olabileceğimden emin değilim.”
Parmağı Ram’in çenesindeyken, Roswaal’ın sarf ettiği bu dramatik sözler genç kızın yüzünde büyülenmiş bir ifade bıraktı. Ram ona bu kadar yakından bakarken gözleri bir sıcaklıkla dolup taşar gibiydi.
“Efendi Roswaal için Rem ve ben—”
“Evet, benim için sen ve Rem değerli, hayati ve yeri doldurulamaz…”
Kelimeleri birbirine karıştıkça hisleri de derinleşti; Roswaal sarı gözüyle Ram’e bakarak kısa bir an duraksadı…
“…piyonlarsınız.”
Roswaal, Ram’e bu sözleri tiyatral bir edayla söyledi.
Sözlerinde en ufak bir suçluluk kırıntısı bile yoktu; zira kendince saf gerçeği dile getiriyordu.
Ram ise varlığının bir piyon olarak tanımlanması üzerine…
“—Evet.”
…yanakları kızararak başıyla onayladı.
Roswaal onu kucağında daha da yukarı çekerken, Ram’in tavrı son derece uysal ve hayranlık doluydu.
“Şimdiii o zaman, başlayalım mı? Kendini epey zorladın, değil mi? Sakin olmanı söylememe rağmen manan fazlasıyla tükenmiş.”
“Çok özür dilerim… Lütfen.”
Ram, Roswaal’ın sözlerini kabul ederken pembe saçlarının üzerindeki başlığını çözdü. Roswaal parmağını saçlarının arasından kaydırıp alnının yukarısında kalan soluk beyaz yara izine getirdi.
—İblis ırkının harika çocuğu olarak sürdürdüğü hayatından geriye kalan son izdi bu.
Roswaal, parmağını bu yara izinin üzerinde sanki çok sevilen, harika bir şeymiş gibi gezdirdi.
“—Yıldızların lütfu seninle olsun.”
Parıldayan dört renk Roswaal’ın kolu boyunca süzülüp parmak ucunda birleşerek beyaz bir ışığa dönüştü. Işık parmağından akıp Ram’in yara izine doldu.
—Manayı doğrudan bir başkasına aktarma tekniği, olağanüstü bir ustalık gerektirirdi.
Mananın elementsel dengesi kusursuz ayarlanmazsa, yeniden enerjiye dönüştüğünde alıcının bedenine zarar verirdi. Roswaal’ın bu “tedaviyi” uygulayabilmesinin sebebi, dört temel mana yatkınlığının hepsine sahip olması ve bunları son derece yüksek bir seviyede kullanabilmesiydi.
İblisler için alınlarındaki boynuzlar, mananın bedene girip çıkmasını sağlayan birer boru hattı görevi görürdü. Çok daha güçlü ve hassas şekilde ayarlanmış geçitler gibi işlev gören bu boynuzlar, iblislerin güçlü bir ırk olmasının başlıca sebebiydi.
Fakat Ram dış etkenler yüzünden boynuzunu kaybetmişti; bu yüzden bedeni manayı içine çekemiyor ya da gerektiğinde gücünü dışarı vuramıyordu. Üstelik Ram’in bedeni iblis standartlarında bile en üst düzeyde olduğu için, bu kayıp çok daha ağırdı.
Kendi haline bırakılsa bedeni öylece solup giderdi. Bunun önüne geçmek için gece vakti yapılan bu baş başa sohbetler her gün tekrarlanan bir rutin haline gelmişti.
Ram, boynuzunun izinden içeri mana aktıkça bedeninin yeniden canlandığını hissetti. İçten dışa doğru bedenini dolduran o tatlı sıcaklığın keyfini çıkarırken aniden, “Ah, bir şeyi unuttum. Size iletmem gereken bir şey daha vardı, Efendi Roswaal…” dedi.
“Hım? Neymiş o baaakalım?”
Roswaal bir gözü kapalı halde tedaviye devam ederken Ram bir süre düşüncelere daldı. Kelimeleri tam olarak nasıl toparlayacağını bilemiyor gibiydi.
“Rem… Barusu’ya âşık oldu.”
“Hım?”
“Görünüşe göre Barusu… Rem’in tüm zayıf noktalarına dokunmuş.”
Rem ikizlerin küçüğüydü. Ablası olarak Ram, kız kardeşinin ruh hâlinin acı bir şekilde farkındaydı. Başka bir deyişle, kendine karşı dürüst olmanın Rem'in fıtratında bulunmadığını çok iyi biliyordu.
“Rem öyle yapmış, ha? Pekâlâaa, belki de o kadar şaşırtıcı değildir. Ne de olsa, senin aksine bana sadakatinden ötürü hizmet etmiyoor.”
Ram, efendisinin kız kardeşi hakkındaki bu tespitini sessiz kalarak zımnen onayladı. Roswaal’a hiçbir karşılık beklemeden sadakatle hizmet eden Ram’in aksine Rem, bunu benliğine bir ihanet olarak görüyordu.
Rem için Roswaal düpedüz “Ablasının hamisi” idi. Hayatının yegâne amacı ablası olduğundan, Rem’in düşünce dünyası asla bunun ötesine geçmezdi. Çevresindekileri koruma konusunda Rem’i bu denli pervasız ve fevri kılan da bu kafa yapısıydı; gözünüzü bir an ayırsanız, tehdit olarak gördüğü herkesi gözünü bile kırpmadan ortadan kaldırırdı.
Ram, Subaru’nun Rem ona saldırmadan önce güvenini kazanmayı başardığı için hayatta kaldığına inanıyordu.
Elbette tüm bunlara rağmen Ram, Rem’i dünyanın en sevimli küçük kardeşi ve kendisinden bile daha değerli biri olarak görmeye devam ediyordu.
—Fakat birisi ona kalbinin en yüce tahtında Rem’in mi oturduğunu sorsaydı, Ram buna öylece başını sallayıp onay veremezdi.
“Rem’in hisleri ne olursa olsun, sen benim ellerimde kalmaya devam edeceksin, Ram. Sen nereye gidersen Rem de istisnasız peşinden geleceeektir. Gördüğün gibiii, her şey eskisi gibi kalacak. Hiiibir şey değişmeyecek.”
“Sanırım… öyle. Yine de Rem için değerli bir şey daha olduğuna göre, fevri davranma ihtimalinin daha da arttığı söylenebilir.”
“O köprüye geldiğimizde düşünürüz. Ne de olsaaa, bu yarının önemli bir işi.”
Roswaal şaka yaparcasına konuşurken avucundaki ışık söndü. Tedavi bitmişti.
Ram, Roswaal’ın kucağından inerken sadece hayatla değil, aynı zamanda hayal kırıklığıyla da dolduğunu hissetti. Ram kucağından kalktıktan sonra o da sandalyeden kalktı.
“Bundan sonra işler daha da yoğunlaşacak. Epey emek isteyecek ama sana ve Rem’e güveniyorum, tamam mııı?”
“Nasıl isterseniz. O alevlerle dolu geceden beri olduğu gibi, yine sizinim Efendi Roswaal.”
Ram eteğinin ucunu tutup saygıyla reverans yaptı.
Roswaal, ellerini arkasında kavuşturup pencereye doğru yürürken onun sadakat gösterisini fark etti. Perdeyi aralarken hemen yanında kendisini takip eden Ram'a göz ucuyla baktı.
Gökyüzüne ve orada asılı duran dolunaya bakarken Roswaal, farklı renkteki gözlerini kıstı.
"Kraliyet seçkisine ne pahasına olursa olsun galip gelmeliyiz... amacım uğruna..."
Bunu mırıldanırken kolunu uzatıp Ram'ın omzuna doladı ve onu kendine doğru çekti.
Uzun boylu bedeninin sıcaklığını bir kez daha hisseden Ram, gözlerini kapatıp ona yaslandı.
Yanındaki adamın, efendisinin, ruhunu teslim ettiği adamın sesine kulak verdi.
"...Ejderha'nın öleceği gün uğruna."
<END>
Okuduğunuz için teşekkürler!
mangamac.com
SONSÖZ
Selamlar! Ben Nagatsuki! Ben Tappei! Bana Fare Rengi Kedi de derler!
Re:ZERO -Starting Life in Another World- Cilt 3'ü satın aldığınız için çok teşekkür ederim! Buraya kadar okumuş olmanız harika bir şey, binlerce kez teşekkürler! Cilt 3, art arda her ay yayımlanan ciltlerin sonuncusu. Aranızda bu ciltle başlayıp cesaret göstererek doğrudan balıklama dalan var mı bilmiyorum ama öyle bir şey yaptıysanız, kapağında sevimli kızlar olan diğer ciltlere de bir göz atın derim. Cilt 1 ve 2 hemen bunun yanında duruyor olmalı; eğer durmuyorsa tezgahtardan sipariş etmesini isteyin!
Şayet bu söz tek bir satış bile kazandırsa, eserin bütün kaderi sonsuza dek değişebilir!
Cilt 2'nin sonsözündeki aynı doğrudan pazarlamayla birlikte, hikâyemize buraya kadar eşlik ettiğiniz için size tüm kalbimle teşekkür etmek istiyorum.
İlk cilt alıştırma bölümüydü. İkincisi daha ziyade "İşte seri böyle işliyor" havasındaydı. Üçüncü cilt ise, gayet doyurucu geçtiğini umduğum üç aylık ardışık yayımlanma maratonunu şu mesajla noktalıyor: "Bu seri ilginç."
Seriyi yavaş yavaş büyütmek için güvenli bir yayın takvimi isteyen editörüm Ikemoto'nun görüşünü es geçip, "Önümüzde yepyeni bir ufuk var, daha önce hiç başarılmamış bir şey!" şeklindeki ikazını duymazdan gelerek ileri atıldım; illüstratörüm Otsuka-sensei mantıksız ricalarıma göğüs gerdi, tasarımcım Kusano ise bencil yazarın bencil proje hedeflerini hoş görmek için sabahladı—şaka şaka! Editörüm "Yap gitsin!" dedi. Sevgili yazarınız da bunu gerçeğe dönüştürmek için canla başla çalıştı. Şimdi acıma oylarını toplamış oldum! Satın aldığınız için çok teşekkürler!
Neyse, bu kadar zahmetli işlerin önemsiz ayrıntılarını bir kenara bırakırsak, "asıl seri" bir sonraki ciltle başlıyor.
Kraliyet başkenti bir kez daha o dramatik sahneye dönüşecek ve dünya, 3. Cildin sonuna kadar süren dar sınırlardan kurtulup genişlemeye başlayacak. Karakter kadrosu neredeyse ikiye katlanacak; dört bir yandan sevimli kızlar ve havalı erkekler fırlayacak. Otsuka-sensei ağır karakter tasarım iş yükü yüzünden neredeyse ölmüş gibi görünüyordu ama durumu iyi; yüzünden "Okurların beni cesaretlendiren mesajları sayesinde başardım!" ifadesi okunuyor.
Tabii ki iyi dilek mesajları sadece Otsuka-sensei'ye değil, yazar Nagatsuki'ye de gelebilir. Hatta bana "Yazar olmak istiyorum!" mesajları bile atabilirsiniz. Twitter'dan yazabilirsiniz. Bloguma yorum bırakabilirsiniz. Kendi Re:ZERO hayran sitenizi kurup seriyi yayabilirsiniz. Seçimlere katılıp siyasette fırtınalar estirebilir ve romanlarımın okullarda ders kitabı olarak okutulmasını sağlayabilirsiniz. Hepsi uyar.
Görüşler, tezahüratlar, eleştiriler, yorumlar... her şey kabulüm. Kitabın arkasındaki Karekodu okutup doğrudan yayıncı MF Bunko ile de konuşabilirsiniz! Hepsi uyar! Ne varsa gönderin!
Gevezelik edecek başka bir şey kalmadığına göre, geleneksel teşekkür faslına geçiyorum.
Editörüm Ikemoto, bana gerçekten çok iyi baktın. Üç ayda üç cilt yayımlayabilmemiz tamamen senin sayende oldu. Sanırım bu üç ay boyunca ikimizin de bakışları sertleşti, bu yüzden şimdi araya giren bu süreçte o yumuşak bakışlı Ikemoto'nun geri dönmesini bekliyorum.
Otsuka-sensei, bu güzel çizimler için sana bir kez daha teşekkürler. Özellikle de "dize yatma" çizimin kelimelerin ötesinde bir E M D idi. Onu büyütüp yatak odamın tavanına kapladım. Çok ama çok teşekkürler!
Tasarımcım Kusano, her zamanki gibi o muazzam tasarımların baş tacı olmayı sürdürüyor ve beklentilerime acımasızca tepeden gülüyor. Çok teşekkür ederim. Beako gerçekten tehlikeli bir Beako olmuş.
Cilt 3 aynı zamanda pek çok kişinin iş birliğinin bir ürünü; onların çabaları bizi bu ardı ardına üç aylık takvimde başarıya ulaştırdı. Çeşitli konulardaki tecrübesizliğim yüzünden hepinize çok zahmet verdim sanırım, buraya kadar bana destek olduğunuz için çok teşekkür ederim.
Bundan sonra da bana eşlik ederseniz... sonsuza kadar... dünyanın en mutlusu olurdum.
Bunun için sevgili okurlar, lütfen bana eşlik edin... sonsuza dek. Lütfen ve teşekkür ederim.
Tappei Nagatsuki, Şubat 2014
(Doğrudan pazarlama yoluyla stres atma!)
"Asıl seri başlamak üzere, o yüzden sonraki cildin tanıtımını yapalım! Emilia'yla benim bunu yapmamız için biraz geç olmadı mı sanki?"
"Hmm, sadece ikimizin böyle görünme fırsatı bulmasına çok minnettar olmalıyız bence. İnsana bir ferahlık veriyor."
"Artık kimse ferahlık demiyor gerçi... ama peş peşe yayımlanan ciltler bittiğine göre, sonraki cilde daha çok var, değil mi? Biraz laflayalım mı?"
"Olmaz, işini düzgünce yapmalısın. Üç aylık yayın takvimi bitti ama Monthly Comic Alive'daki beyefendi şey dedi... Şey, Re:ZERO Projesi devam edecekmiş, değil mi?"
"Re:ZERO Projesi ha? Peş peşe çıkan ciltler ve Visual Complete bitti bitmesine ama Monthly Comic Alive kısa bir roman tefrika etmeye karar verdi! Bir dakika, o bir çizgi roman dergisi değil mi, ne diye kısa roman yayımlıyor ki?"
"Onlar için yeni bir şeymiş sanırım. Ayrıca anlaşılan hikâye Cilt 3 ile Cilt 4 arasındaki dönemde geçecekmiş. Konaktaki ve köydeki kargaşa çözüldükten sonra huzurlu günlerin geri dönmesi gerekiyormuş ama konakta yeni bir şeyler ortalığı karıştırıyormuş... öyle dediler. Kulağa çok eğlenceli geliyor!"
"Az önce bunu söyleyiş tarzın eğlenceliden ziyade endişe verici hissettirdi ama!"
"Ve dördüncü ciltten itibaren hikâyenin asıl başladığı 'kısım' geliyor. Web romanı döneminde de ortalığı kasıp kavurduğu zamanlardı."
"Emilia-tan bir tarafa gidip kraliyet seçkisinden çekiliyor, bense diğer tarafa gidip iblis canavarı meselesini halletmenin havasını atıyorum. Kraliyet başkentine döndüğümüzde diğer kraliyet adaylarıyla yüz yüze geliyoruz... ve bana davetsiz misafir muamelesi yapıyorlar. Zor işler!"
"Tuhaflık konusunda kimsenin senin eline su dökebileceğini sanmıyorum, Subaru..."
"Duymadım ki, kulaklarımı tıkadım. Demek ki Re:ZERO -Starting Life in Another World- haziranda çıkacak olan sonraki ciltle birlikte kısa bir mola veriyor!"
"Şey... Cilt 3'ü satın aldığınız için çok teşekkür ederiz. Cilt 4 ve sonrasında da bizimle olursanız çok seviniriz... Olur değil mi?"
Yorumlar (1)
Yorum yapmak için giriş yapın
Gazoz bildirim atamayınca başka yollara başvurdun galiba sksjksdhj